bayram coşkusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bayram coşkusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2024 Pazartesi

Çocukluğumdaki Bayramları Özlemle Anıyor muyum?

Çocukluğumdaki bayramları özlemle anıyor muyum? Bu soruya “Evet, elbette anıyorum” diye cevap vermemi bekliyor olabilirsiniz. Çünkü “Ah o eski günler, ah o eski bayramlar, ah o çocukluk” güzellemeleri yapmak bir bayram klasiğidir. Ben de tam beklenilen gibi böyle bir yanıt verseydim soruya, nereden bilecektiniz ki aslında öyle olmadığını, yalan söylediğimi…

Ama öyle yapmıyorum ve o günlerin zerresini bile özlemle hatırlamadığımı cümle âleme ilan ediyorum işte. Oh be, bu itirafla rahatladım sanki. Herkes çocukluk güzellemesi ve nostaljisi yapacak diye bir kural mı var…

Bayram bayram yine ne saçmalıyorsun diyenlerinizi merakta bırakmamak için anlatayım efendim…  

Öncelikle bayram deyince aklıma büyük halaların, yani babamın öz mü üvey mi bu yaşıma kadar hiç bilmediğim, çok da merak etmediğim halalarının zorla ellerini öpmeye götürülmek geliyor… Hiç sevmezdim bu ritüeli. Çünkü o bayram gezmelerinde “bunlar da çocuk işte nasılsa anlamazlar” kafasıyla yaptıkları dedikodular hiç hoşuma gitmezdi. Evet, anlıyordum ben pekâla ne demek istediklerini; nerelere imalı imalı laf çaktıkalarını! 

Bu halaların az tombik olanı aşçı olduğu için ve ikram ettiği baklava, börek ve sarmalar lezzetli olduğu için bir derece daha katlanılırdı. Ama çok tombik olan halayı gerçekten hiç sevmezdim. Neden sevmezdim? Bence çocuk aklımla o kadının ne kadar kötü niyetli, dedikoducu, gösteriş budalası olduğunu anlamıştım. Zengindi bu tombik hala, Almanya zengini miydi orasını tam hatırlamıyorum. Bence çocuklar kimin iyi, kimin sevgi dolu olduğunu çok iyi anlayabiliyor. Ve eğer birini çocukken sevmişsen, o sevgi kolay kolay geçmiyor. Ve eğer çocukken böyle bir sürü sevmediği akrabası olursa insanın, büyüyünce de şekil 1-a’da gördüğünüz bendeniz gibi akrabalarıyla arasına görünmeyen ama özel alana girmeye kalkanı yakıveren elektrikli teller koyabiliyor.

Bir de dayıya gitmeyi sevmezdim. Bayramda gittiğimizde sanki biz çocuk değilmişiz gibi benimle hemen hemen yaşıt olan kızını över, sanki ben sınıf birincisi değilmişim gibi kızının karnesini falan gösterirdi bize bayram bayram! Güler yüzlüydü ama sevgisini hiç hissetmedim. Bence cimriydi de, azıcık harçlık verdiği kalmış aklımda.

 Dört beş senedir görmüyorum kendisini. Bir yerde karşılaşsak, eminim ki yine Amerika’da profesör olan kızının başarılı kariyerinden başlar, torununun piyano çalması ile hikâyeyi devam ettirir. Hayır anlamıyorum, insanlar neden bayramlarda hep kendilerini, hayatlarını veya hiçbir şey bulamazlarsa kestikleri kurbanın ne kadar etli yağlı olduğunu överler ki…  Sonra da gel çocukluğunun bayramlarını sev, bir de üzerine özle!

 Daha bir sürü var böyle akraba. Kırk yılda bir bayram diye gittiğinde işini sorar, işsizsen söyleyemezsin, evini sorar, kiranı sorar, sorar da sorar… Bütün bu samimi sorulara istinaden mesela “bir şeye ihtiyacım var” desen de arkasına bakmadan kaçar… Kim ne derse desin, Türkiye’deki akrabalık ilişkileri üç aşağı beş yukarı aynıdır. Birbirilerini çok severmiş görünüp aslında delice kıskanan, içten içe rekabet halinde olan insanların kaygan zemindeki ilişkileridir akrabalık. Tamam kuzenleriyle çok iyi anlaşan, geniş ailesiyle Münir Özkul’lu Adile Naşit’li “Bizim Aile” tadında şahane ilişkileri olanlar üzerlerine alınmasın, ama yine de bir sorgulasınlar; gerçekten de sevgi dolu musunuz, yoksa romantize mi ediyorsunuz bu ilişkiler yumağını…

Neyse işte, uzunca bir süredir bayram ziyareti işlerini kapattım ben. Elbette bu kararımda, daha doğrusu isteksizliğimde hüzünlü kayıplar ve detaylar da var ama oralara girmeyeceğim bayram bayram…

Zaten ailenin akraba sevmez, asi ruhlu, başına buyruğu olarak tanındığım için bu tavrımı, soğuk ve mesafeli yaklaşımlarımı da kimse yargılayamıyor artık. Şu da bir gerçek ki, akraba sarmalından kurtulmak için benim gibi azıcık delişmen davranmak şart bu ülkede… Yoksa kaç yaşına da gelsen seni yönetmeye, didiklemeye falan çalışırlar. Bana sorarsanız akrabasız hayat eşittir huzur. Kim ne derse desin bu böyle.

Elbette aralarında çok sevdiğim yeğenlerim var, onları akraba klasmanından çıkarıp “çok sevdiğim insanlar” kategorisine koyduğumu ayrıca ve özene bezene değer verdiğimi de belirtmek isterim; lütfen karıştırılmasın. O kadar da yabani değilimdir şimdi kendi hakkımı da yemeyeyim.


Kim Kesmiş, Kim Ne Kadar Dağıtmış Dedikodusu

Evet çocukluğumun bayramlarından kalan bir diğer anı ise bitmek tükenmek bilmeyen kurban dedikoduları…

O zamanlar kurban kesmek günümüzdeki gibi pahalı bir şey değildi sanırım. Mahallede pek çok kişi kurban keserdi. Kim kesmiş, kim kesmemiş konusu ise aile içinde mutlaka konuşulurdu. Mesela “O kadar parası var küçücük bir koç mu kesmiş?” denilen birileri olurdu. Ya da komşudan gelen kurban etine burun kıvırılıp, “Cimri şey yine kemik yollamış” gibi konuşmalar olurdu.

Bizde genelde kurbanı babaannem keserdi emekli parasıyla. Allahtan kesilirken ben hiç görmedim. Özenle etleri 7’ye böldüğünü, sadece bir parçasını eve bırakıp kalanını dağıttığını çok iyi anımsıyorum. Ama dağıtırken hayvanın iyi yerlerinin gittiği “ayrıcalıklı” kişiler hep vardı, bu kadarı kadı kızında da olabilecek bir şeymiş gerçi, kusur bile sayılmazmış bugünden bakıldığında. Dağıtıyor mu dağıtıyor sonuçta. En azından kurban kesildiğinde aman mangal yapalım yiyelim, en çoğu bizde kalsın denildiğini hiç bilmem. Babaannemin hakkını yemeyeyim, adildi bu konuda. Gerçekten dayanışma amaçlıydı o zamanın bayram ritüeli. Belki de o günlerden kalan en iyi anı budur. 

Et işleri bittikten sonra bayram gezmeleri başlardı. Kim ne derse desin; tekrar altını çizmek istiyorum. Türkiye’deki akrabalık müessesesi yalanlar üzerine kurulmuş temelsiz bir yapıdır bence. Ha istisnalar olabilir, birbirlerini çok seven sülaleler vardır, lafım onlara değil. Ben genele konuşuyorum. Üstüne alınan alınsın, alınmayan ardına bile bakmasın gitsin efenim, özgürüz neticede.


Neyse işte bayramlarda bir araya gelirler, ay canım, ay cicimler havada uçuşur; sonra  kapıdan çıkar çıkmaz dedikoduya başlanır:

“Ay gördün mü kız, Hanife Yenge nasıl da şişmanlamış!”

“Bir dilim baklava verdiler, insan iki dilim koyar tabağa…”

“Bak görüyo musun, Sevimgillerin *ok boğazlı cimri damadı yine etleri löp löp yutmak için sabahın köründe ziyarete gelmiş. Bari elinde bir tatlı getirse, yine eli boş…”

Böyle uzar gider dedikodular…

Bayramda tatile gitmek falan yok tabii o zamanlar, zaten ben çocukken tatil diye bir şey de yok. Tatil demek, tatil kitabındaki resimlere bakıp bulmacalarını çözmek, tatil ödevlerini yapmak demekti, bahçede toprakla oynamak demekti. Hatta sıkılıp okulların açılmasını özlemek demekti.

Evet çocukluğumun bayramlarını hiç ama hiç özlemiyorum. Büyüdükçe de zaten bayramların anlamı kalmadı.  Ve geldiğim son noktada bayramları toplumdan soyut, mümkünse telefon bile etmeyerek geçirmeyi tercih ediyorum.

Bu arada “deliye her gün bayram” lafına da katılmıyorum. Eğer öyle bir şey olsaydı, insanlar hayatlarını bayram neşesinde yaşamak için doktora gider,

“Aman doktor, canım cicim doktor, ne olur beni deli eder misin?” diye yalvarır, tıp da buna bir çare arardı öyle değil mi…

Eee bu argümanı da çürüttüğüme göre, asi ruhum, en içten yalnızlığım ve iç dünyamın bütün zenginliğiyle sizlere “iyi bayramlar” diyerek kaçar giderim ben…

Gerisini kendini deli sananlar, aslında öyle olmayanlar, deliliğe övgüler sunanlar ve delirmemek için kendine deli süsü verenler düşünsün, kalın sağlıcakla…

Not: Görselleri yapay zekâcığım Copilot çizdi, ben sadece talimatları verdim…

Devamını Oku

20 Temmuz 2021 Salı

Mutfaklardan kötü kötü kokular geliyor!

Blog yazmak, aslında biraz da kendimle konuşmak. Neredeyse iki buçuk aydır yazmadığıma göre demek ki kendimle de konuşmaz olmuşum. Ne yapıyorum peki kendimle bile konuşmazken? Harbiden ne yapıyorum ben? İş, hem fiziksel olarak hem de mental olarak çok zamanımı alıyor. sonra Twitter var, SP ne demiş, SS ne cevap vermiş, tatilimizi koronalasak da mı alsak, yoksa evde mi otursak, ne olacak bu memleketin hali… İşte böyle geçip gidiyor zaman…

Sizde algı nasıl bilmiyorum ama bu aralar bende hayat da sosyal medyanın hızına uyum sağlamış gibi. Nasıl desem, sanki önümde sanal bir sayfa var, olaylar o sayfada akıp gidiyor, bense aptal gibi izliyorum. Evet sadece izliyorum! Yok tam da öyle değil aslında. Bazen olup bitene sinirlenip ağız dolusu söylendiğim de oluyor. Vay be! Hepsi bu kadar, gerçekten de bu kadar… Bravo bana!

smelly city

 Sanki mutfakta berbat bir aşçı var, pis baharatlarla kötü kokan bir yemek yapıyor. Üstüne üstlük elindeki bütün malzemeleri,  hatta soğanı  ve kabağı bile, her şeyi ama her şeyi yakıyor! Bense yan odada oturuyorum. Kötü kokular burnuma geliyor gelmesine de af edersiniz bir yerimi kaldırıp olaya el atasım bile gelmiyor! “Amaan!” diyorum, “Kendisi pişiriyor kendisi yesin, bana ne!” diyorum. Sanki ben böyle yapınca hayat bahar oluyor. Nerdee! Tabii ki böyle bir şey olmuyor!  Çünkü mutfağımdaki kötü aşçının bütün akrabaları bizim mahalleyi çoktan ele geçirmiş bile. Her evin mutfağından leş gibi kötü kokular yayılıyor. Bütün mahalle pis pis kokuyor, sonra semt kokuyor, şehir kokuyor, her yer ama her yer pis pis baharat ve yanmış kabak ve yanmış soğan kokuyor! Hepimiz “Amaan” diyoruz, “Boşverrr!” diyoruz, “Dışarıdan söyleriz yemek!” diyoruz. Oysa mesele aç kalmak, yemek yemek ya da yememek değil ki! Mesele, temiz oksijenle dolu mis gibi bir havayı koklayamamak, dolu dolu nefes alamamak!

(Benim komikli, kara mizahlı tarzımı sevenler acaba yazıyı buraya kadar okudular mı, eğer okudularsa şimdi ne biçim daraldılar ve hayal kırıklığına uğradılar ama! Kızmayın, ne yapalım bugün de böyle olsun. Hatta biraz daha devam edeyim de bari bayram öncesi iyice ağızcağızlarımızın tadı kaçsın! Bir kerede dökeyim içimdekileri siz de rahat edin ben de rahat edeyim. Böyle yazmasam bugün, bir daha hiç yazamayacağım yoksa)

Evet devam ediyorum daralmaya ve de daraltmaya. Biraz umutsuzluk da var serde. Tabi ya, tam da öyle işte. Bir şeylerin değişebileceğine olan inancın kaybolması mı desem, en önem verdiğim değerlerin bile içlerinin boşaltılıp sıradanlaştırılması mı desem ne desem bilemedim. İçim şişti arkadaş! Mutfakta ille de pirzola ya da ne bileyim yanarlı dönerli antinli kuntinli portakallı pekin ördeği pişmesine gerek yok ki! Benim zaten böyle bir talebim de olmadı ki hiç! Normalde iki yumurta da kırsa insan, mis gibi kokmaz mı! Bunlar ne biçim aşçı böyle! Baharat yerine bataklık gazı mı kullanıyorlar anlamadım gitti!

 Söyleyin bana, bir mutfak neden pis pis baharat  ve yanık kokar! Bütün mahalle, bütün şehir, her yer ama her yer neden bu kadar pis kokar… Ya da söylemeyin, boşverin. Bu muhabbet de burada bitsin, iyice içimiz şiştiyse eğer, dağılalım gitsin..

NOT:

1-Ha sahi yarın bayram, iyi bayramlar, iyi iyi bayramlar…  

2- görsel : www.gettyimages.com'dan alıntıdır. 

Devamını Oku

11 Eylül 2016 Pazar

Kadehimi küçük kızın pembe kazağının şerefine kaldıracağım!

Dolabı açıp bayramlık giysilerini bir kez daha seyretti küçük kız. Nasıl da güzeldi giyeceği kazağın pembesi öyle... Onların evinde öyle dışarıdan pek giysi alınmazdı. Annesi gazete kağıtlarından hazırladığı patronların üzerine kumaş serer, kendi elleriyle kesip biçip dikerdi dört kardeşin bir örnek giysilerini, kazaklarını elleriyle örerdi bıkmadan usanmadan... Geçen bayram pötikareliydi elbiseleri mesela... Bu bayram kış başlangıcına denk geldiği için bayramlıklar da kışlık olacaktı. Sormuştu annesi;

     -Sana bir sürprizim var güzel kızım, bu bayram sana kazak alacağım. Söyle bakalım ne renk istiyorsun?

     -Ne gerek var ki anneciğim, benim bir çok kazağım var, daha eskitmedim ki onları!

     - Olmaz benim güzel kızım, bayramda yeni giymek adettendir. Pazar paralarından artırdım kenara, size kazak almak için...

Yarın büyük gündü! Pembe kazağını giyecek, aile büyüklerinin ellerini öpecek, verilen harçlıkları hiç harcamayacak, biriktirip kendisine hikaye kitapları alacaktı. Parasını horoz şekerlere vermezdi O! Hem horoz şekerler yalayınca biterdi hemen, oysa hikaye kitapları öyle miydi...

**
Sabah ezanı okunduğunda ayak seslerine uyandı. Onların evinde her bayram böyle tatlı sesler olurdu daha hava aydınlanmadan... Babası, kendisinden bir kaç yaş büyük abisiyle sabah erkenden kalkardı. Abdestlerini alırlar, bayramlık takım elbiselerini giyerek namaza giderlerdi. Anne ve evin kızları ise erkekler namaza gidince hemen kalkar, akşamdan hazırladıkları bayramlıklarını giyip süslenirlerdi. Sonra büyük bir coşkuyla bayram kahvaltısı hazırlanırdı. O sofrada annesinin günler öncesinden pişirdiği bayramlık cevizli baklava da olurdu, kalem gibi ince bayramlık yaprak sarmaları da olurdu, mis gibi tarçın kokan bayramlık çörekler de olurdu! Anne elinden çıkmış çilek reçelleri, kızılcık marmelatları süslerdi kahvaltı sofrasını.

Tam her şeyi hazırlamışlardı ki, patlayan top sesi ile bir telaş aldı ev halkını. Küçük kız sevinçle annesine seslendi:

     -Anneciğim top patladı, birazdan babamlar gelir, saçlarımı ne zaman öreceksin?

Annesi bayramlık döpiyesini giymiş, yanağına hafif allığını sürmüş, bir kraliçe gibi olmuştu. Her bayram hep aynı döpiyesi giyse de çok güzel bir kadındı O. Küçük kızın gözünde bir prensesdi adeta...
*

Küçük kız ve ablaları anneleriyle birlikte dizildi kapının önüne. Heyecandan zilin çalmasını bile bekleyemediler. Açtılar hemen kapıyı. Önce baba girdi eve, sonra da evin erkek çocuğu. Sırayla babalarının elini öptü çocuklar, önceden hazırlanmış harçlıklarını alırken, hepsinin gözleri parlıyordu. Sonra annelerinin ellerini öptüler, mis kokulu mendil hediye etti yine anneleri her bayram olduğu gibi. Kızlara kenarı pembe işlemeli, erkek çocuğa kenarı mavi çizgili; ama hepsi de anne eli kokan, özenle ütülenmş mendillerdi. Hep beraber oturdular bayram sofrasına, dumanı tüten çay bardaklarından sevgi yayılıyordu...

Onlar çaylarını içerken uzaklaştım yanlarından. İçimde tatlı bir hüzün...

Ben mi, çoktan unuttum bayram sofralarının coşkusunu, gittikçe daha da uzaklaşıyorum... Küçük kız bana el sallıyor kahvaltı sofrasından, ben de O'na gülümsüyorum...
Bu akşam yolcuyum güneye doğru... Bir otelde bayramdan uzak, sahteliklerden uzak, yapaylıklardan uzak kalacak ve serin sulara atacağım kendimi. Hafif alkollü kokteylimi, o küçük kızın pembe kazağının şerefine kaldıracağım...

Mutlu bayramlar küçük kız, mutlu bayramlar anne; bak cennette bu sene yalnız değilsin, ablam da geldi yanına...

Mutlu Bayramlar
Görsel kaynaklar: 
 * tudointeressante.com.br
** fancitaste.tumblr.com



Devamını Oku

22 Nisan 2016 Cuma

Bayramlarımız gelebilir mi geriye?

Çocukluğumun bayramlarını geri istiyorum,
Kadın erkek, çocuk yaşlı herkesin en güzel elbiselerini giydiği günleri,
Kasaba meydanına “bayram seyretmeye” gidilen o naif zamanları...


Bayram seyretmek nedir, seyrederken coşmak nedir, bayram şiiri duyunca ağlamak nedir bilmeyenlere inat,
Getirir misin o kıymetli günleri geriye...
Bayram akşamları meşaleler yakıp marşlar söyleyelim yine,
Fener alayının peşine takılan çocuklar olalım bir günlüğüne!
Bari bir günlüğüne kapatalım,
Ekrana göstermelik küçücük bayrak resmi kondurarak, bayram kutladığını sanan kepaze televizyon kanallarını!
Sadece bir günlüğüne uzaklaşalım “şov biziniz” dünyasının cahilliğe övgü düzeninden!


23 Nisanlarda çocukları izlesek ne kaybederiz?
Kim alıyor elimizden bayramlarımızı birer birer...
Kim, neden, nasıl geldik bu kara zamanlara...


Önce demir perde ülkelerinin âdetleri bunlar dediler,
Sonra, ne o öyle resmi geçit falan dediler,
Soğuk şeyler bunlar dediler,
Formaliteye ne gerek var dediler,
Bayramları stadyumlardan halka indireceğiz dediler,
Resmi geçitlerle değil, şölenlerle kutlayacağız dediler,
Artık bunları da demiyorlar!
Bahanaler, bahaneler, bahaneler...
Oysa ben, çocukluğumun bayramlarını istiyorum sadece!

Geri getirebilir misin,
Sen evet, sen!
Geri getirebilir misin çocukluğumun 23 Nisanlarını geriye...


Sen istersen belki yine birlik oluruz, elele oluruz,
Bayram yeri olur sokaklar,
Onlar, bunlar, şunlar değil;
Biz” oluruz belki yine...
Ne dersin, bayramlarımız gelebilir mi geriye?




Devamını Oku

7 Ekim 2014 Salı

Yazmadım bayram yazısı!

Evet yazmadım, bayramla ilgili özel bir yazı yazmadım, yazasım gelmedi ne yalan söyleyeyim!

Ne yazacaktım ki, çocukluğumun bayramlarının coşkusunu mu, gittikçe bu coşkunun hayatımdan çıkmasını mı, cep telefonuma gelen kopyala-yapıştır olduğu belli, samimiyetsiz bayram mesajlarını mı, bayramda gezdiklerini, yediklerini, içtiklerini sosyal medyadan -hayatları çok mutluymuşcasına- paylaşıp, resimlere baktıkça kendilerini de kandıran modern insanların sanal zavallılıklarını mı, toplum olarak hiçbir ilerleme kaydedemediğimizin kanıtı olan sokaklardan hayvan kesme manzaralarını mı, hamburger yerken bir şey demeyip de konu kurban kesmek olunca hayvan hakları sözcüsü geçinen, kendileriyle çelişkili insancıkları mı, sahi neyi yazacaktım ki!




Yazmadım, bayramla ilgili bir şey yazmadım, bu yazı bayram yazısı sayılmaz hem..

Bayramlarını kutlamam gerektiğini düşündüğüm aile büyüklerine telefon etmek için bile kendimi çok zorladım itiraf edeyim. Ben böyle zoraki şeyler yapmayı zaten hiç sevmiyorum. Mesela ayıp olur diye bir düğüne katılmak zorunda olmak, orada zoraki eğleniyormuş gibi bulunmak, uzun süre aramadığım insanlara bayram diye telefon etmek zorunda kalmak, “bayramınız kutlu olsun” dedikten sonra ortaya çıkan, “konuşacak bir şey bulamamanın” getirdiği, insana çok uzunmuş gibi gelen o boşluk, o kısa boşlukta aslında ne kadar çok mesafenin varlığını hissetmek...

Yazmadım bayram yazısı, evet belki de gülmek, eğlenmek için geldiniz bugün buraya, ama dedim ya işte, yazmadım bayram yazısı, dağılabilirsiniz istiyorsanız...

Bayram yazısı da neymiş ki zaten!



Devamını Oku