iş hayatındaki handikaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iş hayatındaki handikaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ekim 2022 Çarşamba

AT KAZANA, ÜFLE BORAZANA


 “…Dostlarım, Romalılar, Vatandaşlar! Dinleyin beni! Ben buraya Sezar’ı övmeye değil, gömmeye geldim!...”

O Sezar ki, temizleyemediği karması yüzünden bir kısır döngüye girmiş. Nedir devlet görevini yerine getirirken bu kadınlardan çektiği! Eğer O’nu layıkıyla gömemezsem, içimde yaşamaya devam edecek ve beni de zehir saçan kara bir cadıya dönüştürecek. İster misiniz bu iyi yürekli kraliçeniz karmanın kurbanı olsun?”

“Yüce kraliçem, içinizdeki Sezar’ı ne kadar gömmeye çalışsanız da başaramazsınız! Ölmeyen bir ruhu gömmeye çalışmak da nasıl desem, bir kraliçeye yakışmayacak bir şey gibidir…”

“Ne gibidir, açık konuşsana”

“Şey gibidir kraliçem, yani akıllı olmanın tersi gibi bir şey gibidir”

“Aptallıktır mı demek istiyorsun”

“Yani kraliçem, ben öyle demek istemedim ama…”

“Evet haklısın, Jastinkeys! Haklısın, aptallık yapmaktayım farkındayım. Ama içimde bir canavar gibi büyüyen Sezar ve onun aptal karması yüzünden kadınların hedef tahtasındayım. Buna bir dur demezsem hepsi bir araya gelip etlerimi doğrayacak ve beni lime lime edecekler. Buna bir çözüm bulmam lazım.“

“Bir kahin duydum kraliçem. Mavimtırak büyülü bir duman perdesinde kafana takılan şeyleri gösteriyormuş. Kendisine bizzat başvuranlar, karmasının temizlendiğini ve huzura erdiklerini söylüyorlar”

“O halde getir halk tipi kıyafetlerimi, kimselere görünmeden gidelim bakalım şu kahine.”

 ******************************************************

“Kraliçe kızım! Derdini duman perdesinde görmeden önce, iç bakalım büyülü sudan iki yudum”

“Aldım bir yudum, tadı berbat”

“Bir yudum daha al ki sisler toplanıp büyülü perdeyi oluşturmaya başlasın. Abrus kadabrus…Görüyorum... Evet orada bir kadın var. Çirkin mi çirkin, balık etinden irice bir vücudu, içinden siyah noktalar fışkıran yağlı bir yüzü var. 
Gözlerinden nefret akıyor. Haset içinde. Senin sarayda aldığın maaşı öğrenip kıskançlık krizlerine girmiş. Zehirli bir yılan var elinde. Ve evet çorbana bu yılanın zehrini katmaya uğraşıyor. Çorbayı zaman çöplüğüne döküyorum kızım.”

“Yüzüm alev alev yanıyor kahin, devam edemeyeceğim.”

“Olmaz, buraya kadar gelmişken karmanı temizlemeden olmaz. Önce teşhis, sonra tedavi… Ve evet, başka bir zaman diliminde ve başka bir sarayda başka bir  kadın daha  görüyorum. Bu seferki kadın cılız mı cılız. Bunun da yüzü çirkin. Elinde çil çil altın dolu sandığın anahtarı var, ama bu kadının derdi başka! Sana verilen saray koltuğunu kıskanıyor. Kendi koltuğu altın ve elmaslarla kaplı olmasına rağmen hem de…Bütün koltuklar kendisinin olsun istiyor. Dilinin altında sakladığı zehri yüzüne tükürükle saçıp seni boğmayı planlıyor. Dilini kaldırıp zehiri bezle temizliyorum kızım, biraz sık dişini ”

“Yeter kahin, dayanılmaz acılar içindeyim.”

“Bekle kızım. Başka başka kadınlar görüyorum. Zayıf, şişman, boy boy kadınlar. Hepsi esmer bunların. İçlerinde hiç Finlandiyalı yok. Hepsi kendi içinde mutsuz. Biri kocası tarafından terk edilmiş, öbürünü hayatı boyunca kimse sevmemiş. Bir tanesinin teri ölü bir fare gibi kokuyor. Of kusacağım şimdi. Bir tanesi sarayın kasasından para çalıyor. Öbürü saraya gelen erzakları zulalıyor. Bir tanesi sarayın terzisi, Sezarın ipekli kumaşlarından hep kendisine gecelikler dikiyor. Gündüz giyerse herkes görür diye böyle yapıyor. Bir tanesi aşırı tembel. Bir tanesi sadece konuşuyor, hep kendini överken zavallı kölelerin sırtına basmaktan çekinmiyor. Hepsi ama hepsi dedikoducu. Birbirlerini asla sevmeseler de senin saraydan gitmen için iş birliği yapmaktan çekinmiyorlar. Hepsi de senin sarayda var olmana karşı. Biliyorlar ki, eğer sen gidersen, taht boş kalır. İktidar da her şeye evet diyen Kuzen Saftiryos’a geçer ve işte o zaman değmeyin bu kadınların keyfine!”

“Peki ne yapacağız  yüce kahin?”

“Öncelikle bu kadınları bilince çıkaracağız. Sonrasında büyük bir kazan bulup bu kadınların hepsini aynı kazana atacak ve bekleyeceğiz.”

“Kazanın altını yakmayacak mıyız?”

“Gerek kalmayacak fani kraliçe kızım. Çünkü bu kadınların içini kaplayan hırs ateşi, kazanı kendiliğinden cehennem sıcaklığına getirecek ve bu kadınlar farkında olmadan birbirlerini yakıp yok olacaklar. Sen de tahtına dönüp ülkeni güzel güzel tatlı dille yönetmeye devam edeceksin”

“Ya Sezar ne olacak ?”

“Sezar’ın lanetli karmasındaki sorunlar çözülünce Sezar’ı gömmene gerek kalmayacak. O’nu, kalbinin tüm ışığı ile övmeye devam edebileceksin”

“Vay be Kahin!”

“Vay be kraliçem!”

“Vay be Jastinkeys! Demek bu kadar basitmiş. At kazana, üfle borazana…”

“Kraliçem, izninizle  bir kehanetimi daha paylaşmak geldi içimden”

“Söyle neymiş kahin”

“ Bizden binlerce yıl sonra  kişisel gelişim gurusu tipler çıkacak ve sizin bu sözünüzü her yerde kullanarak paraya para demeyecekler!”

 

AT KAZANA, ÜFLE BORAZANA…

NOT: Bu hikaye, iş hayatında birbirinin kuyusunu kazmaya çalışan entrikacı kadınlara yazarın bir armağanıdır…

 


 

Devamını Oku

9 Aralık 2016 Cuma

İnsanlık zor zanaat!

Dün gibi anımsıyorum. Geçen sene bugündü. Cam masanın etrafında toplanmış bir proje kotarmaya çalışıyorduk. Toplantı uzadıkça uzuyor ama bir adım bile ilerleyemiyorduk. Zaten ilerlememiz de mümkün değildi. Çünkü mesele üzüm yemek değil, gerçekten de bağcıyı dövmekti. Üst düzey yönetici ve patronun olduğu çoğu iş toplantısında olduğu gibi egolar çarpışıyordu. Hatta çarpışmanın şiddetinden çıkan mavi kıvılcımlar neredeyse çıplak gözle görülebilir hale gelmişti.
Daraldığımı hissettim, sanki bir el boğazımı sıkıyordu. Bir an geldi, kendime yabancılaştım. İçimdeki benliğim, korumaya çalıştığım ruhum adeta isyan ediyordu. Bu insanlar ne yapmaya çalışıyorlardı, emek neydi, sevgi emekti, yok bu replik Selvi Boylum Al Yazmalım'daydı.
İyi de emek neydi? Bir patronun egosuna ruhunu teslim etmek miydi?

Artık konuşmaları uğultu şeklinde duymaya başlamıştım. En son hatırladığım cümle, patronun “ben olsaydım böyle yapmazdım” şeklindeki “müstehzi” yorumu oldu. Burada bilerek bu kelimeyi kullanıyorum, zira “ alaycı” demek istemiyorum, çok ağır geliyor düşündükçe şimdi bile. “Madem beğenmiyorsunuz, siz yapın o zaman” deyip o cam masadan nasıl kalktığımı hiç bilmiyorum. Sanırım saniyeden de kısa bir andı. Çantamı aldım, ceketimi aldım, fırlayarak uzaklaştım ortamdan.
Sahi emek neydi, emek bir patronun iki dudağının arasından çıkacak “onay” sözcüğüne bağlı değersiz bir şey miydi?

O gün yağmur yağıyordu, hava soğuktu. Saatlerce dolaştım sokaklarda. Bir bozacıya girdim, kenar masalardan birine oturdum. İlk kez boza içtim o gün, üzerinde leblebi ve tarçın vardı. Güzeldi, tatlımsı ekşiydi tadı. Tıpkı hayat gibi, hem tatlımsı, hem de ekşimsi... Üzeri tarçınla tatlı, dibi bozayla ekşi. Cicim ayları sona eren evlilikler gibi, iş yerindeki ilk ayda kişiye misafir muamelesi yapılması gibi...
O gün ne acayip bir gündü, yağmur, göz yaşı, tekrar yağmur birbirine karışmıştı... Çok üzülmüştüm, hıncım içimde düğümlenmişti... Sonra bir ayakkabı ustasının dükkanına girip kendime bir çift bot siparişi vermiştim. Ayağımın ölçüsünü alırken üzüntülü halimi soran ustaya “bugün işi bıraktım” dediğimde usta “yapma vazgeç” demişti. Sonra o ayakkabı hep ayağımı sıktı, o gün bugündür belki de hiç giymedim...

İnsan emeğini korumalı, insan insan olmayı korumalı. Belki birgün bu düzen değişir. Umarım değişir. Birileri parası var diye emrinde insan çalıştırmaz. İnşallah birgün sosyalizm gelir, herkes eşit olur. Sosyalizm gelsin diye dua da ettim ya bugün, artık sözün bittiği yerdir bence bu nokta...

Demem o ki, insanlık zor zanaat be dostum, gerçekten zor... 
Devamını Oku

14 Ekim 2016 Cuma

Saygın, yardımsever iş kadını hanımefendi ve kıdem tazminatı sorunsalı!

Hanımefendi bilinmez bir ülkenin en zengin ailelerinden birine mensup. Şans işte, muazzam bir servetin içinde doğuyor. Sonrasında tahmin edersiniz, muhterem babası kendisini yurtdışında en iyi okullarda okutuyor. Okul bitince holdingde yönetici olarak işi hazır zaten. Bir süre sonra makam mevki yetmiyor, holdingden ayrılıp kendi işini ve kendi holdingini kurmaya karar veriyor. Gemiler, oteller, televizyon kanalları derken servetine servet katıyor bu şahane kadın. Yine o bilinmez ülkenin tanınmış soyadlarından biriyle parlak bir evlilik yapıyor. Kendisi gibi servete doğan şanslı mı şanslı çocuklar getiriyor dünyaya. Hayat bu hanımefendinin yüzüne gülüyor anlayacağınız... Öyle ya, ne parasızlık çekmiş, ne işsizlik nedir bilmiş, maddi olarak istediği hemen hemen her şeyi elde etmiş. E doğal olarak, kendi sınıfındaki birçok hanımefendi gibi o da hayır işlerinden kendini alamıyor. Dernekler, yardım kuruluşları, vakıflar...



Neden anlatıyorum bütün bunları, “size ne bize ne” diyeceksiniz. İlgilenmiyoruz pırıltılı hayatlarla elbette, haklısınız... Gözümüz mü var, kesinlikle hayır! Allah daha çok çok çok versin hanımefendiye, asla gözümüz yok. İyi de neden anlatıyorum bütün bunları o zaman? Çünkü bu bilinmeyen ülkedeki bilinmeyen hanımefendinin çok uluslu şirketlerinden birinde yaşananlar ilgimi çekiyor da ondan... Bir dizi film senaryosu olabilir, belki de yazarım birgün belli mi olur....

Bu hanımefendinin şirketlerinden biri maddi olarak zor bir dönem geçiriyor. Daha doğrusu öyle demeyelim de, şirket kiyafetsiz yöneticiler ve alınan saçma kararlardan dolayı başarısz oluyor diyelim. E ne var bunda diyeceksiniz, çünkü her şirketin başına böyle şeyler gelebiliyor, çok normal. Böyle bir durum yaşanırsa ne olur bilirsiniz. “Şirket küçülür, ya da kapanır” dediğinizi duyar gibiyim. Tamam doğru söylüyorsunuz,bu hanımefendinin şirketinde de aynı durum yaşanıyor. 



Şirket küçülüyor, elemanların yüzde seksenini işten çıkarıyorlar. Bu da tamam dediniz. Bu bilinmeyen ülkenin en zengin ailelerinden birine mensup hanımefendinin şirketinden çıkarılan kişiler zaten, şirket açıldığından sonraki yıllarda “durum kötü” diye hiç zam almamışlardı bunu bir parantez olarak belirteyim. Biliyorsunuz, ülkede işsizlik had safhada, “ne yapalım,işler düzelene kadar idare ederiz” diye el mahkum çalışmaya devam etmişlerdi. Her neyse, şirket küçülüyor diye çıkardıkları elemanlara “on gün sonra tazminatlarınızı alacaksınız” diyor, bilimeyen ülkenin en zenginlerinden olan hanımefendinin şirketindeki insan kaynakları birimi. 


Oysa bilirsiniz, kıdem tazminatı peşin ödenir. “Ne yapalım bekleriz” diyen elemanlar, birden işsiz kalsalar da “en azından tazminatla geçiniriz” diye kendilerini avuturken bilin bakalım ne oluyor? Evet bildiniz, bu hanımefendinin şirketinin insan kaynakları birimi, aradan 15 gün geçince işten çıkardıkları elemanları tek tek arayarak “ kıdem tazminatlarınızı taksite böleceğiz, çünkü şirkette para yok” diyorlar! Elemanlar soruyor haklı olarak: “Peki kaç takside böleceksiniz?” İnsan kaynakları cevaplıyor: “Taksit sayısı belli değil, ne zaman ödeneceği de belli değil, yurtdışındaki ortak ne zaman para gönderirse!”



İşte o bilinmeyen ülkede sosyal hayat her geçen gün çürürken, iş hayatı da bu noktalara geliyor. Ülkenin en zenginlerinden olan hanımefendinin aile büyükleri bir zamanlar işçilerine en yüksek maaşları verirken, gelinen noktada hanımefendi elemanlarının haklarını gaspetme konusunda hiç vicdan azabı duymuyor! Elemanlar faturalarını nasıl ödeyeceğini düşünürken hanımefendi “kimsesiz kanaryaları besleme” derneğine yaptığı yüklü bağışla basında boy göstermeye devam ediyor, çünkü çok iyi kalpli yardımsever bir iş kadını kendisi....



NOT1 : Bu bilinmeyen ülkenin meclisinde “kıdem tazminatı” denilen ve hanımefendi gibi saygıdeğer ve yardımsever iş adamlarının/iş kadınlarının iş yapma kabiliyetlerine sekte vuran saçmalığın kaldırılması için çalışmalar tüm hızıyla sürüyor...



ÖZLÜ SÖZLER:

  • Kimin sana emeği geçerse, sen ona daha fazlasını yapmalısın” - Yusuf Has Hacip
  • Ahalinin lokması, hükümetin temelidir” - Cenap Şahabettin
  • Emek kutsaldır” - Anonim
  • İnsan olabilmek için dünyadaki haklarımızı istemek zorundayız” - Malcom X
  • Kim bir kul hakkı yemişse derhal o kardeşi ile helalleşsin Çünkü (kıyamet günü) dirhem de geçmez dinar da. Böyle olunca o (hak yiyen) kişinin sevapları alınır o adama yüklenir Eğer sevapları yoksa o hakkını yediği adamın günahları buna yüklenir” (Buhari Suresi, Rikak, 48 )
  • "Mazlumun bedduasından sakınınız. Çünkü onun duasıyla Allah arasında perde yoktur" (Buharî, Müslim) 
Devamını Oku

29 Ağustos 2016 Pazartesi

Ha emekçi, ha zımba teli!

*
Okuldan yeni mezun olmuştuk. Yeni mezunuz ya, konuşuyoruz aramızda sen kaça başladın, sen kaç liraya anlaştın diye. Arkadaşlarımızdan bir tanesi de Bossa'da işe girmişti. İş görüşmesi sırasında örnek olarak diyelim ki bugünün parasıyla 3000 TL istemiş bizim arkadaş. Piyasada yeni mezun mühendisler 2000 TL alırken (rakamı hatırlamadığım için yine tamamen atıyorum), bizim arkadaş iyi bir anlaşma yapacak ya, rakamı yüksek tutmuş, 3000 TL! Burnundan da kıl aldırmıyor bu arada! İş görüşmesi yaptığı insan kaynakları sorumlusu “Olmaz, bu parayı size veremeyiz!” demiş. Bizim arkadaş bozulmuş, “Neden?” diye sormuş. “Çünkü biz, yeni başlayan mühendislere yine tamamen örnekliyorum “4000 TL veriyoruz!” demiş insan kaynakları! Arkadaşımız şaşırmış, ne diyeceğini bilememiş ve elbette işi kabul etmiş. Bu hikayeyi yıllarca nasıl desem, bir peri masalı gibi anlatıp anlatıp güldük kendi aramızda. Arkadaşımız yıllarca çalıştı aynı fabrikada, ta ki ülkede üretim teşvik edilmeyip “varsa yoksa inşaat ve aveme” sesleri yükselene kadar! Ta ki, hayvancılıkta olduğu gibi, tarımda olduğu gibi, eğitimde olduğu gibi, yani diğer bir çok sektörde olduğu gibi, tekstil sektörü de yerlerde sürünmeye devlet eliyle mahkum edilene kadar!

**
Demem o ki, bir zamanlar özel sektör bu kadar yüzsüzleşmemişti! “Bu sene kâr edemedim, zam yapmıyorum” diyebiliyor artık adı sanı devasa şirketler bile! Kendileri yatlarıyla, şatafatlı hayatlarıyla magazin sayfalarında boy gösterirken, çalışanlarına ne bileyim, masalarındaki tel zımba muamelesi göstermekten kesinlikle ama kesinlikle utanmıyorlar! “Yersen, işine gelirse” gücü ellerinde ya! Çünkü dışarıda işsiz çok! Olmadı Suriyeli göçmen çalıştırırlar, olmadı Bangladeş'ten işçi getirirler, olmadı üretimi kapatıp Çin'den ucuza mal getirirler! Alternatif çok olunca dedim ya emekçi insan, tel zımba muamelesi görür elbette!

Merak ediyorum, her sene yüzde 10 zam alan özel sektör çalışanı var mı aramızda? Bırakın yüzde 10'u, yüzde 5 zam alan var mı? Kiralar bu kadar artmışken, ne bileyim, vergiler almış başını gidiyorken, taksiden dolmuşa, benzinden ekmeğe her şey inanılmaz pahalanırken cidden merak ediyorum; maaşına yeterince zam alıp patronuna içtenlikle teşekkür eden var mı aramızda?

Ben şahsen bilmiyorum. Ve ben gerçekten hayret ediyorum! Birileri inanılmaz zenginleşirken, birileri dibe batıyor, ama alan memnun satan memnun! Siz hiç “Hey özel sektör, neden zam yapmıyorsun!” diye yükselen bir ses duydunuz mu? Duyamazsınız; çünkü ülke gündeminde daha farklı konular var! Terör var, yaşama hakkının gasp edilmesi var, ohal var, darbe var, var da var... Hatta en son meclis başkanı “Che bir terörist, liseliler Che resmi basılı gömlek giyemez!” demiş ya! Böyle konular varken ekonomi mi, çalışan hakları mı... Bırak allasen; lüks bu konuları konuşmak bizim ülkemizde!
***

Haftasonu bir ara magazin programına denk geldim televizyonda. Sesleri birbirinin aynısı, notaları birbirinden ayırt edemeyecek kadar müzik cahili popçular, arabesk fantezi denen kapı gıcırtısını milyonlara müzik diye yutturanlar, oyuncu demeye bin şahit isteyen taş bebekler ve erkek güzelleri Çeşme'de, Bodrum'da, Alaçatı'da su gibi para harcayarak günlerini gün ediyor. Öte tarafta yıllarca okuyup kafa patlatan özel sektör çalışanlarına “ Bu sene şirketim kazanamadı zam yok, hatta seni işten çıkarabilirim her an!” korkusuyla yaşamayı reva gören yaşam koşulları!

Bu kadar uyku sizce de biraz fazla olmadı mı?

Görsel  Kaynaklar:
Cartoon Movement
**https://tr.pinterest.com/pin/AcgU07kHq81M_VDWM8E1FTBpgbSOvYogQlw2c1IY_m3JNUQPQuD3lsI/
***fursuitswag.tumblr.com



Devamını Oku

14 Aralık 2015 Pazartesi

Bir işyerinde insanlar neden huzursuz olur? VOLUME-1

Ofiste herkes birbirine ismiyle hitap ediyor, iyi güzel de bol geliyor bünyeye!
Amerikan özentisiyiz ya, bazı ofislerde yeni bir moda var, herkese ismiyle hitap ediliyor! Yaş önemli değil, pozisyon önemli değil. Bunu layıkıyla başarabilen, bir de eline yüzüne bulaştıran yerler var! Yani bazı ofis ortamlarında güya herkes herkese ismiyle hitap ediyor ama mesela çaycı, herkese ismiyle hitap edemiyor; etse kesin tersleneceğini biliyor. Yani Türkiş ortaya karışık durumlar!
Hanım-sız Bey-siz hitap tarzı ilk başta kulağınıza hoş gelebilir, ama bence bizim kültürümüze ters bir durum bu. En basitinden onlar “hala, yenge, teyze” gibi bütün akrabalara “aunt”, yine “dayı, amca, enişte, yaşlı adam” gibi bizim kategorize ettiğimiz insanların hepsine de “uncle” diyerek, zaten toplumdaki hitabet olayına ne kadar farklı yaklaştıklarını gösteriyorlar. Biz de öyle değil ki; kayınbirader var, elti var, görümce var, kayınço var, yenge var, amcaoğlu var, dayıkızı var... Yaşça büyük insanlara abi, abla demeyi alışkanlık haline getirmiş bir toplumuz, haliyle iş yerindeki bu Amerikanvari hitap şekilleri de bünyeye uymuyor. Misal aynı mahallede oturup, "Hüseyin Abi" diye tanıdığınız adamla böyle bir ofiste çalışsanız ne yapacaksınız? Mahallede abi, ofiste Hüseyin.. Oldu mu şimdi bu çifte standart! Ezkaza yılların Hüseyin abisine mahallede adıyla seslenmeye kalksanız olay olur, ne kadar ayıplanırsınız düşünsenize!

Bence tam da ayranı yok içmeye durumu bu! Yani madem Amerikan tarzı şirket kültürü oluşturuyorsun, ya tam yap, ya hiç yapma! 
Peki bunun ofiste huzursuzlukla ne ilgisi mi var diyorsunuz, gelin satır aralarına bakalım o halde..


*“Americans are very time conscious. They believe in the principles of time-management. They come to office early and leave on time. You will rarely find them working late hours, or on weekends. They plan their weekends ahead of time and value their privacy.”

Yukarıdaki orijinal anlatısında da görüleceği üzere Amerikalılar iş yaşamında zamana önem verirler. Ofise tam zamanına gelirler, ofiste oldukları zamanı iş için harcarlar, tabiri caizse "goygoy" yapmazlar. Haftasonları çalıştıkları, mesaiye kaldıkları nadirdir. Mesaiye çok kalan bir kişiyi Amerikan şirketinin ayın elemanı seçeceğini sanmıyorum. Zira onlar için mesai dışında kendilerine ayırdıkları zaman çok değerlidir. Peki biz nasılız?

Örneğin ofiste iş 9'da başlıyordur, +/- 15 dakika toleransla ofiste olmak mantıklıdır değil mi? Bizde ise bu durum, adamına göre değişir. Mesela iş yerindeki kıdemli çalışan en erken 9:40'da gelir, çalışmadan önce bir çay kahve sigara molası verir, adı bile vardır bu bize özgü ritüelin, ayfonunu patlatır yani, acelesi yoktur, 11'e doğru işine başlar. Muhasebeci daha da sonra gelir, ee ne de olsa kasa kendisinden sorulur, hakkıdır yani işe geç gelmek! Tepedeki yönetici ise 11 mi 12 mi olur artık keyfine göre takılır. Erken gelenler ise ya gerçekten prensip sahibidirler, ya alt seviyede çalıştıkları için laf yemekten korkarlar, ya yenidirler göze batmak istemezler, ya da evlerinde vakit geçirmeyi sevmedikleri için erken gelmişlerdir! Çünkü kıdemi yüksek olup da ofise kafasına göre saatlerde gelenler, diğer geç gelenlere laf sokma, ya da arkalarından konuşma hakkını kendilerinde bulurlar. Şimdi bu karakterlerin hepsinin birbirilerine adıyla hitap ettiği bir ofis hayal edin. Güya her çalışan ismiyle hitap edilerek eşitleniyor ya, fiiliyat elbette öyle değil! Bazıları daha eşit, bazıları daha ayrıcalıklı...


Bizim eski ofis de öyleydi. Herkes birbirine adıyla hitap ederdi. Ama enteresandır mesela mutfağa ve temizlik işlerine bakan Ayşe'ye, ofisin en kıdemli çalışanı yani yöneticisi, Ayşe Hanım diye hitap ederdi, tahmin edeceğiniz üzere bir tek O'na öyle derdi. Demek ki kendisini mutfak personeliyle eşitleyememişti, zaten istese de yüksek egosu buna izin vermezdi! Ne enteresan değil mi, normalde tam tersi yaygındır. Yani ast üste “hanım” der, hiyerarşik konumu bunu gerektirir. Tersi durumlarda da demek ki tersi oluyormuş; yani üst alta “hanım” diyerek, hatta biraz daha abartıp sizli-bizli konuşarak onu kategorize ediyormuş. Nitekim, herkesin herkese ismiyle hitap ettiği bir ortamda ofisin kıdemli çalışanının, yani ayrıcalıklı şahsiyetinin
Ayşe Hanım, bir çay getirir misiniz?”
şeklinde hitabını duyunca cidden çok ironik bulmuştum.

Dedim ya bünyeye bol geliyor böyle kopyala-yapıştır şeyler, özde eşitlik inancı olmayınca! Ben önceleri garipsedim bu durumu, hatta bocaladım, hanım bey laflarını ağzımda geveleyip durdum, zira yılların alışkanlığı vardı bende de. Çünkü ben yeni tanıdığım insanlara pozisyonu ne olursa olsun ismiyle hitap etmekte, senli beni konuşmakta çok zorlanırım, beceremem de zaten.  Hatta bazıları “canım” der ya, onlardan nefret ederim, çünkü “canım” sözcüğü bir çeşit küçümseme hitabıdır ve kadınlar arasında yaygındır. Konuyu dağıtmayalım, baktım herkes senli benli konuşuyor benimle, hem de yeni tanıdıkları, daha doğrusu hiç tanımadıkları halde, uyum sağlamaya çalıştım bu duruma, ama dediğim gibi insanın kafası karışıyor.


Madem herkes eşit, birbirine son derece sıcak samimi bir şekilde adıyla hitap ediyor, o zaman haklar da eşit olsun, yani en kıdemli çalışan 9:40'da ofise gelip 10.30-11.00'de masasına oturuyorsa mesela mutfaktaki Ayşe de aynı haklara sahip olsun, o da kimseden izin almadan takılsın kafasına göre! Bu doğru mu, yanlış elbette! İş hayatının kuralları var, herkesin giriş çıkış saati patronun onayladığı gibi olmak zorunda, yani disiplin olmak zorunda!

Bu küçük örnekten de görüleceği üzere bir taraftan ismiyle hitap ederek eşitmiş havası yaratıp öte taraftan bazılarına yazılı olmayan ayrıcalıklar tanırsanız, o ofisin kimyası da biyolojise de yavaş yavaş bozulur ve çürümeye başlar birşeyler... Alın size ofiste huzursuzluk, volume-1!

Amerikan iş hayatındaki alışkanlıkları araştırırken şöyle bir cümleyle de karşılaştım:

*“Generally, Americans are very polite, friendly and helpful, but have less tolerance for people who interfere in their private lives.”

Yani diyor ki özetle, Amerikalılar iş hayatında oldukça kibardırlar, birbirlerine arkadaşça yaklaşıp yardımcı olurlar. Ama özel hayata müdahale konusunda toleransları yoktur.

Bizde de güya Amerikan tarzı şirketler türüyor ya, herkes birbirine ismiyle hitap ediyor ya hani.! Ama nezaket yerlerde sürünmekte o ayrı. Mesela “müziğin sesini biraz kısabilir misin, çalışamıyorum” demeye görün birine, hemen bir atmaca gibi üzerinize atlar! Hani yaygın bir laf vardır ya, batıdan yarım yamalak örnekler alıyoruz, kendimize uyarladığımızda da ucubeler çıkıyor ortaya diye. Durum aynen öyle aslında. Ofiste isimle hitap ederek yaratılmaya çalışılan eşitlik havası tamamen bir ilüzyondan ibaret! Sigara içen, içmeyene saygı göstermez, yemek saati mutfağı dumanaltı yapar, “Çok dumanaltı olmuş, ne zaman biter sigaranız, yemek yiyeceğim” derseniz hemen üzerinize atlarlar: “Siz sigarayı bırakanlar da pek bi artistsiniz!” Halbuki, desene evet buna bir çozüm bulalım, mutfakta içiyoruz madem sigarayı, yemek saatlerinde bunu yasaklayalım desene.. Yok demez, ismiyle hitap ediyor ya, herkes eşit daha ne yapsın?

Eşitlik meselesini tersinden anlıyoruz genelde. Mesela kırk yılın başında mesaiye kalmıştır birisi, afralar tafralar, ayılıp bayılmalar, kendini özel hissetmeler. İstiyor ki telefonlara bakan kişi de onunla beraber mesaiye kalsın. Telefon çalmasa da olur, ne gam! İsmiyle hitap ediyor ya, eşit ya! İyi de sen kafana göre milyonuncu iznini kullanırken o zavallıya doktor izni bile haram ediliyordu, sen neredeydin, eşitlik anlayışına ne olmuştu?

Yani demem o ki, makyajla olmuyor. İsmiyle hitap etmek bir makyajdır, oysa cildin kendisi sorunlu. Kanlı irinler var alt yapıda, fondöten sürsen ne yazar, allıkla kapatsan ne yazar?

Neden anlattım bunca şeyi? Çünkü diyorum ki iş hayatındaki huzursuzluğun ana kaynağı adil olmayı beceremeyen yöneticilerdir, eşitsiz ve adamına göre esnetilen kuralsız davranışlardır. Görüntüde demokrasi varmış gibi mutlu mesut, herkesin birbirine ismiyle hitap ettiği ofislerde yaşayanlara sormak lazım... Dışı kimi, içi kimi yakıyor acaba?

Şapkayı önümüze koyup bir düşünelim, adalet kimin için var, adalet nereye kadar işliyor? Bu soruyu genel hayata da sorsanız, iş hayatına da sorsanız cevap pek değişmeyecektir bizim gibi ülkelerde...
------------------------------------

Bu yazı burada bitmez, hızımı alamadım; devamı elbette olacak...

Şimdilik gidiyorum ve sizlere sevgi dolu, stressiz günler diliyorum...

*Kaynak:
http://www.path2usa.com/office-environment-work-culture-in-us



Devamını Oku

25 Ağustos 2015 Salı

ÇIPLAK AYAKLI KONT!

O gün nedense ofiste ayakkabılarını çıkarıp dolaşmak geldi içinden. Hem kime neydi ki, ofisin en tepesindeki yönetici değil miydi kendisi!

Çıkardı ayakkabılarını, bastı yere; yüzünü ekşitti sonra. İş yerinde temizlikten sorumlu şirin kişi Serpil'e dönüp: 

“Bu yerler iyi temizlenmemiş, ayağıma toz yapıştı!” diye çıkıştı.

 Serpil çok tatlı, çok kibar bir kızdı, ne diyeceğini bilemedi. “İki günde bir siliyorum!” çıktı ağzından. Deseydi ya, “daha yeni sildim!” Demedi, diyemezdi; iş hayatında ânında kıvrak yalan uydurup yöneticiyi kandıracak kadar deneyimli değildi çünkü.

Olmaz, hava sıcak, her yer açık, toz giriyor, daha çok sil!” dedi üstten üstten bakan Kaan.

Zavalı Serpil “Burası bir iş yeri, ayakkabılarla dolaşılıyor, tabii ki toz olacak!” da diyemedi, diyemezdi de; hem ayıp olur diye düşünür, hem de işinden olmak istemezdi. Ne yapacağını şaşırdı, keşke yer yarılsaydı da yerin altında yok olsaydı o anda!

(Bu pis ağızlı, bu çirkin yürekli insandan kurtulduğu günü hayal etmiştir belki de o an, bilemiyoruz tabii ki neler hissettiğini, varsayım bizimkisi, empati kurmaya çalışıyoruz sadece kendisiyle. Hem inşallah hayalleri vardır, hayallerine kaçmasa nasıl katlanabilir ki bir insan böylesi bir duruma?)

İşe ne kadar sevinerek başlamış, her sabah neşeyle gelmiş, ofisteki herkesle ne güzel de kaynaşmıştı Serpil. Bu çirkin yürekli, çirkin sözlü Kaan olmasaydı keşke! Zaten işe ilk geldiği hafta da odasına çıkardığı karpuzun çekirdeklerini gösterip:

“Ben çok yoğun bir insanım, bu çekirdeklerle uğraşacak zamanım mı var, götür geri bunu, yiyemem ben böyle!” diye kendisini ağlatmamış mıydı bu kötü kalpli Gargamel?

Kaan o gün bütün gün çıplak ayakla dolaştı ofiste, çünkü O hükmedendi, patron değildi ama olsun, patrondan sonraki kişiydi. O ofise yıllarını vermiş, gece gündüz çalışmıştı; ister çıplak ayakla dolaşırdı, isterse parmak arası şıpıdık terlik giyerdi, kime neydi ki! Hem zaten patron ofise ayda bir öylesine uğruyor, yani kendisine çok güveniyordu. Herkese istediği gibi bağırıp çağırabilir, istediği kadar aşağılayabilirdi bu tembel insanları... Onların yaptığı iş de neydi, Kaan elinin ucuyla herşeyi hallederdi elbette de, zamanı yoktu işte, hangi birine yetişsindi!

Ofiste herkes fısır fısır Kaan'nın çıplak ayaklarını konuştu o gün. Ayaklarının ne kadar çirkin olduğunda herkes hemfikirdi. “O tırnaklar ne öyle, ıyhhh!” diyen ofis çalışanları, yüzlerini ekşiterek günlerce bu konuyu dillerine doladılar.

İyi de neden öyle yapmıştı ki Kaan?

Neden mi, çünkü  canı öyle istiyordu...

İnsanlar üzerinde koşulsuz şartsız ( ne demekse bu da şimdi) otoriteydi o, hakkında kim ne derse desin umrunda değildi üstelik. Sevilmediğini biliyordu, ama olsundu, demiyorlar mıydı zaten yaşam guruları; “zirvedekiler daima yalnızdır!” diye...

İyi de Kaan'nın bilmediği bir şey vardı; zirvede yalnız olanlar, zirvede yalnız olmak için arkadaşlarını yarı yolda bırakanlardı, düşüp yuvarlananlara el uzatmayanlardı, hırstan gözleri sadece zirveyi gören, zirveye giden her yolun mubah olduğunu düşünen bencil kişilerdi onlar, makyavelistlerdi. Zirveye tırmanıp başarının sarhoşluğu geçtikten sonra yapayalnız kaldıklarında uydurdular “zirvedekiler daima yalnızdır!” cümlesini. Elbette kendilerini avutmak için!



Zavallı Kaan!

Aslında öyle sandığın gibi güçlü falan da değilsin, altından koltuğun giderse diye ödün patlıyor, acınacak haldesin yani!  Çevrende seni sahiden, sen olduğun için seven bir kişi var mı hiç düşündün mü? Ayakkabılarını çıkarıp gövde ve güç gösterisi yapıyorsun ama, bütün bunların bir kullanım ömrü var sen de gayet iyi biliyorsun değil mi!

Kontluğun da sahte zaten, geriye ise sadece çıplak ayakların kalıyor...

Keşke azıcık da insan olabilseydin!




Devamını Oku

25 Mart 2015 Çarşamba

Harç bitti, yapı paydos!


Hep böyle değil midir, ilişki biter, kirli çamaşırlar ortaya dökülür. Oysa ilişki devam ederken taraflardan biri çok çenebaz değilse, genel mahremiyet kuralları geçerli olur.

Misal iş ilişkilerini ele alalım. O işyerinde çalışmaya devam ederken, sevmediğiniz, zaten çoğunluğun da nefret ettiği yönetici hakkında düşündükleriniz, dilinizin ucuna gelse bile içinize atmaz mısınız? Çünkü birine söyleseniz, Allah muhafaza kulağına falan gider, sonra ayıkla pirincin taşını! Kendinizi sıkar, o büyük günün gelmesini beklersiniz.

O büyük gün, rüyalarınıza defalarca giren, hayalini kurduğunuz istifa, yani ayrılık günüdür.

Sonrasında kim tutar sizi? Önünüze gelene anlatırsınız, artık senelerce neleri biriktirdiyseniz dökülür saçılır ortaya. İçki sofralarında yakın arkadaşların kafaları şişirilir. İşyerinde kalan arkadaşlarla buluşma yolları aranır dedikodu yapmak için, yetmez mahkemeye gidilir. En kestirme yol ise sosyal medyada o yöneticiyi rezil etmektir.

ayrılık süreci savaşa benzemez mi?


Bir de bunun karşı boyutu var. O yönetici arkanızdan sizin ne kadar iş bilmez birisi olduğunuzu konuşmaya başlar. Zamanında size yakın olan eski iş arkadaşlarınızdan arkasını sağlama almak isteyenlere de fırsat doğmuştur bu arada. Onlar da başlarlar o “sevmedikleri ama karşısında sustukları” yöneticiye sizin hakkınızda atıp tutmaya:

  • Dosyaları çok karışık, hiçbir şeyi doğru düzgün bırakmamış! ( Seninkiler düzgün mü?)
  • Yarım bıraktığı iş çok eksik, ben yeniden başlayacağım o işe! (Adı üzerinde iş yarım kalmış zaten, tamamlayamamış ki zavallıcık!)
  • O zaten gizli gizli iş görüşmesine gidiyordu! (Açık açık gidip kovulsa mıydı, sana teklif gelse sen gitmeyecek misin sanki?)
  • Giderken bilgisayarındaki bütün dosyaları silmiş! (Hangi dosyalar olduğunu sen nereden biliyorsun? Arkadaşının bilgisayarını mı karıştırıyordun gizli gizli, kendi yaptığı şeyleri sana mı bıraksaydı?)
Bu ayrılık kelimesi işte bu kadar güçlüdür; insanları, aileleleri, hatta toplumları bile birbirine düşürecek kadar etkilidir hem de...

Peki ayrılık olmazsa olmaz mı?

Bazı durumlarda olmaz!

Sevgi bittiyse ayrılmak gerekir.” mesela, en romantik açıklama budur. Biraz daha keskin sözcüklerle söyleyecek olursak, “Çıkar ilişkisi bittiyse ayrılma zamanıdır!” diyebiliriz. “Pastanın bütün dilimleri bitmişse, sadece ortada kimsenin beğenmediği çilek görünümlü ucuz şeker kalmışsa ayrılma vakti gelmiş demektir!” de diyebiliriz. 


Çünkü zamanı gelince “harç bitti, yapı paydos” demeyi bilmeli insanlar. Eh ayrılığın doğal basamakları olan “ima etme-kopma süreci-direkt saldırı” aşamalarına da izleyiciler katlanacaklar artık...
Devamını Oku

15 Nisan 2014 Salı

Yeni işin ilk günü nasıl geçer?

İsterse 20 yıllık iş hayatı deneyiminiz olsun, yeni bir işteki ilk gününüz yine de acemicedir, ilkokula başlayan bir çocuk kadar olmasa da elinizi ayağınızı nereye koyacağınızı bilemezsiniz.

Sabah erkenden kalkar, bütün gardrobu yatağın üzerine serer, yine de giyecek bir şey bulamazsınız mesela.. Bu sendromu bildiğim için iş görüşmesine gittiğimde – işe başlama olasılığını düşünerek- etrafı kolaçan ederim ben; bakarım insanlar ne giymiş diye. Kotla gidilen bir iş yerine döpiyesle gitmek ne kadar abesse, formal giyinilen bir iş yerine kısa pantolonla gitmek de o kadar abes olur çünkü.. Çok dert değil aslında, uygun giyinmezseniz sadece ilk gün sıkıntısını katlamış olursunuz..
 İlişkilerin bırakın ciddiyeti, laçkalık ötesi olduğunu ilk bir hafta içinde keşfettiğim, orta kalitede bir araba parası kadar tazminatımı ödemeyen tekstil firmasına başladığım ilk gün ceket-pantolon giyme gafletinde bulunduğuma hem güler, hem de değmezmiş derim aklıma geldikçe.. Yani demem o ki, kıyafet konusunda çok da kasmaya gerek yok, kendinizi iyi hissedeceğiniz bir şey seçin yeter..

geri dönüş yok


Diyelim ki kıyafet konusunu hallettiniz, zamanında gitme telaşı alır bu sefer.. Erken gitseniz olmaz, gecikirseniz “bak bak, daha ilk günden geç kalmış” dedikodusu yapacak meraklı bir iş arkadaşınıza yakalanma riskiniz vardır. Zamanlama tam olmalı bu nedenle, ben hep erken gidip binanın yanında yöresinde 5-10 dakika beklemeyi tercih etmişimdir, bu da size vereceğim ikinci taktik.

İş yerine girdiğinizde gördüğünüz ilk kişi sizi güler yüzle karşılıyorsa doğru tercih yapmış olma olasılığınız yüksek. Sabah sabah nemrut suratlı tiplerle karşılaşmak hiç de hoş olmaz zira. Yani ben eğer bir iş yerinde eski çalışan olarak mutluysam, yeni gelen birini tanımıyor olsam da gülümseyerek günaydın'la karşılarım. İlk karşılaştığınız kişi sizi görmezden geldi diyelim, ikinci kişi başını çevirdi diyelim, eğer üçüncü kişi de masasında oflayıp pufluyorsa o iş yerinden fazla bir şey beklemezseniz ileride hayal kırıklığı yaşamamış olursunuz.

Çekine çekine tuvaletin, mutfağın yerini sorarsınız. Eğer insana değer veren bir iş yerine gitmişseniz, önceden masanız belirlenmiş olur. İşe başladığınız gün, masanızın yerinin belli olmadığı ortaya çıkarsa, üstüne üstlük sabır testine sokar gibi sizi saatlerce sekreterin önünde bekletirlerse bence yol yakınken bir kez daha düşünün derim. İş hayatında yeterince deneyimli biri olarak söylemeliyim ki o iş yeri son derece düzensiz, insana değer vermeyen, plansız, kaotik bir yerdir muhtemelen..

Neyse efendim, bütün bu badireleri atlattıktan sonra öğle yemeği zamanı gelir. Ya herkes çil yavrusu gibi bir yerlere dağılır ve siz şaşkın ördek gibi nerede yemek yiyeceğinizi düşünürsünüz. Ya da birileri size son derece basit bir insani yaklaşımla “hadi yemeğe çıkıyoruz” der.. Birinci tavırla karşılaştıysanız o iş yerine fazla dayanamazsınız. İnsanlar gruplaşmıştır, sizi aralarına almaları için epey bir çaba sarfetmeniz gerekir, ki bu süreç de tabiri caizse mangal gibi yürek ister.. Hep o tekstil firmasını örnek veriyorum ama, o son çalıştığım tekstil firmasında ilk 6 ay resmen çetelere karşı silahsız mücadeleye girişmiştim, düşman başına diyeyim..


Öğle yemeğinden sonra iş yerine alışmaya başladıysanız ilk gün sendromunuz bitmiş sayılır.
Ben dün yeni işe başladım biliyorsunuz, merak edenleriniz için söyleyeyim; her şey yolundaydı, detaylar ileriki günlerde gelecek.

Bu yazıyı burada hızla kesiyorum, zira işe gitme vakti geldi. İkinci gün geç kalmak yakışık almaz öyle değil mi, kalın sağlıcakla..





Devamını Oku