28 Ocak 2024 Pazar

Sıçantepe Halkının Seçimle İmtihanı

Sıçantepe halkı olarak seçimden seçime bize şirinlik göstermek isteyen politikacılara alıştık da böylesini cidden hiç görmemiştik. Geçenlerde bir aday geldi, bizim tepeyi dümdüz edeceğini söyledi. “Ama efendim, nasıl olabilir böyle bir şey?” demeye kalmadık; “Olur olur mis gibi de olur. Düz ayak medeniyette daha mutlu olursunuz!” dedi.

Şehir halkı olarak birbirimize girdik. “E n’apalım, alışırız artık bir şekilde” diyenlerle “Peki şeyi n’apcaz?” diyenler olarak neredeyse ikiye bölünüyorduk. Neyse durumu son anda kurtardık.

Biz biraz tuhaf bir halkız. Yaşam tarzımız değişik. Anlatayım efendim. Evlerimizin kurulduğu tepe her geçen gün biraz daha yükselir. Nasıl mı? E işte nasıl desem! Yani; amaan söyletmeyin canım, anlayıverin. Sindirimin doğası gereği içimizdeki posaları çıkartıyoruz ya, işte onlar sayesinde yükseliyoruz her geçen gün. Kendi şeyimizle başımız göğe eriyor anlayacağınız. Hâlâ mı anlamadınız? İyi tamam biraz daha detaya gireyim. Sonra yok midem bulandı, yok ne kadar iğrençsin falan demeyin, bundan sonra okuyacaklarınız için benden günah gitti ona göre.

 Yani efendim biz de Sıçantepeliler olarak herkes gibi şeediyoruz. Sonra toprağa doğrudan gönderiyoruz posalarımızı. Sonra o posalar toprakta kimyasal bi şeylere uğruyor, tepkime midir nedir bir şey diyorlar, ben anlamam ötesini berisini. Sonra da işte toprak kabarıyor. Kabardıkça biz de yükseliyoruz ve uçuşa geçiyor gibi oluyoruz. Anlayacağınız posalarımız sayesinde yükseliyoruz, yükseliyoruz. Biz yükseldikçe diğer insanlar aşağıda kalıyor. Onları; nasıl derler, kuş bakışı gibi görmeye başlıyoruz. Biz yükseliyoruz, onlar küçülüyor. Biz yükseliyoruz onlar küçülüyor. Yukarıya çıktıkça da kafa bir güzelleşiyor anlatabiliyor muyum? Oksijen mi azalıyor, başka hayal gördüren gazlar mı devreye giriyor artık orasını bilemem. İnsan mutlu oluyor, hep bi sırıtıyoruz, mutluyuz yani. “Kokmuyor mu?” diye soranlar var da kokmuyor be! İnsan bir kere alışınca hiçbir şey kokmaz oluyor artık. Ar damarının çatlama noktası diye bir şey var, işte o noktayı aşınca bize her koku misk-i amber gibi geliyor. Daha nasıl anlatayım!

Zaten böyle kendi posalarımız sayesinde yükseldiğimiz için buraya Sıçantepe demiş atalarımız. Bizler de bu durumda Sıçantepe sakinleri oluyoruz. Bir nevi sıçanlarız, ama fare değiliz bak; lütfen bize öyle abuk sabuk espriler yapmayın.

Neyse işte, kafamı karıştırdınız yahu!  Belediye seçimleri var dedim ya. İşte geçenlerde bir aday geldi, ille de sizin tepeyi düzelteceğim diye tutturdu. “İyi de” dedik, “Bizim posalar nereye gidecek?” Adam takmış kafaya. “Herkesin şehri gibi, yani normal medeni insanların yaşadığı şehirlerde olduğu gibi sizin buraya da kanalizasyon sistemi kuracağız. Şehrin altına borular döşeyeceğiz. Herkesin posası oradan geçecek sonra bir tesiste toplanacak. Orada o posaları çeşitli işlemlerden geçirip hem enerji elde edeceğiz hem de kalanlardan gübre yapacağız” dedi.

Biz tabii şaşırdık. Normal insanlar gibi dümdüz yaşamak nasıl olur ki? Hem de şeysiz, kokusuz falan… “İyi de bizim kafa nasıl olacak? Hani o sarhoşumsu mutlu hallerimiz?” dedik. Adam “Kafa yapmaya ihtiyacınız kalmayacak! Size parklar yapacağız yemyeşil; sonra sinema, tiyatro getireceğiz şehrinize. Festivaller olacak, panayırlar olacak. Cennet gibi olacak her yer, daha ne istersiniz ki!” dedi

Doğrusunu isterseniz bu dediği şeyler pek de kafamıza yatmadı. Yahu biz alışmışız kendi posa gücümüzle yükselmeye, dümdüz yaşamak da nerden çıktı şimdi!. Yok aga, bu düz medeniyet bize ters! Peki ne yapacağız? Hemen şehrin ileri gelenleri olarak toplandık. O bizi normal insanların seviyesine indirecek aday kazanmasın diye ne yapabiliriz diye düşündük. Uzun uzun tartışmaya da gerek olmadı. Yıllardır bilinen yöntemi uygulayalım dedik. Yani o adayın karşısına her mahalleden 8 aday daha çıkarmayı planladık. Bizde var 5 mahalle, etti mi sana 40 aday!  Ee bu 40 adayın teyzeleri, yengeleri, dayıları, kuzenleri, efendime söyleyeyim bacanakları falan herkes kendi akrabasına oy verse oylar bölünür; oylar bölünürse o bizim posalarımızın gücüyle yükselen tepemizi düzeltecek aday kazanamaz; e o aday kazanamazsa ne olur? Affedersiniz kendi (m)okumuzun verdiği gazla yükseklerde kafa yapmaya devam ederiz.

Hadi o zaman; gazımız ve gazamız mübarek ola, ver mehteri Şerafettin Abi…

Devamını Oku

23 Ocak 2024 Salı

Evde Yazar 11 Yaşına Giriyor!

Bu blogu açtığımda taze işsizdim. Şirketten gecenin on birinde isyan ederek ayrılalı yedi-sekiz ay olmuştu, sektöre küsmüştüm. Adaletsizlikleri şunları bunları hazmedemiyordum, sudan çıkmış balık gibiydim. Yeniden işe girip abidik gubidik insanlarla muhatap olacak gücüm de yoktu. Mesleği bırakayım dedim. İyi de ne yaparım ki dedim. Ne yeteneğim var ki benim dedim. İnternette araştırmaya başladım. Bir sürü insan yazarak kazanmaktan bahsediyordu. Beni bir heyecan bastı. Yaz kazan, ne güzel iş! İyi de olur muydu? Olurdu be, niye olmasındı! Sayısal okumuştum ama lisede kompozisyonlarım yarışmalarda hep birinci olurdu. Edebiyatı severdim. Üstelik yazar olmak hayalim de vardı çocukken. Un vardı, şeker de vardı, geriye bir tek helva yapmak kalmıştı. İyi de nasıl olacaktı? Bazıları blog yaz para kazan diyordu. Blog da neydi?

 HTML’ydi, blogspottu, temaydı derken çıktı ortaya bir şeyler. Nerde yazar, Evde Yazar. İsim de amaca tam uygun oldu. Sonra yazılar biriktikçe Google reklamlarını koymaya başladım bloga, para kazanacağım ya hesapta. O zaman yalan olmasın 100 dolar mı öyle bir şey birikince çekilebiliyordu para Google’dan. İşte tam o limite gelmiştim, Allahım ne kadar heyecanlıydım. Blog para kazanacaktı. Hahaha! Hayır dostlarım, öyle olmadı maalesef. Tam para isteyeceğim, Google beni cezalandırdı. Güya ben blogumdaki reklamlara sahte tıklama yapmışım! Ben yapmışım hem de! Hay bin kunduz! Olmayınca olmuyor n’aparsın. Çok yazdım mail Google’a, sonuç elde var sıfır. Arada yokladım ama nafile! Suçum demek ki ne kadar ağırsa Google beni on sene sonra bile affetmedi. O para da öyle gitti, ben de blogdan para kazanmaktan vazgeçtim. Amaan iyi ki de öyle olmuş diyorum şimdi. Belki blogun sağından solundan reklamlar fışkırsaydı bu kadar tatlı muhabbetimiz de olmazdı. Eskiden tanıtım yazıları falan alıyordum onlardan da vazgeçtim sonra. Olmuyor o işler, benim yapım müsait değil. Reklamcı kafası yok bende. Sadece Hürriyet Bumerang kırk yılda bir tanıtım yazısı gönderirse yayınlıyorum. Çünkü orada çalışan tatlı insanlara gönül borcum var, hayır diyemem. Zaten onlar da artık arayıp sormuyor. Para işleri Instagram’da dönüyor. Vay be, nereden nereye…

Ben çok mutluyum şu halimden. Burada biz bize harika bir evren içinde gibiyiz. Biraz da dinozoruz. Bu çağda insanlar üç satırın fazlasını okumaya üşenirken deli gibi yazıyor ve deli gibi okuyoruz. Üstelik bu işi amatör ruhumuzla gönüllü yapıyoruz. Çok tatlıyız bu halimizle. Blogosferde nefes alan tuhaf yaratıklar gibiyiz. Yüzünü görmediğimiz, dünyanın her yerinden şahane blog arkadaşlarımız var. Birbirimize yorumlar yapıyoruz, zihnimizin içinde kurguladığımız şahane bir evrende yaşıyoruz. Sanki Ege kıyılarında talan edilmemiş bir arazi almışız da oraya küçük küçük bloglar inşa etmiş gibiyiz. Komşuluk yapıyoruz birbirimizle. Bak yazarken bile içim ısınıyor. “Instagrama inat, yaşasın bloglu hayat!” diye slogan atasım geliyor. Heyt bee, çalsın sazlar…

 Belki de bundan 100 sene sonra  bizim bu blogları internet müzesine koyacaklar. İnternetin dinozorları olarak bizim blogları sergileyecekler, yeni nesiller de bunlar niye bu kadar yazıyormuş diye garip garip bakacak bloglarımıza… Ha Tutankamun ha biz, aynıyız işte görüyorsunuz. Kendimizle ne kadar gurur duysak az kalır.

Hayat da bir garip. 11 sene önce sen kalk blog aç, ürkek ürkek yaz. Arada metin yazarlığı işine gir, ordan dön dolaş “bir daha dönmem” dediğin tekstile bir daha gir, altı sene çalış, sonra şirket kapanınca yine sudan çıkmış balığa dön, sonra yine gel, ihmal ettiğin bloga daha çok yaz. Yine kafayı kır, evde ne iş yaparım diye düşün dur. Yine Evde Yazar’ın kürkçü dükkanına dön, hayırlısı bakalım.


Bütün bunlar bir yana; en güzeli ne biliyor musunuz? Bu blogda her geçen gün daha da kendim oluyorum. Tamam oto sansür var “bağzı” konularda ama bu her yazıda daha kendim olmama engel değil. Bunu fark etmek; Evde Yazar’ın bana kattığı en güzel şey. Ağlayacağım neredeyse. Dile kolay, 11 senelik dostluk bu aramızdaki. Yani benimle Evde Yazar’ın, O’nunla kendimin, benimle benim. İşte öyle karışık kuruşuk bir şeyler.

11. yaşın kutlu olsun Evde Yazar, sana da teşekkürler Google’cığım; her ne kadar zırnık koklatmasan da bize buraları bahşettiğin için teşekkürü bir borç bilirim.

Ve en çok teşekkürü tabii ki bu yazıları ziyaret eden blog dostlarım hak ediyor. Sizler olmasaydınız bu bloga bu kadar bağlanmazdım. İnanın böyle, sizler olmasaydınız deftere yazmaktan farksız olurdu bu blog. Yani var olalım hep birlikte.

Yazmalı okumalı nice nice yıllara o halde, sevgiyle…

Devamını Oku

17 Ocak 2024 Çarşamba

Ağaç Ev Sohbetleri - #230 / Geleneksel Kültürü Korumak Önemli midir?


Ağaç Ev Sohbetleri - #230 / Geleneksel Kültürü Korumak Önemli midir?

Sevgili Deep’in organize ettiği Ağaç Ev Sohbetleri 230. sayısında tekrar beraberiz. Bu haftanın konusu yine çalışkan arkadaşımız sevgili Deep’den geldi.

"Geleneksel kültürü korumak önemli midir?”



Nasreddin Hoca elinde cep telefonu öyle dalmış gitmiş, Sormuşlar

“Ne yapıyorsun Hoca?” Hoca cevap vermiş,

“Telefonun açılmasını bekliyorum”

Gülmüşler,

“İlahi Hoca, öyle durup bekleyerek telefon açılmaz ki?” Hoca pişkin pişkin cevap vermiş:

“Ya açılırsa…”

Dijital çağa ayak uydurmuş Nasreddin Hoca olur mu, bence şahane olur. Ya da önüne gelenin stand up’çı geçindiği günümüzde Hacıvat Karagöz hepsini sollar.


Hacivat: “Ooo, hadi yine iyisin Karagözüm, emekli maaşına yüzde beş zam geldi dün akşam”

Karagöz: “Yemekli naaşına zam mı geldi?”

Hacivat: “Ne diyorsun Karagözüm, ne yemeği ne naaşı”

Karagöz: “Oh oh ne güzel ne güzel, ölürken yemek var yani”

Hacivat: “Karagözüm kendine gel, emekli maaşına diyorum zam diyorum yüzde beş diyorum zengin oldun diyorum”

Karagöz: “Ben de oh oh diyorum naaşlara yemek verilecekmiş diyorum”

Hacivat: “Allah seni bildiği gibi yapsın Karagöz”

Karagöz: “Allah devlete zeval vermesin hemen gideyim Karacaahmet’e yemek yiyeyim”

Hacivat: “Yediğin yemek boğazına dizilsin”.

Karagöz: “Senin de dişlerinin arasına diş ipi girsin”

Yani demem o ki, geleneksel kültür önemlidir, içimizdendir, genlerimize işlemiştir. Tamam Shakespeare elbette okuyalım, izleyelim ama Pir Sultan’ı unutmayalım. Karacaoğlan’ı baş tacı edelim. Yaşar Kemal’in bütün kitaplarını film yapalım. Şahmeran gibi nefis hikayelerimizi Serenay’ın vücudu ön plana çıkacak diye komik filmlere çevirmeyelim.

Demem o ki, globalleşme ayağına kültür emperyalizmi yapanlara da türküyle cevap verelim:

 


Kalın sağlıcakla…

Devamını Oku

13 Ocak 2024 Cumartesi

BiN Varmış BiR Yokmuş: “Menemen Soğanlı mı Olmalıymış, Soğansız mı?”

Evrenin bilinmeyen bir zamanında bilinmeyen bir ülkesi varmış. Bu ülkede masallar “Bir varmış bir yokmuş” diye başlamaz, “Bin varmış, bir yokmuş” diye bitermiş. Çünkü ülkenin gürül gürül akan suları, bereketli tarlalarından fışkıran pembe yanaklı domatesleri, çekirdeklerinden ışıl ışıl yağ akan güne bakan çiçekleri, yüz yıllık kadim zeytin ağaçları bin varken, kara büyünün etkisinde kalıp bir’e düşmüş masalın sonunda.

Peki kim yapmış bu büyüyü? Kıskanan dış düşmanlar mı? Hayır. Paralel evrenden gelen üç harfliler mi? Hayır. Bu büyüyü bilmeden Ahmet Emmi ve kıskanç Hayriye Kadın yapmış. Kim bunlar? İçimizden birileri. Neden yapmışlar? Çünkü rahat batmış kaba etlerine! Biraz zulüm olsun, azıcık fakirleşelim, gürbüz domatesler bize ne lazım dememişler elbette sesli sesli. Şeytan mı dürtmüş, yoksa kaba etlerinin altına dikeni birileri mi yerleştirmiş, orasını da artık edebiyat tarihçileri yazsın.

Yaptıkları kara büyünün sonunda ne olmuş peki?  Bütün bin’ler bir’e düşmüş. Bin dere varsa bir dereye, bin ağaç varsa bir ağaca, bin tarla varsa bir tarlaya dönüşmüş masalın sonunda. Herkes fakir olmuş. Bu da yetmezmiş gibi bir de dilleri susmuş! Dilsiz kalmamışlar ama sadece menemeni konuşur hale gelmişler. Elbette böyle olsun istememişler. Kim yaptığı büyünün kendisine zarar vermesini ister ki? Cahillik işte, komşunun ibikli horozunu kıskanıp yaptığı büyü çorbasına ıbırcık otunu eksik atmış demek ki Hayriye Kadın; maalesef sonuç böyle olmuş. Evet, sadece komşunun horozunun ibiğiymiş mesele…

Büyü çorbasını yapan Hayriye Kadın tuzuna bakmak için bir kaşığın ucuyla içmiş. İnsan büyülü çorbayı bile bile içer mi? İşte bu da takdir-i ilahi midir, kaderin tecellisi midir bilemeyiz artık. Büyülü çorbayı öylece ocakta bırakmış iki dakikalığına. O ara, Ahmet Emmi içmiş çorbadan. Sonra komşuya götürmüş Hayriye Kadın, ibikli horozun sahibine. O da içmiş. Kalan çorbayı akıllı ya, dökmüş lavaboya. Güya dokunmayacak kimseye. Büyülü çorba önce dereye karışmış, oradan denize akmış, buharlaşıp göğe uçmuş çorba tanecikleri. Bulut olmuş, yağmur olup yağmış bütün ülkeye… Çok çabuk olmuş bütün bu olanlar. Önce dereler kurumuş, sonra güne bakan çiçekleri, derken sıra gelmiş yüz yıllık kadim zeytin ağaçlarına…. Hayriye Kadın farkında değil yaptığı kara büyünün kimleri ve neleri etkilendiğinden… Susmuş bütün ülke. Ağızlarını açınca sadece menemen tarifi konuşabilir hale gelmişler. Hararetle tartışıyormuş herkes:

“Menemen soğanlı mı olmalı, soğansız mı?”

Sakalı ağarmış gözlüklü profesörler, gazeteciler, sosyal medya ünlüleri, öğretmenler, doktorlar ve elbette politikacılar tartışıyormuş hararetle:

“Menemen soğanlı mı olmalı, soğansız mı?”

Hayriye Kadın bir gün otururken nedensiz yere anımsamış:

“Tabi ya, ıbırcık otunu eksik koydum ben o çorbaya…”

Kim öle, kim kala bundan sonra…. Bin varmışş, bir yokmuş… Sadece masalı kalmış…


Devamını Oku

11 Ocak 2024 Perşembe

Ağaç Ev Sohbetleri - #229 / Geçen Yıllar Sizde Nasıl Değişim Yarattı?


Sevgili
Deep’in organize ettiği Ağaç Ev Sohbetleri 229. sayısında tekrar beraberiz. Bu haftanın konusu sevgili UçunKuşlar blogundan geldi.

"Geçen yıllar, duygu, düşünce ve fikirlerinizde nasıl bir değişim yarattı? Kişiliğinizde, kimliğinizde yükselen ve alçalan değerler, kazançlarınız, kayıplarınız neler oldu?"

Bu soruyla karşılaşınca insan ürperiyor. Kendimi mahkemede gibi hissettim bir an. Hakim Hulusi Kentmen gibi babacan; eski Türkiye’den hayali bir figür, aramızda çok uzun bir diyalog geçiyor.

Bu soruyla karşılaşınca insan ürperiyor. Kendimi mahkemede gibi hissettim bir an. Hakim Hulusi Kentmen gibi babacan; eski Türkiye’den hayali bir figür, aramızda çok uzun bir diyalog geçiyor.

 

“Hâkim Bey, değiştim evet, ama sor niye değiştim?”

“Anlat evladım ne oldu, ne değişti sende?”

“Efendim ben eskiden kabuklu hayvanlar gibiydim. Artık her şeye sivri dişlerini gösteren vahşi bir yaratığa dönüştüm. Kafka’nın böceği gibiyim desem yalan olmaz.”

“Nasıl yani? Geleni geçeni ısırıyor musun? Vampir misin evladım?”

“Yok be Hâkim Amca. Bu arada size Hâkim Amca dememde bir sakınca var mı? Sizi o kadar yakın buldum ki kendime, “bey” deyince araya girecek mesafeden korkuyorum sanırım. Babacan kişi görmeyeli neredeyse bir asır geçmiş gibi hissediyorum.”

“De bakalım, koskoca devletin asık yüzlü kurumunu da ancak senin gibi hayalciler böyle sevimli hale getirir. Anlat bakalım nedir bu yengeçlikten köpek balığına evrilme hikayen?”

Yüzümde sıcacık bir Yeşilçam gülümsemesi, kendi doğalında akıyor sözcükler;

“Teşekkürler Hâkim Amcacım. Eskiden, çok değil 7-8 sene öncesine kadar birisi beni incitti mi mesela, hiç o kişiye haddini bildiremez, kendi kabuğuma çekilir, kendi kendimi yer bitirirdim. Sanki beni incitenler haklıymış gibi gelirdi”

“Nasıl yani, kendini müdafaa edemez miydin?”

“Sanki ben her şeyin en kötüsünü hak ediyormuşum gibi hissederdim. Değersizlikle yetiştirmişler bizi be Hâkim Amca. Şimdiki çocukların çoğu prens ve prenses gibi. Bizde öyle miydi? Şimdiki çocuklar gak deyince pasta kesiliyor, guk deyince parti veriliyor. Yok dişi çıktı partisi, yok okumayı söktü kutlaması, bizde nerdeee…”

değişim

“Sen de Küçük Emrah’a bağladın, abartıyorsun be evladım.”

“Niye abartayım Hâkim Amcacım. Kendimizi göstermek ve bir aferin almak niçin bin takla atmamız gerekirdi. Başarmak kutlanacak bir şey değildi ki; zaten olması gereken oydu. Yani demem o ki Hâkim Amcacım; bizi özgüvensizlikte bir dünya markası gibi büyütmüşler. Yıllarca ama yıllarca gördüğümüz kötü muamelelere karşı kabuğumuza çekilmişiz. Allahtan bir noktada bir şey olmuş da, hani senaryolarda olur ya, onun gibi karakterin baht dönüşüne uğrayıp dişlerimizi göstermeye başlamışız.”

“Tamam anladım, artık dişlerini gösteriyorsun, bu bir başarı. Peki başka ne değişti evladım sende?”

“Duyarsızlaştım”

“Nasıl yani?”

“Yani Hâkim Amcacım, eskiden kötü hikayelerden çok etkilenirdim. İnsanların yaşadığı kötülüklerle empati kurup üzülürdüm. Artık o haberleri dinlemek bile istemiyorum. Sokakta çöp toplayanlara acıyarak bakmıyorum mesela…”

“Dişlerini gösteren ve duyarsız birisin yani. Gittikçe kimliğin şekilleniyor. Evladım hayat seni insanlıktan uzaklaştırmış sanki?”

“Öyle be Hâkim Amcacım. Bir de artık insanların çoğunu sevmiyorum.”

“Vahşileştin yani!”

“Onun gibi bir şey. Yani sahte dostluklar, çıkar ilişkileri, gösteriş budalaları, ne bileyim sahte empatikler, yalancı sempatikler her yerde be Amcacım.”

“Peki ne yapıyorsun?”

“Ne mi yapıyorum? Ağzını açınca kendinden bahsedenlere gıcık oluyorum mesela, onlardan uzaklaşıyorum. İşiyle, kariyeriyle övünenlere sinir oluyorum. Varsa yoksa çocuklarından bahsedenler, çocuğunun her şeyiyle övünenlerden instamom’lardan falan nefret etme seviyesindeyim. Param var huzurum var’cıları hepten silmek istiyorum. Rakı masasındaki sahte solculara diş biliyorum. Kaba sabalar zaten benim ilgim alanım dışında. “

“Geriye kim kaldı evladım?”

“Roman kişileri vaarr, tiyatroda oyun kişileri varrr, sonra hiç konuşmasam da yazılarını sevdiğim blog arkadaşlarım vaaar.”

“O zaman senin kişiliğinde güncelleme yapıyorum evladım. Anlattıklarına bakılırsa sen, SİVRİ DİLLİ, DUYARSIZ, İNSAN SEVMEYEN ASOSYAL BİR KİŞİLİK OLMUŞSUN”

“Evet Hâkim Amcacım, çok da bi şey bekleme benden.”

“Peki mutlu musun?”

“Safralarını atan gemi gibiyim be Hâkim Amcacım. Toplum normlarında “İYİ İNSAN” olarak adlandırılan özelliklerimi birer birer törpüledikçe daha mutlu oluyorum.”

“Peki böyle mi geçecek bu hayat?”

“Orasını bilemem Hâkim Amcacım. Yakınımda bildiklerim beni değerli hissettirirse, toplum beni değerli hissettirirse, dişlerimi çıkarmaya gerek olmaz. Toplumun dertleri azalırsa, üçüncü sayfa haberleri azalırsa belki daha duyarlı olabilirim, hatta belki yine insanları insan oldukları için sevme felsefesine bile yaklaşabilirim. Hayat akarken ben de olduğum yerde kalmayacağım elbette. İstersen seninle beş sene sonra tekrar güncelleme yaparız bu konuda”

alice harikalar diyarında

“Diyecek laf bırakmadın be evladım. Sana nasihat bile veremem artık. Benim de modumu düşürdün."

" Mübaşir; ver oğlum oradan yengenin ütülediği temiz mendili…”

“Su akar yatağını bulur be Hulusi Amcacım, ha olmaz mı? Bakarsın biz de Alice gibi tavşan deliğinden geçiveririz Harikalar Diyarına…”  


Devamını Oku

7 Ocak 2024 Pazar

Tiyatro - Oscar - İzledim ve Çok Sevdim


Kırmızı renkli bir yumak düşünün, sanki yaramaz bir kedi gelmiş de yumağı çekip çekip birbirine dolamış gibi. Sonra yeşil renkli yumak, sonra mavi renkli yumak, sonra sarı renkli yumak! Hepsi birbirine dolanmış, ortada rengarenk çözülecek düğümler… Ama renkler o kadar sıcak ve güzel ki, insan bu düğümlerden hiç sıkılmıyor. Sonra olaylar birbirini kovalıyor kovalıyor, en sonunda bir de bakıyorsunuz ki bütün düğümler çözülmüş; herkes mutlu, varsa kedi de mutlu, yüzümüzde kocaman bir gülümseme…İşte 2024’de izlediğim ilk tiyatro Oscar böyle bir oyundu.

İki saatin nasıl geçtiğini anlamadık, çok güldük, çok alkışladık, bütün salon olarak yüzümüzde mutluluk izleri ile ayrıldık oyundan. Bu tür oyunlara Vodvil deniyor, diğer adı Entrika Komedisi. Dolantı Komedisi diye de çevirmişler ama ben en çok Vodvil demeyi seviyorum. Çapraşık, iç içe geçmiş dolantıların komedisi diye tanımlanıyor. Odak noktası kişiler değil olaylar, kişilerin çevirdikleri dolaplar.  Dedim ya, renkli yumaklar işte… Yanlış anlamalar, yanılmalar, bir noktada durumun arapsaçına dönmesi ve nihayetinde mutlu son. Bu tür oyunlarda yazarın kurguda usta olması lazım bence. Yeri gelmişken yazar Claude Magnier'e alkışlarımı gönderiyorum. 

 Dün hava da yazdan kalma gibiydi. Gazhane’ye giderken en ince montumun içine sadece tişört giymiştim. Bugünse yağmurlu bir İstanbul Pazar gününden yazıyorum bunları. Demem o ki; Oscar’ın renkli mutluluğu dün adeta tüm güne yansımıştı. Boşuna dememişler “tiyatro iyileştirir” diye! Gerçekten de nasıl güzel geliyor ruha. Sinemanın yeri başka evet ama tiyatronun yeri bambaşka

Fransız Yazar Claude Magnier oyunu 1969 yılında yazmış. İlk kez 1980-81 sezonunda Şehir Tiyatroları’nda sergilendiğinde başrol Mösyö Bernard’ı Cilalı İbo olarak hafızalara kazınan Feridun Karakaya oynamış. O’nun anısına bu sefer başrolü oğlu Cem Karakaya oynuyordu. Dekor içinde Feridun Karakaya’nın büyük bir fotoğrafının yer alması çok ince bir düşünceydi.

Oscar oyunu aslında tam anlamıyla çalan zil ve karışan bavulların hikayesi. Zengin bir fabrikatör var. Adı Bertrand Barnier. Paragöz ve kendini kurnaz sanıyor, başına neler geleceğinden haberi yok. Karısı Madam Barnier sanki başka dünyada yaşıyor gibi; gamsız kedersiz, her fırsatta dans eden biri. Tek derdi kızını evlendirmek. Kızları Colette’nin tek istediği şey ise evlenip aileden kurtulmak. Biraz saf da denilebilir, her gördüğü erkeğe evlenmek için şirin şirin yakınlaşıyor. Güzel denemez ama çok da tatlı. Bu tür oyunların olmazsa olmazı hani nasıl derler ya içi kıpır kıpır, her şeye maydanoz hizmetçinin adı Bernadette. İkinci başrol diyebileceğimiz Christian Martin, Mösyö Barnier’in fabrikasında muhasebeci, eli yüzü oynayan cinsten. Oyunun adı Oscar ama Oscar’ı oyunda çok az görüyoruz. Mösyö Barnier’in şoförüymüş, ama neler olmuş neler. Jacquelin var, O’nun durumu biraz karışık. Üçgen vücutlu masör var bir de. Toplam 12 kişi var oyunda.


Bundan sonrası Spoiler içerebilir. Sonradan vay senin yüzünden oyunun sürprizi kaçtı falan demeyin diye uyarıyorum. Oyunu izleyecekseniz lütfen devamını okumayınız efendim. Mersi…

Bir gün zilin çalmasıyla olaylar başlıyor. Gelen kişi Muhasebeci Christian Martin. Mösyö Barnier’e artık Ticaret Müdürü olmak istediğini ve 37.000 Frank olan maaşının 300.000 Frank’a çıkmasını istediğini söylüyor. Tabii ki Mösyö Barnier kriz geçiriyor. Aslında Christian Martin’in amacı, Mösyö Barnier’in kızı Colette ile evlenmek.  Ama O’nun Colette sandığı kişi aslında Jacqueline. Kendini Mösyö Barnier’in kızı diye tanıtmış. Bundan Christian Martin’in haberi yok. Evin kızı Colette ise aslında Oscar’a aşık. Oscar’ı Mösyö Barnier kovmuş, O da askere gitmiş. Hizmetçi Bernadette Colette’ye akıl veriyor, “hamileyim dersen baban senin Oscar’la evlenmene izin verir!” Bunun üzerine her şey karışıyor.

Christian Martin, muhasebeci olduğu için fabrikada kaçırılan vergileri falan biliyor. Bir de patronunu 40 milyon Frank dolandırmış. Bu Frankları bir bavulda mücevher olarak saklıyor.  Bavulu verme karşılığında Mösyö Barnier’den kızı ile evlenme sözü alıyor. Mösyö Barnier ise bavulu alacak, kendi kızı olmayan Jacqueline'yi verecek hesapta. Bu arada sürekli zil çalıyor, birileri geliyor birileri gidiyor, olaylar gelişiyor. Hizmetçinin iç çamaşır dolu bavulu, içinde mücevher olan bavul ve ayrıca 40 milyon Frank olan başka bavul sürekli birilerinin eline geçiyor. Colette Oscar’a tam kavuşacakken yine bir şeyler oluyor. Tam her şey çözüldü derken yine bir şeyler oluyor ve finalde başka bir sürpriz ortaya çıkıyor, O’nu da söylemeyeyim artık.

Sahne aşırı dinamik, oyuncular müthiş. Önden izlemeyeceksem almam bilet tiyatrodan, haklıyım. Çünkü Christian Martin rolündeki Çağrı Büyüksayar’ın dudaklarını titreterek üzülmesi, Cem Karakaya’nın müthiş, altını çizerek bir daha söylüyorum müthiş mimikleri tam bir seyir keyfi yaratıyor. Colette’nin babasını ikna etmek için yalandan ağlamaları, Bayan Barnier’in şarkıları, hepsi müthiş ve çok keyifli.

Yönetmen Ersin Umulu’nun da söylediği gibi gülmeye, umuda ve sevgiye ihtiyacımız var.  Ne diyor:

GÜLMEK UMUTTUR… GÜLELİM DÜNYA GÜLSÜN…

Ve her zamanki sloganı hatırlatıyor ve iyi pazarlar diliyor ve gülümseyerek gidiyorum:

#tiyatroiyidir

 #tiyatroiyileştirir


Devamını Oku

4 Ocak 2024 Perşembe

Ağaç Ev Sohbetleri - #228 / Çalışanlar Çalışmayanların Giderlerini Karşılasın mı?


Ağaç Ev Sohbetleri 228. sayısında tekrar beraberiz. Yine sevgili Deep ’den geliyor haftanın konusu:

"Bir ülkede çalışan kesim çalışmayan kesimin giderlerini vergileri ile karşılamalı mı?"

Bu soruya cevap vermek için kavramların içini iyi doldurmak lazım. Şimdi çalışan kesim var, çalışan kesim var. Örneğin emekli ama milletvekilliğine devam eden pek ayrıcalıklı zat-ı muhteremler çalışan kesim mi, yoksa yan gelip yatan kesim mi ona bir karar vermek lazım. 2024 Ocak ayı itibariyle 230 bin lira maaş alacak bu şahıslar. Asgari ücret ne kadar? 17002 TL. İşçi emeklisiysen, yanlış anlaşılmasın sadece çaycı ya da süpürgeci gibi vasıfsız yani herhangi bir insanın yaptığı işi yaparak emekli olanları kastetmiyorum; mesela kötü niyetli patronunun tam maaştan değil de asgari ücretten sigortasını yatırdığı bir yüksek mühendis de, muhasebe müdürü de işçi emeklisi olabilir. Kaç lira maaş alıyor bu arkadaşlar? Yeni zamlarla 11.000 bilemedin 15000 TL. Bu sadece bir örnek.

Çalışıp çalışmadığına karar veremediğimiz pek çok insan var ülkemizde. Sadece vekiller kafa karıştırmıyor. Mesela ensesi kalın dayıları sayesinde bir yerin yönetim kuruluna seçilip “huzur hakkı” alanlar çalışan kesim mi oluyor? Bakar mısınız maaşın neden verildiğine? Huzur hakkı için! Yani adam öyle riskli kararlara imza atıyor ki, yatınca uyuyamaz hale geliyor. Evinde huzur muzur kalmıyor. Yersen… Acaba yönetim kurulu toplantılarına katılıyor mudur? Huzuru bilir. Bu adamlara ne yapmak lazım? Ek maaş vermek lazım. Adı da “huzur hakkı” Şimdi soruya dönelim. Bu “huzur hakkı” için bir yerin yönetim kurulunda olanlar çalışan kesim mi oluyor çalışmayan kesim mi? Mesela devletin bilmem ne kuruluşunda huzur hakkı alan kişilerin maaşını da vergiler yoluyla vatandaşın ödemesi hak mıdır? Cevap veriyorum, haktır demek yetmez efendim. Bu durum hepimize müstehaktır!

Şimdi Sevgili Deep’in sorduğu soruya tekrar gelelim. Bir ülkede çalışan kesim çalışmayan kesimin giderlerini vergileri ile karşılamalı mı?

Tabii ki karşılamalı… Yani şimdi sen koskocaman milletin vekili olacaksın, haftada bir grup toplantısına gidip genel başkanını alkışlayacaksın. Ondan sonracıma eğer ağzın laf yapıyorsa basına bir iki hamaset yapacaksın, ondan sonracıma kanun tekliflerine emme basma tulumba gibi başkanınız evet derse evet, hayır derse hayır diyeceksin… Bütün bu aşşşırı sorumluluk gerektiren ve son derece aşşşırı zor işleri yaparken elbette senin maaşını çalışanların vergilerinden kesip ödemeleri gerekir. Böyle soru abesle iştigal efendim. Tabii ki, bittabi çalışmayanların giderlerini çalışanlar karşılamalıdır.

Biz öğrenciyken çok meşhur bir kitap vardı. Karl Marx’ın damadı yazmış kitabı.


Adı “Tembellik Hakkı”

Diyor ki Paul Lafargue kitabında, çalışmak diyor, insanın doğasına aykırı diyor. İnsanların tembellik hakkı olması lazım diyor. Çalışmak diyor bir zorunluluk değil, bir seçim olmalı diyor. Çalışmak insanları mutsuz eder, hasta eder diyor. Hatta daha da ileri gidiyor, çalışmak insanları köleleştirir diyor. Bir de hayali var. Makineleşme artınca insanlar daha az çalışacak diyor. O zaman diyor, insanların boş vakitleri olacak diyor; sanatla kültürle ilgilenmeye, doğada vakit geçirmeye daha çok zaman bulacaklar diyor. Bütün bunları ne zaman söylüyor? 1883’de söylüyor. 141 yıl önce yani. 2014 yılında bizim Mandıra Filozofu da benzer şeyleri söylüyordu kopya da olsa ve ünlü olmuştu hatırlarsanız. 

Şimdi efendim benim fikrimi soracak olursanız; tembellik herkesin en doğal hakkıdır. Paul'e sonuna kadar katılıyorum. Soruya dönelim tekrar:

“Çalışan kesim, çalışmayan kesimin giderlerini vergileri ile ödemeli mi?”

 Bu soruya cevap değil de daha çok soru sorasım geliyor, kendimi tutamıyorum, birisi beni durdursun…

Mesela ülkesindeki savaşta vatanını savunmayıp komşu ülkeye kaçan genç erkeklerin giderleri, o komşu ülkede vatanına hizmet için çalışan öğretmenlerin, doktorların, işçilerin ödediği vergiler ile karşılanmalı mı?

Mesela siyasi partilerin özel uçak giderleri, efendime söyleyeyim seçim zamanı bastırdıkları naylon bayrakların giderleri, siyasi partilere bütçe vermek ayağına çalışan kesimin vergileriyle karşılanmalı mı?

Mesela sadece bir deftere mühür basan adam memur sayıldığı için ve görev tanımı hiç sorgulanmadığı için alacağı maaş, özel sektördeki kölelerin maaşından kesilen vergilerle karşılanmalı mı?

Mesela vekillerin ve sülalelerinin implant masrafları, diş çekimi için bile hastaneden randevu alamayan işçilerin vergilerinden yapılan kesintilerle karşılanmalı mı?

Mesela milyonlarca insana hiç hitap etmeyen TRT dizilerinde güya oyunculuk yapan adam ve kadınlara ödenen astronomik ücretler, yine köle gibi çalışan insanların elektrik faturalarına ilave edilen vergilerden karşılanmalı mı?

Mesela hiç geçmediğimiz köprüleri yapan adamlara, onlar huzurlu uyuyabilsinler diye ödenen dolar bazındaki manyak rakamlar, çalışanların maaşlarından kesilen vergilerle karşılanmalı mı?


Sorular uzar gider. Fazla da kafanızı şişirmeyeyim.

Elbette karşılanmalı! Tabii ki karşılanmalı! Böyle soru olur mu?

Çünkü insanlar ikiye ayrılır; çalışanlar ve kazananlar. Sen çalışmazsan onlar taş mı yiyecekler?

Çünkü insanlar ikiye ayrılır; köleler ve efendiler. Birileri köle olmazsa efendiliğin tadı mı kalır?

Çünkü insanlar ikiye ayrılır; ezikler ve kurnazlar. Sen ezilip büzüleceksin ki birileri bu durumdan keyif alsın.

Öyle liberal eşitlik meşitlik söylemleri masal yahu, siz daha orda mısınız?

Netekim, Marx’ın damadı haklıydı sevgili dostlar. Ve 141 yıl önce yazdığı sosyalist manifesto en çok da kapitalist ve emperyalistler tarafından anlaşıldı. “Tembellik Hakkı” olduğunu kabul ettiler, uyguladılar ama dile getirmediler. Ya herkes bu hakkının peşine düşseydi? Kaos çıkardı ayol, denge menge kalmazdı' 

Siz kabul etseniz de etmeseniz de insanlar ikiye ayrılır; tembellik hakkı olanlar ve tembellik hakkı olmayanlar…

Şimdi efendim soruya tekrar gelelim diyeceğim ama buna hiç gerek yok. Adaletli bir çalışma düzeni kurulmadıktan sonra, adaletli bir sosyal devlet olmadıktan sonra, birileri tembellik hakkını sonuna kadar kullanmaya devam edecek, birileri de seve seve olmasa da söve söve o birilerinin giderlerini karşılayacak. 

"...İki kere iki dört, elde var Ayten!"

Bari tembellik hakkını kullananlar Paul Lafargue’nin dediği gibi sanata ve kültürel faaliyetlere vakit ayırsa da ortam yeşillense diyeceğim de o da zor be dostum; çıksa çıksa ortaya  ancak ucube Nasreddin Hoca heykeli çıkar!


Tamam ya, abartmış olabilirim biraz; bakmayın siz bana; yine gevezeliğim üzerimde.

 Bozmayın morallerinizi!

Ne demiş ünlü hava durumu sunucusu?

Havalar nasıl olursa olsun, sizin havanız güzel olsun;

Kalın sağlıcakla…

Devamını Oku