31 Aralık 2023 Pazar

2023’ün Muhasebesini Yapmıyormuş Gibi Yaz Pampa!

Sabah yataktan kalkarken kafamda kurgulamıştım yazıyı. 2023’e şöyle işsiz başladım, şöyle deprem oldu, şöyle huzursuz zamanlar yaşadım, ondan sonra seçimlerde muhalefet nasıl çöktü, yaz geçti bitti gibi olumsuz şeylerden başlayacak, sonra şöyle devam edecektim:

Eylül’de gittim tatile ekonomik olsun diye ama ne güzel bir oteldi, sonra Fethiye’de unutulmaz anılar, sonra Didim. Nasıl mideyi bozduğum, yanımdaki tek ayakkabımın nasıl ayağımı sıktığı. Bütün o çektiğim acıların aslında ayakkabının değil manikürcü Sibel’in yüzünden olduğunu anlayışım. Sonra tatil biter bitmez evde musluğun patlaması, tamirden sonra tekrar patlaması ama sonra kurultay ile on altı yıldır çoktan gitmesi gereken ama koltuğa yapışmış KK’dan kurtulma operasyonu ve azıcık da olsa beliren umut. Sonra “Enerciii” diyen sosyal medya ünlülerinin tırnak yaparak, krem satarak nasıl bir zenginlikte yaşadıklarının ortaya çıkması ile gündemin bir anda değişmesi. Onlar tırnak yaparak zengin olurken manikürcü Sibel’in gece on ikilere kadar çalışıp ayakta kalmaya uğraşması ve pedikür yaparken ayağımı incitmesi. Sonra “Tatile gideceksen pedikürünü son güne bırakmayacaksın, acıyacaksa da evde acısın birkaç gün” kararını alışım ve bu konuda derin aydınlanma yaşayışım… Sonra eski iç işleri bakanının birden sahnelerden geri çekilmesi, hatta yok olması. Ondan sonra martı çığlıkları. Martıları dinozorlara benzettiğini söyleyen bir ünlünün demecini okuyuşum, martı seslerini nasıl sevmeyişini anlatması; benim buna hayret edişim! Karga ve martı çığlıklarını dünyanın en güzel şarkısını dinliyor gibi dinlemekten bıkmayışım ve bir ritüel gibi onları pencere pervazında besleyişim… Balkonuma doğum günümde aldığım minnak limon ağacımın aralık ayında çiçeğe durması ve hatta o çiçeklerin dökülmesi ile limona benzeyen yeşil uzaylı gibi şeyleri görüp heyecanlanışım. Yıla damgayı vuran olayın ise yılbaşına iki gün kala futbolcularımıza Atatürk tişörtünü giydirmeyen Arabistan’a ülke olarak kafa tutuşumuz. Heyyt be diye sevinişimiz.

Sonra oturdum klavye başına sabahın 8’inde ve bütün bunları yazmaktan vazgeçtim. Ne gerek var dedim kendi kendime, niye derin derin bunları yazayım ki! E yazmamış mı oluyorum şimdi? Evet, aslında yazmamış gibi oluyorum. Bu aynı şeye benziyor; hani sosyal medyada bir habere yasak geldiğinde “Biliyor musunuz, Banker Bilo’nun paraları cukkalayıp kaçtığı haberine sosyal medyada yasak gelmiş” diyerek yasağı delmeden, yani haberin kendisini paylaşmadan olayı zekice yayma modası var ya. Hah işte aynı böyle oldu benim yazdıklarım da! Geçen senenin muhasebesini yapmamış gibi yaz pampa hesabı!

Eski yılbaşlarını özlüyor muyum? Hayır özlemiyorum. Çünkü ben genel olarak eskiyi özlemeyen biriyim. Onlar ânlardı, anı olup geçtiler. Mesela alın size spontane aklıma geliveren bir yılbaşı anısı.

O yılbaşı akşamını yurtta geçireceğiz. O zamanlar Bornova Öğrenci Yurdu’nda kalıyoruz, şimdilerde sanırım orası sadece kız yurdu yapılmış. “Aynı bahçe kapısından girilen kız-erkek karışık yurt olmaz kafası” diye bir şeyin bilinmediği zamanlardayız. İlk beş blok kız yurdu, altıncı bloktan itibaren erkek yurdu. Her bloğun altında da kantin var. Bizim kantini Bayram Abi işletiyor. Aramız iyi. Yalvarmalarımıza dayanamıyor, kendini de riske atıp yılbaşı gecesi için votkaları alıyor bizim için. Kupa bardağımızı uzatıyoruz Bayram Abi’ye, çaktırmıyoruz tabii ki öbür kızlara. Dolduruyor fanta votkayı tezgâhın altında, uzatıyor “al gazozunu” diye! İğrenç bir tadı var aslında, ama yine de mutluyuz. Nöbetçi yurt amiri de her zamanki gibi yılbaşı gecesi yurda içki girmesin derdinde. Adını anımsamıyorum ama biz ona adı ve abla olarak hitap ederdik. Hadi temsili olarak adı Hülya Abla olsun. Geliyor kantine, biz yemekteyiz, önümüzde Bayram Abi’nin fantalı votkaları.

“Bu yılbaşı sıkı denetimdeyiz, kim yurda içki sokarsa cezalandırılacak ona göre” diyor. Bence O da biliyor bizim ne yaptığımızı da işte n’apsın görev icabı!

Fantalı votkalı kupalarımızı kaldırıp Hülya Abla’ya şerefe yapıyoruz,

“Biz sadece gazoz içiyoruz, içki asla yok” diyoruz ve Hülya Abla bize inanıyor, bardaklarımıza bakmıyor ve gidiyor. Kahkahadan yerlere yatıyoruz. Bizim masa çok keyifli, gülüyor eğleniyoruz, duvardaki televizyonda yılbaşı eğlencesi, dansöz falan Bazı kızlar ise çiğdem çitleyip örgü örüyor. O zamanın “yılbaşı günah, kutlanmaz olayı” çekirdek çitleyip çay içmekle sınırlı. Öyle protesto falan yok.  Öyle işte… Bu da bir yılbaşı anısı.

 Bayram Abi de komik adamdı. Yemek menüsünü tebeşirle yazardı kantinin girişine. Menüde mutlaka şöyle şeyler olurdu:

“Bayram Göbeği Tatlısı”

“Bayram Kebabı”

Çok gülerdik bu menülere. Eh be Bayram Abi, ne güzel adammışsın. Gençlerin dilinden anlayan, esprili, ufak tefek kara bir abimizdin. Asla bir kötülüğünü, yan bakışını görmedik, duymadık. Temizmiş o zamanlar. Devlet yurdu bize yemek için fiş verirdi, bedavaydı ya da çok aşırı ucuzdu. Şimdiki öğrenciler gibi çalışma zorunluluğu olmadan az parayla geçinebiliyorduk.

Yani işte demem o ki eski yılbaşlarını hiç aramıyorum. Gece on ikide dansöz çıkardı televizyona ama ertesi gün dansöz kapalı mıydı sansürlü müydü diye tartışmalar olurdu. Bak şimdi ne güzel öyle dertlerimiz kalmadı. Dansöz hepten yasak, yani yasak değil de işte görünmeyen mahalle baskısı diyelim. 

2024 de, aynı eskileri gibi geçip gidecek, ardında yarım sayfalık anılar bırakacak belki. Her zaman olduğu gibi bu gece biz yine de hayatımıza reset çekip, önümüze temiz bir sayfa açacağız. Gözümüzün önüne kazağında “eski yıl” yazan sakallı dede ve “yeni yıl” yazan küçük bebek çizimleri gelecek. Ben ne masallardan vaz geçeceğim ne de mucizelere inanmaktan!  Çünkü görüyoruz işte;  her şeye rağmen hayat mucizelerle dolu! Valla öyle! Demeyin bana hayalperest falan diye. Seneye bugün tekrar burada buluşup 2024’ü tartışalım isterseniz sizinle. Göreceksiniz 2024’de nasıl güzel mucizeler yaşamışız! Benden bu kadar, paçanga böreği yapmam lazım akşama…

MUTLU YILLARRR

Yeni yılınız kutlu olsunnn

Yapalım espriyi âdet yerini bulsun;

Seneye görüşmek üzereeee

Devamını Oku

25 Aralık 2023 Pazartesi

Ağaç Ev Sohbetleri - #225


Ağaç Ev’in 225. Haftasında yine enteresan bir konu vardı. Her ne kadar üzerinden iki hafta geçmiş olsa da fikir beyan edeyim dedim efenim, gündem sevgili Sade ve Derin /DeepTone ‘dan geldi. Konumuz şöyle:

” İnsan ömrü uzadıkça, beden parçalarını değiştirebilmek için insan klonlamak gerçek olmaya başladı. Bu ürkütücü bir gelişme mi?”

Yıl olmuş 2248. Klonlar etrafta cirit atıyor. Kim klon kim orijinal belli değil. Hükümet orijinal insanları klonlardan ayırmak için zaman damgası diye bir şey çıkardı. Yani orijinallerde bir şey yazmıyor ama klonların vücutlarının gizli bir yerinde üretim tarihi var. İyi de ara ki bulasın! Kiminin serçe parmağının ikinci boğumunun altında, kiminin kafa derisinin enseye birleştiği yerde, kiminin de topuğunun altında bu tarih. Niye böyle? Bizim akıllı hükümetten akıllı biri şöyle düşünmüş:

“Biz bu klonların hep aynı yerine üretim tarihini yazarsak çakmalarını yapmak kolay olur. En iyisi biz klonlara seri numarası verelim, her seri numarasının da üretim tarihi kendine özel bir yerde olsun.”

 Ya harbi kafayı yemişler! Klonun çakması olsa ne olacak olmasa ne olacak! Klon zaten insanın çakması değil mi? Hem bu saatten sonra orijinal insan olsa ne olacak olmasa ne olacak? Herkes birbirinin klonu olmuş. 21. Yüzyılda dudaklarını şişiren, Fransız askısıyla kaşlarını 45 derece kaldırtan, çenelerini törpületip hepsi Seda Sayan çakması olan kadınlar ışınlanıp 2248’e gelseler, akıllanıp orijinal kalmak için servet öderlerdi herhalde…  

Nasıl ki 21. Yüzyılda plazalara, Avm’lere dedektörlerden geçip giriliyordu; bizim klon çağında da klon dedektörleri var. Elbette hepimiz çipliyiz. Devletin polisi elindeki aygıtı başından ayağına kadar tutuyor insan görünümlü ama ne idüğü belirsiz yaratıkların; sonra elbette o klasik ses duyuluyor, ne sandınız ya! Yıl 2248 de olsa o ses duyulacak kardeşim!

“Dzzzııııt,dzzzzıııtt”

Bakıyor sonra ekrana, kimliği okuyor:

“Ali’den olma Ayşe’den doğma insan.”

“Geç bakalım, sıradaki gelsin”

“Dzzzııııt, dzzzzıııtt”

“Seri No: 2248-00126- tarih damgası kuyruk sokumunun en son kemiğinde”

“Sen, aç bakayım kazağını, sıyır pantolonunu”

Klon utanıyor:

“Ne utanıyorsun, klonsun işte, aç şu kazağını da işimi zorlaştırma!”

Klon utana sıkıla kazağını açıp pantolonunu da az indirerek damgayı gösteriyor:

“Geç, sıradaki gelsin…”

“Klonlara ruh yüklediler bir de utanma dertleri çıktı! Hay ben böyle işe!” diye kafa sallıyor güvenlikçi abi.

Bu kontrollerden sonra yakalanan “çakma klonları” cezaevlerine tıkıyorlar. Neden? Çünkü bu çakmalar bir yerden sonra saçmalamaya başlıyor da ondan. Kimi çırılçıplak soyunuyor ortalıkta, kimi cinnet geçirip sağa sola saldırıyor. Niye? Çünkü çakma klonların beyinlerinde bir nöron eksik oluyormuş. Valla bu da doğru mu yalan mı bilemem. Zira klon markaları uyduruyor bu safsataları. En büyük kloncu Elon Klonx öyle diyor, yersen… Bence markalarını satmak için arada bazı klonlara “çakma” süsü verip kendileri delirtiyor.

Dert bir tek bu olsa keşke! Bu klonlardan sonra işler iyice karıştı. Mesela adliyelerde boşanma davaları kilitlendi kaldı. Misal; kadın kocasını yatakta başka kadınla basmış. Adam iddia ediyor, ben değilim klondur o klon! Hadi çık bakalım işin içinden çıkabilirsen!

“E bunun kolayı var. Madem zaman damgası diye bir şey var, çağırsınlar devletin dedektörlü güvenlikçilerini; karısını aldatan adam klon mu değil mi çıkar ortaya…”

He canım, biz bilmiyorduk bu yöntemi! 21. Yüzyıl kafasıyla oradan ahkâm kesiyorsun! 2248 yılında olabiliriz ama elbette devletimizin memurları işini biliyor. Anlamadın mı daha? Parayı veriyosun, hoop al sana zaman damgası! E bilgisayar programındaki kayıt? Oooo kozmik oda, dark web falan o şeyler geride kaldı çoktan… Uzay çağındayız bebeğim! Adam karısını aldatmadan önce zaten yaptırmış klonunu merdiven altında; zaman damgası işini de devletteki dayılar halletmiş. Gönderiyor klonu mahkemeye. Klon mahkemede inandığı bilgisayar kodları huzurunda basıyor yemini, zaten kravat da takmış; iyi halden olay kapanıyor. Adamın aklandığı yetmezmiş gibi sonra bir de utanmadan özür dilettiriyor karısına:


“Ben ettim sen etme Hüsnücüğüm, çok özür dilerim, klonunmuş o şerefsiz! Sen zaten beni hiç aldatır mısın?”

2248’de yaşamanın tatlı tarafları bunlar. En tatlı hayat tabii ki klon politikacılar için. Mesela rüşvet verirken mi yakalandı, veriyor demeci televizyona:

“WcX Galaksisi Dış Gezegenler Bakanı Ahmet Bey’in 2254-00176 No’lu klonu, Ay’daki bir bakana rüşvet verirken yakalanmıştır. Klonun zaman damgası, 20’lik dişinin boşluğunda tespit edilmiş olup…”

Yersen; yemezsen de sen bilirsin canım kardeşim.

Klon çağındayız biz. En zenginlerimiz lüks kliniklerde kendilerini klonlarken, orta hallilerimiz o işi merdiven altlarında hallediyor. Bir suç mu işlemek istiyor canımız, çakıyoruz bir klon, bakıyoruz keyfimize. En fakirlerimiz ne mi yapıyor? 

“Fakir ama gururlu ve orijinal kaldılar!”

 dememi bekliyorsun değil mi? Maalesef canım, o senin dediğin şey 20. YY Yeşilçam filmlerinde olur.

Madem kendilerinin klonlarını yapacak paraları yok, kendilerine en çok benzeyen çocuğu üretmek için çalışıyor en fakirlerimiz. Hayat akıyor yani bir şekilde; kimse klonlardan kurtulma derdinde değil anlayacağın! Geçen gün televizyonda bir profesör konuşuyordu:

“Madem klon diye bir gerçek var, biz de klonlarla yaşamayı öğreneceğiz!”

Mutlu pazartesiler…

Devamını Oku

24 Aralık 2023 Pazar

Yapay Zeka Bard, Bize Uzaylı Diyaloğu Yazdı!

Gece gece sevgili bebek yapay zekâmız Bard’a basit bir soru sordum. "5186 yılından gelen bir uzaylı 2023 yılındaki Türklere neler söyler" dedim. Basit bir soruydu ve hiç müdahale etmedim verdiği yanıta. Olduğu gibi size aktarıyorum.


Bu resmi de başka bir yapay zeka çizdi.

Bunu da yapay zeka çizdi, maalesef bizi böyle tanıyor


Dedim lütfen Türkleri modern çiz, o da bunu yaptı en son

Görüyorsunuz işte sevgili dostlar, yapay Zeka Bard bizim hakkımızda bunları söylüyor. Canva böyle şeyler çiziyor. Yorumsuz olarak yayınladım ben de. Üzerinde konuşa konuşa şiştik ayol...

İyi uykular efenim, mutlulukla ve huzurla... 

Devamını Oku

14 Aralık 2023 Perşembe

Bu Kadar Çok Üvey Kardeş Arasında Sindirellacıklar Ne Yapsın?

Hazır mısınız Sindirellacıklar? Şimdi size kendi hikayenizden bir kesit sunacağım. Bir varmış bir yokmuş kısmını fazla uzatmadan geçiyorum hemen konuya…  Çünkü bu anlatacaklarım masal değil onu baştan söyleyeyim de sonra mutlu son falan beklemeyin!

Efenim hikâye azıcık uyarlama olacak. O yüzden “Aman canım nasılsa sonunu biliyorum, niye okuyayım demeyin, bu hikâyede son yok çünkü.  Hepiciğiniz Sindirella olduğunuza göre demek ki ortada pek çok Sindirella var. Peki kaç tane üvey anne isterdiniz? Orasını size bırakıyorum; zira bana soracak olursanız açarım ağzımı sonra yummak zorlaşabilir. Ama maalesef üvey kardeşlerinizin sayısını belirleme hakkınız yok; geçmiş olsun ne diyeyim! Kim mi onlar, o kadar çoklar ki! Üstelik her geçen gün çoğalıyorlar tek hücreli canlılar gibi! Eee masal masal matitas, önündeki sade suyla dolu tas! 

by Ai 
Mesela Selçuk Tepeli’nin her akşam haberlerde kullandığı yakıştırmayla “bağzı fenomen zımbırtıları” sizin üvey kardeşlerinizden oluyor. Niye mi? Çünkü efenim onlar kafalarına bigudi yerine Dolar Euro takarken, siz olsa olsa huni takabilirsiniz de ondan! Onların eşleri -yani sizin de enişteleriniz oluyor kendileri- çok düşünceliler. Üvey kız kardeşlerinizin canı çekti diye bakkaldan ekmek alırken bir de külçe altın alıp geliveriyorlar. Yaaa! Siz de Sindirella olarak kusura bakmayın ama saftirik gibi peri gelse de geçen sene indirimden aldığınız kıyafetlere dokunup yenilese diye bekliyorsunuz! Çok beklersiniz ah be canlarım benim!

Sindirella olmak kolay değil elbette. Kimler kimler üvey kardeşiniz, hepsini bilseniz aklınız şaşar! Mesela “Almanya’da herkes aç aç, raflar boşalmış kıtlık var” deyip, orada yaşayıp, euroları ceplerine koyup, sonra da ülkemizde sizin ancak on ay taksitle beş gününü zorla ödeyebildiğiniz otellerde bir ay krallar gibi tatil yapan faşize yengeler var ya; onlar da sizin üvey kardeşleriniz. Kimse kusura bakmasın, mangallarda köz kalmasın!

Saymakla biter mi üveyler? Devam edelim. “Hayatım boyunca eşşek gibi çalıştım” deyip, otuzlu

by Ai
yaşlarında emekli olan futbolcular mesela! Onlar da üvey kardeşleriniz canlarım benim. Sıfırlarını sayamayacağınız rakamları bankaya yatırıp da Seçil hanımın dolandırdığı tipler var ya hani! Yani işte şey fonuna (ismini söylemeyi avukatının yasak ettiği yüce Kaan şey var ya) işte o şeyin fonuna iki milyon dolar yatırıp 4 milyon dolar faiz beklerken şey olanlar… İşte o şeyler de bu hikayedeki bütün Sindirella’ların üvey kardeşleri oluyorlar canlarım benim! Yani dolandırıcılığın bu kadar yaygınlaşmasına mı şaşırır ve üzülürsünüz, yoksa “Bütüüüün hayatı boyunca eşşekler gibi çalıştığını ve bu paraları hak ettiğini” söyleyen futbolcuların, bir saatte kazandıkları para için kaç yıl çalışacağınızı mı hesaplarsınız orasını bilemem ben! Sindirella sizsiniz, sihirli peri size dokunacak nihayetinde!

Bir de ahkâm ablalar abiler var, hepiciği üvey kardeşler sınıfına giriyor. İşte kimler aklınıza gelirse onlar.


Bir elleri yağda bir elleri balda deyiminin bile yetersiz olduğu lüks hayatlar yaşarken, Instagram’dan Twitter’dan oradan buradan arada çok bilmiş laflar eden ablalar var ya hani onlar işte. Kimi Londra’daki ışıltılı hayatına ara verip üç dakikalık reklam çekmeye ülkemize gelip milyonları cebe atarken, siz Sindirellacıkların bazıları tam tamına yedi binnn beşyüz liraaa emekli maaşı ile sihirli bir dünyada yaşıyorsunuz! Kimileri de ormandaki evlerinde sabah koşusuna çıktıktan sonra Instagram story’sine alışveriş linki ekleyip #işbirliği yazıp pürüzsüz ciltlerini pazarlarken siz de o linklere kanıp onların servetlerine servet katıp… Amaaan işte anladınız siz, Sindirella olmak bunu gerektirir çünkü! Bunlar aklıma gelenler. Unuttuklarımı siz ilave ediverin aşağıya. Mesela benim gıcık kaptığım, oyunculuktan anlamayıp, konservatuvara gitmeye gerek görmeyip, sonracıma efendim – küçük dokunuşlu estetik operasyon geçirmiş- gittikçe birbirlerine benzeyen suratları ve sıfır bedenleriyle magazinlerde boy gösterip, salak saçma iyice orta doğuya kayan dizilerin havuzlu villalarında, salak saçma senaryoların salak saçma uzun bakışma sahnelerinde oynar gibi yaptıkları için; haftada, bak haftada diyorum, bölüm başına iki milyon tele alanlar var ya; hah işte onlar en has üvey kardeşleriniz!

 Neden mi?

Çünkü onların bölüm başına milyonları cebe attıkları dizilerin büyük etkisiyle bu ülke bu kadar kokuşuyor ve çürüyor da ondan. O salak saçma senaryoları hiç eleştirmedikleri için şiddet normalleşiyor, gelir adaletsizliği normalleşiyor, mafya normalleşiyor, efendime söyleyeyim  kadınlar aşağılanıyor,  satır aralarında sıfır beden olmayan kadınlar aşağılanıyor! Bu salak saçma diziler yüzünden insanlar gülmeyi unutuyor, insanlar sevmeyi unutuyor, insanlar nezaketi unutuyor. Bütün Sindirellalara susmayı öğretiyorlar bu dizilerde! Milyon milyon dolarlar kazanan, o çok beğendiğiniz ve oyunculuğu taklit eden en has üvey kardeşleriniz sayesinde! Maalesef psikolog olmuş, hastalarının en hassas sorunlarını senaryo yapan, televizyon başında üzdüğü Sindirellalardan milyonları cukkalayan ablalarınızı n’olur es geçmeyin. Sizin hayallerinizi bile çalmak istiyor bu sinsi bencil kötücül üvey kardeşler…

Politikacı üvey kardeşlerinizi siz zaten biliyorsunuz. Yani onların çevirdikleri entrikalara ve sinsiliklere bakınca, masal cadıları bile yanlarında masum kalır canlarım benim. Oy zamanı akıllarına ancak gelir Sindirellalar!  Kapalı kapılar arkasında çevirdikleri kazlardan akan yağlar, dere olup çağlar! Yani canlarım benim, “hak hukuk adalet” diyenler bile Sindirellacıkları senelerce nasıl kandırmış, gördük atların kabak olduğu kurultay gecesi… Bir de patronlar var; az maaş veren, hiç maaş veren, tazminatı indiragandi yapan, seni gönderip yerine daha ucuzunu arayan, yatlarda katlarda gününü gün edip mesaiyi kırpan üveyler… Sendikaymış gibi görünüp aidat peşinde koşanlar var bir de! Görüyorsunuz ya, prensi kapmak isteyen masaldaki üvey kardeşler nasıl da masummuşlar! Ah ah,  bu üveylerin hangi birini saysak ötekisi eksik kalıyor bizim gerçekliğimizde!

Peki bu kadar üvey kardeşin arasında Sindirellacıklar ne yapabilir? Çok da şey yapmamak lazım. Bu saatten sonra Marx mezarında canlanıp “Dünyanın bütün Sindirellaları birleşin, sihirli at arabasından başka kaybedecek şeyiniz yok!” dese bile, bu üveyler bir yolunu bulup giyerler o camdan ayakkabıyı demedi demeyin.


Benim aklıma tek çözüm geliyor! Biz Sindirellalar, bir yolunu bulup eğleniriz be; gülmeyi unutmayız üveylere inat! Rahatsız ederiz varlığımızla, ekmeklerine yağ sürmemek için elimizden geleni yaparız belki ha, olmaz mı? Bak yeni yıl ışıltıları da var her yerde, ha olmaz mı ne dersiniz? Kar yağar belki, bembeyaz olur şehir. Ne bileyim; bir kuş gelir parmaklarımıza konar belki, bir şiir olur dudağımızda, güzel bir oyun izleriz belki, yılbaşında simli kart atarız sevdiklerimize, ha olmaz mı?

Bak Prens de yola çıkmış, geliyor zaten elinde camdan ayakkabıyla…  

Devamını Oku

10 Aralık 2023 Pazar

Büyük Boraks Planına Sadık Kal Kız Ceylan!

“Kız Ceylaan, boyun posun devrilmesin, kapat o camı, gir içeri; kış günü, töbe töbee…”

“Öf mami ya, bir rahat bırak da kazandığım zaferin keyfini çıkarayım; birazdan gelir zaten şövalyem!”

“Neymiş o zafer mafer lafları ha; şövalye de kim? Seni sinsi cadaloz seniii! Ne o öyle giyinip makyaj yapıp camdan sarkmalar! Bi onunla kol kola girmeler, bi bununla fingirdeşmeler! Ben bilmem mi seni, kimin mamisiyim ben! Söyle; yine ne haltlar karıştırdın hangi bayramlık masayı devirdin bakayım!”

Ceylan’ın yanak damarları atar, gözleri çizgi film karakterleri gibi kana bürünür:

“Aman mami ya, kimin masasını kime karşı devirecem! Gizli saklı fingirdeşme falan bana göre şeyler değil; biner ata göstere göstere kaçarım dağlara! Damarıma basanın da böğrüne saplarım hançeri; görürler dünya alemin kaç bucak olduğunu!”

“Of kızım ya, kız doğurduk dedik içinden Van canavarı çıktı! Eğrisiyle doğrusuyla kızımsın diye fazla bir şey demiyom ama, iyice zıvanadan çıktın sen! Burnuma pis pis kokular geliyo. Eski yavuklusu Şaban ile cilveleşmeye başladı yine diyolar. Kız yoksa sen namusumuza leke sürecek bir şey yaptın da bu Şaban VHS’ye falan mı çekti seni? Şantaj mı yapıyo kız sana bu deyyus? İstakramda falan rezil mi edecekmiş seni? De bakayım dosdoğru! Hani bu Şaban’dan bir cacık olmazdı? Yoksa nişanlım diye gerine gerine dolaştığın o Mehtiyar denilen sinsi soytarının senin arkandan çevirdiği dolapların hıncını almak istiyon da ondan ötürü mü kabadayı Şaban’a meyletmeye başladın yine? Vaar bunda bi iş, çıkar kokusu yakında!

Ceylan’dan ses yok.

“Konuşsana kızım!”

Ceylan pısss…

“Kızım Ceylan konuşsana!

İyice sinirlenen Mami tam fırlatmak için yerden plastik terliği alacakken Ceylan iki adım öne çıkar, boğazını “ıhım ıhım, öhö öhö” diye temizler, sandalyenin üstüne çıkar. Başı önde, iki ellerini havaya kaldırarak yüksek sesle şiir okumaya başlar:

Erlik günü geldiğinde
Yiğitlere şan görünür…”

“Te Allaam ya! Ben kıza konuş diyom, kız bana kahramanlık destanları çığırtıyo! İndir o elini kolunu, coşma öyle deli Ahmet Emmi gibi!

Ceylan tam şiirin devamını söyleyecekken kapı çalınır. Hem de acı acı çalar zil!

“Kalk kız, koş kapıya bak!” der annesi. Ceylan istemeye istemeye de olsa kapıyı açar.

Ai tarafından yaratılan resim /Canva
Karşısında siyah rayban gözlüklü, beş kıl arayla cımbızlama tekniği kullanılarak seyreltilmiş bıyıkları olan, ben diyeyim iki metre, sen de iki buçuk metre boyunda, havacı mavisi kolej montu giymiş, montunun her bir yerinden armalar ve madalyalar sarkan, kargo cepli pantolonuyla fedaiye benzeyen bir adam belirir. Sarışın ve iri yarıdır; sarışın bir lama kadar heybetlidir hem de!

Hafifçe Ceylan’a göz kırpar. Ceylan “bir saniye” der. Mamisine göstermeden ayakkabı dolabına sakladığı kabin valizini alır, aykkabılarını sessizce giyer. Hiç tereddüt etmeden bu gizemli adamın koluna girer;  kapının önündeki “bor” enerjisiyle çalışan, son model denilemeyecek kadar üst level arabaya atlar ve uzaklaşırlar.

Annesi mutfakta söylenmektedir:

“Kız Ceylan, Allah seni bildiği gibi yapsın e mi! Kız dondum kız burda! Kimse o kapıdaki kişi, al içeriye de kapat bir an önce kapıyı. Allahım ben bu kızı hak edecek ne yapmış olabilirim acaba!”

O sırada yan odanın kapısı tekme vurularak açılır; yine rayban gözlüklü iki adam sırıta sırıta girerler içeriye.

“Siz de kimsiniz be, ne işiniz var evimde?” diye seslenir Mami. Ceylan’a olan hıncını alamamış zaten; bu hırtapozlar da kim diye düşünür.

İki adamdan birini o sinsi Mehtiyar’a benzetir, diğerini çıkaramaz… İşte bu iki adam kapıya doğru yönelirken;

“Seninle işimiz yok cadı kadın!” der Mehtiyar. 

“Ceylannn” diye seslenir yine Mami, adamlardan biri cevap verir.

“Boş yere Ceylan’ı arama artık. Kutsal Boraks Tengrisi yolunda kızınız Ceylan’ı emin ellere teslim ettik! Sen de sesini çıkarma otur oturduğun yerde. Sosyal medyaymış, gasteciymiş, öyle antin kuntin yerlerde bu olayı paylaşırsan senin de icabına bakarız haa!”

Mami neye uğradığını şaşırmıştır. Derin derin nefes alırken içerdeki televizyondan gelen ses odayı doldurur:

“Büyük Boraks Planına Sadık Kal! Pilavın yanında hoşaf içmeyi sakın ihmal etme!


Devamını Oku

30 Ekim 2023 Pazartesi

Cumhuriyet Bayramı Bitti, Şimdi Gerçeklerden Bir Çorba!

Cumhuriyet Bayramı 100. Yıl kutlamalarında devletin televizyonundan daha “delikanlıca” yayın yapan FOX TV’de donanımıyla ve birikimiyle, kendine özgü tarzıyla beğendiğim haberci Selçuk Tepeli, aklımda kaldığı şekliyle şöyle bir şey söyledi:

“Devlet ve resmî kurumlar Cumhuriyet Bayramı’nı yeterince önemsemediği için aslında kendilerine teşekkür etmek lazım.”

 Ne güzel özetledi. Bu sayede halk sahip çıktı bayramına! Bu resmî kurumlara “mış gibi yapan” muhalefet mensupları da dahil elbette. Kimse kusura bakmasın, CHP, güya Atatürk’ün kurduğu parti, bütün yıl coşkuyla bayram etkinlikleri düzenlemesi gerekirken; bırakın yıllık organizasyonu; kurumsal kimliğiyle bir günlük de olsa hiçbir yerde yoktu! CHP’li olup da bireysel çaba gösteren bazı belediye başkanlarını ayrı tutuyorum.

Kadıköy Belediyesinin bandosu mahalle mahalle geziyordu ya. Onu da lütfedip son üç güne sığdırmışlar. Baktım programlarına, mahalleler arasında bir saat fark ile gösteri yapacaklar. İstanbul trafiğinde eğer helikopter kullanmayacaklarsa dedim, her mahalleye 15 dakika ayırmışlardır dedim. Nitekim; 5 dakikalık yanılma payım oldu. Bizim mahallede lütfedip 20 dakika gösteri yaptılar. O da sosyal medyanın hissetmek için değil, orada fotoğraf vermek için bulunma mantığına çok uygundu. Nitekim çakada çukada fotoğrafları çekti Kadıköy Belediyesi, sonra onları kolaj yapıp attı mı kısa video Instagram’a; al sana “Aman da ne güzel, Kadıköy’de coşkulu bayram kutlaması!

“Daha karpuz keseceğdik, yeni başladık coşmaya” demeye kalmadan kutlama bitti gitti! Görevi tamamladılar. Madem coşkulu bir şey yapıyorsunuz, onu da layıkıyla yapın değil mi! Koskoca belediyede bir akıllı kişi de “Sokağı 15 dakikalığına trafiğe kapatalım, arabaları bir alt sokağa yönlendiriverelim” dememiş.  Arkadaş, un çuvalı boşaltan kamyon için bile trafik farklı sokağa yönlendiriliyor, Cumhuriyet Bayramı kutluyorsunuz!

Neyse efenim, ben bandoyu beklerken, orada belediye hakkında konuşmalar oluyordu. Bir kişi “Kadıköy Belediyesi hiç bu kadar kötü yönetilmemişti!” demeye kalmadı, hemen bir kadın öne atıldı:

“Ne yapsın belediye, insanlar pis!”

İyi de “kötü yönetiliyor” diyen kişi “sokaklar pis, belediye temizlemiyor” dememişti ki. Militan hanım abla, belediyenin temizlik görevini bile layıkıyla yapmadığının farkında olacak ki, savunmaya geçti. Ve ne dedi biliyor musunuz?

“Zaten Şerdil Dara başkanın adı farklı olduğu için insanlar önyargılı davranıyor, sırf o nedenle…” Devamını midem kaldırmadı, uzaklaştım oradan…

“Yahu militan hanım abla, bunu da nereden çıkarıyorsun? Neden insanların aklına ayrımcı nifaklar sokuyorsun! Kim başkanın ismine laf söyler ki? Ne kadar hin şeylere çalışıyor aklın! Al bak, Cumhuriyetin 100. Yılında mahalle arasında bir bando ile halkı coşturma işinde bile organize olamıyorlar, muhalif halk sıkıştı artık. Chp'den beklenti yüksek…” demek isterdim ama demedim. Ülkemizin kutuplaşmasına niye katkı sunayım ki!

Birçok şeyde geri kalmış olabiliriz ama, kutuplaşmada harbiden limitleri aştık toplum olarak. Herkes kafasının bir yerine kırmızı çizgi çekiyor, oraya biri bir şey demeye görsün, hoop saldırıya geçmeyi kendinde hak görüyor! Yahu insanlar neredeyse birbirini boğazlayacak böyle salak saçma konular yüzünden! Başkanın ismini öne atıp, bu anlamda mağduriyet yaratıp, vatandaşın belediyeyi eleştirme hakkını “saldırgan Küçük Emrah” edasıyla nasıl elinden alırsın be hanım abla! Bu nasıl bir partizanlıktır böyle? Futbol takımı mı tutuyorsun? Alt tarafı belediye ayol, alt tarafı siyasi parti! Bir sakin, azıcık geri çekil, nefes al ve bak bakalım, o çok savunduğun başkan, senin vergilerinle koltuk işgal ederken senin ilçene nasıl bir fayda sağlamış! İyi yaptığı şeyleri tebrik et, hep birlikte tebrik edelim. Ama kötü bir şey yapıyorsa da üslubunca eleştir, ya da eleştirenlere kulak ver. Kutsal mı bu başkan denilen şahıs, neden eleştirilemiyor? Hani nerede demokrasinin gereği olan ifade özgürlüğü? Bir laf söyledi diye neden insanlar birbirini mahkemeye verme yarışında?

Herkes bir mağduriyet yaratma ve bu mağduriyet üzerinden yaptığı hataları örtbas etme derdinde!

13 sene genel başkanlığını yaptığı partinin girdiği her seçimde yenilgi yaşatan sayın KK, kurultayda kendine karşı olanlara:

“Kazansaydım yanımda olacaklardı, şimdi karşımdalar. Çok acımasızca eleştiriliyorum” diyor. Şaka gibi! Evet, kaybediyorsun yıllardır, sana verilen kredi çoktan bitti ve artık değişmelisin, ne var bunda mağduriyet yaratacak! Kurultayda kendini tekrar başkan seçtirdiğinde, bunalıma soktuğun muhalif halkın yüzüne nasıl bakacaksın? Ya da doğru soru şu olmalı: “Gerçekten halk umurunda mı?” Belki de gerçekten şöyle bir iyi niyetin vardır: “Benden başkası asla beceremez bu işleri, gemiyi limana BEN götürmeliyim”. O sırada eko yankılanır dağlarda “Ben, ben, ben...”

Hay bin kunduz! Evet, sen, sen, sen!

Peki peki anladık, sen neymişsin be abi, aaa, aaa,aaa!




En çok ne ağrıma gidiyor biliyor musunuz?

“Biz dizayn edelim, siz de verilenle idare edin” haline geldi ya Cumhuriyet!

“Biz” diyorlar mesela; “En iyi muhalefet partisiyiz” Eleştiremiyorsun bile! Oradan bir hanım abla çıkıp bıdı bıdı partizanlık yapıp seni susturmaya kalkıyor.

Konuşacak çok şey var da...

İnsan kaybedince anlıyormuş bazı şeylerin değerini. O şeyler durmalı yerli yerinde işte, muhafaza etmeliyiz, korumalıyız.

Misal... Bir zamanlar gereksiz görülen, “Sovyet ülkelerinde gibi" diye eleştirilen stadyum bayramları yerinde kalsaymış da ihtiyacı olana bir doz milli gurur yaşatsaymış keşke! Dileyen stadyuma gidip izleseymiş, dileyen de hiç oralı olmasaymış! Öyle kalsaymış eğer, insanlar bugünkü gibi sıkışmış hissettiği için, muhalif belediyenin değiştirmeye bile tenezzül etmediği eskimiş “play list” şarkıları eşliğinde yürümek zorunda kalmazmış! Bugün biri diyordu Twitter’da (X yaptılar onu da yahu)

“En az on tane yeni yüzüncü yıl marşı bestelendi; belediye bir tanesini bile çalmadı! Seçim şarkıları dinlemekten bıktık!”

Niye çalsın ki yeni bir şeyler, ne verirsen yiyor halk nasılsa!

Ben de ne diyorum biliyor musunuz?

Cumhuriyet Bayramları kutuplaşmış ülkemizde böyle gövde gösterisine dönüşmeseydi keşke!

 Televizyonda Atatürk’ün sevdiği şarkıları söyleseydi yine Safiye Ayla! “Atatürk, Safiye Ayla’yı perdenin gerisinden dinlermiş!” şeklindeki retro magazin dedikoduları bile şimdi kulağa ne hoş geliyor!

İşte ruh lazım. Yani bilmiyorum ne lazım!

Neydi o mâni, çocukken söylerdik:

“Kazım’a ne lazım, lazımlık lazım!”

Kalın sağlıcakla…

 

 


Devamını Oku

27 Ekim 2023 Cuma

Cumhuriyetimizin 100. Şeref Yılında Umutsuzluk Yok!

Anneler, babalar, sevgililer günlerini hiç sevmem. Olan var olmayan var neticede; abartılı gösterişli kutlamalar biraz da kapitalizmin dayatmasıdır. Bana göre kutlanması gereken asıl günler özel olanlardır; yani doğum günleridir, yıldönümleridir. Dünyada tek olan, sevenleri için çok ama çok anlamlı olan o günlerdir.

Cumhuriyetimizin doğum günü de böyle bir gün. Biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için kutlanması gereken en özel gün. Hele de 100 yaşına girerken…

Babadan oğula geçen padişahlık sisteminden kurtulmak nasıl özel bir şey düşünsenize! Millet olarak bugünü en özel ve en güzel şekilde kutlamaktan daha doğal ve daha gerekli ne olabilir? Böyle günlerde Cumhuriyetin değerini anlarız; millet olarak birbirimize kenetleniriz, bir duygusal marş ile gözlerimiz dolar, bize bu günleri armağan etmek için bedel ödeyen atalarımıza minnet duyarız. Evet içimizden bazıları vals yaparak kutlar, bazıları horon tepmek ister, bazıları “Erik Dalı” ile oynayabilir; hiç mahsuru yoktur bence. Fotoğraflar biriktiririz anılarımızda, ne bileyim hiçbir şey yapamasak da penceremizden bayrak sallarız böyle özel bir günde.

 Sırf bir adamın soyundan geliyor diye, çocuk da olsa, deli de olsa, psikopat da olsa koskoca devleti yönetme yetkisinin bir erkeğe verilmesini düşünsenize! Kadınlar zaten yok hükmünde! Saraydaki kadınlar haremde entrika ile süsle püsle takılabilir; halkın kadınları ise kocalarının dört karısından biri olarak kül kedisi gibi yaşasınlar işte, yatıp kalkıp şükrederek hem de! Kadın aklı öyle devlet işine falan ermez zaten. Hoş padişah kadar akıllı başka bir erkek de yoktur!

Padişah mesela birinin tipini beğenmese ve dese ki;

“Tez elden kellesi vurula!”

Etrafındaki ulema şu bu adamlar ne yapabilir ki? O adamın kellesi gidecek mecbur.

Cumhuriyet rejimi öyle mi? Bağımsız mahkemeler var, bağımsız yargı var, hak var, hukuk var, eşitlik var, laiklik var, sosyal devlet var, meclis var, muhalefet var!

Evet bu yukarıda saydıklarımdan çoğunun sadece iskeleti kalmış olabilir. Ama ne diyor Atatürk!

“Ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim!”


Cumhuriyetimizin 100. Şeref Yılı Kutlu Mutlu Olsun!!

Devamını Oku

18 Ekim 2023 Çarşamba

Tatilimden izler -2- Faşize Yenge ile Sokak Röportajı Keyfisi Ayağıma Geldi!

Kendisini ilk fark etmem sesini yükseltmesiyle oldu. Nasıl tarif etsem size; hani o üst perdeden konuşan, buyurgan, çok bilmiş kadın sesi vardır ya! Yumuşak değil, insanın içini okşayan hiç değil, gıcık olunacak bir ses. O sesi duysan kaçasın gelecek cinsten. Uzanmış şezlonga, kocasına buyuruyor, ya da böğürüyor da desek olur bence:

“Bir kola getirmiyorsun, hiçbir şey yaptığın yok!”

Kocası belli ki önceden gıcık olmuş; hatta yılların gıcık olmuşluğuyla söyleniyor, bir taraftan da kaçmaya çalışıyor:

“Hiç kusura bakma! Bar şurada git kolanı al, dondurma dersen ilerde! Benim hareket alanım sadece yüz metre ötesi! Gerisine hiiç karışmam. Tatile gelmişim dokunma bana! “

Kalkıyor adam, gözlüğünü ve şapkasını takıyor, uzaklaşıyor. Yanlarında bir kız bir de erkek iki genç çocukları var. Onlar da kendi aralarında gergin gergin konuşuyorlar. Hani kavga etmeseler bile birbirlerine sürekli laf sokan aileler var ya, bunlar onlardan. Karısı kocasıyla, ablası kardeşiyle sürekli didişmede. Tatile gelmişsiniz, rahatlasanıza! Dünyanın en güzel manzarasının dibine atsanız bu aileyi; huzura ermek bir yana yine de kavga edecek bir şey bulurlar. Göstermelik bir iki girerler havuza, göstermelik aile fotosu çekip atarlar sülale WhatsApp gruplarına, gerisi bu şekildedir! Neden mi böyle söylüyorum; bu hikâyeyi başka türlü tamamlamak içimden gelmiyor da ondan.

Efendime söyleyeyim, kocası kalkıp gittikten sonra, çocukları da dağılınca bizim Faşize Yenge yalnız kalıyor. Adını nereden biliyorsun demeyin; ben taktım, zaten başka bir şey olamaz bu kadının adı! İyi de madem ad taktın, bir de niye “yenge” diyorsun diyecek olursanız ona da cevabım var. “Yenge” diyerek iyice dışlıyorum kendisini hikâyeden ve hatta dünyanın tüm samimiyetinden. Çünkü bana göre “yenge” ve “enişte” sıfatları kadar dışlayıcı başka bir alt metin olamaz.  Bana göre bu sıfatlar, "aileden değilsin, sonradan geldin, orada kal!” demektir. Misal, ablanın eşini sevdiysen abi dersin, sevmediysen enişte diyerek araya mesafe koyarsın. Neyse, konuyu fazla dağıttırmayın bana böyle sorular sorarak. İnce ince inceler, kelimelerin suyunu sıkana kadar didiklerim bilirsiniz.

Nerde kalmıştık; evet, akşam herkesin havuzdan çıkma vakti gelmiş. Resort ahalisi odalarına dağılacak, giyinecek paklanacak akşam için hazırlanacak. Şezlonglarda üç beş kişi kalmış. Ben de tam boş havuzun keyfini çıkaracakken bu Faşize Yenge yanıma gelmez mi?

“Türk, Douçe? “diye soruyor, “Türk” diyorum. “Ben yarı Alman, yarı Türk” diyor ve başlıyor anlatmaya. Efendim 6 ay Kütahya’da, 6 ay Almanya’da yaşıyormuş. Euro olmuş 30 TL, Almanya’da kazandığını 30 misli eziyor tatillerde bizim Faşize Yenge, ama söylemiyor orasını! Anlatıyor da anlatıyor. Normalde konuşmam böyle tiplerle. Tatillerde sosyalleştiğim de nadirdir aslında. Neden bilmiyorum, kadınının dominantlığından belki de mecburi bir diyalog gelişiyor aramızda.

Kadın tam bir misyoner gibi, lafı evirip çevirip “müridi” olduğu partiye ve icraatlarına getiriyor. Klasik propaganda başlıkları sıralamış kafasında belli ki! Kütahya’da arkadaşı işçi arıyormuş, bulamıyormuş ile başlıyor. “E mahalle aralarına üniversite açılırsa ara eleman tabii ki bulunmaz, meslek liselerini yok ettiler” deyince ben, kadın bir an boş bulunup dediğime onay verecekmiş gibi oluyor, ama son anda misyonerliği aklına geliyor ve başka yerden giriyor bu sefer propagandaya. Millet iş beğenmiyormuş. Almanya’ya gelsinmişler de görsünlermiş ne zormuş hayat. Bizimkiler yan gelip yatarak para kazanmak istiyorlarmış, Almanya’da disiplin varmış disiplin! Kendisi de yaşlı bakmış orada yıllarca, kolay mıymış, değilmiş…”

“Peki Almanya’da kiralar ne kadar?” diyorum.1100 Euro’ya kiralık ev bulunurmuş. “Asgari ücret ne kadar?” diye soruyorum, eveleyip geveleyerek “1800 Euro gibi” diyor.  “Bak ne güzel işte, asgari ücretli insan ev kiralayabilir, bizde bu mümkün değil” diyorum. Faşize yenge durur mu, hemen çeviriyor lafı. Efendim Kütahya’da evi varmış 600 TL’ye kiraya veriyormuş, ne kadar ucuzmuş. Tamamen palavra atıyor, yersen!

“Suriyeliler doldu ülkemize“ dediğimde sesi bir perde daha yükseliyor:

 “Bennn” diyor kitlelere hitap eden Hitler edasıyla;

 “Suriyelilere assla karşı değilim, çünkü bennn de Almanya’da Suriyeliyim!” diyor. “Gelsinler tabii diyor” “Bre Geri zekalı!” demek istiyorum o an ve devam etmek istiyorum. Tabii ki susmayı tercih ediyorum sonra. Böyle bir kadına laf yetiştirmemin mümkün olmadığının gayet de farkındayım.

“Her yer çok pahalandı, bak Türkiye’de!” falan demeye çalıştığımda buna da cevabı hazır Faşize Yengenin, hem de nasıl bir hikayeyle…

 “Efendim zamanında cehapenin çok bankası varmış, bu bankalar batınca borçlarını devlet ödediği için enflasyon yükseliyormuş.”  Ağzım açık kalıyor, hikâyeye bak!  “Böyle bir şey yok” dememe kalmadan ellerini beline koyuyor, “Nerden biliyorsun” diyor… Bakıyorum propaganda ve çirkeflik seviyesi bir üst seviyeye doğru gidiyor. “Ben tatile geldim, bunları konuşmak istemiyorum, üstelik yüksek sesle konuşup etrafı rahatsız ediyorsunuz!” diyorum. Anında yüzünde gülücükler beliriyor ve hemen sevimli görünmeye çalışıyor.  Akşam yemekte karşılaşmamak için dualar ederek uzaklaşıyorum kibarca. Faşizan misyoner yenganım ertesi gün beni havuz başında gördüğünde sanki hiç kendisini kibarca susturmamışım gibi gülümseyerek halimi hatırımı sorduğunda anlıyorum ki bir de “yüzsüz” sıfatını yakıştırmak lazım bu tiplere.

Neyse ki tatilimin sondan önceki günü tanışma gafletinde bulunmuştum kendisiyle. Yani sevgili dostlar, sokak röportajlarında onlarcasını gördüğüm, Alamancı Yuro ezen yenganım da tatilimde bir figüran oluyor böylece. Allahtan sadece figüran olarak ve de hikâyesi ile kalıyor.

Bu olaya şahit olan bir başka gurbetçi aile yorum yapıyor sonra yanıma gelerek. “Kendinizi üzmeyin, bunlar maalesef böyleler, Almanya’da da kaçıyoruz biz bunlardan” diyor. Onlar da yıllardır Almanya’dalar, kendi işlerini kurmuşlar, çocuklarını üniversitede okutmuşlar, gayet modern ve tatlı insanlar. İçime su serpiliyor. Elbette “Alamancı” dediğim bu tipler ile Almanya’ya göç etmiş ve asla “Alamancı” sıfatını hak etmeyenleri aynı kefeye koymuyorum.


1 Euro 1 TL’ye eşitlenmediği sürece bu Faşize Yengeler her yerde salına salına misyonerlik yapmaya devam edecekler maalesef. Çifte vatandaşlık haklarını al ellerinden, ülkeye girişte al “ayak bastı” vergisini, otelleri kendi vatandaşına pahalı satacağına sat bunlara pahalı; bakalım Faşize yengenin bu çok milli duyguları aynı şekilde kabaracak mı? 

Faşize yengenin dili de dini de paradır, var mı ötesi…

Not: Bu senenin tatil maceraları epey bir yazı dizisi olacak gibi, bakalım daha neler çıkacak...


Devamını Oku