İstediğim
kadar işim gücüm olsun, vaktim dar olsun, bir kitabı sayfa sayısına da bağlı
olarak en fazla 5 gün içinde bitiriyorsam, o kitap benim için güzel bir
kitaptır.
Ahmet
Ümit'in son kitabı Beyoğlu'nun En Güzel Abisi'ni pazar akşamüzeri aldım,
pazartesi sabahtan öğlene kadar okudum, bugün yani salı günü devam ettim ve saat 14.13 iken 412 sayfalık
bu kitap bitti. Demek ki kitap benim için hakikaten güzelmiş.
Nedir
kitabı beğenme kriterim?
Sanırım
öncelikli olarak kitabın anlatım biçimi ve dili beni etkiliyor. Ahmet Ümit,
daha önce okuduğum birkaç kitabında olduğu gibi bu kitabında da oldukça akıcı,
keyifli bir konuşma dili kullanmış. Zaten polisiye bir kitabın başka türlü
anlatılması sanırım sıkıcı olurdu.
Her kitapta elbette hayalimizde canlandırırız
karakterleri ve olayları ama, polisiyelerde işin içine diyaloglar ve aksiyonlar
daha çok girdiği için bir film gibi olsun isteriz kitap. Açıkçası polisiye
kitap pek okumam Ahmet Ümit hariç, ama şu da bir gerçek ki O’nun kitaplarını
bir film izler gibi okuyabiliyorum. Çünkü kitaplarında dinamizm var, kısa
diyaloglar var, uzun uzun çözümlemeler ve betimlemeler yok. Aksi olsaydı zaten kitabın sonunu okumadan
yarım bırakırdım muhtemelen. Çünkü polisiye kitap biraz da eğlenmek, ipuçlarını
takip ederken beyin egzersizi yapmaktır, geriye pek bir şey kalmaz insanda.
Polisiye aksiyon filmleri, dizileri de öyle değil midir? Mesela "The 24" ve "Prison Break" dizilerini soluk soluğa izlemiştim zamanında. Detaylarını
sorsanız, derim ki Prison Break’de baş karakter, hapishaneden kaçış planını
vücuduna dövme yaptırmıştı ve sonunda kaçtı. Hadi yine bunda konuyu
anımsıyorum, ama The 24 ‘den aklımda kalan sadece ajan Jack Bauer, O’nun zekâsını ve cesaretini hayranlıkla
izlemek için perşembe akşamlarını iple çektiğimdir. Hepsi bu kadar!
Polisiye
kitaplar da böyledir benim için. Dedim ya pek de okumam. Mesela Ahmet Ümit’in
ilk okuduğum kitabı Patasana’yı aldım kitaplığımdan elime şimdi, 22 Mart 2007
yazıyor içinde. (Hep tarih atarım kitaplarıma) Nereden baksanız 6-7 sene olmuş
okuyalı, ne hatırlıyorum? İnanın hiçbir şey. Bir arkeoloji hikâyesi vardı bir
de cinayet. Ama keyifle okumuştum, hatta ilk okuduğum polisiye romandı da
diyebilirim. Kitap kötü olduğu için mi anımsamıyorum detayları, elbette hayır. Peki,
hafızamda mı sorun var, sanmıyorum. Keyifle okumuştum, güzeldi ve geçti gitti. Zaten bir polisiye hikayeden detay hatırlamak insana ne katar ki?
Ama
Beyoğlu’nun En Güzel Abisi, bu anlamda biraz daha farklı bir yere
koyabileceğim bir kitap. Evet, ortada çözülmesi gereken bir cinayet var ama
arka planda toplumsal olaylar iyi kurgulanmış. Cinayetin geçtiği ortam
Tarlabaşı. İstanbul’da yaşayanların adını duyunca ürktükleri, hafızalarına “tekinsiz”
olarak kazınmış yer. Tarlabaşı’nın arka sokaklarında tinercisi var, mafyası
var, kumarhanesi var, bedenini satarak para kazanan insanlar var, sanatçısı
var, solcusu var, tutunamayanı var.. İşte kitapta tüm bu birbiriyle alakasız gibi görünen insanlar
birer karakter olarak yer alıyor ve siz Komiser Nevzat’ın gözünden ipuçlarının
izini sürerken tüm bu toplumsal figürlerle de tanışıyorsunuz. Onlar birbiriyle
konuşuyorlar, olaylar hakkında yorum yapıyorlar, siz de ister istemez o
tablonun içine dahil oluyorsunuz. Kitapta en çok bu kurguyu sevdim. Özellikle
daha yeni yaşadığımız gezi direnişinin arka planda kitabın temel kurgusuna çok
doğal bir şekilde eklenmiş olması benim için kitabı daha bir okunası yaptı.
Gezi direnişi hakkında çok şey yazıldı çizildi, ama romandaki tinerci
çocukların bakış açısı bence güzel ve son derece doğaldı.
6-7
Eylül olayları ile yüzleşmek hep içimi parçalar, utanırım yaşananlardan,
okumak, izlemek son derece rahatsız eder vicdanımı. Kitabın bu olayları anlatan
bölümlerinde yine çok kötü oldum, hatta satırların çoğunu atlayarak okuduğumu
da itiraf etmeliyim. Beyoğlu deyince bu olayları da anımsatmak istemiş yazar,
çok detaylı değil, ama çarpıcı bir iki kısa öyküyle değinmiş. Güzel de bağlantı
yapmış günümüze, ama sanki kitabın sonuna sıkıştırılmış gibi geldi bana bu
detaylar. Gezi olayları gibi biraz daha kitabın geneline yayılsaymış daha mı iyi
olurmuş? Belki de dedim ya bu konuyla yüzleşmeyi çok ağır bulduğum için böyle
düşünüyorumdur, utanç duyuyorum sanki ben suçluymuşum gibi…
Muhtemelen budur
nedeni böyle düşünmemin.
Komiser
Nevzat, duygu olarak bana eski Türk filmlerindeki babacan komiser Hulusi
Kentmen’i anımsatıyor. O hiç yanlış yapmaz diye düşünüyorum, babacandır, saygı
duyulan tatlı sert bir komiserdir. Kimselere belli etmese de duygusaldır, sevgi
doludur. İnsan sarrafıdır, herkesle çok iyi diyalog kurabilir, rahatlıkla
empati kurabilir. Aslında hepimizin sokakta görmek istediği ideal polis
tiplemesidir. Kitabı okurken komiser Nevzat gözümde hep Ahmet Ümit’in sakallı
fotoğrafı olarak canlandı. Yani bildiğimiz, sevdiğimiz, içimizden biri.
Kitabın
kurgusunda zaman zaman Ahmet Ümit’in “tuhaf yazar” olarak esprili bir şekilde yer
alması ise beni gülümseten ve çok da hoşuma giden bir detay oldu. Ben de bir
roman yazsam, kesin böyle küçük oyunlarla kendimle eğlenir okuyucuyu da
şaşırtırdım diye düşündüm. Azıcık kendisini de övmüş, olacak o kadar, bence bu
detay kitaba ekstradan bir şirinlik katmış. Röportajında okuduğuma göre bu
romanın düşüncesini ilk açtığı kişilerden olan Selim İleri’den bahsetmesi çok
hoş bir jest olmuş. Keşke 346. sayfada “İnsan yaşadığı yere benzer demişti bir şair”
cümlesine de dizelerin sahibi çok sevdiğim şair Edip Cansever’in adını not
düşseydi çok da şık olurdu demeden de geçemeyeceğim bu arada.
Peki,
katil kimmiş, tahmin edebildim mi?
Edemedim,
katili öğrendiğimde de “oh be rahatladım” duygusu olmadı. Aslına bakarsanız iyi
ki de olmadı. Çünkü düşünülecek o kadar çok detay vardı ki, geri planda
anlatılanlar o kadar önemliydi ki, katilin kim olduğu konusu insanı meraktan
öldürmüyordu. Kentsel dönüşümün arka planında dönen mafyatik olaylar, Tarlabaşı’nın
arka sokaklarında yaşayan, sıradışı olarak değerlendirebileceğimiz insanların yaşamlarından
kesitler, tam bu gerçeklerin ortasında patlayan gezi olayları derken katil
açıkçası benim pek de umurumda değildi.
Ne
demiştim, polisiye romanlardan akılda pek bir şey kalmaz demiştim. Belki birkaç
sene sonra bu romandaki katilin kim olduğunu unutacağım, ama Tarlabaşı’nın
hazin öyküsünden kesitler mutlaka aklımda kalacak.
Romandan
güzel bir cümleyle bitireyim:
“Hayat, yaşadıklarımızdan çok hayal ettiklerimiz değil mi zaten?” (sf:270)
Kitabı okuyun, bence siz de seveceksiniz. Hatta okuduktan sonra bu yazının altına yorumlarınızı da eklerseniz tahmin edebileceğiniz gibi pek bir memnun olurum..

