13 Aralık 2017 Çarşamba

Otobüs Günlükleri -2 / Yok Anne, Artık İmkansız!

Sabah altı kırk beş civarı. Ortalık zifiri karanlık. Her zamanki yolumda hızla yürüyorum. Kapşon, bere, atkı bana mısın demiyor. İçimden “Şöyle sıcacık kaloriferi yanan bir otobüse denk gelsem; mis gibi otursam kitabımı okusam” diye geçiriyorum. Derken durağa geliyorum. Her zamanki tipler hazır bekliyor. Sadece çift katlıya binen sarı sakallı gençten adam; siyah bıyıklı kısa mesafe adamı, 14 ŞB gelene kadar sigarasını derin derin içine çeken kırmızı saçlı kadın… Bu kadınla artık günaydınlaşıyoruz. Bazen benden sonra geliyor; ”14 ŞB geçti mi?” diye soruyor. Ben de cevap veriyorum:

“-Evet, az önce geçti.”

Çünkü hep otobüsü kaçırıyor. Ve hep aynı şeyi söylüyor: “Hay Allah, yine 8A’ya binmek zorunda kalacağım!.” Demek ki çok dolanıyor 8A! Demek ki sevmiyor kırmızı saçlı kadın bu durumu. Beynimdeki hızlı ve gereksiz düşünce balonlarına engel olamıyorum:

 “14ŞB yoksa 8A! Seçme şansı kullanmak ne büyük avantaj, farkında mı acaba kırmızı saçlı kadın!”

Azıcık samimi olsaydım, “Madem bu kadar üzülüyorsun;14 ŞB’yi kaçırmamak için iki dakika erken çıksana!” derdim belki. Ama samimi değilim, adını bile bilmiyorum kadının. Hakkında bildiğim şey sadece saçlarının rengi, bir de sigarasının kötü koktuğu. Hem bana ne, bu kadarını da kendisi düşünsün artık! Belki  otobüs bekleme bahanesiyle iki fırt daha fazla sigara içmek için bilerek ve isteyerek durağa geç geliyordur!  Sırf sigara içmek için dolmuş yerine taksiye binmez miydim bir zamanlar ben de. Sigara bırakmanın “sonradan gurmesi” olarak nasıl da ahkam kesiyorum bu arada;  bilmem farkında mısınız! Bir zamanlar sigarayı bırakmış insanların davranışlarına gıcık olurdum. Vay be, hayat  nasıl da değiştiriyor insanı. Bence bukalemun da “dönekler” için yaptığımız benzetmeyi hak etmiyor. Belki de her duruma rengini uyduruyor diye sevimsiz anlamda örnek gösterdiğimiz bukalemun, sadece insanı taklit eden masum bir yaratıktır; kim bilebilir…

Bütün bu anlattıklarım birkaç dakika içinde olup biterken uzaktan otobüsümün geldiğini görüyorum. Yaklaşıyor, kapısını açıyor, merdivenlerden çıkarken hissediyorum; evet içerisi sıcacık. Dileğimin gerçekleşmiş olmasından son derece memnunum. Üstelik otobüsün içi de boş. Kimileri deri koltuklu spor arabaya lüks der, benim için ise sıcak ve boş otobüs lüks tanımını o an için tam olarak karşılıyor.

Önden ikinci sol sıraya konuşlanıyorum. Ayağımı kalorifere dayıyorum. Bir de kahve olsaydı hiç fena olmazdı hani! Kahvaltının mutlulukla ilgisi olduğunu söyleyen Cemal Süreya’ya selam çakıyorum ve sıcak otobüste oturacak yer bulmanın mutlulukla ilgisi olduğunu yazıyorum aklımın bir köşesine. Evet kopya bu, ama iyi şeylerden esinlenmek o kadar da kötü olmasa gerek. Yani kahvaltının mutlulukla ilgisi olduğunu görmüş şair; ben de O’ndan kopyalayarak soğuk  havada sıcak otobüste yer bulmanın mutlulukla ilgisi olduğunu söylüyorum. Bir başkası da  sevgilinin ense kokusunu içine çektiğinde “işte mutluluk bu!” diye haykırıyor. “Derken karanfil elden ele… “ Bak işte yine kopyaladım. Yok bence öyle değil, kopyalamadım, sadece örnek aldım. Mutlu olmanın, tam kayısı kıvamında pişmiş yumurtaya  tam da olması gerektiği gibi “bir çimdik” tuz atmakla alakası olduğunu düşündürüyorsa şair, zaten görevini yapmamış mıdır şiir! Yaşama şiir gibi bakabilmek için bu ustalardan esinlenmek suç olabilir mi…

Oturuyorum sıcak sıcak. İnsanın ayağı ısınınca gerçekten de içi ısınıyor. Otobüste bir ben varım, bir de şoför. Kenarda kayıp giden lambaları izliyorum bir süre. Sonra birileri daha biniyor. Bir genç kadın yaklaşıyor yanıma. Üzgün, telaşlı. Normalde otobüste telefonla konuşanlara tepki gösteririm, ama öyle bir konuda konuşuyor ki kızmak bir yana; içim parçalanıyor duyduklarım karşısında:

“Yok anne, benim hakim olma hayalim tamamen suya düştü. Teyzem x partisine üye ya, benim  mülakatta geçme şansım tamamen bitti. Twitter’dan çevreyi koruma konusunda bir retweet etmişliğim var Gezi zamanı. Sildim ama arşivler…! “

Otobüs sıcak, ayağım sıcak, otobüs kendi yolunda salına salına yoluna devam ediyor. Herkes kendi yoluna devam ediyor. Hayat akıyor, bir gün daha böyle bitiyor… 
Devamını Oku

26 Kasım 2017 Pazar

Dijital Eğitimi Es Geçmeyin!

Dijital teknoloji hızla gelişiyor. Bu baş döndürücü hıza bazılarımız adapte oluyoruz; böylece hayat kalitemiz yükseliyor. Bazılarımız ise interneti sadece sosyal medya aracı olarak görüyor ve bu sayede  eğleniyoruz.

Çok değil bundan sadece yirmi yirmi beş sene önce dördüncü sınıfa giden bir çocuğu olan aileyi ele alalım. Bu aile çocuğun eğitimi için ekstra ne yapardı? Aslında pek de bir şey yapmazdı. Biraz da şansa bağlıydı her şey. Eğer öğretmeni iyiyse, çocuk ilkokuldan temeli sağlam olarak mezun olurdu. Aile eğitime önem veriyorsa, en fazla çocuğuna 4. sınıf konu anlatımları içeren bir kitap alırdı. İlkokul sonrası Anadolu Lisesi sınavlarına giren çocuk iyi bir okulu kazanabilir ve bu sayede direkt hayatı kurtulurdu. Düşününce insan nasıl da duygulanıyor değil mi, meğer hayat ne kadar basit ve huzurluymuş.

Gelelim günümüze. O günlerden bugünlere gelene dek çok şey değişti. Çocuklar her sene daha zorlayıcı sınavlara girmek zorunda kaldılar. Nüfus arttı, rekabet arttı, iyi okullara girmek zorlaştı. Şöyle bir hatırlayalım; liselere giriş sınavı LGS, Ortaöğretim Kurumları Seçme ve Yerleştirme Sınavı gibi upuzun ve ürkütücü  adı olan OKS, ardından seviyeleri belirleme amaçlı SBS; temel eğitimden orta eğitime geçişin kısaltması TEOG ve en son çıkan LKS ile birlikte çocuğu dördüncü sınıfa giden ailenin işi her geçen gün daha da zorlaştı.

Öte yandan dijital teknoloji hızla gelişmeye devam etti. Sınavlar zorlaşıyor evet, fakat çocuğu dörde giden ailenin 4. Sınıf konu anlatımlarına ulaşması artık daha kolay. Çünkü dijital materyaller var, her bütçeye uygun çözümler var.

Dördüncü sınıfa giden çocuğun ailesi ne yapmalı?

Dördüncü sınıfın temel dersleri Türkçe, matematik, fen bilimleri, sosyal bilgiler, İngilizce, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi olarak o günlerden bu günlere pek değişiklik göstermedi. Yani nereye giderseniz gidin, hangi materyali  alırsanız alın; 4. sınıf konu anlatımları için ana konu başlıkları belli. Ama sadece okuldaki dersleri dinlemek artık yeterli değil. Özel dersler pahalı, kurslar pahalı. İyi de bu zorlu sınavları geçmek için takviye şart. İşte tam da bu noktada devreye dijital ders anlatımları giriyor. İşte Okulistik de bunlardan biri.

Okulistik nedir, ne işe yarar?

Okulistik bir dijital öğrenme platformu. Genetik kodları değişerek neredeyse doğar doğmaz tablet, bilgisayar kullanmaya başlayan çocukların ilgi alanlarına göre hazırlanmış güzel bir platform. İlk başta verdiğimiz örnekten yola çıkarsak; yani dördüncü sınıf öğrencisi açısından olaya yaklaşırsak, 4. sınıf konu anlatımları Milli Eğitim Bakanlığı müfredatıyla tam uyumlu. İnteraktif konu anlatımları var, animasyonlu dersler hazırlanmış. Sıkıcı olmayan etkinliklerle dersler pekiştiriliyor.  6 hazırlık ve 6 online değerlendirme sınavı var. Ve üstelik bu sınavlarda öğrencinin başarısı ilçe, il, ülke gibi genel sıralamalarla ölçülüyor. E-kitaplar, eğitsel oyunlar, ödevler derken aslında öyle bir sistem kurgulanmış ki, belki de gelecekte hiç okul kalmayacak. Bütün okullar Okulistik gibi olacak.



Üstelik Okulistik’de öğretmen ve veli üyelikleri ücretsiz. Öğrenci üyelikleri ise kurslara göre gayet makul fiyatlarda belirlenmiş.

Demem o ki; eğer okul çağında bir çocuğunuz varsa, Okulistik sayesinde fazla para harcamadan çocuğunuza dijital  eğitim aldırabilirsiniz. Böylece konunun ilk başında belirttiğim gibi interneti kullanarak hem sizin hem de çocuğunuzun eğitimine katkıda bulunur ve bu sayede hayat kalitenizi yükseltebilirsiniz.

Devamını Oku

23 Kasım 2017 Perşembe

Güvenilir Marka Uğur Soğutma


Bir markanın güvenilir olduğunu nasıl anlarsınız? Elbette bağımsız ve saygın test kuruluşlarının raporlarını takip ederek. Reklamlar ve promosyonlara aldanmayın, bir markanın ne kadar güvenilir olduğu ve müşteri memnuniyetini ne denli önemsediği, ancak sahip olduğu sertifikalar sayesinde anlaşılabiliyor. Bu bakımdan, Almanya merkezli GC Mark, Avrupa’nın en saygın denetleme ve sertifikalandırma firmalarından biri sayılıyor. Firmaların hammadde işlemesinden üretimine, paketlemesinden satışa sunulmasına dek pek çok farklı unsurunu uluslararası standartlara göre denetleyip değerlendiren bağımsız bir kuruluş olan GC Mark, dünyanın en saygın ve prestijli sertifikalarını veriyor. GC Mark sertifikasına sahip olan bir şirketin ISO 9001, IS0 10001, 2, 3, 4 standartlarına uygun üretim ve kalite kontrolü yaptığına, sürekli olarak gelişime açık bir üretim ve yönetim yapısına sahip olduğuna emin olabilirsiniz.

Dünyada sayılı şirketin sahip olduğu GC Mark Verified Customer Satisfaction (Kanıtlanmış Müşteri Memnuniyeti) sertifikasına sahip olan tek Türk şirketi, hâlihazırda sektörde 60 yılı aşkın bir deneyime sahip olan Uğur Soğutma. Müşteri memnuniyetine verdiği önemi Avrupa’nın en büyük bağımsız denetim kuruluşlarından biri olan GC Mark Verified Curstomer Satisfaction denetimini başarıyla tamamlayarak elde ettiği sertifikayla global düzeyde ispat eden Uğur Soğutma, böylelikle ürünlerinin kalitesi kadar tüketici deneyimine verdiği önemi de bir kez daha göstermiş oluyor. İki yıl boyunca Türkiye’de aynı sektördeki başka hiçbir markanın alamayacağı bu sertifika, Uğur Soğutma’nın müşterilerine vermiş olduğu değer ve önemi mükemmel bir şekilde yansıtıyor. Uğur Soğutma, ürünlerinde GC Mark sertifikası amblemini kullanma hakkını da elde etmiş oluyor.

Diğer bir deyişle, Uğur Soğutma ürünlerinin kalitesi, global düzeyde bir kez daha tasdik edilmiş oluyor. Uğur Soğutma’nın çevrimiçi mağazasından ve bayilerinden satın aldığınız ürünlerden memnun kalacağınıza emin olabilirsiniz: Hem Uğur Soğutma, hem de GC Mark bunu garanti ediyor!
Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını Oku

20 Kasım 2017 Pazartesi

Grand Hyatt İstanbul’da 2018’e Unutulmaz Bir Başlangıç Yapın



Grand Hyatt İstanbul, bu yıl da hem noel hem yılbaşı için hazırladığı birbirinden güzel menülerle misafirlerini bekliyor.  Gas Brothers ve Utku Yurttaş yılbaşı yemeği süresince jazz, piano ve 70’lerden günümüze popüler müzikleri çalacaklar. Gece, Gas Brothers’ın perküsyon show’unun da yer aldığı performans ve after party ile devam edecek.


Noel Menüsü, Grand Hyatt İstanbul’da
Grand Hyatt’ın içinde bulunan 34 Restoran, içinde leziz hindinin de olduğu Noel Yemeği özel menüsü ile 24 Aralık Pazar günü aile kutlamaları ya da arkadaş buluşmaları için ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. 24 Aralık akşam başlayan ziyafet 25 Aralık Pazartesi günü öğlen ve akşam da devam ediyor.  Kişi başı 218 TL olan menü için önceden rezervasyon gerekiyor.


Yılbaşı gala yemeği ve eğlencesi
Yeni yıla sevdikleriyle beraber güzel bir başlangıç yapmak isteyenleri 34 Restoran’ın deneyimli şeflerinin elinden çıkan geleneksel Türk ve Akdeniz mutfağının lezzetlerinden oluşan açık büfe bekliyor.
Gas Brothers ve Utku Yurttaş’ın yılbaşı yemeği süresince jazz, piano ve 70’lerden günümüze popüler müziklerin çalacağı gece, Dining salonunda Gas Brothers’ın performans sergileyeceği, perküsyon show’unda dahil olduğu after party ile devam edecek. Sabahın ilk ışıklarına kadar devam edecek after party, yılbaşı ücretine dahil.
34 Restoran’da, 31 Aralık Pazar günü saat 20:00’de başlayan ve gece yarısı 02:00’ye kadar sürecek olan yılbaşı gala yemeğinin kişi başı fiyatı limitsiz yerli alkol içecekler 518 TL, limitsiz yerli & yabancı içecekler dahil fiyatı ise 618 TL. Minik misafirler için de kişi başı fiyat 318 TL.



Keyifli geçen yılbaşı gecesinin ardından 1 Ocak Pazartesi günü saat 12.00-16:00 arasında 34 Restoran’daki brunch’ta arkadaşlarınızla, ailenizle, sevdiklerinizle yeni yılın ilk gününü kişi başı fiyatı 218 TL olan brunch ile keyifli bir şekilde geçirebilirsiniz.

Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını Oku

19 Kasım 2017 Pazar

Bebeklerimiz İçin En İyisi Nedir?

Bebekler. Dünyanın en narin insanları. Doğumlarından itibaren bize emanetler değil mi? Peki biz onları ne kadar koruyabiliyoruz? Ne kadar dertlerini anlayabiliyoruz? Sonuçta belli bir döneme kadar sadece ağlayarak seslerini duyurabiliyorlar. Karınları acıkırsa ağlıyorlar, gazı varsa ağlıyorlar, bir şeyden korkmuşlarsa ağlıyorlar. Ağzı var dili yok yavrucakların. Hal böyle olunca ebeveynlerin de bebeğin üzerine düşmesi, onun isteklerini anlamaya çalışmak için üst düzey bir çaba göstermesi gerekiyor. Tabi ki kimseyi suçlayacak, bak sen bunu bunu yapmadın, o yüzden kötü bir ebeveynsin diyecek halimiz yok. Haddimize değil böyle bir şeyi söylemek. Ancak bebekler dış dünyayla tanıştığı vakit her zaman anne karnındaki gibi rahat olamayabiliyorlar. Sebebi de yattıkları o minnoş yataklar. Her ne kadar göze gönüle hitap etse de bebeğin rahatlığı burada dikkat edilmesi gereken en önemli etken oluveriyor. O bebekler belki de sizi her gece uykunuzdan yatağından rahat edemediği için uyandırıyor olabilir. Bu konuda yapılacak tek bir şey var. Küçük bir araştırma yaptım internette ve en konforlu ve sağlıklı bebek yataklarını Yatsan firmasında buldum. Siteye bir göz atabilirsiniz. Envai çeşit yatay mevcut ve özellikle bu lafım annelere, hem bebeğinizin hem de kendinizin mışıl mışıl bir uyku çekmesini istiyorsanız bu teklifimi kaçırmayın.



Aslında mesele sadece bebeklerin rahatsız olmasıyla bitmiyor. İleride daha büyük sıkıntılar yaşanmaması adına bunun yapılması gerekiyor; çünkü bebeklerin vücudu çok hassastır. Bir insanın fizyolojik olarak etkiye en müsait olduğu zaman dilimi haliyle bebeklik ve yaşlılıktır. Bebeklikten gelen bir fizyolojik rahatsızlık çocuğunuzun ileriki yaşlarda sıkıntılar çekmesine sebep olabilir. Bunu kim ister ki? Ama bu konuda da benim için rahat, çünkü özellikle ülkem insanlarının, evlatlarının üzerine titrediğini, onlar için her şeyin en iyisini yapmaya çalıştıklarını biliyorum. Bunu çevremde de sosyal medyada da görüyorum ve o yüzden tekrar tekrar Yatsan’a uğramadan yatmayıp bebeklerini de yatırmayacaklarını biliyorum. Tekerleme de böyle yapılır. Herkese güzel ve sağlıklı uykular dilerim.
Devamını Oku

12 Kasım 2017 Pazar

Haldun Taner'de "On İki Öfkeli Adam" İzledim!

Bazı oyunlarda sahnede perde olmuyor. Salona adım atınca, az sonra içine gireceğimiz dünyanın detaylarıyla tanışıyoruz. On İki Öfkeli Adam oyununda da böyleydi. Oyun başlamadan önce sahnede uzunca beyaz bir masa, çevresinde on iki beyaz sandalye karşıladı bizleri.

On İki Öfkeli Adam

Dahası da var. Masanın kenarlarında dört tane antik Yunan sütunu vardı, bir tane de kapı bulunuyordu. Bütün bunlar, dünyaya benzeyen bir yarım kürenin içindeydi. Küreyi oluşturan çemberin seyirci tarafı açıktı. Arka planda hareketli bulutlar ve gökyüzü, kürenin üzerinde meridyen ve paraleli andıran çizgiler, bizden ötede bambaşka bir dünyayı çağrıştırıyordu. Antik sütunlar kürenin çeperleri boyunca öne doğru eğilmişti. Birazdan on iki kişilik jüri gelecek ve on dokuz yaşında bir gencin elektrikli sandalyede ölmesine ya da yaşamasına giden yoldaki görüşlerini belirleyecekti. İşte tam da bu noktada Yunan sütunlarının öne doğru eğilmiş olması, bende direkt adalet denilen kavramın “eğilip bükülebilen bir şey olduğu” çağrışımını yaptı. Ortamdaki kapı bile dik durmuyor, kürenin şekline uyum sağlamış yamuk duruşuyla az sonra şekilden şekile gireceğini göreceğimiz jüri üyelerinin ruh haline hizmet ediyordu. Bence dekor, Şehir Tiyatroları'nda izlediğim hemen hemen bütün oyunlarda olduğu gibi çok başarılıydı.

Oyunun konusu

On dokuz yaşında bir genç, babasını öldürmekten yargılanıyor. Biz genci veya mahkeme salonunu hiç görmüyoruz. Bütün oyun boyunca on iki kişilik jürinin bu konu hakkında tartışmasına ve sonucu netleştirmesine tanık oluyoruz. Jürinin görevi oy birliğiyle bir karara varmak. Çünkü mahkeme başkanı jüriden “oy çoğunluğu” ile alınmış bir kararı kabul etmiyor. Yani on iki adamın hepsi aynı sonuca imza atmak zorunda. “Çocuk ya suçlu, ya da suçsuz!” diyecekler.


Gerçek nedir?
Jüri üyeleri kızgın ve hızlı adımlarla salona giriyor. Belli ki hepsi çocuğun suçlu olduğunu düşünüyor. Çünkü olayı gören bir komşunun ve olayı duyan başka bir komşunun ifadeleri var. Adamı öldüren bıçağı çocuğun aldığına dair tanıklar var. Yani bütün deliller ve tanıklar çocuğun babasını öldürdüğünü gösteriyor. Jürinin işi kolay aslında! Oy birliğiyle “çocuk suçlu!” demek ve görevi tamamlamak! Jüri başkanı oylama yapıyor, sonuçta on bir üye “çocuk suçlu” görüşünü bildirirken içlerinden bir tanesi “çocuk suçsuz” diyor. Suçsuz diyen 8. jüri üyesi şunu söylüyor:

Evet belki çocuk suçludur, ama belki de değildir. Ben emin değilim!”

İşte bu şüpheden sonra izleyiciyi de sarmalayan müthiş bir sorgulama başlıyor. İki perdede yaklaşık iki saat boyunca tempo hiç düşmeden bu sorgulamanın içinde buluyoruz kendimizi. "Gerçek nedir?" diye düşünüyoruz. Herkesin hemfikir olduğu şey gerçek midir? Yoksa bilinç süzgeçlerimizden olayları geçirirken kendi yaşanmışlıklarımızın, ruh halimizin, hayata bakış açımızın etkisinde kalarak gerçeği kendimizce farklı kalıplara mı sokuyoruz?  Bunun sonucunda  kendi gerçeğimize hem kendimizi hem de başkalarını da inandırıyor muyuz?

Sorular, sorular, sorular...

Eğer gerçek bu kadar geçişken bir yapıdaysa, adalete nasıl güvenilebilir? Ön yargılar yüzünden aldığımız kararlar nelere mal olabilir? Yargıçlar hüküm verirken kişisel dünyalarının hiç mi etkisinde kalmazlar? 

Emin olmadan bir insan hakkında hüküm vermek ne de kolay gerçekleşebiliyor. Oysa detaylarda kim bilir neler saklı...

On iki jüri üyesinin de erkek olması, acaba erkek egemen toplumların düzenine karşı bir mesaj mıdır? Eğer içlerinden biri kadın olsaydı, acaba daha merhametli davranıp olaya daha insani boyutta mı yaklaşırdı; elbette bunu bilemiyoruz. Yazar neden altı kadın altı erkek yerine 'on iki öfkeli adamı' tercih etti?

Tiyatroda metnin gücü

Açıkçası oyuna giderken iki saat boyunca jürinin oturumuna tanık olmanın sıkıcı olabileceğini düşünmedim desem yalan olur. Ama metin o kadar güçlüydü ki; oyundan çıktığımda bırakın sıkılmayı, ikinci kez izlemeyi bile düşünür haldeydim. Jüri üyelerinin birbirlerine adlarıyla hitap etmemeleri, oyunda ülke adı geçmeyişi; metinde ele alınan adalet, ön yargı, hüküm vermek, yanızlık, göçmenlik gibi konuların evrenselliği; tiyatroda metnin gücünü bir kez daha gözler önüne seriyordu.

Oyunculuklar

Genel olarak oyuncuları çok başarılı buldum. 7. jüri üyesi Kutay Kırşehirlioğlu, 9. jüri üyesi Metin Çoban, 3. üye Serdar Orçin, göçmen üye Nihat Alptekin ve 10. üye Ali Gökmen Altuğ'u çok beğendim. Daha önce Öyle bir Geçer Zaman Ki dizisinde Osman'ın gençliğinde izlediğim genç oyuncu Gün Koper'i de kendini daha çok geliştirmiş buldum. Sadece ilk "suçsuz" diyen 8. üye Ahmet Özarslan bana biraz doğallıktan uzaklaşmış gibi geldi. 


Sinema filmi de var

Eğer oyunu fırsatınız olmadığı için izleyemeyecekseniz üzülmeyin. Yazar Reginald Rose'un 1954'de yazdığı metin, ilki 1957'de olmak üzere iki kez sinemaya da uyarlanmış. Hatta ikinci versiyonunda 7. üye olarak rol alan Henry Fonda Oscar ve Altın Küre'ye aday gösterilmiş. Ben sıcağı sıcağına filmi de izlemeyi düşünüyorum. Sonbaharın bu güzel pazar gününe böyle güzel bir film izlemek yakışmaz mı...


Oyunun Sonu
Hiç mi olumsuz yanı yok?

Oyunu Haldun Taner sahnesinde önden üçüncü sırada izlememe rağmen özellikle arkası dönük oyuncuların bazı konuşmalarını duymakta zorlandım. Böyle diyaloğa dayalı bir oyunda arkada oturanlar bazı konuşmaları kaçırmışlarsa bence oyundan yeterince keyif alamamışlardır.  Oyunu mümkünse önlerde izlemeye çalışın derim. 

Son bir not daha ilave edeyim. Tiyatroda görsellik, kostüm, estetik, müzik, hareket gibi unsurlara önem veriyorsanız, bu oyun sizin için biraz eksik kalabilir. Çünkü temsilde müzik yoktu, pek hareket de yoktu. Ama güçlü bir metinle bol zihin egzersizi yapmaktan keyif alıyorsanız; “On İki Öfkeli Adam” çok doğru bir seçim diyebilirim.

Emeği geçenlerin ellerine sağlık.


Herkese sanata yakın güzel bir gün diliyorum.


 On İki Öfkeli Adam - Oyunun Künyesi



Devamını Oku

29 Ekim 2017 Pazar

Dizi Setinden İzlenimlerim


İki dönem boyunca katıldığım, bu sene işler güçler yüzünden aksattığım senaryo atölyesinde hocamız dün bizi dizi setine götürdü. Daha önce sokakta defalarca çekimlere tanık olmuştum; fakat detaylı olarak ilk kez çekim izleyeceğim için oldukça heyecanlıydım. Bize sağlanan minibüse bindik ve yaklaşık bir saat sonra İstanbul'un sınırlarındaki Darıca'ya yani sete geldik. Arabadan indiğimizde pek çok minibüs ve karavanla karşılaştık. Geldiğimiz yer de sıradan bir mahalle değil, filmler için inşaa edilmiş oldukça büyük bir açık hava platosuydu.

Açık Hava Film Platosu

Kapıda bizi bir görevli karşıladı. İçeri almadan önce “Şu anda çekim var, lütfen telefonlarınızı sessize alın” dedi. Hemen telefonlarımızın sesini kıstık. Adeta bir mabede girer gibi yavaş yavaş platonun içine adımlarımızı attık. İçeriye girince çok şaşırdım. Doksanlı yıllardan kalma eski zaman kasabasını andıran pek çok ev vardı. Evler gerçekti, aralarında sokaklar vardı. Bakkal, manav, kahvehane gibi pek çok dükkan vardı. Sokakların tabelaları oldukça sahiciydi. Evlerin çoğunun camları açıktı, tül perdeleri uçuşuyordu. Kiminin penceresinin önündeki çiçeklere dikkatle bakmasam, sahte olduklarını anlayamazdım. Sonradan araştırdığıma göre bu platonun 6 dönümlük arazide bundan 4 sene önce 1 milyar dolar harcanarak kurulmuş olduğunu öğrendim. Platoda yer alan bakkal, pastahane, berber gibi yapıların tamamı Darıca'daki tarihi binaların birebir kopyası olarak inşa edilmiş. Bildiğiniz küçük bir mahalle orası. İçinde 7 sokak, 12 apartman ve farklı farklı 10 dükkan var. Ara yolların asfaltına, taş döşeli kaldırımlara ve dikilmiş canlı ağaçlara kadar bütün detaylar düşünülmüş. Platoya girdiğim anda sinemanın büyüsü beni sarmaladı. Gerçekler içinde hayaller, hayaller içinde gerçekler adeta dans ediyor sinemada. Ne muhteşem bir şey bu!

Hummalı çalışma
Platoya girdiğimizde üzerinde “ Balat Erkek Öğrenci Yurdu” yazan, kapısının önünde gerçek bir Atatürk heykeli olan binadan sağa doğru yöneldik. Sokakların birleştiği bir meydan, meydandaki bir dükkanın önünde dizide geçen eski model bir araba karşıladı bizi. Etrafta koşuşturan onlarca insan, ışıklar, kameralar, kablolar... Yönetmen ve görüntü yönetmeni yan yana oturuyordu bir tente altında. Önlerindeki iki ekranda farklı kameralardan gelen görüntüler vardı. Biz tam yönetmenin arkasında durduk ve bu sayede olup biten her şeyi izleme olanağı bulduk. Aklıma gelmişken söyleyeyim; son yıllarda oldukça moda olan “yönetmen koltuğu”nun sahicisini de görmüş oldum sette. Ama öylece kenarda duruyordu. Demek ki yönetmen çadırından ayrılınca kullanacaktı sandalyesini.

Gerçek içinde hayal, hayal içinde gerçek...
Birden görevlilerden birisi “Sessizlik” diye bağırdı. Zaten kısık sesle konuşan herkes sus pus oldu. Sonra yine görevlilerden biri “Trafik başlasın!”komutunu verdi. Bunun üzerine sokaktan insanlar geçmeye başladı. Bence figüranların hepsi yerel halktan seçilmişti. O kadar güzel yapıyorlardı ki işlerini... Bir kadın pazar çantasıyla karşıdan geliyor, öbür taraftan bir adam yürüyor falan... Sonra başrol oyuncusu dükkandan çıktı ve konuşmaya başladı. Konuşması bitince yönetmen ”Cut!” dedi sahne kesildi. Ezber vardı, sufle yoktu. Haftada yüz yirmi dakika çekilen dizilerdeki kalınca bir kitap gibi olan senaryoyu nasıl ezberliyorlar, takdir etmek lazım. Ve elbette o senaryo kısa sürede nasıl kotarılıyor! Hani kızıyoruz ya ne saçma laflar bunlar diye... Senarist ne yapsın; kısa sürede kalın bir kitabı nasıl yazsın! Halbuki yabancı dizilerdeki gibi süre kırk beş dakika olsa, senaryonun da çekimlerin de kalitesi kim bilir nasıl değişir!

Boom; çık kareden :)
Toplamda bir kaç dakikalık sahne için en az beş kez çekim yapıldı. Bir saate yakın zaman aldı sahnenin bitmesi. Ön kamera, arka kamere, yakın planlar... Her seferinde oyuncu aynı repliği söylüyordu. Oyuncuların olmadığı hareket sahneleri için ise bir görevli, oyuncunun repliğini okuyarak sanırım süre ayarlaması yapıyordu. Bu arada oyuncusuz ara görüntüler alındı. Bir ara uçak geçti, yine çekim kesildi. Önceki çekimde bankta oturan figüran yerinden kalktığı için görüntü yönetmeni uyardı çocuğu. Başrol oyuncusu da “Elimde tespih var mıydı?” diye sordu. Bütün bu detaylar, devamlılık için çok önemli şeyler.

Ben en çok açık havada biz paltoyla üşürken incecik peştemal ile dolaşan oyuncuya üzüldüm. Düşünsenize saatlerce o şekilde dolaşmak zorunda! Geçenlerde okumuştum;Türkiye'deki oyuncuların en büyük sorunu üşümekmiş. Halbuki bu işlerin kolayı var. Mesela Hollywood'da filmler devasa kapalı stüdyolarda çekliyor. Adamlar stüdyoda çölün de, plajın da, uzayın da sahtesini yapabiliyor! Bize de böyle platolar lazım; ya da filmler ve diziler kış aylarında daha sıcak olan Antalya veya Adana'da çekilmeli! Yazık bu insanlara bence. 

 Neyse ben olayı anlatmaya devam edeyim:

YönetmenSay” dediğinde, üzerinde planın numarası, kaçıncı çekim olduğu gibi montajda işe yarayan bilgiler yazan “klaket” devreye giriyordu. Klaketi tutan kişi “çat” diye tahtayı kapatınca
 “Üç, iki bir, buyurun! “ diye oyunu başlatıyordu yönetmen yardımcısı. Setin ayrı bir jargonu vardı, ayrı bir enerjisi vardı. Bence insan öyle bir yerde normal bir işteymiş gibi “Biraz kaytarayım, cep telefonuma bakayım!” falan diyemez. Aşırı konsantrasyon var, ve bir de aşırı emek sarf ediliyor. Set işçileri sürekli ayakta; sağa sola  koşturuyor. Yönetmenler sürekli sigara çay içiyor. Yüzleri yorgunluktan ve bence düzensiz beslenmekten kara sarıya dönmüş. Gerginler; çünkü çekimler kolay kolay bitmiyor. Düşünsenize haftada yüz yirmi hatta yüz elli dakika süren dizi çekmek kolay iş mi!
Sette dinlenme yok!

 Çekimleri uzunca bir süre soluksuz bir şekilde izledikten sonra yönetmen, söyleşi yapmaya vakti olmadığı için bizden özür diledi.  En sonunda başrol oyuncuları ile birlikte toplu fotoğraf çekildik ve platodan ayrıldık.

Bu ziyarette sinemanın büyüsüne daha da çok kapıldım. Adım adım o sihirli dünyaya yaklaştığımı hissediyorum. Bir gün mutlaka kendi senaryomun çekildiği sete gideceğim. Ve size bu blogda anlatacağım...


Devamını Oku

14 Ekim 2017 Cumartesi

Akılsız Telefonla Nostalji Günlerim

Her sabah işe giderken bir fotoğraf çekiyordum cep telefonumla. Sonra otobüse binince o fotoğrafı Facebook'da ya da Instagram'da paylaşıyor, altına da içimden gelen bir paragrafı yazıyordum. Gayet de keyifli bir rutin haline gelmişti bu benim için. Zamansızlıktan sadece hafta sonları bloga yazabildiğimden ötürü,  sosyal medyadaki bu mini yazılarla oyalanıyordum kendimce.

En son 3 gün önce çarşamba günü yazmıştım yine bir şeyler. Hatta yeni başladığım kitabımı otobüs camına dayayıp fotoğrafını çekmiştim.



O gün öğlene doğru iş yerinde mutfağa gittim.  Tezgahın önünde ayakta duruyor, ne yemek var diye bakıyordum. Bir ara istemsizce cep telefonumu çıkardım cebimden. Hani öylesine açıp bakıyoruz ya telefona defalarca. Öyle bir andı işte, gayrı ihtiyari...  Sonra tahmin ettiğiniz şey oldu. Evet; telefon elimden "çat" diye yere düştü bir anda! Üstelik nasıl olduysa düşerken ters takla attı ve ekranı yer tarafına döndü. “Çaatt!” diye bir ses çıktı. İçimden “Eyvah, gitti!” dedim, öylece bakakaldım. Daha önce de defalarca düşmüştü, ama sırt üstü düştüğü için en fazla bataryası dağılmıştı. Bu sefer dış görünüşte hiç bir yeri dağılmadı, o düşmeye  camı bile çatlamadı! Çünkü iç kanama geçiriyordu zavallıcık! Aldım elime korka korka, tabii ki ekran gitmiş, yerinde boş bir karaltı bana bakıyordu. Hemen nabzını dinledim, kalp atışlarına baktım. Iıhh, ses gelmiyordu. Ambulans çağırmadan önce ilk müdahaleyi yapayım dedim. Ortalama her Türk'ün yapacağı gibi bataryasını söktüm, sonra yeniden taktım. Bizde adettir bilirsiniz; ya çalışmayan alete afili bir tokat atarız, ya da fişini çekip yeniden takarız. İşe de yarar! Ben de kültürümüze yakışanı yaptım ve bataryayı yeniden takınca telefon düzelecek sandım. Açılmasını bekledim bir süre. Evet açıldı. Fakat ekranın yarısı vardı, yarısı yoktu.


 Şifreyi el yordamıyla girecektim mecbur. Hay bin kunduz! Bir kere girdim, olmadı. Sayıların sol tarafını göremiyordum ki! İkinci kez girdim yine olmadı. Artık son hakkım kalmıştı, onu da yanlış girersem telefonu hepten kaybedecektim! Son seferde çok hassas davrandım ve şifreyi girmeyi başardım. Evet telefonum açıldı! Peki ama her şey bitti mi? Elbette hayır! Erken sevinmişim, çünkü yine ekranın sağı vardı, solu yoktu! Dolayısıyla da telefonun bu şekilde varlığı bana bir şey ifade etmiyordu. Zaten kafası iyice karışmıştı garibanın.

O maviydi, üç sene önceki doğum günü hediyemdi, ilk akıllı telefonumdu! Son zamanlarda
çok acı çekiyordu gerçi. Uygulamaları açamaz olmuştu, hafıza kaybı vardı. Aslında uzatmaları oynuyorduk birlikte. Format atmayı düşünüyordum, o benden önce davrandı.  Kendi kendinin fişini çekmeye karar verdi! Demek ki telefonların ötenazi özgürlükleri varmış, bunu da öğrenmiş oldum!

 Ne yapabilirdim, bu da onun kararıydı, saygı duymak lazımdı! Bu arada ambulansa haber verildi hemen. Meğer bizim iş yerine servis veren mobil bir cep telefoncusu arkadaş varmış. Ambulans gibi bir şey işte. Geldi baktı; “Ekranı değiştiririm ama bu mavi kasadan bulamam" dedi! Yüzümde nasıl bir üzüntülü ifade oluşmuşsa artık, “Beyaz yaparız!” dedi daha sonra! Sanki beyaz maviye özdeşmiş gibi... Sustum, devam etti. 

“Ben tamir edince sizi 5-6 ay daha idare eder” dedi. “Ne kadara olur?” diye sordum. “Size 100 TL” dedi. Benim adımı bile bilmez etmez, bana 100'müş! Niye seksen değil! Hayır nasıl maliyet yaptın iki dakikada da "yüz" diyorsun! Bunları içimden düşündüm tabii ki; bu arada bir sessizlik oldu. Bizim acar ambulans telefoncu baktı müşteri kararsız, hemen atağa geçti:  “İsterseniz size yeni bir telefon verelim!” dedi. “Yeni ayfonlardan yakışır” dedi gülümseyerek. Öyle ya herkesin elinde ayfon var.  Benim gibi alışveriş düşmanı birine çattığını nereden bilsin zavallı! “Bir telefona üç dört bin lira asla vermem, o işler bana göre değil!” dedim. “O zaman tamir edeyim!” dedi. “Ben bir düşüneyim” dedim. Akşam anlayan birine gösterdim telefonu. Öğrendim ki meğer içi de parçalanmış! Yani 100 TL verip iki gün sonra tekrar sorun yaşatma riski var! Bu durumda kadere boyun eğdim ve zor da olsa vedalaştım telefonumla. Peki ne yaptım?

Eski dostlar, mavi telefonlar gibi...

Eski Nokia'ma taktım kartı. Taş gibi çalışıyor mübarek! Nereden baksan yaşı dokuz ya da on! Perşembe gününden bu yana hesap edin iki buçuk gün oldu, şarj çizgisi hala dolu! Hep söylüyorum, yine tekrar edeyim :

“Bence teknoloji, kapitalizmin çıkarlarına daha iyi hizmet edebilmek için geliştiriliyor!” Her şey biz daha çok tüketelim diye kurgulanıyor! 

Yeni teknoloji ile üretilen ürünlerin kullanım ömrü git gide kısalıyor farkında değil misiniz? Kırmızı başlıklı kız sorsa mesela  teknoloji nineye:

“- Telefonum neden iki sene sonra bozuluyor Tekno Nine?”

dese; iyi kalpli bilim teknik babaannesi gibi görünen, aslında maskesinin altında kapitalizm canavarı yatan teknoloji şöyle cevap verir muhtemelen:

“- Seni daha iyi sömürebilmek için modern insan!”

Eskiden bilmez misiniz annelerimizin evlenirken aldıkları buzdolabı otuz sene ayakta kalırdı, taş gibilerdi! Çünkü mühendislik, bir ürünün dayanıklı olması için de kafa yorulan bir bilimdi. Oysa şimdi öyle mi! Adamlar öyle bir sistem uyguluyor ki, misal çamaşır makinenizin garanti süresi bitince çat diye makine bozuluyor.  Sanki programlanmış gibi! Hiç başınıza gelmedi mi?

Güya yeni işe girdim, gelirim eskiye göre biraz arttı ya! İki hafta önce modem bozuldu, yenisini aldım. Geçen hafta sekiz sene önce aldığım ve yine rengi metalik mavi olan elektrik süpürgem bozuldu, mecburen yenisini aldım. Bu seferki mavi-kırmızı karışım renk ama ne yapayım, toz içinde yaşamaktansa kırmızıya katlanacağım artık! Bu hafta da telefonum bozuldu; mecburen yenisini alacağım. Ya birileri nazar değdirdi bana, ya da evrenin bir bildiği var; bol bol para harcatıyor! Ne oldu şimdi; güya işe girdim, evdeki her aleti yeniliyorum! O zaman hemen ricada bulunalım:

"Sevgili Evren, lütfen pozitif enerjilerini gönder; artık bir şeylerim bozulmasın, amin !"


Eski telefonumla nostalji  yaşıyorum

Telefonlar birer birer eskiyor...

Olabilecek en makul fiyatlı telefonun internetten siparişini verdim bu arada. Elbette ayfon değil. En az bilinen marka, Casper Via M2. Görgüsüz gibi marka yazdığımı düşünmeyin. Tam tersine mütevazı, “best seller” olmayan ve piyasadaki en makul fiyattaki telefonlardan  biri bu. Araştırdım da söylüyorum, reklam falan yapmıyorum yanlış anlaşılmasın. Makul fiyatta ve işlevsel telefon arayan  vardır belki diye yazıyorum bunu! Neden mi alıyorum yeni telefon; sadece iş hayatı için! Bütün iş hayatı akıllı telefonlarla, Whatsapp gruplarıyla iç içe geçmiş durumda çünkü. 
Eski Nokiaaa, Eski Nokiaa

Siparişi verdim dün akşam,- bu arada da  eski Nokia'mla  hasret gideriyorum, nostalji yaşıyorum. Ne zaman sıkışsam yardımıma koşuyor sağolsun.  Avcumun içine sığıyor, minik bir zarafeti var. Üstelik mavi o da, en sevdiğimden! İçinde 2010 yılından harika mesajlar kalmış. Çıkarıyorum mesaj yazmak için otobüste, herkes şaşkın şaşkın bana bakıyor.  Sanki elimde dinozor varmış gibi! Topu topu 10 senelik bir alet oysa bu. Tarih için 10 sene nedir? Düşünün teknolojideki hızı...

“Surat ekle” diye bir seçeneği var menüsünde Nokia'mın. İki nokta üst üste kapa parantez, iki nokta üst üste aç parantez, bir iki seçenek daha... Emoji denilen sarı suratlar  henüz keşfedilmemiş o zamanlar. Ne kadar az özellik, o kadar naiflik ve duygusallık. 

Bu arada yeri gelmişken söyleyeyim.  Telefon bozulma hikayesinde anladım ki, ben akıllı telefon bağımlısı değilmişim! Gün içerisinde hiç olmazsa en az 10-20 kere whatsapp vs. bakarken, akılsız şirin telefonumu kullandığımdan bu yana telefon öylece cebimde duruyor. Sadece aramam gerektiğinde kullanıyorum, kafam rahat. Sosyal medyanın bilgi kirliliğinden uzak, kitaplara yakın nefis bir deneyim oldu bu bir kaç gün benim için. Önümüzdeki salı gününe kadar da böyle dolaşacağım. Bir nevi özgürlük aslında. Minimalizme yolculuğun belki de ilk adımları böyledir, kim bilebilir... 


Devamını Oku

1 Ekim 2017 Pazar

Otobüs Günlükleri - 1 / Hakkını Helal Et!

Hayatımda ilk kez otobüsle işe gidiyorum. İlk günlerde erken kalkmak ve evden erken çıkmakla ilgili biraz problem yaşadıysam da, sonrasında bu durumun aslında bir fırsat olduğunun farkına vardım. Düşünsenize; günde en az 2 saat kitap okuma fırsatı! Kim kime sağlar böyle lüks ve özlenilen bir olanağı? Bir de otobüste şahit olduğum insan hikayeleri var; ki onlar da senaryo ya da roman yazma hayali kuran içimdeki yazar adayı için bonus!

Dedim ki kendi kendime; “Evet neden olmasın; blogda ' Otobüs Günlükleri' adında bir yazı dizisi başlatabilirim...” Beni tanıyanlar, hayalci tarafımı bilenler, yine içimdeki Pollyanna'nın yönlendirmesine maruz kaldığımın farkındadır kuşkusuz. Ama başka türlüsü de olmaz ki arkadaş! Yani hayat trafikte harcanan zamana ağlayarak geçmez ki... Açıkçası ben dışarıdan kötü görünen her olayda iyi bir şeyler olduğunu düşünüyorum. Tabii ki görebilenler ve bakmasını bilenler faydalanıyor bu durumdan. Hatta bu -dışarıdan kötü gibi görünen durumların- içsel gelişimimizde ve dönüşümümüzde önümüze çıkan ayrıcalıklı fırsatlar olduğunu bile söyleyebilirim. Neyse bu kadar girizgahtan sonra otobüs ile işe gitme ritüelinde yaklaşık bir ayda yaşadığım deneyimleri aktarmaya başlasam iyi olacak.

iett'den manzara

Otobüs bence nar gibi bir şey. Dışarıdan bakıyorsun bir tane, içine giriyorsun onlarca hayat, onlarca da öykü... Ortalama 22 kişi falan otursa, 70 kişi de ayakta olsa nereden baksanız yüz kişi, belki de daha fazlası bir arada bir hedefe doğru aynı çatı altında ilerliyor. Hani son zamanlarda HAYALLER-HAYATLAR diye caps'ler yapılıyor ya! Şimdi ben de hayalimde bu yüz kişinin hepsinin elinde kitap olduğunu canlandırıyorum. Ama hayatlar kısmına geçince karşıma cep telefonları, güya dışarıya ses vermeyen kulaklıklar ve elbette yüksek sesle konuşan insanlar geliyor. Hayaller evropai, hayatlar arabesksel izdüşümün dalga boylarında geziniyor...

Yeni model otobüsler bir garip. İçinde yüksek çıkıntılar, girintiler, tersli düzlü koltuklar falan var. Sanırsınız insan taşımak için değil de bienal için özel tasarım üretilmişler gibi. Ergonomi elbette yerlerde sürünüyor; orası ayrı bir yazı konusu olsun. Neyse işte onlardan bir tanesine denk geldim. Şoförün arkasında daracık yüksek tek kişilik bir koltuk var. Onun arkasında çift kişilik, önünde tekerlekli sandalye için boş alan bulunan ikili bir koltuk konuşlanmış. Bu koltuğun önünde tutunma demirleri var. Ben de orada oturuyorum, yanımda da bir kadın oturuyor. Otobüs ağzına kadar dolu. (“Full dolu” demeyeceğim elbette, kimse bana “full dolu” dedirtemez, “nüans farkı” da demem iyi bildiniz) Nerede kalmıştık, evet önümde iki genç kız var. Muhtemelen imam hatip okuluna gidiyorlar. Bunu kıyafetlerinden anlayabiliyorum. Aslında hiç de önemli değil nasıl bir okula gittikleri, sonuç olarak ergenler! Hani vardır ya ergen konuşması, heyecanlı heyecanlı anlatırlar. Onların konuşmasında nokta, virgül olmaz; hatta konuşma çizgisi bile olmaz. Çünkü birbirlerinin ağzından lafı havada kaparlar, hop çevirirler, lastik gibi uzatırlar, uzatırlar, uzatırlar... Ne dedikleri de pek anlaşılmaz. Bu iki kız da bir üçüncü kız hakkında atıp tutuyor. Yaşıtlarından tek farkları ise dedikodu yaptıkları sırada araya dini söylemler eklemeleri. Mesela “O öyle davranıyor ama kul hakkı yiyor, farkında değil salak!” falan diyorlar. Ben de bu arada Jack London'un “Beyaz Diş” adlı kitabını okumaya çalışıyorum. 

Jack London - Beyaz Diş 

En ilginç yerdeyim; tam da dişi kurt içindeki bütün özgürlük içgüdüsünü bir kenara bırakıp insanlara köpek gibi sadık olmayı öğreniyor; bizim kızlar tam gaz konuşmaya devam ediyor. Sayfayı geri çeviriyorum; dişi kurt efendisinin ellerini ensesinde gezdirmesinden haz duyuyor ama sevgisini gösteremiyor, bizim kızlar tam gaz konuşmaya devam ediyor. “Ya ama o elbise hiç onda güzel durmuş mu, eşarbı ne biçimdi?” diyorlar, dişi kurta evcil köpekler saldırıyor. “Çok acıktım, evde ne yemek var acaba” diyor kızlardan biri ve arkadaşına kek tarifi yapmaya başlıyor; dişi kurt tam da o anda içindeki vahşiliğe engel olamayarak sahibinin tavuklarını avlıyor! Aksilik bu ya, o gün de trafik adeta duruyor. Zaman akıp gidiyor; ne yol bitiyor ne de benim sayfalar. Sürekli geri dönüyorum. En sonunda dayanamıyorum, kızlara dönerek;

“- Enerjinize hayran kaldım.” diyorum gülümseyerek.

Tabii ki bağırmıyorum, kara mizah yapıyorum. Ben öyle deyince onlar da gülümsüyor, anlamıyorlar pek. Ben devam ediyorum;

“- Hiç susmadınız, gerçekten hayran kaldım enerjinize” diyorum. Kıkırdıyorlar, şaşırıyorlar, ne demek istediğimi pek anlamıyorlar. Ve tam da bu noktada lafımı sakınmıyorum: 

 “- Ama ben de gördüğünüz gibi kitap okumaya çalışıyorum ve sayenizde başım ağrıyor!” diyorum. En çok konuşanı cevap veriyor gülümseyerek:

- Ne olur hakkınızı helal edin!”

Ben bir şey demiyorum. Şaşırıyorum bu cevaba! Kamusal bir alan olan, yani kendilerine ait olmayan bir yerde bağıra çağıra konuşarak hakkımı yediklerinin gayet farkındalar. Bunun öbür dünyada kendilerine ceza getireceğini düşünüyorlar ve benden “Ne önemi var, elbette helal olsun. Konuşun siz konuşun kafanıza göre!” dememi bekliyorlar! Şaşkınım; çünkü yaşıtları kadar düşüncesizce hareket edecek kadar ergenler; ama “hellallik” isteyecek kadar da büyümüşler!

Bu uyarım sayesinde ben ve çevremdeki en az altı yedi kişi biraz rahat nefes alıyoruz, ama on dakika sonra yine başlıyorlar konuşmaya... İndiklerinde “Oh bee!” diyorum, harbiden mutluluk ile derin derin nefes alıyorum. Ne güzel öğretmiş öğretmenleri helallik istemeyi! Milletin hakkını ye ye, sonra da “hakkını helal et!” demeye zorla, olsun bitsin... Toplum içinde yaşamak bu kadar kolay mı! Suçu işle sonra da helallik isteye varır bu iş. Ne kadar irrasyonal ve kaygan bir zemin! Nasıl da kişisel yoruma müsait! Oysa kurallar var ortada açık ve seçik! Toplum içinde başkalarını rahatsız edecek yüksek sesli ve taşkın davranışlarda bulunulamaz! Çok mu evropai oldu bu cümle...

ne güzel bir an yakalamışım...

Sonuçta olan benim dişi kurtuma oluyor, ve yanımdaki kadının kızların gürültüsü yüzünden yarım kalan hayallerine, ötede belki de migreni tutan adama... İçinden küfür edenleri saymıyorum bile... Ne tuhaf bir şey; yaptığından korkmak ve yapmaya devam etmek...

Bu yazının sonunda “Zamanınızı çaldım, aman hakkınızı helal edin!“ mi demeliyim yani... Yaz abuk subuk, sonra da helallik iste; oh ne güzel kaçış!

Mutlu pazarlar efendim; otobüs günlüklerini anlatmaya devam edeyim mi sizce de...



Devamını Oku

17 Eylül 2017 Pazar

Kurşun kaleme tükenmez kalem kapağı takma nostaljisi

3 sene önce bugün sıcacık bir yazı yazmışım. Facebook hatırlattı, ben de yeniden paylaşayım dedim. Hazır okullar da açılıyorken nostalji olsun ...

Haydi bugün ilkokul nostaljisi yapalım. Herkes aklına gelen anıları anlatsın, biraz kafa dağıtalım, eğlenelim azıcık, ben başlıyorum önce.

Biz siyah önlük giyerdik, beyaz ve sert diye hatırladığım yakalarımız vardı. O yaka boynumu ne acıtırdı ne acıtırdı hatırlıyorum. Sanırım kola ile sertleştiriyordu annelerimiz, iyi ama neden öyle yaparlardı ki? Yani o yaka azıcık yumuşak olsaydı da rahat etseydik olmuyor muydu, yok demek olmuyordu. İp gibi düzgün ve bembeyaz olmalıydı yakalar, “yakası buruşuk ve kirli çocuğun annesi!” ezikliğini yaşamak istemiyordu anlaşılan o dönemin kadınları. İyi de ben sınıftaki bazı kızların dantelden yakalarına hayran hayran baktığımı da çok net hatırlıyorum. Onların annesi ne güzel örme yakalar yapıyordu yumuşak yumuşak, bizim annelerimiz, yani çoğunluğun anneleri niye yapmazdı ki? O dönem bu sorunun yanıtını bilmiyordum, ama şu an bu konuyla ilgili sayfalarca yazı yazabilirim...

Sınıflar arası yaka sorunsalı

Toplumsal sınıfların ayrışmasının  küçük belirtilerinden biriymiş bu yaka meselesi, ve nasıl da kazınmış belleğime. Sınıflar arası fark ne acı bir şeyse artık, küçücük çocukken gördüklerini yıllarca unutamıyorsun, ne büyük travma!

Aslında şimdinin gözlüğünden bakıldığında ne kadar masum görünüyor değil mi, alt tarafı örme yaka, pahalı bir şey değil, sadece el emeği. Ama o gün için öyle değildi işte, okulda herşeyin tek tip olduğu dönemde o dantel yakalı kızlar, diğerlerinden ayrıcalıklı olduğunu gösterirlerdi sanki, bildiğin “biz üst sınıfız, daha zenginiz, daha aristokratız” tavrının küçük bir emaresiydi bu yaka mevzuu. 

Sadece yaka mı, kokulu silgiler, değişik kurşun kalemler ve ille de keçeli kalemler! 
Bazı çocukların çantalarında 12'li, hatta 24'lü keçeli kalemler olurdu, ben ne kadar da özenirdim! Oysa ki keçeli kalem dediğin şey saçmadır, deftere yazarsın, sayfanın arkasına geçer, resim boyamaya kalksan boyayamazsın kalem biter hemen, ama işte her çocukta yoktu ya, gözümüzde büyüyordu o rengarenk keçeli kalemler. 

Belki de bu yaşımda hâlâ kırtasiye dükkanlarını gezmeyi sevmem, evde çeşit çeşit, renk renk kalem bulundurmam, güzel kırtasiye malzemesi görünce işime yaramasa da dayanamayıp almam o günlerin etkisidir, kimbilir!

Evdeki kalemlerim


Benim öyle renkli kalemlerim hiç olmadı çocukken, bir tane kurşun bir tane de kırmızı kalemim vardı o kadar. O kalemleri kaybetmek söz konusu bile olamazdı, yedekleri zaten yoktu, bittikçe alınırlardı, kalemlere özenle bakılır, küçülüp ele sığmazlarsa eğer, uçlarına tükenmez kalem kapağı geçirilip kullanılırdı, hatta bazı çocukların küçülen kalemlerin arkasına permatik sapı takıp uzattıklarını da hatırlıyorum, kimse de ayıplamazdı. Tutumlu olmak kabul gören bir değerdi çünkü, varlıkla hava atmak ayıptı, ne güzel insani değerlerdi bunlar.

Kurşun kaleme tükenmez kalem kapağı takmak


Bir de çanta konusu vardı, öyle yok barbili çanta, yok süpermen çantası, yok çekçekli çanta, yok sırt çantası.. Bizde çanta denilen şey abladan kardeşe geçen siyah kilitli, bildiğiniz evrak çantası gibi bir şeydi, ben lisedeyken  ancak omza takılan çantam olmuştu. Senelerce kullanılır, yırtılmadan da atılmazlardı, zaten sağlam çantalardı, yırtılmazlardı ki, özenle kullanmamız da cabası!
 Dedim ya abladan kardeşe geçerdi önlükler de çantalar da! O zamanlar Türkiye tarımda ve hayvancılıkta kendi kendine yeten bir ülkeydi, bununla gurur duyulurdu, şimdiki gibi ineklerin yiyeceği samanın ithal edilebilme ihtimali hayal bile edilmezdi, iyi ki de öyleydi!

Günler bir "sarmal yay" gibi geçti gitti...
Biz büyüdük ve globalleşti dünya!

Bana sorarsanız, doğanın hunharca katledildiği, her yere betondan leş gibi iğrenç binaların yapıldığı, her şeyin ama  her şeyin iki dakikada tüketildiği şu modern(!) zamanlarda yaşamaktansa, keçeli kalemin olmayıverdiği, sert kolalı yakalarla dolaşılan o günleri elbette tercih ederim. 

Söyleyecek laf bitmez, artık susma vaktidir!

Benden bu günlük bu kadar, anlatın bakalım sizin çocukluğunuzdan neler kalmış geriye, merakla bekliyorum.

Sevgiyle kalın efendim, insanlıkla kalın, özünüzle kalın...



Devamını Oku

11 Eylül 2017 Pazartesi

Motor yağı nasıl değiştirilir?

Araçlarının bakımlarını kendileri yapan bir çok otomobil meraklısı bulunmaktadır. Otomobil meraklılarının yaptığı araç bakımlarından bir tanesi de otomobilyağı değişimidir. Aracınızın yağını kendiniz değiştirerek aynı zamanda maliyetten de tasarruf edebilirsiniz.

Araç bakımı söz konusu olduğunda güvenlik her zaman önceliklidir. Bu nedenle, ilk defa yağ değiştiriyorsanız veya daha önce defalarca yağ değiştirmiş olsanız dahi motor yağı değiştirme işlemini güvenli ve verimli bir şekilde yapmanız için uymanız gerekenler bazı kurallar bulunuyor.

Motor yağınızı değiştirmeden önce ihtiyacınız olanlara bir göz atalım;

  • Yaklaşık 5 litre Castrol motor yağı
  • Aracınızın marka ve modeline uygun yeni bir yağ filtresi
  • Ayarlı pense ya da açık uçlu ayarlı pense ve bir yağ filtresi ayar pensesi. (Bazı motorlar, satıcınızdan temin edebileceğiniz özel şekilli bir alet gerektirebilir. )
  • En az 6-8 litre kapasiteli büyük bir drenaj kabı ve bir huni
  • Temiz bezler ya da üstübü, el yıkama solüsyonu ve/veya tek kullanımlık lateks eldivenler

Adım 1: Aracınızın motoru için yağ seçimini yapın
Aracınızla sık sık kısa geziler, trafikte dur kalk veya yoğun bir şekilde taşıma/çekme yapıyorsanız aracınızın motorunda ekstra zorlanma olmaktadır. Bu tip araç kullanımlarında daha sık yağ değişimi gereklidir. Castrol’ün hazırladığı kullanım kılavuzundan özel koşullar için kullanım önerilerini inceleyebilir, aracınıza uygun endoğru motor yağı seçimini yapabilirsiniz.

otomobil yağı

Adım 2: Aracınızı hazırlayın
Soğumuş yağ doğru bir şekilde boşaltılamayacaktır. Bu nedenle çalışmaya başlamadan önce, yağ sıcaklığını normal çalışma sıcaklığına getirmek için aracı biraz sürün. Sonra motoru durdurun ve yağ doldurma kapağını açın ve oluşacak vakumu önleyin. Bu işlem, yağın alt taraftan daha serbest bir şekilde boşalmasını sağlar.

Aracın altına girmeden önce özel güvenlik tedbirleri için kullanım kılavuzunu kontrol ettiğinizden her zaman emin olun. Kriko kullanımı dengeyi sağlayamayacağından ve aracın devrilmesi ihtimaline yol açabileceğinden, aracı kaldırmak için kriko kullanmamalısınız. Portatif tekerlek rampaları idealdir ve daha güvenlidir. Bu rampalar, aracın altına kayabilmeniz için aracı yeterli bir şekilde yerden kaldırır. Tekerlek rampası üreticisinin özellikle güvenlik konuları ile ilgili talimatlarını dikkatli bir şekilde uyguladığınızdan emin olun.

Düz bir zeminde olduğunuzdan emin olduktan sonra aracı tekerlek rampasının üstüne sürün, böylece ön lastikler yükselecektir. El frenini çekin ve aracın kaymasını önlemek için arka lastiklere ahşap bloklarla destek yapın. Aracınız düz şanzımanlı ise birinci viteste bırakın, otomatik şanzımanlı ise “Park” konumuna getirin.

Adım 3: Eski motor yağını boşaltın
Yağ toplama kabını aracın alt tarafına koyun. Karterin ya da yağ haznesinin arka alt tarafına yerleştirin.
Toplama kabını tahliye tapasının altına, biraz arkasına düşecek şekilde yerleştirin. Ayarlı penseyi kullanarak, tapa serbest dönene kadar saatin ters yönünde çevirin. Daha sonra elle çıkarın. Bu noktada yağa dikkat edin; hızlı bir şekilde ve sıcak olarak akabilir. Tapayı drenaj kabına düşürmemeye dikkat edin fakat düştüğü takdirde dikkatlice oradan alın. Çoğu tapa bir conta ile takılır; bu contayı kaybetmeyin.

Adım 4: Yağ filtresini çıkarın
Filtre pensesi kullanarak yağ filtresini saat yönünün tersine çevirip gevşetin. Ardından sıcak egzoz borusuna dokunmadan el ile filtreyi çıkarın. Yağ filtresi yağ ile dolu olabileceğinden ağır olabilir. Bu nedenle motordan uzak bir şekilde yavaşça aşağı indirin ve içindekileri toplama kabına boşaltın. Bazı yağ filtreleri yatay bir konumdadır ve gevşetildiklerinde kirli ve sıcak motor yağı sızdırabilir. Endişelenmeyin, bu normaldir. Yanınızda üstübü ya da bez bulundurarak bu sızıntıya hazır olun. Bezlerle, motorda yağ filtresinin yerleştirildiği yerin içini ve çevresini silin.


otomobil yağı
Adım 5: Yağ filtresini değiştirin
Bezinizi alın ve motorda yağ filtresinin yerleştirildiği yerin içini ve çevresini silin. Yeni yağ filtresini alın ve parmağınızla montaj yüzeyine (filtrenin yuvarlak kenarı) biraz yağ (yeni veya eski) sürün. Bu, dolgu macunu olarak görev yapacaktır. Yeni filtreyi dikkatlice saat yönünde çevirerek dişli yağ oluğuna vidalayın.
Doğru bir şekilde yerleştirildiğinde filtre kolaylıkla vidalanacaktır. Çok fazla zorlamadan el ile filtreyi sıkıştırın.
Tapayı ve contayı temizleyin ve tapayı yerleştirip sıkın. Tapayı el ile çevirebildiğiniz kadar çevirin ve sonra ayarlı pense ile sıkıştırın. Yine, fazla zorlamamaya dikkat edin.

Adım 6: Temiz motor yağını ekleyin
El frenini dikkatlice bırakın ve aracın rampa üzerinden yavaşça zeminde kaymasını sağlayın. Bu aşamada motoru çalıştırmayın. Aksi takdirde önemli hasarlar oluşabilir. Motorun üstünde, genellikle yağ kabı sembolü ile işaretlenmiş yağ doldurma kapağını bulacaksınız. Kapağı çevirerek çıkarın ve gereken yağ miktarı ile motoru doldurun. Yağ çubuğu ile seviyeyi kontrol edin. Kapağı takın ve varsa dökülmüş yağları silin. Motor çalıştırıldığında yağ göstergesi sönmelidir. Motoru birkaç dakika çalıştırın, kapatın ve sonra ölçekli çubukla tekrar yağ seviyesini kontrol edin. Bu noktada genelde biraz daha yağ eklemeniz gerekebilir.
Son olarak ve mutlaka sızıntılar için aracın altını, özellikle yağ filtresi ve karter tapa contası çevresini kontrol edin.

Adım 7: Eski yağı dikkatlice ortadan kaldırın

Yağ değiştirme işleminizdeki en son ve bir anlamda en önemli adım, motordan boşalttığınız eski yağın doğru bir şekilde ortadan kaldırılmasıdır. Eski motor yağı çevre için çok zararlıdır ve güvenli bir şekilde ortadan kaldırılmasının önemi çok büyüktür. Eski yağı kapanabilir bir kaba aktarın ve güvenli bir şekilde imha edilebilmesi için bir çevre kuruluşu veya 0 212 221 0440 numaralı telefondan PETDER- Petrol Sanayi Derneği’ne başvurabilirsiniz. Ayrıca konu ile ilgili olarak daha fazla detay almak isterseniz, “Atık Yağların Kontrolü Yönetmeliği”ne buradan incelemenizi tavsiye ederiz.

Adım 8: Lütfen özenli ve dikkatli olun

Motor yağı değiştirme işlemi gerektiğinde uzmanlık gerektiren bir iştir. Sizlerin güvenliği bizler açısından daha önemli olup, Castrol tarafından bu içerik tavsiye amacıyla paylaşılmıştır. Bu yüzden motor yağı değişimi ile ilgili olarak tereddütleriniz var ise lütfen profesyonel bir servisten destek alınız.

Her motoryağı değişiminde, aracın yaptığı mesafeyi ve tarihi kaydedin. Bu yöntemle, bir sonraki yağ değişiminin ne zaman yapılması gerekeceğini kolaylıkla takip edebilirsiniz.
Devamını Oku