iş hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iş hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Şubat 2025 Pazartesi

Donanımlı Dijital Kölelik İşleri

Epeydir buralara gelmek için konsantrasyonum eksikti. Dedim bir bakayım artık. Değişik bir konuyla geldim üstelik.

Konumuz Donanımlı Dijital Köleler; havalı olması için kısaltabiliriz de bu tanımlamayı: DDK!

Yaklaşık iki aydır internette böyle işlerle uğraşıyorum. Resmen sanal ve paralel bir dünyada çalışıp geldim desem yeridir. Çok şey öğrendim; deneyim kazandım, çok da şaşırdım bu süreçte. Neresinden başlayacağımı tam da bilmiyorum ama haydi anlatayım olabildiğince. Bu sayede ülke gündeminin gıpgri havasından da uzaklaşmış oluruz biraz.

Nasıl İşler Bu DDK İşleri?

Bu aralar internet ortamında “moda olan” pek çok iş var. Tıpkı 2013 yılında o dönemin modası olan “makale yazma işleri, içerik üretme işleri” ne nasıl balıklama atladıysam; bu dönem “moda” olan yapay zeka işlerine de bir yerlerden girişmek istedim. Meraklıyım efenim; TikTok trendlerine değil ama internette yapılan işlere pek bi meraklıyım.

Evet, öncelikle “arama motoru kalite uzmanlığı” işine başladım. Aynı anda “Yapay Zeka Türkçe Eğitmenliği” işine de giriştim. Bir de “veri etiketleme- protator” işi var, ona da el atmak üzereyim. “Search Engine Evaluator- Arama Motoru Değerlendiricisi” işinde ise eğitim aşamasındayım.

Ne hoş geliyor değil mi kulağa… Serbest çalışıyorsunuz, yani evden… Ve pek havalı isimleri var yaptığınız işlerin.

Aynı anda isterseniz böyle bir sürü firmada çalışabilirsiniz. Firmaların biri Çin’de, biri Rusya’da, diğeri Amerika’da olabilir.

Elbette profesyonel bir mesleği icra etmekten bahsetmiyorum. Bu bahsettiğim işler; eğitim notlarını, mailleri anlayacak kadar İngilizcesi olan; bilgisayarla haşır neşir olmayı seven; araştırmaya ve öğrenmeye meraklı; yeterince zamanı olan, Türkçesi iyi olan; algısı yüksek olan; dikkatli ve odaklanabilen herkesin yapabileceği türden işler.  

Bazı firmalar canlı toplantılarla eğitimler veriyor; bazıları sayfalarca dosya gönderip okumanızı istiyor. Sonraki aşamada sizi sınava tabi tutuyorlar. Sınavdan geçerseniz parça başı ya da saat ücreti karşılığı size verilen görevi belirtilen zaman içinde bitiriyor ve paranızı alıyorsunuz. Bazı işler için bankada özel hesap açılması gerekiyor, Türk vergi kanununa göre %15 stopaj kesilerek ödeme alıyorsunuz. Yani bin lira kazansanız 150 lirasını, yüz lira da kazansanız 15 lirasını devlet sizden kesiyor! Bu tür işlerden küçük gelirler elde edenlerle milyonlar kazanan fenomenler maalesef devletin gözünde aynı kefede!

 Bazı firmalar Türk Bankası tanımadığı için Airtm, Payoneer gibi farklı ve yeni nesil ödeme araçları devreye girebiliyor. Ülkemizde nedenini hiç anlamadığım bir şekilde PayPal yasaklandığı için bilgisayarda işler yapan pek çok kişi maalesef bu Payoneer gibi aracılara yüksek komisyonlar ödemek zorunda kalabiliyor.

Ücretler elbette çok yüksek değil  bu işlerde ama;  teorik olarak görevleri kaliteli bir şekilde sonuçlandırırsanız ve yeterince görev üstlenebilirseniz ortalama maaşa yakın para kazabiliyorsunuz.

Tam da bu noktada bu tür işlere neden Donanımlı Dijital Kölelik adını verdiğimi anlatmam gerekiyor sanırım.



Tabiri caizse "Amele Pazarı Gibi" Platformlar!

Çok insan çalışıyor bu işlerde. Yapay Zeka’ya Türkçe öğreten bir projede 10 binin üzerinde benim gibi katılımcı var örneğin. Bu durumda size düşen görev sayısı da fazla olamıyor haliyle. Şirketin umurunda mı? Salıyor örneğin 2500 görevi bir gece havuza, hopp anında bitiyor iş. Şirket mutlu, görevi kapan 2500 kişi mutlu; peki geriye kalan 7500 kişi? Kimin umurunda? Şirket yetkililerine “Neden bir haftadır görev alamıyorum” diye sorduğunuzda alacağınız yanıt üç aşağı beş yukarı şöyle:

“Bu ana iş değil, bir ek iş… Dolayısıyla düzenli bir gelir beklemeyin…”

Siz de uzaktan çalışan bir katılımcı olarak el mahkûm bekliyorsunuz iş gelsin diye… Bu yüzden birden fazla işverenle çalışmak avantajlı…

 Beni asıl şaşırtan ve üzen şey ise birkaç dil bilen, bilgisayarda hızlı, yeni teknolojilere yüzde yüz adapte olmuş pek çok 30 yaş civarındaki genç insanın bu tip projelere “ANA İŞ” olarak bakmaları! Forumlardan mesajlardan anladığım kadarıyla pek çoğu buralardan kazandıkları paraları kripto gibi araçlarla değerlendirip çoğaltarak hayatlarını sürdürüyor. Bu işlerin bazıları çalışanı Bağkur’lu yapmaya zorluyor, bazıları ise sigorta konusuna hiç girmiyor. İşte Dijital Donanımlı Köleler’in ikinci sorunu da burada başlıyor: Çoğunun sosyal güvencesi yok!

Ya bir işe girmekten umudu kesmişler, ya KPSS mülakat gibi engellere takılmışlar… Evet içlerinde bu işleri ek iş olarak yapanlar da var (Kim bilir kaç işveren bu şekilde  kandırılıyor; çalışırmış gibi görünüp iş saatinde bu işleri yapanlar tarafından) Burası da ayrı bir konu başlığı… İçlerinde “Zaten bir işe girsem ancak bu kadar kazanacağım, ne gerek var başkasının derdini ve yol eziyetini çekmeye…” diyenler olduğuna da çokça şahit oluyorum.

Bu ortamlarda dillendirilmese de kıyasıya rekabet olduğunu anlamak zor değil. Mesela adı güya “dayanışma forumu” olan platformda yeni gelen biri işle ilgili soru sorduğunda bilerek yanlış yanıt verenler olabiliyor; ya da soruyu görmezden gelip hiç yanıt vermeyebiliyorlar. Aynı normal işlerdeki gibi burada da yeni gelene “çırak muamelesi” yapılıyor. Çok görev yapıp çok kazananlar hava atabiliyor ve haliyle kıskançlıklar da oluşabiliyor. 

Genellikle işler bir havuza düşüyor ve ne kadar çok insan görev üstlenirse  havuzdaki işler o kadar çabuk tükeniyor.

Ve düşünün, binlerce insan çalışıyor bu projelerde, dünyanın dört bir yanından hem de…

Benim mesajlaşma kanallarından gördüğüm kadarıyla, çalışanlar gerçekten gece gündüz kavramını da yitiriyor. Hayretle izliyorum kendilerini! Sabaha kadar görev yapanlar oluyor mesela. Ya da gece yarısına kadar görev bekleyenler… Zaman farkından örneğin gece 2’de havuza görev atıyor firma; bizim modern dijital köleler de bu işleri kapmak için bilgisayar başında sabahlıyor, hem de hiç zorlarına gitmiyor bu durum... 



Yapay Zekâyı Bizi Yönetsin Diye Eğitiyoruz!  

Çok enteresan gerçekten de… Normal insan döngüsünün dışında yaşanıyor her şey. Güya serbest çalışansın, güya çalışma zamanını kendine göre belirliyorsun! Bu söylem sadece bir illüzyondan ibaret. 8-6 çalışanlarda en azından mesai kavramı var; bu tür işlerde ise – eğer kendini kaptırırsa- gündelik yaşamın ritmi dışında başka bir boyuta kolaylıkla geçebiliyor kişi… Zombilik boyutu desek abartmış olmayız...

Yeni bir iş ilanı varsa mesela, insanlar birbirlerine pek de bahsetmiyor. Herkes birbirine rakip!

Ortam sanal güya ama gerçek iş ortamından farksız. Sadece mesajlaşma kanalındaki yazışmalarından kendisine gıcık olduğum tipler oldu örneğin. Ayakkabılarının topuk sesleri haricinde entrikalarını, sivri dillerini, kıskançlıklarını direkt sergileyen kadınlar mı dersiniz, egolu erkekler mi…  Bu işlerin mesajlaşma platformlarında her ne kadar saygı kuralları yazılsa da kavga eden tipler de olabiliyor. 

Çok ama çok enteresan bir deneyim oluyor bu işler benim için. Resmen modern zamanların distopyası diyebilirim… Çoğu işi algoritmalar yönetiyor, maillere robotlar yanıt veriyor. İnsan köleler her an işten atılabiliyor ve robot amirleri onlara neden atıldıklarını söyleme gereğini asla duymuyor.

 Yapay zekâyı eğitmiyoruz aslında bu işleri yaparak; yapay zekânın insana olan egemenliğini hızlandırmada küçük görevler alıyoruz!

Plaza Diline Alışmak

Komik şeyler de oluyor elbette. Evde çalışıyorum güya ama sanırsınız 28 katlı holdingdeyim! Biz tekstilciler, fabrikalarda çalışırken, plaza işleri ile kıyaslanınca “ilkel” kalıyorduk. Hiç öyle avokado ve karides soslu salatalar falan yemedik iş hayatında. Fabrikalarda “abicim sen yaparsın, aslansın kaplansın” gibi bir dil kullanıyorduk iletişim kurmak için.  

Bu sanal işler sayesinde salatama karides girmese de eskiden burun kıvırdığım plaza diline ben bile alışmış oldum ister istemez. Demek ki neymiş; “plaza dili konuşan tipler” diye bahane vermemek gerekiyormuş! İşin garip tarafı; insan buna çok da kolay alışabiliyormuş! Bu da kendime yaptığım öz eleştiri olarak burada kayda geçsin hakim bey!

Mesela “Image Rel’e annot task’ı yapıyorum” demek çok normal gelmeye başlayabiliyor çok değil bir hafta içinde. Enteresan değil mi? Benim gibi dile önem veren, kelimelerin doğru yazılışları ve anlamları için sözlüğe sık sık bakan birine hiç yakışıyor mu bu durum?

Maalesef ortam ve gerçekler böyle…



 Bir şey daha söyleyeyim;

”PQ Task’ındaki annot yanlışsa Irrel mi vereceğiz?” cümlesinde PQ yerine Türkçe “sayfa kalitesi” demeye; “annot” kısaltmasını “annotation” olarak uzatmaya, bunu da “açıklama” olarak Türkçeye çevirmeye de üşeniyormuş insan bir süre sonra! Yaşayarak öğrenmiş oldum ben de! Çünkü herkes böyle konuşuyor ve hayat hızlı akıyor bu işlerde. Ve enteresan olan şu ki; plaza dilini hiç bilmeyen, İngilizcesi hiç de iyi olmayan ben bile çok kısa bir sürede adapte olabildim bu duruma…

İyi bir hayat dersi var bence tam da bu noktada: 

Hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değil, gerçekten de öyle!

“İyi de insan evde çalışırken neden böyle bir dil kapar ki tek başına?” diyor olabilirsiniz. Öyle bir iletişim ağı var ki çalışanlar arasında, plazada kahve makinesi  önü sohbetlerini dörde katlar beş ile çarpar, o derece yoğun! Evde sakin sakin çalışırken birden yüzlerce binlerce iş arkadaşı arasında buluyorsun kendini. Özel mesajlaşma kanalında bir çok konu başlığında yardımlaşabiliyor, “konu dışı” başlığında ise farklı konularda iletişim kurabiliyorsunuz.

Bu tür sistemlerin kendilerine özel portalları var. O portallarda forumlar var, mesajlaşma yerleri var; hatta oyunlar, yapay zekanın son versiyonları bile var. Yani normal bir işte çalışmaktan farksız her şey.  İşten canın mı sıkıldı; gir uygun mesaj kanalına “kripto sohbeti yap birileriyle, ya da git yapay zeka ile vakit geçir…

Pat Diye İşten Atılabilirsin

Bu tür platformların bazılarında görevsiz kalmanın en önemli nedeni, görev kalitesinin düşmesi oluyor. Mesela on gün görevsiz kaldığınızda mail atıyorsunuz, bir robot size cevap veriyor:

“Görev kalitenizdeki düşüklük nedeniyle bu durumu yaşıyorsunuz.”

“İyi de hangi hatayı yapmışım?” diye soramıyorsunuz. Çünkü algoritmanın kalitenizi nasıl değerlendirdiği sır gibi saklanıyor. “Görev kaliteniz düştüğü için 7 gün içinde göreviniz sonlandırılacaktır!” mesajı da alabiliyorsunuz her an. Ya da böyle bir mesaja gerek bile duymadan portala giriş şifrenizi bloke ettiklerinde anlıyorsunuz işten atıldığınızı! Ben bu durumu  meşhur Squid Game dizisine benzetiyorum. Orada görev yapamayanı öldürüyorlar ya, bu işlerde de görev kaliteniz düşükse sizi pat diye işten atıveriyorlar!

Mesajlarda görüyorum, insanlar işten atılma korkusuyla anksiyete yaşıyor resmen.

İnanılır gibi değil…

Yeni Dünya Düzeni

Tabii ben bu tarz işlerin hepsi böyledir demiyorum, benim gördüklerim böyle. Sonuçta elbette evde boş boş oturan binlerce insan için iyi kötü bir uğraş ve ekmek kapısı buralar. Bakmayın pek çok şey de öğreniyorsunuz dijital dünyaya dair. 

Gerçeklerle yüzleşmek gerekiyor bence. Yeni dünya düzeninin işte böyle bir yere doğru evrildiği ile yüzleşmek lazım bir an önce. Kim bilir yapay zeka yeterince eğitildiğinde daha neler göreceğiz!

Eskiden; yetmişli yıllarda nasıl ki bizim yoksul köylülerimiz Almanya’ya fabrika işçisi olarak 

 gidiyordu; ucuz işgücü kaynağıydı ülkemiz; iki bin yirmi’li yıllarda da internetin ucuz işgücü kaynağı oldu gençlerimiz! Aradaki fark, bu gençlerin donanımlı olmaları ve köle düzenine evlerinden katılmaları…

“E bu kadar kötü madem, neden oralardasın?” diye sorabilirsiniz haklı olarak.

Meraktan, e zamanım da var… İyi kötü, hiç yoktan iyi, para kazanmak hoşuma gidiyor; yapay zekânın eğitim sürecinde yer almak heyecan veriyor. İnsan bütün bu defoların farkında olarak projelerde yer aldığında, zaten  beklentisini ayarlayabiliyor ve olan bitenden etkilenmiyor da…

Bir de  ister beğenelim ister beğenmeyelim; devir böyle bir devir. Yapay zekâ bütün bu işleri bu hızla öğrenmeye devam ettiği sürece bizim gibilere yapacak pek bir iş de kalmayacak yakında…

O yüzden treni kaçırmamakta fayda var. Ne demişler:

“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir…”

 Kalın sağlıcakla… 

Devamını Oku

26 Ocak 2023 Perşembe

Anlatması Zor Bir Şey

Evet birkaç aydır kıvranıyorum bu yazıyı yazmak için, artık zamanı geldi. Yazayım ve geride kalsın tüm tortuları ve ben de önüme bakayım artık.

2012’de ara vermiştim tekstile, hatta bu blogu da tekstil sonrası evde yazı yazma süreçlerinde açmıştım. Ondandır adının “Evde Yazar” oluşu. Takip edenler bilir o günleri. Ve kader işte, 2017’nin bir eylül akşamında, Avşa Adası’nın gün batımı manzarasına karşı akşam birasını içerken, eski patronumdan gelen telefonla tekrar başlamıştım tekstilli günlere. Ve 2023 itibariyle bir kez daha nokta koydum. Başlaması gibi bu bitiş de çok âni oldu. Gerçi çok bıkmıştım bu yoğun, stresli ve gitgide bıktırıcı hale gelen süreçten. Ama bu kadar trajik olmasını kimse beklemiyordu.

Bir cümle gibi oluyor böyle süreçler. Bir cümleye başlar gibi büyük harfle ve büyük umutlarla başlıyorsun bir işe de.  Zannediyorsun ki özne artı tümleç artı yüklemden oluşan huzurlu bir hayat bekleyecek seni. Öyle olmuyor işte… Gizli öznelerin yüklemi direkt etkilediğini sonradan anlıyorsun. İş işten geçtikten sonra yani. Yüklem’e sorduğun çoğu sorunun yanıtı belirsiz kalıyor. “Kim?” diye soruyorsun, yanıtı belli değil; “Ne zaman?” diyorsun, yanıt yine belirsiz…” Ne için?” diyorsun ya var ya yok cevaplar çıkıyor karşına… Üstüne üstlük her şeye maydanoz olan dolaylı tümleç gibi iş arkadaşları ile uğraşırken; belirtisiz isim tamlamaları, edatlar ve de bağlaçlar ile boğuşurken; bir de bakıyorsun ki bu başı sonu birbirine bağlanmayan saçma cümleye nokta koymanın zamanı çoktan gelmiş. Evet, bir cümleye nokta koymaktan daha doğal ne olabilir değil mi? Hiçbir işin sonsuza dek sürmesini beklemiyoruz ki zaten. Ama diyorum ya, kimse bu kadar trajik bir son beklemiyordu. 

Gerçi belliydi şirketin batacağı ama, dedim ya; kimse bu kadar trajik bir son beklemiyordu. Dışarıdan neşe dolu görünen, ne olursa olsun yaşama bağlılığından asla taviz vermeyen; sporunu düzenli yapan, yaşlı da olmayan, sosyal hayatı inanılmaz renkli, herkese moral veren, konuştuğu herkesi kendine hayran bırakan, iletişim konusunda süper yetenekli biriydi bizim büyük patron. Hatta o sabah da işe gelmiş ve hiçbir şey olmayacakmış gibi, sanki yarını varmış gibi, işlerle ilgili konuşmuştuk kendisiyle. Biraz da kızmıştım hatta içimden; yine hesapsız kitapsız anlık kararlarından birini aldığı için… Sonra normal bir şekilde müşteri toplantısına gideceğini söylemiş ve çıkıp gitmişti. Gidiş o gidiş!



Saat üç sularında öğrendik ki intihara gitmiş meğer! Çıkmış gitmiş şirketten, ortağı olduğu diğer şirkete uğrayıp öğle yemeğini yemiş oradakilerle, demek ki içten içe veda etmiş onlarla da. Cep telefonunu bırakmış o şirketteki sekretere, şarja tak demiş. Sonra evine gidip önceden hazırladığı mektupları bırakmış yastığının altına. Evdeki yardımcıya da tembih etmiş. “Aman ha!” demiş, “Bu mektupları mutlaka eşime ver!” Sonra da atladığı gibi arabasına, basmış köprüye… Köprüde arabadan inmiş, hatta arkadan gelen bir araba kendisine neredeyse çarpacakmış, pardon demiş arkadaki şoföre, koşarak geçmiş bariyerleri, ve hoop atlamış boğazın derin sularına! Birkaç saat içinde bulunmuş bedeni. Biz de öğleden sonra öğrendik. Sonrası hızlı çekim film sahnesi gibi. Karakola gitmeler, gelen alacaklılar, tefeciler, bankalar, şunlar bunlar, gözyaşları…Yaşarken abi abi diye yalakalık yapanların daha ceset soğumadan ardından küfür etmeleri… Değişen duruma göre konumlarını değiştiren yanar döner tipler… Filmlerdeki zaman atlaması sahneleri gibi… Her şey hem hızlı, bir o kadar da yavaş gelişti. 

Eğer şirket kurumsal bir yer olsaydı bütün bu olanlardan belki üç gün sonra işimize kaldığımız yerden devam ederdik. Ama işte patron şirketi olunca öyle olmuyor. Kafasının içindeymiş bütün ödeme planları, alacaklılar, verecekliler, projeler… Zekasına güvenen ve de egosu yüksek olan insanların tipik hatasıdır bu…

Neyse işte olanlar oldu ama her şey o anda bitmedi. Meğer şirket düşündüğümüzden daha çok batmış borca. Sadece faktöring ve bankalar olsa yine iyi. Digorlu mafyası bir taraftan, otopark mafyası başka taraftan, hatta içlerinde koyunlarını satıp bizim patrona faizli borç veren birileri bile vardı…

Birkaç ay daha kaldım şirkette işler toplansın diye. “Batan gemi” benzetmesinin neden söylendiğini de ince ayrıntılarına kadar görmüş oldum bu sayede. Daha cenaze kalkmadan, ama cidden kalkmadan, depodaki malları sattılar sudan ucuza. Kendi kendine karar veremeyen öbür ortağın basiretsizliği öyle bir çıktı ki ortaya. Her “Sana yardım edeceğim” diyene inandı. Batan geminin mallarını bölüşmek isteyen ve de timsah gözyaşları döken herkese inandı. Kendisine gerçekten destek olacak, çıkar gözetmeyecek herkesi dışladı, çakalların kucağına teslim etti kendini. Onlar ne derse yaptı, yapmaya devam ediyor. İşyeri kapandı, karşılığı olmayan yüzlerce çek kaldı piyasada. Mafyalar alacaklarını alamadılar, ne yaparlar bundan sonrası için yaşayıp göreceğiz. Tabii ki hiçbir işçi hakkını alamadı, tazminatlar yandı, iki üç maaş yandı bitti kül oldu.

Demem o ki, olayın üstünden neredeyse üç ay geçmesine rağmen hâlâ kendime gelmiş değilim. Olanlara inanmak çok kolay değil. Dediğim gibi sıradan biri olsaydı belki “Bunalıma girdi, dayanamadı gitti” derdim ama, bunalıma girecek biri asla değildi. Ve size garip bir şey söyleyeyim. Bu bizim ölen patronun birlikte eğlendiği, maç yaptığı, iş yaptığı en yakın arkadaşı da kendisinden bir ay sonra nedensiz bir şekilde bu dünyaya veda etti. İntihar değil ama sağlıklı bir adamın nedensiz ölümüydü o da. Hikâye tamamlayan kafam hemen olayı başka yerlere çekti tabii ki. Yani demem o ki, sanki çağırdı arkadaşını gibi geldi bana. Belki de tezgâhı kurdular gittikleri yerde ve eğlenmeye devam ediyorlar; belki de bu yazdıklarımı bile şu anda okuyup bana omzumun üzerinden gülümsüyor. Kim bilebilir… Her şey gizemli, ama her şeyin bir zamanı var. Üç ay sonra dönüp arkama baktığımda, kendisine teşekkür edesim bile geliyor. Eğer bu şekilde âniden veda edip gitmeseydi, işe devam ederdim. Kaç kere denediysem işten ayrılmayı hep beni O durdurmuştu çünkü. Yine beceremezdim ayrılmayı ve stres topuna dönerdim muhtemelen. Hayat geçip giderdi ve ben, sabah yedi, akşam yedi temposuyla hayatı izlemeye bile vakit bulamazdım. Belki de beni kurtarmak için böyle bir şey yapmıştır; hayatın gizemini kim çözebilmiş ki…

İşte böyle sevgili blogcuğum, hayat çok acayip... Bütün bunlar olup biterken, koltuktan kalkmadan yaşadım son aylarda. Artık bir şeyler yapmam lazım. Ne bileyim, çok yoğun olmayan bir işe başlamam lazım belki. Bilmiyorum, belki bir senaryo ekibine dahil olurum. Aslında haftada iki gün gidilen, kalan zamanı evde çalışılan, parası bol, kendisi hoş, insanları tatlı bir iş olsa ne güzel olur. Belki burayı okuyan birilerinden iş teklifi bile alırım…  Hayatın mucizelerinin bitmediğini en iyi ben biliyorum çünkü.  

Omzundan bakıyorsa eğer, patrona da "aşk olsun" demem lazım.

 

 

 

Devamını Oku

13 Aralık 2022 Salı

Kurtçuk Güzellemesi

Neden mi yazmıyorum epey zamandır? Yazmaya bir başlasam, içimin şişikliği sözcüklerime yansıyacak diye endişeleniyorum. Mutsuz mutsuz yazarım da okuyanlar kaçar diye. Eğer yazmaya başlarsam etliye sütlüye ve de zeytinyağlıya dokunurum diye. Mizahtan taviz veririm diye. Dişimin kovuğuna kaçan et tanesini çıkaramadığım için aslında. İş hayatına dalarım da rezillikler ortaya dökülür diye. İnsan sevmezliğimle yüzleşirim diye. Yumurtanın sümüğümsü beyazını ya tam pişiremezsem diye.

Tamam tamam yemediniz.

Evet, yazmıyorum. Çünkü yazacaklarım biriksin biriksin, biraz daha biriksin ve ben bir senaryo, hatta 13 bölüm tekmili birden sitcom yazayım ve satayım diye bir platforma.

Bunu da mı yemediniz.

Peki itiraf ediyorum, tükenmişlik sendromunun eşiklerindeyim. Ve çıkmazlardayım. İş hayatım; sindirim sonucu vücuttan atılması gereken; rengi kahverenginin elli tonunda olabilen; akışkanlığı sıvıdan süper katıya kadar değişkenlik gösteren; kokusu hayvandan hayvana, insandan insana ve de bulunulan coğrafi bölgenin yaygın baharatlarına göre değişebilen; metaforik anlamda beyni kemiren kurtçukların fiziksel olarak da içinde yer alabildiği; ismi lazım değil o üç harfli nesneye benziyor! O nesne ki, içinde kurtçuk olduğu durumlarda babaannelerimizin aç karnına kabak çekirdeği yememizi öğütlediği bir şey. Ama hangimiz düşünmemiştir çocukken o beyaz kurtçukların, o karanlık ve yapışkan ortamda nasıl yaşadığını! İşte bu tasvir ettiğim yapışkan ortam, bizim iş yerinin şu anki hali. Kurtçuk metaforunun yorumunu da size bırakıyorum…

Hadi ortam yapışkan ve kokulu, o kurtçuklar da nereden çıktı? Ulan madem kurtçuklar var, aç karnına kabak çekirdeği yediren babaanne nerede? “Kabak çekirdeği yok, kara şimşek vereyim mi? “ diyen yengeler basmış etrafı.

Hayır ben yenge menge istemiyorum, babaannemi getirin bana. Kurtçuklara çamaşır suyu dökün bir şey yapın. Hiçbir şey yapamıyorsanız bari “ders alınmış” haliyle sosyalizmi getirin de şu özel sektör denilen, kendisine “ ha sektör” diye kibar sövgüler düzmek istediğim şeyi kaldırın ortadan.

Yapamıyor musunuz? Dağılın, beni tükenmişlik sendromunun sularında yıkasınlar…. Yıkasınlar…. Sonra da ellerime gül kremi sürsünler.

 

 

 

Devamını Oku

5 Ekim 2022 Çarşamba

AT KAZANA, ÜFLE BORAZANA


 “…Dostlarım, Romalılar, Vatandaşlar! Dinleyin beni! Ben buraya Sezar’ı övmeye değil, gömmeye geldim!...”

O Sezar ki, temizleyemediği karması yüzünden bir kısır döngüye girmiş. Nedir devlet görevini yerine getirirken bu kadınlardan çektiği! Eğer O’nu layıkıyla gömemezsem, içimde yaşamaya devam edecek ve beni de zehir saçan kara bir cadıya dönüştürecek. İster misiniz bu iyi yürekli kraliçeniz karmanın kurbanı olsun?”

“Yüce kraliçem, içinizdeki Sezar’ı ne kadar gömmeye çalışsanız da başaramazsınız! Ölmeyen bir ruhu gömmeye çalışmak da nasıl desem, bir kraliçeye yakışmayacak bir şey gibidir…”

“Ne gibidir, açık konuşsana”

“Şey gibidir kraliçem, yani akıllı olmanın tersi gibi bir şey gibidir”

“Aptallıktır mı demek istiyorsun”

“Yani kraliçem, ben öyle demek istemedim ama…”

“Evet haklısın, Jastinkeys! Haklısın, aptallık yapmaktayım farkındayım. Ama içimde bir canavar gibi büyüyen Sezar ve onun aptal karması yüzünden kadınların hedef tahtasındayım. Buna bir dur demezsem hepsi bir araya gelip etlerimi doğrayacak ve beni lime lime edecekler. Buna bir çözüm bulmam lazım.“

“Bir kahin duydum kraliçem. Mavimtırak büyülü bir duman perdesinde kafana takılan şeyleri gösteriyormuş. Kendisine bizzat başvuranlar, karmasının temizlendiğini ve huzura erdiklerini söylüyorlar”

“O halde getir halk tipi kıyafetlerimi, kimselere görünmeden gidelim bakalım şu kahine.”

 ******************************************************

“Kraliçe kızım! Derdini duman perdesinde görmeden önce, iç bakalım büyülü sudan iki yudum”

“Aldım bir yudum, tadı berbat”

“Bir yudum daha al ki sisler toplanıp büyülü perdeyi oluşturmaya başlasın. Abrus kadabrus…Görüyorum... Evet orada bir kadın var. Çirkin mi çirkin, balık etinden irice bir vücudu, içinden siyah noktalar fışkıran yağlı bir yüzü var. 
Gözlerinden nefret akıyor. Haset içinde. Senin sarayda aldığın maaşı öğrenip kıskançlık krizlerine girmiş. Zehirli bir yılan var elinde. Ve evet çorbana bu yılanın zehrini katmaya uğraşıyor. Çorbayı zaman çöplüğüne döküyorum kızım.”

“Yüzüm alev alev yanıyor kahin, devam edemeyeceğim.”

“Olmaz, buraya kadar gelmişken karmanı temizlemeden olmaz. Önce teşhis, sonra tedavi… Ve evet, başka bir zaman diliminde ve başka bir sarayda başka bir  kadın daha  görüyorum. Bu seferki kadın cılız mı cılız. Bunun da yüzü çirkin. Elinde çil çil altın dolu sandığın anahtarı var, ama bu kadının derdi başka! Sana verilen saray koltuğunu kıskanıyor. Kendi koltuğu altın ve elmaslarla kaplı olmasına rağmen hem de…Bütün koltuklar kendisinin olsun istiyor. Dilinin altında sakladığı zehri yüzüne tükürükle saçıp seni boğmayı planlıyor. Dilini kaldırıp zehiri bezle temizliyorum kızım, biraz sık dişini ”

“Yeter kahin, dayanılmaz acılar içindeyim.”

“Bekle kızım. Başka başka kadınlar görüyorum. Zayıf, şişman, boy boy kadınlar. Hepsi esmer bunların. İçlerinde hiç Finlandiyalı yok. Hepsi kendi içinde mutsuz. Biri kocası tarafından terk edilmiş, öbürünü hayatı boyunca kimse sevmemiş. Bir tanesinin teri ölü bir fare gibi kokuyor. Of kusacağım şimdi. Bir tanesi sarayın kasasından para çalıyor. Öbürü saraya gelen erzakları zulalıyor. Bir tanesi sarayın terzisi, Sezarın ipekli kumaşlarından hep kendisine gecelikler dikiyor. Gündüz giyerse herkes görür diye böyle yapıyor. Bir tanesi aşırı tembel. Bir tanesi sadece konuşuyor, hep kendini överken zavallı kölelerin sırtına basmaktan çekinmiyor. Hepsi ama hepsi dedikoducu. Birbirlerini asla sevmeseler de senin saraydan gitmen için iş birliği yapmaktan çekinmiyorlar. Hepsi de senin sarayda var olmana karşı. Biliyorlar ki, eğer sen gidersen, taht boş kalır. İktidar da her şeye evet diyen Kuzen Saftiryos’a geçer ve işte o zaman değmeyin bu kadınların keyfine!”

“Peki ne yapacağız  yüce kahin?”

“Öncelikle bu kadınları bilince çıkaracağız. Sonrasında büyük bir kazan bulup bu kadınların hepsini aynı kazana atacak ve bekleyeceğiz.”

“Kazanın altını yakmayacak mıyız?”

“Gerek kalmayacak fani kraliçe kızım. Çünkü bu kadınların içini kaplayan hırs ateşi, kazanı kendiliğinden cehennem sıcaklığına getirecek ve bu kadınlar farkında olmadan birbirlerini yakıp yok olacaklar. Sen de tahtına dönüp ülkeni güzel güzel tatlı dille yönetmeye devam edeceksin”

“Ya Sezar ne olacak ?”

“Sezar’ın lanetli karmasındaki sorunlar çözülünce Sezar’ı gömmene gerek kalmayacak. O’nu, kalbinin tüm ışığı ile övmeye devam edebileceksin”

“Vay be Kahin!”

“Vay be kraliçem!”

“Vay be Jastinkeys! Demek bu kadar basitmiş. At kazana, üfle borazana…”

“Kraliçem, izninizle  bir kehanetimi daha paylaşmak geldi içimden”

“Söyle neymiş kahin”

“ Bizden binlerce yıl sonra  kişisel gelişim gurusu tipler çıkacak ve sizin bu sözünüzü her yerde kullanarak paraya para demeyecekler!”

 

AT KAZANA, ÜFLE BORAZANA…

NOT: Bu hikaye, iş hayatında birbirinin kuyusunu kazmaya çalışan entrikacı kadınlara yazarın bir armağanıdır…

 


 

Devamını Oku

24 Ekim 2019 Perşembe

Suçlu kim hakim bey!


Dört beş sene freelancer olarak çalıştıktan sonra iki sene önce tekstile geri döndüm biliyorsunuz. Ne oldu sonra? Tabii ki feleğim şaştı. Ne doğru dürüst kitap okuyabiliyorum, ne doğru dürüst sanatla ilgilenebiliyorum, ne de doğru dürüst yazı yazabiliyorum artık. Baba Sahne oyun yazma yarışması açmış mesela, Ocak’a kadar da vakit var. İçim gidiyor ama ne mümkün! Aslında bu durumdan yakınmaya hakkım da yok. Çünkü kimse kolumdan tutup zorla fabrikaya atmadı ya beni. Her şeyi bilerek ve isteyerek kendim yaptım.

Suçlu benim hakim bey! Peki benim suçum ne hakim bey?


Bir işte çalışmayı istemek suç mu?  Bu işin bir ortası yok mu? Evde çalışsam hareketsizlikten canım sıkılıyor, işe gitsem yorgunluktan başka bir şey yapmaya vaktim kalmıyor! Suçlu kim hakim bey?

HAKİM BEY : (Güçlü ve babacan bir sesle)
Suçlu kapitalizm kızım.

BEN: (Kendini acındıran bir sesle, hafif ağlamaklı )
Peki çözüm ne hakim babacığım? Ben nasıl mutlu olacağım?

HAKİM BEY : (Deneyimli ve Hulusi Kentmen sesi ile)
Söyle kızım, nedir canını bu kadar sıkan durum? Derdini söylemeyen derman bulamaz!

BEN: (Çok düşünmekten ezberlediği şiiri bir çırpıda okuyan ilkokul çocuğu heyecanı ile)

Sabah 05:56’da kalkarım
Bir yumurtayı suya atarım
Soğumuş ekmek, biraz da zeytin
Aman efendim ne de zor yeniiir….

HAKİM BEY: (Şaşkın ses tonuyla, biraz da meraklı)
Bu şarkı değil miydi kızım! Sanki biraz deforme olmuş!

BEN: (Heyecanı devam eden kız çocuğu sesi ile)
Daha bitmedi şarkım Hakim Babacığım.

HAKİM BEY: (Biraz sabırsızlanmış baba sesi ile)
Haydi çabuk ol biraz, adaleti geciktirmeyelim! Zaten trenin son düdüğü çalıyor yavrum evladım.

BEN: (İşçisin sen işçi kal modunda, biraz büyümüş insan sesiyle, hızlı hızlı, gramersiz)


Saat altıda kalktıktan sonra evi toplayıp duş alıp kahvaltı hazırlayıp kahvaltı yapıp saat tam yedide servise binip sekizde işte olup sadece on dakika yemek molası vererek tam on saat on beş dakika çalıştıktan sonra akşam altı çeyrekte çıkıp servise binip trafik iyiyse yedi buçuğu beş geçe evde olduğuma sevinip trafik kötüyse asla arabeske takılmayıp ve fakat Beyaz Türklere özgü bunalımları taklit edip sekizde evde olup ocağın altını sonuna kadar açıp saçma sapan hızlı bir yemek yapıp sekiz buçuğa doğru yiyip bulaşıkları makineye koyacak gücü olmayıp ikili koltukta biraz televizyona bakıp dokuz buçuğa doğru uyuklayıp sonra uyuyup sonra gece üç buçukta uyanıp işle ilgili sorunlar düşünüp sonra tekrar uyuyup sabah 5:56’da çalacak saatten bir iki dakika önce uyanıp…

HAKİM BEY:  (KIzgın ve otoriter bir sesle)
Tamam kızım, sen artık sus. Şimdi herkes ayağa kalksın. Karar!
İsviçre Medeni Kanunu’nun sekseninci maddesi ve birinci fıkrasına göre günde dört saat çalışılmasına…

BEN: (Çok mutlu ve hayalci ses tonumla)

Hakim Babaaa, sen çok yaşaaa, sistem feda olsun sanaaa...

HAKİM BEY: ( Mahmut Hoca edasıyla)

Otur kızım, tezahüratı da kes!  Herhalde böyle bir karar vereceğime inanmadın değil mi! Sen bu ülkede işsizlik oranı ne biliyor musun? Sen çıksan o işe senden daha az maaşa kaç kişi razı olur haberin var mı? Haberin var mı taş duvar, demir kapı kör pencere?
Hem Hulusi Kentmen gibi hakim hayal et, hem İsviçre koşullarında çalışmıyorsun diye üzül,  hem  yazar olmayı iste, hem de taze fasulyeyi soğuk ve zeytinyağlı yeme konusunda ısrarcı ol! Sana diyecek lafım yok. Sanki dışarıda da Tarık Akan ve Gülşen Bubikoğlu ağaçlardan ağaçlara el ele koşuşturuyor!


BEN: Bir bardağın yarısı dolu mudur boş mudur Hakim Baba? Yumurta mı civcivden çıkar, civciv mi kümesten! Olmak mıdır olmamak mıdır mesele? Yoksa Bir Baba Hamlet'in dediği gibi "Var olmak mıdır, yoksa yok olmak mıdır temel çelişkimiz? "Toma"domatesin İzmirce kısaltması mıdır, ağaçlar neden yaşken eğilir…

Lir lir lir lir lir…



Devamını Oku

10 Eylül 2017 Pazar

Hayatın yeni sürprizleri

Bazen hayat çok yavaş akar. Böylesi zamanlarda hayal kurarım bol bol. Öyle olsa derim, böyle olsa derim. Şurası da şöyle olsa derim, yok bu sahneyi baştan alalım derim. Detaylara dalarım. Hayalimdeki bütün  kahramanlar benim istediğim gibi davranır, benim istediğim şeyleri söyler. Sonra gözümü açtığımda, rutin gerçeklerin devam ettiğine tanık olurum. Yani hayat durağandır, hayallerim akar gider.

Bazen de ne hayal kurmaya, ne de düşünmeye zamanım olmaz. Çünkü hayat o kadar hızlı akar ki, sanki bir film sahnesi hazırlanmış da, oraya beni birisi arkamdan itmiş gibi hissederim. Hikaye bellidir, replikler bellidir. Önceden rolüme hazırlanmışım gibi direkt sahnede boy gösterirken bulurum kendimi. Yaşadıklarıma şaşırmak için bile vaktim olmaz. Sanki delişmen akan bir suda bir sal üzerinde kayar gibi, kenarda bekleyenlere gülümseyerek el sallar gibi... Ne bileyim; dışarıdan müdahaleye kapalı bir ortamda gibi. Ama korunaklı, güven hissini kaybetmeden akarken hissederim kendimi hayatın içine doğru... Bu aralar işte böyle geçiyor günlerim. Ekmek alırken bile tek tek ekmekleri inceleyip düşünerek karar veren ben, bu aralar bir nefes alımlık sürede radikal kararlara imza atıyorum. Ama içimden bir ses, “Bu kararlar doğru!” diyor, “Böyle devam et!”” diyor.

hayat sürprizlerle dolu
Mesela artısını eksisini hiç düşünmeden direkt mesleğimle ilgili bir işe başladım geçen hafta salı günü. Son beş senedir alarm kurmadan yataktan kalkan ben, son beş gündür altı otuz civarında uyanıyorum ve saat yediye beş kala gibi evden çıkarak yaklaşık 15 dakika yürüyüp otobüs durağına gidiyorum. Üstelik bunca yıllık iş hayatımda ilk kez otobüsle işe gitmeyi bilerek ve isteyerek göze alıyorum. Otobüs yolculuğu trafik yoksa bir saat sürüyor. Bu da uzun süredir günde 5-6 sayfaya düşen kitap okuma hızımın en az 10 kat artacağı anlamına geliyor. Pollyanna'nın Kadıköy şubesi yine iş başında anlayacağınız. Dert etmiyorum yani. Nitekim geçen hafta işe giderken Romantika'yı bitirdim, Beyaz Diş'e başladım. İki günde kitap yarılandı bile. Demem o ki, hayatın öğrettiklerini uyguluyorum. Ne demişti hayat:

“- Eğer önünde sadece tek bir yol varsa ve varmak istediğin yere sadece otobüs ile gidiliyorsa, konfor isteyen yanını sustur ve hiç düşünmeden atla o otübüse! Fırsatı kaçırma! Ama çantanda mutlaka bir kitap olsun!”

Şaşırıyorum kendime. Hani bir daha iş hayatına geri dönmeyecektim! Hani daha geçen aylarda “Yaşasın home ofis” diye şarkılar söylüyordum! Peki ama ne değişti? Cevap basit, hem de çok basit: 

Hayatımın yazıldığı senaryoda yeni bir bölüme geçildi. Karakterin baht dönüşü, peripeteia durumu bu yaşadığım şey!

Senaryoda kahramanın yazgısında ani bir değişim olması, hayatının akışının farklı bir yönde gelişmesi anlamına geliyor peripeteia. Benim de yazgım değişti aniden. 5 Eylül 2017 itibariyle tekrar aktif, ev dışında akan iş hayatına döndüm. Ve bundan sonrasında neler yaşayacağımı gerçekten çok merak ediyorum. Peki ne hissediyorum? Öncelikle şaşkınım. Hem de çok şaşkınım. Dediğim gibi bir saniye içinde böyle bir karar aldım. Sonrasında hissettiğim şey heyecan. Evet özlemişim. Kumaş kokusunu, işçilerin hayatını, koşturmacayı, günde beş bardaktan fazla çay içmeyi, yemekte ne var demeyi, excel tabloları ile çalışmayı özlemişim. Sabah telaşında işe yetişmeye çalışan insanlar arasında olmayı da özlemişim sanırım. Evde yazarlık işlerimi hafta sonlarında yapmayı hedefliyorum. Tabii ki daha seçici olarak. Senaryo ve kitap yazma hayalim ise cebimde bekliyor. Bunu zaman gösterecek.

Komik bir durumdayım aslında. Biraz acemilik de var. Akşam yedi buçuğa doğru eve geldikten sonra yemek yapıp yemeği unutmuşum meğer. Elim ayağıma dolanıyor; az zamana çok iş sıkıştırmalı günlere alışmaya çalışıyorum. Yani buraya yazacak yeni yeni konular göz kırpıyor şimdiden.


Ne demiş atalarımız, hareket berekettir. Hayatın her sürprizini mucizeleriyle birlikte bütünüyle görmek gerekir. Haydi öyleyse vira vira hayata...
Devamını Oku

9 Aralık 2016 Cuma

İnsanlık zor zanaat!

Dün gibi anımsıyorum. Geçen sene bugündü. Cam masanın etrafında toplanmış bir proje kotarmaya çalışıyorduk. Toplantı uzadıkça uzuyor ama bir adım bile ilerleyemiyorduk. Zaten ilerlememiz de mümkün değildi. Çünkü mesele üzüm yemek değil, gerçekten de bağcıyı dövmekti. Üst düzey yönetici ve patronun olduğu çoğu iş toplantısında olduğu gibi egolar çarpışıyordu. Hatta çarpışmanın şiddetinden çıkan mavi kıvılcımlar neredeyse çıplak gözle görülebilir hale gelmişti.
Daraldığımı hissettim, sanki bir el boğazımı sıkıyordu. Bir an geldi, kendime yabancılaştım. İçimdeki benliğim, korumaya çalıştığım ruhum adeta isyan ediyordu. Bu insanlar ne yapmaya çalışıyorlardı, emek neydi, sevgi emekti, yok bu replik Selvi Boylum Al Yazmalım'daydı.
İyi de emek neydi? Bir patronun egosuna ruhunu teslim etmek miydi?

Artık konuşmaları uğultu şeklinde duymaya başlamıştım. En son hatırladığım cümle, patronun “ben olsaydım böyle yapmazdım” şeklindeki “müstehzi” yorumu oldu. Burada bilerek bu kelimeyi kullanıyorum, zira “ alaycı” demek istemiyorum, çok ağır geliyor düşündükçe şimdi bile. “Madem beğenmiyorsunuz, siz yapın o zaman” deyip o cam masadan nasıl kalktığımı hiç bilmiyorum. Sanırım saniyeden de kısa bir andı. Çantamı aldım, ceketimi aldım, fırlayarak uzaklaştım ortamdan.
Sahi emek neydi, emek bir patronun iki dudağının arasından çıkacak “onay” sözcüğüne bağlı değersiz bir şey miydi?

O gün yağmur yağıyordu, hava soğuktu. Saatlerce dolaştım sokaklarda. Bir bozacıya girdim, kenar masalardan birine oturdum. İlk kez boza içtim o gün, üzerinde leblebi ve tarçın vardı. Güzeldi, tatlımsı ekşiydi tadı. Tıpkı hayat gibi, hem tatlımsı, hem de ekşimsi... Üzeri tarçınla tatlı, dibi bozayla ekşi. Cicim ayları sona eren evlilikler gibi, iş yerindeki ilk ayda kişiye misafir muamelesi yapılması gibi...
O gün ne acayip bir gündü, yağmur, göz yaşı, tekrar yağmur birbirine karışmıştı... Çok üzülmüştüm, hıncım içimde düğümlenmişti... Sonra bir ayakkabı ustasının dükkanına girip kendime bir çift bot siparişi vermiştim. Ayağımın ölçüsünü alırken üzüntülü halimi soran ustaya “bugün işi bıraktım” dediğimde usta “yapma vazgeç” demişti. Sonra o ayakkabı hep ayağımı sıktı, o gün bugündür belki de hiç giymedim...

İnsan emeğini korumalı, insan insan olmayı korumalı. Belki birgün bu düzen değişir. Umarım değişir. Birileri parası var diye emrinde insan çalıştırmaz. İnşallah birgün sosyalizm gelir, herkes eşit olur. Sosyalizm gelsin diye dua da ettim ya bugün, artık sözün bittiği yerdir bence bu nokta...

Demem o ki, insanlık zor zanaat be dostum, gerçekten zor... 
Devamını Oku

14 Ekim 2016 Cuma

Saygın, yardımsever iş kadını hanımefendi ve kıdem tazminatı sorunsalı!

Hanımefendi bilinmez bir ülkenin en zengin ailelerinden birine mensup. Şans işte, muazzam bir servetin içinde doğuyor. Sonrasında tahmin edersiniz, muhterem babası kendisini yurtdışında en iyi okullarda okutuyor. Okul bitince holdingde yönetici olarak işi hazır zaten. Bir süre sonra makam mevki yetmiyor, holdingden ayrılıp kendi işini ve kendi holdingini kurmaya karar veriyor. Gemiler, oteller, televizyon kanalları derken servetine servet katıyor bu şahane kadın. Yine o bilinmez ülkenin tanınmış soyadlarından biriyle parlak bir evlilik yapıyor. Kendisi gibi servete doğan şanslı mı şanslı çocuklar getiriyor dünyaya. Hayat bu hanımefendinin yüzüne gülüyor anlayacağınız... Öyle ya, ne parasızlık çekmiş, ne işsizlik nedir bilmiş, maddi olarak istediği hemen hemen her şeyi elde etmiş. E doğal olarak, kendi sınıfındaki birçok hanımefendi gibi o da hayır işlerinden kendini alamıyor. Dernekler, yardım kuruluşları, vakıflar...



Neden anlatıyorum bütün bunları, “size ne bize ne” diyeceksiniz. İlgilenmiyoruz pırıltılı hayatlarla elbette, haklısınız... Gözümüz mü var, kesinlikle hayır! Allah daha çok çok çok versin hanımefendiye, asla gözümüz yok. İyi de neden anlatıyorum bütün bunları o zaman? Çünkü bu bilinmeyen ülkedeki bilinmeyen hanımefendinin çok uluslu şirketlerinden birinde yaşananlar ilgimi çekiyor da ondan... Bir dizi film senaryosu olabilir, belki de yazarım birgün belli mi olur....

Bu hanımefendinin şirketlerinden biri maddi olarak zor bir dönem geçiriyor. Daha doğrusu öyle demeyelim de, şirket kiyafetsiz yöneticiler ve alınan saçma kararlardan dolayı başarısz oluyor diyelim. E ne var bunda diyeceksiniz, çünkü her şirketin başına böyle şeyler gelebiliyor, çok normal. Böyle bir durum yaşanırsa ne olur bilirsiniz. “Şirket küçülür, ya da kapanır” dediğinizi duyar gibiyim. Tamam doğru söylüyorsunuz,bu hanımefendinin şirketinde de aynı durum yaşanıyor. 



Şirket küçülüyor, elemanların yüzde seksenini işten çıkarıyorlar. Bu da tamam dediniz. Bu bilinmeyen ülkenin en zengin ailelerinden birine mensup hanımefendinin şirketinden çıkarılan kişiler zaten, şirket açıldığından sonraki yıllarda “durum kötü” diye hiç zam almamışlardı bunu bir parantez olarak belirteyim. Biliyorsunuz, ülkede işsizlik had safhada, “ne yapalım,işler düzelene kadar idare ederiz” diye el mahkum çalışmaya devam etmişlerdi. Her neyse, şirket küçülüyor diye çıkardıkları elemanlara “on gün sonra tazminatlarınızı alacaksınız” diyor, bilimeyen ülkenin en zenginlerinden olan hanımefendinin şirketindeki insan kaynakları birimi. 


Oysa bilirsiniz, kıdem tazminatı peşin ödenir. “Ne yapalım bekleriz” diyen elemanlar, birden işsiz kalsalar da “en azından tazminatla geçiniriz” diye kendilerini avuturken bilin bakalım ne oluyor? Evet bildiniz, bu hanımefendinin şirketinin insan kaynakları birimi, aradan 15 gün geçince işten çıkardıkları elemanları tek tek arayarak “ kıdem tazminatlarınızı taksite böleceğiz, çünkü şirkette para yok” diyorlar! Elemanlar soruyor haklı olarak: “Peki kaç takside böleceksiniz?” İnsan kaynakları cevaplıyor: “Taksit sayısı belli değil, ne zaman ödeneceği de belli değil, yurtdışındaki ortak ne zaman para gönderirse!”



İşte o bilinmeyen ülkede sosyal hayat her geçen gün çürürken, iş hayatı da bu noktalara geliyor. Ülkenin en zenginlerinden olan hanımefendinin aile büyükleri bir zamanlar işçilerine en yüksek maaşları verirken, gelinen noktada hanımefendi elemanlarının haklarını gaspetme konusunda hiç vicdan azabı duymuyor! Elemanlar faturalarını nasıl ödeyeceğini düşünürken hanımefendi “kimsesiz kanaryaları besleme” derneğine yaptığı yüklü bağışla basında boy göstermeye devam ediyor, çünkü çok iyi kalpli yardımsever bir iş kadını kendisi....



NOT1 : Bu bilinmeyen ülkenin meclisinde “kıdem tazminatı” denilen ve hanımefendi gibi saygıdeğer ve yardımsever iş adamlarının/iş kadınlarının iş yapma kabiliyetlerine sekte vuran saçmalığın kaldırılması için çalışmalar tüm hızıyla sürüyor...



ÖZLÜ SÖZLER:

  • Kimin sana emeği geçerse, sen ona daha fazlasını yapmalısın” - Yusuf Has Hacip
  • Ahalinin lokması, hükümetin temelidir” - Cenap Şahabettin
  • Emek kutsaldır” - Anonim
  • İnsan olabilmek için dünyadaki haklarımızı istemek zorundayız” - Malcom X
  • Kim bir kul hakkı yemişse derhal o kardeşi ile helalleşsin Çünkü (kıyamet günü) dirhem de geçmez dinar da. Böyle olunca o (hak yiyen) kişinin sevapları alınır o adama yüklenir Eğer sevapları yoksa o hakkını yediği adamın günahları buna yüklenir” (Buhari Suresi, Rikak, 48 )
  • "Mazlumun bedduasından sakınınız. Çünkü onun duasıyla Allah arasında perde yoktur" (Buharî, Müslim) 
Devamını Oku