14 Ekim 2017 Cumartesi

Akılsız Telefonla Nostalji Günlerim

Her sabah işe giderken bir fotoğraf çekiyordum cep telefonumla. Sonra otobüse binince o fotoğrafı Facebook'da ya da Instagram'da paylaşıyor, altına da içimden gelen bir paragrafı yazıyordum. Gayet de keyifli bir rutin haline gelmişti bu benim için. Zamansızlıktan sadece hafta sonları bloga yazabildiğimden ötürü,  sosyal medyadaki bu mini yazılarla oyalanıyordum kendimce.

En son 3 gün önce çarşamba günü yazmıştım yine bir şeyler. Hatta yeni başladığım kitabımı otobüs camına dayayıp fotoğrafını çekmiştim.



O gün öğlene doğru iş yerinde mutfağa gittim.  Tezgahın önünde ayakta duruyor, ne yemek var diye bakıyordum. Bir ara istemsizce cep telefonumu çıkardım cebimden. Hani öylesine açıp bakıyoruz ya telefona defalarca. Öyle bir andı işte, gayrı ihtiyari...  Sonra tahmin ettiğiniz şey oldu. Evet; telefon elimden "çat" diye yere düştü bir anda! Üstelik nasıl olduysa düşerken ters takla attı ve ekranı yer tarafına döndü. “Çaatt!” diye bir ses çıktı. İçimden “Eyvah, gitti!” dedim, öylece bakakaldım. Daha önce de defalarca düşmüştü, ama sırt üstü düştüğü için en fazla bataryası dağılmıştı. Bu sefer dış görünüşte hiç bir yeri dağılmadı, o düşmeye  camı bile çatlamadı! Çünkü iç kanama geçiriyordu zavallıcık! Aldım elime korka korka, tabii ki ekran gitmiş, yerinde boş bir karaltı bana bakıyordu. Hemen nabzını dinledim, kalp atışlarına baktım. Iıhh, ses gelmiyordu. Ambulans çağırmadan önce ilk müdahaleyi yapayım dedim. Ortalama her Türk'ün yapacağı gibi bataryasını söktüm, sonra yeniden taktım. Bizde adettir bilirsiniz; ya çalışmayan alete afili bir tokat atarız, ya da fişini çekip yeniden takarız. İşe de yarar! Ben de kültürümüze yakışanı yaptım ve bataryayı yeniden takınca telefon düzelecek sandım. Açılmasını bekledim bir süre. Evet açıldı. Fakat ekranın yarısı vardı, yarısı yoktu.


 Şifreyi el yordamıyla girecektim mecbur. Hay bin kunduz! Bir kere girdim, olmadı. Sayıların sol tarafını göremiyordum ki! İkinci kez girdim yine olmadı. Artık son hakkım kalmıştı, onu da yanlış girersem telefonu hepten kaybedecektim! Son seferde çok hassas davrandım ve şifreyi girmeyi başardım. Evet telefonum açıldı! Peki ama her şey bitti mi? Elbette hayır! Erken sevinmişim, çünkü yine ekranın sağı vardı, solu yoktu! Dolayısıyla da telefonun bu şekilde varlığı bana bir şey ifade etmiyordu. Zaten kafası iyice karışmıştı garibanın.

O maviydi, üç sene önceki doğum günü hediyemdi, ilk akıllı telefonumdu! Son zamanlarda
çok acı çekiyordu gerçi. Uygulamaları açamaz olmuştu, hafıza kaybı vardı. Aslında uzatmaları oynuyorduk birlikte. Format atmayı düşünüyordum, o benden önce davrandı.  Kendi kendinin fişini çekmeye karar verdi! Demek ki telefonların ötenazi özgürlükleri varmış, bunu da öğrenmiş oldum!

 Ne yapabilirdim, bu da onun kararıydı, saygı duymak lazımdı! Bu arada ambulansa haber verildi hemen. Meğer bizim iş yerine servis veren mobil bir cep telefoncusu arkadaş varmış. Ambulans gibi bir şey işte. Geldi baktı; “Ekranı değiştiririm ama bu mavi kasadan bulamam" dedi! Yüzümde nasıl bir üzüntülü ifade oluşmuşsa artık, “Beyaz yaparız!” dedi daha sonra! Sanki beyaz maviye özdeşmiş gibi... Sustum, devam etti. 

“Ben tamir edince sizi 5-6 ay daha idare eder” dedi. “Ne kadara olur?” diye sordum. “Size 100 TL” dedi. Benim adımı bile bilmez etmez, bana 100'müş! Niye seksen değil! Hayır nasıl maliyet yaptın iki dakikada da "yüz" diyorsun! Bunları içimden düşündüm tabii ki; bu arada bir sessizlik oldu. Bizim acar ambulans telefoncu baktı müşteri kararsız, hemen atağa geçti:  “İsterseniz size yeni bir telefon verelim!” dedi. “Yeni ayfonlardan yakışır” dedi gülümseyerek. Öyle ya herkesin elinde ayfon var.  Benim gibi alışveriş düşmanı birine çattığını nereden bilsin zavallı! “Bir telefona üç dört bin lira asla vermem, o işler bana göre değil!” dedim. “O zaman tamir edeyim!” dedi. “Ben bir düşüneyim” dedim. Akşam anlayan birine gösterdim telefonu. Öğrendim ki meğer içi de parçalanmış! Yani 100 TL verip iki gün sonra tekrar sorun yaşatma riski var! Bu durumda kadere boyun eğdim ve zor da olsa vedalaştım telefonumla. Peki ne yaptım?

Eski dostlar, mavi telefonlar gibi...

Eski Nokia'ma taktım kartı. Taş gibi çalışıyor mübarek! Nereden baksan yaşı dokuz ya da on! Perşembe gününden bu yana hesap edin iki buçuk gün oldu, şarj çizgisi hala dolu! Hep söylüyorum, yine tekrar edeyim :

“Bence teknoloji, kapitalizmin çıkarlarına daha iyi hizmet edebilmek için geliştiriliyor!” Her şey biz daha çok tüketelim diye kurgulanıyor! 

Yeni teknoloji ile üretilen ürünlerin kullanım ömrü git gide kısalıyor farkında değil misiniz? Kırmızı başlıklı kız sorsa mesela  teknoloji nineye:

“- Telefonum neden iki sene sonra bozuluyor Tekno Nine?”

dese; iyi kalpli bilim teknik babaannesi gibi görünen, aslında maskesinin altında kapitalizm canavarı yatan teknoloji şöyle cevap verir muhtemelen:

“- Seni daha iyi sömürebilmek için modern insan!”

Eskiden bilmez misiniz annelerimizin evlenirken aldıkları buzdolabı otuz sene ayakta kalırdı, taş gibilerdi! Çünkü mühendislik, bir ürünün dayanıklı olması için de kafa yorulan bir bilimdi. Oysa şimdi öyle mi! Adamlar öyle bir sistem uyguluyor ki, misal çamaşır makinenizin garanti süresi bitince çat diye makine bozuluyor.  Sanki programlanmış gibi! Hiç başınıza gelmedi mi?

Güya yeni işe girdim, gelirim eskiye göre biraz arttı ya! İki hafta önce modem bozuldu, yenisini aldım. Geçen hafta sekiz sene önce aldığım ve yine rengi metalik mavi olan elektrik süpürgem bozuldu, mecburen yenisini aldım. Bu seferki mavi-kırmızı karışım renk ama ne yapayım, toz içinde yaşamaktansa kırmızıya katlanacağım artık! Bu hafta da telefonum bozuldu; mecburen yenisini alacağım. Ya birileri nazar değdirdi bana, ya da evrenin bir bildiği var; bol bol para harcatıyor! Ne oldu şimdi; güya işe girdim, evdeki her aleti yeniliyorum! O zaman hemen ricada bulunalım:

"Sevgili Evren, lütfen pozitif enerjilerini gönder; artık bir şeylerim bozulmasın, amin !"


Eski telefonumla nostalji  yaşıyorum

Telefonlar birer birer eskiyor...

Olabilecek en makul fiyatlı telefonun internetten siparişini verdim bu arada. Elbette ayfon değil. En az bilinen marka, Casper Via M2. Görgüsüz gibi marka yazdığımı düşünmeyin. Tam tersine mütevazı, “best seller” olmayan ve piyasadaki en makul fiyattaki telefonlardan  biri bu. Araştırdım da söylüyorum, reklam falan yapmıyorum yanlış anlaşılmasın. Makul fiyatta ve işlevsel telefon arayan  vardır belki diye yazıyorum bunu! Neden mi alıyorum yeni telefon; sadece iş hayatı için! Bütün iş hayatı akıllı telefonlarla, Whatsapp gruplarıyla iç içe geçmiş durumda çünkü. 
Eski Nokiaaa, Eski Nokiaa

Siparişi verdim dün akşam,- bu arada da  eski Nokia'mla  hasret gideriyorum, nostalji yaşıyorum. Ne zaman sıkışsam yardımıma koşuyor sağolsun.  Avcumun içine sığıyor, minik bir zarafeti var. Üstelik mavi o da, en sevdiğimden! İçinde 2010 yılından harika mesajlar kalmış. Çıkarıyorum mesaj yazmak için otobüste, herkes şaşkın şaşkın bana bakıyor.  Sanki elimde dinozor varmış gibi! Topu topu 10 senelik bir alet oysa bu. Tarih için 10 sene nedir? Düşünün teknolojideki hızı...

“Surat ekle” diye bir seçeneği var menüsünde Nokia'mın. İki nokta üst üste kapa parantez, iki nokta üst üste aç parantez, bir iki seçenek daha... Emoji denilen sarı suratlar  henüz keşfedilmemiş o zamanlar. Ne kadar az özellik, o kadar naiflik ve duygusallık. 

Bu arada yeri gelmişken söyleyeyim.  Telefon bozulma hikayesinde anladım ki, ben akıllı telefon bağımlısı değilmişim! Gün içerisinde hiç olmazsa en az 10-20 kere whatsapp vs. bakarken, akılsız şirin telefonumu kullandığımdan bu yana telefon öylece cebimde duruyor. Sadece aramam gerektiğinde kullanıyorum, kafam rahat. Sosyal medyanın bilgi kirliliğinden uzak, kitaplara yakın nefis bir deneyim oldu bu bir kaç gün benim için. Önümüzdeki salı gününe kadar da böyle dolaşacağım. Bir nevi özgürlük aslında. Minimalizme yolculuğun belki de ilk adımları böyledir, kim bilebilir... 


Devamını Oku

1 Ekim 2017 Pazar

Otobüs Günlükleri - 1 / Hakkını Helal Et!

Hayatımda ilk kez otobüsle işe gidiyorum. İlk günlerde erken kalkmak ve evden erken çıkmakla ilgili biraz problem yaşadıysam da, sonrasında bu durumun aslında bir fırsat olduğunun farkına vardım. Düşünsenize; günde en az 2 saat kitap okuma fırsatı! Kim kime sağlar böyle lüks ve özlenilen bir olanağı? Bir de otobüste şahit olduğum insan hikayeleri var; ki onlar da senaryo ya da roman yazma hayali kuran içimdeki yazar adayı için bonus!

Dedim ki kendi kendime; “Evet neden olmasın; blogda ' Otobüs Günlükleri' adında bir yazı dizisi başlatabilirim...” Beni tanıyanlar, hayalci tarafımı bilenler, yine içimdeki Pollyanna'nın yönlendirmesine maruz kaldığımın farkındadır kuşkusuz. Ama başka türlüsü de olmaz ki arkadaş! Yani hayat trafikte harcanan zamana ağlayarak geçmez ki... Açıkçası ben dışarıdan kötü görünen her olayda iyi bir şeyler olduğunu düşünüyorum. Tabii ki görebilenler ve bakmasını bilenler faydalanıyor bu durumdan. Hatta bu -dışarıdan kötü gibi görünen durumların- içsel gelişimimizde ve dönüşümümüzde önümüze çıkan ayrıcalıklı fırsatlar olduğunu bile söyleyebilirim. Neyse bu kadar girizgahtan sonra otobüs ile işe gitme ritüelinde yaklaşık bir ayda yaşadığım deneyimleri aktarmaya başlasam iyi olacak.

iett'den manzara

Otobüs bence nar gibi bir şey. Dışarıdan bakıyorsun bir tane, içine giriyorsun onlarca hayat, onlarca da öykü... Ortalama 22 kişi falan otursa, 70 kişi de ayakta olsa nereden baksanız yüz kişi, belki de daha fazlası bir arada bir hedefe doğru aynı çatı altında ilerliyor. Hani son zamanlarda HAYALLER-HAYATLAR diye caps'ler yapılıyor ya! Şimdi ben de hayalimde bu yüz kişinin hepsinin elinde kitap olduğunu canlandırıyorum. Ama hayatlar kısmına geçince karşıma cep telefonları, güya dışarıya ses vermeyen kulaklıklar ve elbette yüksek sesle konuşan insanlar geliyor. Hayaller evropai, hayatlar arabesksel izdüşümün dalga boylarında geziniyor...

Yeni model otobüsler bir garip. İçinde yüksek çıkıntılar, girintiler, tersli düzlü koltuklar falan var. Sanırsınız insan taşımak için değil de bienal için özel tasarım üretilmişler gibi. Ergonomi elbette yerlerde sürünüyor; orası ayrı bir yazı konusu olsun. Neyse işte onlardan bir tanesine denk geldim. Şoförün arkasında daracık yüksek tek kişilik bir koltuk var. Onun arkasında çift kişilik, önünde tekerlekli sandalye için boş alan bulunan ikili bir koltuk konuşlanmış. Bu koltuğun önünde tutunma demirleri var. Ben de orada oturuyorum, yanımda da bir kadın oturuyor. Otobüs ağzına kadar dolu. (“Full dolu” demeyeceğim elbette, kimse bana “full dolu” dedirtemez, “nüans farkı” da demem iyi bildiniz) Nerede kalmıştık, evet önümde iki genç kız var. Muhtemelen imam hatip okuluna gidiyorlar. Bunu kıyafetlerinden anlayabiliyorum. Aslında hiç de önemli değil nasıl bir okula gittikleri, sonuç olarak ergenler! Hani vardır ya ergen konuşması, heyecanlı heyecanlı anlatırlar. Onların konuşmasında nokta, virgül olmaz; hatta konuşma çizgisi bile olmaz. Çünkü birbirlerinin ağzından lafı havada kaparlar, hop çevirirler, lastik gibi uzatırlar, uzatırlar, uzatırlar... Ne dedikleri de pek anlaşılmaz. Bu iki kız da bir üçüncü kız hakkında atıp tutuyor. Yaşıtlarından tek farkları ise dedikodu yaptıkları sırada araya dini söylemler eklemeleri. Mesela “O öyle davranıyor ama kul hakkı yiyor, farkında değil salak!” falan diyorlar. Ben de bu arada Jack London'un “Beyaz Diş” adlı kitabını okumaya çalışıyorum. 

Jack London - Beyaz Diş 

En ilginç yerdeyim; tam da dişi kurt içindeki bütün özgürlük içgüdüsünü bir kenara bırakıp insanlara köpek gibi sadık olmayı öğreniyor; bizim kızlar tam gaz konuşmaya devam ediyor. Sayfayı geri çeviriyorum; dişi kurt efendisinin ellerini ensesinde gezdirmesinden haz duyuyor ama sevgisini gösteremiyor, bizim kızlar tam gaz konuşmaya devam ediyor. “Ya ama o elbise hiç onda güzel durmuş mu, eşarbı ne biçimdi?” diyorlar, dişi kurta evcil köpekler saldırıyor. “Çok acıktım, evde ne yemek var acaba” diyor kızlardan biri ve arkadaşına kek tarifi yapmaya başlıyor; dişi kurt tam da o anda içindeki vahşiliğe engel olamayarak sahibinin tavuklarını avlıyor! Aksilik bu ya, o gün de trafik adeta duruyor. Zaman akıp gidiyor; ne yol bitiyor ne de benim sayfalar. Sürekli geri dönüyorum. En sonunda dayanamıyorum, kızlara dönerek;

“- Enerjinize hayran kaldım.” diyorum gülümseyerek.

Tabii ki bağırmıyorum, kara mizah yapıyorum. Ben öyle deyince onlar da gülümsüyor, anlamıyorlar pek. Ben devam ediyorum;

“- Hiç susmadınız, gerçekten hayran kaldım enerjinize” diyorum. Kıkırdıyorlar, şaşırıyorlar, ne demek istediğimi pek anlamıyorlar. Ve tam da bu noktada lafımı sakınmıyorum: 

 “- Ama ben de gördüğünüz gibi kitap okumaya çalışıyorum ve sayenizde başım ağrıyor!” diyorum. En çok konuşanı cevap veriyor gülümseyerek:

- Ne olur hakkınızı helal edin!”

Ben bir şey demiyorum. Şaşırıyorum bu cevaba! Kamusal bir alan olan, yani kendilerine ait olmayan bir yerde bağıra çağıra konuşarak hakkımı yediklerinin gayet farkındalar. Bunun öbür dünyada kendilerine ceza getireceğini düşünüyorlar ve benden “Ne önemi var, elbette helal olsun. Konuşun siz konuşun kafanıza göre!” dememi bekliyorlar! Şaşkınım; çünkü yaşıtları kadar düşüncesizce hareket edecek kadar ergenler; ama “hellallik” isteyecek kadar da büyümüşler!

Bu uyarım sayesinde ben ve çevremdeki en az altı yedi kişi biraz rahat nefes alıyoruz, ama on dakika sonra yine başlıyorlar konuşmaya... İndiklerinde “Oh bee!” diyorum, harbiden mutluluk ile derin derin nefes alıyorum. Ne güzel öğretmiş öğretmenleri helallik istemeyi! Milletin hakkını ye ye, sonra da “hakkını helal et!” demeye zorla, olsun bitsin... Toplum içinde yaşamak bu kadar kolay mı! Suçu işle sonra da helallik isteye varır bu iş. Ne kadar irrasyonal ve kaygan bir zemin! Nasıl da kişisel yoruma müsait! Oysa kurallar var ortada açık ve seçik! Toplum içinde başkalarını rahatsız edecek yüksek sesli ve taşkın davranışlarda bulunulamaz! Çok mu evropai oldu bu cümle...

ne güzel bir an yakalamışım...

Sonuçta olan benim dişi kurtuma oluyor, ve yanımdaki kadının kızların gürültüsü yüzünden yarım kalan hayallerine, ötede belki de migreni tutan adama... İçinden küfür edenleri saymıyorum bile... Ne tuhaf bir şey; yaptığından korkmak ve yapmaya devam etmek...

Bu yazının sonunda “Zamanınızı çaldım, aman hakkınızı helal edin!“ mi demeliyim yani... Yaz abuk subuk, sonra da helallik iste; oh ne güzel kaçış!

Mutlu pazarlar efendim; otobüs günlüklerini anlatmaya devam edeyim mi sizce de...



Devamını Oku

17 Eylül 2017 Pazar

Kurşun kaleme tükenmez kalem kapağı takma nostaljisi

3 sene önce bugün sıcacık bir yazı yazmışım. Facebook hatırlattı, ben de yeniden paylaşayım dedim. Hazır okullar da açılıyorken nostalji olsun ...

Haydi bugün ilkokul nostaljisi yapalım. Herkes aklına gelen anıları anlatsın, biraz kafa dağıtalım, eğlenelim azıcık, ben başlıyorum önce.

Biz siyah önlük giyerdik, beyaz ve sert diye hatırladığım yakalarımız vardı. O yaka boynumu ne acıtırdı ne acıtırdı hatırlıyorum. Sanırım kola ile sertleştiriyordu annelerimiz, iyi ama neden öyle yaparlardı ki? Yani o yaka azıcık yumuşak olsaydı da rahat etseydik olmuyor muydu, yok demek olmuyordu. İp gibi düzgün ve bembeyaz olmalıydı yakalar, “yakası buruşuk ve kirli çocuğun annesi!” ezikliğini yaşamak istemiyordu anlaşılan o dönemin kadınları. İyi de ben sınıftaki bazı kızların dantelden yakalarına hayran hayran baktığımı da çok net hatırlıyorum. Onların annesi ne güzel örme yakalar yapıyordu yumuşak yumuşak, bizim annelerimiz, yani çoğunluğun anneleri niye yapmazdı ki? O dönem bu sorunun yanıtını bilmiyordum, ama şu an bu konuyla ilgili sayfalarca yazı yazabilirim...

Sınıflar arası yaka sorunsalı

Toplumsal sınıfların ayrışmasının  küçük belirtilerinden biriymiş bu yaka meselesi, ve nasıl da kazınmış belleğime. Sınıflar arası fark ne acı bir şeyse artık, küçücük çocukken gördüklerini yıllarca unutamıyorsun, ne büyük travma!

Aslında şimdinin gözlüğünden bakıldığında ne kadar masum görünüyor değil mi, alt tarafı örme yaka, pahalı bir şey değil, sadece el emeği. Ama o gün için öyle değildi işte, okulda herşeyin tek tip olduğu dönemde o dantel yakalı kızlar, diğerlerinden ayrıcalıklı olduğunu gösterirlerdi sanki, bildiğin “biz üst sınıfız, daha zenginiz, daha aristokratız” tavrının küçük bir emaresiydi bu yaka mevzuu. 

Sadece yaka mı, kokulu silgiler, değişik kurşun kalemler ve ille de keçeli kalemler! 
Bazı çocukların çantalarında 12'li, hatta 24'lü keçeli kalemler olurdu, ben ne kadar da özenirdim! Oysa ki keçeli kalem dediğin şey saçmadır, deftere yazarsın, sayfanın arkasına geçer, resim boyamaya kalksan boyayamazsın kalem biter hemen, ama işte her çocukta yoktu ya, gözümüzde büyüyordu o rengarenk keçeli kalemler. 

Belki de bu yaşımda hâlâ kırtasiye dükkanlarını gezmeyi sevmem, evde çeşit çeşit, renk renk kalem bulundurmam, güzel kırtasiye malzemesi görünce işime yaramasa da dayanamayıp almam o günlerin etkisidir, kimbilir!

Evdeki kalemlerim


Benim öyle renkli kalemlerim hiç olmadı çocukken, bir tane kurşun bir tane de kırmızı kalemim vardı o kadar. O kalemleri kaybetmek söz konusu bile olamazdı, yedekleri zaten yoktu, bittikçe alınırlardı, kalemlere özenle bakılır, küçülüp ele sığmazlarsa eğer, uçlarına tükenmez kalem kapağı geçirilip kullanılırdı, hatta bazı çocukların küçülen kalemlerin arkasına permatik sapı takıp uzattıklarını da hatırlıyorum, kimse de ayıplamazdı. Tutumlu olmak kabul gören bir değerdi çünkü, varlıkla hava atmak ayıptı, ne güzel insani değerlerdi bunlar.

Kurşun kaleme tükenmez kalem kapağı takmak


Bir de çanta konusu vardı, öyle yok barbili çanta, yok süpermen çantası, yok çekçekli çanta, yok sırt çantası.. Bizde çanta denilen şey abladan kardeşe geçen siyah kilitli, bildiğiniz evrak çantası gibi bir şeydi, ben lisedeyken  ancak omza takılan çantam olmuştu. Senelerce kullanılır, yırtılmadan da atılmazlardı, zaten sağlam çantalardı, yırtılmazlardı ki, özenle kullanmamız da cabası!
 Dedim ya abladan kardeşe geçerdi önlükler de çantalar da! O zamanlar Türkiye tarımda ve hayvancılıkta kendi kendine yeten bir ülkeydi, bununla gurur duyulurdu, şimdiki gibi ineklerin yiyeceği samanın ithal edilebilme ihtimali hayal bile edilmezdi, iyi ki de öyleydi!

Günler bir "sarmal yay" gibi geçti gitti...
Biz büyüdük ve globalleşti dünya!

Bana sorarsanız, doğanın hunharca katledildiği, her yere betondan leş gibi iğrenç binaların yapıldığı, her şeyin ama  her şeyin iki dakikada tüketildiği şu modern(!) zamanlarda yaşamaktansa, keçeli kalemin olmayıverdiği, sert kolalı yakalarla dolaşılan o günleri elbette tercih ederim. 

Söyleyecek laf bitmez, artık susma vaktidir!

Benden bu günlük bu kadar, anlatın bakalım sizin çocukluğunuzdan neler kalmış geriye, merakla bekliyorum.

Sevgiyle kalın efendim, insanlıkla kalın, özünüzle kalın...



Devamını Oku

11 Eylül 2017 Pazartesi

Motor yağı nasıl değiştirilir?

Araçlarının bakımlarını kendileri yapan bir çok otomobil meraklısı bulunmaktadır. Otomobil meraklılarının yaptığı araç bakımlarından bir tanesi de otomobilyağı değişimidir. Aracınızın yağını kendiniz değiştirerek aynı zamanda maliyetten de tasarruf edebilirsiniz.

Araç bakımı söz konusu olduğunda güvenlik her zaman önceliklidir. Bu nedenle, ilk defa yağ değiştiriyorsanız veya daha önce defalarca yağ değiştirmiş olsanız dahi motor yağı değiştirme işlemini güvenli ve verimli bir şekilde yapmanız için uymanız gerekenler bazı kurallar bulunuyor.

Motor yağınızı değiştirmeden önce ihtiyacınız olanlara bir göz atalım;

  • Yaklaşık 5 litre Castrol motor yağı
  • Aracınızın marka ve modeline uygun yeni bir yağ filtresi
  • Ayarlı pense ya da açık uçlu ayarlı pense ve bir yağ filtresi ayar pensesi. (Bazı motorlar, satıcınızdan temin edebileceğiniz özel şekilli bir alet gerektirebilir. )
  • En az 6-8 litre kapasiteli büyük bir drenaj kabı ve bir huni
  • Temiz bezler ya da üstübü, el yıkama solüsyonu ve/veya tek kullanımlık lateks eldivenler

Adım 1: Aracınızın motoru için yağ seçimini yapın
Aracınızla sık sık kısa geziler, trafikte dur kalk veya yoğun bir şekilde taşıma/çekme yapıyorsanız aracınızın motorunda ekstra zorlanma olmaktadır. Bu tip araç kullanımlarında daha sık yağ değişimi gereklidir. Castrol’ün hazırladığı kullanım kılavuzundan özel koşullar için kullanım önerilerini inceleyebilir, aracınıza uygun endoğru motor yağı seçimini yapabilirsiniz.

otomobil yağı

Adım 2: Aracınızı hazırlayın
Soğumuş yağ doğru bir şekilde boşaltılamayacaktır. Bu nedenle çalışmaya başlamadan önce, yağ sıcaklığını normal çalışma sıcaklığına getirmek için aracı biraz sürün. Sonra motoru durdurun ve yağ doldurma kapağını açın ve oluşacak vakumu önleyin. Bu işlem, yağın alt taraftan daha serbest bir şekilde boşalmasını sağlar.

Aracın altına girmeden önce özel güvenlik tedbirleri için kullanım kılavuzunu kontrol ettiğinizden her zaman emin olun. Kriko kullanımı dengeyi sağlayamayacağından ve aracın devrilmesi ihtimaline yol açabileceğinden, aracı kaldırmak için kriko kullanmamalısınız. Portatif tekerlek rampaları idealdir ve daha güvenlidir. Bu rampalar, aracın altına kayabilmeniz için aracı yeterli bir şekilde yerden kaldırır. Tekerlek rampası üreticisinin özellikle güvenlik konuları ile ilgili talimatlarını dikkatli bir şekilde uyguladığınızdan emin olun.

Düz bir zeminde olduğunuzdan emin olduktan sonra aracı tekerlek rampasının üstüne sürün, böylece ön lastikler yükselecektir. El frenini çekin ve aracın kaymasını önlemek için arka lastiklere ahşap bloklarla destek yapın. Aracınız düz şanzımanlı ise birinci viteste bırakın, otomatik şanzımanlı ise “Park” konumuna getirin.

Adım 3: Eski motor yağını boşaltın
Yağ toplama kabını aracın alt tarafına koyun. Karterin ya da yağ haznesinin arka alt tarafına yerleştirin.
Toplama kabını tahliye tapasının altına, biraz arkasına düşecek şekilde yerleştirin. Ayarlı penseyi kullanarak, tapa serbest dönene kadar saatin ters yönünde çevirin. Daha sonra elle çıkarın. Bu noktada yağa dikkat edin; hızlı bir şekilde ve sıcak olarak akabilir. Tapayı drenaj kabına düşürmemeye dikkat edin fakat düştüğü takdirde dikkatlice oradan alın. Çoğu tapa bir conta ile takılır; bu contayı kaybetmeyin.

Adım 4: Yağ filtresini çıkarın
Filtre pensesi kullanarak yağ filtresini saat yönünün tersine çevirip gevşetin. Ardından sıcak egzoz borusuna dokunmadan el ile filtreyi çıkarın. Yağ filtresi yağ ile dolu olabileceğinden ağır olabilir. Bu nedenle motordan uzak bir şekilde yavaşça aşağı indirin ve içindekileri toplama kabına boşaltın. Bazı yağ filtreleri yatay bir konumdadır ve gevşetildiklerinde kirli ve sıcak motor yağı sızdırabilir. Endişelenmeyin, bu normaldir. Yanınızda üstübü ya da bez bulundurarak bu sızıntıya hazır olun. Bezlerle, motorda yağ filtresinin yerleştirildiği yerin içini ve çevresini silin.


otomobil yağı
Adım 5: Yağ filtresini değiştirin
Bezinizi alın ve motorda yağ filtresinin yerleştirildiği yerin içini ve çevresini silin. Yeni yağ filtresini alın ve parmağınızla montaj yüzeyine (filtrenin yuvarlak kenarı) biraz yağ (yeni veya eski) sürün. Bu, dolgu macunu olarak görev yapacaktır. Yeni filtreyi dikkatlice saat yönünde çevirerek dişli yağ oluğuna vidalayın.
Doğru bir şekilde yerleştirildiğinde filtre kolaylıkla vidalanacaktır. Çok fazla zorlamadan el ile filtreyi sıkıştırın.
Tapayı ve contayı temizleyin ve tapayı yerleştirip sıkın. Tapayı el ile çevirebildiğiniz kadar çevirin ve sonra ayarlı pense ile sıkıştırın. Yine, fazla zorlamamaya dikkat edin.

Adım 6: Temiz motor yağını ekleyin
El frenini dikkatlice bırakın ve aracın rampa üzerinden yavaşça zeminde kaymasını sağlayın. Bu aşamada motoru çalıştırmayın. Aksi takdirde önemli hasarlar oluşabilir. Motorun üstünde, genellikle yağ kabı sembolü ile işaretlenmiş yağ doldurma kapağını bulacaksınız. Kapağı çevirerek çıkarın ve gereken yağ miktarı ile motoru doldurun. Yağ çubuğu ile seviyeyi kontrol edin. Kapağı takın ve varsa dökülmüş yağları silin. Motor çalıştırıldığında yağ göstergesi sönmelidir. Motoru birkaç dakika çalıştırın, kapatın ve sonra ölçekli çubukla tekrar yağ seviyesini kontrol edin. Bu noktada genelde biraz daha yağ eklemeniz gerekebilir.
Son olarak ve mutlaka sızıntılar için aracın altını, özellikle yağ filtresi ve karter tapa contası çevresini kontrol edin.

Adım 7: Eski yağı dikkatlice ortadan kaldırın

Yağ değiştirme işleminizdeki en son ve bir anlamda en önemli adım, motordan boşalttığınız eski yağın doğru bir şekilde ortadan kaldırılmasıdır. Eski motor yağı çevre için çok zararlıdır ve güvenli bir şekilde ortadan kaldırılmasının önemi çok büyüktür. Eski yağı kapanabilir bir kaba aktarın ve güvenli bir şekilde imha edilebilmesi için bir çevre kuruluşu veya 0 212 221 0440 numaralı telefondan PETDER- Petrol Sanayi Derneği’ne başvurabilirsiniz. Ayrıca konu ile ilgili olarak daha fazla detay almak isterseniz, “Atık Yağların Kontrolü Yönetmeliği”ne buradan incelemenizi tavsiye ederiz.

Adım 8: Lütfen özenli ve dikkatli olun

Motor yağı değiştirme işlemi gerektiğinde uzmanlık gerektiren bir iştir. Sizlerin güvenliği bizler açısından daha önemli olup, Castrol tarafından bu içerik tavsiye amacıyla paylaşılmıştır. Bu yüzden motor yağı değişimi ile ilgili olarak tereddütleriniz var ise lütfen profesyonel bir servisten destek alınız.

Her motoryağı değişiminde, aracın yaptığı mesafeyi ve tarihi kaydedin. Bu yöntemle, bir sonraki yağ değişiminin ne zaman yapılması gerekeceğini kolaylıkla takip edebilirsiniz.
Devamını Oku

10 Eylül 2017 Pazar

Hayatın yeni sürprizleri

Bazen hayat çok yavaş akar. Böylesi zamanlarda hayal kurarım bol bol. Öyle olsa derim, böyle olsa derim. Şurası da şöyle olsa derim, yok bu sahneyi baştan alalım derim. Detaylara dalarım. Hayalimdeki bütün  kahramanlar benim istediğim gibi davranır, benim istediğim şeyleri söyler. Sonra gözümü açtığımda, rutin gerçeklerin devam ettiğine tanık olurum. Yani hayat durağandır, hayallerim akar gider.

Bazen de ne hayal kurmaya, ne de düşünmeye zamanım olmaz. Çünkü hayat o kadar hızlı akar ki, sanki bir film sahnesi hazırlanmış da, oraya beni birisi arkamdan itmiş gibi hissederim. Hikaye bellidir, replikler bellidir. Önceden rolüme hazırlanmışım gibi direkt sahnede boy gösterirken bulurum kendimi. Yaşadıklarıma şaşırmak için bile vaktim olmaz. Sanki delişmen akan bir suda bir sal üzerinde kayar gibi, kenarda bekleyenlere gülümseyerek el sallar gibi... Ne bileyim; dışarıdan müdahaleye kapalı bir ortamda gibi. Ama korunaklı, güven hissini kaybetmeden akarken hissederim kendimi hayatın içine doğru... Bu aralar işte böyle geçiyor günlerim. Ekmek alırken bile tek tek ekmekleri inceleyip düşünerek karar veren ben, bu aralar bir nefes alımlık sürede radikal kararlara imza atıyorum. Ama içimden bir ses, “Bu kararlar doğru!” diyor, “Böyle devam et!”” diyor.

hayat sürprizlerle dolu
Mesela artısını eksisini hiç düşünmeden direkt mesleğimle ilgili bir işe başladım geçen hafta salı günü. Son beş senedir alarm kurmadan yataktan kalkan ben, son beş gündür altı otuz civarında uyanıyorum ve saat yediye beş kala gibi evden çıkarak yaklaşık 15 dakika yürüyüp otobüs durağına gidiyorum. Üstelik bunca yıllık iş hayatımda ilk kez otobüsle işe gitmeyi bilerek ve isteyerek göze alıyorum. Otobüs yolculuğu trafik yoksa bir saat sürüyor. Bu da uzun süredir günde 5-6 sayfaya düşen kitap okuma hızımın en az 10 kat artacağı anlamına geliyor. Pollyanna'nın Kadıköy şubesi yine iş başında anlayacağınız. Dert etmiyorum yani. Nitekim geçen hafta işe giderken Romantika'yı bitirdim, Beyaz Diş'e başladım. İki günde kitap yarılandı bile. Demem o ki, hayatın öğrettiklerini uyguluyorum. Ne demişti hayat:

“- Eğer önünde sadece tek bir yol varsa ve varmak istediğin yere sadece otobüs ile gidiliyorsa, konfor isteyen yanını sustur ve hiç düşünmeden atla o otübüse! Fırsatı kaçırma! Ama çantanda mutlaka bir kitap olsun!”

Şaşırıyorum kendime. Hani bir daha iş hayatına geri dönmeyecektim! Hani daha geçen aylarda “Yaşasın home ofis” diye şarkılar söylüyordum! Peki ama ne değişti? Cevap basit, hem de çok basit: 

Hayatımın yazıldığı senaryoda yeni bir bölüme geçildi. Karakterin baht dönüşü, peripeteia durumu bu yaşadığım şey!

Senaryoda kahramanın yazgısında ani bir değişim olması, hayatının akışının farklı bir yönde gelişmesi anlamına geliyor peripeteia. Benim de yazgım değişti aniden. 5 Eylül 2017 itibariyle tekrar aktif, ev dışında akan iş hayatına döndüm. Ve bundan sonrasında neler yaşayacağımı gerçekten çok merak ediyorum. Peki ne hissediyorum? Öncelikle şaşkınım. Hem de çok şaşkınım. Dediğim gibi bir saniye içinde böyle bir karar aldım. Sonrasında hissettiğim şey heyecan. Evet özlemişim. Kumaş kokusunu, işçilerin hayatını, koşturmacayı, günde beş bardaktan fazla çay içmeyi, yemekte ne var demeyi, excel tabloları ile çalışmayı özlemişim. Sabah telaşında işe yetişmeye çalışan insanlar arasında olmayı da özlemişim sanırım. Evde yazarlık işlerimi hafta sonlarında yapmayı hedefliyorum. Tabii ki daha seçici olarak. Senaryo ve kitap yazma hayalim ise cebimde bekliyor. Bunu zaman gösterecek.

Komik bir durumdayım aslında. Biraz acemilik de var. Akşam yedi buçuğa doğru eve geldikten sonra yemek yapıp yemeği unutmuşum meğer. Elim ayağıma dolanıyor; az zamana çok iş sıkıştırmalı günlere alışmaya çalışıyorum. Yani buraya yazacak yeni yeni konular göz kırpıyor şimdiden.


Ne demiş atalarımız, hareket berekettir. Hayatın her sürprizini mucizeleriyle birlikte bütünüyle görmek gerekir. Haydi öyleyse vira vira hayata...
Devamını Oku

24 Ağustos 2017 Perşembe

Havuz Mahallesinde Adını Bilmediğim Dostlar

İnsan yeni bir yere gittiğinde ilk gün yabancılık çekmez mi? Çeker. Yazlık bir yere gidince bana hep böyle olur. Mesela bir otele gittiğimde ilk gün biraz da çekine çekine havlumu bir jezlonga koyarım. O gün etrafı tanıma günüdür. En azından benim için öyledir. Oradaki insanları anlamaya çalışırım; rahatsız edecek enerjide birileri varsa uzaklaşmak isterim. Eğer durum pozitifse, ertesi gün aynı jezlonga havlumu koyarken daha bir tanıdık gelir her şey. Hatta dünden göz aşinalığım olan kişilere gülümseyerek selam veririm. Belki de siz böyle değilsinizdir. Ben, aynı kalan şeylerin güvencesini hissetmek isteyenlerdenim. Nasıl desem; her gittiğim yerde kendime güvenli bir yaşam alanı oluşturuyorum sanki. Bazen bir havuz köşesi oluyor, bazen bir tiyatro salonunda ikinci sıranın en sol kenarı; bazen de hep aynı rafından domates soğan seçtiğim manav oluyor bu güvenli köşeler. 
Hep aynı yerlerdeyken, bildiğim limanlardayken, yani ben  böyleyken, kendimi daha iyi hissediyorum...

Relaks Havuzunda 
Mesela haziran ayında gittiğim otelde bir hafta boyunca aynı havuzun hep aynı şezlonguna oturdum. İlk gün gittiğimde biraz çekinerek, ikinci sabah erkenden aynı yeri ayırarak... Bu arada itiraf edeyim; hani kızarlar ya “Şu Almanlar yok mu şu Almanlar, sabahın altısında havuzda yer ayırırlar...” diye. İşte ben de onlardanım, yani havuzda yer ayıranlardan. 

 Bu sene gittiğim otelde ağırlık Almanlardı. Gerçekten de relaks havuzunda sabahın altısında yer ayırıyorlardı. İlk gün şansıma yer buldum. İkinci sabah yedi buçuk civarında gittiğimde çoktan bazı yerler dolmuştu; ama ben yine aynı şezlonga yerleşebilmiştim. Üçüncü gün artık birbirimize gülümsüyorduk. Onlar bana “Guten Morgen” diyordu, ben onlara “Good morning” diyordum, hepsi buydu iletişimimizin. Sonradan anladığım kadarıyla içlerinde İngilizce bilen yoktu, belki de bilseler bile konuşmayı tercih etmiyorlardı.

Üçüncü sabah on on beş dakika daha geç gittiğimde benim şezlongumun üzerinde havlu görünce canım sıkıldı. Sonra adını hiç öğrenmediğim, ama bir haftalık tatil boyunca sadece gülümseyerek ve nezaket göstererek kurduğumuz iletişimden içime huzur dolduran, orta yaşlı Alman çift meğer benim için ayırmıştı şezlongu... Almanca bir şeyler söyleyerek havluyu şezlongdan alışı, sorasında “buyurun” der gibi şezlongu bana emanet etmesi gerçekten çok güzel bir andı. İletişim böyle bir şey işte. Bazen saatlerce konuştuğunuz insan hakkında hiç bir fikir edinemezsiniz. Bazen de adını bilmediğiniz, sadece “günaydın, iyi akşamlar” deyip gülümsediğiniz insanın varlığıyla huzur bulursunuz. Belki de benim gibi iç dünyasında yaşayan insanlara özgü bir şeydir bu. Bilemiyorum.

Otel büyüktü, geride 3 tane daha kocaman havuz vardı. Benim gittiğim havuza on iki yaş altı çocukların girmesi yasaktı ve aylardan haziran sonuydu. Yerli tatilcilerin pek rağbet etmediği şeker bayramı öncesi günlerdi. Durum böyle olunca, bu benim gittiğim relaks havuzu haliyle bir sitcom setine dönüştü. Havuzun gölgeli ve de minderli tarafında her gün belirli köşelerde hep aynı insanlar olarak yerlerimizi alıyorduk. Sanki yönetmen bir yerlerden “motor!“ diyordu saat on gibi. Önce ben giriyordum havuza. Sonra saat on bire doğru köşede oturan Alman çift havuza girip ıslanıp çıkıyor, sonrasında özenle katladıkları mayo üstü giysilerini üzerlerine giyerek, pet şişelerine kırmızı şarap ya da kola arasında karar veremediğim kırmızı sıvıyı doldurmaya bara gidiyorlardı. Bizim relaks havuzu, kenarında bar olmayan tek havuzdu. Bar olsaydı belki de bu kadar sessiz olmazdı. Kim bilir... Sadece bir çay kahve makinesi ve bir su dolabı vardı bizim havuz mahallesinde. Bazen garson bir tepsiyle gazoz, meyve suyu falan dağıtırdı. Saat on ikiye doğru bir örnek, aynı renkli ve kenarlıklı şapkalar giyen, sigara içen kırmızı saçlı Alman ve sarışın partneri gelirdi. Tam da öğle sıcağında havuza kendilerini atarlardı. Bizim havuz mahallesinde iyi yüzme bilen neredeyse yok gibiydi. Zaten buna kimsenin aldırdığı da yoktu. Havuza girdiğim noktanın tam dikey çaprazında en az seksen yaşında olan bir Alman çift vardı. Kadın sürekli kitap okurdu, kocası sürekli uyurdu. Adamın arada sırada havuza girdiğini gördüm ama kadın hep kitap okurdu, hiç ıslanmadı belki de.  Ve çok yakından tanıdığım, ve çok yakında kaybettiğim birinin yüzü vardı kadının yüzünde. Bana gülümsediğinde kaybettiğim yakınımla göz göze geliyordum sanki. O'na her baktığımda içimde sesler yankılanırdı. Söyleyemediklerim, söylediklerim ve dinlediklerime dair sesler... Şimdi  bunları yazarken yine  o kadının gözlerini görüyorum; çukura kaçmış gözleri gülümsüyor nihayet.

Bizler, havuz sakinleri olarak havuz mahallemizde gerçekten çok huzurluyduk. Her sabah biraz daha erken kalkarak havuzda yer ayırırken, erkenci Almanlarla birbirimize gülümserdik. Kimse sohbet etme derdinde değildi. Kimse diğerinin hayatını ya da adını merak etmiyordu. Sonra bir gün bir Türk geldi. Bütün Almanlar gibi ben de baktım “Kim şimdi bu!” diye. Geldi, suları sıçrata sıçrata gösterişli bir şekilde yüzdü önce. Sonra kendini anlattı bir kaç dilde. Bir yere gitmiş de nasıl yılan yakalamış havuzda da, yüzmeyi nasıl öğrenmiş de, neler neler neler... Tepeden bakan haller, bir havalar bir tuhaf haller. Havuz mahallesi olarak aramıza almadık onu. Ertesi gün  tekrar geldiğinde, havuzun karşı kenarındaki jezlonglardan birine yatmak zorunda kaldı. Öyledir ya; çember bir kere oluştuysa, dışarıdan birileri giremez artık.

Havuz Mahallesi
Son gün, sabah erkenden havuza gittim. Üzerimde normal kıyafetlerimle. Önce en kenarda oturan Alman çifte İngilizce kendilerini tanıdığım için çok mutlu olduğumu, çok tatlı tatil arkadaşları olduklarını söyledim.  Onlar da Almanca bir şeyler söylediler. Anlamadık belki biribirimizin söylediklerini ama, çok güzel gülümsedik karşılıklı... Sonra yapyaşlı çifte “Hoşçakalın” dedim, bana el salladılar.  Şapkalılar henüz gelmemişti. Sırtı en kırmızı olanla da vedalaştıktan sonra, havuza son bir kez bakıp ayrıldım oradan. İçim huzur dolmuştu bu vedalaşmayı yaptığım için. Onlar da mutlu oldu, gördüm yüzlerinde. Ama belki de adını bilmedikleri birisinin, anlamadıkları bir dilde kendilerine samimiyetle veda etmesi tuhaflarına gitmiştir...

Saramago kitabından fırlamış karakterlerdik adeta. Hiç birimizin adı yoktu. En köşede oturan yaşlı çift, sırtı kırmızı olan adam, şapkalı çift... Sahi benim adımı ne koymuşlardı acaba... Bunu hiç öğrenemeyecek olmak hem iyi, hem de kötü. İsmimden bağımsız gülümsemeler aldım çokça, yetmez mi...

Bazen hayat böyledir işte. Adını bilmediğin birilerine yürekten hoşçakal demek istersin; ya da sadece adlarını değil, haklarında çok şey bildiğin birilerine sırtını dönüp hemen gidesin gelir... Ve zaman geçer, gitme vakti geldiğinde ne yapacağını için söyler... 


Bugünlük hoşçakalın sevgili blog dostlarım, yürekten...  
Devamını Oku

18 Ağustos 2017 Cuma

Hem Serinleyin, Hem de Enerji Tasarrufu Yapın

Eğer bu sıcak havalarda vantilatör ile serinlemeye çalışıyorsanız baştan söyleyeyim: Boşuna uğraşıyorsunuz. Sıcak havayı bir noktadan diğerine taşımak, serinlemenizi sağlamıyor ve vantilatörler de tam olarak bu şekilde çalışıyor. Gelin gerçekçi olalım: Hava sıcaklığının zaman zaman 40 dereceyi aştığı bu aylarda, serinlemek için klima dışında bir seçeneğiniz yok. Ancak klima satın almak o kadar kolay bir iş değil: Hem enerji tasarruflu, hem uzun ömürlü ve hem de yaygın bir servis ağına sahip olmalı. Servis ağı özellikle önemli, yoksa hem montaj, hem de bakım için epey bir beklemek zorunda kalıyorsunuz! Piyasadaki klima modellerine bakın: Tüm bu özelliklere sahip olanların sayısının çok az olduğunu, onların da fiyatlarının neredeyse bir servet düzeyine yaklaştığını göreceksiniz. Neyse ki Uğur Soğutma’ya ait UIS 18 klima modeli, her bakımdan mükemmel bir seçenek olmayı başarıyor.
UIS 18’in bu denli iyi bir seçenek olmasının ilk nedeni, enerji tasarrufu. Hem A++ enerji sınıfına giren ve hem de inverter teknolojisini kullanan klima modellerinin sayısı oldukça azdır. UIS 18 ise, bu teknolojileri bütçeyi zorlamayacak fiyatlar ile sunuyor. Inverter teknolojisi sadece enerji tasarrufu değil, kullanım ömrünü de uzatıyor. Zira klima kompresörü, bu sayede yalnızca gerektiği zaman çalışıyor. Yenilikçi teknolojilerin kullanılması sayesinde, UIS 18 bekleme modundayken yalnızca 1W elektrik harcıyor. Bu inanılmaz bir oran, zira neredeyse %80 oranında bir enerji tasarrufu yaptığınız anlamına geliyor.
Yenilikçi teknolojiler sadece inverter sistemi ile sınırlı değil: Akıllı soğuk hava üfleme özelliği, ortam sıcaklığını yavaş ve doğal bir şekilde istenen dereceye getiriyor. Follow Me özelliği, kumandanın bulunduğu bölgeye göre ısıtma ve soğutma yapabilmesin sağlıyor. İyonizer ve bio-filtre özellikleri sayesinde de, sadece serin değil, temiz bir havaya sahip olabiliyorsunuz. Elektrik kesintilerini de dert etmeyin: UIS 18, enerji geldiğinde otomatik yeniden başlama özelliği sayesinde size iş düşmeden her şeyi otomatik olarak hallediyor. Farklı BTU seçenekleri mevcut olduğu için, size en uygun olan modeli Uğur Soğutma yetkili servisleri aracılığı ile tespit etmenizi tavsiye ederim. Daha sonra, https://satis.ugur.com.tr adresinden uygun fiyatlar ve 12 taksit avantajıyla siparişinizi hemen verebilirsiniz.
                                     
Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını Oku

11 Ağustos 2017 Cuma

Avşa'da doksanlarda donan hayat...

Geçen hafta cuma salı arası 4 gün Avşa kaçamağı yaptım. Avşa'ya geçen yıl yine bu zamanlarda gelmiş ve ada hayatını çok sevmiştim. (bkz: bu yazı
                                                                                
Yine sevdim, hatta bu sefer daha çok sevdim. Denizle biraz daha barıştım; beni daha çok kucakladı. Dışarısı çok sıcakken serindi, yumuşaktı, sakindi; iyi bir dost gibiydi. Beni dinledi, anlamaya çalıştı ve sırtımı okşadı. Gerçekten çok güzeldi. Çocuklar vardı her zamanki gibi sahilde. Onlarla arkadaşlık yaptım; en çok da Rüya ile. 6 yaşındaki Rüya beni çok derinden etkiledi, anlatırım bir ara. Sonra Aras vardı 12 yaşlarında. “Aman ya, alt tarafı deniz; denizden mi korkacağım yani. Atarım kendimi içine olur biter!” demesi bana nasıl da cesaret verdi. Aradığı hazine haritasını buldu mu acaba... Gerçekten çocukların dili büyüklerden daha çok etkiliyor insanı. Ne Rüya'nın, ne de Aras'ın annesi ya da babasıyla tanıştım. O yüzden de 3,5 gün boyunca “Nerelisin, ne iş yapıyorsun, kimsin?” gibi büyüklerin soracağı saçma ve gereksiz sorulara maruz kalmadan, son derece steril tatil arkadaşlarım oldu. Ne zamandır çocuklarla bu kadar haşır neşir olmamıştım...

Avşa Kumsal Manzaraları
Bu sefer mutfağı balkonda olan bir oda tercih ettim. Diğer odalar öyle değildi, sadece otelin köşesindeki 2 odanın mutfağı balkondaydı. Küçük ama sevimli olan balkon mutfağım, sol taraftan adanın tepelerine, sağ taraftan denize bakıyordu. Bir de elma ağacı vardı önünde, dokunabiliyordum yapraklarına. Beton yoktu görüş alanımda, bunu çok sevdim. Otelin diğer odalarına göre daha küçüktü kaldığım oda. Diğer odaların mutfakları yenilenmişti, benim mutfak eskiydi. Ama takılmadım böyle şeylere. Çünkü Avşa'ya salaşlığı yakıştırıyorum ben. Balkonda yemek yapmak, rüzgar geldiğinde ocağın sönmesini engellemek için balkon iplerine havlu sermek, köfte kızartırken balkonun sağ tarafına gidip güneşin batışını izlemek, sonra köfteleri çevirip Avşa yapımı Ada Karası şarabından bir yudum almak, kekremsi şarap tadını hissetmek, sonra tekrar köfteleri çevirmek güzeldi. Bir tür arınma gibiydi.

Geçen sene gittiğim apartta mutfak eşyaları gayet iyiydi. Bu sene gittiğim, adı daha bilinen apartta ise azdı her şey. Vardı da aslında bir şeyler, sanırım ben sevmedim. 2 çukur tabağı, bir tencereyi, bir de çaydanlığı kullandım. Dondurma kutusunu yıkayıp salata kasesi yaptım mesela, çok minimalistti, çok huzurluydu. Giderken yanımda çatal kaşık, rende, bir de hafif tava götürmüştüm; adadan 2 tane de bardak aldım. Cam kupa, ama kısa. O bardaklara şarap da yakıştı, bira da yakıştı, çay da yakıştı. Aslında yakıştırmak insanın bakışına bağlı bir şey. Yakıştı gibi görüyorsan, gerçekten de yakışıyor...

Avşa apart balkon soldan manzara
Adanın en güneyinde tutmuştum odayı. Çünkü geçen sene akşamları oralar çok sakindi. Akdeniz Akşamları çalan gençler oluyordu sadece. Ama kapitalizm sahilin en ucuna kadar ulaşmış maalesef. Kaldığım otelin 30 metre ilerisine bir şey yapmışlar. Gündüz kafe, gece bar gibi bir şey! Akşam ben balkonda köfte kızartırken başladı canlı müzik. Ama doksanlardan kalan müziklerdi; Levent Yüksel, Aşkın Nur Yengi, Sezen falan çalıyordu akşamın ilk saatlerinde. Sonra sesi tam da Haluk Levent'e benzeyen biri sahneye çıkıp Elfida'dan başlıyor, Gel Etme Nazlı Güzel ile devam ediyordu. Sonra Ahmet Kaya şarkılarına geçiyordu. Bir ara İzmir Marşı ile coşturdu insanları. Ne garip değil mi; barlarda Çav Bella'dan barlarda İzmir Marşı'na evrildi hayatımız. Devrildi mi demeliyim yoksa...

Dediğim gibi, çıs tak yoktu. Hande Yener, Serdar Ortaç falan çalsaydı ne yapardım bilemiyorum. Allahtan yoktular. İlk akşam çok güzel geldi çalan müzikler, balkon keyfim şenlendi. İkinci akşam yine yormadı. Ama üçüncü akşam artık şarkıların sırasını ezberlediğim için sıkıldım, balkonda oturamadım. Sonra düşündüm o gece. O işletmenin sahibi para kazanacak diye; mesela benim yan odamda kalan ve söylediklerine göre on beş sene boyunca hep aynı otele gelen, en az seksen yaşındaki tatlı tatilciler uyku uyuyamıyordu gece bir buçuğa kadar. Neden? Eskiden parası olanlar düdüğü çalarmış, şimdi de sahillerde bar açıp müziği çalıyorlar. Ya da hemen hemen her yerde kendi tellerinden çalıyorlar. Ama hep çalıyorlar! Senin benim hayatımdan, huzurumuzdan çalıyorlar! Çala çala yaşayıp gidiyorlar. Açıkçası Haluk Levent sesli, doksanlar repertuarlı müzisyen olmasa tatilim berbat olacaktı. Ama olmadı; dedim ya ben huzurluydum çok. Bazı kapital sahiplerinin ötekine saygı duymayan; doğayı, huzuru ve çevresindekileri yok eden azgın iştahını düşünmeden de edemedim. Sahi dünyayı kim yaşanılmaz kılıyordu?

Ada Karası
Avşa'yı neden sevdiğimi sabah sahilde yürürken buldum. Hayat doksanlarda donmuş gibi orada. Türkü barlar var; ama Haluk Levent, Hüseyin Turan, Levent Yüksel, Ahmet Kaya çalan türkü barlar. Benim sevdiğim türden yani.  Esnaf geçen seneye göre zam yapmamış; kahvaltı yine 15 TL, domates yine 2-3 TL. Gözü tok eski esnaf var, köşe dönmeciler uğramamış sanki Avşa'ya... Herkes şortlu, herkes askılı tişörtlü, herkes terlikli. Yani sahil kasabalarında görmeye alıştığımız, zaten bildiğimiz manzaralar. Yaşlı bir iki teyze kapalı giyinmiş o kadar. Akşamları ufak ufak içiliyor, kahkaha atılıyor, kadınlar kumsalda birbirlerine kocalarını çekiştiriyor, çocuklar özgürce oynuyor. Sanki ülkemiz hiç değişmemiş gibi, sanki Anadolu kültürü öylece kalmış gibi, sanki kutuplaşma olmamış gibi, sanki yüzümüz batıya dönük gibi...
Avşa Gün Batımı
Güzeldi Avşa; seneye tekrar gitmek isterim. İyi hissettiren harika bir enerjisi var oranın. Bozulmasın, öylece kalsın isterim. Doksanlarda kalsın, milenyuma girmesin...  Hulusi Kentmen'ler ölmesin, onlar hepimizin dedesi olsun... İsterim...

Devamını Oku

28 Temmuz 2017 Cuma

27 Temmuz İstanbul Afetinde Yaşadıklarım

Resmen 1 dakika gecikmeyle dünkü afetten kurtuldum! Her zaman olduğu gibi; yani 17 Ağustos ve 12 Kasım depremlerinden de sadece şans eseri kurtulduğum gibi, dün de afete yakalanmaktan yaklaşık bir dakika zaman farkıyla kurtuldum! Bu konuda gerçekten çok şanslıyım, ve bu şansımın ne kadar değerli olduğunu biliyorum.

Dünü düşündükçe hâlâ ürperiyorum, anlatayım:


Hava durumu haberleri hep ilgimi çeker. Bu nedenle de Buluttan Bildiriyor hesabını severek ve yakından takip ediyorum. Yani dün akşam şiddetli yağmur yağacağını; hatta dolu, yıldırım, şimşek ve ani rüzgarlar olacağını biliyordum. Fakat dün yaşadığımız boyutta bir afet olacağını meteoroloji bile tam olarak kestirememişti! Ağaçların havada uçuşacağını, metal çöp konteyner' larının yerinden oynayacağını, asırlık çınarların bile yerle bir olacağını, camların patlayacağını hangimiz tahmin edebilirdik! Tahmin de edemedik zaten! Her şey bir anda olup bitti.
Çok korkunçtu, gerçekten çok korkunçtu yaşadığımız anlar. Yılardır İstanbul'da yaşayan biri olarak bir geçen sene 15 Temmuz'da tepemizden jetler alçak uçuşla geçerken ve camlar zangır zangır titrerken; bir de dün akşamki yaşanan tufanda bu kadar korktum! Umarım bir daha böyle şeyler başımıza gelmez!


1 dakika zaman farkıyla nasıl kurtuldum

Dün çok işim vardı, bilgisayarın başından bir türlü kalkamadım. Ama manava gitmem de lazımdı. Şunu da bitireyim, bunu da bitireyim derken saatin akşam altıyı biraz geçtiğini fark edemedim. Sonra "artık kalkmalıyım" dedim. Baktım hava hafiften kararmaya başlamış, bulutlar gelmekte. Yağmur başlayana kadar manava hızla gider gelirim diye düşündüm. Tam evden çıkıyordum ki, içime kurt düştü. Camları kapatayım ne olur ne olmaz dedim. Kapıdan döndüm ve camları tek tek kapattım. Sonra ayakkabılarımı giydim, ikinci kattan birinci kata indim. Birinci kattan 4 merdiven daha inip sokağa çıkılıyor. O merdivenleri inmeden önce eğildim baktım; yerler ıslanmaya başlamış. "Amaan boş vereyim şimdi manavı, ıslanmayayım boşu boşuna; buzluktaki kuru fasulyeyi pişiririm olur biter" dedim. Geriye döndüm, ama olayın boyutlarının henüz farkında değildim. Anahtarı çıkardım, kapıyı açmaya çalıştım. Tam o sırada telefonum çaldı. Yakınım arıyordu: “Sen neredesin?” diye sordu, ben de anlattım saf saf... “Manava gidecektim, baktım yağmur başlıyor, geri döndüm, şimdi kapıdan giriyorum” dedim. “Ben önüme çıkan ilk dükkana sığındım, aman dikkat et, pencerelerden uzak dur!” dedi. Yine anlayamadım neler olduğunu.

Post apocalyptic film sahnesi gibi manzaralar

Ayakkabılarımı çıkardım, salona girdim, aman Allahım o nasıl ses... Sanki çatılardan kocaman kocaman kiremitler düşüyor gibi! Pencerelere bir şeyler çarpıyor sürekli ve ben korkudan camlara yaklaşamadığım için bu şeylerin ne olduğunu anlayamıyorum! Sokaktan pat küt sesler geliyor, ama öyle böyle değil! Kalbim hızla çarpmaya başladı. Telefona sarıldım hemen. Neler olduğunu sordum yakınıma; bana pencerelerden uzak durmamı salık verdi. Koridorda bir o yana bir bu yana gezinirken bu kabusun bitmesi için yüksek sesle dua etmeye başladım. Bir ara ellerim titreyerek iki yudum su içtim. Kabus bitmek bilmiyordu. Kaç dakika sürdü bilmiyorum ama, o anlar o kadar uzundu ki... Eğer o iş de bitsin, şu iş de bitsin demeseydim ve bir dakika önce çıksaydım sokağa; olacakları hayal bile edemiyorum! Uçar mıydım, bir yerlerimi yaralar mıydım... Düşünmek dahi korkunç! 


Olay sonrasında “Post apocaliyptic” film sahnesi gibi görüntüler vardı sosyal medyada. Hani vardır ya Hollywood filmleri; aniden nükleer saldırı, hortum, fırtına, deprem gibi bir felaket gelir ve medeniyet yerle bir olur. Kıyamet sonrası korkunç tablo anlatılır bu tarz filmlerde. Dünkü görüntüler hiç de farklı değildi post apokaliptik hikayelerden. Devrilen ağaçlar, yıkılan vinçler, yerlerde cam kırıkları, yıldırım düşmesi sonucu çıkan yangınlar, suda yüzen araçlar, sel basan metro istasyonları...

Doğa ana bir tokat attı!

Evet, yine son sözü doğa söyledi. Belki de “Bunlar size son uyarılarım!” demek istedi. “Benimle bu kadar uğraşırsanız, neler yapacağımı o son teknoloji dediğiniz aletlerle bile tahmin edemezsiniz!” dedi. "Bırakın ormanları yok ederek yol yapmayı, bırakın artık her yeri binalarla doldurmayı!” demek istedi. Çok şey söyledi dünkü tokadıyla! Artık anlamak zorundayız! Anlamayanlara anlatmak zorundayız! Çünkü para denilen nesne, doğa karşısında sadece bir kağıt parçasıdır! Medeniyetse tek dişi kalmış bir canavar!

Ve bilmem farkında mısınız; iklim değişikliği gözümüzün önünde yaşanıyor bağıra bağıra ve tüm çıplaklığıyla! Temmuz ayında fırtınalar, seller, orman yangınları, kışın metrelerce kar! Hep birlikte beton bir dünyanın getirdiği felakete doğru yol alıyoruz!


Bu domates bir şeyler anlatıyor!


Ama umut hala var. Neden mi, çünkü domatesim yaşıyor! 

Çengelköy'deki asırlık çınar ağacı bile yıkılırken, benim penceremin önündeki bu domates sanki ulu bir bilge gibi ayakta! Sizce de bir şeyler anlatmıyor mu bu duruş, bu yıkılmayış? Dünkü tufandan sonra sadece bir kaç ezikle yaşamayı sürdürmeyi başardı! Hayatımda ilk kez, hem de küçücük bir saksıda yetiştirdiğim ve çok sevdiğim domatesim dünkü felaketten kurtuldu! Komşulardaki saksılar yerle bir olurken o yaşayabildi! Demek ki umut var; demek ki severek bir şeyleri kurtarabiliriz! 

Demek ki hâlâ dünyayı güzellik kurtarabilir!


Devamını Oku