nostalji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nostalji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2025 Pazar

Eski Bavulda 2007'den Kalma Gazete Buldum!

Dün akşam evdeki eski bir bavulu karıştırıyordum. İçinden bir gazete çıktı. Tarih, 28 aralık 2007!

 Radikal Gazetesi, satış fiyatı 40 YKr… Tam 18 sene öncesinden günümüze mesaj gibi…


Bir mücevher bulsam ancak bu kadar sevinirdim inanın.

Paradan 6 sıfır atılmış, Liranın önüne “Y” konmuş. Gazetenin çok sevdiğim kitap ekinin tanıtımı var üstte.

Manşette “İslamcı Terör İşbaşında” başlığı.... Pakistan’da seçimlere 10 gün kala öldürülmüş kadın başbakan Benazir Butto! İslam aleminin ilk kadın lideriymiş kendisi ve "göreve gelince daha iyi yaşam” sözü verdiği miting sonrası saldırıya uğramış… Harvard ve Oxford mezunu kendisi… İstememişler.  "Tarih tekerrürden ibarettir." sözüne nasıl da güzel örnek olmuş! 

Yıl sonu yaklaştığı için "2007'den Öğrendiklerimiz" diye bir köşe yapmışlar. "Doğrunun işe geldiği gibi çarpıtılabileceğini, pozisyon kaybının azgınlaştırıcı gücünü" öğrendik demişler ama, bence asıl bunları öğrenememişiz aradan geçen zamanda.

İkinci sayfada Tarkan’ın “Metamorfoz” ismini verdiği son albümünden bahseden bir yazı var, yazar pek de beğenmemiş albümü.

Okumaya devam ediyorum büyük bir merakla ve biraz da duygulanarak.

Altıncı sayfada Avrupa Birliği uyum sürecinde bile yasalarda ne güzel düzenlemeler olduğundan bahsediliyor.  Avrupa Birliği'ne girme umudu var yani...


Yazıda, "Şimdiden böyleyse bir de Birliğe girsek neler neler olacak.." diye güzel beklentiler anlatılıyor. 


 “Türkler, pasaport olmadan  nüfus cüzdanı ile bütün Avrupa’da gezebilecek” ilk maddesini okuduktan sonra gerisini okumuyorum. Çünkü 18 yıl sonra 2025 yılındayız ve biliyorsunuz ki vize bile alamaz halde ülkemiz vatandaşları…

 AB müzakerelerinde baş müzakereci Ali Babacan’mış, kendisi hem de Dış İşleri Bakanıymış… Günümüzde biliyorsunuz Deva diye bir partinin başkanı kendisi, %1-2 gibi belki de daha az oyu var partisinin. 2007’de bayağı forsluymuş… Vay be, nereden nereye… 

"Türkiye makas değiştirdi" söylemleri varmış o zamanlar. Hasan Celal Güzel bu söyleme karşı çıkıyormuş...

Yedinci sayfada DTP partisi kapatma davasından bahsediliyor. Bugünün DEM Partisi yani…

 Konular aynı, çoğu politik aktör aynı, polemikler aynı... Tarih hep mi tekerrür etmiş; yoksa  biz insanlar mı tarihi buna zorlamışız?







Sonra Yılbaşı kutlamalarının “güvenlik gerekçesiyle” iptal edildiği haberini okuyorum. 
"Son günlerde artan araç yakma olayları, patlayıcı ele geçirilmesi...vs. vs..."

Gazetenin küçücük bir köşesinde yayınlanan bu haber aslında ne çok şey anlatıyor...

Aradan geçen 18 senede böyle haberler hiç değişmemiş bakın, sadece gerekçeler güne daha uyarlanmış gibi...



Başka bir haberde Aselsan'ın deprem gibi tehlike anlarında kesintisiz iletişim projesi başlattığından söz ediliyor. Ne oldu acaba o proje? Mutlaka geliştirilmiştir 18 senede... Öyledir, öyledir...

Ramize Erer’in o zamanlar çok sevdiğim köşesini görüyor ve gülümsüyorum sonra... Karikatür demişken Leman Dergisi kapatılmıştı değil mi geçenlerde? O kadar yoğun ki gündem, arada kaynıyor böyle haberler. Tekrar açıldı mı hiç bir fikrim yok...

Ekonomi sayfasına geliyorum sonra;

Dolar= 1,1790 YTL

Avro= 1,7050 YTL

Yalnız bakar mısınız Türkçe hassasiyetine! Euro değil Avro yazıyor gazetede. Radikal'in bu dilini çok severdim...

Bu arada bilmem hatırlatmaya gerek var mı;  günümüzde Dolar 40,9 TL, Avro 47,56 TL!


Ekonomi sayfasını hemen kapatıp bunları görmemek isterken yan sayfada asgari ücrete ait bir tablo ile yüzleşmek zorunda kalıyorum. İstatistik böyle bir şey işte, görmek istediğini gösterir sana...

Sonra televizyon sayfasına bakıyorum. Sayfanın yarısı, günümüzde neredeyse yok olmak üzere olan sinemalarla ilgiliymiş. Günün filmlerinden seçmeler ve seans saatleri…

Henüz gelinli kaynanalı, bağırtılı çağırtılı alt seviyenin de altında gündüz programları çıkmamış o zamanlar. Mesela Kanal D’de gündüz kuşağında gayet bilgilendirici ve seviyeli Esra Ceyhan’la var. O zamanlardan günümüze gelen tek şey galiba Arka Sokaklar… 

Saat 20’de bir dizi, 22’de başka bir dizi var. Yani günümüzdeki gibi akşam kuşağında 5 saat bir diziyle oyalamıyorlarmış insanları… Reklam odaklı değilmiş galiba tv politikaları...

Star’da Haluk Bilginer ve Sumru Yavrucak’lı Sevgili Dünürüm komedisi var mesela… Sahi böyle kaliteli komedi var mı televizyonlarda artık? Çukur ve versiyonları, yani kafası garip traşlı, yer altından fırlamış gibi erkeklerin habire birbirine silah sıktığı, gençleri çetelere özendiren mafya dizileri daha başlamamış o zamanlar. 

TV8 henüz Acun’a geçmemiş, tatlı tatlı programları var. Pilates Saati gibi, Nilgün Belgün’le gibi soft ve düzeyli programlar...  2007’de Acun demek ki parmak arası terlikle  hâlâ sahillerde turistlerle röportaj yapıyormuş. Vay be, kısa sürede nasıl da değişmiş hayatı demek istiyor insan! 

Bu minik tv program akışına 18 yıl sonradan bakıldığında sayfalarca yazı yazılır... 

Bence eski gazeteler tarih müzelerinde korunmalı! Nasıl öğretici ve nasıl da heyecan verici yorumlar yaptırıyor insana bu tip bir yüzleşme! 

Devam ediyorum okumaya...

19. sayfanın yarısı kültür sanat reklamlarına ayrılmış. “Efes Pilsen’in kültür ve sanata katkıları artarak sürecek” son sözüyle yayınlanan Sivas93 oyun duyurusunu okuyunca gözlerimin dolmasına engel olamıyorum. Genco Erkal 2024’de aramızdan ayrıldı ve Efes Pilsen’in reklam yapması  artık yasak… 

Son sayfada Rus Hükümeti ile ilgili gülümseten bir haber daha var…  Noel Baba yalandır diyen reklamı yasaklamış hükümetleri.  Çocukların büyüklere olan güvenini sarsıyorlar diye...  Savaş mavaş yok ve bakar mısınız ince düşünceye...

Böyle şeyler işte... 

Ne çok severdim Radikal gazetesini. Hele hafta sonları verdiği kültür sanat, kitap ekleri... Tam sayfa kare karalamaca, su doku…

İçim bir hoş oldu gazeteyi incelerken. Ve tarihe not düşmek için yazmak istedim buraya ve paylaşmak istedim sizlerle de...18 senede nereden nereyeee…

 Umarım 18 sene sonra bugünün gazetelerinden birini ele geçirdiğimizde “Amma da kötüymüş 2025’ler, 2043 yılında nasıl da güzel her şey" deriz…

Sevgiyle ve umutla...

Devamını Oku

10 Şubat 2024 Cumartesi

Ağaç Ev Sohbetleri - #233 / AVM mi Esnaf mı, Yoksa İnsan Hikayeleri mi?


Ağaç Ev Sohbetleri - #233 / Alışveriş Merkezleri mi Mahalle mi?

Sevgili Deep’in organize ettiği Ağaç Ev Sohbetleri 233. sayısında tekrar beraberiz. Bu haftanın konusu yine sevgili Deep’den geldi. Deep iyi ki varsın; sayende sanki 5 Edebiyat A sınıfı gibi olduk, ödev yapıyoruz ve bu benim çok hoşuma gidiyor…

"Alışveriş merkezlerine alışverişe mi gidiyoruz, zaman geçirmeye mi?”

İzmir’de üniversite öğrencisiyken Mc Donald’s düşmanıydık. Fast food denilen şeye hiç ama hiç ısınamadık. Bizim için fast food, el arabasında boyoz satan amcaydı; yanında da mis gibi yumurta ile… Bir de uzun börek vardı, içi yağlı. Ne severdim onu. Herhalde okul hayatımın öğle yemeklerinin yarısı o börek ve yanında ayran içmekle geçmiştir. Kalan yarısında da sucuklu tost yemişimdir fakültenin kantininde. Yemekhaneleri de sevemedim hiç; kalabalık, hazır yemek suyunun kekre tadı, uğultu… Akşamları fiksti; yurt binamızın alt katındaki kantinde geçerdi yemek ritüelimiz. Bayram Abimiz inci gibi yazısıyla yazardı kara tahtaya günün menüsünü; bayram kebabı, bayram göbeği tatlısı, köpoğlu… Hiç unutmam; yurda ilk girdiğim zamanlarda yemek listesinde köpoğlunu görüp oda arkadaşlarıma “Ya aşağıda küfür gibi bir yemek var!” demiştim de gülmüşlerdi. Ama sonraları sarımsaklı yoğurtlu, salça soslu, patlıcanlı, patatesli, havuçlu, kızartmalı köpoğlu en favori yemeğim olmuştu.

Yıllar böyle geçti. Sinema izlemek için sinemaya, alışveriş için manava, kasaba, aktara, fırına giderdim; yine gidiyorum. Hadi en kötü alışkanlığımı söyleyeyim; evet mahalledeki Mopaş markete gittiğim de oluyor arada sırada; pirinç, çay, şu bu almak için.

Bizim mahallede pek çok market var. Ama ben ekmeklerimi fırından, simitlerimi özel simit fırınından ve  sebzelerimi de mahallemizin manavından alıyorum taze taze. Gerçi sebzeden iyi kazandıkları için dükkânı büyütüp markete çevirdiler ama, ben bir kere bile o deterjanların satıldığı market kısmına girmedim. Herhalde on sene olmuştur açılalı bu manav, anımsamıyorum pek. Çalışanların içinde en çok Davut’u severim. Zayıftır, pire gibi her yere yetişir, çok çalışkandır. Biraz saf gibidir, hep güler yüzlüdür. Aslında bana hem tip olarak hem gülüşüyle hem içten saflığıyla biraz Kemal Sunal filmlerini anımsatır. Enerjisi hiç bitmez. O aklıma gelince hep şu sahne canlanır gözümde;

“Ye çileek, ye çileek, ye çileek..!”


Son birkaç yıldır mahallede artan yabancı öğrenci popülasyonu bile alışmış Davut’a. Ne zaman rastlasam; kırık Türkçeleriyle bir şeyler isterler özellikle Davut’tan. Bazen çok alışveriş yapmış mahalle büyüklerimizin torbalarını, bazen de tekerlekli market arabalarını evlerine kadar taşır Davut. Hep gülümser, ama ne güzel gülümsemek… Erdal var bir de! Erdal Bey diyorlar. Kuaförlerde ve marketlerde insanların birbirlerine büyük bir ciddiyetle “hanım, bey” demeleri oldum olası dikkatimi çekmiştir. Yıllarca çalıştığım tekstil firmalarında bile bu kadar ciddiyetle kurumsal bir hitap şekli görmedim desem yeridir. Tekstil firmalarında genellikle “abla, abi” formatı olur; ben de işyerinde hiç sevmem bu hitap şeklini. Ama mahalle manavında artık çok iyi tanıdığımız Erdal’a “Erdal Bey” diye hitap edilmesi de biraz garip kaçıyor. Ya da ne bileyim işte, şaşırıyorum. İnsan hiç taviz vermez mi arkadaş, sanırsınız manav değil de banka şubesi! İşte bu Erdal (Bey) marketleşen manavın buzdolapları kısmında konuşlanır yaz kış. Yazın şanslı ama maalesef kışın da buzhane gibidir oralar. Erdal’ı yaz kış lacivert polarıyla gördüğüm için bendeki yansıması tek mevsimde yaşadığı şeklindedir. Manavdan domatesleri, elmaları tek tek seçerken Davut “Alsana bak, ne güzel kumkat var; ye bak; bal bal!” derse eğer; genelde kıramam; alırım az da olsa gösterdiği şeyden. “Biraz fasulye ver” derim; “Ne kadar?” diye sorar, “Bir avuç ver işte” derim; her seferinde iki elini kocaman açıp kocaman doldurur torbayı. Ben de “Ooo Davut, senin avcunla değil benim avcumla vereceksin” derim, gülüşürüz ve yarısını boşaltırız fasulyenin.

Sonra eve doğru giderken peynirciye uğrarım. Eskiden şarküteri gibiydi gerçi; çeşit çeşit peynirler, zeytinler, salamlar, sucuklar olurdu. Şimdilerde mahallenin değişen konseptine göre peynir zeytin dolabını olabildiğince küçülttüler, bir nevi yarı aktar oldular. Eskiden peynirciden taze süt alıp yoğurt yapardım, şimdilerde gidip bir avuç kara hindiba alıp çıkıyorum. Sinan var orada da; neredeyse çocukluğunu bildiğim Sinan. Bir de çok beyefendi bir sahibi vardı bizim peynircinin. Çok da gençti, Instagram adresimi bilir; “Evde Yazar Hanım, beğendin mi en son gönderimi?” derdi ve gülümserdik. Pandemi zamanı mahallenin Facebook grubunda ölüm ilânını gördüğümde gözyaşlarımı tutamamıştım. Çok gençti, çok kibardı. Hani ölen insanların sesleri unutulur ya bir süre sonra; ben bu arkadaşın sesini, yarı peltek konuşmasını hiç unutmadım; bakın yine aklıma geldi. Ama size tuhaf bir şey söyleyeyim, onca muhabbete rağmen adını yıllarca öğrenmemiştim, hâlâ bilmiyorum! Böyle kalsın hafızamda; sesiyle, güler yüzüyle… En çok tatillerden bahsederdik kendisiyle. O da benim gibi tatil köylerine gitmeyi severdi;

“İçkim yok, kumarım yok; hayatta tek lüksüm çoluk çocuk şöyle güzel bir tatil köyüne gidip bir hafta on gün kafa dinlemek” derdi. Benim gittiğim tatil köylerinden daha lükslerine giderlerdi, Voyage falandı onların segmenti. Öldükten bir süre sonra kendisi gibi genç eşi ve orta okula gittiğini tahmin ettiğim küçük çocuğunu gördüm birkaç kez peynircide. Artık selamlaşıp ayak üstü sohbetlerimiz de oluştu “yenge hanım” ile. Başka çocukları var mıdır hiç bilmiyorum. Bu güzel gülüşlü ailenin pandemi sonrasında tatilleri nasıl geçer diye düşünürken yakalarım kendimi zaman zaman…

“İyisine alıştıkları için çocuklar beğenmiyor alt segment otelleri” demişti en son bu konuda konuştuğumuzda… Hani esnaf gece gündüz çalışır ya, bu peynirci tatile gitmesiyle değişik gelirdi bana. Hayatı seviyordu; Atatürk’ü, bir de Fenerbahçe’yi… Sinan mı? Hâlâ çalışıyor orada gece gündüz; belki “yenge” dediği yeni patronuna biraz da iş öğretiyordur. Salıları izin yapmasın mı; birisine iş öğretmesi şart; saçları döküldü çok çalışmaktan! Sadece uyumaya gider evine. Allahtan sempatik de gelene geçene laf atarak eğleniyor uzun iş saatlerinde.

Hayat dediğimiz şey; peynircinin aktara evrilmesiyle, gidilen ve gidilmeyen tatillerin arasındaki  muhasebe değil mi?  Öyle ya da böyle; karahindibanın sadece kaynatılıp içilen bir ot değil de, aslında çocukken pamuk gibi üfleyerek uçurulan çiçeklerin bitkisi olduğunu anlamak değil mi? Bu ikisi arasında gidip gidip gelen, gelip gelip giden bir sarkaç değil mi...

Bu şiir gibi hayatın içinde hepimizin bazı gıcık tarafları var elbette. Ben mesela, tarhana konusunda çok seçiciyimdir. Doğru dürüst beğenmem; kaç tane yöresel tarhanayı yapanlardan gıyaplarında özür dileyerek dökmüşlüğüm vardır. Bu yüzden tadını sevdiğim tarhana için her seferinde mahalledeki kooperatif dükkânına gider, en sevdiğim yörenin sade tarhanasını alırım yıllardır. Nedense on beş gün süre ile gelmedi tarhana kooperatife.   Tam da canım çekmişken, havalar da soğukken. Ben de geçerken Sinan’a sorayım dedim, bizim Sinan her zamanki coşkusuyla:

“Bak senin gibi hiçbir şey beğenmeyen bir abla vardı, geçen bu tarhanadan aldı, sonra geldi bir daha aldı. Trakya’nın en güzeli bu; sen bana güveeennn” dedi, hık mık ettim  sonunda ikna oldum. "Bak beğenmezsem kavgaya gelirim" dedim gülümseyerek. "Tamam" dedi. Gerçekten de  damak tadına uymayan tarhanayı asla içmeyen ben, memnun kaldım bu öneriden! Gidip elbette teşekkür ettim. O gün bugündür ne zaman Sinan’ın dükkânının önünden geçsem;

“Çok yavaş içiyorsun sen bu tarhanayı, çoktan bitirip yenisini alman lazımdı” diyor. Gülüyorum. Sinan demişken, bu “skimpflasyon” dedikleri şey yükselmeden önce de ben kavurmayı, kaşarı “santimle” alırdım Sinan’dan…

“Sinancım, kavurma lazım”

“Kaç kilo vereyim ablama”

“Ne kilosu Sinan, sen kes oradan 2-3 cm, fazla olmasın” derdim; gülüşürdük… “Nasılsa taze taze alıyorum, ne gerek var fazlasına” derdim. Gerçi bu aralar pek kavurma satmıyor ama geçenlerde börek yapmak için kendisinden yine 2 cm peynir almışlığım var. “Skimpflasyon” günlerinde olduğumuz için benim santimle peynir almamın da pek bir esprisi kalmadı ya artık, neyse. Sinan ile aramızdaki muhabbet böyle bizim, santim santim; değer bilinen cinsten...

Mahallenin esnafı demişken, bizim kırtasiyeciye kocaman ayrı bir sayfa açmam lazım. Ne günlerim geçti O’nun üç-dört metrekarelik minik ve eski dükkânında! Eskiden işe giderken servisi O’nun dükkânında beklerdim sabahları; ne eğlenirdik. Politikadan, oradan buradan konuşurduk. Arada mahalle dedikodusu yaptığımız da olurdu. Daha influencer’lık kavramı çıkmadan önce, blogu ilk açtığım zamanlar “Ya şu dükkâna bir video kamera koysak, Youtube’da nasıl seyredilir muhabbet” derdim. O da “Bizim müşterilerin ağzının ayarı yok, sürekli hükümete sallıyorlar, başım derde girer” derdi de gülerdik. Şimdilerde pek sık olmasa da yine gidiyorum dükkânına. Geçen hafta sonu Oksijen Gazetesi almaya gittim, yine bana bu muhabbeti anımsattı da gülüştük. “Vay be; ne kadar da öngörülüymüşüm. O zamanlar bu işe kalkışsaydın şimdiye ünlü olmuştun” dedim yine gülüştük. Kendi küçük dünyamız güzel bence ya, böyle kalsın, ne yapalım ünü münü, iyi ki de olmamış!

Bizim mahallenin hikayeleri bitmez. Daha mahallenin Almanya’dan emekli, azıcık da cimri ama Atatürkçü kasabını, yıllarca tazecik yufkaları gözümüzün önünde açıp satan yufkacısını, elektrikli eşyaları tamir eden, çok kibar, ama gerçekten çok kibar Artin Ustasını anlatmadım bile…

Mahalleyi kafeler sardı sarmasına ama Artin Usta hâlâ küçücük dükkânında direnmeye devam ediyor. Laz bakkalların ikisi kapandı, elimizde sadece Ali Abi kaldı. Çok yaşlandı gerçi, ama O’nun artık titreyen elleriyle kapısının önünü süpürdüğünü görmek bile huzurun ta kendisi gibi geliyor benim iflah olmaz romantik tabiatıma.

Ne kadar uzattım lafı! Ne yazacaktım, nerelere gittim. Konu neydi? Dağıldı gitti her şey. Deep yakında konu dışına çok çıktığım için beni Ağaç Ev Sohbetleri’nden afaroz etse yeridir! Sahi neydi konu?

AVM’lere alışverişe mi gidiyoruz, zaman geçirmeye mi?

Cevap veriyorum efendim;

“Breh breh breh! Bende bu kafa olduğu sürece New York’a da gitsem kendime mutlaka küçük esnaf bulurum gibi geliyor. En kötüsü gider küçük esnafın olduğu mahallede otururum.

Ne kadar bazıları paragöz, şöyle böyle olsa da; zaman zaman kendilerine kızsak da; küçük esnaf ile sohbet etmek, sosyalleşmenin en güzel halidir. Domates dediğin, arada şaka yapılarak elle tek tek seçildiğinde lezzetli olur.

Bloglarımız da kocaman kocaman ışıltılı pırıltılı “web siteleri” yanında küçük dükkânlar gibi durmuyor mu zaten!”

İşte cevabım böyle. "Madem bu kadar kısa cevap verecektin, neden bu kadar uzattın?" diyorsanız da, esnaflık hali işte ne yaparsınız! Bazen böyle hesapsız kitapsız olabiliyoruz meslek gereği, af buyurunuz efenim...

Kalın sağlıcakla, dostlarım benim…

Devamını Oku

14 Ekim 2017 Cumartesi

Akılsız Telefonla Nostalji Günlerim

Her sabah işe giderken bir fotoğraf çekiyordum cep telefonumla. Sonra otobüse binince o fotoğrafı Facebook'da ya da Instagram'da paylaşıyor, altına da içimden gelen bir paragrafı yazıyordum. Gayet de keyifli bir rutin haline gelmişti bu benim için. Zamansızlıktan sadece hafta sonları bloga yazabildiğimden ötürü,  sosyal medyadaki bu mini yazılarla oyalanıyordum kendimce.

En son 3 gün önce çarşamba günü yazmıştım yine bir şeyler. Hatta yeni başladığım kitabımı otobüs camına dayayıp fotoğrafını çekmiştim.



O gün öğlene doğru iş yerinde mutfağa gittim.  Tezgahın önünde ayakta duruyor, ne yemek var diye bakıyordum. Bir ara istemsizce cep telefonumu çıkardım cebimden. Hani öylesine açıp bakıyoruz ya telefona defalarca. Öyle bir andı işte, gayrı ihtiyari...  Sonra tahmin ettiğiniz şey oldu. Evet; telefon elimden "çat" diye yere düştü bir anda! Üstelik nasıl olduysa düşerken ters takla attı ve ekranı yer tarafına döndü. “Çaatt!” diye bir ses çıktı. İçimden “Eyvah, gitti!” dedim, öylece bakakaldım. Daha önce de defalarca düşmüştü, ama sırt üstü düştüğü için en fazla bataryası dağılmıştı. Bu sefer dış görünüşte hiç bir yeri dağılmadı, o düşmeye  camı bile çatlamadı! Çünkü iç kanama geçiriyordu zavallıcık! Aldım elime korka korka, tabii ki ekran gitmiş, yerinde boş bir karaltı bana bakıyordu. Hemen nabzını dinledim, kalp atışlarına baktım. Iıhh, ses gelmiyordu. Ambulans çağırmadan önce ilk müdahaleyi yapayım dedim. Ortalama her Türk'ün yapacağı gibi bataryasını söktüm, sonra yeniden taktım. Bizde adettir bilirsiniz; ya çalışmayan alete afili bir tokat atarız, ya da fişini çekip yeniden takarız. İşe de yarar! Ben de kültürümüze yakışanı yaptım ve bataryayı yeniden takınca telefon düzelecek sandım. Açılmasını bekledim bir süre. Evet açıldı. Fakat ekranın yarısı vardı, yarısı yoktu.


 Şifreyi el yordamıyla girecektim mecbur. Hay bin kunduz! Bir kere girdim, olmadı. Sayıların sol tarafını göremiyordum ki! İkinci kez girdim yine olmadı. Artık son hakkım kalmıştı, onu da yanlış girersem telefonu hepten kaybedecektim! Son seferde çok hassas davrandım ve şifreyi girmeyi başardım. Evet telefonum açıldı! Peki ama her şey bitti mi? Elbette hayır! Erken sevinmişim, çünkü yine ekranın sağı vardı, solu yoktu! Dolayısıyla da telefonun bu şekilde varlığı bana bir şey ifade etmiyordu. Zaten kafası iyice karışmıştı garibanın.

O maviydi, üç sene önceki doğum günü hediyemdi, ilk akıllı telefonumdu! Son zamanlarda
çok acı çekiyordu gerçi. Uygulamaları açamaz olmuştu, hafıza kaybı vardı. Aslında uzatmaları oynuyorduk birlikte. Format atmayı düşünüyordum, o benden önce davrandı.  Kendi kendinin fişini çekmeye karar verdi! Demek ki telefonların ötenazi özgürlükleri varmış, bunu da öğrenmiş oldum!

 Ne yapabilirdim, bu da onun kararıydı, saygı duymak lazımdı! Bu arada ambulansa haber verildi hemen. Meğer bizim iş yerine servis veren mobil bir cep telefoncusu arkadaş varmış. Ambulans gibi bir şey işte. Geldi baktı; “Ekranı değiştiririm ama bu mavi kasadan bulamam" dedi! Yüzümde nasıl bir üzüntülü ifade oluşmuşsa artık, “Beyaz yaparız!” dedi daha sonra! Sanki beyaz maviye özdeşmiş gibi... Sustum, devam etti. 

“Ben tamir edince sizi 5-6 ay daha idare eder” dedi. “Ne kadara olur?” diye sordum. “Size 100 TL” dedi. Benim adımı bile bilmez etmez, bana 100'müş! Niye seksen değil! Hayır nasıl maliyet yaptın iki dakikada da "yüz" diyorsun! Bunları içimden düşündüm tabii ki; bu arada bir sessizlik oldu. Bizim acar ambulans telefoncu baktı müşteri kararsız, hemen atağa geçti:  “İsterseniz size yeni bir telefon verelim!” dedi. “Yeni ayfonlardan yakışır” dedi gülümseyerek. Öyle ya herkesin elinde ayfon var.  Benim gibi alışveriş düşmanı birine çattığını nereden bilsin zavallı! “Bir telefona üç dört bin lira asla vermem, o işler bana göre değil!” dedim. “O zaman tamir edeyim!” dedi. “Ben bir düşüneyim” dedim. Akşam anlayan birine gösterdim telefonu. Öğrendim ki meğer içi de parçalanmış! Yani 100 TL verip iki gün sonra tekrar sorun yaşatma riski var! Bu durumda kadere boyun eğdim ve zor da olsa vedalaştım telefonumla. Peki ne yaptım?

Eski dostlar, mavi telefonlar gibi...

Eski Nokia'ma taktım kartı. Taş gibi çalışıyor mübarek! Nereden baksan yaşı dokuz ya da on! Perşembe gününden bu yana hesap edin iki buçuk gün oldu, şarj çizgisi hala dolu! Hep söylüyorum, yine tekrar edeyim :

“Bence teknoloji, kapitalizmin çıkarlarına daha iyi hizmet edebilmek için geliştiriliyor!” Her şey biz daha çok tüketelim diye kurgulanıyor! 

Yeni teknoloji ile üretilen ürünlerin kullanım ömrü git gide kısalıyor farkında değil misiniz? Kırmızı başlıklı kız sorsa mesela  teknoloji nineye:

“- Telefonum neden iki sene sonra bozuluyor Tekno Nine?”

dese; iyi kalpli bilim teknik babaannesi gibi görünen, aslında maskesinin altında kapitalizm canavarı yatan teknoloji şöyle cevap verir muhtemelen:

“- Seni daha iyi sömürebilmek için modern insan!”

Eskiden bilmez misiniz annelerimizin evlenirken aldıkları buzdolabı otuz sene ayakta kalırdı, taş gibilerdi! Çünkü mühendislik, bir ürünün dayanıklı olması için de kafa yorulan bir bilimdi. Oysa şimdi öyle mi! Adamlar öyle bir sistem uyguluyor ki, misal çamaşır makinenizin garanti süresi bitince çat diye makine bozuluyor.  Sanki programlanmış gibi! Hiç başınıza gelmedi mi?

Güya yeni işe girdim, gelirim eskiye göre biraz arttı ya! İki hafta önce modem bozuldu, yenisini aldım. Geçen hafta sekiz sene önce aldığım ve yine rengi metalik mavi olan elektrik süpürgem bozuldu, mecburen yenisini aldım. Bu seferki mavi-kırmızı karışım renk ama ne yapayım, toz içinde yaşamaktansa kırmızıya katlanacağım artık! Bu hafta da telefonum bozuldu; mecburen yenisini alacağım. Ya birileri nazar değdirdi bana, ya da evrenin bir bildiği var; bol bol para harcatıyor! Ne oldu şimdi; güya işe girdim, evdeki her aleti yeniliyorum! O zaman hemen ricada bulunalım:

"Sevgili Evren, lütfen pozitif enerjilerini gönder; artık bir şeylerim bozulmasın, amin !"


Eski telefonumla nostalji  yaşıyorum

Telefonlar birer birer eskiyor...

Olabilecek en makul fiyatlı telefonun internetten siparişini verdim bu arada. Elbette ayfon değil. En az bilinen marka, Casper Via M2. Görgüsüz gibi marka yazdığımı düşünmeyin. Tam tersine mütevazı, “best seller” olmayan ve piyasadaki en makul fiyattaki telefonlardan  biri bu. Araştırdım da söylüyorum, reklam falan yapmıyorum yanlış anlaşılmasın. Makul fiyatta ve işlevsel telefon arayan  vardır belki diye yazıyorum bunu! Neden mi alıyorum yeni telefon; sadece iş hayatı için! Bütün iş hayatı akıllı telefonlarla, Whatsapp gruplarıyla iç içe geçmiş durumda çünkü. 
Eski Nokiaaa, Eski Nokiaa

Siparişi verdim dün akşam,- bu arada da  eski Nokia'mla  hasret gideriyorum, nostalji yaşıyorum. Ne zaman sıkışsam yardımıma koşuyor sağolsun.  Avcumun içine sığıyor, minik bir zarafeti var. Üstelik mavi o da, en sevdiğimden! İçinde 2010 yılından harika mesajlar kalmış. Çıkarıyorum mesaj yazmak için otobüste, herkes şaşkın şaşkın bana bakıyor.  Sanki elimde dinozor varmış gibi! Topu topu 10 senelik bir alet oysa bu. Tarih için 10 sene nedir? Düşünün teknolojideki hızı...

“Surat ekle” diye bir seçeneği var menüsünde Nokia'mın. İki nokta üst üste kapa parantez, iki nokta üst üste aç parantez, bir iki seçenek daha... Emoji denilen sarı suratlar  henüz keşfedilmemiş o zamanlar. Ne kadar az özellik, o kadar naiflik ve duygusallık. 

Bu arada yeri gelmişken söyleyeyim.  Telefon bozulma hikayesinde anladım ki, ben akıllı telefon bağımlısı değilmişim! Gün içerisinde hiç olmazsa en az 10-20 kere whatsapp vs. bakarken, akılsız şirin telefonumu kullandığımdan bu yana telefon öylece cebimde duruyor. Sadece aramam gerektiğinde kullanıyorum, kafam rahat. Sosyal medyanın bilgi kirliliğinden uzak, kitaplara yakın nefis bir deneyim oldu bu bir kaç gün benim için. Önümüzdeki salı gününe kadar da böyle dolaşacağım. Bir nevi özgürlük aslında. Minimalizme yolculuğun belki de ilk adımları böyledir, kim bilebilir... 


Devamını Oku

18 Mart 2017 Cumartesi

Ben özlüyorum, hem de çok şeyi özlüyorum

Eurovision'da hangi şarkı yarışacak tartışmalarını özlüyorum mesela. İngilizce mi olsun, Türkçe mi olsun; dans nasıl olsun, şarkıda folklorik öge olsun mu, olmasın mı. En son 2012'de Can Bonomo ile katılmışız, aradan geçmiş kocaman 5 sene!  Özlüyorum...
O gece büyük bir heyecanla televizyonun karşısına oturup şarkıları dinlemeyi, gazetelerin verdiği tabloda şarkıların karşısına puan yazıp kendi birincilerimizi seçtiğimiz günleri özlüyorum. Ertesi gün “yine komşular birbirlerine oy verdi” manşetlerini görmeyi özlüyorum. Komşular birbirine oy veriyor bahanesiyle çekildik yarışmadan 2013'de, iyi de hep böyle değil miydi zaten. Komşular birbirine oy veriyordu madem, Sertap nasıl birinci olmuştu. Hem komşular birbirine oy verse ne değişirdi ki; biz de Azerbaycan'a oy vermiyor muyduk... Eğleniyorduk ülke olarak kendi çapımızda, eğlencemiz elimizden alındı.

Özlüyorum ben, Eurovision Şarkı Yarışması'nı özlüyorum!


Televizyonda film izlemeyi özlüyorum mesela. Parliament Sinema Kuşağı'nı, en çok da CBNC-E'nin kaliteli filmlerini ve dizilerini özlüyorum. Salı Gecesi Film Kuşağını, TRT-2'nin “entel kanal” olduğu zamanları, ya da nefes tutarak izlediğim Prison Break, perşembelerin gelmesini iple çektiğim The 24 ... CNBC-E kapandıktan bu yana televizyonda alt yazılı film kalmadı farkında mısınız! Bir zamanlar dublaj sanatında öncü olan ülkemizde o sanat da gerilediği için, artık dublajlı film izleyemiyorum. Hep aynı kötü sesleri duydukça filmlerin inandırıcılığı kalmıyor çünkü. E internet var diyeceksiniz; biliyorum ama, sadece televizyon izleyen milyonlarca insan da var! Fakat televizyonlarda artık film yok! Komedi de yok! Bir dönem unutulan ağalı beyli dizileri, en kötüsü de silahlı mafyalı, sahte kahramanlı şiddetli şeyleri gösteriyorlar. Tek eğlencesi televizyon olan insanların iyice kafası karışsın diye...

Özlüyorum ben, televizyonda kaliteli orijinal film izlemeyi özlüyorum!


Bir de neyi özlüyorum biliyor musunuz, çalışma umudunu özlüyorum. Mesela üniversiteyi kazanan gencin geleceğe dair umutlu olduğu, iş bulma konusunda daha az sorun yaşadığı, öğretmenlerin mezun olur olmaz atandığı, sanayinin teşvik edildiği günleri özlüyorum. Üretimi, fabrikaları özlüyorum. Sahi en son nerede bir fabrika açılışı haberi duydunuz hatırlıyor musunuz? Bir zamanlar Sabancı gibi iş adamlarına “fabrikatör” denilirdi; onlar fabrikalar açarlardı. Oysa şimdi iş adamları inşaatlarıyla, rezidanslarıyla anılır oldular. Her gün yollar açılıyor, köprüler açılıyor, avemeler açılıyor ama, bir tane yeni fabrika açılıyor mu?

Özlüyorum ben, üreten ülkemin fabrikalarını özlüyorum...


Aslında çok şey özlüyorum. Mesela özlediklerim arasında politikacıların birarada tartıştıkları, ama asla nezaket sınırlarını aşmadıkları programlar da var. Farkında mısınız, artık politikacılar değil aynı tartışma porgramına, aynı fotoğraf karesine girmeye bile tahammül edemiyorlar. Demirel'in nüktelerini, Ecevit'in şiirlerini, Erdal İnönü'nün zekasını, hatta Erbakan'ın esprilerini dahi özleyeceğim hiç aklıma gelmezdi ama, itiraf edeyim özlüyorum. Bir de Olacak O Kadar gibi bir programda politikacılar hakkında yapılan ince mizahı özlüyorum. Milletçe politikacıların karikatürize edilmiş hallerine gülerken, aslında bir anlamda meditasyon yapar rahatlardık. Dolayısıyla bu kadar gergin değildik. Başka partilere oy veren insanlar, birbirlerine düşman değildi.

Özlüyorum ben; politikacıların hoşgörüsünü, rekabetin zarif olduğu günleri özlüyorum...


Zarafet demişken, insanların birbirlerine kolayca çemkirmediği zamanları da özlüyorum. Sosyal medyada ağzına geleni söyleyenler ve troller çoğaldıkça, onca faydasına rağmen neredeyse sosyal medyasız günleri de özleyeceğim! Okuyan insana saygı duyulan zamanları; hastaların doktor dövmediği, mankenlerin gerçek sanatçıları gölgelemediği, öğretmenin aşağılanmadığı, kitap okumanın teşvik edildiği, her aklına geleni uluorta söylemenin dürüstlük değil de kabalık olarak nitelendirildiği günleri özlüyorum.

Özlüyorum ben, insanların birbirlerine saygılı davranmalarını özlüyorum.


Ortak değerlerimizi özlüyorum bir de. Milli bayramlarda hep beraber coşmayı, milli yaslarda hep beraber ağlamayı özlüyorum. Folklorik gösterileri özlediğim gibi, o eski kahramanlık filmlerini bile özlüyorum. 23 Nisan günü, 19 Mayıs günü sanki sıradan bir günmüş gibi televizyonlarda evlilik, makyaj programlarının devam etmesini; üstelik ekranın sağ üst köşesinde göstermelik bir bayrakla bunun yapılmasını üzüntüyle karşılıyorum. Bir madende grizu patladıysa, bütün ülkenin yas tuttuğu zamanları özlüyorum mesela. Birimizin derdinin hepimizi üzdüğü zamanları özlüyorum.

Özlüyorum ben, asgari ortak noktalarda birleşmeyi özlüyorum....


Özlüyorum ben, basit şeyleri özlüyorum...

Özlemek suç mu, ya özlediğini itiraf etmek...



Devamını Oku

30 Eylül 2014 Salı

Mahur Bey'in düşleri!

Grand tuvalet giyinmeyi çok severdi. Hafta içi rengarenk kravatlar takar, üzerine mükemmel oturan, hiç bir potluk ya da darlık yapmayan, özel terzisi Yorgo'nun diktiği takım elbiseleri giyerdi. "Yorgo da çok yaşlandı, O'na bir şey olursa ne yaparım!" diye  düşünüp telaşlandı bir an için. Ailesinden böyle görmüştü, “İnsanın kendisine özen göstermesi, çevresine duyduğu saygıyı yansıtır” derdi babası. İşi olsun ya da olmasın her sabah erkenden kalkar, özenle duşunu alıp traşını olur, dikkatlice giyinirdi.
Hafta sonları ise özlediği keyif zamanlarıydı. Boynuna fularını takar, üzerine spor bir kazak geçirir, piposunu da yakıp, en sevdiği aromalı kahvelerden yudumlayarak kitaplarını okurdu.

Hayatı seviyordu, artık seviyordu diyelim. Kırklı yaşlarına geldiği bu zamanlarda anlayabilmişti değerini ama olsundu, en azından anlamıştı ya, bu da bir şeydi..  Eskiden televizyonun karşısına geçip politikacıların saçma sapan, vizyonsuz, cahil cahil konuşmalarına sinir olarak vakit geçirdiğine şimdilerde kendisi de inanamıyordu. Ne politikanın entrikaları biterdi, ne de bu cahil adamların hırsı tükenirdi!




Mahur Bey bir sabah kalktı ve o kararı aldı:

Bu ülkenin çivisi çıkmış düzenini protesto ediyorum artık!” dedi kendi kendine. 

Zaten ömrü boyunca protesto etmemiş miydi? Yok yok bu sefer başkaydı, bu sefer aldığı karar çok radikaldi, artık televizyon izlemeyecek, gazetelerde gördüğü o paçavra yüzlü insanların ruhunu kirletmesine izin vermeyecek, internette “son dakika!” diye yanıp sönen spotlarla verilen “Başbakan şunu dedi, cumhurbaşkanı bunu yedi..” gibi içi son derece boş, ruhunu kirleten hiçbir saçmalığa bundan sonra hayatında asla izin vermeyecekti. “Oh be!” dedi kendi kendine, “Ruhumu arındırmalıyım artık!”


Aldığı bu karara çok sevindi Mahur Bey, kim ne diyebilirdi ki hem! Bencil mi diyeceklerdi, duyarsız mı diyeceklerdi, 'zevklerine düştü Mahur Bey bu yaştan sonra, nerede kaldı vatan sevgisi, nerede kaldı soldan bakış açısı!' da diyen olurdu mutlaka. Gülümsedi hafifçe; gülümseyişinde “böyle söyleyecek olanlara da artık hayatımda yer yok!” mânâsı vardı sanki, istemsizce baba yâdigâri gramofona doğru yöneldi.

Kimselerin el sürmesine izin vermediği, gözü gibi baktığı gramofonunu zaman zaman Kapalıçarşı'daki Mehmet Usta'ya götürüp bakımını yaptırırdı. Çevresinde Gramofon Baba diye bilinen Mehmet Usta'nın 1900'leri andıran küçücük sevimli dükkanına ne zaman gitse, içine buruk bir huzur çöker, boğazı düğümlenirdi..


Nereden de geliyor aklıma bu karışık hikayeler, az önce aldığım karar etkisini göstermeye başladı bile “ dedi kendi kendine, uzandı eli taş plak koleksiyonuna.
Tabi ya, Seyyan Hanım'dan o tangoyu dinlemek yakışırdı böyle bir âna..





Şu müzikteki zarafet, şu şarkı sözlerindeki derinlik.. Dışarıda bir yerlerde milyonlarca insan PSY denilen pop starın Gam Gam Style şarkısıyla coşup anlamsızca dans ederken, O daha kırklı yaşlarının başında olmasına rağmen taş plakların serinliğiyle ruhunu dinlendirebilecek bir derinliğe sahipti ya, gerisi hikayeydi. Varsın dışarıda birileri politikacılara, birileri pop starlara, kalanları da teknolojik ürünlere tapsınlardı, Mahur Bey'in yolu belliydi artık, “ne gam, ne de gam gam bu saatten sonra!" dedi kendi kendine.

Vücudu iki binli yıllarda yaşasa da ruhu 1930'larda nefes alıyordu Mahur Bey'in. Pera'da ellerinde yelpazeleri, tüllü şapkaları, uzun eldivenleri ile akşam üzerlerinde gezintiye çıkan, köşedeki pastahanede sakızlı muhallebi yiyerek sohbete dalan o zarif kadınlara, başlarında şapkaları, şık takım elbiseleri, sinek kaydı traşları ile eşlik eden beyefendilerin çağında yaşamalıydı oysa!

İki binli yıllar demek görgüsüzlük demekti, yüksek perdeden konuşmak demekti, cehaletin pohpohlanması demekti... Daraldı yine bunları düşününce. “Nerede o eski kadınların Fransız dantelleriyle süslü zarif elbiseleri, nerede koltuk örtüsü giymiş gibi etrafta salınan politikacı eşleri!” dedi, “Nerede piyano çalmayı bilen, iki dili ana dili gibi konuşan eski ev kadınları, nerede yüzlerine botoks yaptırmaktan başka bilgisi olmayan, sözüm ona devlet büyüklerinin eşleri!” de diyordu ki, durdurdu zihnindeki akışı.




Hoop dur bakalım, karar aldın, artık böyle şeylere takılıp kalmayacaksın” dedi kendi kendine. Kalbi mi sıkışıyordu ne! Gözlerini ovuşturarak şöyle bir etrafına baktı, burası neresiydi, Mahur Bey de kimdi, neler oluyordu böyle... Doğruldu yataktan, elini başına götürdü, terden saçları birbirine karışmıştı. Yastık kılıfına dokundu sonra, sırılsıklamdı o da.




Ne Mahur Bey kalmıştı, ne taş plaklar, ne Seyyan Hanım, ne de Pera'nın tüllü şapkalı hanımefendileri... Mahur Bey diye biri yoktu ki, yoksa var mıydı? Kafası karman çorman olmuştu, kimdi bu yataktan kalkan kişi, dışarıda olan biten neydi?

Elini yerde duran pantolonuna uzattı, cebinden ehliyetini çıkardı ve orada yazan isme baktı bir an...

Tabi ya, her şey yerli yerinde duruyordu, Mahur Bey diye biri yoktu, zaten hiç olmamıştı ki!

Sokaktan geçen simitçinin bet sesiyle kendine geldi:
Taze bunlaaarr, tazeeee, çıtııır çıtıııırrr!...”

.........................

Evet sevgili dostlar, bu yazı, sevgili Minelse'nin beni mimlemesi sonucunda yazıldı, umarım beğendiniz. Konu biraz zordu, ama çok keyifli bir mimdi, kendisine teşekkür ediyorum.
 İçinde (pipo, cahil, taş plak, PSY, yelpaze, sakızlı muhallebi, yastık kılıfı, ehliyet) sözcükleri geçen bir şey yazmam isteniyordu, hiç düşünmeden başladım yazmaya ve okuduğunuz şey çıktı. Adına öykü deyin, öykümsü deyin, doğaçlama deyin, karalama deyin, saçmalık deyin, yani ne derseniz deyin...

 Bu yazıyı okuyup beğenen herkesi mimliyorum ben de, merakla bekliyor olacağım yazılarınızı..

Sevgiyle ve sözcüklerin büyüsüyle kalın...



Devamını Oku