sanat etkinlikleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanat etkinlikleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Aralık 2024 Pazar

Tiyatro- Yenilmez Oyunu- Çok Sevdim

Sezonun ilk oyununu izledim geçen gün. Adı Yenilmez. 

Oyun, Müze Gazhane’deydi. Salona girdik. Sahnede boş bir evin dış çeperlerini andıran bir ışıklandırma vardı sadece. Hani çocukken yaptığımız ev resimleri var ya, aynı öyle…  Boş bir çerçeve gibi düşünün.


İlk anda dekorsuz bir oyun diye yorumladım. Ama seyircilerin büyük bir kısmı koltuklarına oturduktan sonra, çok sevdiğim “Oyunun başlamasına 10 dakika var” anonsunun hemen ardından; o boş ev dolmaya ve anlam kazanmaya başladı.

Bazı izleyiciler, “Dekoru yerleştirmeye neden geç kalmışlar?” diye düşünmüş olabilir. Oysa oyun tam da o anda yaşanıyordu. Sahneye koltukları getirdiler; sonra masayı, sandalyeyi, kütüphaneyi… Oyunculardan biri, kütüphaneye kitapları yerleştirdi yavaş yavaş. Henüz salonda ışıklar kapanmamış, oyun görünürde başlamamıştı; oysa oyunun içindeydik…

Boş bir çerçeveden ibaret olan eve bir çift taşınıyordu ve o boş çerçeve, yaşanmışlıklara sahne olacaktı az sonra.



Geç Kalanlar ve Geçit oyunlarındaki yönetmenliğini beğendiğim yönetmen Nihat Alpteki’nin bu yorumunu çok beğendim. Işıklar sönmeden önce başlayan oyunlardan ayrı bir haz alıyorum. Böylesi tanıklıklarımda, yaşamın içinde var olan her şeyin âdeta bir oyun olduğunu ve bizlerin de “eğer istersek” bu oyunları izlemeyi başarabileceğimizi düşünüyorum hep.

Oyunun Konusu

Boş eve taşınan çiftimiz Oliver ve Emily ile tanıştırayım sizi. Oliver, bakanlıkta çalışırken işinden atılmış, liberal görüşte biri. Partneri Emily ise sosyalist görüşlerinden asla taviz vermeyen bir ressam. Bu ikisinin sahnede hiç görmediğimiz, içeride uyuduğunu söyledikleri bir çocukları var, ama evli değiller. Çünkü Emily, kapitalizmin pek çok kuralına olduğu gibi evliliğe de karşı.

Daha oyun başlarken Emily “barış” simgeli bayrağı özenle katlıyor. Sehpanın üzerine Marx’ın Kapital kitabını yerleştiriyor. Oyun boyunca “kitabî” bir dille yaptığı konuşmalardan, sosyalizm teorisini tabiri caizse “yalayıp yuttuğunu” anlıyoruz. Duvarda iki soyut tablo var. Sonradan öğreniyoruz ki bu tabloları Emily yapmış.

Konuşmanın bir yerinde Oliver Emily’ye “Sanki kilisede mi evlenelim diyorum, yine de kabul etmiyorsun!” gibi bir şey söylüyor. Emily’nin tavizsiz bakış açısını daha net anlayabiliyoruz bu sayede. Öyle “sosyalist ki” hesapta; Oliver’in ölmek üzere olan hasta annesinden kalacak mirası bile kabul etmek istemiyor. O parayı ihtiyacı olanlara dağıtma derdinde. Ve gayrı resmî kayınvalidesinin son isteği olan evliliği de asla kabul etmiyor. Oliver ise annesinden kalacak miras ile çocuğuna iyi bir gelecek kurabileceğini düşünüyor.

Oliver daha liberal, daha esnek görünüyor. Emily’ye boyun eğmiş gibi duruşuna başlangıçta anlam veremiyorum. Karşı çıksa da O'nun her isteğini yerine getirmeye çalışmasına şaşırıyorum. Oyun kişilerinin hayat hikayelerini öğrendikçe, bütün bu davranışların nedenleri de anlamlanıyor. 

 Çiftimiz, Londra’da gayet iyi bir muhitte yaşarken, gelirleri düşünce İngiltere’nin kuzeyinde, sakin bir kırsala yerleşmeye karar vermiş. Zaten daha oyun başlamadan, onların yeni evlerine yerleşmelerine tanık olmuştuk.

Komşuları Alan ve Dawn’ı bir akşam çaya davet ediyorlar. Teoride komün yaşamı savunan Emily, aslında insanlarla sosyalleşmekten de pek hoşlanmıyor. Bu daveti atılması gereken zoraki bir adım gibi görüyor. 

Ev sahibi Emily ve Oliver'ın şehirli ve eğitimli olduğunu biliyoruz. Oysa davet ettikleri Alan ve Dawn tam tersi bir çift. Kasabada doğmuşlar ve eğitimsizler. Alan, bir posta memuru; Dawn da sıradan bir sekreter…

Önce Dawn geliyor davete. Kırmızı, göz alıcı, dekolteli bir kıyafet giymiş. Evin erkeği Oliver’a asılacak kadar samimi… Sonradan gelen eşi Alan ise futbol fanatiği, elinde bir kasa bira ile misafirliğe gelmiş; kendi göbeğiyle bile dalga geçebilecek rahatlıkta. 

Resmî dille konuşan, klasik müzik dinleyen, alkol kullanmayan ev sahiplerimizin karşısında küfürlü konuşmaktan çekinmeyen, su gibi bira içen Dawn ve Alan çifti var. Alan, karısının ne kadar güzel olduğunu fütursuzca söyleyebiliyor. Tam bir tezatla karşı karşıyayız anlayacağınız. 

Ev sahiplerimiz, her ne kadar dolaplarında yıllanmış şaraplar olsa da; içki içmedikleri özellikle belirtiyorlar. Bunun altında yatan trajik nedeni daha sonra öğreniyoruz.

 Sınıf ve yaşam farkı çok belirgin… Oyun ilerledikçe her iki çiftin kendi içlerinde yaşadıkları sorunlara yakından tanık oluyoruz. Beklenmedik gelişmeler yaşanıyor ve izleme keyfi gittikçe artıyor. 

Oyuna gidecekler için “spoiler” vermek istemiyorum. Bu iki çift arasında olaylar yer yer komedi, yer yer dramatik ögelerle gelişiyor. Mesela sarhoş olma sahnesinde gülünüyor, bazı sahnelerde ise hüzün var. 

Oyun kişilerinin hayatlarına katman katman dahil oluyoruz. Nefis bir metin, iki perdeli yaklaşık iki saat süren oyun hiç sıkılmadan akıp geçiyor…

Peki oyunun adı neden Yenilmez?

Çünkü Alan’ın kedisinin adı Yenilmez!

Özetle farklı sınıflara ait iki çiftin yaşamlarına tanık oluyoruz oyun boyunca. Çelişkileri, sorunları, aşkları, duyguları…

Oyunun sonunda ise dekor ilk sahnenin tersine toplanıyor ve o evin sadece dış çeperlerini gösteren ışıklar kalıyor geride.

Çok güzel bir oyun bence. Hemen hemen tüm oyunlarını izlediğim için ancak kasım ayında gidebildiğim Şehir Tiyatroları iyi ki var! Özel tiyatrolar biliyorsunuz artan bilet fiyatlarıyla orta sınıftan giderek uzaklaşırken Şehir Tiyatroları çölde vaha gibi...


Oliver rolündeki Gökçer Genç’i  Şehir Tiyatroları’nda İngiliz oyunları Yatak Odası Komedisi ve Aldatma, Fransız oyunu Uzlaşma’dan biliyor ve severek takip ediyorum. Sanatçıyı İngiliz ve Fransız oyunlarına çok yakıştırıyorum; ki bu oyun da İngiliz yazar Torben Betz’e ait. Yüz hatları ve vücut dilinden midir nedir bilmiyorum, kendisini izlerken bir Türk oyuncuyu değil; sahici bir İngiliz ya da Fransızı izliyor gibi hissediyorum.

Alan rolündeki Tankut Yıldız’ı özellikle Öldün Duydun Mu’dan hatırlıyorum. İyi bir komedi oyuncusu bence. Yenilmez’de de çok başarılı.

Emily rolündeki Nurdan Kalınağa ve Dawn rolündeki Gizem Akkuş da gayet başarılılar.

2014’de yazılmış, görece yeni olan metin; iyi organize edilmiş, akıcı ve evrensel. Yeni bir oyun olmasına rağmen 10’dan fazla ülkede oynanması zaten başarısının kanıtı. Türkiye’de ise ilk kez Şehir Tiyatroları’nda oynanıyor. Bu seçim için kendilerini tebrik ediyor ve iyi ki gitmişim diyorum.

 Oyundan Bende Kalan

Oyun sonrasında sorguladığım ilk şey şuydu:

İnsanların, kendilerini anlatırken tanımladıkları ideolojik kimlikleri ne kadar gerçek?

Keskin bir sosyalist olarak kendini tanımlayan Emily, kasabaya yerleşirken halkın katılacağı sanat enstitüsü gibi bir şey açmayı hayal ediyordu. Ama komşusu Alan’ın büyük bir tutkuyla çizdiği resimleri son derece kırıcı ve hatta yıkıcı bir şekilde eleştirirken aslında kimdi? Üstten bakan tavrı ile eşitliği savunması arasındaki çelişki nasıl açıklanabilir? Konfor ve hatta ciddi bir zenginlik içinde yaşarken, kendilerini ateşli bir sosyalist olarak tanımlayan tanıdıklarım geldi aklıma. Hangisi gerçek? Yaşananlar mı, savunulanlar mı? 

Oyundaki sıradan kişinin askere giden oğlu için “Neden zenginlerin değil de bizim çocuklarımız ölüyor savaşlarda” çığlığı bir de… Neden birilerinin umutları, aileleri, çocukları ya da yaptıkları işler diğerlerininkilerden daha değerli oluyor? Eşit ve sınıfsız toplum hiç mi mümkün değil?  

Oyunda öyle eleştirdi ki Emily, Alan'ın çizdiği resimleri. En sonunda bütün resimlerini yaktı Alan! Peki eleştirinin sınırları nerede son bulmalı? Sanat gerçekte nedir? Emily’nin “kendi duygularını aktardığını” söylediği ve bakan kişilerin ilk etapta anlamlandıramadığı soyut çizimler sanat kabul edilirken; eğitimsiz Alan’ın sevgiyle çizdiği ve daha anlaşılabilir tablolar neden sanat kabul edilmiyor?

Oyundan çıkarken böyle şeyler düşünüyordum...

Baysan Pamay Anısına;

Geçtiğimiz Eylül ayında Baysan Pamay’ı kaybettik. Tiyatro izleyen hemen hemen herkesin bildiği, sevgili Baysan Abi, senede 300’e yakın oyun izleyen çok özel biriydi. Hatta TRT-2, O'nun hakkında belgesel bile yapmıştı. Nezaketiyle, bilgisiyle, zarafetiyle tam bir İstanbul beyefendisiydi.

Ortak oyuncu dostumuz aracılığıyla 2015'de tanışmıştık. Bilet alma kuyruklarında sık sık karşılaşırdık. Oyunlar hakkında çokça bilgi alırdım kendisinden.

Salona girdiğimde Baysan Abi geldi aklıma. İlk kez “O’nun izlemediği bir oyuna geldim” diye düşündüm…

Bu oyunu Baysan Abi adına da izleyeceğim dedim kendi kendime. 

O’nun lafı ile kapatayım yazıyı:

"Çok Yaşa Tiyatro!"

Ruhu huzur bulsun, anısına saygıyla…


Devamını Oku

13 Şubat 2022 Pazar

Tiyatro - Kimse Öyle Şeyler Konuşmuyor Artık

Müze Gazhane’nin “Küçük Sahne” olarak da adlandırılan meydan sahnesindeyiz.

Bildiğim kadarıyla izleyiciye oyunu dört taraftan yani 360 derece izleme olanağı sunan sahneler “meydan sahne” olarak adlandırılıyor. Ya da kısaca şöyle de diyebiliriz. Ortada daire şeklinde bir sahne var. Sahnenin etrafında ise sandalyeler yer alıyor. Bu durumda oyunun akışına göre kimi zaman oyuncuların yüzünü, kimi zaman da arkasını görüyoruz.

Küçük bir salon burası, sonradan araştırdım, 100 kişilikmiş. Sahnenin etrafında dizili sandalyeler 3-4 sıra ve numarasız.

Sahne Tasarımı

Önde oturuyorum. Dekor hazırlanmış, perde yok. Sahnenin zemininde raylı platform var, böylece oyundaki dekor kolayca hareket ettirilebiliyor. En büyük sürpriz ise dikkatli bakılınca anlaşılıyor. Sahne platformunda yaklaşık 10 santimlik bir derinlik var ve bu boşluğa su doldurulmuş. Ne işe yaradığını anlatacağım.

Sahne tasarımı, 2007’de kaybettiğimiz usta sanatçı Savaş Dinçel’in oğlu Barış Dinçel’e ait. Konservatuvarda sahne tasarımı eğitimi almış. Bence çok başarılı.

Barış Dinçel yaratıcılığıyla yanılmıyorsam 2007 yılında tanışmıştım. Babası Savaş Dinçel’in yazdığı “Uçurtmanın Kuyruğu” oyunuydu. Sahne ve dekor çok güzeldi diye hatırlıyorum. O zamanlar Savaş Dinçel yeni vefat etmişti ve Müjdat Gezen, tiyatrosundaki bir sahnenin adını “Savaş Dinçel Sahnesi” olarak düzenlemişti. Oyunculardan biri olan İlker Ayrık henüz televizyon ünlüsü olmamıştı; tiyatro oyuncusuydu.

 O günlerde İstanbul’daki kültür sanat dünyasının kalbi hala İstiklal’de, yani  Pera’da atıyordu. İstiklal’de hayat vardı. AKM vardı. İnsanlar sosyalleşmek, eğlenmek ve oyun izlemek için günümüzdeki gibi Kadıköy’e değil İstiklal’e akardı hafta sonları. Sokaklardan masalar kaldırılmamıştı henüz. Taksim’deki eğlence anlayışı Arabesk nargileye evrilmemişti yani. Adım başı sadece Arap değil, batılı turistler de gezerdi. Ben de o zamanlar akşam sekizde hayatın bittiği Kadıköy’deki Bahariye Caddesi’nde yani burnumun dibinde Müjdat Gezen Tiyatrosu açıldı diye ne kadar çok sevinmiştim. Şimdi ise Kadıköy’de sayısını bilmediğim kadar çok tiyatro salonu var. Hafta sonları dışarıda kalabalıktan adım atmak mümkün değil. Çünkü Taksim'e hem maddi hem de manevi anlamda "beton döküldü!"

Yakın zamanda Baba Sahne’de çok beğenerek izlediğim “Don Kişot’um Ben” oyunundaki sahne tasarımı da Barış Dinçel’a aitti ve o dekoru da çok sevmiştim.

 Sahne, dekor, anılar derken ne kadar çok şey anlattım böyle. O halde gelelim oyuna.

Kimse Öyle Şeyleri Konuşmuyor Artık!

Oyun başlıyor. Ve o meşhur metni duyuyoruz Mesut Mertcan’ın o meşhur sesinden:

“Milli Güvenlik Konseyi’nin 1 numaralı bildirisi. Yüce Türk Milleti...”

1980 yılındayız. Darbe olmuş, sokağa çıkma yasağının uygulandığı sıradan bir gün yaşanıyor.

Sıradan bir ailenin evine konuk oluyoruz. O aileye darbenin etkisinin 2015 yılına kadar, yani tam 35 yıl süren yansımaları geçiyor gözümüzün önünden.

Yazar Şirin Gürbüz, yönetmen Emre Koyuncuoğlu ikisi de kadın. Zaten hikaye de iki kız kardeşi odağa alarak anlatılmış. Dolayısıyla 12 Eylül Darbesinin yarattığı yıkımın kadın gözünden anlatımı da diyebiliriz oyuna.

Oyundan çıktıktan sonra aklımda sadece şu cümle vardı:

“Ne hayatlar kararmış 12 Eylül’de ve sonrasında, ne hayatlar sönmüş…”

Babasız kalan çocuklar, çocuksuz kalan babalar… Kim vurduya giden suçsuz insanlar, faili meçhul cinayetler, kitap yakmalar, görüş ayrılığı nedeniyle yıkılan yuvalar, intihar eden insanlar…  Aradan yıllar geçtikten sonra bulunan insan kemikleri…

Oyun sonunda, yıllar sonra birbirini bulan iki kız kardeşin kucaklaşması, yine de umudun var olduğu mesajını veriyor… Ben öyle algılamak istedim belki de.

Şöyle söyleyeyim; oyun, tarih dersi gibi değildi. Dolayısıyla sıkıcı değildi, akıyordu. 12 Eylül’ün üç kuşağı nasıl etkilediğini insan hikayelerinden yola çıkarak anlatıyordu. Benim gibi o dönem hakkında çok okumuş, çok dinlemiş biri için oyun yeni bir şeyler anlatmıyordu. Sadece hafızamı tazelemiş oldum. Oyun kişilerinden gördüklerim, duyduklarım beni şaşırtmadı.  Ama o dönemi tam bilmeyenler için oyunu izlemek mutlaka 12 Eylül hakkında farkındalık yaratacaktır.

Yeri gelmişken metinden aklımda kalan bir cümleyi eklemek istiyorum buraya:

"Farkında olanlar, değiştimek ister..."

Hani 80 sonrası bir dönem entel dantel filmler furyası vardır bilir misiniz? Nur Sürer’li, Tarık Akan’lı falan. O filmlerde 12 Eylül direkt olarak anlatılmaz ama, insan hikayeleri ve ruhsal çözümlemelerle o dönemin psikolojik yansımalarına değinilir. Bu oyunu izledikten sonra tam da öyle bir tat kaldı damağımda.

Yerdeki su neydi peki?

Sahnenin zemininde yer alan su, tam da oyunun ruhuna uygun bir şekilde çok zekice kullanılmıştı. Çünkü yönetmen ve sahne tasarımcısı, hafızalarda silik silik yer alan 12 Eylül kırıntılarını suya yansıtmış! Flu ama anlaşılır, karanlık ama dokunduran…

Mesela şu sahne çok etkileyiciydi bana göre:

“Ortada bir sandalye. Suyun içinde. Sandalyede bir kadın oturuyor. Elleri bağlı, belli ki işkence görmüş. “Ben kimseyi tanımıyorum, sadece sokağa çıkma yasağı bitmeden çocuğum  eve dönsün diye onu aramaya çıkmıştım!” cümlesini tekrar tekrar söylüyor. İşte tam da bu anda, suda yansımalar beliriyor. Kara gölgeler bunlar. Asker gölgeleri, işkence yapan adamların gölgeleri… Yüzleri yok, sadece gölgeleri var.

Yine başka bir sahnede suda bu sefer renkli yansımalar beliriyor. O dönemi çağrıştıran bir şarkıcının yansıması bu. Müşerreff Akay!  Kırmızı Türk Bayraklı elbise giymiş. Türkiyem Şarkısından bir kaç dize var fonda kısık sesle…

Yönetmen, suya görüntü yansıtma tekniği ile hafızamızda o günlere ait bölük pörçük yer alan kırıntıları adeta açığa çıkarıyor.  Hem de o günlerin bulanıklığını, karanlığını, tekinsizliğini ve de sırlarını düşündürerek…

Bence çok etkileyiciydi.

Oyuncular

Bütün oyuncuların emeğine sağlık ama ben en çok ilk kuşakta hemşire anne rolünü oynayan Radife Baltaoğlu’nu beğendim. Aytaç Arman’ın eşiymiş kendisi.

Tunç Başaran, Yeşim Ustaoğlu gibi değerli yönetmenlerin sinema filmlerinde rol almış, onlarca tiyatroda önemli roller üstlenmiş. İzlerken gerçekten hayran oldum oyunculuğuna, müthişti.

Skolyozu olan kız kardeş rolündeki Hazal Uprak’ın  bedenini kullanışı ve oyunculuğu da bence çok başarılıydı.  Oyunda emeği geçen herkesin emeğine sağlık tekrar...

Benden bu kadar... 

Uzun  bir yazı oldu, umarım sıkılmadınız.  O halde sloganımı atıp gidiyorum her zamanki gibi

#Tiyatroİyidir #Tiyatroİyileştirir…

NOT: 

Şehir Tiyatroları'na, Müze Gazhane'yi böyle güzelleştiren belediyeye binlerce teşekkür...

Mutlu pazarlar 


















 

 

Devamını Oku

25 Şubat 2019 Pazartesi

Müsahipzade Celal ve Hayal Kırıklığı Oyunlar


Müsahipzade

Baştan söyleyeyim; Üsküdar Müsahipzade Celal Sahnesi’nde oyun izlemeyi hiç sevmiyorum! Nedense o sahnede izlediğim (Kadıköy’de sahnelenmediği  için orada izlemek zorunda kaldığım) oyunları da pek sevdiğim söylenemez.

Eski binası eminim çok güzeldi, ben ne yazık ki göremedim. Bu sahneyi ise yeni yapmışlar. Dolayısıyla ruhsuz bir bina. Dışı kırmızı kaplamalı. Kocaman camları var. Hani oyunların afişleri asılmış olmasa tiyatro binası demez insan. Tahmin edemez bile buranın sanat mekanı olduğunu. Girişteki alüminyum merdiven korkulukları herhangi bir banka binasını ya da iş merkezini andırıyor. Neyse ki binanın dışında tekerlekli sandalye kullanıcılarını düşünüp  eğimli  bir yol yapmışlar; ama nasıl bir kafaysa mimarın kafası, içeride bu izleyicileri unutuvermiş! Çünkü binaya girmekle iş bitmiyor. Salona girmek için kenarında hiç bir korkuluk olmayan 3-4 basamağı daha çıkmak gerekiyor. Bu kadar da değil! O basamaklardan sonra yine en az 10-15 merdiven daha var salona erişebilmek için. Dostlar alışverişte görsün mantığı yani. Binanın dışına rampa koymuşlar mı koymuşlar, onların işi orada bitiyor. İçeriye giren yaşlı ya da yürüme zorluğu çeken izleyici de başının çaresine baksın artık! Evde otursunlar canım, bu kadarını da belediye mi düşünecek yani…

Demem o ki, son yıllara damgasını vuran kutsal komut “kopyala yapıştır” mantığı Müsahipzade Sahnesi için de geçerli! Hani derler ya “şıpın işi”! Öylesine bir kimliksizlik, aceleci bir estetik yoksunluğu. Özensiz detaylar! Dışında kocaman camları var, içeriye girdiğinizde  ise fuaye demeye bin şahit isteyen karmaşık bir düzen(!) ile karşılaşıyorsunuz. Önce kocaman bir güvenlik kontrolü, onun arkasında devasa bir saksıya dikilmiş zavallı bir gerçek ağaç! Sahi bina içine dikilen ağacın anlamı nedir, bilen var mıdır. Ben bu konuda yorum yapamıyorum netekim. Para atılınca ürün veren cinsten içecek ve yiyecek otomatları var sonra. Halbuki küçük bir büfede emektar bir çaycı arıyor insanın gözü...Bir tiyatro salonunda değil de zevksiz bir zenginin evindeymiş gibi hissettiren çirkin taşlarla bezeli, yarısı tabii ki alaturka olan tuvaletleri de unutmamak gerekiyor!

Oysa binanın adındaki nostaljiye bakın! MÜSAHİPZADE CELAL!




İlk tiyatro yazarlarımızdan kendisi. İnsan bu isme yaraşır kırmızı kadife perdeler hayal ediyor. Eski kostümler, eski afişler, ya da ne bileyim sanata dair detaylar hayal ediyor.

Ne yazık ki bu binada her şey köşeli ! Oysa sanat yumuşaktır, kıvrımları zariftir, insanın ruhunu okşar...






Balkonlu bir salon. Soldan sağa bazı sıralarda 22, bazı sıralarda ise 23 koltuk var. Arada boşluk yok! Dolayısıyla sıranın ortasında bileti olan ve son dakika gelen seyirci yüzünden bir çok insan rahatsız oluyor. Eski salonlarda mutlaka arada boşluk olur halbuki, bu ince bir detaydır.
 “Balkon izleyicisi nasıl anlar oyuncunun mimiğini?” diye sorarsanız bu sorunun yanıtı bende yok. Dolayısıyla bu salona girdiğimde sanki tiyatro oyunu değil de gişe filmi izleyecekmiş hissine kapılıyorum hep. Dedim ya, sevmiyorum bu salonu.

Müsahipzade Celal Sahnesi

Oysa Kadıköy Haldun Taner Sahnesi böyle mi. Eski bir bina. Anılar adeta cisimleşip insanın ruhuna işliyor orada. Düz ayak girişi, eski afişleri, duvarlarına sinen yaşanmışlıkları ile nasıl da güzel duygular geçiriyor insana bu bina. Geçen sene bir ara Kadıköy Haldun Taner Sahnesi’nin de yıkılıp yeniden yapılacağı dedikodusu yayılmıştı da günlerce üzülmüştüm. Allahtan o proje şimdilik rafa kalktı, umarım unutulmuştur!

 Her yer ruhsuz yeniliklerle dolmak zorunda mı? Neden korumak istemiyoruz eski güzellikleri? Neden doymak bilmez bir canavar gibi önümüze ne gelirse silip süpürüyoruz?


Amanvermez Avni

Bu kadar uzun bir girizgahtan sonra Müsahipzade Celal Sahnesi’nde izlediğim son iki oyuna değinmek istiyorum. Geçen ay gittiğim ilk oyun Amanvermez Avni’ydi.

İlk hatırladığım şey soğuk! Salon o kadar soğuktu ki, üzerime paltomu örtmek zorunda kaldım. Konu yeterince içine çekmeyince ve paltonun sıcaklığı da eklenince itiraf edeyim oyunun çoğu yerinde uyudum.

Oyundaki kostüm, dekor ve ışıklara gerçekten sözüm yok, çok başarılıydı. Sahneyi ortadan ikiye bölmüşler, sol taraf iki katlı, sağ taraf tek katlı. Bu sahnenin önüne de akordeon gibi açılan bir perde yerleştirmişler. Dolayısıyla her sahne geçişi için hiç beklemeden dekor ve ışıklar değişebiliyor. Bu dinamizm ve ışık kullanımı gerçekten çok hoşuma gitti. İnsan ödenekli tiyatroda dekor ve ışığın bu şekilde profesyonel kullanımını bekliyor açıkçası. Daha doğrusu ben bekliyorum. Baş roldeki Burak Davutoğlu da oldukça başarılıydı. Ama iki buçuk saat süren bu oyun bana göre yine de tatmin edici değildi. Konu mu eskiydi, diyaloglar mı uzundu, yoksa metin mi yetersizdi bilemiyorum. İkinci Abdülhamit niye vardı mesela? Gereksiz Karadeniz şiveli diyaloglar niye vardı?
Son dönem İBB Şehir Tiyatroları’nın yeni çıkardığı oyunlara gitmekten çekinir oldum işte bu gibi nedenlerden ötürü. Yerli oyun seçiliyor ama seçilen metinler genelde kötü. Evet tiyatro emekçilerine saygım sonsuz; ama seyirciye de saygı duyulması gerekir. İzleyici de aptal değil ki, hangi metnin neden seçildiğini anlamaz mı?


Söz Veriyorum

Müsahipzade’de son dönem gittiğim ve yer yer uyuduğum bir diğer oyun da "Söz Veriyorum" oyunu oldu. Rus yazar Aleksei Arbuzov’un yazdığı metin çok güzel gerçekten de. Ama ben yine de "oyun bitsin ve gideyim artık"modundaydım.

Kocaman sahnenin ortasında dönebilen dinamik bir dekor düşünün. Yanlar boş. Oyun bu dekorda gerçekleşiyor. Ben de üçüncü sıranın en solunda oturuyorum. Her ne kadar karanlık olmasına dikkat edilmiş olsa da, sahnenin sol arkasında kuliste hareket edenleri açık ve seçik görebiliyorum. Oyundan kopmamak mümkün mü?

Özellikle ilk sahne, yani savaş sahnesi oldukça sıkıcı geçti benim için. Sahne bitmek bilmedi. Kostümler ve oyuncuların tuhaf davranışları yaşanmış bir savaştan değil de "post-apokaliptik" bir kurgudan bölüm izliyormuş gibi hissettirdi. Kocaman adam ve kadın, beş yaş çocuk zekası seviyesinde garip garip hoplayıp zıplıyordu.
 Dekorun, diğer tabirle  oyun alanının sol yanındaki zemine güya bomba efekti versin diye  spot lamba koymuşlar. O lambaları izlerken haliyle  ışıkların bomba ışığı olduğuna ikna olmak mümkün olmuyordu. Keşke sahnenin tamamını oyun alanı olarak kullansalardı ve ben izleyici olarak bir bütünlük görebilseydim. Mesela Karıncalar-Bir Savaş Vardı da Şehir Tiyatrosu’nda izlediğim savaş konulu bir oyundu. Ve ben o oyundaki dekor, sis, ışık, sahne kullanımına hayran kalmıştım. Tek kişilik oyunu hiç sıkılmadan  zevkle izlemiştim.  Bu oyunda ise oyuncuları da alkışlamadım açıkçası; çünkü maalesef beni hikayenin içine alamadılar. Oysa okuduğum onca kötü yoruma rağmen, bütün önyargılardan arınarak ve oyunu beğenmek amacıyla bilet almıştım. 

Demem o ki; başka bir dekor ile, başka oyuncularla, başka bir yorumla "Söz Veriyorum"u bir kez daha izlemek isterim.

Açıkçası bu oyunla ilgili fazla da eleştiri yapmak istemiyorum. Zira çeşitli sosyal medya platformlarında oyuna yapılan eleştirilere yönetmen çok sert  cevaplar vermiş. Okuduğumda  gerçekten kullandığı üsluptan ürktüm! İzleyici olarak beğenmeme hakkımı saklı tutuyor ve bu konuda polemiğe girmek istemiyorum.




Son söz olarak diyorum ki; keşke Şehir Tiyatroları her geçen gün bu kadar kan kaybedeceğine Darülbedayi’nin ihtişamlı günlerine geri dönse… 

Umutla ve sevgiyle,





Devamını Oku

24 Aralık 2017 Pazar

Hisse-i Şayia; Bir Evlilik Komedisi

Evlilik çağına gelmiş genç kız, 15 sene önce boşanmış anne ve babasının bitmek tükenmek bilmeyen tartışmalarına dayanamıyor ve ikisinin arasında kalmaktan artık isyan ediyor:

Hisse-i Şayia mıyım ben, yani çok sahipli bir eşya mıyım; mal mıyım ben?”

Biz 2000'li yılların seyircileri de, böylece oyunun adının ne anlama geldiğini öğreniyoruz.
Oyun keyifle ilerlemeye devam ediyor.


Şehir tiyatrolarında en sevdiğim şeylerden biri, kuşkusuz ki perde açılınca nefis bir dekorla karşılaşmak! Kapalı perdenin ardında beni karşılayacak sürpriz bozulmasın diye de oyunun fotoğraflarına önceden pek bakmıyorum. Yine öyle oldu. Perde açıldığında Meşrutiyet Dönemi'nin İstanbul'unu sergileyen nefis bir dekorla karşılaştık. Sahnede özenle yapılmış iki katlı kocaman beyaz bir konak vardı. Cumbasında ışıkları yanan konağın bahçesindeki salıncaktan ağaçlarına, dış kaplamasından evin önündeki mermer merdivenlere kadar her şey düşünülmüştü. Sadece bu mükemmel tablo içinde bahçedeki bambu sandalye ve masalar ayrıksı duruşları ile biraz gözümü rahatsız etti. Günümüzde yazlık evlerin balkonlarında kullanılan bambu masa ve sandalyeler sanki o dönem kullanılmazdı gibi geldi bana. Onun dışında açılış müziği, özenle seçilen kostümler ve muazzam dekor sayesinde kendimi yüzyıl öncesinde, yani Hisse-i Şayia'nın ilk kez sergilendiği 1916 yılında bulmakta hiç zorlanmadım.


Oyunda yüzünü batıya çevirmiş bir Osmanlı karakteri olan Zihni Göktay'ın günümüze yaptığı göndermeler mükemmeldi.

“Fayton arıyordum, bir türlü bulamadım. Sordum atlar grevdeymiş. Atlar bile hakkını arıyor!”
“ Bu evde demokrasi var, kaç göç gizli saklı şeyleri sevmem, kızım git nişanlının yanına, çekinme!” söylemleri aklımda kalmış. Bir de oyunun sonunda “Kadınlara biraz eziyet ettim bu oyunda. Onların nezdinde tüm kadınlardan özür diliyorum, kadına şiddete karşıyız” gibi bir göndermeyi de tam yerli yerinde kullanması, Zihni Göktay'ın nasıl özel bir yetenek olduğunu anlamamı sağladı. Salon alkıştan yıkılıyordu zaten oyun bitiminde.



Oyunculuklar mükemmeldi!

Zihni Göktay'ı bilmeyeniniz yoktur. En son Ulan İstanbul dizisinde camdan bakıp harika laflar eden Servet Abi rolüyle gönlümde taht kurmuştu. Tuluat (doğaçlama) geleneğinin son temsilcisi olan sanatçıyı sahnede ilk kez izledim. Enerjisine, tarzına hayran oldum. Yüz yıllık metinde aralara serpiştirdiği günümüze yönelik göndermeleriyle, vücut dilini muazzam kullanışıyla beni benden aldı. Zihni Göktay'ın olduğu sahneleri daha keyifle izlediğimi itiraf etmeliyim.

Oyunda sürekli didişen Tahir Bey yani Zihni Göktay ile eski karısı Faika Hanım'ı canlandıran Hikmet Körmükçü'nün birbirleriyle uyumu; bir ırmağın yatağında yol alan su gibi akıcı ve mükemmeldi. Daha sonra merak edip özgeçmişini okuduğumda, yılların sanatçısı Hikmet Körmükçü'nün Bedia Muvahhit'ten dersler aldığını öğrenmek beni ayrıca heyecanlandırdı. 

Oyundaki Suudi Bey'i canlandıran Sezai Aydın konuştukça sanki sahnede Rocky konuşuyormuş gibi bir hisse kapılmadım desem yalan olur. Mükemmel sesi ve diksiyonuyla ve elbette ki oyunculuğuyla sahnede göz dolduruyordu.

Bican Efendi rolündeki Aybar Taştekin'in komik halleri harikaydı. Şunu da belirteyim; Mahmure rolünde Zihni Göktay'ın gerçek kızı Zeynep Göktay Dilbaz vardı. Necmi rolündeki Uğur Dilbaz da Zihni Göktay'ın gerçek damadıydı. Yani ailece harikalardı.

Hizmetçi Mari rolünde süre olarak sahnede az da yer alsa Yağmur Damcıoğlu Namak'ı gerçekten çok başarılı buldum. Nesibe Hanım rolündeki Selma Kutluğ'u da es geçmemek gerekir, gayet başarılıydı.

Sonuçta karşımızda dil ve konu olarak eski bir metin vardı ama Tarık Şerbetçioğlu'nun başarılı rejisiyle ve üstün oyunculuklarla harmanlaşmış harika bir oyun izledik.



Meşrutiyet dönemi tiyatrosunun önemli isimlerinden İbnürrefik Ahmet Sekizinci'nin Fransız “Bahane” adlı metinden uyarladığı oyunu Bedia Muvahhit ve Vasfi Rıza Zobu'nun hayatlarının sonuna dek oynadıklarını da dip not olarak eklemek isterim.

Bugünlük de benden  bu kadar; sloganımı atar giderim... 

"Yaşasın tiyatro, yaşasın iyi sanatçılar...! "




Devamını Oku

12 Kasım 2017 Pazar

Haldun Taner'de "On İki Öfkeli Adam" İzledim!

Bazı oyunlarda sahnede perde olmuyor. Salona adım atınca, az sonra içine gireceğimiz dünyanın detaylarıyla tanışıyoruz. On İki Öfkeli Adam oyununda da böyleydi. Oyun başlamadan önce sahnede uzunca beyaz bir masa, çevresinde on iki beyaz sandalye karşıladı bizleri.

On İki Öfkeli Adam

Dahası da var. Masanın kenarlarında dört tane antik Yunan sütunu vardı, bir tane de kapı bulunuyordu. Bütün bunlar, dünyaya benzeyen bir yarım kürenin içindeydi. Küreyi oluşturan çemberin seyirci tarafı açıktı. Arka planda hareketli bulutlar ve gökyüzü, kürenin üzerinde meridyen ve paraleli andıran çizgiler, bizden ötede bambaşka bir dünyayı çağrıştırıyordu. Antik sütunlar kürenin çeperleri boyunca öne doğru eğilmişti. Birazdan on iki kişilik jüri gelecek ve on dokuz yaşında bir gencin elektrikli sandalyede ölmesine ya da yaşamasına giden yoldaki görüşlerini belirleyecekti. İşte tam da bu noktada Yunan sütunlarının öne doğru eğilmiş olması, bende direkt adalet denilen kavramın “eğilip bükülebilen bir şey olduğu” çağrışımını yaptı. Ortamdaki kapı bile dik durmuyor, kürenin şekline uyum sağlamış yamuk duruşuyla az sonra şekilden şekile gireceğini göreceğimiz jüri üyelerinin ruh haline hizmet ediyordu. Bence dekor, Şehir Tiyatroları'nda izlediğim hemen hemen bütün oyunlarda olduğu gibi çok başarılıydı.

Oyunun konusu

On dokuz yaşında bir genç, babasını öldürmekten yargılanıyor. Biz genci veya mahkeme salonunu hiç görmüyoruz. Bütün oyun boyunca on iki kişilik jürinin bu konu hakkında tartışmasına ve sonucu netleştirmesine tanık oluyoruz. Jürinin görevi oy birliğiyle bir karara varmak. Çünkü mahkeme başkanı jüriden “oy çoğunluğu” ile alınmış bir kararı kabul etmiyor. Yani on iki adamın hepsi aynı sonuca imza atmak zorunda. “Çocuk ya suçlu, ya da suçsuz!” diyecekler.


Gerçek nedir?
Jüri üyeleri kızgın ve hızlı adımlarla salona giriyor. Belli ki hepsi çocuğun suçlu olduğunu düşünüyor. Çünkü olayı gören bir komşunun ve olayı duyan başka bir komşunun ifadeleri var. Adamı öldüren bıçağı çocuğun aldığına dair tanıklar var. Yani bütün deliller ve tanıklar çocuğun babasını öldürdüğünü gösteriyor. Jürinin işi kolay aslında! Oy birliğiyle “çocuk suçlu!” demek ve görevi tamamlamak! Jüri başkanı oylama yapıyor, sonuçta on bir üye “çocuk suçlu” görüşünü bildirirken içlerinden bir tanesi “çocuk suçsuz” diyor. Suçsuz diyen 8. jüri üyesi şunu söylüyor:

Evet belki çocuk suçludur, ama belki de değildir. Ben emin değilim!”

İşte bu şüpheden sonra izleyiciyi de sarmalayan müthiş bir sorgulama başlıyor. İki perdede yaklaşık iki saat boyunca tempo hiç düşmeden bu sorgulamanın içinde buluyoruz kendimizi. "Gerçek nedir?" diye düşünüyoruz. Herkesin hemfikir olduğu şey gerçek midir? Yoksa bilinç süzgeçlerimizden olayları geçirirken kendi yaşanmışlıklarımızın, ruh halimizin, hayata bakış açımızın etkisinde kalarak gerçeği kendimizce farklı kalıplara mı sokuyoruz?  Bunun sonucunda  kendi gerçeğimize hem kendimizi hem de başkalarını da inandırıyor muyuz?

Sorular, sorular, sorular...

Eğer gerçek bu kadar geçişken bir yapıdaysa, adalete nasıl güvenilebilir? Ön yargılar yüzünden aldığımız kararlar nelere mal olabilir? Yargıçlar hüküm verirken kişisel dünyalarının hiç mi etkisinde kalmazlar? 

Emin olmadan bir insan hakkında hüküm vermek ne de kolay gerçekleşebiliyor. Oysa detaylarda kim bilir neler saklı...

On iki jüri üyesinin de erkek olması, acaba erkek egemen toplumların düzenine karşı bir mesaj mıdır? Eğer içlerinden biri kadın olsaydı, acaba daha merhametli davranıp olaya daha insani boyutta mı yaklaşırdı; elbette bunu bilemiyoruz. Yazar neden altı kadın altı erkek yerine 'on iki öfkeli adamı' tercih etti?

Tiyatroda metnin gücü

Açıkçası oyuna giderken iki saat boyunca jürinin oturumuna tanık olmanın sıkıcı olabileceğini düşünmedim desem yalan olur. Ama metin o kadar güçlüydü ki; oyundan çıktığımda bırakın sıkılmayı, ikinci kez izlemeyi bile düşünür haldeydim. Jüri üyelerinin birbirlerine adlarıyla hitap etmemeleri, oyunda ülke adı geçmeyişi; metinde ele alınan adalet, ön yargı, hüküm vermek, yanızlık, göçmenlik gibi konuların evrenselliği; tiyatroda metnin gücünü bir kez daha gözler önüne seriyordu.

Oyunculuklar

Genel olarak oyuncuları çok başarılı buldum. 7. jüri üyesi Kutay Kırşehirlioğlu, 9. jüri üyesi Metin Çoban, 3. üye Serdar Orçin, göçmen üye Nihat Alptekin ve 10. üye Ali Gökmen Altuğ'u çok beğendim. Daha önce Öyle bir Geçer Zaman Ki dizisinde Osman'ın gençliğinde izlediğim genç oyuncu Gün Koper'i de kendini daha çok geliştirmiş buldum. Sadece ilk "suçsuz" diyen 8. üye Ahmet Özarslan bana biraz doğallıktan uzaklaşmış gibi geldi. 


Sinema filmi de var

Eğer oyunu fırsatınız olmadığı için izleyemeyecekseniz üzülmeyin. Yazar Reginald Rose'un 1954'de yazdığı metin, ilki 1957'de olmak üzere iki kez sinemaya da uyarlanmış. Hatta ikinci versiyonunda 7. üye olarak rol alan Henry Fonda Oscar ve Altın Küre'ye aday gösterilmiş. Ben sıcağı sıcağına filmi de izlemeyi düşünüyorum. Sonbaharın bu güzel pazar gününe böyle güzel bir film izlemek yakışmaz mı...


Oyunun Sonu
Hiç mi olumsuz yanı yok?

Oyunu Haldun Taner sahnesinde önden üçüncü sırada izlememe rağmen özellikle arkası dönük oyuncuların bazı konuşmalarını duymakta zorlandım. Böyle diyaloğa dayalı bir oyunda arkada oturanlar bazı konuşmaları kaçırmışlarsa bence oyundan yeterince keyif alamamışlardır.  Oyunu mümkünse önlerde izlemeye çalışın derim. 

Son bir not daha ilave edeyim. Tiyatroda görsellik, kostüm, estetik, müzik, hareket gibi unsurlara önem veriyorsanız, bu oyun sizin için biraz eksik kalabilir. Çünkü temsilde müzik yoktu, pek hareket de yoktu. Ama güçlü bir metinle bol zihin egzersizi yapmaktan keyif alıyorsanız; “On İki Öfkeli Adam” çok doğru bir seçim diyebilirim.

Emeği geçenlerin ellerine sağlık.


Herkese sanata yakın güzel bir gün diliyorum.


 On İki Öfkeli Adam - Oyunun Künyesi



Devamını Oku

29 Ekim 2017 Pazar

Dizi Setinden İzlenimlerim


İki dönem boyunca katıldığım, bu sene işler güçler yüzünden aksattığım senaryo atölyesinde hocamız dün bizi dizi setine götürdü. Daha önce sokakta defalarca çekimlere tanık olmuştum; fakat detaylı olarak ilk kez çekim izleyeceğim için oldukça heyecanlıydım. Bize sağlanan minibüse bindik ve yaklaşık bir saat sonra İstanbul'un sınırlarındaki Darıca'ya yani sete geldik. Arabadan indiğimizde pek çok minibüs ve karavanla karşılaştık. Geldiğimiz yer de sıradan bir mahalle değil, filmler için inşaa edilmiş oldukça büyük bir açık hava platosuydu.

Açık Hava Film Platosu

Kapıda bizi bir görevli karşıladı. İçeri almadan önce “Şu anda çekim var, lütfen telefonlarınızı sessize alın” dedi. Hemen telefonlarımızın sesini kıstık. Adeta bir mabede girer gibi yavaş yavaş platonun içine adımlarımızı attık. İçeriye girince çok şaşırdım. Doksanlı yıllardan kalma eski zaman kasabasını andıran pek çok ev vardı. Evler gerçekti, aralarında sokaklar vardı. Bakkal, manav, kahvehane gibi pek çok dükkan vardı. Sokakların tabelaları oldukça sahiciydi. Evlerin çoğunun camları açıktı, tül perdeleri uçuşuyordu. Kiminin penceresinin önündeki çiçeklere dikkatle bakmasam, sahte olduklarını anlayamazdım. Sonradan araştırdığıma göre bu platonun 6 dönümlük arazide bundan 4 sene önce 1 milyar dolar harcanarak kurulmuş olduğunu öğrendim. Platoda yer alan bakkal, pastahane, berber gibi yapıların tamamı Darıca'daki tarihi binaların birebir kopyası olarak inşa edilmiş. Bildiğiniz küçük bir mahalle orası. İçinde 7 sokak, 12 apartman ve farklı farklı 10 dükkan var. Ara yolların asfaltına, taş döşeli kaldırımlara ve dikilmiş canlı ağaçlara kadar bütün detaylar düşünülmüş. Platoya girdiğim anda sinemanın büyüsü beni sarmaladı. Gerçekler içinde hayaller, hayaller içinde gerçekler adeta dans ediyor sinemada. Ne muhteşem bir şey bu!

Hummalı çalışma
Platoya girdiğimizde üzerinde “ Balat Erkek Öğrenci Yurdu” yazan, kapısının önünde gerçek bir Atatürk heykeli olan binadan sağa doğru yöneldik. Sokakların birleştiği bir meydan, meydandaki bir dükkanın önünde dizide geçen eski model bir araba karşıladı bizi. Etrafta koşuşturan onlarca insan, ışıklar, kameralar, kablolar... Yönetmen ve görüntü yönetmeni yan yana oturuyordu bir tente altında. Önlerindeki iki ekranda farklı kameralardan gelen görüntüler vardı. Biz tam yönetmenin arkasında durduk ve bu sayede olup biten her şeyi izleme olanağı bulduk. Aklıma gelmişken söyleyeyim; son yıllarda oldukça moda olan “yönetmen koltuğu”nun sahicisini de görmüş oldum sette. Ama öylece kenarda duruyordu. Demek ki yönetmen çadırından ayrılınca kullanacaktı sandalyesini.

Gerçek içinde hayal, hayal içinde gerçek...
Birden görevlilerden birisi “Sessizlik” diye bağırdı. Zaten kısık sesle konuşan herkes sus pus oldu. Sonra yine görevlilerden biri “Trafik başlasın!”komutunu verdi. Bunun üzerine sokaktan insanlar geçmeye başladı. Bence figüranların hepsi yerel halktan seçilmişti. O kadar güzel yapıyorlardı ki işlerini... Bir kadın pazar çantasıyla karşıdan geliyor, öbür taraftan bir adam yürüyor falan... Sonra başrol oyuncusu dükkandan çıktı ve konuşmaya başladı. Konuşması bitince yönetmen ”Cut!” dedi sahne kesildi. Ezber vardı, sufle yoktu. Haftada yüz yirmi dakika çekilen dizilerdeki kalınca bir kitap gibi olan senaryoyu nasıl ezberliyorlar, takdir etmek lazım. Ve elbette o senaryo kısa sürede nasıl kotarılıyor! Hani kızıyoruz ya ne saçma laflar bunlar diye... Senarist ne yapsın; kısa sürede kalın bir kitabı nasıl yazsın! Halbuki yabancı dizilerdeki gibi süre kırk beş dakika olsa, senaryonun da çekimlerin de kalitesi kim bilir nasıl değişir!

Boom; çık kareden :)
Toplamda bir kaç dakikalık sahne için en az beş kez çekim yapıldı. Bir saate yakın zaman aldı sahnenin bitmesi. Ön kamera, arka kamere, yakın planlar... Her seferinde oyuncu aynı repliği söylüyordu. Oyuncuların olmadığı hareket sahneleri için ise bir görevli, oyuncunun repliğini okuyarak sanırım süre ayarlaması yapıyordu. Bu arada oyuncusuz ara görüntüler alındı. Bir ara uçak geçti, yine çekim kesildi. Önceki çekimde bankta oturan figüran yerinden kalktığı için görüntü yönetmeni uyardı çocuğu. Başrol oyuncusu da “Elimde tespih var mıydı?” diye sordu. Bütün bu detaylar, devamlılık için çok önemli şeyler.

Ben en çok açık havada biz paltoyla üşürken incecik peştemal ile dolaşan oyuncuya üzüldüm. Düşünsenize saatlerce o şekilde dolaşmak zorunda! Geçenlerde okumuştum;Türkiye'deki oyuncuların en büyük sorunu üşümekmiş. Halbuki bu işlerin kolayı var. Mesela Hollywood'da filmler devasa kapalı stüdyolarda çekliyor. Adamlar stüdyoda çölün de, plajın da, uzayın da sahtesini yapabiliyor! Bize de böyle platolar lazım; ya da filmler ve diziler kış aylarında daha sıcak olan Antalya veya Adana'da çekilmeli! Yazık bu insanlara bence. 

 Neyse ben olayı anlatmaya devam edeyim:

YönetmenSay” dediğinde, üzerinde planın numarası, kaçıncı çekim olduğu gibi montajda işe yarayan bilgiler yazan “klaket” devreye giriyordu. Klaketi tutan kişi “çat” diye tahtayı kapatınca
 “Üç, iki bir, buyurun! “ diye oyunu başlatıyordu yönetmen yardımcısı. Setin ayrı bir jargonu vardı, ayrı bir enerjisi vardı. Bence insan öyle bir yerde normal bir işteymiş gibi “Biraz kaytarayım, cep telefonuma bakayım!” falan diyemez. Aşırı konsantrasyon var, ve bir de aşırı emek sarf ediliyor. Set işçileri sürekli ayakta; sağa sola  koşturuyor. Yönetmenler sürekli sigara çay içiyor. Yüzleri yorgunluktan ve bence düzensiz beslenmekten kara sarıya dönmüş. Gerginler; çünkü çekimler kolay kolay bitmiyor. Düşünsenize haftada yüz yirmi hatta yüz elli dakika süren dizi çekmek kolay iş mi!
Sette dinlenme yok!

 Çekimleri uzunca bir süre soluksuz bir şekilde izledikten sonra yönetmen, söyleşi yapmaya vakti olmadığı için bizden özür diledi.  En sonunda başrol oyuncuları ile birlikte toplu fotoğraf çekildik ve platodan ayrıldık.

Bu ziyarette sinemanın büyüsüne daha da çok kapıldım. Adım adım o sihirli dünyaya yaklaştığımı hissediyorum. Bir gün mutlaka kendi senaryomun çekildiği sete gideceğim. Ve size bu blogda anlatacağım...


Devamını Oku