Bumerang Deneyim Günleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bumerang Deneyim Günleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2014 Çarşamba

Blog'unuzu meşhur edecek tüyolar!

Viral yani virüs gibi yayılıp herkese “bulaşan” içeriklerimiz olsun istemez miyiz? İçeriğimiz sosyal medyada paylaşılsın, hatta sokakta insanların konuşacağı kadar ünlensin istemez miyiz? Elbette isteriz, hangi blog yazarı istemez ki?

O halde Bumerang'ın düzenlediği “4. İyi İçerik Atölyesi”nde en beğendiğim sunumlardan biri olan “Viral İçerik Nasıl Oluşturulur?” konu başlığından neler öğrendiğimi aktarayım size kısaca. Sunumu Radikal'den Oktay Vural Alkaya ve Eda Utku yaptılar, kendilerine yeri gelmişken teşekkür de etmek isterim.


TREND AVCILARI

Hayalet avcıları, moda avcıları, beyin avcıları duymuştum ama “trend avcısı” tanımlamasıyla ilk kez karşılaştım açıkçası. Habercilik dünyasındaki trend avcılarının görevi, dünyanın herhangi bir yerindeki haber kaynağına ulaşıp detaylardan içerik üretmekmiş.

Hani bir zamanlar Levent Kırca'nın meşhur karakteri vardı, adı “Tam Teçhizatlı Kameraman Cevat Kelle!” idi.  Sırtında klozetten tutun da tost makinesine kadar her şeyi taşırdı. Trend Avcıları da Cevat Kelle'nin günümüz versiyonu diyebiliriz. Sürekli karşılarında ekran açıktır, editöre haber paslamak için var güçleriyle çalışırlar.

Peki nasıl bulur trend avcıları viral içeriği, nedir bu işin özü? İşte size değerli ve  hap şeklinde  özetlenen sır:

  1. Kışkırtıcı bir başlık,
  2. Empati kurulabilir dozda duygusallık,
  3. Göreni paylaşmaya yönelten özgünlükte içerik.
Örnek mi istiyorsunuz,  internetten Upworthy sitesine bakabilirsiniz. Bir buçuk sene gibi kısa bir zamanda aylık 88 milyon okuyucu kitlesine ulaşmışlar! Onların sırrı kışkırtıcı başlıklarda.

Şimdi de #Radikalist etiketiyle karşımıza sık sık çıkan, cazip başlıklı örneklere bakalım:

*Bilinen tarihin öksüz kalmış 9 piramiti 
*Antik çağların kaybolmuş 7 teknolojik harikası

Bu başlıklar merak uyandırıyor, hatta şimdi içinizde bu başlıkları Google'a yazıp aratanları görüyor gibiyim.

İÇERİK BULMA KONUSU

Size bu konuda çok güzel bir tüyo verebilirim.

Merak ettiğimizi bilmediğimiz konuları araştırmak!

Örnekler yine Radikalist'den.

-Bugün kalkıp Dublin'e gitmek için 15 sebep
-Devrimi mutfakta başlatan 10 Latin Amerika yemeği

Dublin aklınıza gelmemişti değil mi, bir yere gitmek isterseniz aklınıza Paris gibi, Prag gibi popüler destinasyonlar gelir çünkü.  Aslında merak edebileceğiniz ama aklınıza gelmeyen konu başlığına verilebilecek güzel örnekler bunlar.  Sahi ya neymiş acaba Dublin'i özgün kılan şey deyip okumaz mısınız bu başlığın altındaki yazıyı?

Burada mesele, alışılmış klişelerin dışına çıkan şeyi insanlara kabul ettirmek. Şimdi düşünün, bir arkadaşınız, Facebook sayfasında “Bugün kalkıp Dublin'e gitmek için 15 sebep” başlıklı bir yazı paylaşmış. Ne düşünürsünüz?

-Vay be Selin'e bak, demek Dublin'e gitmeye karar vermiş!
-Demek Selin'de böyle de bir vizyon varmış. Ben O'nu sıradan biri zannederdim, hmmm bak sen!
-Neymiş sahi bu Dublin meselesi ya, Dublin neredeydi aklım karıştı şimdi!
-Ben de paylaşayım da havam olsun!
.....

LİSTE İÇERİKLER

Maddeler halinde yazılan yazılar, okuyucunun sayfada kalmasını sağlar. Merak eder okuyucu, sonraki madde neymiş, bir sonraki madde neymiş..

Örnek yine Radikalist'den:

-7 maddede dünya haritasının ardında yatan saklı gerçekler!

Başlığını görseniz merak etmez misiniz? Birinci madde ilginizi çektiyse diğer maddelere de yönelmez misiniz?
İçeriğin içinde komplo kokusu almışsanız, zaten merakınız daha da artacaktır. “Ne yani, burada da mı manipule olduk!” diyenler içeriği merakla okuyacaklardır.

HİKAYE ANLATMAK

Başlık şöyle:

“İntihar etme, gel çay içelim diyerek 500 kişiyi kurtardı”

Burada bir hikaye var belli ki, merak edersiniz, hikayede ne olduğunu okumak istersiniz.

Viral içerikte döngü belli:

TIKLAMA > DÜŞÜNMEDEN PAYLAŞMA

VİRAL İÇERİK ÖRNEKLERİ

Mesela geçenlerde Rusya'da donan uçağı yolcuların itmesi konusu viral olmuştu, "sütü seven kamyoncu" klibi viral olmuştu, yine viral olan caps'ler var biliyorsunuz. İlber Ortaylı capslerini bilmeyen var mı?

İlber Ortaylı Caps'leri

Gangham Style'ı  aramızda izlemeyen kalmamıştır herhalde. En son 2 milyar 166 milyon kişi izlemişti. Gerçi bu başarıyı Gangham Style'dan çok O'nu meşhur eden viral içerik editörü hak ediyor.

Viral olmasın da ne olsun :)

 Çok da araştırmaya gerek yok aslında, yurdum insanı malzemelerinin hepsi başlıbaşına viral olabilecek kapasitede. “Normalde ben, şunu yaparken ben” caps'leri aynı şekilde. Aslında burada durum komedisi ile kendi hallerimizi anlatıyoruz.

Bir de ONLARDA /BİZDE caps'leri var biliyorsunuz. Onlarda havalı duranlar, bizde çoğunlukla komik olabiliyor. Aslında Türkiye'de gündemi takip ederek bolca viral malzeme bulabilirsiniz.


Onlarda-bizde caps'leri

Yanlış anlaşılma olmasın: VİRAL DEMEK, KOMİK İÇERİK DEMEK DEĞİLDİR.

Philae'nin indiği kuyrukluyıldızdan esrarengiz bir 'şarkı' yayılıyor” haberi de viral olmuştu. Bu haberi “kuyrukluyıldızın sesi” “kuyrukluyıldızdan yayılan ses dalgaları” gibi kuru bir başlıkla verselerdi böyle bir etkisi olmayacaktı


Özetleyecek olursak, iyi bir viral içerik için gerekenler:

1- Duygusal bir başlık
2- Gönüllü viral elçileri
3- Farklı içerik

Son olarak diyorum ki, bu yazıyı meşhur edecek "gönüllü viral elçileri" aranıyor, onlardan biri de neden siz olmayasınız ki, kalın sağlıcakla ☺


Devamını Oku

14 Aralık 2014 Pazar

İyi kalpli küçük canavarlar!

Hani sevdiğiniz yazarlar vardır, “yeni bir şey yazsa da keyif alarak okusam” dersiniz. Denk geldiniz mi bilmiyorum ama bu yazarların bazıları çok da güzel konuşurlar, müthiş hikaye anlatıcılıkları her daim devrededir.

2014 Bumerang Content Marketing Konferansı
Hürriyet'in sevilen yazarı Ertuğrul Özkök de onlardan biriymiş. Geçtiğimiz çarşamba günü Bumerang'ın düzenlediği Content Marketing Konferansı'nın ilk konuşmasını kendisinden keyifle dinlerken fark ettim bunu.

Ertuğrul Özkök'ün konuşmasının ana başlığı şuydu:

21. Yüzyıl Oyununda “Kötü” karaktere yatırım yapmak neden daha kârlı bir iştir? 

Bu ciddi başlığın altını öyle güzel bir hikayeyle doldurmuştu ki, açıkçası hiç sıkılmadan dinleyerek çok güzel şeyler öğrendim anlattıklarından ve olabildiğince detaylı aktarmaya çalışacağım sizlere de..


Yazarın konu hakkındaki düşünceleri torunu Sinan Ali'nin playstation ile oynarken kötü karakterleri öldürmesiyle başlıyor. Şöyle söylüyor Sinan Ali:

Onlar kötü değil ki, iyi insanlar. Asıl kötü olan benim, çünkü onları öldürüyorum!”

Bunları söyleyen Sinan Ali, evde şeltoksla sinek öldürmelerine bile izin vermezmiş üstelik, video oyununda onlarca karakteri öldürürken, gerçek hayatında canlıları korumak O'nun için çok önemliymiş.

Hayatında ilk kez duvar kertenkelesi gördüğünde yaptığı yorum ise “iyi kalpli küçük canavar” tanımlamasıymış zaten.

Sinan Ali sayesinde düşünmüş Ertuğrul Özkök, kötü karakterlerin aslında o kadar da kötü olmadığını ve hatta 8-9 yaşındaki bir çocuğun hayatında nasıl önemli bir yer edinebileceklerini... 

Bu arada Sinan Ali ile ilgili bir parantez açmadan olmaz. Büyükbabası Özkök, büyüyünce O'nun Cristopher Nolan gibi olacağını söylüyor. Çünkü 3 sene önce bir sabah kalkmış şöyle bir cümle kullanmış:

Anne dün gece benim odama rüya geldi, sen de gördün mü?”

Ertuğrul Özkök, Inception filmi kadar anlayamayacağı bir cümle olduğunu söylüyor bunun. Gerçekten de üzerinde düşününce nasıl da derinliği var! İşte buradan yola çıkarak, duvardaki kertenkelelerden iyi ekonomik yatırımlara nasıl geçileceği hakkında şahane bir fikir jimnastiği yaptırdı bize..
Ertuğrul Özkök anlatırken...

Bakın nasıl güzel bir giriş cümlesiyle başladı:

“Sinan Ali'nin bilgisayar oyununu ben almıştım. İyi bir şey yaptığımı düşünürken, aslında 150 lirayı kötü karakterlere yatırmışım! “

Gerisini ben hiç araya girmeden yazarın ağzından aktarmak istiyorum:

Aslında çok da garipsememek lazım bu durumu, hatta benim bunu çok daha önceleri fark etmem lazımdı. 1964 yılına dönüş yapıyorum şimdi. O dönemlerde bizim çok kötü bir kahramanımız vardı; adı Ahmet Tarık Tekçe.


Ahmet Tarık Tekçe, unutulmaz kötü karakter!

Ahmet Tarık Tekçe'nin oynadığı filmlere gittiğimiz zaman, salondaki kadınlar, O sahneye çıkınca beddua okumaya başlarlardı, yani toplumsal olarak O'nun kadar ifrit olduğumuz karakter yoktu. Son dönemlerden geliyor mu aklınıza birileri? Neyse...



Kötü karakterler sevilir!
1964 yılında bir gün, Ahmet Tarık Tekçe'nin trafik kazasında öldüğü haberi geldi ve ben hayatımda o kadar ağladığımı hatırlamıyorum! Birden hayatımızın en önemli figürlerinden biri çıkıp gitmişti. O gidince geride kalan iyilerin de anlamı kalmamıştı ki!

Ben küçükken hayallerim vardı, o zamanlar dijital dünya da olmadığı için hayallerimizle yaşıyorduk. Hayalim basitti, mütevazıydı. Matbaa işçisi olan babam çok zengin oluyor, futbola da meraklı olduğum için Rio De Janerio'daki Maracana stadının küçük bir modelini yapıyordu, o stat benim oluyordu ve 6'şar kişilik takımlar halinde maçlar yapıyorduk. Aslında bunu istememin gerçek nedeni şuydu: Takımları kendim belirlemek istiyordum. Yani sen takıma gir, sen girme diye... Babam zengin olamadı, ama iyi niyetli bir adamdı, bana bir futbol topu aldı. Şimdi size basit geliyor, o dönemlerde futbol topuna sahip olmak demek, Karl Marx'ın anlattığı üretim araçlarına sahip olmak gibi bir şeydi.

O futbol topuna sahip olduğum zaman anladım ki, takımları kendin belirlemen için ille de Maracana stadına sahip olman gerekmiyor!

O top sayesinde mahalledeki takımları belirlemeye başladım ve İlk defa Marksist teori çerçevesinde kendi içimde kötülük yapma kabiliyetinin olduğunu da orada anladım. Çünkü mahallenin en iyi top oynayan çocuklarından bir tanesini benim beğendiğim kıza asılıyor diye takıma almamıştım. Ve üretim araçlarının ne olduğunu da ilk defa orada anladım.

 Gerçekten Marx haklıymış, çünkü üretim araçlarına sahip olanlar, müthiş bir üstünlük sağlayabiliyorlar ve bu durumu kötüye kullanabiliyorlar.

 Gerçi ben bu durumu daha fazla kötüye kullanmadım, kızla aram düzelince, yani çocuk benim için tehlike olmaktan çıkınca o çocuğu tekrar takıma aldım.

Her çocuğun böyle hayalleri vardır, fakat bana kötü karakterle ilgili ilk dersi veren insanın hayali benim gibi değildi, Amerikalı bir adamdı, ve ben bu Amerikalı adamı 2013 yılında San Francisco'da tanıdım.

Adamın adı Bob Iger'dı. Dünyanın en büyük eğlence şirketi olan Disney'in Ceo'su... Yaşı benden sanıyorum birkaç yıl küçük ama onun hayatı da benim gibi Spiderman, Demir Adam gibi karakterlerle başlamış. Bana anlattığına göre küçükken Marvel karakterlerinin hayranıymış. Herhalde babasından büyük şeyler istemiş ve babası da almamış olacak ki, O da bunun karşılığını yıllar geçtikten sonra Marvel şirketinin tamamını satın alarak vermiş.. 2013 yılında Disney şirketinin 90. kuruluş yılı dolayısıyla beni San Francisco'ya davet etti. Ve ben, çocukluğumun kahramanlarının olduğu şirkette 6 gün geçirdim.

Captain Marvel "Shazam" deyince güç kazanır!

Bob Iger'ın 2006 yılında şirketin başına geldiği zaman yaptığı önemli ilk iş, 3 şirketi satın almak oldu. Önce Pixar'ı aldı Steve Jobs'dan, arkasından “Marvel Comics” denilen Marvel karakterlerinin bulunduğu şirketi aldı, ardından da Star Wars'ı yapan Lucas Film'i aldı. Bunun için ödediği para 15 milyar dolardı! Disney halka açık bir şirket olduğu için o dönem çok büyük eleştiriye maruz kaldı. Gazeteler yazdılar, şirketin parasını boş işlere harcadın, şirketi batıracaksın dediler. İşte o Bob Iger'la bir sabah kahvaltıda konuşurken ben de o bütün ukala, burnundan kıl aldırmayan ekonomistler gibi biraz daha yukarıdan bakarak dedim ki:

Bob, niye aldın Marvel karakterlerini? Yani Spiderman'i daha önce Sony almış , elinden gitmiş, X Men'i başka şirket almış.."
 Bana dedi ki Bob, "Say bakalım Marvel karakterlerini!"
Ben de iyi bir Marvel uzmanıyım. Çünkü İzmir'de çocukluk yıllarım Amerikalıların çöp kutularını karıştırıp bulduğum Marvel kitaplarını okumakla geçti, İngilizceyi de öyle öğrendim zaten.
Başladım saymaya, Demir Adam, X Men, Spiderman, Yüzbaşı Amerika... Altıncı veya yedinci karaktere geldim, "ee sonra?" dedi, sekizinci karakteri bulamadım! 
"Tam 7000 karakter var !"dedi ve ekledi:
"Ama senin gözün sadece iyi kahramanlara çevrili olduğu için sen arkadaki kötü kahramanların ne kadar değerli olduğunun farkında değilsin. Bana ekonomik olarak kötü yatırım yaptığımı söylüyorsunuz, sadece Demir Adam'ın gişesi 3 milyar doları geçmiş..."

Disney'in 7000 karakteri!

Hikayeyi bilirsiniz, Pandora'nın kutusu açılır ve bütün kötülükler dünyaya saçılır. Ama insanlar bu yayılanların kötülükler olduğunun farkına da varmazlar, çünkü hepsi çok eğlenceli ve çok cazip şeylerdir. Pandora'nın kötülükleri için kullanılan kavram “kötü güzellik"tir ve bu kavram ilk kez bu olgu için kullanılmıştır. Aslında yıllar geçtikçe insanların kötüye karşı olan şuursuz cazibesinin başka örneklerini de görürüz. 
 Dante'nin kitabını çoğunuz okumuşsunuzdur, ben de yılda en az bir kez okurum, ama hep okuduğum bölüm cehennem! Kötüleri okuyorum ben, içinizde bu kitapta cenneti okuyan hiç yoktur belki de. Ben bile bu kadar meraklı olduğum halde tamamını okumadım sanırım. Zaten dünya edebiyatına, dünya sanatına gerçek ilham veren örnekler hep cehennemden çıkmıştır. İyi taraftan çıkmamıştır. Çünkü kötü karakterler hiç unutulmazlar.

*******************

Ertuğrul Özkök bu güzel konuşmasını yaparken 21. yüzyılda kötü karakterlere yapılan yatırımın ekonomik boyutu zaten zihnimizde fazlasıyla canlanmıştı. Şahane bir anlatımdı, gerçi bütün konuşmaları aktarmadım size ama umarım bu yazdıklarımdan sizler de ilham almışsınızdır. Bu güzel konuşmayı aktarırken bir hatam olmuşsa, sürç-i lisan etmişsem de kendisinin beni affedeceğini düşünüyorum.

Son bir hatırlatma, kötüleri övmedik yanlış anlaşılmasın, gerçeklerdi anlattıklarımız.

Keyifli pazarlar...

Devamını Oku

4 Aralık 2014 Perşembe

4. Bumerang Ödülleri ve Türkiye'nin İlk Content Marketing Konferansı'nda Yerinizi Ayırtın!

Türkiye’nin en prestijli blog ödülleri ve ilk Content Marketing Konferansı, Yapı Kredi Nuvo Ana sponsorluğunda 10 Aralık 2014’te InterContinental İstanbul’da ve İKSV Salon’da gerçekleşecek... Blog ve pazarlama dünyası bu günü bekliyor!

37.000’i aşkın yayıncısıyla Türkiye’nin lider yayıncı ağı Bumerang, 4. Kez Blog Oscarlarını sahipleriyle buluşturmaya hazırlanıyor. Yarışma yüzlerce blog ve websitesinin katılımıyla gerçekleşti ve tam 65.000 sms oyu kullanıldı! Şimdi ise kendi alanında uzman jüri üyeleri kısa listeye kalan blogları değerlendiriyor. Kazananlar ödül gecesinde açıklanacak.

Türkiye’nin İlk İçerik Konferansı
Content Marketing Konferansı, ödül töreni öncesi reklam, pazarlama ve medya dünyasından önemli isimleri bir araya getirecek. Konferans, 10 Aralık Çarşamba günü InterContinental İstanbul Otel’de gerçekleşecek ve içerikle pazarlamadan mobil pazarlamaya günümüzün popüler konuları masaya yatırılacak. Hürriyet Yazarı Ertuğrul Özkök, Google Türkiye Pazarlama Müdürü Özgür Kirazcı, Yapı Kredi Dijital Bankacılık Kanalları Direktörü Evren Şahin, Vodafone Mobil Pazarlama, Sadakat Programları ve İş Ortaklıkları Kıdemli Müdürü Emre Kanaat, Hürriyet Dijital Pazarlama Çözümleri Koordinatörü ve Boomads Kurucu Yöneticisi Haymi Behar, Radikal Dijital Yayın Koordinatörü Ezgi Başaran gibi birbirinden değerli isimler, içerikle pazarlama, 2015’in mobil trendleri, sosyal habercilik, dijital yayıncılık gibi konuları konuşacak.


Ustalardan İyi İçerik Atölyesi

Content Marketing Konferansıyla paralel salonda ise İyi İçerik Atölyesi gerçekleşecek. Alanında uzman isimlerden kaliteli içerik hazırlamanın inceliklerini, sosyal medya takipçilerini artırma tüyolarını dinleyeceğiz. Yola blog yazarak çıkan, kariyerinde bambaşka noktalara gelen isimler başarı hikayelerini anlatacak. Bywonderland.com ve Bayaiyi.com’un kurucuları Oylum & Onur Yüksel, Hurriyet.com.tr yazarı Bahar Akıncı, Instagram Fenomeni Sezgin Yılmaz İyi İçerik Atölyesi’nin konuşmacılarından bazıları...


Ödül Töreni ve Unutulmayacak Eğlence
10 Aralık Gecesi Yapı Kredi Nuvo Ana sponsorluğunda İKSV Salon’da gerçekleşecek ödül töreninde Türkiye’nin en iyi blogları ve birbirinden başarılı ajans ve markalar da ödüllerine kavuşacak. Bu yıl ilk kez Boomads mecra kullanımını en etkin şekilde gerçekleştiren ajans ve reklam verenler 4 kategoride ödül kazanacak.
Ödül töreninin hediye sponsorları D&R, USLA ve Doğan Kitap kazananlara sürpriz hediyeler dağıtacak. Ödül töreninin ardından Türkiye’nin en iyi prodüktör DJ’i Ozan Doğulu sahne alarak katılımcılara unutulmaz bir gece yaşatacak.
Ayrıntılı bilgi ve katılım detayları için: BumerangOdulleri.com #bum14


Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını Oku

21 Kasım 2014 Cuma

Şeref Meselesi'ni gala gecesinde izledim

Şeref Meselesi dizisi televizyonda başlamadan önce gala gecesinde ilk bölümü izleyen şanslılardan biri de bendim. Hürriyet Bumerang sayesinde bulundum bu unutulmaz gecede. Galanın detaylarına girmeden önce diziden söz etmek istiyorum meraklıları fazla yormadan.

Açıkçası beklentimin çok çok üzerinde başarılı buldum diziyi. İlk bölümü izlediğinizde bence siz de bana hak vereceksiniz. Bakın neden başarılı olmuş dizi?


Bu dizi bence olmuş


1- Dizinin senaryosu roman tadında

Zor beğenen izleyicilerdenim ben. Bir diziyi sevmem için güzel bir hikaye anlatmalı senarist, beni sarmalı söyledikleri. Edebi bir lezzeti olmalı diyalogların. Bir cümlelik fikirden yola çıkıp o cümlenin etrafını entrikalarla, saçma diyaloglarla, gerilim yaratma amacı sırıtan gereksiz çatışma sahneleriyle, “yok artık!” dedirtecek absürt tesadüflerle dolduran senaristlere diş biliyorum. Hatta çoğu uyarlamaları için “edebiyat katilleri, bırakın romanları katletmeyi!” falan dediğim de oluyor.
 Şeref Meselesi'nin uyarlama senaristi Seray Şahiner ise ilk bölüm için gerçekten de takdirimi kazandı.
Bir kere çok güzel bir hikayesi var dizinin. Roman tadında, daha doğrusu gerçek hayattan bir kesit gibi. Ne çok hızlı anlatılmış, ne gereksiz yere uzatılmış. Hikayede yaşananlar içimizden birinin başından geçse yadırgamayacağımız cinsten. Uyarlama senaryoymuş, romandan mı yoksa yabancı bir diziden mi onu bilemiyorum ama sonuçta yine de tebrik etmek lazım; öyle güzel uyarlamışlar ki hikayede sırıtan hiçbir taraf bulmadım ben.


Şeref Meselesi kadınları şahane:)


2-Kahramanlarla kolay tanışıyoruz.

Dizilerin de romanlarda olduğu gibi ilk bölümleri önemlidir benim için. Hikaye içine çekmezse eğer kitabı yarım bırakırım, ya da dizinin devamını izlemem. Şeref Meselesi'nde çok dozunda tatlı tatlı başlıyor olaylar. Konunun içine yavaş yavaş dahil olurken eş zamanlı olarak karakterleri de tanımaya başlıyoruz.
Bazı dizilerin ilk bölümlerinde her yerden bir karakter çıkar, kim kimdir bir türlü kafamızda oturtamayız. Bazı dizilerde de sanki ders anlatır gibi sırayla kahramanlara odaklanarak insanı hikayenin bütününden koparırlar bilirsiniz. Hatta ilk bölümündeki senaryo başarısızlığı yüzünden yayından kalkan bir çok dizinin adını sayabilirim size. Şeref Meselesi'nde ise böyle sorunlar yok. Karakterler olabildiğince karmaşadan uzak ve yalın anlatılmış. Yani ilk bölüm bittiğinde bütün karakterlerin isimlerini ezberlemiş oluyorsunuz, kişilik özellikleri kafanızda oturuyor ve bu doğal anlatım, tanıdık bir yazarın yeni romanını okuyormuş hissi veriyor.

Şeref Meselesi'nin yakışıklıları

3-Bu dizideki kahramanlarımı hemen seçtim.

Size de olur mu bilmem, bir diziyi ilk kez izlerken empati kuracağım kahraman yoksa hemen  o diziyi yarıda bırakırım. Sevdiğim kahramanların gözlüğünü ise kolayca takıveririm, hemhâl olurum kendileriyle. Kahramanlarımın başına kötü bir şey gelirse de senaristlere diş bilerim ne yalan söyleyeyim.

Şeref Meselesi'ndeki kahramanlarım da  belli. Zeki, başarılı, sağ duyulu, mantıklı, vicdan sahibi, idealist, dürüst ve aynı zamanda duygusal yönü ağır basan, hoşlandığı kıza “Hangi tür kitapları okumayı seversin?” gibi şahane bir soruyu soracak kadar da saf bir aydınlığı olan Emir baş kahramanım olacak belli ki. Emir'i sevdiren bir diğer sahneyi daha anlatayım.

Avukatlık stajı yaptığı büronun sahibine bütün idealistliği ve vicdanıyla soruyor:
           
“Neden sadece icra davalarına bakıyoruz ki? Oysa bize okulda hukukun çok değişik yönlerini de anlattılar. Burada birkaç ay çalışan kişi hukukun alacak-verecek işleri olduğunu sanır!”

Bir de Şükran Ovalı'nın oynadığı Derya karakterini çok sevdim. Dürüst ve kendi içinde çok tutarlı, hayat mücadelesini en ağırından verse de, hakkını savunmak için çoğunlukla kavga etmek zorunda kalsa da, gülümsemeyi ve eğlenmeyi de becerebiliyor Derya. Yaşadığı koşullar arabesk aslında dışarıdan bakıldığında. Üvey baba, huzursuz ev, pısırık anne, az para... Başka yönetmenin elinde olsa ağlak sahneler çıkar Derya'nın hayatından. Ama bölümün sonunda benim aklımda kalan Derya bırakın arabeski, neşe dolu hayat dolu bir kız. Belki de Şükran Ovalı'nın dizide çok başarılı bulduğum oyunculuğunun da etkisi olmuştur böyle düşünmemde bilemiyorum. Sevgili senarist Seray Şahiner'e seslenmek istiyorum daha yolun başındayken.
            -Seray Hanım, lütfen Emir ve Derya'ya torpil yapın, başlarına kötü şeyler gelmesin, onlar benim bu dizideki sevdiğim kahramanlar!


4-Sinema Tadında

Dizilerden biz izleyicileri soğutan şeylerin başında uzun bakışmalar, tirat atar gibi yapılan konuşmalar, zaman doldurmak için eklendiği belli olan gereksiz hatırlama sahneleri gelir bilirsiniz. Şeref Meselesi'nde öyle sahneler yoktu, en azından ilk bölümünde yoktu ve umarım devamı da böyle olur. Yönetmen Altan Dönmez'i bu anlamda tebrik ediyorum gerçekten de. Sinema filmi izliyor hissine kapıldım inanın, gerçi böyle hissetmemde bölümü sinema salonunda izlememin de etkisi vardır mutlaka. Bence siz de ilk bölümü izlerken ışıkları kapatın, varsa ses sistemenizi açın, sinema ortamı yaratın evinizde; bakalım siz de benim gibi düşünecek misiniz?

5-Dizinin müziği şahane

Müzikler gerçekten de şahane, Salvatore Riccardi ve Yıldıray Gürgen'in adı geçiyor. Dediğim gibi varsa evinizde ses sistemi, izlerken mutlaka açın. Ben dizinin müziklerine bayıldım. 


Şeref Meselesi'nin doğal kadınları


6-Kıyafetler ve ortam samimi


Sizi bilmem ama ben şahsen evin içinde topuklu ayakkabı ile dolaşan, parıltılı kıyafetler giyip havuzlu villalarda yaşayan insanların marjinal ve de entrika dolu abuk hayatlarının anlatıldığı dizilerden hiç haz etmiyorum. Hangi dizide karakterler evin içinde terlik giyiyorsa o diziyi daha fazla seviyorum, çünkü samimi buluyorum. Hele ki dizinin konusu sıcak bir mahallede geçiyorsa değmeyin keyfime...  Şeref Meselesi bu anlamda da beni cezbetti. Balat'ın özgün mimarisinde sıcak bir mahalle ortamında geçiyor dizi, kıyafetlerde ve makyajlarda aşırılık yok. Doğal ve samimi halleriyle benden geçer not aldılar, ama ne yalan söyleyeyim evde terlik mi giyiyorlardı aklımda kalmamış, pazar günü ikinci kez izlerken gözüm oyuncuların ayaklarında olacak.

Anlatacaklarım şimdilik bu kadar, kaçırmayın bu diziyi diyorum. İlk bölümü izledikten sonra yorumlarınızı da bırakmayı ihmal etmeyin. Üzerinde konuşur eğleniriz birlikte.

Biraz da gala gecesi hakkında gözlemlerimi anlatayım size.

Şeref Meselesi Gala Gecesi

Hayatımda ilk kez katıldım böyle bir gala gecesine. Canlı yayınlarda denk geldiyseniz görmüşsünüzdür siz de, ortam çok kalabalıktı. Daha dizi başlamadan nasıl biraraya geldiklerini bir türlü anlayamadığım genç fan'lar grubu mu dersiniz, Kanal D'nin yarışması sayesinde galaya katılma hakkı kazanan heyecanlı tipler mi dersiniz, Ulan İstanbul'un çok sevdiğim sıcak kadrosu mu dersiniz, hangi birini anlatayım. Ortalık kamera ve fotoğraf çekenle dolmuştu. Biz de karıştık aralarına şanslı on blogger olarak. Kurulan sahnede dizi oyuncuları yerlerini aldılar, flaşlar patlamaya başladı, kameralar canlı yayınlara geçtiler.

Zor zenaat oyuncu olmak, gözler üzerindeyken insanın saatlerce poz verip sürekli gülümsemesi kolay iş değil bence.


Kerem Bürsin fanları


 Genç kızlar dizideki Yiğit karakterini canlandıran Kerem Bürsin'i adeta ablukaya aldılar. Ben kendisini daha önce hiç izlememiştim, internetten baktım hayat hikayesine. Hollywood-Türk yapımlarında çift dilli oyunculuk yapıyormuş. Güneşi Beklerken adlı dizide oynamış, Çağan Irmak'ın “Unutursam Fısılda” filminde de Erhan olmuş. Amerika'da filmler yapmış. Tamam yakışıklı da,  ama Emre rolündeki Şükrü Özyıldız'ın da hakkını yememek lazım bence. Çok başarılı bir oyuncu ve görüntüsüyle gayet de ekrana yakışıyor. Tarık Akan'ın gençliğini anımsatıyor hatta biraz.  Oyun Atölyesi'nde devam eden “Kim Korkar Hain Kurttan” adlı oyunda da oynuyormuş Şükrü Özyıldız, ki bilet bulabilirsem gitmeyi düşünüyorum o oyuna.
 Kadın oyuncular, ekranda göründüklerinden çok daha güzelmişler bunu da not olarak belirteyim.


Şeref Meselesi ve Ulan İstanbul ekibi


 Renkli bir dünyaya gözlemci olarak katılmak keyifliydi açıkçası. Yeri gelmişken böyle güzel br gece geçirmemi sağlayan Bumerang'ın güleryüzlü sıcak ekibi sevgili Hilal Meriç'e ve Ahmet Erten'e çok teşekkür ediyorum.

Keyifli seyirler efendim, yorumlarınızı merakla bekliyorum.

Devamını Oku

29 Ocak 2014 Çarşamba

Ahmet Ümit Söyleşisi-3 / Yazarın gözünden polisiye ve tarih

Ahmet Ümit bize o kadar güzel şeyler anlattı ki, tek kelimesini bile atlamadan sizlere aktarabilmek için önce bu birinci yazıyı, ardından da bu ikinci yazıyı yazmıştım. Şimdi de söyleşiye kaldığımız yerden devam etmek istiyorum. Yine yazarın sözleriyle, ben hiç araya girmiyorum.. 


A. Umit

Ahmet Ümit'in gözünden polisiye edebiyat ve tarih

Ben polisiye yazdığımın farkında değildim. Hikayeler yazıyordum, şehir tiyatrolarında yönetmen bir arkadaşım vardı. O benim Çıplak Ayaklı Gece adlı ilk öykü kitabımı okudu ve dedi ki:
          -Ahmet, sen polisiye yazıyorsun!
Bir zoruma gitti, bir zoruma gitti ki bunu duymak. E tabi, solculuktan geliyorum, yazdığım eserlerin dünyayı değiştireceğini düşünüyorum. Bana adam “Sen polisiye yazıyorsun” diyor. Benim de polisiye deyince aklıma Agatha Cristie geliyor. İngiltere'de zengin 8-10 tane adam bir araya gelmiş, hepsi de yaşlı. Genellikle içlerinden biri zehirleniyor, adamı kim öldürdü? Afrika'da her gün binlerce çocuk ölürken zoruma gitti elbette bu durum.
Öte yandan bir gerçeklik var, o da şudur arkadaşlar: Yazarın üslubunu belirleyen şey, onun kişisel yaşamıdır.

Nasıl yaşarsanız, öyle yazarsınız!
Mesela Yaşar Kemal'i düşünün. Yaşar Abi'nin eserleri gümbür gümbür coşku doludur. Neden? Çünkü adam Çukurova'da yaşıyor. Tepede kocaman bir güneş, toprağa çubuğu soksan üç ay sonra çiçek açıyor. Böyle bir yerden karamsarlık çıkmaz.
Bir de rahmetli Kafka'yı düşünün.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nda yaşayan bir Yahudi...
Prag'a gidenleriniz bilir, çok güzel bir şehir ama karanlık, gotik! Bu adam burada oturup aydınlık, pırıl pırıl yazamaz; bu adam tabii ki karanlık yazacak. Kafka kasvetli yazar; ayrı bir lezzet, ayrı bir güzelliktir.
Dostoyevski de aynı şekilde. Leningrad Petersburg'a şimdi gitsek, sadece 2 saat aydınlık. İlk gittiğinizde hoş buzdan bir ülke, ama biraz sonra ağır melankoli yapıyor insanda. Moskova'da yaşadım, biliyorum. Öyle bir ülkede ya güzel bir Rus sevgili bulacaksın, ya yazar olacaksın, ya da alkolik olacaksın. Başka kurtuluş yok.
Benim Moskova'da şiire, yazarlığa başlamamın nedeni de buydu. Evliydim, dolayısıyla Rus sevgili bulamazdım. O zamanlar Sovyetler Birliği'nde herkes alkolik olduğu için parti kendisini toplamaya çalışıyordu ve Komünist Partililer içki içmeyecek diye bir kural vardı. Biz de TKP'liyiz ya, yoldaşlarımıza destek olalım diye içki içmiyorduk. Yani ben de şiire böylece başlamış oldum.
Tekrar konumuza dönersek, ben Ahmet Ümit olarak polisiye yazdığımı fark ettiğimde şunu anlamak istedim.

          Polisiye ne, nedir polisiye?

Önce bunu anlamalıydım, öteki türlüsü Amerika'yı yeniden keşfetmek olurdu. Kendimce müthiş bir roman yazdığımı zannedeceğim, sonra bir de bakacağım ki 50 yıl önce bunu biri yazmış zaten. Onun için okumak lazımdı ve ben de okudum.

Polisiye ne?

İlk karşıma çıkan, klasik Edgar Allan Poe ve Morgue Sokağı Cinayetleri.
1841 yılı, Paris. Auguste Dupin adlı bir karakteri vardır O'nun, zaten edebiyattaki ilk dedektif de O'dur. Sherlock Holmes O'ndan örnek alınarak yazılmıştır. Fakat hiç bir şey yok, bir cinayet işleniyor.

Bir matematik problemi aslında.

Üç katlı yüksek bir ev, dışarıdaki pencereler yüksek, kimse dışarıya çıkamıyor. Evin önünde kadınlar bizde nasıl çekirdek çitlerlerse aynı öyle sohbet halindeler. Eve 3 saat boyunca kimse girmemiş. İçeride bir kadın ve kızı öldürülmüş ve cesetler bacanın içinde. Bir matematik problemi gibi, kim öldürdü, soru bu, yani “y” nedir?
Rakamların yerini insanlar alıyor, işlemlerin yerini de olaylar alıyor. Tam olarak mantığı budur polisiyenin.
Tamam da yani bana göre bu bir şey değil. Nasıl olacak filan derken biraz daha derin okumalara başladım ve anladım ki polisiye bu değil..

Esas polisiye,Tevrat'ta Kabil'in Habil'i öldürme meselesidir!

Çünkü benim için edebiyat, bir aynadır. Edebi eserlerin hepsi birer aynadır. Bunların kitap gibi göründüğüne bakmayın, o aynada siz kendinizi görürsünüz. O hikaye size kendinizin saçınızı başınızı, kaşınızı gözünüzü değil ruhunuzu göstermiyor ise başarısızdır.
Ona baktım ve gördüm ki, Kabil'in Habil'i öldürme hikayesi belli bir amaçla yazılmıştır. Daha sonra yüzlerce binlerce yıl sonra Musa peygambere gelecek olan 10 Emir'den en esaslı olanı “Öldürmeyeceksin” dir.
Kabil'in Habil'i öldürmesi hikayesi bunun için anlatılmışır aslında: ÖLDÜRMEYECEKSİN! Çünkü o senin kardeşin. Yani ırkı, dili, dini ne olursa olsun insanları öldürme yetkin yok.
Bunu fark etmek beni çok mutlu etti, böylece polisiye ile insanlara bir şeyler anlatılabildiğini ve bunun da var olduğunu gördüm.
Matrak bir şey de keşfettim. Polisiye Anglosaksonlar'ın işidir derler ya, yalan. Çünkü Tevrat Londra'da yazılmadı ki, muhtemelen Mezopotamya'da yazıldı.
Biraz daha okuyunca başka bir polisiye metinle karşılaştım, bu bir tragedyaydı.
Kral Oedipus, bu da bir polisiye hikayedir. Gizemli bir hikaye, bunu yazan da bir İngiliz değil, Yunanlı Sofokles, aynı denizi paylaşmışız.
Sonra biraz daha okuyunca evet bu sefer bir İngiliz çıktı karşıma, bence dünyanın en büyük yazarı: Shakespeare!

Bana göre, tekrar söylüyorum -bana göre -dünyada iki büyük yazar var, başkaları başkalarını seçebilir.

Şu ana kadar aşılamamış bu iki yazarın biri Shakespeare, diğeri de Dostoyevski . Bu iki yazarın müzikteki karşılıkları da Mozart ve Beethoven'dır.

Shakespeare Mozart'tır, yani deha.
Dostoyevski ise Beethoven'dır, daha çok tutku!

Bunları bir bilgisayara benzetirsek her ikisinin de işlemcisi aynı hızda çalışabilir ama kapsayıcılık açısından, yani harddisc'in büyüklüğü açısından Shakespeare daha büyüktür. Çünkü Dostoyevski'de komik olan, absürt olan yoktur. Shakespeare'de vardır. Hani edebiyata ayna demiştik ya, Shakespeare hayatın bütün hallerini bize gösteren bir aynadır. Aynı Mozart gibi. Mozart mesela hep neşeli şeyler yazar, sonra bir Requiem yazar ve bitirir, inanılmazdır.
Shakespeare'a baktığımızda Hamlet'te, Makbet'te, Kral Lear'da insan ruhunun destanını görürüz. Ama öte yandan Romeo ve Juliet ortalama bir eserdir, herkes çok beğenir ve ortaya bir başyapıt çıkar. On İkinci Gece, Venedik Taciri komiktir ve olağanüstüdür. Bu ikisi bence en büyük yazarlardır.
Shakespeare, Hamlet'te, Makbet'te cinayetten yola çıkarak oyunlar yazmıştır. Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler'i, Suç ve Ceza'sı, doğrudan cinayetten yola çıkılarak anlatılan metinlerdir.
Şimdi burada şöyle bir soru akıllara geliyor.

Bu kadar büyük yazarlar neden cinayeti anlattılar?

Neden cinayet? Bu yazarlar cinayetsever mi, kansever mi?
Değil..
Çok uyanıklar, hayatı çok iyi biliyorlar. Uyanıklıkları da şuradan geliyor. Normalde toplumsal yaşamda insanlar şöyle bir durumla karşılaşırlar. Doğduğumuz anda kaş göz rengimiz gibi huyumuz da vardır. Doğuştan huy; buna kan basıncı da denir. Can çıkmadan huy çıkmaz denir ya hani.. Soğukkanlı olmak, melankolik olmak, içe kapanık olmak gibi. Bunlar huy.
Bu huyların üzerine kişilik oluşur. Kişilik, sosyal yaşamın toplamıdır. Doğduğumuz aile, aldığımız eğitim, yaşadığımız ülke, yaşadığımı çağ, ilişkiye girdiğimiz insanlardan öğrendiklerimizin toplamı bizde kişilik oluşturur. Kişilik, ölünceye kadar sürekli gelişebilen bir şeydir. İlk başlarda daha hızlı, sonraları daha yavaş gelişir, yani kişilik değiştirilebilir ama huy değişmez!
İşte bu kişilik nedeniyle hepimizin maskeleri vardır. Anne rolü, baba rolü, sevgili rolü, burada benim oynadığım sevimli yazar rolü, sizin burada oynadığınız ilgili insan rolü.. Belki de içinizden “Amma da uzattı adam” diyorsunuz, bunu bilemiyoruz. Bu roller, gerçek ruhumuzu, kimliğimizi gizler.

İşte bu rollerimizin parçalandığı, maskelerimizin düştüğü anlar, cinayet anlarıdır!

Bu büyük yazarların cinayeti yazmasının nedeni de şudur: Karakterlerinin gerçek ruh hallerini anlatabilmek!
Allah göstermesin şurada bir cinayet işlense, hemen her şey açığa çıkar. En korkağımız buradan hemen tüymenin yollarını aramaya başlar. En pişmanlık yaşayanımız “Allah belamı versin, zaten buraya gelmeyecektim!” diye kendini suçlamaya başlar. En sakinimiz,
Arkadaşlar sakin olalım, telefon edelim polis gelsin, kapıları kapatalım” der. İyimser olanımızsa “Ölmemiş bak, kirpikleri hâlâ oynuyor” der.
Cinayeti anlatma meselesi ise yazara karakterini tasvir etme açısından olağanüstü fırsatlar verir.
Bunun bir başka güzelliği ise bir insanın ölümünün öteki insanların ilgisini her zaman çekmesidir. Ölüm bir son olduğu için, hepimiz için gizemli ve ilginç bir konudur.
Bu nedenle Şeko ve Dosto Abiler de bu konuları seçmişlerdir.
Ben bunları keşfedince rahatladım.. Polisiye romanı küçümsüyordum, sonrasında
“Ya bu büyük yazarlar yazmışsa, ki Tevrat'ta bile var, yani Allah yazmış, Ahmet sen sevdiğin türde, yani polisiye yazabilirsin!” dedim..

Polisiye yazmayı seviyorum.

Bu benim yaşamımla ilgili. Çünkü 14 yaşımdan 29 yaşıma kadar profesyonel devrimcilik yapmışım. Sürekli kaçmaca, kovalamaca, vurulmaca, polisle entrika, yani sürekli adrenalin üretmişim. Uyuşturucu gibi alışkanlık yapmış. Zaman içinde elbette böyle bir şey çıkacaktı, soft aşk hikayeleri yazmam mümkün değil.
Ama dandirik ucuz polisiye hikayeler niye yazayım durumu vardı; Shakespeare, Dostoyevski ve Sofokles bu sorumun yanıtını vermiş oldu. Dedim ki:

          -Ahmet sen polisiye yazabilirsin, istediğin adrenalin gıdanı alabilirsin, ama aynı zamanda iyi bir edebiyat da üretebilirsin. Bu mümkün, çünkü yapmışlar zaten.

Dostoyevski, Dostoyevski olacağını biliyor muydu? Shakespeare yaşarken böyle olacağını düşünebilir miydi? Ben de olabilirim, sizler de olabilirsiniz. Dostoyevski'yi düşünün. Tolstoy gibi varlıklı bir kont değildi. Kumar borcunu kapatmak için eser yazdığını biliyor muydunuz?
Dostoyevski büyüktür, çünkü çok gerçekçi bir yazardır, kendisine yalan söylememiştir.
Bizim içimizde bütün insani duygular var. İçimizde sapık var, katil var, aşağılık bir varlık var, yüce bir ruh var, kahraman var, başkası için ölebiliriz. En küçük bir şey için başkasının canını alabiliriz, hepimizin içinde potansiyel olarak bunlar mevcut.

Ahmet Ümit olarak polisiye tarzında ne yapacaktım?

Her yazan kişi , farkında olsun ya da olmasın bugüne kadar yazılmışların en güzelini yazacağını kendisine söyler. Dile getirdiği zaman çirkindir ama yazdığımız şey budur, meydan okumadır.
Nasıl yapacaktım, ne yazacaktım?


sis ve gece

Sis ve Gece Romanı


Kral Oedipus konusunu ele alıp bu kurguyu günümüze uyarlayayım dedim.
Sis ve Gece romanım bir casus hikayesidir ama alttaki çatı Kral Oedipus'tur.
Şöyle ki Oedipus bir kraldır ve bulunduğu Tebai kentine bir lanet gelir. Hastalık başlar, kuraklık başlar, insanlar ölmeye başlar. Bir terslik vardır hayatta. Bu sorunu çözmeye çalışır. Neden?
Pagan kültüründe şöyledir.
 Böyle durumlarda ya Zeus'u kızdırdık, ya Poseidon'a bir şey yaptık,  ya Hades'e bir şey yaptık, ya büyük tanrılardan birinin sunaktaki şarabına su kattık, memnun edemedik tanrıyı bir şekilde ve bu yüzden tanrılar başımıza bu belayı verdiler diye düşünürler. O yüzden tapınağa gider, kahine sorar Oedipus. Kahin gerçeği anlatmaz ve bazı ipuçları verir. Oedipus, bu ipuçlarını takip eder, sonunda gerçeğe ulaşır. Ulaştığı gerçek korkunçtur. Cezalandırılmasının nedeni şudur. Yıllar önce rastlantı sonucu bir adamı öldürmüştür. O öldürdüğü adam, aslında kendi öz babası olan kraldır. Çok yakışıklı, güçlü, akıllı bir adamdır Oedipus. Girdiği şehirde bazı sorunları çözer, kral kaybolmuştur ve kraliçe ile evlenir. Kraliçe ise kendi öz annesidir. Kendi öz annesinden çocukları olmuştur. Onun için gözlerini kör eder, korkunçtur.

Bu kurguyu aldım ve şöyle yaptım:

Sedat diye bir karakter yarattım. Adam evlidir, Mine adındaki sevgilisi kaybolmuştur. Adam kızı aramaya başlar. Kızın kaybolması aslında Tebai şehrindeki lanetle aynı anlamdadır. Nasıl kral Oedipus şehre gelen lanetin sebebini araştırıyorsa, bizim Sedat da Mine'nin kaybolmasının nedenini araştırmaya başlar. Kahin yerine Ahmet Ümit verir ipuçlarını adım adım. Ve Sedat'ın bulduğu gerçek korkunçtur. Kayboldu zannettiği Mine'yi farkına varmadan kendisi öldürmüştür. Ve Mine'nin karnında kendi çocuğu vardır. Bu kurguyu aldım ama kimse bunu fark etmedi. Ben söyleyince "evet anlamıştık" dediler. Bunu ne yaptım, günümüzdeki modern insanın problemi olarak anlattım. Bunu anlatırken dışarıdaki sıvayı, dışarıdaki tuğlayı, politik problemimizi de anlattım. Askerlerle siviller arasındaki çatışmayı, demokratikleşme sorununu anlattım. Bu sadece bizim için değil, İngiltere için de geçerli, Amerika için de geçerli; İrlanda için de, İspanya için de geçerli..
 Bir derin devlet var ve bu derin devletin bazı adamları kendilerini devletin sahibi zannederler. Sedat da öyle zannediyordu ve öldürüyordu insanları. "Bu devlet benim ve ben öldürürüm" diyordu. Öldürdüğü insan, hayatının anlamı olan insan olabilirdi oysa.
 Bu güzeldi, çok beğenildi kitap. Müthiş bir ilgi gördü, 1996 yılında çıktı ve bir yıl içinde 4000 adet sattı, ben 100.000 bekliyordum. İnsanlar polisiye okumuyordu, bizim insanlarımız polisiye okumaz, hala da okumuyorlar. Şimdi de Türk yazarlarından polisiye olarak beni okuyorlar sadece.
kar kokusu

Kar Kokusu Kitabım

Benim başımdan geçen olayları anlatan bir kitap geldi sonrasında.  Moskovo'ya James Bond filmi gibi sahte pasaportla gitmiştim, orada yaşadıklarımdan yola çıktım  bu kitapta. Hep farklı şeylerin peşindeydim.
Normalde polisiye romanlarda katil romanın sonunda ortaya çıkar. Ben Kar Kokusu'nda özellikle katili romanın ortasında ortaya çıkarttım. Picasso nasıl kadının yanağına göz koyuyorsa ben de romanımda bunu yaptım. Yeni bir arayıştı.  Burada yaptığım şey okur kazanmak için değil, tam tersine kendime meydan okumaktı.

Yazarın asıl meydan okuyuşu da bence kendisine karşı olandır.

Bir üslup oluşturmalıyız ve sonrasında bu üslubu yıkıp yenisini oluşturmalıyız. Çünkü üslup bizim için hem özgürlük hem de hapishanedir.

Neden tarihi olaylara el attım?

O arada yine Antep'e gittim. Bizim Antepliler yeme içmeyi çok severler.Fırat kenarında bir yere pikniğe gittik, şahanedir oralar. Bir baktım, Fırat kenarında höyükler taşmış dışarıya sütun başları falan, çok etkilendim. Burayı yazayım diye düşündüm . İstanbul'a döndüğümde İ.Ü Arkeoloji Bölümüne gidip
 “Arkadaşlar, Nizip'te böyle bir yer var, ben orayı yazmak istiyorum, hangi uygarlıklar vardı orada" falan dedim. Onlar da dediler ki:
 "Orası önemli değil 70 kilometre ileride Kargamış diye bir Hitit antik kenti var çok önemli bir yer, orayı yaz."
Patasana romanımda orayı yazdım. Yalnız önemsiz dedikleri yerde  Zeugma çıktı sonra . Ama haklılar.  Zeugma Roma dönemi ve çok zengin bir dönem, dolayısıyla oradaki mozaikler çok değerli, dünyanın en önemli mozaik müzesi var Antep'te, olağanüstü gerçekten. Fakat tarihi açıdan o kadar önemli değil. Tarihi açıdan önemli olan yer Kargamış. Çünkü Kargamış yeryüzündeki en büyük savaşlardan olan Kadeş Savaşı'na neden olan yerlerden bir tanesi. Bunu yazdım ve orada ilk kez tarihle karşılaştım.

 Çünkü bize öğretilen resmi tarih son derece sıkıcı ve yalanlarla palavralarla dolu

Bize öğretilen, eksik ve aptalca bir tarih. Sıkıcı, çünkü devletin at gözlüğü ile bakmamızı isteyen bir tarih. Türk İslam Sentezi'yle bakmamızı isteyen bir tarih. Oysa bu topraklara baktığımızda 200.000 yıllık bir tarih görüyoruz. Sadece Anadolu'da değil, Yarımburgaz mağarası var mesela, karbon testiyle 200.000 yıllık bir yaşamdan söz ediliyor. Anadolu'da Göbekli Tepe 12.000 yıllık, Çatalhöyük var 8000 yıllık bir tarih!
Şimdi bu toprağın kendisi diyor ki bize,

         -Ey bu topraklar üzerinde yaşayan kişi, ben sana 200.000 yıllık bir tarih veriyorum.

 Bunun manası şu:  Ey arkadaşım, ben sana 200 odalı bir şato veriyorum ve bu odaların hepsini, istediğin gibi kullan. Çünkü sen bu toprakta doğdun ya, doğduğun için bu senin hakkın diyor.
Sen diyorsun ki yani egemenler diyor ki  "ben bir oda istiyorum. Biz abicim 1071 yılında 
Alpaslan ile geldik", ama 199.000 yıl ne olacak?
İstemiyoruz, niye? “Türklüğüme ve Müslümanlığıma halel mi gelir?" diye!
 Toprak diyor ki "geri zekalı, sen aptalsın.!"
 Kimsenin Müslümanlığına  ve Türklüğüne halel gelmez. Çünkü şu anda en milliyetçiyim diyen Kürt Milliyetçisi, Ermeni Milliyetçisi veya Türk Milliyetçisi o arkadaşı alalım, DNA testine sokalım. Bakalım ne çıkacak?


bab-i esrar
Bab-ı Esrar kitabını yazarken Konya'ya gittim. 700 yıl önce Mevlana yaşarken resim yok, fotoğraf yok. Ne var, Karatay medresesinde çiniler var. Çinilerde insan yüzleri var, Kim bunlar? Oraya giden Selçuklu Türkleri. Görseniz hiç bizimle alakaları yok, hepsi Çinli gibi. Ay gibi bir yüz, çekik gözler, kadınlar erkekler...
Buraya  geldikleri zaman,- ki kaç kişi olduklarını bilmiyoruz- o zamanlar burada Roma İmparatorluğu var. Onun için biz Mevlana'ya Rumi diyoruz. Rumi demek Romalı demek, Rum demek de Romalı demektir. Bizimkiler aşağılamak için kullanmışlar bu sözcüğü ama o dönem çok yüce bir mertebe Romalı olmak,  bu günün Amerikalısı gibi. . Şimdi Amerikalıya dokun bakalım ne oluyor?  Türkleri kıtır kıtır kes kimsenin sesi çıkmıyor ama bir Amerikalı kadın öldürülünce kıyamet koptu. O sırada yüzlerce Türk kadını öldürülüyordu zaten. Keşke hepimiz öyle olabilsek, keşke kimse öldürülmese!
 Bizimkiler geldiğinde Romalılar var, yukarısı Ermeni yaylası. O nedenle ilk Ermeni katliamını yapanlar Romalı Hristiyanlar'dır.
Aşağıda Urartular var, burada Romalılar var, biz gelmişiz bunlarla hemhal olmuşuz, karışmışız.
Ve ortaya çok güzel bambaşka bir nesil çıkmış. Çünkü insan kanı ve ırkı da su gibidir. Nasıl ki ırmaklar başka nehirlerle, göllerle, okyanuslarla buluşmazsa kirlenir, insan kanı da birbirine karışmazsa çirkinleşir. Mesela bizim Anadolu'da akraba evlilikleri vardır, çirkin ve sakat çocuklar doğar. Ama kan karışınca şahane çocuklar çıkıyor ortaya. Latin Amerika örneğin. Mesele bu..

Biz yine Ahmet Ümit'e dönelim.

 Bütün bunları bilince ben de bu tarihi kullanmaya başladım. Birdenbire 200.000 yıllık bir tarihin sahibi olduğumu hissettim. Bir yazar için müthiş bir şey bu!
Dan Brown, 250 yıllık masonları yazıyor; yazmak için İstanbul'a geldi. Çünkü her şey burada başlıyor. Yeryüzünün ilk süper devleti Hititler, karşıda da Mısır, Ramses. Kadeş, Roma, yüzlerce yıl dünya bizim Sultanahmet'ten yönetilmiş. Ayasofya ile Sultanahmet Camisinin altı olduğu gibi büyük Roma Sarayı, ardından Osmanlı.. Bu toprak diyor ki bana:

          -Bak oğlum madem yazar oldun, sana bu kadar yıllık tarih veriyorum, yaz! Yazabildiğin kadar yaz, bitmez; anlat anlat bitmez, olağanüstü bir şey.

Ben bunları alıp romanıma koydum.
Bu tarihle beraber artık bende ne yapma düşüncesi şekillendi. Dedim ki ben o zaman bu topraklardaki bana sunulan malzemeyi hem tarih olarak hem de düşünce olarak alayım. Bizde mistik düşüncenin doruğu Mevlana'dır -13. yy-  aynı zamanda hümanisttir. Onun batıdaki muadili Dante'dir. Dante ile aynı dönemde yaşamıştır. Mevlana ölürken Dante daha küçüktür. İkisi de yani Mesnevi ile İlahi Komedya eşdeğer büyük eserlerdir. Mevlana daha hümanisttir, çünkü Dante, Hz. Muhamet'i kitabında yakar, oysa Mevlana'da bütün dinlere karşı bir hoşgörü vardır, insanı sever. Herkesin önünde secde etmesinin nedeni, insanın içindeki iyiliğin önünde eğilmesidir. İşte ben, insanların bu  iyi olma potansiyelini anlattım, bu düşünceleri anlatmaya devam edeceğim.

Demem o ki; benzersiz eserler üretmenin yöntemi önce yerel olmaktan, kendi toprağına dayanmaktan geçiyor.

Kendi kültürünün üzerinden evrensel bir yapıya ulaşabiliyorsan başarılısındır. Mesela senin Konya da yarattığın bir karakteri İsveç'te okuyan bir okur “evet ya ben de böyleyim” diyebiliyor ise; sen bunu yepyeni bir biçimde sunabiliyorsan; bu senin edebiyata katkın olur; bu seni değerli kılabilir.  Üstelik sen de sıkılmazsın.
Öbür türlü, yazmaktan bıkarsın, aynı yolu her gün kullanırsan sıkılırsın. Bazen riske girip patika yollara da sapmak lazım, ben de öyle yaptım.

Mesela son romanımda araya Ahmet Ümit'i kattım.

Sebep? Nevzat'ın bu dördüncü romanı, sıkıldım Nevzat'ı yazmaktan. Dedim ki buraya bir de Ahmet Ümit'i sokayım. Nevzat Ahmet Ümit'ten gıcık kapsın, O'na bir roman olduğunu hatırlatsın.

 3 tane daha Nevzat romanı olacak.

Bir tanesinde karısıyla kızının katilini bulacak. Bir tanesinde Ali, bir tanesinde Zeynep hikayesi olacak. Bundan sonraki roman, kronolojik olarak bu romanın devamı olmayabilir. Henüz belli değil. 
Mesela geçenlerde bir olay yaşadım ve romanın ilk cümlesi kafamda belirdi.

“O sabah, ölmüş babamdan gelen telefonla uyandım.”

 Yazarlar böyledir, her olaydan bir roman çıkarırlar.

Yazar mutlaka karakterlere dönüşüp onlarla yaşar. Terapi gibi bir etkisi var bunun, kendinizle uğraşmaktan vazgeçiyorsunuz. Mesela çok güzel bir anekdot var astronotlarla ilgili.

 Uzaya çıkan astronotlarda stres olmazmış.

Çünkü uzaydan bir bakıyor, bir mavi top dönüyor, biraz ileride gümüş top var; ay, ileride kocaman sarı top: güneş. Jüpiter, Merkür milyonlarca top. Şöyle bir bakıyor.
          - karım beni aldattı / mavi top
           -işten atacaklar / mavi top
            - ülserim azdı /  mavi top
             - öleceğim /  mavi top....
Yazarlık da böyle bir şey. Bir tane gerçek Ahmet Ümit hayatı var ve yarattığım onlarca karakter var. Bütün o karakterlere her türlü belayı sardırıp her türlü işkenceyi yapıyorsunuz ve anlıyorsunuz ki aslında dert ettiğiniz şeyler o kadar büyük değil! Ahmet Ümit'ten sıkıldığım zamanlar bu romanlar benim kaçışımdır. Ben oraya kaçtığımda sıkıntıdan kurtuluyorum. Bir de düşünsenize hiç bir riski yok.
Bir yayın yönetmeni arkadaşım, yarattığım Evgenia karakteri için “Ahmet bu kim?” dedi. Karakter işte dedim, Nevzat'ın sevgilisi, inanmadı. "Senin ilişkin yoksa beni onunla tanıştır " dedi. Düşünsenize benim karım bu kadını okuyup onun için ağlıyor, normal hayatta böyle bir şey olsa benim gözümü oyar. Bu müthiş bir deneyim, olağanüstü bir şey! Ve ben bunu gerçekmiş gibi yazıyorum, yani kendi uydurduğum yalana inanıyorum.

Benim romanlarımda katilin kim olduğu umurumda bile değil!
Ben istersem katilin bulunmamasını sağlayabilirim. Mesele o değil ama. Mesela Beyoğlu Rapsodisi'nde katili kimse bulamaz. Bu basit bir şey çünkü.

Beyoğlu'nun En Güzel Abisi ve Gezi olayları

Savaş ve Barış'ta anlatılan  savaş somuttur. Ama bizi orada etkileyen şey, savaşın ötekileştirmesi durumudur. Beyoğlu'nun En Güzel Abisi kitabındaki Gezi ve 6-7 Eylül olaylarındaki ötekileştirme de ne yazık ki eskiden beri devam eder. Sadece bizde değil, batı toplumlarında da devam eder. Ciddiye almama, ötekini yok sayma durumu.
Gezi olaylarından bahsetmek benim için riskli bir durumdu, çünkü benim okuyucularım  sadece hükümet karşıtları değil.  Orada sadece vicdanımı dinledim. Gezinin ekmeğini yiyor diyenler de çıktı. Bu tür şeyleri hiç takmıyorum. Size bir önerim olacaksa şunu söyleyebilirim:

İnandığınız şeyleri yazmaktan çekinmeyin.

Bunu söyleyince hep akıllara şu gelir:
 Bir politik yapı vardır ve bu yapının uygulayacağı baskı vardır.
Hayır!
Kamuoyunun baskısı daha güçlüdür. Mensup olduğunuz çevrenin, cemaatin, mahallenin baskısı daha güçlüdür. Bir yazarı yazar yapan şey, konuşmanın başında da söylediğim gibi özel bakış açısıdır. O özel bakışın yanı sıra aslında cesaret de çok önemlidir.
 Doğru olduğuna inandığınız şey aslında yanlış olabilir. Bir süre sonra bir yanlış yapmışım diyebilirsiniz. Bu kitapta  Gezi bölümlerinin çoğu gözyaşları içinde yazılmış ağır bölümlerdi. Bir vicdanı sorumluluk olarak yazdım. Bunun getireceği şeyler; yani hükümetin buna tavır alması, "Ahmet Ümit, Gezi'nin rantının yiyor" diyecek olmaları hiç umurumda değildi..
 Hesaplaşmamız gereken kişi, kendimiziz çünkü. Herkese yalan söyleyebilirim ama kendime söyleyeceğim yalan en zorudur.
O yüzden kendimize yalan söylemediğimiz sürece bence bir sorun yok. Millet ne diyecek diye asla doğru bildiğinizden vazgeçmemelisiniz. Çünkü nasıl olsa bir şeyler diyeceklerdir.

Ünlü olmak, sevgi, alkış, ilgi kadar negatif şeyleri de insanın üzerine çeker.

Bir sürü insan sizi hiç tanımadığı halde sizden nefret ediyor. Mesela Beyoğlu'nun rantını yiyor diyenler var. Abi sen de yaz sen de ye, varsa böyle bir rant sen de ye.
Tarihin rantını yiyor diyorlar.. 200.000 senelik tarih var, ye işte!
Ben hiç kızmıyorum böyle şeylere, özellikle yazarlar arasında çok olur. Ben de öyleydim. Çok satan yazarlara acayip gıcık olurdum. Doğal, insanca bir şey bu, bunu anlıyorum.
Ama nefret zararlı, nefret akıldan yükselmediği için de zararlı . Akıllı bir eleştiri çok önemli, şurada bir yanlış yapmışsınız derseniz ben onu ciddiye alırım. Nefrete dayalı eleştiriler duygusal ve tepkisel olduğu için muhtemelen de yanlış oluyor, ciddiye almamak lazım. O insanlara öfkelenmek ve buna dayalı eser üretmeye çalışmak kadar yanlış bir şey olamaz. Yani birilerine öfkelenip bunu bir esere dönüştürmek, mesela “onlara haddini bildireceğim” demek çok fena, sakın bunu yapmayın. O eseri yazarken soğukkanlı ve nesnel olmak lazım.
Bir şey daha söyleyeyim:

Yazı vefasız bir şeydir, inatçı olmak lazım!

Yani şu anda Türkiye'de binlerce insan yazıyor, edebiyatla uğraşıyor, çok az insan bunun karşılığını alıyor. O nedenle yılmamak lazım, inat etmek lazım. Bir de başarıyı hedeflemek çok yanlış bir şey. Başarıyı değil, mutluluğu hedeflemek lazım. Yazdığınız yazı sizi mutlu etsin, o size başarı da getirebilir ama başarı için bir metin yazarsanız, her başarısızlıkta yazma isteğini kaybedersiniz. Bu da kötü bir şey. Hayatta da en iyi olmaya çalışmak korkunç bir şey, sakın bunu yapmayın. En iyi olmaya çalışmak, hayatı mahvetmek demektir. Sistem bunun üzerine kuruludur, yazık değil mi üç günlük dünyada?

Mutlu olacağınız şeyleri yazın, mutlu olmayacaksanız yazmayın!


Evde Yazar'ın son sözü
Üç gündür size bu her satırından onlarca ders çıkarılabilecek, özellikle yazar olma hayali kuranlar için muazzam ipuçları içeren söyleşiyi eksiksiz olarak aktarmaya çalışıyorum. Umarım değerli yazarımızın sözcüklerini aktararak, bazılarınızın yeni ufuklar açmasında faydalı olabilmişimdir.

Benim için son derece yararlı ve keyifli olan bu etkinliği düzenleyen +Hürriyet Bumerang 'a teşekkür ediyorum. 






















Devamını Oku