UMUTLU OLMAK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
UMUTLU OLMAK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2025 Cumartesi

Mutlu Son Varsa Diziye Katlanıyor İnsan!

Genellikle mutfakta çalışırken Türk dizisi açıyorum telefonda. Eski diziler… Mümkünse on sene öncesinin dizileri. Ses olsun diye, bir hikâye olsun diye…  Film açmıyorum, çünkü filmi izlemek, dikkatini vermek gerek. Neyse işte normalde açıp da izlemediğim romantik komedilere denk gelirsem ne âla… Çok kavgalı, bağırışlı çığırışlı olursa diziyi yarıda bırakıyorum. Sonra yine çok araştırmadan Youtube’da karşıma çıkan dizilerden çok abidik gubidik olmayanları seçmeye çalışıyorum. Çünkü genelde elimde soğan ya da domates olabiliyor. Ya da işte konusu neymiş falan diye araştırma yapmaktan sıkılıyorum. Ne de olsa mutfak dizisi… İlk sahneyi beğendiysem devam ediyorum. Zaten diziye baktığım da yok, ilk bölümde karakterleri tanıdıktan sonra sesleri yetiyor. Radyo tiyatrosu gibi yani.

Neden anlatıyorum bunu uzun uzun… Çünkü bu dizi mevzusunu güncel hayata, politikaya, memleket meselelerine bağlayacağım da ondan.

Son bir haftadır izlediğim bir dizi var. Hadi adını da söyleyeyim, Ihlamurlar Altında… 2005'de başlamış, şimdi bize çook eski gelen zamanlara ait… İşte bu dizi başlarda ilgimi de çekmişti meslek gereği. Tekstilin yıldızının yüksek olduğu zamanlar. Konu da tekstil fabrikasında başladı. Patronun at çiftliği var, zengin… Çocukları yurt dışında okumuş ama babalarının fabrikasında çalışıyor. Patronun kızı işçilere çok iyi davranıyor falan… Şimdiki dizilerde göremezsiniz tekstil fabrikasında geçen konu. Çünkü tekstil bitti malumunuz.



Arka plan açısından bakıldığında her ne kadar diziler toplumsal kaygılar taşımasa da detaylarda iyi kötü zamana ayna olabiliyorlar. Şimdiki dizilerde tekstil patronu yok mesela, çünkü tekstil kalmadı. Günümüz dizilerinde mafya babaları var, havuzlu villalarda oturan zengin aileler var ve genelde ne iş yaptıklarını bilmiyoruz. Zamanın ruhu işte…  İzlediğim dizide mahallede meyhane var mesela. Meyhaneci tanıdık, zaman zaman ailecek gidip kızlı erkekli efkâr dağıtabiliyorlar. Zamanın hüzünlü ruhu… Aşklarına üzülüyorlar iki kadeh parlatıp. Günümüzde iyi karakterler meyhaneye gitmez dizilerde. Gitseler de rakı kadehi falan görünmez. Dedim ya, zamanın ruhu… 

Her neyse konuyu dağıtmayayım… Benim dizide olaylar tekstil fabrikasında geçerken aşklar da var tabii ki. Bazı aşklar başlıyor, iyi güzel, sonra malumunuz kader ağlarını iki ters bir düz örüp… Hoş o zamanlar diziler şimdiki gibi üç saat olmasa da bölümler ilerleyince bıktırıcı kadersel rastlantılar,  bir türlü olamayışlar, duyguları içine atıp yanlış anlamalar falan giriyor devreye. Yeşilçamvari...

Altmışıncı bölümde o kadar baydı ki bütün bu ola(ma)yışlar, diziyi bırakacaktım nerdeyse… O kadar sıkıldım ki her şeyin olumsuz gitmesinden! Yani işte esas kız, âşık olduğu adamdan çocuk bekliyor, araları da bozuk. Her gün karar veriyor durumu söylemeye, telefon açıyor. “Sana çok önemli bir şey söylemem lazım” diyor. “Telefonda olmaz” diyor. Sonra bir şeyler oluyor, kaç bölümdür kız bir türlü söyleyemiyor durumu. Tahmin edeceğiniz üzere kızın güya iyiliğini düşünen kötü, bencil ve de kibirli annesi, doktordan sahte rapor alarak esas oğlana “kızım hamile ama başkasından” diyor. Akıllara zarar senaryo klişeleri… Esas kız ve esas adam mutlu olamasın diye senarist elinden geleni yapmış anlayacağınız. Dizi de olsa ruhu kararıyor insanın...


Tabii ki bütün bu salaklıklara sinir olup diziyi bırakmak istiyorum ben. İyi de 60 bölüm dinlemişim, finali görmeyi hak etmedim mi? Yok bilemediniz, açıp  final bölümüne bakmadım. Ama yapay zekaya sordum.  Ve öğrendim ki mutlu son oluyormuş ve bütün saçmalıkların neticesinde sevenler kavuşuyormuş. Heyt be, hep kötüler kazanacak değil ya!


                     💪🏼👍🏼😇👏🏼👏🏼👏🏼🥰🙏🏼🫠💐🌸🌸🌸🌸🌸

İşte bunu öğrendiğimde resmen aydınlanma yaşadım!

Diziyi izlerken, yani dinlerken artık stres olmuyorum, biliyorum ki final güzel.

Peki aydınlanma bunun neresinde?

Dedim ki kendi kendime:

“Hayatımızın bıktırıcı taraflarına da mutlu sonunu bildiğimiz dizi gibi bakamaz mıyız?”

Daha doğrusu son zamanlarda ülkemizde yaşanan şeylerin de aynı bu izleyicisini bıktıran, “Hadi ya, bu kadarı da olmaz ama ya, senarist bizimle dalga mı geçiyor?” dedirten dizilerden ne farkı var?

  Her gün “Yok artık” dedirten "ülke dizimiz"in  yüz bin bilmem kaçıncı bölümünü izlemekten vazgeçemeyiz de üstelik! Kanal değiştirme şansımız var mı? Evet bazıları için mümkün bu ama genel izleyicinin cüzdanı yeter mi ülke kanalları arasında geçiş yapmaya! Hem sevdiğimiz ülkemiz, yani kanalımızı niye bırakalım… İşte tam da bu noktada benim aydınlanmam giriyor devreye…

Yahu filmin sonunda iyiler kazanacak işte!

Sizi bilmem, ben hep mutlu sonlara inanırım.

O halde sakin be…  Az relaks… Az sabır... Biraz papatya çayı, az lavanta yağı kokusu... Olmadı sarı kantaron çayı içiverelim...

Edip Cansever’in de dediği gibi

“…Sanki beyaza keser gibisine yedi renk…”

Apaydınlık oluverir ortalık… 

Yani demem o ki, bizim hayatımız da olmuş dizi film…

Mutlu sona inanırsak, mutlu sonu görürüz be dostlar; enseyi karartmaya ne gerek var...

 

 

 

 

 

Devamını Oku

7 Ekim 2024 Pazartesi

Ekonomik Gidişata Karşı Nasıl Ayakta Kalalım?

Hadi bugün alım gücünü falan konuşalım. Ama ahlayıp vahlamadan. Çözüm odaklı yaklaşarak.

Her geçen sene alım gücünün düşmesi, bir mal ya da hizmete ödenen ücretin geçen seneye hatta aya göre pahalılaşması diye bir gerçekle karşı karşıya mıyız?

Evet.

Peki bu her geçen gün daha da pahalılaşan mal ve hizmetlerin kalitesi de aynı oranda artıyor mu?

Hayır.

E bu durumda ne yapacağız?

“Ah, vah… Biz eskiden eskiden, su içerdik testiden. Ne bolluklu zamanlardı, ne bereketliydi. Bir liraya bir kilo portakal alırdık…” şeklinde uzayıp giden nostalji rüzgârına takılıp kalmak bir seçenek tabii ki. İşe yarar mı? Bence geçmişe takılıp kalmanın sonucu fiziksel ya da zihinsel hastalıktır. Bunu ben değil, pek çok uzman da söylüyor. Evet insan ister istemez bugüne göre eski “zengin” zamanları aklına gelince hüzünleniyor. Sonuçta insanız. Ama sağlıklı kalmak için de bu duygu durumunu abartmayıp âna dönmek lazım.

Ânı yaşa felsefesine girmeyeceğim. Zaten konunun uzmanı değilim. Benim derdim, daha çok para verip daha kalitesiz ürün ya da hizmet almakla ilgili… Ne yapmak lazımla ilgili…

Kendine muhalif diyen tv kanalları, ya da sosyal medya yayıncıları her geçen gün alıyor eline bir mikrofon, çıkıyor çarşı pazara “Ay ne kadar pahalı, ay geçinmek çok zor, aman da eski günleri arar olduk…” şeklinde programlar yapıp durumu ortaya seriyor. Tamam anladık da çözüm ne?

Diyeceksiniz ki, çözüm için sistem değişmelidir. Tüketim değil de üretim ekonomisine geçilmelidir. Kaynaklar verimli kullanılmalıdır. Hortumlar kapatılmalıdır. Vs. Vs. Vs.

Bunlara benim de bir diyeceğim yok. Evet zaman içinde bunlar olsun diye bir şeyler yapmak lazım. Seçimlerde mantıklı davranmak lazım. Hepsine tamam diyorum. Ama düzlüğe çıkmak için ne kadar daha beklemem gerekiyor? Sonuçta ben de sıradan bir vatandaşım. Ne gladyatörüm ne de kanaat önderi. O işler bana göre değil. Bana hediye edilen hayatı olabildiğince iyi yaşamaktan başka amacım yok.

Yani derdim bugünümü kurtarmak. Vergimi verdim mi senelerce? Verdim. Kanunlara uydum mu? Uydum. Ben daha ne yapabilirim ? Vatandaş olarak benim yapacaklarım bunlar. Geldiğimiz noktada maalesef koşullar ortada. Suçluyu aramak tamam da, acil çözüm de lazım. 

Durum budur, istersen iç iç kudur ya da yaşamanın yolunu uydur!

 Ne kafiye ama…

Efendim olayı tabiri caizse fazla -cıvıtmadan- esas soruya geliyorum. Bu koşullarda ben; yani sıradan, eskiden orta gelirli olan, şimdilerde gelir skalasını herhangi bir ölçeğe uyduramayan ben ne yapmalıyım? Kimse bana bunun yöntemini göstermiyor. Bütün medya, bütün sosyal medya, kuşatıldığım politik ortam sadece anksiyete yaratmakla meşgul.

Bazıları bu bahsettiğim “muhalif” kanallarda anlatılanları her gün dinleyerek içini şişiriyor. Bense artık bu tuzağa düşmemek için kararlıyım. Çünkü dinleyince bir şey değişmiyor, sadece daha da çaresiz hissediyor insan. O tv ekranında çemkiren adamların ya da kadınların milyonlarca lira kazandığını bilmek zaten onlara inanmamam için başlı başına bir neden. Öte yandan hâlâ Twitter demek istediğim “X” e bakarsak; gerçekten hiçbir şeyin çözümü yok! Çünkü orada da ne kadar etkileşim alırlarsa o kadar para kazanıyor kullanıcılar.  Yani kendi ceplerini doldurmak için veriyorlar gazı sizin benim gibi durumdan rahatsız olanlara… Saçma sapan dipsiz bir kuyuya giriyor, sonra da çıkamıyorsun.

"Bu ahval ve şerait içinde" bazıları yine görece çok paralarıyla çözüm üretmeye çalışıyor.

Örneğin bu yaz tatil için bir Yunanistan rüzgârı esti biliyorsunuz. Sosyal medyada gitmeyeni dövüyorlardı neredeyse. Eski Türkiye’yi yaşamak için, bol bol ve lezzetli yiyecekleri daha ucuza yemek için Yunan adalarını övüp durdular. Ama ne övmek… İyi de güzel arkadaşım; siz Yunan Adaları fiyatlarını Bodrum, Çeşme fiyatlarıyla karşılaştırıp ucuz diyorsunuz. Yahu benim eski Türkiye gündemimde de yoktu ki oralar… Yani bu durumda bir süreliğine cenneti yaşamak için Yunan’a kaçmak da benim gibiler için çözüm değil! Bazıları ise hepten ülkeyi terk ediyor. Tabii ki bu seçeneği de pas geçiyorum.

Pahalılık karşısında bazıları dünyadan umudu kesip bunalıma giriyor ve köşesine çekiliyor. Böyle de olmamak lazım. Bu hayat bize verilen bir hediye çünkü.

O halde ne yapmak lazım?

Ben ne yaptığımı söyleyeyim.

Öncelikle içinde yaşadığım durumu dramatize etmeden ve çok da söylenmeden kabul ediyorum. Yani ben artık dün 5 liraya aldığım kaliteli tişörtü bugün aynı fiyata aynı kalitede alamayacağımı biliyorum. Bu durumu kabul ettim. Bu ilk adım cepte…

“Koyun musun kardeşim?” diyenler olabilir içinizde!

“Koyun musun, sana ne sunulursa susup oturacak ve yetinecek misin verilenle?”

Hatta bazılarınız en sinir olduğum şu klişeyle bile üzerime gelmek isteyebilir:

"Hak verilmez alınır"

Cevap veriyorum; 

“Ne münasebet efendim, öncelikle hak bellidir, verilmek zorundadır. Yıllardır hak verilmez diye diye bu söylemi normalleştirmenizi reddediyorum. İkincisi, ben tek başıma bir şey yapamam canım kardeşim. Varsa mahallede ya da semtimde kafama uygun bir siyasi parti ya da sivil toplum kuruluşu, gider ‘Elimden gelen bir şey var mı? ’diye sorarım önce. Ama bu yapılan şey yine yarınlar için. Peki bugün ne yapacağız?”

Açıkçası beklentimi düşük tutuyorum artık. Elimdekini korumaya çalışıyorum bir de. Örneğin eskiden de çok fazla tekstil alışverişi yapmazdım, şimdi de yapmıyorum. Elimde ne varsa onlar yetiyor. Zaten dolaplar dolusu giysiye gerek var mı?

Eskiden kırk yılın başı dışarıda yemek yer, eğlenirdim. Şimdi koşullar buna müsait değil. Evde yiyorum, eğlenme olayını da tatillere saklıyorum.

Sinemaya gitmiyorum epeydir, evde izliyorum filmleri.

Özel tiyatrolara beş yüz, altı yüz vermek yerine ön sıraları 60 TL’ye satılan Şehir Tiyatrolarından bilet almaya çalışıyorum. Bu sene Süreyya Operası’ndaki ücretsiz konserleri de takip etmeye niyetliyim.

Yorgan ortada, ayağımı dışına çıkarsam, olan bana olur; ayaklarım üşür. Dedim ya, çok hoşuma gitmese de bu durumda  elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. 

Peki ya tatiller?


Tatilden taviz vermemeye çalışıyorum. Taksitle falan bir şekilde çözüyorum o işleri. Geçen sene gittiğim harika otele gitmem bu sene mümkün olmadı mesela. Ben de beklentimi düşük tutarak daha ekonomik ama belli konularda kaliteden taviz vermeyen, yaygın tabirle fiyat/ performans oteline sezon sonu yani eylül ayında gitmeyi tercih ettim. Otele karar vermeden önce sayfalarca yorum okudum. Açtım telefon, misafir ilişkileri müdürüne sorularımı sordum. İçki markalarına kadar hem de… Evet, iyi ki de öyle yapmışım. Bunu da bir başka yazıda anlatırım. Neyle karşılaşacağımı bilerek ve beklentimi düşük tutarak gittiğimden midir nedir, geçen sene gittiğim daha pahalı oteldekinden daha iyi vakit geçirdim bu sene. Çünkü var olan koşullar içinde en iyisini seçmeye çalıştım ve sonuç beklentimin altına düşmedi.

Yurt dışı hayallerim vardı. Avrupa’ya gitmek, en azından Balkanlara gitmek gibi. Hâlâ var ama erteledim şimdilik… Euro 35 küsur lira iken mümkün olamadığına göre ben de pasaportsuz ( evet hâlâ pasaportum yok) ve vizesiz ülkelere, ucuz uçak bileti kampanyaları kovalayarak gidiyorum. Birkaç sene önce gittiğim Ukrayna güzeldi, Lviv ve Karkov’a gitmiştim. Tam Kiev ve Odesa’ya da giderim derken savaş patladı… Hoop başa döndük.

Ben de bu sene mayıs ayında Gürcistan’a Tiflis’e gittim. Düşük bütçeyle keyif alarak gezdim. Biliyorsunuz 13 bölüm yazım var o konuda.  Sırada gideceğim benzer başka bir ülke var bakalım. 

Bu yeni ülke için izlediğim gezi videolarında kibarca “Turistlerin pek de tercih etmediği ülke ehem öhöm…” falan diyorlar. Maksat yeni bir yer görüp kafayı dağıtmak değil mi… Ben şahane bir tatil olacağını düşünüyorum bu yeni rotanın. Bakalım zamanı gelince göreceğiz. Biletimi sekiz ay önce almıştım. Adana uçağından ucuza…

Ne gördüğün değil, nasıl gördüğün önemli…

Yani işte anlattığım gibi bu dönem de böyle geçiyor. Halimize elbette şükrediyorum. Söyleneyim mi, ne yapayım…

Bizden önceki yıllarda insanlar ne dünya savaşları gördüler. Neler neler yaşadılar. Piyanist filminde, Hayat Güzeldir filminde gördüklerimi unutmam mümkün değil. 

İnsanlar karartma zamanlarında evlerinin bodrumlarında toplanıp kısık sesle okuma tiyatroları yaparlarmış. Böylesi dönemlerde sanatsız kalmamak lazım.

 Nostaljiye gelince…

O çok matahmış gibi seksenli doksanlı yıllara “Ne güzeldi” diye güzellemeler yapanları keşke o zamanlara ışınlayabilsek… Seksenler doksanlar çok mu matahtı sanki… Faili meçhuller, karanlık suikastler… Cumartesi anneleri yıllardır boşuna mı seslerini duyurmaya çalışıyor. Sokaklarda silahlı çatışmalar, sonra sıkıyönetim günleri, Kenanlar Evrenler, Turgutlar Özallar, Banker Kastellizedeler, tüp kuyrukları şunlar bunlar…

Evet, demek ki hepsi geçebiliyor.

Demem o ki, bu günler de geçecek. Sadece hafızamızda anılar kalacak…

Üstümüze düşen bir şey varsa yapalım, ama ne olur umutsuzluğa kapılmayalım. Umutsuz eden şiddet görüntülerini paylaşmayalım. Televizyonlardaki mafyalı, şiddet içeren, emek olmadan zengin olmayı marifet sayan dizileri izlemeyelim, izleyenleri uyaralım…

Haber kanallarının genel yayın yönetmenlerine “Biraz da sanattan bahsedin, ücretsiz etkinlikleri anlatın” diye mesajlar yazalım. Ben bıkmadan usanmadan yazıyorum kendilerine, elbet bir gün yazdıklarımdan bıkıp “Belki de doğru söylüyor” diyecekler…  

Yani işte son tahlilde su akıyor, bir şekilde yolunu buluyor.

Varsa ekonomiye direnmenin sizdeki çözüm yolları, paylaşırsanız bilgimiz çoğalır güzel olur.

Ne demiş Nazım Usta;

En güzel günlerimiz, henüz yaşamadıklarımız….

Sevgiyle efenim, sadece sevgiyle…




Devamını Oku

4 Ekim 2024 Cuma

"Türkiye ne berbat bir ülke, ama seviyorum" diyenlere gelsin...

Madem mizah bile yapacak hal kalmıyor, e o halde son zamanlarda canımı sıkan şeyleri yazayım bari. İlk yazının konusu da yurt dışında yaşayıp sosyal medyadan "Türkiye ne berbat bir ülke ama çok seviyorum" diyenlere olsun… ( Yurt dışında yaşayıp şahane yazılar yazan sevdiğim blogger arkadaşlarımın elbette konuyla alakası yok, sakın üzerlerine alınmasınlar. Zaten o blogger arkadaşlarım benim ne demek istediğime gayet yakından şahit oluyorlardır)

Epey zamandır gezi yazılarına, gezi videolarına meraklıyım. Örneğin kahvaltı ederken Miami’yi gezen Arda Pazır’ın eğlenceli videolarını izlemek bünyeme iyi geliyor. Artık televizyonun yerini bende Youtube aldı diyebilirim.

Takip ettiğim birkaç gezi hesabı var böyle. Gidip göremediğim yerleri birilerinin anlatması, göstermesi ilgimi çekiyor. Japonya’nın robot otelleri, Finlandiyalıların saunadan çıkıp kendilerini buz gibi denize atmaları falan … Birbirine benzeyen tv kanallarındaki abuk subuk, hiçbir umut ışığı taşımayan, iç karartan, çoğunlukla da üçüncü sayfa konuları ile dolu; sanattan, bilimden, efendime söyleyeyim güzelliklerden asla söz etmeyen haberlerini dinlemektense; belgesel gibi değil de böyle hafif magazin tadında gezi videolarını izlemek bana hoş geliyor… Ne bileyim, belki de psikolojide bir adı vardır bu son yıllarda oluşan keyfimin. Belki “kaçış psikolojisi” diyorlardır benim bu gezi videolarına olan düşkünlüğüme. “Yadsıma” diyenler de olabilir.  Bu açıdan bakarsak; oldum olası kurgu uzay filmlerini seviyor oluşumun da mutlaka psikolojide bir adı vardır. Belki bilinç altımın kuytu köşelerinde dünyadan kaçıp cennet gibi başka bir galakside yaşama isteği barınıyordur; kim bilebilir…

Yani işte her neyse nedeni, son zamanlarda sanal dünyada gezginlerle birlikte geziyorum, yeni şeyler keşfediyorum. İçlerinden bazılarını takipten sıkılıyorum bazen, genelde neşeli ve abartısız olanları tercih ediyorum. Özellikle Türkiye’nin kötülüklerini anlatmaya başladıklarında takibi bırakıyorum. E ben zaten biliyorum ne yaşadığımı dostum diyorum kendi kendime; bana bilmediklerimi göster; benim ufkumu aç…

Bu videolar kesmemiş olacak ki, sadece gezenleri değil; yabancı ülkelerde yaşayan Türklerin çektiği videoları da izlemeye başladım epeydir. Değişik şeyler anlatıyorlar, ilgimi çekiyor. Mesela Norveç’te uzun karanlık günlerde hayat nasıl geçiyor öğreniyorum. Ya da Japonların her şeyi otomatik hale getirmeleri bana çocuksu hayaller kurduruyor.

Bütün bunlar iyi güzel de bir şey fark ettim son zamanlarda.

Yurt dışında yaşayan Türklerin çoğu ülkemizi sarsan bir haberi  “Gurbette de olsak kalbimiz vatanımızda çarpıyor, çok üzüldük” gibi bir cümleyle paylaşıyorlar ya, işte bu paylaşımlar bana sahte gibi geliyor. 

Bir tanesi geçenlerde “Irkımdan nefret ettirdi bu haber” diye paylaşmış yine gündem sarsan bir haberi…  Yaşadığı ülkeyi anlatırdı oysa, tatlı tatlı izlerdim. Hop ne oluyoruz ya?  “Irkımdan nefret ettim” ne demek… Kötülüğün ırkı mı olur, bu nasıl bir cümle? Nasıl bir kendini tatmin duygusu var altta yatan… E çık vatandaşlıktan o zaman, kim tutuyor seni…

 Bu tip mesajların çoğunda  “Ya ne kadar iğrenç bir ülkede yaşıyorsunuz, iyi ki kurtulmuşum” alt metnini okuyorum. Belki de memleket özlemlerini bastırmak için böyle bir yöntem uyguluyor olabilirler bilemiyorum.


“Bakın görün, Norveç’in sokakları ne kadar temiz”
diye paylaşsa zevkle izlerim, kendi ülkemin de böyle olduğunu hayal ederim. Ama, “Bu sene tatile geldim Türkiye’ye; pislikten nefret ettim” diyerek devam ettiğinde, yani üstten baktığında İzmirlilerin deyimiyle “asfalyalarım atıyor...”

“Ay siz bu pahalılıkla nasıl baş ediyorsunuz, Euro harcayan bana bile pahalı geldi” diyen acımalı ve yine üstten bakış…

“Herkes çok modern burada” demesine elbette bir şey demiyorum ama; “ Türkiye Orta Doğu ülkesidir” demeye kadar götürdüklerinde çok kızıyorum. Çünkü çözümsüz kalan milyonlarca insana psikolojik işkence yaptığının farkında değil…

  “Bak ben kurtuldum, sen cehennemde yanıyorsun” der mi hiç cennette olan bir kişi? Derse de o cenneti hak eder mi? Bu kadar acımasız olunur mu? Cehennemini cennete çevirmene yardım edeyim demez mi, bunu demese de susmaz mı?

İşte böyle şeyler fazlasıyla canımı acıtıyor.

Fırsatı olan kaçsın kurtulsun bakış açısı yüreğimi yakıyor…

Atatürk’ün yurt dışına eğitim için gönderdiği insanların gelip ülkemizde canla başla hizmet etmeleri geliyor aklıma…  

Bu kadar aşağılık kompleksi olmamalıydı bizde, buralara gelmemeliydik. Hele ki “Türkiye Orta Doğu’nun bir parçasıdır” söyleminin yaygınlaşarak kabul görmesi, sıradanlaşması…

“Bu ülke bitmiş, canını seven kaçsın kurtulsun” anlayışı…

Tamam çaren yoktu gittin diyelim, kalanları neden bu kadar aşağılıyorsun ve bu kadar küçümsüyorsun be güzel arkadaşım…

Son zamanlarda ünlüler arasında da yayıldı bu furya…

Kendine Londra’dan şahane bir ev tutuyor mesela oyuncu abimiz ablamız; parklardan bahçelerden yayınlar yapıyor sosyal medyasında… Aman da ne şahane bir ülke, her mahallesinde park var, her yer yemyeşil… Tamam iyi güzel de neden gelip Türkiye’de reklam çekiyorsun o zaman?  Orada çalışsana!

Bu ülkeden para kazanabiliyor çünkü. İngiliz yapımcılar elbette bu arkadaşların yüzüne bakmıyor.  

Beğenmedikleri, bizim de beğenmediğimiz halktaki yozlaşmayı normal hale getiren mayfalı, kötücül, iğrenç dizilerde oynayarak haftalık üç dört milyon para alıyor bu adamlar ve bu kadınlar…

Ay ay ay…

Neymiş, İngiltere’de her mahallede park varmış…

Buradaki cahil insanların izlemesi sayesinde kazandıkları uçuk paraları “cehaletten kaçtıkları” Londra’da harcamayı tercih ediyorlar…  Oynamasanıza bu ilkesiz dizilerde…  Yo, olur mu hiç… Cehalet biterse o dizileri kim izleyecek sonra? Cep meselesi yani… Sadece duygusal…

 Eee, bu cehaletin, bu yerlere çöp atanların, bu saygısızlığın, bu kabalığın, bu karaktersizliğin bu kadar yaygınlaşmasına çok fazla katkıda bulunmuyor musunuz siz bu dizilerde oynayarak… Yok, o öyle değil, iş başka, yaşam başka…

Hadi ordan demek istiyorum…

Evet, hayal dünyasında değilim. Evet ülke olarak nereden nereye geldiğimiz ortada… Evet yok sayamayız kabul. Ama bu gerçekler, başka ülkelerde yaşayıp hâlâ Türkçe konuşarak, çaresiz insanları daha da dibe çekecek şeyler söyleyenleri aklamaz. Bir hastaya “sen hastasın, hatta ölüyorsun, çok şükür ben aşı oldum kurtuldum” demek gibi bir şey bu…

Umut lazım, “Elimden gelen bir şey var mı” diye sormak lazım, elinden bir şey geliyorsa o hasta için, yapmak lazım. Ya da susup oturmak lazım. "Senin için çok üzülüyorum" dediğiniz hasta iyileşme umudunu kaybeder farkında değil misiniz? 

İşte böyle, kafanızı şişirdiysem affola, azıcık iç dökmelere ihtiyacım var… Daha da bitmedi, devamı gelecek bu sıkıcı yazıların,

Sevgiyle efenim, umutla, ne demiş Nazım;

 

En güzel günlerimiz, henüz yaşamadıklarımız….

Devamını Oku

27 Ekim 2023 Cuma

Cumhuriyetimizin 100. Şeref Yılında Umutsuzluk Yok!

Anneler, babalar, sevgililer günlerini hiç sevmem. Olan var olmayan var neticede; abartılı gösterişli kutlamalar biraz da kapitalizmin dayatmasıdır. Bana göre kutlanması gereken asıl günler özel olanlardır; yani doğum günleridir, yıldönümleridir. Dünyada tek olan, sevenleri için çok ama çok anlamlı olan o günlerdir.

Cumhuriyetimizin doğum günü de böyle bir gün. Biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için kutlanması gereken en özel gün. Hele de 100 yaşına girerken…

Babadan oğula geçen padişahlık sisteminden kurtulmak nasıl özel bir şey düşünsenize! Millet olarak bugünü en özel ve en güzel şekilde kutlamaktan daha doğal ve daha gerekli ne olabilir? Böyle günlerde Cumhuriyetin değerini anlarız; millet olarak birbirimize kenetleniriz, bir duygusal marş ile gözlerimiz dolar, bize bu günleri armağan etmek için bedel ödeyen atalarımıza minnet duyarız. Evet içimizden bazıları vals yaparak kutlar, bazıları horon tepmek ister, bazıları “Erik Dalı” ile oynayabilir; hiç mahsuru yoktur bence. Fotoğraflar biriktiririz anılarımızda, ne bileyim hiçbir şey yapamasak da penceremizden bayrak sallarız böyle özel bir günde.

 Sırf bir adamın soyundan geliyor diye, çocuk da olsa, deli de olsa, psikopat da olsa koskoca devleti yönetme yetkisinin bir erkeğe verilmesini düşünsenize! Kadınlar zaten yok hükmünde! Saraydaki kadınlar haremde entrika ile süsle püsle takılabilir; halkın kadınları ise kocalarının dört karısından biri olarak kül kedisi gibi yaşasınlar işte, yatıp kalkıp şükrederek hem de! Kadın aklı öyle devlet işine falan ermez zaten. Hoş padişah kadar akıllı başka bir erkek de yoktur!

Padişah mesela birinin tipini beğenmese ve dese ki;

“Tez elden kellesi vurula!”

Etrafındaki ulema şu bu adamlar ne yapabilir ki? O adamın kellesi gidecek mecbur.

Cumhuriyet rejimi öyle mi? Bağımsız mahkemeler var, bağımsız yargı var, hak var, hukuk var, eşitlik var, laiklik var, sosyal devlet var, meclis var, muhalefet var!

Evet bu yukarıda saydıklarımdan çoğunun sadece iskeleti kalmış olabilir. Ama ne diyor Atatürk!

“Ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim!”


Cumhuriyetimizin 100. Şeref Yılı Kutlu Mutlu Olsun!!

Devamını Oku

1 Nisan 2023 Cumartesi

Bu sabah mahallede karnaval var!

Sabah sabah çok şaşırdım. Nasıl şaşırmayayım ki! Zaten eğlence, şarkı türkü sesleri nedeniyle zıplayarak kalkmışım yataktan. Daha gözlerimi ovuşturmaya bile zaman bulamamışım. Neler olduğunu anlamak için hemen salonun camından bakıyorum. Orijinali İngilizce olan bir filmin Türkçeye çevrilmesi sonucu tam da anlamını bulamayan o meşhur replik çıkıveriyor ağzımdan o an.

"Vay canına!" diyorum.

Gördüklerime inanmak için derin derin soluk alıyorum.

Şaşırdım

Karşı komşu, meraklı çok bilmiş, nam-ı diğer adını “Arzu’nun Annesi” olarak kafama kodladığım Şükûfe Hanım bile yarı beline kadar sarktığı camdan alkışlarla eşlik ediyor karnaval havasına. Ne oldu, bir şey mi oldu demeye kalmadan, düzenin adamı olması sebebiyle zaman zaman tatlı tatlı atıştığım ve fakat insan olarak da sevmekten geri durmadığım Laz Bakkal Ali Abi sesleniyor kafasını yukarıya kaldırarak:

“Yahu insene aşağıya, büyük kutlama var!” diyor.

 “Ne kutlaması Ali Abi, bayram değil seyran değil” dememe fırsat da vermiyor ve bitemeden ağzımda patlıyor cümlem. Noktalama işaretimi yutmak zorunda kalıyorum, hem de susuz.

 Evet uzaktan bize doğru gelen bir insan seli görüyorum. Fener alayları mı dersiniz, mehter takımları mı dersiniz, aklınıza gelebilecek her türlü kutlama mevcut. Hatta Kızıl Ordu Bandosu bile sıraya dizilmiş. Sesler birbirine karışıyor ama nasıl bir ahenk içinde, anlatamam size. Keşke hepiniz burada olsaydınız da görseydiniz o coşkuyu. 

Coşkulu halk korteji

Mahallenin kedileri bile iki ayaklarının üzerine kalkmışlar dans ediyorlar! Allah sizi inandırsın, hiç de abartmıyorum. Anlattıklarımın eksiği var, fazlası yok!

mutlu kediler dansta

 Kırmızı uçuşan elbiseleriyle tango yaparak ilerleyen çiftler, onların ardında parmak uçlarında dans eden Kafkas Ekibi. Hemen sonra Çayda Çıracılar, Ege’nin Efeleri, Güney’in Halaycıları… Laz Horoncularının ardında Erik Dalı Gevrektirciler olmazsa olmaz tabii ki! Pamuk helvacılar sonra, tahta uzun ayaklarının üzerinde yürüyen akrobatlar ve politikacılar gibi lafları değil de portakalları atıp tutan jonglörler… Bir cümbüş bir cümbüş ki, sarıp sarmalıyor herkesi bu coşku. Ve ben de kendimi kaptırıyorum akışa. Cesaret gibi mutluluk da bulaşıcı çünkü!

Hem eğleniyorum, hem de hâlâ neler olup bittiğini anlayamaya çalışıyorum. Kafamda deli sorular... "Bir gecede ne değişebilir ki?" diye düşünüyorum. Bu sabah neden coşuyoruz böyle? Yoksa bu anlatmaya çalıştığım şeylerin ardından “1 Nisan Şakası” mı çıkacak? İnsan hiç kendi kendine 1 Nisan şakası mı yapar canım? Yok artık daha neler! 

Sonunda gençlerin yaşlılarla birlikte attıkları sloganlardan gerçeği öğreniyorum.

Meğer bütün bu cümbüş eğlence 1 Nisan Şakası değilmiş. İçimden şükrediyorum, iyi ki  kendi kendime böyle umut dolu, insanda soğuk duş etkisi yapmayan, sahici olması muhtemel olup da insanı heyecanlandıran 1 Nisan Şakası yapmamışım!

Evet, çok da merakta bırakmayayım sizleri. Meğer bizim memlekete bir gecede demokrasi gelmiş de ondanmış bu karnaval havası!

Vay be, hayat gerçekten de basit ve güzelmiş…

Anladınız siz!

Benden bu kadar sevgili dostlar. Gerisi size, birlikten doğacak gücünüze ve hayallerinize ne kadar bağlı olduğunuza kalmış.

Mutlu Nisanlar efendim; esenlikle, şenlikle… 


not: Görseller www.shutterstock.com'dan alıntıdır. 


 


Devamını Oku

7 Kasım 2021 Pazar

Alem neye hasret bilmem, ben başarıya hasret!

Evet gelsin Pazar rehaveti ve gelsin itiraflar!

Farkına vardım geçen gün. Herkes gibi her ne kadar başarı duygusundan motive olsam da, başarısızlıklardan da gaz alıyormuşum meğer. Çünkü kendini kandırmayı bilen zavallı bir Homo Sapiens’im, aynı sizler gibi. Başarısızlık girdabına girmiyor muyum, giriyorum elbette. Ama o girdapta boğulmaktansa kendimi bir şekilde duru sulara atmayı da başarabiliyorum.

Nasıl anlatsam, örnekler mi versem… Yani demem o ki, elimde olmayan nedenlerle ortaya çıkan başarısızlıklardan kendime pay biçmiyorum. O kötü tatminsizlik duygusundan kaçmak için de kendime türlü türlü hedefler uyduruyorum. Çünkü hedefim olmazsa, hayalim de olmuyor. Hayalim olmazsa da ben olmuyorum. Kendimi bildim bileli, çocukluğumdan bu yana yani bu durum bende çok net. Hep mücadeleye konsantrasyon ve hedef hayali ile realitedeki abuk sabuk durumları yok saymak, kaçmak belki de.  Ayakta kalmanın, var olmanın kendimce mücadelesine dalmak. 

Evet tam olarak böyle! Şirketler örneğin. Bugüne kadar çalıştığım şirketlerin çoğu battı. Yaşayanınız bilir; bu durum, maddi sonuçları bir yana, manevi anlamda da insana son derece yorucu bir tatminsizlik, başarısızlık hissi verir. Eğer sorumluluk sahibi bir çalışansan, sana verilen görevleri yapmışsındır mutlaka. Vicdan azabı duyacak bir suçun yoktur ama ne bileyim bir şey olur; yanlış yönetim kararı gibi, yanlış insanlarda birilerinin ısrarcı olması gibi, müşterinin çakal olması gibi, hatalı üretim yapmak gibi gibi… Şirket batar ve kara kara düşünürsün:

“Daha fazla sorumluluk almalıydım, şunu da yapmalıydım, bunu da yapmalıydım…”  Oysa bence hiç gerek yoktur buna. Taze bir çay koyup yeni başarılara odaklanmak gerekir belki de. Yoksa insan nasıl yaşar ki…

Bundan yıllar önce ( 21 Aralık 2013) iş hayatında yaşadığım yoğun başarısızlık duygusundan kurtulma motivasyonu ile  sigarayı bırakmıştım. Gururla anlatırım hep. Yani başta söylediğim gibi, ortamın genel başarısızlığından sıyrılıp kendi yapabileceklerime odaklanmıştım o tarihte de.

Bu aralar yine öyle.

Dışarıda müthiş kara bulutlar dolaşıyor. İşler, güçler, ekonomi, dolar, salak salak insanlar, salak salak başarısızlıklar. Benim suçum var mı? Bildiğim kadarıyla yok. Ne yaptım peki? İnstagram’dan taa Şırnaklardan Süleyman Hocamı buldum. Bu salak ortamdan sıyrılıp kendime başarıma odaklandım ve diyet yapmaya karar verdim. Hayatımda ilk defa hem de. Bir ay içinde dört kiloyu verdim mi ? Verdim. Oh bee, başardım dedim. Çöpten geri dönüşüm gibi, Reneve kumaşlar gibi, pet şişeden iplik yapmak gibi…

 Toplu başarısızlıklardan kişisel başarı hedefleri bulup  çıkarıyorum anlayacağınız. Bir nevi çevreciyim. Pis enerjileri motivasyona çeviriyorum. Süleyman Hocam ile bir ay daha çalışıp 25 yaş kiloma geri döndüğümde bir bakmışım etrafımda da, ülkemde de bir şeyler değişmiş olur.

Kim bilir?  Fakirde umut bitmez be dostlar…

Mutlu pazarlar

 

 

 

Devamını Oku

16 Haziran 2019 Pazar

Pendik Kadıköy Dolmuşunda Umuda Dair!


Mekan Pendik- Kadıköy dolmuşu. Akşam iş çıkışı saatleri, arabanın içi tıklım tıklım dolu. Şoför “Buyurun buraya oturabilirsiniz” diyor. Yanındaki motor merdivenine küçük bir minder koymuş, orayı gösteriyor. Oturuyorum; arkam dönük ama ne söylediğini duyacak kadar yakınındayım.

Fonda seksenlerin hit grubu Modern Talking’den “Chery Chery Lady” çalıyor.




Yaşlı bir kadın ve torunu gibi görünen genç kız durduruyor arabayı. Şoförümüz pozitif bir tonda yüksek sesle şöyle sesleniyor bizlere:
    - Ananemize bir yer veren olur mu?

Oturan bir kaç kişi hemen ayaklanıyor. Genç kız “Ananeciğim haydi böyle gel” diyor, özenle oturtuyor kadını. Gülümsüyorum. Nasıl da bildi kadının anane olduğunu! “Hanım teyzeye yer verin” diyebilirdi! “Yaşlı kadına yer verin!” diyebilirdi. “Ablaya yer veren yok mu beyler! " şeklinde kabadayıca bir salvo da atabilirdi. Böyle bir durumda  şoförün bir şey söylemesini beklemiyordum açıkçası. Çünkü alışmışız dolmuş şoförlerinin yolculara hoyrat davranmasına, insanın içini dışına çıkaracak şekilde hızlı araba kullanmalarına, çaldıkları  bayıltan arabesk müziklere ve hatta trafikte kavga çıkarmalarına! Dolayısıyla şaşırıyorum şoförün bu içten, bu samimi, bu sıcacık hitap şekline.

Ön koltukta oturan yüzünü görmediğim kişi de gülümsemiş olmalı ki kaptanımız ona dönerek “Anneanne babaanne fark etmez, saygı göstermek lazım!” diyor.

Haziranın kavurucu sıcağında sırtımdan ter aka aka oturuyorum dolmuşun motor üstü merdiveninde, ne gam! Bu müthiş sahnede günün bütün stresi sanki sırtımdaki terle birlikte akıp gidiyor.

Sonra şort giymiş modern görünümlü bir adamla on yaşlarında bir kız çocuğu biniyor dolmuşa. Adam kızı tam önümdeki boşalan koltuğa oturtuyor, kendisi ayakta. Alnına bir öpücük konduruyor sonra küçük kızın. Aralarında babacığım’lı, yavrucuğum’lu kısa ama sıcacık bir diyalog geçiyor. Nasıl güzel bütün bu insanlar, huzur doluyorum adeta!
Şarkı değişiyor, tema yine seksenler :

Self Control - Laura Branigan




Bir  kadın biniyor sonra . “Ne kadar? “diye soruyor. Şoför “İki buçuk lira” diyor, kadın bozukluk ararken “Bir buçuk da olur” diye ekliyor. Sanki Polyanna masallardan kaçmış da dolmuşa binmiş gibi! İçimdeki mutluluk dozu artıyor da artıyor. Kadın sonunda buluyor parayı, “Lütfen alın” diyor, “Peki madem, o zaman bu da paranızın üstü” diyor şoför. Bu arada küçük kızın yanı boşalıyor, modern görünümlü baba oturuyor oraya. Şofore müziklerin ne kadar güzel olduğunu söylüyor”  Şoför anlatıyor:


Bu şarkıları özellikle kaydettim, bunlar olmadan süremiyorum arabayı, huzur veriyor içime bunlar” 
 Baba, “Zaten çok sakin araba kullanıyorsunuz” diye yanıtlıyor, kaptan ekliyor “Bu benim en gergin halim!


Ayakta kimse kalmıyor bu arada. Ben de kapının yanındaki tekli koltuğa oturuyorum. Şoför anlatıyor, hepimiz dinliyoruz dikkatle ve de gülümseyerek. Pendik-Kadıköy dolmuşunda değil de turistik gezi arabasındaymışız gibi hissediyorum o an. Herkes halinden memnun ve müzikler sanki bütün yolcuları birbirine bağlamış gibi.


Merdivenaltında sürpriz çiçekler!

İnsan yaptığı işten zevk almalı” diyor sıradışı şoförümüz, arkadan “Kaptan harikasınız” diye yorumlar geliyor.

Anlatıyor kaptan,

-Bundan beş altı yıl önce bir gün, Diyarbakırlı olduğunu sonradan öğrendiğim bir yolcu bindi arabama. Ben yine bu şarkıları dinliyordum. Türkçesi iyi değildi, ama anlaşabildik. Eskiden bu şarkıları liste yapıp dinlermiş okul zamanında Diyarbakır’dayken.” Çıkardım verdim ben de kaseti. Israrla “Kaç para fiyatı?” diye sordu. Öylesine “100 Lira” dedim. Düşünebiliyor musunuz uzattı 100 lirayı, indi arabadan! Arkasından seslendim ama geri dönmedi. O gün bugündür bu şarkıları kopyalar kopyalar isteyenlere dağıtırım, hiç de para almam!”

Biz dolmuştakiler mest olmuş halde dinliyoruz şoförü. Bu arada en arkadan bir genç “Abi biz böyle güzel şeylere alışkın değiliz, başka dolmuşlarda da aynı şeyi arayacağız şimdi” diyor. Gülüşüyoruz.

Umuda açar bütün çiçekler

Dolmuş güzergahlarında bazı küçük çay ocakları olur görmüşsünüzdür. Genelde trafiğin sıkıştığı sokaklardadır bunlar. Şoförler  dururlar önlerinde, otomatik kapıyı açarlar. Seslenirler mesela “Bir çay bir de su” diye… Çay ocağının bitirim elemanı hızla gelir şoförün istediklerini verir. Para alışverişi ile zaman harcamazlar. Sonra hallederler belli ki alacak verecek işlerini. Bütün bu seremoni taş çatlasın bir dakikada olup biter. Kendi içinde mükemmel bir akışı vardır yani.

Kadıköy’e Söğütlüçeşme’den girişte dolmuşların sağa döndükleri sokakta da var böyle bir büfe. Kaptanımız duruyor önünde, “Bir su falanca abi! “ diye sesleniyor. Sonra bize dönerek “Var mı bir şey isteyen?” diye soruyor. Biz yolcular,  şaşkınlık içinde teşekkür ediyoruz kendisine. Sanki bir yerlerden gizli kamera çıkacakmış gibi alışılmışın dışında gelişiyor her şey. Ön sıralarda oturan yaşlıca kadına dönerek “Ablacığım istediğin bir şey var mı?” diye soruyor tekrar şoförümüz. “Haydi bir su alayım o zaman. Doktor sürekli su içmemi söyledi, şişem büyük olduğu için yanıma alamamıştım” diyor kadın ve cüzdanından para çıkarmaya çalışıyor.  Bu sefer de şoförün sezgisine şaşırıyorum. Nereden bildi kadının suya ihtiyacı olduğunu!

Davranıyor para vermeye kadın, “Hayatta olmaz!” diyor şoför ve sesleniyor falanca abiye :

Ablama bir su!, Ama sakın para alma!”

Almaz ki falanca abi” diye ekliyor; “Ben senelerdir yolculardan para kazanıyorum. Hep bana hep bana olmaz ki, biraz da vermek lazım!” 

Artık dayanamıyorum bu sıradışı hallere;

Hayatımda hiç bu kadar güzel bir dolmuşa binmemiştim, çok teşekkür ederim.” diyorum Arkadan beni destekleyen yorumlar geliyor.

Yüzümde kocaman bir gülümsemeyle ve istemeye istemeye iniyorum araçtan. Bu güzel gün, evrenden gelen bir mesaj olmalı! Yıllardır hoyrat davranılmaya alışmış ve mutsuz ve stresli ve kavgacı ve bencil bir toplum haline gelmişken, birisi hiç beklenmedik bir anda çıkıp ezberleri bozabiliyor işte!

Her ne kadar olumsuzla korkutulmaya alıştırılsak da, kendi içimizde bölünmeye zorlansak da, hayat böyle değil aslında!  Güzellikler, 80'ler şarkılarının birleştirici notaları gibi  basit şeylerde, unuttuğumuz değerlerimizde, içimizde, özümüzde gizli. Üstelik insanımıza dair umut hiç de tükenmemiş!. Ve biliyorum ki her şey çok güzel olacak bundan sonra!

Yeniden yeşeren umuda dair

Bu arada not almıştım o gün. 34 M 0538 plakalı Pendik - Kadıköy dolmuşuna denk gelirseniz, duyarsınız mutlaka 80’ler şarkılarını. Şoföre kısaca anlatırsınız belki  bu hikayeyi. Benden selam söylemeyi de sakın unutmayın olur mu...

Kalın sağlıcakla,

Sevgiyle ve umutla…





Devamını Oku