corona sonrası hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
corona sonrası hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mart 2021 Pazar

COVİD-16- Lulu Başkan’ın Şafetullah’ı!

Şatafatlı bir oda. Oymalı kakmalı bir koltukta Lulu Başkan oturuyor. Karşısında Şafetullah Türedi ayakta durmakta. Adı Şafetullah diye önyargı oluşturmasın kimse. Kendisi Harvard’da profesörken oğul Bush’a danışman olmak için Beyaz Saray’a transfer olmuş. Ama işte kader bu ya! Ani bir kariyer sıçramasıyla bir şekilde Lulu Başkan’ın yaverliğine terfi etmiş! Lulu, küçük bir ada ülkesi olan Lulistan’ın başkanı. Nedense Türkçe konuşuyorlar bu ülkede ama, inanın ki bizlerle uzaktan yakından hiç mi hiç alakaları yok! 

Lulu başkan Şafetullah Türedi’ye kısaca Şakir diyor. Niye mi? Koskocaman başkan nasıl uğraşsın “şe” harfiyle “fe“harfinin “tullah” haliyle! Sizinki de soru mu yani!  Şakir deyip geçecek elbette, daha ne yapsın!  

Diyaloğu kaçırıyoruz sizin bu gereksiz merakınız yüzünden! Ne konuşuyorlar bir bakalım:

“Oğlum Şakir, sana on beş gün süre! Al tepe tepe kullan. Ne yap ne et, bi şey uydur. Yok demokrasiydi, yok denetlemeydi, yok hesap vermekti, yok üst kuruldu yok alt kuruldu! Bütün bu zaman kaybettiren şeylerden kurtar beni! Artık yolumda taş, bana karşı çıkan baş istemiyorum!  

Lulistan dünyanın merkezi olacak! Zaman daralıyor! Kaldır önümdeki engelleri! Kaldırırken de öyle bir bahane bul ki, herkesin aklı başından gitsin. Kimse beni sorgulayamasın! Anladın mı Şakir!”

Şafetullah Türedi, nam-ı diğer Şakir Gariban, Şakir zavallı, Şakir perişan! Ne diyeceğini bilemez hallerde. İki elini ovuşturarak haşmetmeaplarının önünde ezim ezim eziliyor;

“Ama, sayın ve çok saygıdeğer Lulu başkanım, ben şimdi ne yapsam bilemedim ki…”

“Sus bre gafil! Bana laf salatasıyla gelme! Bak şimdi bir çarparsam iki de yerden yersin! Yapar mıyım?”

“Yaparsın Lulu Başkanım, yaparsın bilirim!”

Bütün bu konuşma sürerken, Şafetullah Türedi’nin Harvard günleri bir film şeridi gibi bile aklından geçemiyor artık! Çünkü çoktan devran dönmüş, bütün atlar kabak olmuş, külkedisi bile masaldan kaçmış!

Nitekim, ortamda şok etkisi sürmekte. Şafetullah yalvarıyor:

“Sayın ve çok saygıdeğer Lulu başkanım, ne olur dövmeyin beni!  Geçen seferki morluklar henüz geçmedi, mendeburlar beni sosyal medyada rezil ediyor! Tamam tamam ben bir şey düşüneceğim. Az müsaade, toplayayım bizim hacı hocaları, avukatları; muhtarlarla tüccarları; aracıları, bozacıları ve bir de şıracıları!

“Mühendis bozuntularıyla bilim adamlarını araya karıştırma sakın haa Şakir! Bak geçen de çağırdın okul arkadaşlarını falan, onların yüzünden başımıza gelmeyen kalmadı! Teoremdi, veriydi, formüldü, deneydi monşer monşer kafamızı ütülerler, uğraşamam onlarla!”

“Tamam Lulu Başkanım, siz hiç merak etmeyin. Okul arkadaşlarımın hepsini sildim defterden. Ben sizi üzer miyim!”

“Aferin Şakir, yeni bir uçağı hak ettin bak! Şu iş bir bitsin; sana zırhlı uçak alacağım söz, hem de hostlu hostesli!’

Yalayan Şafetullah 

Artık Şakir olmayı iyice özümseyen eski Şafetullah’ın yüzü kızarıyor:

“Yüce gönüllü Lulu Başkanımın hazinesine bereket! Ben hediye için değil, size layık olmak için çalışıyorum efendim!”

 Öyle dediğine bakmayın siz! Harvard’lı Şafetullah Şakir’in yüreği tabii ki pır pır ediyor hostlu hostesli uçağı duyunca!  

Bu konuşmanın üzerine hemen sarılıyor telefona. Günler geceler boyu tartışıyorlar ve nihayet çözüm bulunuyor!

Evet on sekiz senedir iyilik için bilim insanlarının üzerinde çalıştığı virüs çalınacak, ismine +1 eklenecek ve corona-19 olarak piyasaya çıkarılacak! İşte bu kadar! Sonrası zaten kendiliğinden gelir, gelmezse de de kervan yolda düzülür!

Lulu Başkan için ballı börek tatlısı bu çözüm! Daha ne olsun! Hem börek, hem de tatlı!

Projeye bayılıyor ve hemen emirleri ardı ardına yağdırmaya başlıyor:

-        Kapatın Lulistan’ın tüm limanlarını, artık başka adalara gitmek yasak!”

Hoop kapatır Şakir.

-        Saat dörtte evden çıkın, beşte eve girin!

Hoop bu da tamam! Bir saatte neler yapılmaz ki! İnsan olana çok bile!

-        Hafta sonları zencefilli gazoz, hafta içi kuyu suyu içilecek!

Herkesi alır mı kuyu kazma telaşı!

-        Öpüşmek yasak, bundan böyle kafalar tokuşturulacak!

Vatandaşın “Bir kere mi tokuştursak iki kere mi” sorularından Lulistan din işlerinin telefonları kilitlenir.

-        Tiyatora miyatora yok, herkes evinde dizi izlesin!

"Ohh mis gibi! Şakir kulunuz hemen ithal eder dost ülke Türkiye’den dizileri. Yarısı kahramanlık dizisi olacak elbette, çünkü milletimizin katarsise ihtiyacı var! Yarısı da romantik ve de ağlak olacak el mahkum! Özcan Deniz yarı yaşında kızla romans kahramanı olsun bir de! Bundan iyisi Lulistan’da kayısı! Komedi falan istemez, insanı yoldan çıkarır onlar! İzahı olmayan şeyin mizahı olur falan derler, evlerden ırak! Siz hiç merak etmeyin Lulu Başkanım. O iş bende!"

-        Belediyelerin yüzme havuzları virüs yayıyor! Derhal kapatın, parası olan beş yıldızlı otele gitsin, hemen kanun çıkar Şakir!

"Emriniz olur Lulu Başkanım!"

-        Virüs sahillerden yayılıyor, sahilde yürümek yasaklansın. Vatandaş yürüsün tabii, ama sadece işine gitmek için, sahile paralel sokaklardan yürüsünler!

"Hemen düzenliyorum Lulu Başkanım."

-        Barları kapat Şakir! Barlar hemen kapansın!

"Şimdi hallediyorum Lulucuğum!"

"   Nee Lulucuğum mu dedin sen! Ben sana toplum içinde böyle konuşma  demedim mi!"

"   Ağzımdan kaçtı Lulucuğum!"

"    Bak hala ne diyor!"

(Şakir ağlamaya başlar)

………………………..

Lulistan’da sıradan bir akşam daha bitmekte. Herkes evine gitsin, dağılın! Hey dağıl sen de blog okuruyum diye havalanma öyle ! Hem HES kodun var mı senin bakayım! Çağırırım Şakir’i bak!

***Görsel alıntıdır

 https://aumolc.wordpress.com/2019/11/18/sycophancy/

Devamını Oku

24 Ocak 2021 Pazar

Corona-14- Aşı Karnesi ve Salatalık Özlemi

Tam evin köşesini dönmüşlerdi ki, Filiz telaşla kocasına sordu:

“- Aşı karnesini aldın mı Recai?”

“- Sen almayacak mıydın?”

Bu devirde aşı karnesiz sokağa çıkmak demek, geceyi karantina köyünde korku içinde geçirmek demekti. Hem de böylesi özel bir günde! Nasıl bir heyecansa artık, nasıl unuttularsa! Mecburen adımlarını geri çevirdiler. Maskenin altında nefes nefese kalmıştı Filiz. Recai ise sakin kalmaya çalışıyordu. Zaten aklı fikri bu işi nasıl başaracaklarındaydı! Ya işler ters giderse! Ya PSP’lerin sözüm ona -dezenfektan- fışkırtan silahlarından korunamazlarsa! (PSP: Pandemi  Sivil Polisi)  Çok şükür bu güne kadar hiç PSP’lerle muhatap olmamışlardı ama mahalleden Giray’ın durumu da dillerden düşmüyordu. Hani beş yüz metre sınırını ihlal ettiği için dezenfektan sıkmışlar da sonrasında Giray iyice boş boş bakmaya başlamış ya!  Şehir efsanesi olmuştu bu olay.

“-Amaaan ne olacaksa olsun artık Filiz ya, içim bunaldı!”

“-Tamam Recai sen sakin ol. Bak gör planımız tıkır tıkır işleyecek, PSP’leri atlatıp o pazara da gideceğiz, özlemini çektiğin taze salatalıkları da alacağız sen hiç merak etme. Benim kalbim temizdir, bir sorun çıkacak olsa içime doğardı.”

Birbirlerine daha bir sokuldular. Evet artık ne olacaksa olsundu!

 Aşağı mahalledeki pazara yıllardır adım atmamışlardı. Kendi mahallelerinde kurulan pazarda ise sadece beş çeşit ürün satılıyordu.

Soğan, patates, yeşil biber, domates ve pırasa!

İstedikleri şey ise sadece taze bir salatalık yiyebilmekti! Hepsi bu! Beş senedir kokusunu özledikleri salatalığı bir kerecik olsun ısırsalar yetecekti Recai ve Filiz’e.


Eskiden ne güzeldi diye düşündü Filiz. İnsan, parası yetmese de her pazara gidebilir, her mağazaya girebilirdi. Şimdilerde ise dijital SIT kodu (SIT: Sağlık İçin Takip) yetmezmiş gibi bir de eskilerin pasaportlarını andıran kocaman, kırmızı kapaklı AŞI karneleri vardı. Herkesin yaşam standardı, olduğu aşı cinsine göre belirleniyordu. Piramit gibi yani. En alttakiler “su aşısı” olanlardı. Aşı görünümlü bildiğiniz tuzlu su! Bunlar sadece su, ekmek ve patatesle besleniyor, en ağır işlerde çalışıyordu. Diğer aşıları olanlarla karşılaşmaları yasaktı. En üstte ise “ay tozu aşısı” olanlar vardı. En elit, en zengin, en ünlü, en sağlıklı, en bi öz bi en kimselerdi bunlar. Şarkıcılar, inşaatçılar, futbolcular, pek tabii ki siyasetçiler falanlar filanlar yani. Filiz ve Recai'nin SIT sınıfı ise alttan dördüncü  sıradaydı. Kısmen de olsa şanslı azınlıktan sayılırlardı! Mahallelerinde kurulan pazara girebiliyor, iki tane tv kanalı izleyebiliyor, fabrikadaki işlerine devam edebiliyorlardı.  Ama işte sorun şu ki, gidebildikleri pazarda salatalık satılmıyordu!. Ah keşke bir de salatalık yiyebilselerdi!

Evden karnelerini aldılar. Karnenin sahtesini yapmaya gerek duymamışlardı. Çünkü Recai yıllardır Dark Web’de araştırma yapıyordu. Nihayet SKP kalkanını edinebilmiş ve  cep telefonlarına yüklemişti. (SKP: SİT Kodu Parçalayıcı ) Bu kalkan olduğu sürece dijital polise takılmazlar ve böylece kimse de aşı karnesini sormazdı.

O gün çok özel bir gündü. Beş senelik mücadele artık sona eriyordu. Nihayet salatalık yiyebileceklerdi. 

 Ve nitekim başardılar da! Hiç bir engele takılmadan beş yüz metre sınırını sağ salim aştılar. Çok garip bir duyguydu bu. Eski normal günlerdeki gibi, zafer bayramı gibi, özgürlüğe uçan kuşlar gibi...

Heyecanla karısının elini sıktı Recai:

“-Bak Filiz, pazarın kırmızı tenteleri göründü !”

“-Evet Recai, burnuma salatalığın o baş döndürücü kokusu gelmeye başladı bile!”

Koşarcasına daldılar pazara. Karşılarına çıkan ilk salatalık tezgahında aldılar soluğu. Attılar bir yüzlük tezgahtaki para kutusuna. Sonra da yıkamaya bile gerek duymadan ısırmaya başladılar salatalıkları. Çevredekilerin şaşkın bakışları altında yediler, yediler, yediler, yediler… O dakikada ne virüs vardı düşündükleri, ne SİT kodu, ne de PSP polisleri…        

Ve bu kahramanlık hikayesi yayıldı kısa sürede bütün ülkeye.

Ve cesaret, bulaşıcıydı…

Virüs mü, onu hiç sormayın...

Devamını Oku

6 Aralık 2020 Pazar

Corona-13- Memleketimden Sürreal Korona Manzaraları

Sokağa çıkma yasağı zamanları. Günlerden cumartesi. Saat öğleden sonra iki civarı. Sokaktan bir ses geliyor. Biri polis, biri de tahmini yaşı 65 üstü vatandaş konuşuyor:

-Tamam memur bey ben hemen eve giriyorum, ne olur kusura bakmayın!

Bunları söylerken bir taraftan da telaşla karşıdan karşıya geçmeye çalışıyor elinde bastonuyla.

65 yaş üstü vatandaşlar 10-13.00 arası sokağa çıkabiliyor ya! Kendisi 72 yaşında olan, ama bakkal olduğu için sokağa çıkabilen, yani yasaklardan muaf tutulan Ali Abi de polisle vatandaşın konuşmasına karışıyor. Belli ki derdi komşusunu korumak! Biraz da acımış mı ne!

“Memur bey siz kusura bakmayın, hemen eve gidiyor şimdi…”  

Corona 10 TL

Ben de manava gidiyorum güya! Memur önde, ben arkada! Ben önde memur arkada. Manav dediğin iki adım uzakta zaten. Tekel bayisinin önünden geçiyor yolum. Hani kapısında “Korona 10 TL” yazan tekel bu! Hem matrak, hem de günü takip eden cinsten. Ev yapımı şarap falan satan tekel.  Aynı memur, bu sefer mahallenin tekel bayisi ile kavga etmeye başlıyor:

-        -  Niye açtınız, açmayacaktınız dükkanı, hemen kapatın!

-       -  İyi de genelgede tekel bayileri kapanacak diye bir madde yok ki!

-         - Ceza keserim, kapat hemen!

Tekel bayileri taş yesin tabii! İçki satan pis münafıklar!

Bunlar var ya bunlar! Bunlaaarrr! Hep bunlar yüzünden zaten! Tez elden dükkanları dürülesicelerrr!

(İyi de bunlar iyi vergi vermiyor mu sayın şeyim)

Haa öyle mi! Bunlaaarr!  Açabülülerr dükkanlarunuuu! Amma velakünn! Her geceee! 19’u 48 buçuk geçeeee! Kapatacaklarduuur! Duyduk duymaduk demeyün eyy ahalüüü! 19’u 49 geçe kapataaannn! Kırk kırbaçç yesünnn! Yok yok kırk bin dislayk atulsuun sossyalll medyalarınaaa!

Bu sürrealist diyalog akıp geçerken kafamın içinden, manavda bir bulanık ruh hali içinde doldurdum torbama bir şeyler. Pırasa, soğan, yine soğan, yine soyan… Hay Allah soğanı unutmuşum ya ben!

Eve girdim, attım maskeyi çöpe. Yıkadım ellerimi antisosyal medya piçi, pardon, anti bakteriyel sıvı sabunla. Oturdum. Açtım en iyi arkadaşım sosyal medyayı, baktım aval aval!

Sanki memlekette yeterince kutuplaşma konusu yokmuş gibi bu aralar aşı kutuplaşması çıkmış bir de!

Birileri diyor ki "Aşı ayağına kanımıza çip atacaklar, genetiğimizi takip edecekler!"

"Bizi robot yapacaklar, erkeklerimiz kısır kalacak, soyumuzun kökü kuruyacak! "

Hay bin kunduz! Çin aşısında virüsü büzüşesiceler!


Devamını Oku

22 Kasım 2020 Pazar

Corona-12- İç Döküş, İçe Döküş

Şimdi saat 09:19. Günlerden cumartesi. Sokağa çıkma yasağının bitmesine 41 dakika kaldı. Yasaklar bildiğim kadarıyla akşam 8 ve sabah 10 arası. Sadece cumartesi gecesi var bu uygulama. Ya da ben yanlış biliyorum. Neyse ne artık, sorgulayacak güç mü kaldı! Çık çalış diyorlar çıkıp çalışıyoruz, hafta sonu çıkma evde otur diyorlar, tamam peki diyoruz. Avemeler açık, marketler açık, arap turistler Taksim’de fink atıyor.  Onlara hep serbest. Ama hesapta cumartesi gecesinden pazar sabahı 10’a kadar sokağa çıkma yasağı var. Bu yasak  üretimde çalışanlara, şunlara bunlara geçerli değil..65 yaş üstü bahtsız vatandaşlara gündüz belirli saatlerde çıkmak yasak ama cuma namazı saati özel izinli sayılıyorlar! Çocuklar belli saatlerde çıkamıyor ama ebeveynleri yanlarında olunca falan filan. Çok yorucu, çok bıktırıcı, çok şey... Ne bileyim, tarifi zor. Bir çay daha koymak lazım belki de. İnsan bu kadar saçmalığı nasıl kaldırabilir başka türlü!

 Virüs tabii ki alınan bu cılız önlemler yüzünden yayıldıkça yayılıyor. Artık herkesin en az bir tanıdığı Korona oldu. Artık herkesin çevresinde en az bir kişi bu virüs yüzünden hayatını kaybetti.

Türk Tabibler Birliği dün Corona’ya yakalanan sayıyı 47 bin 629 olarak açıkladı, Sağlık Bakanlığı verileri ise 5 Bin 103’ü gösteriyor.

Aklımda yine üniversite birinci sınıfta aldığım istatistik dersinden kalan cümle var:

“İstatistikler bikini gibidir, asıl merak edilen yerler hep kapalı kalır” diyen hocamız, meğer ne büyük bir hayat dersi vermiş bizlere…

Kahvehaneler, lokantalar kapatılsın diyorlar, kapanıyor mecbur. Peki o işlerden evlerine ekmek parası götürenler ne olacak? Ne yiyecekler, ne içecekler, nasıl ısınacaklar! Yedek akçesi olan ülkeler de bu tip işyerlerini kapatıyor, ama vatandaşlarına karşılıksız maddi destek  sağladıkları için kimse en azından aç kalmıyor.  İngiltere’de yaşayan bir arkadaşım yazmış. Geçen yılki cirosunun %70’ini karşılıksız veriyormuş devlet esnafa. Bizde ise virüsün ilk dalgasında  biraz kredi verdiler, tabii ki geri ödemeli. Sonrası ise meçhul. 

Coğrafya kader, coğrafya acımasız, coğrafya cahil bırakılmış...

Arka fona acılı bir kaval ezgisi ne de yakışır şimdi. 

Dürü dürüüüü dürü dürüüüü...

Şu an bu kelimeleri sıcak evimde, kesilmeyen internetimle, arka planda çalan “Free as a bird” albümünün huzur veren ezgileri eşliğinde yazıyorum.  Ve ne kadar şanslı olduğumun bilinciyle...

Bir Amerikan Doları 7,5922, bir Euro 9,0112, bir İngiliz Sterlini ise 10,0920 TL olmuş. Kafamı kaldırıp yağmur sonrası açan güneşe doğru bakıyorum. Kızamıyorum bile. Ne acı değil mi; insan “kızamaz” noktaya da geliyormuş, bunu da öğreniyoruz yavaş yavaş...

Çok değil geçen sene bu zamanlar Prag’a ve görmediğim ülkelere gezi hayalleri kuruyordum. Şimdi ise ülkemin her geçen gün daha da fakirleşmesine tanık oluyor gözlerim.

En kötüsü de ne biliyor musunuz? Akşam yastığa başını koyunca hayal kuramıyor ya insan!

 Ben eskiden güzel hayallerle uyurdum, oysa şimdi... Oysa şimdi az delikli uykuya bin şükür noktasındayım.

 Ve aklıma geliyor Edip Cansever’in o muhteşem şiirinden birkaç dize…


 “…Ah güzel Ahmet Abim benim

Gördün mü bak

Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar

Ve dağılmış pazar yerlerine memleket…

Gelmiyor içimizden hüzünlenmek bile

Gelse de

Öyle sürekli değil.

Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün!

O kadar çabuk

O kadar kısa

İşte o kadar...

 

Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar

Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar

Mendilimde kan sesleri…”


görsel:

https://www.etsy.com/listing/656140418/vintage-handkerchief-bleeding-hearts..

Devamını Oku

3 Ağustos 2020 Pazartesi

Corona-9- Kavanoz Dipli Misin Be Arkadaş!

Ah be Korona, sen de umutlarımızı boşa çıkardın! Sayende belki biraz eşitlik gelir, belki biraz adalet gelir, belki biraz empati duygusu gelişir, belki biraz tüketim çılgınlığı azalır, belki biraz hava temizlenir, belki biraz ne bileyim işte… Belki biraz kaybettiğimiz değerler yerine gelir diye hayal kurmuştuk!

İlk zamanlarda, herkes senden çok korkarken, çoğunluk sokağa çıkmazken böyle hissetmiştim ben de. Seninle ilgili birbirinden korkunç haberler arasında yakaladığım güzel manşetler de yalanmış meğer!

Derin ve kalbi arabesk duygular içindeyim şu an. (“Kalbi”son zamanların en moda kelimesi, özellikle politikacılar arasında. Benim neyim eksik onlardan, ben de tribünlere oynamak istiyorum, en kalbi duygularımla hem de. 

Not: Kalbi’nin i’sini şapkalı gibi uzatarak okuyacaksınız hatırlatırım)

Ne yazık ki sen de yalanmışsın be Korona! O attığın gol değilmiş! 

Kazın ayağı sandığımız gibi tek değilmiş! İki yüzlüymüşsün Korona! Alacağın da olmasın, vereceğin de! Onca cana kıydın, bari kalanlar için iyi bir şeye vesile olabilseydin!

Eşitsizlik, #evdekal sloganıyla başlamıştı zaten. İşe gitmek zorunda olanlar evde kalamadığında, evde kalanlar ise sosyal medyada “evde kalma sırasında kendilerini nasıl oyaladıklarına dair eğlenceli videolar paylaşırken”  anlamalıydık senin kimden yana olduğunu! Hadi bu süreç bir şekilde geçti de, asıl yaz başlayınca senin ne kadar sinsi olduğunu daha iyi gördük! Yine sosyal medya tatil fotoğraflarıyla doldu taştı. Ünlüler ve zenginler teknelerine atlayıp mavilere açılırken; azıcık daha eşitlik, azıcık daha adalet hayalleri kuranlar ise (onlar kendilerini biliyor) başka diyarların mavileriyle avunmak zorunda kaldılar. Fonda ne çalıyordu bil bakalım:

“Gökyüzü Herkesindir!”

Eski şarkı!

Yani ben sana ne diyeyim be Korona! Kendini bu kadar nasıl kullandırdın! En cafcaflı markalar bile çıkıp “Çok tüketiyoruz, dünyayı kurtarmak lazım” romantizmiyle reklamlar patlattılar ard arda. Amaçları sadece satış yapmak değil miydi! Seni bahane edip “Ne güzel geleneklerimiz vardı, bak atalarımız ne güzel kolonya ikram ederdi misafirlere” diye diye, en duygusal ve nostaljik repliklerle  yine gözümüze gözümüze soktular banka kredilerini!

Söyle be Korona, niye sattın umutlarımızı! Hani yerele dönecektik, hani tarımı yüceltecektik, hani ihtiyacımızdan fazlasını tüketmeyecek, hani birbirimize daha sevgi dolu ve paylaşımcı davranacaktık! Hani kuşlar ağaçlar, hani nerde binbir renkli çiçekler. Larala larala laaaa, saçlarından baharı…..

Zaten bizde kabahat! Senin gibi alçak bir virüsten bile medet umduk! “Senin gibi bir canavardan medet umacak hale getirenler utansın” diyeceğim ya, bu da arabeskin dibi olur, ardından “Batsın Bu Dünya” şarkısı gelir. Sonra da “Sabun yetmez, Rexona kullan” reklamı!

Ulan Korona! İçimdeki, ta derinlerimde gizlenmiş en arabesk duygularımla sana ağız dolusu seslenmek istiyorum!

Kavanoz dipli misin be arkadaş!




Devamını Oku

23 Nisan 2020 Perşembe

CORONA-8- 23 Nisan Pencere Törenleri

Ülkemizde ilk Corona vakası 10 Mart’ta açıklanmıştı. Aradan sadece bir buçuk ay gibi kısacık bir zaman geçmesine rağmen ne kadar çok şey değişiyor ve ne kadar çabuk değişiyor! Bazen gerçeklik algımı yitirecek gibi oluyorum ve bu hızlı çekim filmde tanık olduğum şeyleri yazmam gerektiğini düşünüyorum. Belki bundan yıllar yıllar sonra sanal dünyanın tozlu kodları arasında birileri bu blogu bulur ve okur diye! Ne bileyim olabildiğince işte.

Mesela bugün günlerden 23 Nisan. Hem de 100. Yıl kutlaması! Ama bayram yok. Çünkü malum coronasal nedenlerden ötürü “Sokağa Çıkma Kısıtlaması” uygulanıyor. Saat 14.00'e kadar maskemizi takarak en yakın bakkala veya markete gidebiliriz yürüyerek, ama arabaya binmek yasak. Bu arada tabii ki çalışanlara, yani çalışmak zorunda olanlara böyle bir kısıtlama yok.

Bayramı dışarda kutlamak yasak, ama #evlerşenlikoldu gibi hashtag’lerle bütün televizyon kanallarında kısa çocuk videoları yayınlanıyor. İnsanlar evlerinde bir köşeyi bayraklarla, balonlarla, Atatürk posterleriyle süslemiş, bir nevi stüdyo yapmış. Çocuklarına en güzel giysilerini giydirmiş. Şiirler şarkılar söyleyen çocuklarının kısa videolarını çekmişler. Ne yalan söyleyeyim; son yıllarda hiç olmadığı kadar çok Atatürk’ten bahsedildiğine tanık olmak beni şaşırtıyor. Kolonyadan temizliğe, evde yemek yemekten ekmek pişirmeye kadar pek çok konuda olduğu gibi, Atatürk’ün değerini bilmek konusunda da sanırım Covid19 sayesinde (!) ülke olarak fabrika ayarlarımıza geri dönüyoruz. İroni şu ki, normal koşullarda değerini bilemediğimiz, ya da farkına varamadığımız güzellikleri bu virüs sayesinde yeniden keşfetmeye başladık.

Sabah Anıtkabir törenini gördüm televizyonda. Çok kalabalık olmayan bir grup devlet erkanı Aslanlı Yol’da yürüyordu. Çelenk taşıyan askerler dahil herkeste maske vardı. En önde yürüyen maskesiz adamı ise tanıyamadım. Meğer cumhurbaşkanı yardımcısıymış. Protokolde böyle bir rütbe olduğunu bile bilmiyordum.

maskeli 23 Nisan

Cumhurbaşkanı yoktu törende, onun vekiliymiş bu kişi. Maske takmaması bir cesaret göstergesi miydi neydi pek de anlam veremedim açıkçası. Akşam saat tam 21’i gösterince cumhurbaşkanının da katılımıyla herkes pencerelerden İstiklal Marşı okuyacakmış. Bizim Kadıköy Belediyesi’nin “pencere töreni” ise sanırım 15:30’da olacakmış.

Çekmeköy Belediyesi’nin 23 Nisan resmi geçidi geldi sonra ekrana. Beş on tane polis aracına, zabıta aracına, motosiklete balon asmışlar sokaklarda siren çalarak geçiyorlar. Bir acemilik, ne bileyim bir “şeylik” var bu kutlama biçimlerinde. Nasıl denir, sanki iki beden büyük gömlekte nasıl şık durulur testi gibi…Sakil duruyor, derinliksiz, çalakalem yapılmış gibi, dostlar alışverişte görsün gibi! Tribünlere oynamayı amaç edinmiş ama bir türlü topa vuramamış yedek oyuncu gibi… 
Ne diyelim hiç yoktan iyidir, bu günleri de gördük ya, buna da şükür. Yine İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü saat tam 13.00’de 39 ilçede gökyüzüne balon bırakmış. Demek ki Kadıköy o ilçeler içinde yer almıyor, ben balon malon göremedim nihayetinde.

Öyle ya da böyle bir şekilde bir çabalar var. Alamet-i Corona-i Vakvaka...

Sevgili gelecek insanları, belki bana kızacaksınız ama bir de şöyle bir durum var. Evet bu Corona virüsü çok korkunç, evet insan öldürüyor ama öte yandan sanki gönül alırcasına pek çok konuda da insanları eşitlemeye devam ediyor. Buna pek çok örnek verebilirim ama günün anlam ve önemine uygun olan bir tane seçmek istiyorum. 

Geçmiş 23 Nisan’larda çocukların bazıları allı pullu süslü püslü giysileriyle gösterilere, geçit törenlerine katılıp coşku yaşarken; gözlerden uzakta, gündeme bile gelmeyen bazı çocuklar ise dışlanmanın ve yaşıtlarından ayrıksı kalmanın sızısını derinden hissederek evde kalırlardı, kalmak zorundaydılar, bir başka deyişle evde bırakılırlardı. Kimileri yürüyemediği için, kimileri yataktan kalkma yeteneklerini yitirdikleri için, kimilerinin ise ailelerinin bayram giysisi alacak parası olmadığı için…

Sanki Atatürk bu “ayrıksı” hisset(tir)ilen çocuklara da bu günü armağan etmemiş gibi hüzün içinde geçer giderdi 23 Nisanlar. Ta ki Korona’ya kadar! İşte bakın; herkesin korkudan ödünü patlatan Mr. Corona sayesinde şu ya da bu nedenle bayram coşkusu yaşayamayacak olan çocuklarla diğerleri eşitlendi! Hepsi evlerinde, hepsi  sadece balkona çıkarak, camdan balon uçurarak kutlama yapıyor. Muhtemelen pek çok yetişkin bu (önemsiz) detayın farkında değil ama, ben eminim ki binlerce minik yürek, bu bayramda ilk defa diğer çocuklarla eşitlenmenin tatlı heyecanını yaşıyordur. Belki bu çocuklardan bazıları aradan yıllar yıllar geçtikten sonra bu yazıyı okuyarak gülümseyecektir. Kim bilir bir gün belki de virüs falan olmadan da insanlar eşitlenecektir! Kim bilir, kim bilebilir...

Nice bayramlara efendim! Milletvekillerinin öğretmenden fazla maaş almadığı, herkesin eşit oranda temsil edildiği nice meclislere… 

Çocukların tamamının gözleri güldüğünde, o gün geldiğinde, işte asıl bayram o zaman olacak...





Devamını Oku

17 Mart 2020 Salı

CORONA-3-Sıfırcı Hoca Bayan Korona!


Hayatımda iki tane fizik öğretmenim oldu. Biri lisedeki Ruhsar Hanım, kendisi antipatiklikte bir dünya markasıydı. İkincisi ise üniversitede en az yedi bilemedin sekiz tane fizik dersime giren Hanife Hanım. Hanife Hanım Ruhsar Hanım kadar gıcık değildi, güzel bakan boncuk gibi mavi gözleri vardı ama tavizsizdi, korkardık yani kendisinden.  Bunları niye mi anlatıyorum. Örgün eğitim hayatımın gayet uzaklarda kaldığı 2020 yılı içinde, nur topu gibi yeni ve eskiler kadar korkunç bir fizik öğretmeninin hayatıma girdiğini ilan etmek için! Kendisinin adı Bayan Korona! Ruhsar kadar ürkütücü, Hanife kadar bıktırıcı! Adeta kafama- kafamıza- vura vura bize bir şeyler öğretmeye çalışıyor son aylarda. Dünyadaki bütün dengeleri alt üst etmesi ise içindeki kara mizahın yansıması diyelim (!)

İsterseniz Bayan Korona’dan aldığım dersleri sizinle de paylaşayım:
görsel**

Yerele dönün, tarım yapın kardeşim!

Bayan Korona’dan önce tembellikte zirve yapmışız çoğumuzun haberi bile yok! Ülkemizin mis gibi verimli toprakları dururken çerezlik ay çekirdeğini Çin’den alıyormuşuz mesela! Korona’dan sonra stoklar azalmaya başlayınca 2 liralık çekirdek paketi 10 liraya çıktı da öyle öğrendim ben bunu! Tütünü bile Çin’den alıyormuşuz! Soğanıydı, lahanasıydı, sarımsağıydı derken karpuzu da dışarıdan aldığımızı öğrendim ve “yuh” dedim kendi kendime! Tabii ki Bayan Korona hemen duruma el attı.  Baktı bu ithalatın afedersiniz kokusu çıkıyor, görürsünüz siz demeye getirdi!  Virüsü fırlattı tepemize, hoop her şey alt üst oldu!  Hadi ayıklayalım hep beraber bakalım  bakalım ithal pirinçlerde ne kadar taş varmış!

Diyor ki Bayan Korona:

 “Yerele dönün kardeşim! Egzotik meyve mi yetişmiyor topraklarınızda, onu da yemeyiverin!  Dedeleriniz ejder meyvesinden yapılma smoothie mi içiyordu? Atın üzerinizdeki tembelliği, işleyin topraklarınızı! Ne demiş atalarımız: ‘Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde bulunmaz’

"Baktım ki işler çığırından çıkıyor, alın işte sınırları kapattım! Şapka düştü kel göründü? Eğer tarımı önemsemezseniz, o glutenli diye burun kıvırdığınız kuru ekmeği yapacak un bile bulamazsınız yakında!
Ya aklınızı başınıza devşirin, tarım yapın kendi yiyeceğinizi üretin, ya da… Anladınız siz!"


Şu turizm işlerini de bu kadar abartmayın!

Bayan Korona turizme de bir ayar verdi gördüğünüz üzere. Sırtına çantasını takanın kendine “ gezgin” dediği, uçakların vızır vızır işlediği bir dünya iyi değilmiş gördünüz diyor Bayan Korona! O uçaklar yüzünden havanızı kirlettiniz zaten diye de kızmaya devam ediyor:

“Çoğunuz sosyal medyada fotoğraf vermek için, sırf gitmiş olmak için, sırf o ünlü lokantada yemek yemiş olmak için geziyorsunuz. Aslında farkında değilsiniz ama dünyayı tüketiyorsunuz! Biraz sakin olun, az durulun! Hayatınızı yavaşlatın! Harala gürele oradan oraya atlayıp zıplayarak bir yere varamazsınız.  Üstelik virüsleri de ben taşımadım, siz taşıdınız!

Her şeyi tüketmekten ne zaman vazgeçeceksiniz!

Çekirge sürüleri gibisiniz! Evet bunu ben söylemiyorum, Bayan Korona söylüyor.

“Çekirge sürüsü gibi önünüze çıkan her şeyi yok ede ede, birbirinizi ittire kaktıra uçuruma doğru tam gaz gidiyorsunuz, farkında değil misiniz? Böyle diyor Bayan Korona.

" Eğer doğanın dengesini bozmasaydınız, eğer her önünüze geleni yemeseydiniz, eğer her şeyi paraya çevirmek uğruna gıdalarınıza kimyasallar katmasaydınız, betonları dikip  ağaçları keserek havanızı kirletmeseydiniz, ben de sizi böyle zorlu bir sınava sokmak zorunda kalmazdım..."

 Şimdi Çıkarın Kağıtları Kalemleri!

Evet şimdi hepimiz kalemlerimizi ve kağıtlarımızı çıkarıp sınava giriyoruz. Önümüzde kocaman bir problem var. Soru şu:

            “İnsanlık nereye gidiyor, yeni Korono’lar olmadan önce nasıl önlemler almalıyız,  sizce de hayata başka bir yerden bakmamız gerekmiyor mu?"

Ben tam “Hocam soruyu kompozisyon şeklinde mi yazalım yoksa matematik formülü mü…” derken Bayan Korona kan ter içinde bana döndü ve tabiri caizse tam da  lafı ağzıma tıktı :

“Yoruldum evladım, benim de bir kapasitem var, beni bile yordunuz… Nasıl biliyorsanız öyle yapın, ben daha ne diyeyim size…”

Dedi ve kapıdan çıktı gitti…


** görsel https://www.dreamstime.com/royalty-free-stock-photo-teacher-big-pencil-image21487855

Devamını Oku

15 Mart 2020 Pazar

CORONA-2-Filmimin Adı: Corona'nın Güzel İntikamı !


Merhaba “Evde Yazar” kardeşlerim! Umarım gerçekleşmez ama, görünen o ki, -en azından bir süreliğine- herkes “Evde Yazar” olacak! Ülkemizde Korona karantinası olursa diye söylüyorum… Olmazsa zaten isim hakları bana ait (Bayat bakan balık  emojisi yakışır buraya ama, ben asla ve de kat’a düz yazıda emoji kullanmayangillerdenim. Karantina öncesinde böyleydi, karantina olursa  sonrasında da dil bilgisinden taviz vermeyeceğime söz veriyorum. Gevşemek yok, hayat devam ediyor)

Demem o ki, Korona sonrasını yazasım var uzun uzun. Hatta film tadında… Başlıyorum…


hope*


FİLMİN ADI:  “Korona Günlerinde Aşk “ diyeceksiniz ama demeyin. Sonuçta ben kopyacı değilim. Marquez’in en ünlü eserine gönderme klişesi zaten milyonlarca kez yapıldı sosyal medyada. Benim filmimin adı başka:

FİLMİMİN GERÇEK ADI: Korona’nın  Güzel İntikamı! (intikamın güzeli de olur muymuş demeyin, bal gibi de olur)

FİLMİN TÜRÜ: Tabii ki en afili deyimle “Post Apokaliptik” Yani bir nevi kıyamet sonrası senaryolardan. Aslında "umut öncesi kıyamet" desek daha doğru olur gibi; okuyunca anlayacaksınız

FİLMİN KARAKTERLERİ: Sen, ben, o, biz, siz, onlar

SİNOPSİS:  (Not: Tam da sinopsis denemez, öykü gibi bir şey)

Diğer post apokaliptik filmlerde olduğu gibi gıpgri bir dünya yoktur korona sonrasında. Ne endişeli bilim adamları vardır ortada; ne kıtlık, ne açlık, ne de kirli ve ahlaken çökmüş insanlar. Şöyle:

Film flu bir görüntüyle başlar. Gri bir dünyada maskeli ve tulumlu adamlar görünür.  Bir koşuşturma, haberler, alt yazılar, korona şurada göründü, burada göründü, okullar tatil oldu falan… Fonda uygun bir müzik, siren sesleri, çığlıklar… Derken ekranda bir yazı belirir, “1 ya da 2  sene demeyelim, -ne kadar çabuk o kadar iyi- sene  sonra”
 İnceden inceye türkü duyulur:

“Adana Yollarında, Pamuklar dallarında, Allah canımı alsın, o yarin kollarında..”

Kamera yaklaştıkça sahnede uçsuz bucaksız bir pamuk tarlası belirir. Yanakları al al olmuş gürbüz genç kızlar, yakışıklı delikanlılar neşe içinde pamuk toplamaktadır. Başlarında eli sopalı maraba başları yerine önlüklü ziraat mühendisleri vardır. Şöyle konuşma geçer aralarında:

“Korona öncesi nasıl da kıyameti yaşıyormuşuz! Düşünsenize bu verimli tarlaların yerinde beton gökdelenler vardı!”

Pamuk tarlası

Bir sonraki sahnede konfeksiyon fabrikası görürürüz. İşçiler neşe içinde çalışmaktadır. Sektörde dinlemenin gelenek olduğu arabesk müzik unutulmuş, neşeli Ege türküleri eşliğinde işler tıkır tıkır yürümektedir. Bütün çalışanların hem gelir seviyeleri, hem hayat standartları, hem de entelektüel algıları yükselmiştir.

 Aşksız olmaz tabii ki böyle  bir senaryo. Çay paydosunda yan yana gelip birbirlerine Cemal Süreya’nın “Aşk” şiirini söyleyen (şiir ezberden okunmaz, söylenir ukalalığını yapmasam içimde kalırdı)  overlok işçilerini gösterir kamera.

Karakterlerden birinin evine gideriz. Fonda tv haberleri vardır. 
Spiker konuşmaktadır.

-        Hükümetimizin slogan haline getirdiği “Kendi yağınla kavrul” politikası güzel sonuçlar vermeye devam ediyor sayın seyirciler. Trakya’daki Ayçiçek üreticileri rekor üretime imza attı. Ege’nin verimli topraklarında üretilen incirler, üzümler Tarım Bakanlığının uygulamasıyla her eve aylık olarak dağıtılmaya başlandı. Kastamonu’dan gelen sarımsaklar, Ordu’dan gelen fındıklar, İç Anadolu’nun atalık buğdayları, Akdeniz’in portakalları… Ülkemizin her yerinden bolluk ve bereket akıyor. İstanbul’da yıkılan gökdelenlerin yerlerindeki yemyeşil bahçelerden adeta oksijen fışkırıyor.  Bir nesil sonrasının betonu bilmemesi için Doğa Bakanlığımızın çalışmaları hız kesmeden devam ediyor...

Bu arada karakterlerin günlük hayatları akıp gitmektedir. Yeni kurallar gelmiştir. Mesela tarım ürünlerinin ithalatı artık yapılmamaktadır. Yasak olduğundan değil; ihtiyaç olmaması nedeniyle! Lüks tüketim kendiliğinden bitmiş, yemek, içmek, giyinmek dışında müzik, güzel sanatlar, sinema ve tiyatro da halkın vazgeçilmez temel ihtiyaçları halini almıştır.

Kanada’dan mercimek getiren, Amerika’dan sığır eti, Çin’den çekirdek getirenler bir bir ortadan kalkmış, Tüketmeme Bakanlığının çabaları olumlu sonuçlar vermeye başlamıştır.

Fonda sanal turizmin geldiği noktayı görürüz. ” Üç ayda beş ülke yirmi sekiz şehir gezdim” gibi sosyal medya paylaşımları yapmak için gezmeyi “skora” indirgeyen fenomenler artık yok olmuştur. Elbette bilim de ilerlemektedir. Sosyal medyada herkes kendi yerelini tanıtmaya başlamış ve “virtual seyahat acenteleri” sanal turlar düzenleyerek insanların seyahat ihtiyaçlarını gidermektedir. Trafik azalmış, hava temizlenmiş, denizlerde balıklar çoğalmış ve doğal olarak hayat ucuzlamış, adeta cennet göklerden yeryüzüne inmiştir.

Film böylece devam eder.  Elbette üzerinde çalışıp filme bir iki aksiyon, bir iki heyecanlı düğüm atılabilir. Herkesin hayal gücüne kalmış artık.

Filmin sonunda birisi göz kırpar. Bilin bakalım kimdir O! 

not: *Görsel alıntı: https://iai.tv/articles/a-radical-hope-for-the-future-of-the-environment-auid-1300


Devamını Oku