Sabah
7:45'de uçak kalkacaktı. Alarmı beşe kurdum, buna hiç gerek
yoktu aslında. Zira beynim alarm gibidir; ben kurarım 06.00'ya,
uyanırım 05.58'de! Bilinçaltım değişik mi işliyor, yoksa çok
mu abartıyorum sorumluluklarımı bilemiyorum. Bir randevuya geç
kaldığım pek görülmemiştir. Tahmin edeceğiniz üzere bugüne
kadar hiç bir uçağı ve otobüsü de kaçırmışlığım yoktur.
Ama o sabah neredeyse kaçırıyordum. Neden mi, çünkü İstanbul'da
yaşıyorum!
Sabah
beşte kalktım, hemen hazırlanıp on beş dakikada Havataş
durağına gittim. 05.45 servisine bindim. Trafik yok, etraf bomboş,
hafif yağmur yağıyor ama yol şahane! 06.30'da havaalanındaydım.
Ne diyor yetkililer, “iç hatlar için bir saat önce havaalanında
olun! ” Tam zamanında oradaydım işte. Herşey normal seyrinde ilerliyordu. Maceram tam da bu noktada başladı; zira içeriye adımımı atar
atmaz öylece kalakaldım. Abartmıyorum, o saatte mahşeri bir kalabalıkla karşılaştım. İnsanlar stresliydi, uzun bir kuyruk oluşmuştu giriş
kontrolünde. Ne olduğunu anlamadım önce, nasılsa vaktim çoktu.
Sakin sakin kapıdan girdim, check in yaptırmak için Pegasus sırasına
girmeye kalktığımda ise iyice afalladım. Kuyruk almış başını
gidiyordu! Karşılıklı iki kontuarı var Pegasus'un, sıraya
sığmayan bizleri karşı kontuara aldılar. Fazla telaşlı da
değildim aslında, nasılsa vaktim vardı ya! Karşı kontuara
gittiğimde gördüm ki, orada da durum farklı değil! Bir görevli
“bagajı olmayanlar check in işlemlerini sarı makinelerden
yapsın!” diye anons edince, yük taşımaktan hoşlanmayışıma
bir kez daha memnun olarak sarı makinelere yöneldim. Sırt çantam
vardı sadece, bir de büyükçe omuz çantam. Sırt çantam da
olmasa iyiydi gerçi ama, İzmir'de bir gece kalacağım için ona
mecburdum. Şemsiye, pijama, yedek gömlek, çorap ve çamaşır... İnsan sırt çantasında başka ne taşır ki! Bazıları bütün
hayatını taşıyor gerçi, ben onlardan değilim; sırtımda yükler olsun istemiyorum!
Sarı
makinelere uçuş bilgimi girmek için telefonumda Pegasus'dan gelen
e-postayı buldum. Çok güzel bir program hazırlamışlar, adını
soyadını rezervasyon kodunu yazıyorsun, hoop uçuş kartın
çıkıyor saniyeler içinde. Teknolojinin nimetlerine teşekkür
ederek, nasılsa vaktim var diye yavaş adımlarla kapılardan önceki
ikinci kontrol noktasına doğru yürümeye başladım. İçimden de
“bir dahaki sefere mutlaka online check in yaptırmalıyım”
diye geçiriyordum. Teknoloji bize kolaylıklar sundukça iyice
tembelleşiyoruz. İki dakikalık “check in” işlemini evde
yapsaydım ne iyi olurdu oysa, çay içmeye vaktim kalırdı diye düşündüm. Ne kadar iyi niyetliymişim, çay içeceğimi hayal ediyormuşum!
Niye böyle anlatıyorum ki? “Check in” değil “giriş işlemleri” demeli aslında. Hiç yakışıyor mu bana böyle İngilizce sözcüklerle konuşmak! Global dünyanın sonuçları hep bunlar! Beynimizi ele geçiriyorlar günbegün!
Etrafıma
bakınarak yürürken, beyaz giysili insanların çokluğunu gördüm. "Demek ki havaalanı yoğunluğu umre nedeniyleymiş" dedim. Neyse
canım, ne olacaktı ki, nasılsa uçuş kartımı da almıştım!
Defalarca geçtiği köşeyi
dönünce, nasıl bir şeyle karşılaşacağından emin olamayan insanların yaşadığı yerdir İstanbul!
Bunu nasıl unutabilirim?
Kapılardan önce ikinci kontrol noktası vardır ya hani Sabiha
Gökçen'de; tek kişilik labirent gibi döne döne geçilen yoldan
sonra arama yapılır ve uçağın kalktığı kapılara gidersiniz.
Ben şimdiye kadar hiç o noktada kuyruk olduğunu görmemiştim. O
dönen yere gelmek için tam 3 sıra kuyruk vardı o sabah! Ama nasıl üç
sıra! Yüzlerce insan bekliyordu tespih boncukları gibi! Saat
6.45'di ve uçağa 7.15'de binmem gerekiyordu. Yarım saatte kontrol
noktasına gelmem gerçekten imkansızdı! Çünkü sıra
ilerlemiyor, dakikalar içinde kuyruk uzadıkça uzuyordu. İnsan
çaresiz durumlarda kural tanımazmış, temel içgüdüleri devreye
girermiş. Bunu yaşayarak doğrulamış oldum. Gözüm döndü
resmen, yanyana üç sıra halinde uzanan kuyruğun aralarında bir
yerde aniden 5 erkeğin olduğu bir noktada durdum ve dedim ki onlara:
“Hayatımda
hiç böyle bir şey yapmadım, üniversitedeyken yemek kuyruğunda
kaynak bile yapmadım, çok utanıyorum ama araya girebilir miyim?”
İçlerinden biri “bizim için fark etmez, arkadakilere sormak
lazım” dedi. Arkada yüzlerce insan! Hangi birine sorayım! Baktılar halim kötü, bir
diğeri “tamam tamam hadi girin!” dedi. Böylece medeniyetsiz, bencil bir insana yakışan deneyime adımımı atmış oldum. Başkalarının hakkını alarak uçağa yetişmeye çalışan ben, bu yaşanan rezilliğin tam da içindeydim işte...
Öğrenci deyimiyle bana "kaynak yapanlar", anladığım kadarıyla
beş arkadaşlardı ve bir başka şehre toplantıya gidiyorlardı,
eğlenceli tiplerdi, kendi aralarında şakalaşıyorlardı. Bir taraftan şakalarına kendi kendime gülümserken, diğer taraftan strese girmeye başladım. Saat 7
oldu, onbeş dakika sonra uçağa binmem gerekiyordu ve o döne döne
geçilen labirentimsi yere gelmiştim nihayet ama, kontrol noktasına ulaşabilmem için önümdeki onlarca insanın işinin bitmesi gerekiyordu. Yan tarafta bir adam, ilk uçağını kaçırmış, ikincisini de
kaçıracağını söylüyordu ve bana “sizin uçağınız kesin
kaçar!” dedi.
“Evrene negatif enerjiler göndermeyin, kaçmayacak
benim uçağım!” dedim O'na. Meğer uçaklar tam zamanında
kalkıyormuş, kimseyi beklemiyorlarmış.
Ben dahil hiçbirimiz o
sıkışıklığı protesto etmedik. Bizi büyülemişler, bizi
inandırmışlar, İstanbul'da yaşamanın böyle bir şey olduğunu
bilinçaltımıza işlemişlerdi. Beğenmezsek kapı oradaydı!
İstanbul demek trafik demekti, İstanbul demek sorunlar demekti,
İstanbul'da yaşamak demek, hoyratça davranışlara alışmak
demekti. Kelle koltukta var olmaya çalışan, kendi derdine düşmüş, bir
yerlere yetişmeye çalışan telaşlı insanlar bütünüydük.
Derken
bir mucize oldu, hiç tanımadığım bir adam o daracık labirent
yolda kollarını iki yana açarak bana yol verdi ve seslendi
diğerlerine :
“Yol
verin, uçağı kaçmak üzere olanlara yol verin!”
İnanamadım, gerçekten
inanamadım, işte İstanbul'un sürprizlerinden biriyle karşı
karşıyaydım, İlle de hep kötü şeyler olacak değildi ya! Bu
sayede, bu adını bilmediğim iyilik meleği sayesinde, 7.05 gibi
kapılardan önceki kontrol noktasına gelebildim.
Yerlerde
galoşlar... Sıranın neden ilerlemediği ayan beyan ortadaydı.
Çünkü ayakkabı kontrolü vardı. Kış günü herkesin ayağında
bağcıklı botlar, uzun çizmeler, haliyle sıra ilerlemiyordu! Peki
niye böyleydi? Çünkü bir gün önce, yani 12 Ocak 2016 günü
Sultanahmet'te bir canlı bomba patlamıştı!
Bu şehirde insanlar
gülsün istemiyorlardı! İnsanlar korku içinde yaşasın, kimse
kimseye güvenmesin istiyorlardı! İnsanlar sokağa çıkmasın, seyahat etmesin, şehre turist gelmesin, medeniyet uzak bir ütopya olsun! Burası bir Avrupa şehri değil, ortadoğunun karanlık dehlizlerinden olsun istiyorlardı!
Bu olayın üzerine bir de lodos gelmiş,
dünkü iptal olan yüzlerce sefer bugüne sarkmıştı! Amma gün
bulmuştum ben de seyahat etmek için! Ama olsun pes etmeyecek,
moralimi bozmayacak, evrene negatif enerjiler göndermeyecektim. Öyle
de yaptım, artık o saatte
“Amaca ulaşmak için her araç
yasal ve ahlakidir!” diyen Makyavelizm'in yılmaz bir
neferiydim! Merak etmeyin; ruhumu şeytana satmadım, sadece kısa
süreliğine anlaşma yaptık... Çünkü İstanbul'da yaşayınca bazen böyle anlaşmalar yapmak gerekiyor, çünkü kuralsızların şehri burası. Çünkü kibar olmaya kalktığınızda üstünüzden birileri sizi ezip geçiyor. Tabii hep böyle değil, her yerinde böyle değil. Mesela Kadıköyümde böyle değil, ama İstanbul'un genelinde böyle! Burası, gittikçe medeniyetten uzaklaşan garip bir yer, ama umudum var. Düzelecek elbette, birbirlerine şapka çıkararak selam veren 40'lı yılların insanları elbette bir şekilde geri gelecek!
Ayakkabımı çıkartmamak için
uygun bir bahane bularak kontrol noktasından geçtiğimde, uçağa
binmeme sadece 5 dakika vardı. Allahtan yakın bir kapıya gitmem
gerekiyordu. Kan ter içinde kapıya gittim, tam 7.15'di saat. Yani
biniş saatim gelmişti. Bindim, yerim ortadaydı, olsun dedim, yetiştim ya! Bir fotoğraf çektim bulutların arasından!
İndiğimde,
kontrol sırasında bana "kaynak" yapan, teşekkürü borç bildiğim 5 arkadaşın üçünü önümde
konuşurken gördüm. Demek onlarla aynı uçaktaymışız. Kulak misafiri oldum:
“Abicim
o son kontroldeki labirent sırada soldan dönmeyeceklerdi, bak
kaçırdılar işte!”
Kendi
kendime gülümsedim, sola dönünce kaçan uçak, sağa dönünce yakalanabiliyordu, demek kader böyle bir şeydi. Maceralı bir yolculuktan sonra İzmir'e kavuşmuştum sonunda. Bu gelişimde
İzmir ile İstanbul arasındaki medeniyet farkını o kadar iliklerime
kadar hissettim ki! Bu yazıya sığmayacak kadar çok gözlemim oldu
İzmir hakkında. Kendimi başka bir ülkedeymiş gibi hissettirdi
bana İzmir. Ve dedim ki :
“İstanbul'da
bize layık görülen bu hoyrat muameleyi gerçekten de hak
etmiyoruz! İstanbul gibi güzel bir şehir nasıl da acınası hallerde!”
Bir
sonraki yazımda İzmir'de yaşadıklarımı anlatacağım. Sevgi dolu
ve medeni bir dünya dileğiyle bugünlük benden bu
kadar.
Kar
yağsın lacivert düşlerimize...




