tatil keyfi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tatil keyfi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Haziran 2019 Cuma

Tatillerden İnsan Manzaraları / Pamuk Şeker

Sapsarı saçları vardı, Nazım'ın “Saman sarısı” dediği cinsten. Uzun ve çok doğal. Şirin bir yüzü vardı, hep makyajsız. Ama O'nu asıl güzel kılan şey, gülümseyişiydi. Sanki yüzünün bir parçası gibiydi bu gülümseme. Yürürken, otururken, bir şey içerken hep gülümsüyordu. Otuzlu yaşlarındaydı belki, belki de değil; bilemiyorum. Bildiğim tek şey, O'nun bir masal prensesine benzediği. Dedim ya güzeldi evet, ama çarpıcı bir güzellik değildi bu. O'nu bu kadar izlememe neden olan şey, çevresine yaydığı yumuşak enerjiydi. Pembe pamuk şekerler gibi... Evet tam da böyle gibi. Sanki bu dünyaya ait değilmiş gibi.

Masal Prensesi

Önceleri kendisine benzeyen, sessiz, huzurlu 3-4 yaşlarındaki bir kız çocuğuyla birlikteydi. İki şezlong ayırırdı. Birini kendisi, birini de sonradan “kızı” olduğunu anladığım küçük çocuk için. Hiç konuşmazlardı. Çocuk kendi aleminde sessizce güneşlenir, kendi kendine oynar, sonrasında havuza girerdi tek başına. Kolluklarıyla havuzun kenarında gülümserdi, suyla dans ederdi adeta. Sınırlarını bilir, annesinden uzaklaşmazdı hiç. Annesi de arada sırada öpücük atardı O'na şezlongdan.

Çocuğa “Şöyle yap, böyle yap!” diye telkinde bulunduğunu hiç duymadım. Daha doğrusu ben bu ailenin sesini hiç duymadım. Konuşsalar da sessiz sessizlerdi. Mesela bu küçük kız çocuğunun ağladığını da hiç duymadım. O yaştaki tanıdığım bütün kız çocukları tek başına hiç bir şey yapamazken, küçük pamuk şeker havuzdan çıkınca kendi kendine kurulanıyor, elbisesini tek başına giyiyor, minik ayaklarına terliklerini geçirip eşyalarını minik sırt çantasına dolduruyordu. O yavaş yavaş giyinirken annesi sessizce ve sabırla beklerdi. Bir keresinde elbisesinin kolunu bir türlü bulamadı, çünkü elbiseyi ters tutmuştu. Annesi sakince elbisenin yüzünü çevirip tekrar önüne koydu minik pamuk şekerin. Başka anne olsa giydirirdi, O ise minik kızın tekrar denemesini bekledi. Ufaklık, hiç itiraz etmeden kendisine verilen görevi yerine getirdi sessizce.

Sırt çantaları hep terlikleriyle uyumluydu. Annede pembe terlik, küçük kızda pembe terlik. İkisinin de sırt çantası pırıltılı! Küçük kız, gülümseyen pamuk şeker annesinin elini tutuyor, birlikte sakince terk ediyorlardı havuzu. Birkaç saat sonra görüyordum onları tekrar bahçede. Anne kız bir örnek şortlarını giyerler, süslenip pamuk şeker gibi yemek saatini beklerlerdi.

pink world
Bir akşam 6-7 yaşlarındaki bir erkek çocuğu da dahil oldu bu masal ailesine. Hepsi bir örnek siyah üzerine karikatür desenli tişörtler giymişlerdi. Sonraları üçünü bir arada görmeye başladım. Demek ki minik kızın abisiydi bu delikanlı. O da diğer aile fertleri gibi sessiz, tatlı ve kendi işini kendisi gören bir çocuktu.

Gülümseyen pamuk prensesesin çevresinde bir erkek yoktu; ne çocukların babası, ne de bir sevgili. Aslında çevresinde kadın arkadaşı da yoktu. Daha doğrusu ben hiç görmedim. Birlikte bir şeyler içtiği veya dans ettiği bir kişi gördüm yanında. O da eşcinsel olduğu vücut diline ve dış görünüşüne yansıyan animatör! Hatta O'na memleketinden getirdiğini düşündüğüm yerel votka şişesi hediye etmişti bir keresinde. Çok samimi oldukları belliydi.

Bu masumiyet, bu masalsı güzellik, akşamları çocuklarını otel odasında uyutup dans etmeye iniyordu disco'ya. Hep tek başına dans etti, dışarıdan bakıldığında gayet dişiydi de dansları. Ama belli ki kimseyi görmüyordu gözü. Yüzündeki gülümseme hiç gitmezdi; hep pamuk şeker gibi, hep naif... Bence erkekler O'na yaklaşmaya cesaret de edemiyordu. Çünkü dışarıya kapalı olan iç dünyasında çocuklarıyla mutlu olduğu o kadar belliydi ki! Sanki o dünyaya başka biri sığamaz gibi bir izlenim uyandırıyordu.

Bu satırları yazarken ben de şaşırıyorum kendime. Şimdiye kadar hiç bir kadın bu kadar ilgimi çekmemişti. Normalde böyle biri için kadınsı kıskançlık duyulur ya! Bence hiç bir kadın bu masal prensesini kıskanmaya bile kıyamaz! İşte ilginç olan da bu! Tanımadan çok sevdim ben kendisini. İsmini bile bilmiyorum.  Dedim ya, bu kadın sanki başka bir dünyadan geliyor gibiydi! Çizgi film kahramanı gibi, pamuk prenses gibi, Şeker Kız Candy gibi.

İşte tatillerden bir insan manzarası daha size...

Sevgiyle,



Devamını Oku

23 Ağustos 2016 Salı

Bodrum’da Görülmesi Gereken Yerler


Bodrum Türkiye'nin en çok turist çeken yerlerinden bir tanesidir. Özellikle batı ülkelerinden gelen turistler burasını çok sevip burada tatil yapmaktadırlar. Sadece tatil yapılmıyor, doğal güzellikleriyle insanların birçok yeri görmesine olanak sağlıyor.

Halikarnas Mozolesi; Dünyanın en önemli tarihi eserlerinden bir tanesi olarak gösterilen Halikarnas Mozolesi'nin şu an sadece kalıntıları bulunmaktadır. Bu doğal güzellik Bodrum Kalesi yapımında kullanılmıştır.

Antik Tiyatro; Tam tarihi kesin olarak bilinmese de, günümüzde hala bir çok organizasyona ev sahipliği yapmaktadır. Dünyanın harikalarından birisi olarak gösterilmektedir.

Bodrum Antik Tiyatro

Pedasa Antik Kenti (Gökçeler); Çok farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış bu yer, Bodrum'un en güzel yerlerinden bir tanesidir. Bu antik kente ulaşmak için biraz kondisyonunuz olması lazım.

Günbatımı ve Bitez Plajları; Bodrum plajları düşündüğünüzden daha temiz ve doğal bir şekilde bizi karşılıyor. Özellikle bu plajın diğer plajlardan farkı güneşin batışını net bir şekilde görmenizdir. Bu plaj huzur veren bir konumdadır. Genellikle insanların akşama doğru bu plaja geldiği görülmektedir. Fakat gündüzleri birçok insan burada güneşleniyor.

Bitez'de gün batımı

Bodrum Koyları; Bodrum'un güzelliklerinden bir tanesi de Bodrum koylarıdır. Ege taraflarında çok olsa da Bodrum'da koylar açısından çok güzel bir konumdadır. Bu koylar, insanların akın ettiği yerlerden birisi haline gelmiştir. Bodrum'a gelenlerin çoğu burada dinleniyor ve bu otellerde kalıyor.

Bardakçı Koyu; Ulaşımınızı normal yürüyerek veya arabayla yapma şansınız yok. Ulaşımı botla sağlansa da  çok kalabalık olan koylardan birisidir. Etrafı yeşilliklerle çevrilidir ve doğal güzelliği sizi cazip eder.


Bağla Koyu; Bodrum'un en berrak denizlerinden bir tanesidir. Denize girmek için kesinlikle bu yeri seçen insan sayısı her geçen gün artıyor. Fakat maliyet olarak en pahalı yerlerden birisi olsa da doğal güzelliği mükemmel.

Bodrum Bağla Koyu

Bodrum’a uçakbiletiBu kadar güzel bir yerin maliyeti de biraz fazla olabilir. Atlas Global üzerinden bilet aldığınızı farz ediyoruz. Ortalama bir yetişkin 235 TL vermesi gerekmektedir. Bu fiyatın her gün değiştiğini söylemek isterim. Mesela bayram zamanları bu fiyatlar tavan yapıyorken, sezonun kapanmasına bir ay kala fiyatlar yarıya iniyor. Atlas Global ile hangi sınıfta gideceğinizi de seçebiliyorsunuz. Bu sebeple fiyatlarda artış veya düşüş olabiliyor. Atlasglobal'in yaptığı  yeniliklerden birisi de, bilet fiyatları her şey dâhil paketine girmesi ve herhangi bir ücret ödemenize gerek olmamaı. Atlas Global son yıllarda en  popüler olan uçak gidiş-dönüş markası haline geldi.

Bodrum’da ne yenir ne içilir, nerede gezilir, nerede kalınır gibi sorularınıza cevap arıyorsanız Bodrumuçak bileti ve şehir rehberi tam size göre!


Üstelik erkenrezervasyon fırsatlarından faydalarak oldukça uygun fiyatlara tatil yapmanız çok kolay!
Devamını Oku

15 Temmuz 2015 Çarşamba

Herşey dahil otellerde eşitlik ve özgürlüğü satın almak!

Ne zaman tatile gitsem kafamda tuhaf fikirlerle dönüyorum. Günlük keşmekeşten, haberlerden, sosyal medyadan uzak olunca demek ki insan başka konulara yoğunlaşabiliyor.
Bu tatilde de eşitliğe ve özgürlüğe takıldım. Ama tabii ki bu kavramların tatil versiyonlarıydı benim düşündüklerim.
Tezim şu:
Herşey dahil oteller, yani tatil köyleri, parayla eşitliğin ve özgürlüğün satın alındığı ütopik mekanlardır. Hatta Ultra Herşey Dahil Oteller'de buna bir de aristokratik sınıfsal tanımlamalar da dahil olur. Nasıl mı? Herkes “dük” ve “düşes” gibi muamele görür de ondan...

Hadi canım, olur mu öyle şey, amma saçmaladın!” demeyin. Bakın şimdi size anlatıyorum.


Orada tatil yapan herkesin yanında cüzdan taşımadan yaşaması eşitlik ve özgürlük değil midir? Dediğim gibi özgürlüğü satın almışsınız zaten baştan.. Mesela susadınız, dolaplardaki buz gibi soğutulmuş sulardan, ayranlardan ve hatta envai çeşit kokteyl ve içeceklerden canınızın çektiğini alıp içebilirsiniz, kimse size para sormaz! Acıktınız, açık büfeden istediğiniz kadar yemek yiyebilirsiniz. Canınız dondurma ya da pasta çekerse gidersiniz tatil köyünün pastahanesine, açar dolabı istediğinizi alırsınız. Kimse size “ne yapıyorsun!” demez...

Gerçek hayatta ne olduğunuzun, nasıl bir gelire sahip olduğunuzun hiçbir önemi olmaz orada! Zira son model arabanız varsa, otelin dışında park etmişsinizdir. Arabanız yoksa da zaten orada herkes arabasız dolaştığı için hiç eksiklik hissetmezsiniz. Kimin ne kadar para kazandığının önemi yoktur herşey dahil otellerde, herkes eşittir. Herkese aynı lüks hizmet sunulur. Ultra Herşey Dahil bir otele gittiyseniz zaten hepiniz dük'sünüz, hepiniz düşes... Hemen hemen her ihtiyacınız sorgusuz sualsiz karşılanır çünkü...
Birileri kendi egoları bu muamele ile yetinmeyeceği için, kendisine daha da özel davranılması için, tatil köyü çalışanlarına bahşiş dağıtır, siz ise gizlice “tip” kutusuna bahşişi atarak onlara içten içten gülümser ve düşes olmaya devam edersiniz; sonuç rüşvetle pek de değişmez anlayacağınız...


Eşitlik para kullanmayarak sağlanırken özgürlük de giyim kuşamda ortaya çıkar. Bir minyatür kenttir orası ve herkes yarıçıplak dolaşır! Markete, doktora, kuaföre, yemek salonuna, bara da aynı kıyafetle gidersiniz. Üstünüzde bir mayo ve ayağınızda şıpıdık terliklerle takılırsınız yani! İster güzel olun ister çirkin, ister yaşlı olun ister genç, ister bir firmanın patronu olun ister çalışanı, mayonuz ve terlikleriniz sizi diğerleriyle eşitler ve aynı zamanda özgür kılar. Belki içinizden birileri mayosunu semt pazarından almıştır 20 liraya, birileri de 1200 lira vererek lüks mağazadan almıştır. Ne fark eder ki! Sonuçta herkesin mayosu ıslaktır, çünkü herkes suya girmektedir. Kimileri daha zengin ve daha özgür ve daha eşit olduğunu göstermek için mayosuna swarovski taşlar takmış olsa da ne gam! Güneş gözlüğünün yanında yazan markaya kim bakar ki orada!


Eşitlik bununla da sınırlı kalmaz. O ütopik tatil köyünde Alman, Rus, Kazak, Türk, Kürt, Fransız ya da İngiliz olmanızın da bir önemi yoktur. Milliyetçi damarlarınız istediğiniz kadar kabarık olsun, kendinizi diğer halklardan istediğiniz kadar üstün görün hiç fark etmez. Herşey dahil tatil köylerinde millet farkı gözetilmez, herkes aynı muameleyi görür. Dedim ya çünkü oralar gerçekten de ütopya gibidir. Thomas Moore bile tatil köylerinde azıcık yaşasaydı, “İşte böyle bir şey!” derdi bence...

Dahası da var. Eşitlik kültürel anlamda da kendini gösterir. Zira herkes aynı şeylerle eğlenir orada. Fazla seçenek olmadığı için biraz da mecbur kalırsınız gerçi ama emin olun insan zaman içinde alışır. Evet ilginçtir ama gerçektir. Mesela normalde “ayy ne iğrenç!“ dediğiniz pop müziklerle dans ederken bulursunuz kendinizi Herşey Dahil Otel'lerde! Bir animatör “şimdi eller havaya!” diye komut verince robot gibi herkes aynı anda ellerini kaldırarak dans etmeye başlar yalan mı? Çünkü beynimizi eğlenmeye kodlamışızdır. Dansöz de seyrederiz,Lambada dansı da yaparız öyle otellerde. Çünkü herkes eşittir, kim ne der gibi kaygılarımız yoktur, ve dedim ya amaç sadece eğlenmektir. Havuzda nasıl ki birbirimize su sıçratarak çocukça mutlu oluyorsak, diskoya gidip seksenli yılların müzikleriyle dans etmek de o kadar normal gelir tatil köylerinde...


Her şey pırıl pırıldır. Her gün çarşaflarınız değişir, her gün havlularınız yıkanır, yerlerde bir çöp yoktur, hatta sinek bile gezinmez! Her yer yemyeşildir, herkes güler yüzlüdür, tanıyan tanımayan herkes birbirine gülümseyerek “günaydın” der, ne bileyim siz “Alice”'sinizdir, orası da Harikalar Diyarı! Bütün hayatınızın böyle bir köyde geçtiğini düşünsenize! Bu ütopya değil de nedir....



Ama işte dedim ya bu bir ütopyadır nihayetinde. Yani sözlük anlamıyla “aslında olmayan, gerçekleşmesi imkansız, tasarlanmış toplum modelidir.” Yani tatil bitince bütün atlar kabak olur, kül kedisi olmaya devam edersiniz siz de. Ama beyninizin kıvrımlarında çook güzel anılar birikmiştir, o anılar da normal hayatınıza daha güzel bakmanızı sağlar, kül kediğilinden sıyrılmaya başlarsınız ufak ufak. Öyle ya, kısa süreliğine de olsa “düşes” olmanın tadını almışsınızdır bir kere!

Bir de bu güzel masalın görünmeyen kısmı vardır tabii ki! Zira o çarşaflar kendi kendine temizlenmiyordur, o yemekleri yapan usta eller, siz mutlu mesut tatil yaparken kan ter içinde çalışmaktadır. Garsonlar, işçiler, bahçıvanlar, housekeeper'lar...


Sanırım marifet, o tatilden dönünce de eşitlik gözlüğünü çıkarmamakta olsa gerek...

Sevgiyle...
Devamını Oku

3 Temmuz 2015 Cuma

Bir hafta kaçıyorum...

Yok canım, ne münasebet! Blogu elbette her zamanki gibi önemsiyor ve yalnız bırakmıyorum. Bir hafta yazamasam da O hep benim gönlümde olacak. Dikkat ederseniz "O" dedim, yani harf büyük...
Sadece ama sadece bir haftalık bir tatil bu...

Bir haftalık kaçış, bir haftalık şarj, bir haftalık uzaklaşış...
Bir hafta sonra geleceğim merak etmeyin efenim...

Instagram' da, ya da Facebook'da bir şeyler paylaşırım belki, kalanı gelince  burada uzun uzun anlatırım nasılsa...
Sevgiler, saygılar. 
Büyüklerin ellerinden, küçüklerin güzel yanaklarından...


Devamını Oku

28 Temmuz 2014 Pazartesi

Tatilden arta kalan sözcükler..

Herkes bayram iznini değerlendirmek için tatil beldelerine doğru yol almışken ben eve dönüyordum. Şahane oldu böylesi, zira tatilden döner dönmez işe başlamak kadar zor bir şey yoktur bilirsiniz.
Yediğin içtiğin senin olsun, anlat bakalım” diyenleriniz var biliyorum; kısa kısa aktarmak istiyorum bu nedenle tatilin bende bıraktıklarını.

agac
tatilin romantik agaci

Erken rezervasyon hikaye, yaşasın son dakika indirimleri..

Kasım sonundan itibaren erken rezervasyon duyurularını takip ettim. Güya aralık başı gibi %60-70'lere varan indirimler olacak, sonrasında ise tatile yaklaştıkça o oranlar düşecekti, öyle söylüyorlardı ya.. Hikayeydi bence bütün o reklamlar; erken rezervasyon bu yıl sadece kocaman bir kandırmacaydı.. %60 indirim olan oteller elbette vardı, ama mayıs ayında! İyi de mayıs ayında buz gibi havada tatil yapmak için erken rezervasyona ne gerek var ki, zaten bütün oteller o aylarda çok ucuz.. Önümüzdeki sene için yine takipte olacağım, bakalım yabancı turistlere sağlanan erken rezervasyon indirimi bizim için de geçerli olacak mı?
havuzda jakuzi bir başka keyif..

(Dikkatim nasıl da dağıldı, saat sabahın 10'u ve davul zurna ile “Ankara'nın Bağları”nı çalarak para topluyorlar sokakta.. Ankara'nın bağlarına mı yanayım, zurnanın tek perdeden çıkan tiz sesinin kulakları tırmalamasına mı? Üstelik biraz önce başka davulcu geçmemiş miydi, şimdi de “Bas bas paraları Leyla'ya” ya başladı günümüze uyarlı bayram davulcusu.. Ne acayip bir toplumuz, seviyorum bu hallerimizi yine de, para atayım bari âdet yerini bulsun..)

Davulcuya takılırsam hiçbir şey yazamam, devam ediyorum; erken rezervasyon hikaye, yaşasın son dakika indirimleri diyordum ya, bence en doğrusu da bu.. İzin günüm belli değildi, tatilden iki hafta önce yaptım rezervasyonumu.. Bayramdaki fiyatlardan çok daha ucuza kapattım tatil olayını netekim..

Tatilde hayattan koptum..

Son yıllarda böyle yapıyorum; bu sene hele tam koptum hayattan. Elimde 513 sayfalık “Kurt Seyit ve Shura” kitabım- ki en kısa zamanda anlatacağım bu güzel kitabı- 7 gün boyunca hiç televizyon açmadım, hatta üzülüp sinirleneceğim bir haber görürüm diye sosyal medyaya bile bakmadım, iyi ki de öyle yapmışım.. Çünkü tatil, zaten kafayı boşaltıp insanın normal rutininin dışına çıkması değil midir? Medya bombardımanı altında bütün yıl ambale oluyoruz, bari bir hafta zihin detoksu yapalım, haksız mıyım?


tatil kitapsız olmaz!

İmkanı olanlar için herşey dahil sistemler bunun için biçilmiş kaftan.. Giriyorsunuz bambaşka bir dünyaya, ne şehrin gürültüsü, ne satıcıların “buyrun buyrun buyrun” sesleri.. Tatile başlarken cüzdanı kasaya kilitliyorsunuz; “bütçeyi aştım mı acaba, bu da çok pahalıymış yemesem mi, içmesem mi!” gibi dertlerle beyninizi de yormuyorsunuz. Zaten baştan ödemişsiniz paranızı, içiniz rahat oluyor. (Bu arada sigarayı bırakarak biriktireceğiniz parayla kendinize şahane bir tatil ısmarlayabilirsiniz, benden hatırlatması.)
Elbette bütçeye de bağlı olarak iyi bir otel seçmek lazım.. Zira her şey dahil otel diye gidip zeytin peynir domatese talim etmek zorunda da kalabilirsiniz. Ben otelpuan.com, zoover.com gibi sitelerden otelle ilgili yorumları okuyarak yaptım seçimimi, çok da memnun kaldım açıkçası..
Tercih meselesi tabii ki, bazıları tatilde yeni yerler keşfetmeyi sever, bazıları her şey dahil otele kapanıp kalmaktan hoşlanmaz. Benim seçimim aslında biraz tembellikten yanaydı; yemek elimin altında, içmek elimin altında, eğlence ayağımın dibinde, deniz şurada, havuz burada hesabı.. Gittiğim otelin çok geniş de bir bahçesi vardı, ne yalan söyleyeyim hiç sıkılmadım.. Bir kere müthiş akıcı bir tatil kitabım vardı. Okumadığım zamanlarda ise çevreyi izlemek, güneşlenmek, yemek, içmek, havuza girmekle meşguldüm.. Daha ne olsundu ki zaten, bir tatilden daha ne bekler ki insan..



Tatilden insan manzaraları..




Sizi bilmem ama ben ne zaman bir tatile gitsem mutlaka bir kaç insan hikayesi olur dönüşte cebimde.. Geçen sene buradan okuyabileceğiniz Francesca vardı mesela, İngilizler ile ilgili anılarım olmuştu. Bu sene ise başrolde Kazaklar, Ruslar ve bir iki tane de Türk hikayesi ile döndüm..

Yalnız anneler
Cesur Rus bebek..

Gittiğim otelde yalnız anneler çoğunluktaydı. Özellikle Ruslar içinde, yirmili yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim çok genç anneler vardı çocukları ile birlikte.. Çocuklar tek başlarına havuzda iken onlar genelde güneşleniyorlardı, rahatlardı yani.. Doğrusunu söylemek gerekirse gerçekten de hayran olunası bir genetik yapıları var. Çocuk da doğursalar yine de çok güzeller, doğruya doğru şimdi..

Tatil kahramanım Jack


Kahramanım Jack.

Bu seneki tatil kahramanım ise her ne kadar kendisi ile tanışıp konuşma fırsatı bulamasam da havuzun gözdesi Jack'ti.. Yanında ebeveyn olarak sarışın bir İngiliz kadın vardı. O bütün gün güneşlenirken Jack de havuzun sevgilisi olmuştu. Çikolata rengindeki teni, kıvır kıvır saçları, atletik yapısı ve her şeyden önemlisi kocaman gülümsemesi ve cana yakın davranışlarıyla Jack tatilin kahramanı olmayı bence fazlasıyla hak etmişti.

Kazak kızı
İsimsiz Kazak kizi

İşte bu da adını bilmediğim sevimli Kazak kızı.. Yanında oldukça yaşlı bir çift vardı. Bilemiyorum ya Kazaklar çok geç yaşlarda çocuk sahibi oluyorlar, ya da büyükanneler ve büyükbabalar torunlarını tatile getirmişler. Birkaç yaşlı çift ve küçük çocuk dikkatimi özellikle çekti.

Tatilin en mutsuz kadını

Tatilin en mutsuz insanı ise maalesef bir Türk kadındı. Boylu poslu endamlı hoş bir kadındı kendisi. Neredeyse 2 metre boyunda, yapılı, söylemese üniversiteli diyebileceğim ama sadece 16 yaşında olduğunu öğrendiğim oğluyla birlikte gelmişlerdi. Oğlan babası ile beraber yaşıyormuş, kadın yalnızmış.. Benimle tanışır tanışmaz anlatmaya başladı.. Mutsuzdu.. Tatilden hiç keyif almıyordu. Çünkü oğlu bütün gün odada tv izlemek istiyordu, havuza girmiyordu, denize girmiyordu, birlikte vakit geçiremiyorlardı. Özel okulda okuyup 2 dil bilmesine rağmen kimseyle sosyalleşemiyordu da.. Kadıncağız gitmelerine 2 gün kala oğlunu birkaç Türk genciyle tanıştırdı da rahatladı. Bu sefer de oğlan “tatili uzatalım” diye tutturdu. Kadın mutsuzdu, havuza ayağının kenarında azıcık kumla giren bir çocuğu güvenliğe şikayet edecek kadar, neden otelde çok Kazak var diye yakınacak kadar, yüzünde çıkan küçük bir sivilceyi büyük bir sorun edecek kadar mutsuzdu hem de.. İnsanın kafası rahat olmayınca en lüks tatili de yapsa fark etmiyordunun güzel bir örneğiydi kadın. Yalnızdı ve yapayalnız hayatına geri döndü tatil bitiminde de.. Yani mesele tatile gitmek değil gerçekten de..

Tatilin en arabesk ve en ateşli adamı



Fireman Tahir diye tanıttılar kendisini, son gece bahçede yaptıkları “garden party” de.. Tahir sanki derdinden içiyormuş gibi çekiyordu şişedeki ispirtoya benzeyen renkli sıvıyı ve ateş püskürüyordu sonrasında.. Şişenin dibini görene dek devam etti bu çok tehlikeli gösterisine.. İnsanlar alkışladılar, bense sadece bitsin istedim bu gösteri bir an önce.. Fireman Tahir'in duygularını çok merak ediyordum aslında. Acaba kendisini bir kahraman olarak mı hissediyordu, insanın ağzından göğe doğru ateş fışkırması nasıl bir iz bırakıyordu acaba ruhunda? Fireman Tahir'in ne hissettiğini, neden böyle bir iş yaptığını maalesef öğrenemedim.


Adı bilinmeyen “Karpuz oyma sanatçıları”




Bu şahane sanat eserlerini ortaya çıkardıkları için kendilerine “karpuz oyma sanatçısı” diyebileceğim insanlar kimdir? Kopya mı çekerler, yoksa kendi içlerinden geldiği gibi mi oyarlar karpuzları? Bu işi nasıl öğrenmişlerdir? Acaba karpuzlara böylesi güzel anlamlar yükleyen parmaklar diğer zamanlarda patates kabuğu mu soymaktadır? Ellerine fırça ve boya alsalar aynı başarıyı gösterirler mi? Sahi kimdir karpuzları bunca emek vererek bu kadar güzel hale getiren naif insanlar? Kimse onlar, ellerine emeklerine sağlık diyorum..

Anlatacak çok şey var aslında, devamını da sonraki zamanlara bırakalım ne dersiniz.. Umarım sıkmadım sizi bunca şey anlatarak, biraz uzun oldu sanki yazı ☺

Herkesin yazacağı veya anlatacağı, bir sürü bir sürü bir sürü tatil anısı olsun diliyorum; bu arada iyi bayramlar efendim.. Küçüklerin gözlerinden, büyüklerin ellerinden..

Sevgiyle ve huzurla..



Devamını Oku

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Tatile üç kala...

Bir telaş bir telaş bende. Söylemesi ayıp mı olur bilemedim şimdi ama söylemesem de olmayacak.. Kimileriniz soracak çünkü, nerelerdesin, niye yazmıyorsun falan diyecekler. Eh söylemek lazım bu durumda, blog yazarınız bu cumartesiden önümüzdeki cumartesiye kadar tatile gidiyor☺

tatile gitmek


"Yeni işe girmiştin, nasıl oldu?" diyenlerinize cevabımsa şu: Hem dürüstüm, hem de sanırım artık şanslıyım. Şanslıyım  derken gayet de kendimden eminim, nazar değmeyeceğini bile biliyorum..
Dürüstüm; çünkü iş görüşmesi sırasında :“ Bir hafta tatile gitmezsem olmaz, verimli çalışamam. Ücretsiz izin almak isterim temmuz ayında” demiştim.

Şanslıyım; çünkü iş görüşmesi sırasında patronum: “Ben ilk işimde ücretsiz izin almıştım, kendimi kötü hissetmiştim, bu nedenle ücretsiz izne karşıyım” demişti. Zaten bu cümleyi duyunca doğru yerde olduğumu hissetmiştim.


Çifte şanslıyım; zira bizim ofis 21-31 tarihleri arasında komple kapanıyor. Ofisin hepten kapalı olması demek, işlerde aklın kalmaması, tatilde zihnin tam anlamıyla boşalması demek, yani bir çalışan için gerçekten de bundan iyisi, Malatya'da kayısı.. Niye mi Şam değil de Malatya? İçimden öyle geldi, öyle dedim. Ben dedim oldu yani, hep birileri deyince oluyor ya, benim isyanım da bu olsun sabah sabah, hem daha masum ve daha sevimli.. 
Tatile gitmeden önceki enerji böyle bir şey demek ki, insan mutluluktan olsa gerek, daldan dala, konudan konuya atladığı yetmezmiş gibi saçma sapan espriler de yapabiliyor; umarım anlayışla karşılıyor ve “EvdeYazar'ın uslubu bozulmuş, bu ne biçim yazı?” demiyorsunuzdur şu anda..



Dedim ya, bir telaş bir telaş bende; bavulum sanal gerçeklikte hazır sayılır, sadece realitede doldurulması kaldı. Yani alınacaklar alındı, yıkanacaklar yıkandı, ütülenecekler her ne kadar son ânı beklese de -ki ütüsüz giyim yaygınlaşsın kampanyası başlatmayı ciddi ciddi düşünüyorum. Herkes ütüsüz giyinse gözümüz alışacak, hem nasıl enerji tasarrufu yapacağız!- evet ütü faslı son âna kalmış olsa da her şey tamam sayılır. İstikamet Belek bu sene, dönünce anlatırım detayları..

Bu arada belki tatile gitmeden önce vakit bulup yeni bir yazı daha yazarım hiç belli olmaz; ama olur da yazamazsam eğer, bir hafta sonra görüşmek üzere diyorum, beni unutmayın, sevgiler..


SORU ve RİCA: Tabletten kullanabileceğim, kolaylıkla kumanda paneline ulaşılan, kolayca resim de ekleyebileceğim, sizin kullandığınız, pratik bir android blogger uygulaması tavsiyeniz var mı? Varsa eğer, tatilden de yazarım size, uzanırım havuz kenarına, yazarım yani, hem de ne keyifli olur☺
..............................................
Tamam tamam anladım ben ne dediğinizi, fazla uzatmadan kaçıyorum:)




Devamını Oku

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Tatil bitti, peki aklımda ne kaldı?

yanıklar köyü
 Tatil bitti,ama bittiği için üzülmedim nedense.İnsan her ne kadar güzel yerlere gitmiş de olsa, değişiklikler yaşasa da evini, yaşantısını özlüyor.
 Bir hafta boyunca ne gazete okudum, ne televizyon izledim, ne de internete baktım. Aslında bir anlamda ruh detoksuydu bu süre benim için. İyi oldu, güzel oldu da günceli yakalamak da mesele bu kadar uzak kaldıktan sonra.. Malum çok devingen bir ülkeyiz, hayatımız aksiyon filmi gibi! Ben de bu süre içinde kim bilir hangi heyecanlı dakikaları kaçırdım! 
günlük-ağaçları

Adeta bir romanın bir kaç sayfasının yırtılıp kaybolması gibi kimbilir hangi tarihi olaylara tanıklık edemedim.. Bilemiyorum ve araştırmıyorum da..
Bu tatilde en beğendiğim şeyse, işte bu gördüğünüz denize giden orman yolunun güzelliğiydi. "Günlük Ağacı" denilen bu özel ağaçlardan elde edilen yağ çok özelmiş. Kleopatra bu yağı aşk iksiri ve parfüm olarak kullanırmış. Hipokrat döneminden bu yana da ilaç olarak kullanılan bu yağın eski Mısırlılar'ın mumyalama işlemlerinde kullanıldığı bilgisini de öğrenmiş oldum. Yeşile olan hasretimi gökyüzünü göstermeyecek kadar sık ve büyük bu ağaçlı yolda gidermenin mutluluğu kaldı aklımda.

Gelelim tatilden biriktirdiğim anılara.. Bu tatilimde deneyimlediğim iki önemli şey var. Birincisi İngilizler hakkında "soğukturlar" ön yargısı silindi beynimden. Açıkçası daha önceden tanıdığım İngiliz sayısı üçü geçmiyordu, onlar da kurs hocalarımdı. Bu nedenle orada burada okuduğum, İngiltere'de yaşayanlardan duyduğum "İngilizler soğuktur!" yargısı hakkında pek bir yorum yapamıyordum. Gittiğim otelde gördüğüm İngilizler ise bu yargının tam da aksine güler yüzlülerdi, çok kibarlardı ve çok konuşkan tiplerdi. Neden onlar için "soğukturlar" dediklerini gerçekten anlayamadım. Hiç konuşmadığım tipler bile sabah karşılaştığımızda mutlaka "good morning" dediler gülümseyerek. Çok sevimli olan orta yaşlı Dave'in söylediği gibi gittikleri ülkenin dilinde ihtiyaçları olan iki kelime "lütfen" ve "teşekkür ederim" sözcükleri. O derece kibarlardı ve "medeniyet böyle bir şey" diye düşündürttüler ister istemez beni. 

İkinci deneyimim ise İngiliz çocukları ve bizim çocuklar arasındaki farklar.. Aslında İngiliz aileler ve bizim ailelerin çocuklara yaklaşımı desem belki daha doğru olacak. Örneğin bu gördüğüz dünya tatlısı Franceska henüz 8 yaşında. Bana göre tatilimin en sevimli anısıydı. Çok tatlıydı,ailesiyle biraz sohbetimiz oldu, ama kendisiyle sadece gözlerimizle ve duygularımızla anlaştık. O hep bana gülümsedi, ben de O'na.. Kendi arkadaşlarımın aynı yaşlardaki çocuklarını düşünüyorum da Franceska ile kıyas bile yapamıyorum. Tatilin ilk günlerinde yüzme bilmiyormuş, kendi kendine havuzun 120 cm.'lik bölümünde çabalayarak üç gün içinde çeşitli stillerde yüzmeye başlamasına gözlerimle şahit oldum. Bir çocuk hiç mi kapris yapmaz, hiç mi mızmızlanmaz, hiç mi şımarıklık yapmaz? Franceska gerçekten bunları hiç yapmadı. Yüzünde hep bu sevimli gülümseme, hep sessiz, hep uyumluydu. Adeta beni büyüledi diyebilirim bu tatlılığıyla..  
 İşte bir sevimli İngiliz çocuğu daha.. Doğru dürüst yürümeyi bilmiyor, yüzmeyi de bilmiyor. Annesi taktı kolluklarını, kendi kendine çırpına çırpına havuzda eğlendi bu adını bilmediğim sevimli çocuk. İnsan şaşırıyor, anneler ne kadar rahatlar.. Bizim annelerse abartmıyorum havuzda terör estiriyorlardı. Franceska'dan daha büyük çocuklarına "koşma, bu saatte havuza girme, git ellerini yıka, cezalısın Eftelya çabuk havuzdan çık!"  talimatlarıyla işkence çektiriyorlardı resmen. Kendi kendine yemek yemekten bile aciz hale getirdikleri kocaman çocuklarının ağzına zorla çatalla yemek tıkıştıran Türk anneleri, öz güveni olmayan, beceriksiz çocuklar yetiştirdiklerinin farkında değillerdi kuşkusuz. Bu kadar baskıya dayanamayan çocuklar da tepkilerini doğal olarak mızmızlanıp çığlıklar atarak, ağlayarak gösteriyorlardı. Yüzme bildiği halde "başını havuza çarparsın, kendin suya girme" talimatlarıyla tek başına eğlenmesine bile izin verilmeyen çocukların ileriki yaşlarda kendilerini ifade edemeyişleri, cesaretsizlikleri, korkaklıkları, normal değil midir sizce de? Yok yok bizim eğitim sistemimiz aileden başlayarak çok yanlış bence.. Bebeğini havuza bırakıp kolayca yüzme öğrenmesine izin veren anne sanki daha mı az seviyor çocuğunu? Elbette hayır, sadece gereksiz kaygılar yaşamıyor hepsi bu. Örneğin ben, kaç yaşıma gelmişim, kaç kere yüzme dersi almışım hala atamıyorum içimdeki su korkusunu.. Bu bebek gibi zamanında bana da fırsat verselerdi sizce böyle bir korkum olur muydu? Hiç sanmıyorum.. Örneğin fotoğrafını çekmediğime pişman olduğum on yaşlarındaki başka bir İngiliz çocuğunun beş kere topu havuzdan kaçtı, beş kere topu kendisine verdim ve aynı çocuk beş kere bana "thank you" dedi. Çünkü kendisine iyilik yapan birine teşekkür etmesi gerektiği gayet iyi öğretilmiş. Yine aynı yaşlardaki bir Türk çocuğuna çekirdek verdiğimde cabbar annesi "teşekkür etsene çocuğum!" diye talimatta bulundu. Çocuk sıkılarak teşekkür etmek zorunda kaldı. Çünkü teşekkür etmekten bile utanıyordu. 
Şimdi anneler bana tepki gösterecekler biliyorum. Elbette çocuklarına bu şekilde davranmayan anneler de var. Ama bütün gün havuz kenarında güneşlenirken hep aynı insanlar üzerindeki gözlemlerim böyleydi, bana göre iki ülkenin anneleri arasında bariz farklar vardı.
Telaşlıyız biz, Akdeniz insanı olduğumuz için de olabilir bilemiyorum. Yaygaracıyız, olayları büyütmeyi pek seviyoruz."Eftelya cezalısın, çabuk çık havuzdan!" deyince belki egomuz okşanıyor ama Eftelya'nın yaşadığı utancı önemsemiyoruz. "Çocuktur" deyip geçiyoruz.. Oysa bu basit tepkinin Eftelya'nın ruhunda açacağı gizli yaralar kim bilir hangi sonuçlara mal olacak düşünemiyoruz bile..
Keşke bir şansım olsa da Eftelya ve Franceska'nın bundan 15-20 sene sonraki hallerine de tanık olabilsem..

Sevgiyle ve telaşsız kalın..
     

Devamını Oku