iç dökmeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iç dökmeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2025 Cumartesi

Mutlu Son Varsa Diziye Katlanıyor İnsan!

Genellikle mutfakta çalışırken Türk dizisi açıyorum telefonda. Eski diziler… Mümkünse on sene öncesinin dizileri. Ses olsun diye, bir hikâye olsun diye…  Film açmıyorum, çünkü filmi izlemek, dikkatini vermek gerek. Neyse işte normalde açıp da izlemediğim romantik komedilere denk gelirsem ne âla… Çok kavgalı, bağırışlı çığırışlı olursa diziyi yarıda bırakıyorum. Sonra yine çok araştırmadan Youtube’da karşıma çıkan dizilerden çok abidik gubidik olmayanları seçmeye çalışıyorum. Çünkü genelde elimde soğan ya da domates olabiliyor. Ya da işte konusu neymiş falan diye araştırma yapmaktan sıkılıyorum. Ne de olsa mutfak dizisi… İlk sahneyi beğendiysem devam ediyorum. Zaten diziye baktığım da yok, ilk bölümde karakterleri tanıdıktan sonra sesleri yetiyor. Radyo tiyatrosu gibi yani.

Neden anlatıyorum bunu uzun uzun… Çünkü bu dizi mevzusunu güncel hayata, politikaya, memleket meselelerine bağlayacağım da ondan.

Son bir haftadır izlediğim bir dizi var. Hadi adını da söyleyeyim, Ihlamurlar Altında… 2005'de başlamış, şimdi bize çook eski gelen zamanlara ait… İşte bu dizi başlarda ilgimi de çekmişti meslek gereği. Tekstilin yıldızının yüksek olduğu zamanlar. Konu da tekstil fabrikasında başladı. Patronun at çiftliği var, zengin… Çocukları yurt dışında okumuş ama babalarının fabrikasında çalışıyor. Patronun kızı işçilere çok iyi davranıyor falan… Şimdiki dizilerde göremezsiniz tekstil fabrikasında geçen konu. Çünkü tekstil bitti malumunuz.



Arka plan açısından bakıldığında her ne kadar diziler toplumsal kaygılar taşımasa da detaylarda iyi kötü zamana ayna olabiliyorlar. Şimdiki dizilerde tekstil patronu yok mesela, çünkü tekstil kalmadı. Günümüz dizilerinde mafya babaları var, havuzlu villalarda oturan zengin aileler var ve genelde ne iş yaptıklarını bilmiyoruz. Zamanın ruhu işte…  İzlediğim dizide mahallede meyhane var mesela. Meyhaneci tanıdık, zaman zaman ailecek gidip kızlı erkekli efkâr dağıtabiliyorlar. Zamanın hüzünlü ruhu… Aşklarına üzülüyorlar iki kadeh parlatıp. Günümüzde iyi karakterler meyhaneye gitmez dizilerde. Gitseler de rakı kadehi falan görünmez. Dedim ya, zamanın ruhu… 

Her neyse konuyu dağıtmayayım… Benim dizide olaylar tekstil fabrikasında geçerken aşklar da var tabii ki. Bazı aşklar başlıyor, iyi güzel, sonra malumunuz kader ağlarını iki ters bir düz örüp… Hoş o zamanlar diziler şimdiki gibi üç saat olmasa da bölümler ilerleyince bıktırıcı kadersel rastlantılar,  bir türlü olamayışlar, duyguları içine atıp yanlış anlamalar falan giriyor devreye. Yeşilçamvari...

Altmışıncı bölümde o kadar baydı ki bütün bu ola(ma)yışlar, diziyi bırakacaktım nerdeyse… O kadar sıkıldım ki her şeyin olumsuz gitmesinden! Yani işte esas kız, âşık olduğu adamdan çocuk bekliyor, araları da bozuk. Her gün karar veriyor durumu söylemeye, telefon açıyor. “Sana çok önemli bir şey söylemem lazım” diyor. “Telefonda olmaz” diyor. Sonra bir şeyler oluyor, kaç bölümdür kız bir türlü söyleyemiyor durumu. Tahmin edeceğiniz üzere kızın güya iyiliğini düşünen kötü, bencil ve de kibirli annesi, doktordan sahte rapor alarak esas oğlana “kızım hamile ama başkasından” diyor. Akıllara zarar senaryo klişeleri… Esas kız ve esas adam mutlu olamasın diye senarist elinden geleni yapmış anlayacağınız. Dizi de olsa ruhu kararıyor insanın...


Tabii ki bütün bu salaklıklara sinir olup diziyi bırakmak istiyorum ben. İyi de 60 bölüm dinlemişim, finali görmeyi hak etmedim mi? Yok bilemediniz, açıp  final bölümüne bakmadım. Ama yapay zekaya sordum.  Ve öğrendim ki mutlu son oluyormuş ve bütün saçmalıkların neticesinde sevenler kavuşuyormuş. Heyt be, hep kötüler kazanacak değil ya!


                     💪🏼👍🏼😇👏🏼👏🏼👏🏼🥰🙏🏼🫠💐🌸🌸🌸🌸🌸

İşte bunu öğrendiğimde resmen aydınlanma yaşadım!

Diziyi izlerken, yani dinlerken artık stres olmuyorum, biliyorum ki final güzel.

Peki aydınlanma bunun neresinde?

Dedim ki kendi kendime:

“Hayatımızın bıktırıcı taraflarına da mutlu sonunu bildiğimiz dizi gibi bakamaz mıyız?”

Daha doğrusu son zamanlarda ülkemizde yaşanan şeylerin de aynı bu izleyicisini bıktıran, “Hadi ya, bu kadarı da olmaz ama ya, senarist bizimle dalga mı geçiyor?” dedirten dizilerden ne farkı var?

  Her gün “Yok artık” dedirten "ülke dizimiz"in  yüz bin bilmem kaçıncı bölümünü izlemekten vazgeçemeyiz de üstelik! Kanal değiştirme şansımız var mı? Evet bazıları için mümkün bu ama genel izleyicinin cüzdanı yeter mi ülke kanalları arasında geçiş yapmaya! Hem sevdiğimiz ülkemiz, yani kanalımızı niye bırakalım… İşte tam da bu noktada benim aydınlanmam giriyor devreye…

Yahu filmin sonunda iyiler kazanacak işte!

Sizi bilmem, ben hep mutlu sonlara inanırım.

O halde sakin be…  Az relaks… Az sabır... Biraz papatya çayı, az lavanta yağı kokusu... Olmadı sarı kantaron çayı içiverelim...

Edip Cansever’in de dediği gibi

“…Sanki beyaza keser gibisine yedi renk…”

Apaydınlık oluverir ortalık… 

Yani demem o ki, bizim hayatımız da olmuş dizi film…

Mutlu sona inanırsak, mutlu sonu görürüz be dostlar; enseyi karartmaya ne gerek var...

 

 

 

 

 

Devamını Oku

21 Ağustos 2025 Perşembe

Kutu kutu hayatlar...

Son zamanlarda neyi fark ediyorum biliyor musunuz, her yerde kapaklı kutular var, içleri kutuya özel insanlarla veya duygularla dolu...

Mesela eski adıyla Twitter, yeni adıyla X! Bir türlü vazgeçemediğim tek sosyal medya platformu.  Her sabah uyanır uyanmaz açtığım, gündemi takip ettiğim ve evet sanırım bağımlısı olduğum gürültü kutusu!  

Evet, geçenlerde Twitter’ın bir gürültü kutusu olduğu geldi aklıma aniden; hatta gözümün önünde de canlandırdım. Bir kutu var, koli gibi düşünün… İçinde her kafadan bir ses çıkıyor! Kimi kendi kendine boşluğa konuşuyor, kimi aynadaki kendine bakarmış gibi kendini tatmin edercesine konuşuyor, kimi kutudaki diğer gürültücü kitleye hitap ederek konuşuyor… Kiminin önünde diz çökmüş yatıyor birileri, konuşsa da duysam diye… 



Bazıları başkalarının söylediklerini tekrar ediyor sadece… Yankılar birbirine karışıyor. Kimileri de birbiriyle kavga ediyor. Ben ve benim gibileri; yani ne diyeyim bilemedim- Allah ıslah edesiceler grubu olarak bizler- bu gürültü kutusuna pek bi meraklıyız. İnsan böyle saçma bir gürültü kutusunun bağımlısı olabilir mi? Bin tane zararını bildiğimiz nelere bağımlı olmuyoruz gerçi… Netekim, Twitter benim gözümde bakkal kolisi gibi gösterişsiz bir kutu, içinde bir dünya gürültücü minik insan var.

Bir de allı pullu kutular var. Mesela Instagram gibi… O kutunun dışı yanarlı dönerli, ışıltılı pırıltılı… İçinde milyonlarca minik sahne kurulmuş. Herkes en güzel, en zengin, en gezgin, en sosyal haliyle o sahnelerde. Kimisi şahane sofralarda kadeh kaldırıyor; kimi “kocişinden” gelen pırlanta yüzüğü gösteriyor… Her yer ışıl ışıl pırıl pırıl… Ama neticede orası da bir kutu, gösteriş kutusu… 

Yanlış anlaşılmasın; o paylaşımları yadırgamıyorum. İnsan bir şeyleri göstermek, paylaşmak istiyor neticede, ruhumuzun ona da ihtiyacı var demek ki… Hiç Instagram kullanmıyorum diyen ben bile, çiçeklerimin fotoğraflarını, gittiğim tiyatroların alkış videolarını paylaşıyorum orada, bir nevi arşiv gibi… Ama sonuçta orası da bir kutu; kapağını açmadan içine giremiyorsun…


Bu kutu metaforunu çok sevdim sonra… Ben değilim ki bu metaforu icat eden. Yıllardır apartman daireleri için “kutu gibi evler” demiyor muyuz? Şahane benzetme, bulanın düşüncesine sağlık. O kutu evlerin hepsinde bir hayat var ve kapağını, kapısını açmadan içeride neler oluyor bilemiyoruz. Peki ya insanlar? Hepsi birer kapalı kutu değil mi? Kapağını açıyorsun, kutu içinde kutu çıkıyor bazılarında!

İşte bütüün bu kutular arasındaki yaşamda insanın kendini en güçlü hissettiği an kapaklara bağlı… Yani kutuların kapaklarını canın istediğinde kapatıp canın isteyince açabiliyor musun, senden iyisi yok… Kendi kutunun kapağı da dahil elbette…

Devamını Oku

31 Temmuz 2025 Perşembe

Mutlak yalnızlığa dair sorular, sorular, sorular...

Bir insanı muhabbet etmek için kimse aramazsa ve o insanın da telefon rehberinde onlarca kayıt varken içlerinden birini arayıp muhabbet edesi gelmezse; bu durum iyi bir şey midir, yoksa psikologlar mı devreye girmelidir? Böyle bir soruya muhtemelen çoğunuz “Bu kesinlikle psikologluk bir durumdur” diyecektir. Belki de bu insan, o kadar kötü birisidir ki, kimse arayıp sormak istemiyordur! Olabilir mi? İyilik tanımında “arayan kişi sayısı” ne kadar gerçekçi bir kıstas olabilir… Aranılıp sorulan herkes iyi insan olsaydı, dünyada bu kadar kötülük olur muydu? Bu kadar haset, bu kadar kıskançlık, bu kadar çekememezlik, bu kadar sevgisizlik; her gün birbirini arayıp soran; bir yerlerde buluşup kahve içen insanlar arasında olmuyor mu?


İnsan gerçekten de sosyal bir varlık mıdır peki? Yani etkileşim olmadan, konuşmadan, halleşmeden, dertleşmeden; ne bileyim düğüne gidip iki oynamadan, komşuya gidip iki dedikodu yapmadan hayat geçmez mi? Peki sosyal varlık olmayı hak etmek için insanın çevresinde kaç kişi olmalıdır? Bir kişi yeter mi mesela? Ya da iki kişi ile konuşunca yeterince sosyal oluyor muyuz?

Hani derler ya, hayatta en değerli şey, güzel dostluklar biriktirmektir diye. Sağlam taşların üst üste konulduğu sağlam bir kale gibi… Bu mudur gerçekten de hayattaki amacımız ?Kumbaramızda biriktiğini sandığımız insanların son kullanma tarihleri hiç geçmiyor mu? Bazıları tedavülden kalkan paralar gibi zaman içinde değerini yitirmiyor mu? Kumbara karın doyuruyor mu peki?

Çevresindeki insanlarla gurur duyanlar, geniş aileleriyle bolca vakit geçirenler, cümbür cemaat eğlenmeye gidenler, evet size soruyorum: Mutlu musunuz? Sahiden, ama içtenlikle; yani tüm hücrelerinizde hissederek mutlu musunuz? Çocuklarınızla, annelerinizle babalarınızla, ablalarınızla ve abilerinizle, kayınvalidelerinizle ve teyzelerinizle ve amcalarınızla ve dayılarınızla; iş arkadaşlarınızla, dost bildiklerinizle... Bu kişilerle bolca vakit geçirdikçe sahiden mutlu oluyor musunuz? İçiniz coşuyor mu hep? İlk fırsatta zehirli ok atsalar da, sizi ağlatsalar da, eleştirileriyle yaralasalar da… Sahi, siz mutluluğun resmini hemen gözünüzde canlandırabiliyor musunuz? Gerçek mi duygularınız? Bütün bu insanların sizi sarıp sarmaladıkları sevgi çemberi sakın sanal olmasın? Dokunabiliyor musunuz mesela bu duygulara ellerinizle, kalp atışlarınız mutluluk ritminde mi?

Evetse zaten, helal olsun be! Valla hepinize helal olsun!

Pek sanmıyorum ama, benim cevabımı merak edenler olursa diye; söyleyeyim yine de:

Arkadaşlık, dostluk diye bir şey bence yok! Yıllar sonra bir bakmışsın ki perde kapanmış, tiyatro bitmiş! Peki ya akrabalık? Akrabalık diye bir şey zaten yok!

İyi de, ihtiyacın da mı yok diyeceksiniz, ne bu kibir!  Diyeceksiniz ya, öyle değil be canlar... Her şey insanın kalbinin içinde, gözünün ucunda, hissettiklerinde…  Gerçek sadece buralarda!

Zaten sahteyi, yalanı dolanı şıp diye anlıyorsun bir süre sonra. Bu dünyada kimse kimseye karşılıksız yardım falan da etmiyor ayrıca. Kimse kimseyi önyargısız dinlemiyor. Herkesin kendi sırtı var, sonuçta sen düşerken kendi sırtın seni koruyor! Şanslıysan yumuşak zemine düşüyorsun, az şanslıysan bir iki sıyrıkla kalkıyorsun ayağa, çok yaralıysan da zamana bırakıyorsun….

Bu işler böyle…  Çok soru geliyor aklıma ya, neyse işte…  Şair gibi bakacak olursak;  üstünü attım gitti suya, başka türlüsü olmaz ki zaten…

 

Devamını Oku

11 Mayıs 2025 Pazar

Teyzeler Anne Yarısıdır Aldatmacası...

Şimdi size anneler günü için bir soru sormak istiyorum.

Teyze anne yarısı mıdır?

Gelin bu kabul görmüş ama sorgulanmamış hassas konuya parmak basalım birlikte, ama dürüstçe…

Bizim toplumumuzda hep böyle söylenir; teyze anne yarısıdır denir. Ben de eskiden böyle düşünüyordum…

Ama artık buna inandığım söylenemez. Ha çok samimi olanlar vardır, birbirlerini çok seven teyze yeğenler vardır ayrı. Ama mesela şöyle düşünelim. Bir anne çocuğunun onaylamadığı bir şey söylese o çocuk annesini siler mi? Silmez… Peki teyzesini siler mi? Silme ihtimali yüksektir.

İstisnalar kaideyi bozmaz diyeceksiniz; bence dememek lazım bence. Genel kabullerin ardına sığınıp da istatistiklerde kendilerine yer bulmayan gerçekleri niye göz ardı edelim ki…

Mesela deprem olsa çocuk önce kimi arar? Annesini arar değil mi, dur annemin yarısı da teyzemdi diyen kaç duygusal kişi vardır şu dünyada? Teyzeler, sözüm meclisten dışarı, kurtarılacak kişiler sıralamasında kaçıncı önceliklidir? Ben söyleyeyim; anne, baba, kardeş, öbür kardeş, eş, çocuk, öbür çocuk… Yani kurtarılacaklar listesinde aile için zurnanın son deliğidir teyzeler; hatta belediye yeğenlerden önce koşturabilir bir derdi olduğunda teyzelerin… Yalan mı? “Teyzeyim, yeğenlerim var, yardımıma koşarlar” diye kendini güvende hissedenler büyük yanılgı içindedir bence. Zaten sevdiğimiz insanlardan böyle şeyler beklemek de sanırım biraz feodallikten gelir. Modern toplumlarda bireyler yalnızdır ve kendilerinden sorumludur... 

Konuya dönecek olursak; mesela bir yeğen, eşi ile anlaşmıyor diye annesini siler mi? Çok zor, en azından gizli gizli görüşür annesiyle. Ama teyzesini direkt yok sayabilir eşini üzmemek için. Bu da teyzelik müessesesinin önemsizliğine örnektir. Elbette doğrusu da budur, çünkü çekirdek aile çok önemlidir. Teyzesini yok sayan yeğenleri asla ama asla kınamıyorum. Zira hayatım boyunca kendi teyzelerimle en ufacık bir bağ kurmuşluğum da yoktur… Bu işler gönülden gelirse anlamlıdır, sevgi yoksa kurulan iletişimde  zaten kandırılçılık olur. 

Şimdi bana “katısın, saçmaladın, antisosyal yaratıksın, duygusuzsun, bencilsin… ” gibi şeyler diyecek olanlar vardır ama içimden geçeni söyleyeyim:

Teyzeler, dayılar, şunlar bunlar aslında hepsi dış kapının mandallarıdır! Evet, öyledir; en azından benim için...İçlerinden bazıları iyi insan oldukları için sevilir, diğerlerine de toplum ayıplamasın, ailede kavga çıkmasın diye seviyormuş gibi davranılır. 

Yani yineliyorum; kimse kimsenin annesinin yarısı değildir ve anne yarısı muamelesi görmeyi hak etmez! Sadece hak edenlere sevgi gösterilir, gerisi “mış gibi yapmak”tır…

Peki kınıyor muyum?  Yine söylüyorum; ASLA!

Bence teyze anne yarısı falan değil, hatta bazen yangında üstüne daha da ateş atılacak, bunu hal eden biri bile olabilir. Çünkü teyzeler sevilecek diye bir kaide yoktur. Ama çok çok cani falan olmadığı sürece anneler hep affedilir, sevilir.

Aslında akrabalık denilen şey de büyük bir aldatmacadır! Kimse kimseyi içtenlikle sevmez; en yakınların birbirlerini düşmanlaştırması bir küçücük kırmızı çizgiye bakar…

Kırmızı çizgiyi aşan kişi ister teyze olsun, ister baba olsun, ister akrabadan öte dost olsun; anında düşmanlaştırılabilir. Sadece anneler hariç tutulur kırmızı çizgilerden.

Yani konuyu nerelere getirdim, bağlayayım; anneler gününde “teyze anne yarısıdır” diye düşünüp kutlama falan beklemeyin sayın teyzeler… Acıdır ya da değildir, hissiyatınızı bilemem; ama gerçek budur. Eğer hak ediyorsanız, yani o yeğenler sizi sevmeye değer görüyorsa zaten her gün bunu gösterir, hissettirir. Özel günlere ihtiyaç yoktur. Ama siz onların gözünde sevilmeye layık değilseniz, anneler gününde öyle kös kös oturup sevgi beklersiniz. Bence beklemeyin; gerçeklere dönün, hatta kendinizi sevmenin yollarını arayın… Kendinizden kimsenin size göstermediği şefkati ve hoşgörüyü eksik etmeyin…

Ha, anneler gününde aranmayan teyzeler de kendilerine dönüp bir baksınlar; muhtemelen sevgiyi hak etmediklerini gösteren pek çok yanlışları vardır… Kalan mı terk etmiştir, giden mi sorunsalına benzer bir durumdur bu...

O yüzden; özel günler anlamsızdır, çok da şey etmemek lazım… Bırakırsınız Oruç Arıoba'nın dediği gibi, evet bırakırsınız ve biraz da yağmur yağar.... 

Devamını Oku

30 Aralık 2024 Pazartesi

2024'e Veda Ederken Çalakalem Tuhaf ve Anlamsız bir Yazı

Spotify’da Good Morning Jazz açık. Tatlı tatlı çalıyor arka planda. 

Saat 12.33. Az önce bugünün 30 Aralık olduğunu hayretle fark ettim. Yarın yılbaşıymış ya! Ben daha birkaç gün var sanıyordum. O kadar kopmuşum demek ki akıp giden zamanlardan.

Önceden de söylemiş olabilirim; bu sene bir tuhaf geçti. Bir tuhaf yalnızlaşma senesi olabilir, kendi kendimle konuşma senesi de olabilir. Merak etmeyin delirmedim; öyle sesli sesli konuşmuyorum. Sadece beynimde bana talimatlar veren, beni onaylayan; bazen de teselli eden iç sesim biraz daha duyulur oldu.

Evet arka plandan gelen sabah cazı gerçekten çok iyi.

Son beş, belki altı; bilmiyorum belki de sekiz senedir yeni yıllarda simli kartlar atıyordum yakınım hissettiklerime. Hatta ilk başlattığımda bu geleneği, kartları alanlar aşırı mutlu oluyordu; postacının getirdiği faturalardan sonra tuhaf geliyordu demek ki. Gerçekten millî ve de inandırıcıyken; bazılarının içine Milli Piyango bileti de koyuyordum. Millî Piyango almıyorum elbette artık. Boşver, tatlı anılardı hepsi, geçti gitti; arkalarından yakınmaya gerek yok. 


Neyse işte, geçen sene attığım kartların yarısından fazlası ulaşmadı yerlerine. Ben anlamıyorum, eskiden kaybolmazken mektuplar, bunca teknolojiye rağmen nasıl oluyor da… Amaan, şimdi bu da laf mı! Postanedeki bey de söylemişti geçen sene; eğer sigortalı göndermezsem kaybolurmuş! O zaman yeni yıl kartının ne anlamı kalır ki? Ben bilmiyor muyum kargo poşetine koyup güvenle göndermeyi… Zarfı görecek alan kişi… Ne güzel pembeli mavili zarflar da almıştım. Neyse işte, geçen sene galiba sekiz kart atmıştım, sadece ikisi ulaşmıştı yerine. Ve yağmurlu, fırtınalı bir günde nasıl da çabayla gitmiştim postahaneye...

Bu sene de göndermeyi düşünüyordum aslında, sonra birden vazgeçtim.

Ne gerek var ki! İnsan ilişkilerine olan inancım pek kalmadığı için diyorum; yıllarca sürprizler yaparsın, o sürprizleri yapacağın ânları hayal edersin, o sevdiğin insanların yüzlerindeki gülümsemeyi defalarca ama defalarca gözünün önüne getirerek mutlu olursun. Sonra bir bakmışsın, aaa bir çırpıda silinmişsin, seni yok sayıvermişler.  

Artık böyle; birini hayatından çıkarmak istersen uzun  uzun nedenini niçinini anlatmaya gerek yok.  Spotify aile listesinden siliyorsun, hoop o insan hayatında sanki hiç olmamış gibi siliniveriyor. en postundan modern zamanlar bunlar...

 O yüzden diyorum; en simli ve güzel kartları insan belki de kendisine atmalı! 

Zaten son yıllarda moda oldu yeniden bu kartlar! Ben sokak aralarındaki kırtasiyelerden zor bulurken o simli kartları, şimdi internette zibilyon tanesi satılıyor! Amaan; bunalım, melankoli şu bu olmaya gerek yok yani, boşveeerr...

Gerçekten bu kadar çok yazmamın tek sebebi  sadece şu arkada çalan sabah cazının tınıları.  Sanki notalar beynime girdi de oradan da parmaklarıma hükmediyor gibi. Bak işte inceden bir saksafon sesi ve piyano tınısı. Başka dünyalara ışınlıyor adeta beynimi... Ben hiç anlamam müzikten, türlerinden falan. Kulağıma ne hoş gelirse, ruhuma ne hitap ederse on an onu severim. Bu aralar televizyonda genelde caz müzikleri açık, bir de kırmızı kiremitli ev ve yağan kar manzarası… Ne bileyim arınıyorum herhalde içimin cızlarına karşı çalan cazla...Cıza karşı caz, hadi bakalım, bu da mı gol değil!

 


Yılbaşı kartları diyordum; her şey bu kadar kolay, bu kadar elinin altında olunca değeri de kalmıyor bir şeylerin. Çocukken çok acıkınca elimize tutuşturulan kalın dilim ekmekler mesela. Üzerine Sana yağı, onun da üzerine tuz serpilmiş ekmekler. Neden reçel değil de tuz? Tereyağına benzesin diye mi acaba? Hiçbir fikrim yok. Nasıl güzel yerdim o ekmekleri ben. Gluten mi yoktu o zamanlar, ya da ne bileyim Sana yağları daha mı faydalıydı, hiç kilolu çocuk da olmazdı…

Dün akşam, akşam yemeği için tencerede kestane pişirdim. Kestaneleri yıkayıp, üzerlerine artı şeklinde bıçakla çentik atıp, sonra bir tatlı kaşığı tuz ve bir tatlı kaşığı şeker ekleyip, bir parmak kadar da su ekleyip tencerede; ocağın üzerinde; kısık ateşte pişmeye bıraktım. Kestaneler suyunu çekti, çizildikleri yerlerden iyice açıldı, sonra yumuşadı. Tencerenin dibi hafiften kararmaya başladığında kestaneler de pişmiş oldu. Eskiden böyle yapılırdı, hiç internetten tarife bakmadım. Niye bunu anlattım ki şimdi? Ne bileyim, aklıma geleni yazıyorum işte. Bir çeşit yıl sonu bilinç akışı gibi, yıl sonu beyin temizliği geldi haanım!

Biliyor musunuz bizim mahallede hâlâ akşamları bozacı geçiyor sokaklarda ve bağırıyor:

“Boza boozaaa, bozacııı…”

Orhan Pamuk’un son okuduğum kitabındaki gibi. Neydi adı “Kafamda Bir Tuhaflık..” Orada da bozacı vardı, kitapta en çok o aklımda kalmış.

Demek Orhan Pamuk’un da zaman zaman kafasında tuhaflık olabiliyor.

Kafam bir tuhaf ya bu aralar, kendime yandaş olarak Nobelli yazarı nasıl da seçtim ama... Böyle olmak lazım, seçici olmak yani. Melankolide bile avamdan kaçınmak lazım. Ne bileyim çıtayı yükseğe koyacaksın, kafan bi tuhafsa; Nobelli yazarlar da yarenin olacak. Ha bir de arka planda mutlaka caz olacak...

Yıllardır yeni yıl menüm sabittir.

Tencerede üç buçuk dört saatte pişip tel tel olan kuzu kol, pirinç pilavı, yaprak sarması, paçanga böreği, kereviz salatası…

Yarınmış yılbaşı! Yapar mıyım acaba bu sene de! Hiçbir kıpırdanma yok!

Kokina alırdım her sene, bu sene onu da almadım.

Ama güzel bir şey oldu, Refika Birgül’ü bilirsiniz. Öylesine denk geldim Instagram'da bir gönderisine. Gönlübol adında tombik çok şirin çay bardakları tasarlamışlar. “Çay en çok bize yakışır, çünkü...” cümlesini en güzel tamamlayan beş kişiye o bardaklardan hediye edecekmiş. Ben de şöyle bir şey yazmıştım çalakalem:





Çay en çok bize yakışır çünkü; hakkında ne söylesek eksik kalır. Biliriz ki çay içmek, sadece çay içmek değildir…

Mesela umutsuzluğa düştüğümüzde “hadi yeni bir çay demleyelim” diyerek ayağa kalkar ve asla enseyi karartmayız.

Çay; final zamanı sabahlayan öğrencinin dopingi; misafire sunulan kekin ekürisi; yorgunluğu gidermenin en mucizeli iksiri; her şeye sıfırdan başlamanın motive edicisi; dumanı tüten simitin adı konmamış yakın akrabasıdır. Sosyal medya hikâyelerinde kahve fincanı gibi fazla arz-ı endam eylemez; çünkü reklama ihtiyacı olmaz.

Bize yakışmasın da kime yakışsın bu çay?  Beş çayı içen kraliçe, verebilir mi böyle bir cevabı 😊

Beğenmiş, bana o harika bardaklardan hediye gönderdi. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Adeta  tuhaf ruh halime mucizeli bir yanıt gibiydi bu hediye. 

Bak işte diyordu, bak işte yeni yılın sürpriz hediyesi insanın hiç tanımadığı birilerinden sürpriz bir şekilde gelebilir diyordu.

Ne bileyim, kendi yazdığım “çay güzellemesi” nin içindeydi şifa belki de.

“Hadi yeni bir çay demleyelim!”

Bunu ben söylediysem, demek ki uygulamak da bana düşerdi. Kendi kendime ilaç oldum sanki. Çok mucizeli bir şeydi bu bence... 

Bazen böyle göz açıp kapayana kadar küçücük mucizeler gerçekleşebiliyor. Asıl güzel olan ise o mucizeleri görebilmek ve gördüğünde duyduğun o sevinç... Paha biçilemez anlar bunlar...

Bu yazıyı gerçekten hiç okumadan yazıp duruyorum dakikalardır, 2024’ün çer çöpü ne varsa akıp gitsin diye belki de.

Ve evet, caz müziği şahane ve bir dize geliyor aklıma:

“…Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile

Gelse de

Öyle sürekli değil

Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün

O kadar çabuk

O kadar kısa

İşte o kadar….”

Bu son zamanlarda ruhuma dokunan caz müzikleri, bu hiç olmadık bir zamanda Refika Birgül’den gelen “Gönlübol” adındaki şirin mi şirin çay bardağı hediyesi ve bu yazdığım ama farkına bile varmadığım” Yeni bir çay demleyelim” cümlesi sanki 2025’in ipuçlarını getirmiş bir araya…

Ve bu “bir caz müziği gibi akıp giden” yazının sonunda diyorum ki; 2025’de Gönlübol bardaklarımla yeni taptaze çayımı içerken, arkadaki caz müziği gibi şıkır şıkır,  kolaycacık ve telaşsız akıp gitsin hayat kendi yolunda ve üzmeden ve tüm doğallıyla ve mutlu ederek…

NOT: Bu başı sonu belli olmayan yazıyı sonuna kadar okuyan varsa aranızda; size de görebildiğiniz, gördüğünüzde mutlu olabileceğiniz küçüklü büyüklü mucizeler diliyorum 2025'de, hem de kalpten...

Sevgiyle...


Devamını Oku

7 Kasım 2024 Perşembe

Birisi Size İstemediğiniz Halde Nasihat Etse...


Birine sadece içinizi dökmek istediğinizde, o kişi size nasihat etmeye kalkarsa ne yaparsınız?

Ben böyle bir durumda direkt kabuğuma çekiliyorum. Bunu isteyerek de yapmıyorum ama genelde böyle oluyor. Hatta nasihat veren kişiyi göresim de gelmiyor. Uzaklaşıyorum. Bunu bilinçli de yapmıyorum, ama böyle oluyor. Sonra da o kişi “Neden aramıyorsun, neden aradığımda kısa kısa konuşup kapatıyorsun, neden görüşemiyoruz?” falan deyip bir süre sonra da benden kopuyor. Hatta içlerinde beni azarlayanlar da oldu bu konuda.

 Ben ne yaptım?  Elbette yine içime kaçtım… Neden sadece beni sorguluyorsunuz ki, azıcık ama çok az bile olsa kendinize de baksanıza…

Şimdi diyeceksiniz ki kaçmak en kolayı.

” Neden rahatsız olduğun şeyleri yüzlerine söylemiyorsun?” diyeceksiniz belki de.

Çünkü ben, eğer önemseyip karşımdaki kişiye içimi açmışsam, o kişi de sadece beni dinlemekle kalmadığı için ve hiç ihtiyacım olmayan, ya da zamanı gelmemiş, ağır gelecek nasihatlerle beni yaraladıysa; niye konuşayım ki ötesini berisini… 

“Dost acı söyler" cümlesi hiç bana göre değil. Dost dediğin, incitmeyendir…

Çünkü dedim ya, ben öyle kolay kolay içini açan biri değilim. Açmışsam eğer, demek ki çok güvenmişim. Sadece beni dinlemesini istemişim. Nasihat isteseydim zaten sormaz mıydım “Ne yapayım sence?” diye…

Bazıları beni çok kırılgan bulur, alıngan bulur. Daha doğrusu kendilerinin ne söylediğini falan sorgulamadan, yani özeleştiri yapmadan “Sen de çok alıngansın!” deyip işin içinden çıkarlar.

Ben bu klişelerden çok sıkıldığım zamanlarda da içime kaçarım. Ya da işte böyle yazarım, kelimeler en yakın arkadaşım olur. O yüzden blogum, ve bloguma yorum yazan, şahsen tanışmadığım insanlar gerçekten de çok değerli benim için.

Sadece içini dökünce de değil; durduk yere nasihat edenlerden de uzaklaşırım.

Mesela durduk yerde size birisi “Bu ne böyle, ne kadar kilo almışsın!” dese; ya da tam tersi “Bu ne böyle çöpe dönmüşsün zayıflıktan” dese… Ya da “ Sen geçenlerde böyle bir yazı yazdın, niye yazdın bunu, başka konu yazsaydın ya” dese!  Ya da  bir hastalık atlattığın için sevincini paylaştığın bir arkadaşın “Ya bir de şu doktora git, belki başka hastalık vardır” dese; uzaklaşıp kaçmaz mısınız oradan… Ben kaçıyorum, çünkü böyle hitaplar bana aşırı negatif enerji yüklüyor… Mücadele edecek gücüm kalmıyor, hatta nefes alamayacak hale geliyorum sıkılmaktan...

Zaman geçtikçe fark ediyorum ki, insanın kan bağı ile bağlı oldukları da dahil olmak üzere; dost dediği, arkadaş dediği, ne bileyim yeğen dediği, abla dediği, kardeş dediği birçok ilişki bilerek ya da bilmeyerek negatif duygular yüklüyor.

Ve aslında belki de insanın huzurlu olması için bütün bu ilişkilerden arınması lazım.

Şu anda bakıyorum da kendi hayatıma; bugüne kadar olan üzüntülerimin büyük çoğunluğu insanların bana söyledikleri yüzünden olmuş. Hani demiş ya Pir Sultan Abdal:

"... İlle dostun bir  tek gülü yaralar beni..."

O hesap işte...

 Duymamak için kaçıyorum kendime, nefes alıyorum biraz…

 


Devamını Oku

4 Ekim 2024 Cuma

"Türkiye ne berbat bir ülke, ama seviyorum" diyenlere gelsin...

Madem mizah bile yapacak hal kalmıyor, e o halde son zamanlarda canımı sıkan şeyleri yazayım bari. İlk yazının konusu da yurt dışında yaşayıp sosyal medyadan "Türkiye ne berbat bir ülke ama çok seviyorum" diyenlere olsun… ( Yurt dışında yaşayıp şahane yazılar yazan sevdiğim blogger arkadaşlarımın elbette konuyla alakası yok, sakın üzerlerine alınmasınlar. Zaten o blogger arkadaşlarım benim ne demek istediğime gayet yakından şahit oluyorlardır)

Epey zamandır gezi yazılarına, gezi videolarına meraklıyım. Örneğin kahvaltı ederken Miami’yi gezen Arda Pazır’ın eğlenceli videolarını izlemek bünyeme iyi geliyor. Artık televizyonun yerini bende Youtube aldı diyebilirim.

Takip ettiğim birkaç gezi hesabı var böyle. Gidip göremediğim yerleri birilerinin anlatması, göstermesi ilgimi çekiyor. Japonya’nın robot otelleri, Finlandiyalıların saunadan çıkıp kendilerini buz gibi denize atmaları falan … Birbirine benzeyen tv kanallarındaki abuk subuk, hiçbir umut ışığı taşımayan, iç karartan, çoğunlukla da üçüncü sayfa konuları ile dolu; sanattan, bilimden, efendime söyleyeyim güzelliklerden asla söz etmeyen haberlerini dinlemektense; belgesel gibi değil de böyle hafif magazin tadında gezi videolarını izlemek bana hoş geliyor… Ne bileyim, belki de psikolojide bir adı vardır bu son yıllarda oluşan keyfimin. Belki “kaçış psikolojisi” diyorlardır benim bu gezi videolarına olan düşkünlüğüme. “Yadsıma” diyenler de olabilir.  Bu açıdan bakarsak; oldum olası kurgu uzay filmlerini seviyor oluşumun da mutlaka psikolojide bir adı vardır. Belki bilinç altımın kuytu köşelerinde dünyadan kaçıp cennet gibi başka bir galakside yaşama isteği barınıyordur; kim bilebilir…

Yani işte her neyse nedeni, son zamanlarda sanal dünyada gezginlerle birlikte geziyorum, yeni şeyler keşfediyorum. İçlerinden bazılarını takipten sıkılıyorum bazen, genelde neşeli ve abartısız olanları tercih ediyorum. Özellikle Türkiye’nin kötülüklerini anlatmaya başladıklarında takibi bırakıyorum. E ben zaten biliyorum ne yaşadığımı dostum diyorum kendi kendime; bana bilmediklerimi göster; benim ufkumu aç…

Bu videolar kesmemiş olacak ki, sadece gezenleri değil; yabancı ülkelerde yaşayan Türklerin çektiği videoları da izlemeye başladım epeydir. Değişik şeyler anlatıyorlar, ilgimi çekiyor. Mesela Norveç’te uzun karanlık günlerde hayat nasıl geçiyor öğreniyorum. Ya da Japonların her şeyi otomatik hale getirmeleri bana çocuksu hayaller kurduruyor.

Bütün bunlar iyi güzel de bir şey fark ettim son zamanlarda.

Yurt dışında yaşayan Türklerin çoğu ülkemizi sarsan bir haberi  “Gurbette de olsak kalbimiz vatanımızda çarpıyor, çok üzüldük” gibi bir cümleyle paylaşıyorlar ya, işte bu paylaşımlar bana sahte gibi geliyor. 

Bir tanesi geçenlerde “Irkımdan nefret ettirdi bu haber” diye paylaşmış yine gündem sarsan bir haberi…  Yaşadığı ülkeyi anlatırdı oysa, tatlı tatlı izlerdim. Hop ne oluyoruz ya?  “Irkımdan nefret ettim” ne demek… Kötülüğün ırkı mı olur, bu nasıl bir cümle? Nasıl bir kendini tatmin duygusu var altta yatan… E çık vatandaşlıktan o zaman, kim tutuyor seni…

 Bu tip mesajların çoğunda  “Ya ne kadar iğrenç bir ülkede yaşıyorsunuz, iyi ki kurtulmuşum” alt metnini okuyorum. Belki de memleket özlemlerini bastırmak için böyle bir yöntem uyguluyor olabilirler bilemiyorum.


“Bakın görün, Norveç’in sokakları ne kadar temiz”
diye paylaşsa zevkle izlerim, kendi ülkemin de böyle olduğunu hayal ederim. Ama, “Bu sene tatile geldim Türkiye’ye; pislikten nefret ettim” diyerek devam ettiğinde, yani üstten baktığında İzmirlilerin deyimiyle “asfalyalarım atıyor...”

“Ay siz bu pahalılıkla nasıl baş ediyorsunuz, Euro harcayan bana bile pahalı geldi” diyen acımalı ve yine üstten bakış…

“Herkes çok modern burada” demesine elbette bir şey demiyorum ama; “ Türkiye Orta Doğu ülkesidir” demeye kadar götürdüklerinde çok kızıyorum. Çünkü çözümsüz kalan milyonlarca insana psikolojik işkence yaptığının farkında değil…

  “Bak ben kurtuldum, sen cehennemde yanıyorsun” der mi hiç cennette olan bir kişi? Derse de o cenneti hak eder mi? Bu kadar acımasız olunur mu? Cehennemini cennete çevirmene yardım edeyim demez mi, bunu demese de susmaz mı?

İşte böyle şeyler fazlasıyla canımı acıtıyor.

Fırsatı olan kaçsın kurtulsun bakış açısı yüreğimi yakıyor…

Atatürk’ün yurt dışına eğitim için gönderdiği insanların gelip ülkemizde canla başla hizmet etmeleri geliyor aklıma…  

Bu kadar aşağılık kompleksi olmamalıydı bizde, buralara gelmemeliydik. Hele ki “Türkiye Orta Doğu’nun bir parçasıdır” söyleminin yaygınlaşarak kabul görmesi, sıradanlaşması…

“Bu ülke bitmiş, canını seven kaçsın kurtulsun” anlayışı…

Tamam çaren yoktu gittin diyelim, kalanları neden bu kadar aşağılıyorsun ve bu kadar küçümsüyorsun be güzel arkadaşım…

Son zamanlarda ünlüler arasında da yayıldı bu furya…

Kendine Londra’dan şahane bir ev tutuyor mesela oyuncu abimiz ablamız; parklardan bahçelerden yayınlar yapıyor sosyal medyasında… Aman da ne şahane bir ülke, her mahallesinde park var, her yer yemyeşil… Tamam iyi güzel de neden gelip Türkiye’de reklam çekiyorsun o zaman?  Orada çalışsana!

Bu ülkeden para kazanabiliyor çünkü. İngiliz yapımcılar elbette bu arkadaşların yüzüne bakmıyor.  

Beğenmedikleri, bizim de beğenmediğimiz halktaki yozlaşmayı normal hale getiren mayfalı, kötücül, iğrenç dizilerde oynayarak haftalık üç dört milyon para alıyor bu adamlar ve bu kadınlar…

Ay ay ay…

Neymiş, İngiltere’de her mahallede park varmış…

Buradaki cahil insanların izlemesi sayesinde kazandıkları uçuk paraları “cehaletten kaçtıkları” Londra’da harcamayı tercih ediyorlar…  Oynamasanıza bu ilkesiz dizilerde…  Yo, olur mu hiç… Cehalet biterse o dizileri kim izleyecek sonra? Cep meselesi yani… Sadece duygusal…

 Eee, bu cehaletin, bu yerlere çöp atanların, bu saygısızlığın, bu kabalığın, bu karaktersizliğin bu kadar yaygınlaşmasına çok fazla katkıda bulunmuyor musunuz siz bu dizilerde oynayarak… Yok, o öyle değil, iş başka, yaşam başka…

Hadi ordan demek istiyorum…

Evet, hayal dünyasında değilim. Evet ülke olarak nereden nereye geldiğimiz ortada… Evet yok sayamayız kabul. Ama bu gerçekler, başka ülkelerde yaşayıp hâlâ Türkçe konuşarak, çaresiz insanları daha da dibe çekecek şeyler söyleyenleri aklamaz. Bir hastaya “sen hastasın, hatta ölüyorsun, çok şükür ben aşı oldum kurtuldum” demek gibi bir şey bu…

Umut lazım, “Elimden gelen bir şey var mı” diye sormak lazım, elinden bir şey geliyorsa o hasta için, yapmak lazım. Ya da susup oturmak lazım. "Senin için çok üzülüyorum" dediğiniz hasta iyileşme umudunu kaybeder farkında değil misiniz? 

İşte böyle, kafanızı şişirdiysem affola, azıcık iç dökmelere ihtiyacım var… Daha da bitmedi, devamı gelecek bu sıkıcı yazıların,

Sevgiyle efenim, umutla, ne demiş Nazım;

 

En güzel günlerimiz, henüz yaşamadıklarımız….

Devamını Oku

29 Eylül 2024 Pazar

Bir Pazar Günü Dileği

O patilerini pencereye dayayıp bakışı yok mu, bayılıyorum bu haline. Sanki yıllardır aynı evde oturan, artık biraz yaşlandığı için fazla sokağa çıkamayan, hep aynı saatte pencere kenarına minderini dayayıp hep aynı saatte sokaktan geçen insanları görünce içi rahatlayan, “Oh bugünü de her zaman olduğu gibi huzurla ve sağlıkla tamamladık” diyen, yaşını almış bir teyze gibi halleri…

Onu hiç sokakta görmedim. Bazen akşam üzerleri, bazen de öğlene doğru dayıyor patilerini pencereye ve izliyor geleni geçeni. Belki de hayal kuruyor. Bazen geçen bir kediye, bazen de gezdirilmeye çıkarılmış bir köpeğe havlarken görüyorum kendisini. Adı ne bilmiyorum, sesi pek de gür. Yanından geçsem korkar mıyım? Kuvvetle muhtemel… Ne yalan söyleyeyim; kendisiyle böyle camdan cama komşuluk yapmaktan pek de memnunum.

Geçen gün muhtemelen Balkan göçmeni olan ve çaldıkları akordeon ile içimize coşku veren bir aile sokaktan geçerken çektim bu fotoğrafı. Müziği kayda almak nedense aklıma gelmedi. Bizim sarışın komşumuz, sokaktaki müziğe havlamaları ile bas bariton katkılar sunuyordu tam da bu anda.

Aile dediysem de akordeon çalan bir baba, on iki on üç yaşlarında elinde bir kap ile para toplayan kızı ve beş altı yaşlarındaki küçük çocuktan ibaretlerdi. Kap maviydi, plastik. Çocuklar ne giymişti hatırlamıyorum ama, üstleri başları temizdi. Hepsi güzeldi. Kâğıt bir peçete içerisine sıkıştırdığım bozuklukları attım pencereden. Önce göz göze gelerek tabii ki… Sonrasında bana başlarını eğerek teşekkür ettiler. Çok seviyorum sokak müzisyenlerini. Nedense bu sefer pencereden para atan benden başka kimse yoktu. Aslında duyarlıdır mahallemiz sokak müzisyenlerine.

Bir kare kaldı aklımda. Küçük çocuk, karşı çapraz apartmanın altındaki dükkânın ilk basamağına çekinerek çıkmış. Avcunu açarak uzatıyor içeriye doğru. Biraz bekliyor öylece. Ama para veren olmuyor. Başını eğerek iniyor çıktığı basamaktan.

İnsanın avuç açması birilerine… Hem de küçük bir çocuğun avuç açması ve sonra istediğini alamadan, ellerini nereye koyacağını bilemeyerek oradan uzaklaşması… Zor bir şey… Sadece para için değil; sevgi için yalvarmak ve dilenmek de çok zor. İnsanın avcuna kalbini koyup karşısındakine uzatması mesela, “Al işte kalbim burada” demesi, ama geri çevrilmesi…

Bir insan ne kadar az sevilmişse o kadar kolay terkedilir bence. Aslında tam olmadı bu cümle.

Bir insanın sevgisi ne kadar azalmışsa o kadar kolay terk eder karşısındakini…

Bak işte bu haliyle çok daha doğru oldu sanki çıkarımım.

Dilerim ki yeryüzünde kimse, ama hiç kimse; başka bir kimseye; para için, ekmek için, sevgi için, anlaşılmak için, birlikte kalmak için, ya da başka şeyler için avcunu açıp boynunu bükmek zorunda kalmasın...

Mutlu pazarlar…

Devamını Oku

9 Eylül 2024 Pazartesi

2024'den Aldığım Dersler

Hani insanlar yeni yıl gecesi dönüp arkasına bakıp “Bu sene müthiş bir deneyim yaşadım! “ falan derler ya, ben bu saptamayı eylül ayından yapmak istiyorum:

 2024 sen neymişsin be abicim!

 “Sen bu senenin cinsiyetini nerden biliyorsun?” diyeceksiniz; biliyorum işte. Hissiyat diyelim. Bence, hoyrat, “tak tak tak” konuşan, bitirim, bıçkın bir delikanlı bu içinde bulunduğumuz 2024. Ha  pembiş tüllü prenses kıyafeti giymiş şirine şeklinde davrandıysa birilerine; elbette kendisini ağzı açık HAYRAN budalası gibi izleyebilme özgürlüğüne sahipler...

Osmanlı’da esrar sarhoşuna “hayran” denilirmiş. Bunlar esrarı içip sanki etrafını görmüyor gibi donuk donuk baktıklarından bu deyim ortaya çıkmış. Sonra ne olmuş da o Hayran’ın başındaki “H” harfi kaybolmuş bilemem. Rakı yerine ayran için, bak o da insanı “hayran” eder düşüncesini savunan gizli bir lobinin işi olabilir bu; tabi ya kesin vardır bir yerlerde Ayran Lobisi)

Böyle bir kültürlenme arasından sonra demem o ki bu bıçkın, bu külhanbeyi, bu “Heeyt ülenn, ben ne dersem odur” diyen delikanlı 2024, daha bitmeden bana Hanya’yı ve de Konya’yı şahane bir şekilde öğretmiş bulunuyor. Hanya Konya deyimi nerden çıkmış derseniz de kimse kusura bakmasın; bu kadar detayın içinde boğulmaya hiiiç niyetim yok! Zaten detaylarda boğulmaktan açık denizlere ulaşamayan “interesting” bir ülke ve insanlar kalabalığı olup çıkmışız…

Neyse işte, bana Hanya ve Konya’yı gösteren, sağ gösterip sol yanıma 'okkalı' yumruklar atan, “hayatın anlamı aslında neymiş”i gösteren bu 2024 kardeşime bin bir minnet ve şükranlarımı sunmayı boynumun borcu biliyorum. Tabîî burada yine sorgulamaya kalksak, "neden kulağımın değil de boynumun borcu?" sorusuna yanıt aramak durumunda kalabiliriz.  Evet kulak olabilir bak, boyun mevzusuna girip bu kadar da gaddarlaşmaya hiç gerek yok.

Her neyse; 2024 abinin öğrettiklerini unutmadan yazayım yıldızlı harflerle:

Fazla empati kurmayacaksın!

En çok da bunu öğrendim kendisinden. Karşındaki insan için fazla üzülmeyecek, çok içselleştirmeyeceksin. Çok hemhâl olursan, aniden kendini o insanın yerine koymuş olarak bulabiliyorsun. Hele de o kişi haksızlığa uğramışsa, adil değilse içinde bulunduğu durum ve kibarlığından ya da bulunduğu pozisyon gereği kendini savunamıyorsa! Ve herkesin içinde zavallı durumuna düşüyorsa! Çok empati kurduğun için O’nun söyleyemediklerini haykırırken buluverirsin kendini. Sonra bir de bakmışsın ki suçlu sen olmuşsun! Meğer o hemhâl olduğun kişi aslında bu dramdan besleniyormuş… Ve hemen, oracıkta, hatta hiç nefes almadan sana düşman olabilir bu kişi. Çok acayip bir ders bu!

 2024 kardeşimin beni  adeta savurduğu bir ders! Basit gibi görünüyor, ama yaşayan bilir! Sonuçları çok ağır, ama öğrettiğine paha biçilemez!

Sen iyiysen herkes iyi

Evet, bir de bunu öğretti 2024. Sen karşındakine iyi, nazik, anlayışlı, hep dinleyen ve  çoğunlukla susan biriysen senden iyisi olmaz. Ama bir de “hayır” demeye gör; kendi isteklerine ait küçük bir tavır geliştir; işte o zaman görüyorsun, nasıl da pamuk ipliğine bağlıymış o “yıkılmaz” dediğin, “kale gibi sağlam” dediğin ilişkiler… En acısı da ne biliyor musunuz? Bunca yıl sevildiğinizi sanmış olmanız…. Oysa öyle bir şey yokmuş! Tabi ya, seviyor görünen kişiler varmış meğer!

 Sevgili 2024, başımdan aşağıya o tas tas kaynar suları, ve hemen ardından tas tas soğuk suları nasıl da bu kadar sistemli bir şekilde dökmeyi başardın helal olsun sana… Bir kaynar bir soğuk, ardından bir soğuk, bir kaynar; sonra iki soğuk iki kaynar, üç soğuk üç kaynar… 

Soğuk  suyu dök, tekrarla!

İnsan dost bildiği kişilere karşı kendini savunmak zorunda kalmamalı! Dostsa anlamalı, savunma istiyorsa zaten hiç dost olmamıştır… Vay be 2024, teşekkür ederim, şahane bir deneyimdi bu.

Önce Sağlık

Ve 2024’ün en kallavi dersi de şu oldu.

 Bütün bu insan ilişkileri, şunlar, bunlar, hepsi ama hepsi  fena halde önemsiz. Sağlık yoksa gerisi gerçekten boş ve aşırı anlamsız. Bu dersi yana yana hem de çok güzel aldım, kabul ettim. Teşekkürler...

Yalnızlık

Ve en çok da şunu öğrendim.

Her insanın kendi gök kubbesi var.

Evet, bütün o sevgi gösterileri, dostluklar, aile bağları, şunlar bunlar hepsi bir yere kadar… Göğe baktığında sadece kendi menzilindeki maviliği görebiliyor insan. Gerisine ne oluyor biliyor musunuz?

 Miş’li geçmiş zamana bürünüyor bütün eylemler. Her şey, ama her şey bir anda masallar gibi mazide kalıveriyor.

 Sevgili bıçkın, dediğim dedik, yumruğu güçlü, gözü pek, pilavdan dönmez, kaşığı asla kırılmaz 2024!

Sana çok teşekkür ederim bütün bu acı soslu yemek gibi önce boğazı yakıp sonra mideye varan yangına sebep olan, ama bu acının etkisiyle de içerideki bakterileri ve virüsleri kaçırtan değerli derslerin için…

Bunca yıllık hayatımda hiç bu kadar ayılmamıştım, çok teşekkür ederim sana…

Bundan sonra beni insanlar sevsin diye kendimi asla paralamayacağım!

 Sevene de teşekkürler, seviyor görünüp aslında o sevgi sandıkları şeyin merhamet ya da ne bileyim sosyal sorumluluk katarsisi olduğunu bilenler ya da farkında olmayanlara, yani herkese teşekkürler…

Hepinizden bir şeyler öğrendim. Ve sizi, hepinizi özgür bırakıyorum… 2024 sen de artık bir durul be ya! En azından yeni seneye girmeden önce kalan üç ayda güzel anılarımız olsun.

Sevgiyle, ve büyük bir minnetle...

Devamını Oku