26 Mart 2017 Pazar

Ay Işığında Şamata'yı izledim, mest oldum...

Dün akşam HaldunTaner Sahnesi'nde izlediğim Ay Işığında Şamata oyunu ile adeta stres attım. Sahnede ışıl ışıl parlayan oyuncular, enerjileriyle paslanan ruhumu yıkadılar. İzlediğim oyun sayesinde, -aslında şahane müzikleri ve danslarıyla şov desem belki de daha doğru olacak- keyifli iki saat geçirdim.


Oyunun konusu

Ay Işığında Şamata oyununda Çalışkur Apartmanı sakinleri ile tanışıyoruz. Bir doğum günü var ve bütün komşular bir araya geliyor. Bu insanlar o kadar renkli bir topluluk oluşturuyor ki; sanki apartman sakinleriyle değil, toplumun büyük bir kısmı ile tanışıyor gibi oluyoruz. Karakterlerin içinde eşini aldatan var, başka ülkeye hayranlıktan kendi kimliğini ve hatta yediği zeytini dahi unutan var. Para babası iş adamı var, zengin ailenin şımarık kızı elbette var.

 Komşularını gözetlemekten hoşlanan mı dersiniz, disiplin yoluyla apartmanı dize getirmeye çalışan emekli albay mı dersiniz, yüzü kırışacak diye tuhaf tuhaf gülen kadın mı dersiniz... Hatta mahallenin imamı bile bu garip topluluğun arasında yer alıyor. Bu insanlarla tanışırken, evlilik kurumunun yozlaşması, bağnazlık, gericilik, aç gözlülük, fırsatçılık, ihanet, para hırsı gibi pek çok konuda tatlı tatlı hicivlere tanık oluyoruz. Yazar ve yönetmen öyle ustaca aktarıyor ki bütün bu başlıkları; bir eğlencenin içinde iken bütün bu konuları düşünebildiğimize kendimiz bile inanamıyoruz. İşte bu nedenle oyuna gerçekten de bayıldım.


Oyunun sergilenişi
Epik tiyatronun özelliklerinden olan anlatıcı bu oyunda da vardı. Özellikle ilk sahnede oyunculardan tamamen farklı tarzda giysisiyle oyunu dondurup araya girmesi, bana zamanda yolculuk hikayesi izliyormuşum gibi hissettirdi. Çok hoşuma gitti bu durum. Anlatıcı oyuncuları dondurup haklarında bilgiler verirken oyundan kopmadım; bilakis oyunun içine daha çok girdim. Bence oyunun en başarılı kişilerinden biriydi anlatıcı. Kendisine belki de ayrı bir başlık açmam gerekecek ama, yeri gelmişken belirtmek isterim. Ben anlatıcıya bayıldım! Oyuncu ve seslendirme sanatçısı Sezai Aydın'ın oğlu, oyuncu ve seslendirme sanatçısı Arda Aydın'dı anlatıcı. Demek ki güzel ses babadan oğula geçiyormuş! Nasıl güzel bir sesi var, nasıl bir hitap şekli ve enerjisi var!  Heyecanı ve ilgiyi oyun boyunca yükseltmeye büyük katkısı oldu. Üstelik sadece konuşmasıyla değil, söylediği şarkılarla da bütün salonu mest etti.



Oyunun ilk perdesi biterken izleyicilere güzel bir sürpriz yaşatıldı. Merak edenler bu sürprizi elbette internette araştırdıklarında bulabilirler. Ama oyunun büyüsü bozulmasın diye ben söylemeyeceğim. Ve bence sürprizi öğrenmeden oyunu izlerseniz, inanın çok daha fazla keyif alırsınız.

İki perdeli oyunun ikinci perdesinde karakterlerin isimleri aynı kalıyor ama kişilikleri allak bullak oluyor diyeyim, fazla da anlatmayayım. Bence oyunun kurgusu gerçekten de çok güzel ve çok eğlenceli.


Oyunun müzikleri

Ay Işığında Şamata bir müzikal değil. Ama müzikli güldürü. Ve oyuncular canlı canlı şahane şarkılar söylüyorlar. Oyun boyunca nostalji rüzgarları estiren bu şarkıları çok beğendim. Bir ara Arda Aydın gitar çaldı, ikinci perdede ise piyano vardı. Koro şahaneydi. Halaylar, danslar, rap bile vardı; daha ne olsun...

Dekor, ışık çok güzeldi

Oyunun adına yaraşan ay figürünü özellikle çok beğendim.  Komik bir aydı yalnız, hareketlerini takip etmek lazım. Ve sahne tasarımını da çok beğendim. Işıklar mükemmeldi. Disko topu bütün salonu diskoya çevirdi. Görsel zenginlik göz dolduruyordu.

Yönetmen Naşit Özcan ve oyuncular
Komik-i Şehir Naşit Bey'in torunu, aktör Selim Naşit'in oğlu Naşit Özcan bence çok başarılı bir reji sergilemiş. Oyunun ilk hali nasıldı bilmiyorum ama ben bu halini çok beğendim. Çok eğlenceliydi, oyuncuların enerjisi çok yüksekti. Tam bir ekip ruhu hissettim, dolayısıyla yönetmeni de kutlamak isterim.


Oyuncuların hepsi çok başarılıydı. Ama yukarıda da belirttiğim gibi ben en çok anlatıcı rolündeki Arda Aydın'ı, bekçi Zülfikar rolündeki Şevket Avşar'ı, ve Melahat rolündeki Tuğçe Açıkgöz'ü beğendim. Zülfikar ve Melahat beni konuşmalarıyla mest ettiler. Bir bekçi ancak öyle konuşabilirdi ve Melahat tam da bu anlatılan kişiydi. Oyuncuların rolleri genel olarak eşit dağılımlıydı diyebilirim, ama keşke garsonun da bir repliği olsaydı. Açıkçası oyun bitince garson karakterini oynayan kişi için üzüldüm.

Oyun hakkında tarihi bilgi

Haldun Taner, öyküyü “ Ay Işığında Çalışkur” adıyla 1954 yılında yazmış. Aradan 23 yıl geçtikten sonra 1977 yılında tiyatro metni haline getirmiş. 1977 yılında oynandığında sunucu rolünde Nedret Güvenç, bekçi Zülfikar rolünde İlyas Salman, Aygen rolünde Tijen Par gibi dev oyuncular rol almış. Oyunu Zihni Küçümen yönetmiş.

Son bir not ;
Öncelikle yazdığı bu nefis oyunu doğumunun 101. yılında kendi adını taşıyan sahnede izlediğim Haldun Taner'i saygıyla anıyor, sonrasında da emeği geçen herkese ellerine sağlık demek istiyorum. Oyundan çıktığımda kendi kendime şunu söyledim:

“ İnsanların karakterleri bozuk olabilir, insanlar kötü olabilir, her şey kötü olabilir. Ama bakmasını bilirsek hayat hala çok güzel. Belki de biz abartıyoruz bazı şeyleri" dedim. Ve dedim ki "tiyatro iyidir, tiyatro insanı gerçekten de iyileştirir...”

Oyundan çıktığımda yüzümde kocaman bir gülümseme asılı kaldı..
 Yaşa be sanat, çok yaşa e mi tiyatro...



OYUNUN KÜNYESİ 

Yazan : HALDUN TANER
Yöneten : NAŞİT ÖZCAN
Dramaturgi : HATİCE YURTDURU
Sahne Tasarımı : EYLÜL GÜRCAN
Kostüm Tasarımı: EYLÜL GÜRCAN
Işık Tasarımı : ÖZCAN ÇELİK
Müzik : HAKAN ELBIR
Koreografi : ÖZGE MİDİLLİ
Efekt : HİDAYET ÖZTÜRK
Yönetmen Yrd: ERTAN KILIÇ, CEYSU AYGEN, ERKAN AKKOYUNLU
Süre : 120 DAKİKA / 2 PERDE
OYUNCULAR
ADA ALİZE ERTEM, ARDA AYDIN, AZİZ SARVAN, BERRİN KOPER, CEYSU AYGEN, DERYA ÇETİNEL, EMRAH CAN YAYLI, EMRE NARCI, ERTAN KILIÇ, ESRA EDE, GÖKHAN EĞILMEZBAŞ, GÖKHAN METE, İBRAHİM CAN, İBRAHİM ULUTAŞ, MEHMET BULDUK, NİLAY YAZICIOĞLU, ÖZGE MİDİLLİ, ÖZGÜR DAĞ, SAMET HAFIZOĞLU, SAVAŞ BARUTÇU, ŞENAY SAÇBÜKER, ŞEVKET AVŞAR, TUĞÇE AÇIKGÖZ, YONCA İNAL



Devamını Oku

22 Mart 2017 Çarşamba

Adrenalinine sağlık Ayedaş Gardaş!

Biliyor musunuz size harika bir haberim var!

Bugün neredeyse tüm gün bakım çalışması nedeniyle elektriklerimiz kesilecekmiş! Bakılan elektriklerimiz olduğu için ne kadar şanslıyız! Ya bakılmasalardı, ne yapardık!
Sanki Candan Erçetin uzaklardan kulağıma fısıldıyor!

“Ya gelmeseydin yetişemeseydin
Beni bulamasaydın ne yapardım,
Yarım kalırdım melek...”

Bir melek gibi yetişiyor bakım perileri. Yoksa ne yapardık; yarım kalırdık, elektriklerimiz bakımsızlıktan solar giderdi...

İnsanın gerçekten de gözleri sulanıyor. Bakımsız dolaşmayan, manikürü pedikürü eksik olunca kendisini kötü hatta yarım hisseden elektriklerimiz kuaföre gidecek diye, AYEDAŞ'ın bize haber vermesi ne mükemmel bir incelik...

“Ya haber vermeseydin,
Ya aniden gitseydin
Ne yapardım meleek..
Mum yakardım melek, fener yakardım melek, Beynim yanardı melek...”

Ve biliyor musunuz, şu anda Ayedaş'ın verdiği kesinti saatine sadece 42 dakika 36 saniye kaldı! Heyecandan elim ayağıma dolaşarak yazıyorum bu yazıyı. Adeta bir hız yarışının ortasında gibiyim. Bir taraftan çamaşır makinesi çalışıyor, öte yandan telefonlar şarjda. Bu adrenalini yaşamak için millet bangi jamping yapıp kendini dağlardan aşağıya salarken, bense evimin konforunda missler gibi adrenalin dozumu yükseltiyorum! Yani içimden “Ayedaş sen bizim her şeyimizsin!“ diye slogan atasım falan geliyor.

Hem biliyor musunuz, bedava nostalji de yapıyoruz. Çocuklar neşeli bir sesle “elektrikler kesildi örtmenim, internetten ödev indiremedim!” diyecekler. Televizyon bağımlısı kadınlar, evlilik programındaki entrikaları görmek için elektrikleri olan akrabalarına gidecekler. Memurlar gerçekten tezgahta örgü örecekler ve vatandaşa “bugün git yarın gel!” diyebilecekler. Hem belki bir yerlerden Mahmut Hoca ile yakışıklı Ferit de çıkar belli mi olur...


Neden sevindiğimi daha uzun uzun anlatmak isterdim ama malumunuz, elektrikler gitmek üzere!

Ha bu arada aklıma gelmişken söyleyeyim. NASA geçtiğimiz şubat ayında dünyadan 40 ışık yılı uzakta 7 yeni gezegen keşfettiğini ve bunlardan 3'ünün yaşanabilir olduğunu açıkladı. Neyse bunlar derin mevzular, elektrikler gelince tekrar konuşuruz.

Haydi kaçtım ben; adrenalinine sağlık Ayedaş Gardaş...





Devamını Oku

18 Mart 2017 Cumartesi

Ben özlüyorum, hem de çok şeyi özlüyorum

Eurovision'da hangi şarkı yarışacak tartışmalarını özlüyorum mesela. İngilizce mi olsun, Türkçe mi olsun; dans nasıl olsun, şarkıda folklorik öge olsun mu, olmasın mı. En son 2012'de Can Bonomo ile katılmışız, aradan geçmiş kocaman 5 sene!  Özlüyorum...
O gece büyük bir heyecanla televizyonun karşısına oturup şarkıları dinlemeyi, gazetelerin verdiği tabloda şarkıların karşısına puan yazıp kendi birincilerimizi seçtiğimiz günleri özlüyorum. Ertesi gün “yine komşular birbirlerine oy verdi” manşetlerini görmeyi özlüyorum. Komşular birbirine oy veriyor bahanesiyle çekildik yarışmadan 2013'de, iyi de hep böyle değil miydi zaten. Komşular birbirine oy veriyordu madem, Sertap nasıl birinci olmuştu. Hem komşular birbirine oy verse ne değişirdi ki; biz de Azerbaycan'a oy vermiyor muyduk... Eğleniyorduk ülke olarak kendi çapımızda, eğlencemiz elimizden alındı.

Özlüyorum ben, Eurovision Şarkı Yarışması'nı özlüyorum!


Televizyonda film izlemeyi özlüyorum mesela. Parliament Sinema Kuşağı'nı, en çok da CBNC-E'nin kaliteli filmlerini ve dizilerini özlüyorum. Salı Gecesi Film Kuşağını, TRT-2'nin “entel kanal” olduğu zamanları, ya da nefes tutarak izlediğim Prison Break, perşembelerin gelmesini iple çektiğim The 24 ... CNBC-E kapandıktan bu yana televizyonda alt yazılı film kalmadı farkında mısınız! Bir zamanlar dublaj sanatında öncü olan ülkemizde o sanat da gerilediği için, artık dublajlı film izleyemiyorum. Hep aynı kötü sesleri duydukça filmlerin inandırıcılığı kalmıyor çünkü. E internet var diyeceksiniz; biliyorum ama, sadece televizyon izleyen milyonlarca insan da var! Fakat televizyonlarda artık film yok! Komedi de yok! Bir dönem unutulan ağalı beyli dizileri, en kötüsü de silahlı mafyalı, sahte kahramanlı şiddetli şeyleri gösteriyorlar. Tek eğlencesi televizyon olan insanların iyice kafası karışsın diye...

Özlüyorum ben, televizyonda kaliteli orijinal film izlemeyi özlüyorum!


Bir de neyi özlüyorum biliyor musunuz, çalışma umudunu özlüyorum. Mesela üniversiteyi kazanan gencin geleceğe dair umutlu olduğu, iş bulma konusunda daha az sorun yaşadığı, öğretmenlerin mezun olur olmaz atandığı, sanayinin teşvik edildiği günleri özlüyorum. Üretimi, fabrikaları özlüyorum. Sahi en son nerede bir fabrika açılışı haberi duydunuz hatırlıyor musunuz? Bir zamanlar Sabancı gibi iş adamlarına “fabrikatör” denilirdi; onlar fabrikalar açarlardı. Oysa şimdi iş adamları inşaatlarıyla, rezidanslarıyla anılır oldular. Her gün yollar açılıyor, köprüler açılıyor, avemeler açılıyor ama, bir tane yeni fabrika açılıyor mu?

Özlüyorum ben, üreten ülkemin fabrikalarını özlüyorum...


Aslında çok şey özlüyorum. Mesela özlediklerim arasında politikacıların birarada tartıştıkları, ama asla nezaket sınırlarını aşmadıkları programlar da var. Farkında mısınız, artık politikacılar değil aynı tartışma porgramına, aynı fotoğraf karesine girmeye bile tahammül edemiyorlar. Demirel'in nüktelerini, Ecevit'in şiirlerini, Erdal İnönü'nün zekasını, hatta Erbakan'ın esprilerini dahi özleyeceğim hiç aklıma gelmezdi ama, itiraf edeyim özlüyorum. Bir de Olacak O Kadar gibi bir programda politikacılar hakkında yapılan ince mizahı özlüyorum. Milletçe politikacıların karikatürize edilmiş hallerine gülerken, aslında bir anlamda meditasyon yapar rahatlardık. Dolayısıyla bu kadar gergin değildik. Başka partilere oy veren insanlar, birbirlerine düşman değildi.

Özlüyorum ben; politikacıların hoşgörüsünü, rekabetin zarif olduğu günleri özlüyorum...


Zarafet demişken, insanların birbirlerine kolayca çemkirmediği zamanları da özlüyorum. Sosyal medyada ağzına geleni söyleyenler ve troller çoğaldıkça, onca faydasına rağmen neredeyse sosyal medyasız günleri de özleyeceğim! Okuyan insana saygı duyulan zamanları; hastaların doktor dövmediği, mankenlerin gerçek sanatçıları gölgelemediği, öğretmenin aşağılanmadığı, kitap okumanın teşvik edildiği, her aklına geleni uluorta söylemenin dürüstlük değil de kabalık olarak nitelendirildiği günleri özlüyorum.

Özlüyorum ben, insanların birbirlerine saygılı davranmalarını özlüyorum.


Ortak değerlerimizi özlüyorum bir de. Milli bayramlarda hep beraber coşmayı, milli yaslarda hep beraber ağlamayı özlüyorum. Folklorik gösterileri özlediğim gibi, o eski kahramanlık filmlerini bile özlüyorum. 23 Nisan günü, 19 Mayıs günü sanki sıradan bir günmüş gibi televizyonlarda evlilik, makyaj programlarının devam etmesini; üstelik ekranın sağ üst köşesinde göstermelik bir bayrakla bunun yapılmasını üzüntüyle karşılıyorum. Bir madende grizu patladıysa, bütün ülkenin yas tuttuğu zamanları özlüyorum mesela. Birimizin derdinin hepimizi üzdüğü zamanları özlüyorum.

Özlüyorum ben, asgari ortak noktalarda birleşmeyi özlüyorum....


Özlüyorum ben, basit şeyleri özlüyorum...

Özlemek suç mu, ya özlediğini itiraf etmek...



Devamını Oku

9 Mart 2017 Perşembe

Necip Fazıl eseri Reis Bey adlı oyunu izledim...

Dün bütün ön yargılarımdan sıyrılarak Necip Fazıl'ın kaleme aldığı Reis Bey adlı oyuna gittim. Oyun üç perdeydi ve aralar dahil tam 3 saat sürdü. Bugüne kadar izlediğim en uzun oyundu sanırım.


Oyun başladığında kendimizi Mesudiye Oteli'nin lobisinde bulduk. Otel katibi, Anadolu'dan gelmiş bir köylü, otelde kalan iki genç kadın, otele giren başka bir kadın, Reis Bey... İlk sahnede şaşkına döndüm. İzlediğim sanki bir tiyatro oyunu değil de bir müsamere gibi geldi bana. Oyuncular birbirlerine bakacaklarına seyirciye bakarak konuşuyorlardı. Üstelik noktalara virgüllere gereğinden fazla dikkat ederek; sanki konuşmuyor, şiir okuyor gibiydiler. Nasıl desem, eski Yeşilçam filmlerinde gibi, değil gibi... Bence oyunculuk gerçekçilikten uzak ve abartılıydı. Dolayısıyla genel olarak yabancılaşarak izledim oyunu. Çok sahneli oyunda içine girebildiğim tek yer sanırım idam sahnesiydi. Oyunda en çok hapishane müdürü rolündeki Mazlum Kiper'i sevdim. Kendisini zaten severim. Reis Bey rolündeki Selçuk Soğukçay da rolünün hakkını verdi, uzun tiradlarda oldukça başarılıydı. Fakat  26 kişilik kalabalık kadrolu oyunda iki oyuncu haricindeki reji genel olarak bana hitap etmedi.

Oyunun konusu


Metin, yasalara bağlı ve acımasız bir yargıcın idam kararı verdiği gencin sonradan suçsuz çıkması ve yargıcın iç hesaplaşmalarını anlatıyor. Vicdan azabı duyan yargıç yani Reis Bey, olaydan sonra hayata bakışını tamamen değiştirerek her şeye “merhamet” ekseninden yaklaşmaya başlıyor. Aslında içsel yolculuk anlamında güzel bir konu. Fakat metin doğal olarak yazarın hayata bakış açısına göre şekillendiği için, bu hesaplaşmanın içinde kendimi bulamadım. İzlediğim şey, konuşmalarıyla, bakış açısıyla, felsefesiyle bambaşka bir dünyaya ait gibiydi. Adaletin yanlış karar vermesinin karşılığı, bence adaletin doğru karar vermesidir. Yani yazarın üstünde durduğu gibi adaletin karşısında “merhamet” duygusunun yer alması, son derece sübjektif ve yanlış sonuçlar doğurabilecek bir yaklaşım diye düşündüm. Hele oyunun bir yerinde yazar, "toplumu acıyanlar ve acınanlar olarak iki sınıfa ayırıp, sonra da bu sınıfları aynı terazide değerlendirmek gerekir" gibi bir yaklaşım sergilediğinde, bu bakış açısını kendiminkinden oldukça farklı buldum.

Oyunun sonlarına doğru “İstanbul insanı kötü yapmak için iyileştirir” “Anne olun, insana acımanın temeli analıktır” , ”adaleti göklerde aramak” “birbirinizi affedin” gibi mesajlar verilmesi de benim için havada kalan söylemlerdi.

Oyunun dili


Bitirim yeri” diye daha önce hiç duymadığım bir sözcük sıkça kullanıldı oyunda. Sözlüğe baktım, “kumar oynatılan kahvehane” demekmiş. Bu sözcüğü gerçekten de çok beğendim. Fakat genel olarak oyunun dili çok ağır ve ağdalıydı. Konuşmaları can kulağıyla dinlememe rağmen çoğu kez cümlenin başı ile sonunu bağdaştıramadım, yazarın ne anlattığını anlayamadım. Aynı dönem şairlerinden Nazım Hikmet'in dilinin bugüne göre bile ne kadar yalın olduğu düşünülürse, bence bu dil farkı yazarın bakış açısından kaynaklanıyor.

Metin yazarının aynı zamanda şair oluşu repliklerde de hissediliyordu. Özellikle de Reis Bey'in sanık olarak yer aldığı mahkeme sahnesindeki tiratta bu çok hissedildi. Kulağa hoş gelen sözcük uyumları ve ahenk, edebi zenginlik olarak zaman zaman bana da iyi geldi. Fakat oyun esnasında yaşadığım hakim his yabancılaşma olduğu için, anlık edebi keyif ötesinde bir coşku duyumsamadım.

Oyunun dekoru ve görsel zenginlikleri

Ben oyunda en çok görsel efektleri ve yaratılan illüzyonu beğendim. Şehir tiyatroları ödenekli tiyatro olma avantajını bu noktada çok iyi kullanıyor. İlk sahnede otelin camlı kapısının ardına yansıtılan hareketli sokak görüntüsü, resmen sahneye derinlik kazandırmıştı. Bu anlamda izleyiciye yaşatılan üçüncü boyut keyfi bence çok başarılıydı. Diğer sahne geçişlerinde de fiziksel dekorların değişmesi yanı sıra sahnenin üç duvarına yansıtılan görüntüleri beğenerek izledim.

Sonuç ;
Bu oyunu izlemek benim açımdan değişik bir deneyim oldu. Oyunu tavsiye eder miyim, bilemiyorum. Farklı bakış açılarını görmek ve tiyatroda 3 saat vakit geçirmek isteyenler için olabilir. Ama bir daha aynı yazarın oyununa gider misin diye sorsalar, hayır gitmem...





Yazan : NECİP FAZIL KISAKÜREK
Yöneten : ŞÜKRÜ TÜREN
Dramaturgi : HİLMİ ZAFER ŞAHİN
Sahne Tasarımı : EMRAH KÜREKÇİ
Kostüm Tasarımı : SEBAHAT ÇOLAKOĞLU
Işık Tasarımı : ŞÜKRÜ TÜREN
Müzik : DENİZ NOYAN
Efekt : KADİR ARLI
Yönetmen Yardımcısı : MELİSA DEMİRHAN - HASİP TUZ - LALE KABUL - YARD. YÖN. ÜMRAN İNCEOĞLU
Süre : 180 DAKİKA / 3 PERDE

OYUNCULAR

ABDULLAH TOPAL, BERRİN KOPER, CANER BİLGİNER, CEYSU AYGEN, ÇAĞATAY PALABIYIK, DOĞAN ALTINEL, FATMA İNAN, GÖKHAN EĞILMEZBAŞ, HAKAN YAVAŞ, HASİP TUZ, İBRAHİM CAN, İBRAHİM ULUTAŞ, İSKENDER BAĞCILAR, LALE KABUL, MAZLUM KİPER, MEHMET BULDUK, MELİSA DEMİRHAN, MURAT DERYA KILIÇ, OKAN KARACA, OZAN AKİF SERMAN, ÖZGÜR DERELİ, RIDVAN ÇELEBİ, SEFA TURAN, SELÇUK SOĞUKÇAY , TANJU GİRİŞKEN, YELİZ ŞATIROĞLU
Devamını Oku

2 Mart 2017 Perşembe

Oğuz Atay'ın gölgesinde ezilen Poyraz Karayel'in kötü finali!

Dün akşam 2,5 sene boyunca gündemde kalmayı başaran Poyraz Karayel'e veda ettik nihayet. Nihayet diyorum; çünkü ilk zamanlar heyecanla izlediğim dizi, özellikle son sezon iyice inandırıcılığını, büyüsünü ve heyecanını kaybetmişti benim gözümde.

Keşke son sezon hiç çekilmeseydi, keşke Oğuz Atay göndermeleriyle, aşkın naifliğini gösteren şiirsel sahneleriyle zirvedeyken bitseydi Poyraz Karayel! Ama işte bilirsiniz, “şov biziniz” izleyiciyi düşünmüyor. Tutan dizi suyu çıkana kadar kullanılmaya, reklamlarla uzatıldıkça uzatılmaya devam ediliyor. Senariste de çok kızmamak lazım aslında...



....BUNDAN SONRASI SPOILER İÇERİR....

Dün akşamki final bence akıllara zarardı. Hikayenin neresinden tutsanız elinizde kalır cinsten bir özensizlik vardı. Elinde kocaman bir silahla özel hastahaneye psikopat katil giriyor, merdivenler falan bomboş. Tam Bahri Baba'yı öldürecekken, Poyraz ve beraberindeki 5 silahlı adam hastahaneye yetişiyor. Bu adamların her biri en az 5'er kez psikopata silah sıkıyor ve bilin bakalım ne oluyor? Hepsi polisin elinden kurtuluyor!

İçinde herhangi bir duygu kalmamış gibi gösterilen, kendi çocuğunu boğup öldürebilecek kadar katı olan mafya kadını Nevra, diğer oğlu Çınar ölünce aniden deliriyor! Delirmekle de kalmıyor; yanan arabadan yüzünün yarısı yanmış bir şekilde çıkıp Ayşegül'ü öldürüyor... Kendi gölgesinden bile korkan, Songül'ü parası için ayarlamaya çalışan öğrenci Fatih'in ne ara Songül'e deli gibi aşık olduğunu ve O'nu kaçırmaya kalkışacak kadar gözünün nasıl karardığı konusunu hiç gündeme getirmiyorum. Meltem'e  finalde neden üçüz bebek anesi rolü biçildiği ise,  bunca karmaşanın arasında kaynadı gitti zaten!

Tamam, kahramanımız Poyraz Karayel, sevgilisi Ayşegül'ün ölümünden sonra kafayı kırıp bu senaryoyu yazabilirdi, buna bir diyeceğim yok. Güzel bir final. Ama finale giden yol nedir böyle arkadaş... Detaylarda özensizlik, çekim planlarındaki saçmalıklar... Bölümün başında adamların bir ölüm halleri vardı, sanırsınız hepsi break dans ediyor!

Yönetmen ne kadar önemliymiş bu diziyle bir kez daha anladım!
Yönetmen Çağrı Lostuvalı ayrıldıktan sonra zaten dizi bir tuhaf olmaya başlamıştı. Ben en çok da yönetmen değiştikten sonra,  hızlı geçilen sahnelere ve konuşmalar gelse de görüntülerin yavaşladığı tuhaf çekimlere alışamadım. "Dzzt dzzt" diye ses efektleri vererek hareketleri hızlı çekime alıyorlar, işte o an izlediğim sahnenin bütün büyüsü bozuluyor. Sanki film değil bilgisayar oyununda gibi hissediyorum kendimi. 


Albayım sahneleri bittiğinde Poyraz Karayel zaten bitmişti!
Bu dizi, Oğuz Atay göndermeleriyle benim ve ben gibi birçok izleyicinin beğenisini toplamıştı. Tehlikeli Oyunlar romanındaki Hikmet Benol karakterinden pek çok alıntı vardı Poyraz Karayel'de. Tutunamamışlığı, anlaşılamamışlığı benziyordu Hikmet Benol'a. Hikmet'in komşusu Albayım Hüsamettin Tambay, dizide Cevher Albay olmuştu. Hikmet'in alt komşusu Nurhayat Hanım'ın oğlu Salim'e ödevini yazdırması, dizide Poyraz'ın alt komşusu İsa'nın ödevlerine yardım etmesiydi. Hatta “Üç yanı denizlerle çevrili ülkemizin...” diye başlayan tirat bile aynıydı. “Allah belanı versin Hikmet, peki albayım” cümlesi kitaptan, “Allah belanı versin Mümtaz” lafı diziden! 

Hikmet'in sorgulamaları, isyanları, bilinç akışlarına benzeyen Albay'lı, İsa'lı sahneler gerçekten de beni bu diziye bağlayan güzel unsurlardı. Üçüncü sezonda bu illüzyon tamamen yıkıldı. Poyraz evinden taşındı ve Albay senarist tarafından etkisiz hale getirildi. İşte o noktada Poyraz Karayel'in büyüsü de bozuldu. Sıradan bir mafya dizisine dönüştü. Daha çok silah, daha çok kan, bir de derin devlet girdi senaryoya. Günümüzde yaşanan “Paralel Fetö”, dizide “Girişim” adıyla yer aldı. 

Bomba patlatan, insan öldüren, acımasız Girişim, Poyraz'ın kahramanlığıyla yıkıldı ya finalde, tam bir KATARSİS etkisi oldu! Oh rahatladık hep birlikte! Paralel pardon Girişim, kahramanımız Poyraz tarafından yerle bir edildi, zaten 3-5 kişilermiş! Ülkece kurtulduk!

Oğuz Atay'ın gölgesinin gölgesi!

Oğuz Atay, romanında yarattığı dünya ile modern insanın tutunamamasını, yaşadığı çelişkileri anlatıp toplumsal sorunlara ve toplumdaki "aydın" olarak tanımlanan kişilere ayna tutarken; Oğuz Atay kahramanlarının gölgesinin gölgesi olmaktan öteye gidemeyen Poyraz Karayel, bir kurtarıcı olarak dizinin finalinde kutsandı... Hikmet Benol kendini gecekonduya kapatıp oyun yazarken, bizim Poyraz da akıl hastahenesinde bu izlediğimiz senaryoyu yazmış oldu... Kitabın sonunda Hikmet Benol'un intiharı üzerine albay Hüsamettin Bey gazeteye şikayet mektubu yazıyordu.  Bari dizide de Cevher Albay'a böyle bir paye biçseydiniz!

Tehlikeli Oyunlar için “Tutunamayanlar'ın gölgesinde kaldığı” söylenmiş. Bence Poyraz Karayel de Oğuz Atay'ın ağırlığı altında ezilerek kötü bir finalle dizi tarihinin çöplüğünde kendine yer buldu.



Son söz; izleyici beğenmediği oyuna domates atmalı mı?

Shakespeare döneminde tiyatrolarda sahneye fırlatılmak için çürük domates satılıyormuş. Rivayet odur ki Shakespeare oyunları o kadar büyülemiş ki izleyiciyi, hiçbir oyununda sahneye domates atılmamış...

Ben de izleyici olarak Poyraz Karayel'in üçüncü sezonuna ve berbat final bölümüne domates atma hakkımı buradan kullanıyorum. Zaten dün akşam Twitter, senarist Ethem Özışık'a atılan domatesler nedeniyle kıpkırmızı olmuştu...


Ülke gündemi kan revan içindeyken böyle bir yazı yazarak rahatladım, domateslerimi fırlattım hafifedim. Umarım siz de okuyunca aynı rahatlığı hissetmişsinizdir bir nebze de olsa, sevgiyle...


Devamını Oku

21 Şubat 2017 Salı

Kadıköy Haldun Taner Sahnesi Mayıs'ta kapanacakmış!

Bu yazıyı ellerim titreyerek ve gözyaşlarıma engel olamayarak yazıyorum. Çünkü az önce aldığım bir haber beni kelimenin tam anlamıyla allak bullak etti:

KADIKÖY HALDUN TANER SAHNESİ MAYIS AYINDA KAPANACAKMIŞ ! (tadilat yapılacakmış!)

Bu resme iyi bakın, belki de bu binayı son görüşünüzdür! Çünkü ben, tadilat yapılacağına ve sahnenin büyütüleceğine inanmıyorum!



Mart ayı biletleri bugün saat 11'de satışa çıkacağı için ben de sabah 8:30 gibi tiyatro gişesine gittim. Tiyatro müdavimlerinden biri “Mart, nisan iki ayımız kaldı; zaten mayısta bina boşaltılıyormuş. Burada çalışanları da başka sahnelere dağıtacaklarmış” dedi. O an gözyaşlarım gözümü ısıtmaya başladı. “Belki tadilat olur, yeni sezona yetişir!” dedim bütün iyi niyetimle... “Hayır” dediler, “En az iki sene sürecekmiş inşaat!”

İşte o an ağlamaya başladım. “Ama bu sahne çok küçük, büyük oyunlar buraya gelemiyor. Üsküdar sahnesini de yıkmışlardı, şimdi büyük bir sahne yaptılar “ dedi en müdavim izleyicilerden biri. Tam da o sırada yanımızdan büyük oyuncu Mazlum Kiper geçiyordu... Sanırım bu duygusal an, benim de hafızama böyle kazındı...

Ama" dedim, "burası tarihi eser değil mi, nasıl yıkılabilir tarihi eser?” 1969 yılında dünyanın dördüncü büyük sanat merkezi olarak hizmete giren ve 2008'den bu yana tam 10 senedir tadilat nedeniyle kapalı olan Taksim'deki Atatürk Kültür Merkezi gibi mi olacak yani Haldun Taner Sahnesi'nin sonu da!

Kalbim sıkıştı, orada daha fazla duramadım, attım kendimi sokağa... Şakaklarım zonklayarak eve gedim, bu yazıyı yazmak istedim... Zaten uzun süredir düşünüyordum, bu bina neden bu kadar bakımsız; neden boyası, dış temizliği yapılmıyor diye. Demek plan başkaymış! Ama nasıl olur, hala aklım almıyor, hala yüreğim kabul etmiyor! Yoksa yerine bir... Off düşünmesi bile ürkütücü!

Haldun Taner Sahnesi sadece bir tiyatro sahnesi değil ki, toplumsal bellekte yer etmiş bir simge orası... Aynı “Boğa” gibi, insanların önünde buluştuğu bir simge... Yanında dizilen çiçekçileriyle, estetik binasıyla bir güzellik... Mesele sahnenin yetersiz oluşuysa eğer, dokunmazsınız Haldun Taner'e, yaparsınız yeni bir bina başka bir yere... Yok ben bu konuda iyi niyetli düşünemiyorum... 



Açtım bina hakkında yazılanlara baktım:
1927 yılında yapılmış bu bina, 90 yaşına gelmiş günümüzde... Kadıköy Meydanı'nı simgeleyen üç neoklasik yapıdan biriymiş. Önceleri hal binasıyken 1984'de kültür merkezine dönüştürülmüş. Üst katında Devlet konservatuvarı var...”

.............................

Benim üzüntüm sadece sahnenin kapanacak olması yüzünden değil; benim üzüntüm anıların, alışkanlıkların, güzelliğe dair bir şeylerin daha yok edilmek istenmesi yüzünden...

Bir mucize olsun, lütfen; lütfen bir mucize olsun...

GÜNCELLEME- 1 : (saat 12:01) Tekrar gittim gişeye, konu açılınca sırada bekleyen yaşlı bir tiyatro izleyicisi şöyle dedi: " Madem bu bina eskidi diye kapanıyor, o halde biz yaşlıları da öldürsünler, aynı şey!"  Ürperdim...

GÜNCELLEME - 2 : Güya binanın tamamı değil, bir kısmı yıkılıp sahne büyütülecekmiş! Hatırlarsanız AKM de Avrupa'nın en büyük opera sahnesi oluyordu!

GÜNCELLEME - 3 : (09/03/2017) Şehir Tiyatroları'na ve İBB'ye yazdığım onlarca tweet'e bir tane bile yanıt alamadım. Fakat dün konuştuğum insanlar, salonun tadilata gireceğine dair duyumlarını benimle paylaştılar. Tiyatroda çalışan iki yönetmen de oraya bir tiyatro kompleksi yapılacağından, ciddi bir tadilat olacağını söylemi arkadaşlara. Fakat projeyi nedense kimse basına açıklamıyor...

GÜNCELLEME - 4 : ( 10/02/2017)

Nihayet tweet'lerime aşağıdaki gibi bir yanıt geldi. Projelendirmenin devam ettiğini, inşaat ile ilgili net bir tarih olmadığını belirtmişler. Tiyatroda çalışan benim konuştuğu herkes Mayıs-2017 demişti. Umarım bu resmi yanıt doğrudur, umarım tiyatromuz uzun süreli bir tadilata girmez. Mayıs'da göreceğiz. 



Devamını Oku

11 Şubat 2017 Cumartesi

Oyunda silah patlayacak mı?

Bu akşam Livingroom sahnesinde Mavi adlı oyunu izledim. Psikolojik gerilim olduğunu bilmeden gittim oyuna, bilseydim gitmezdim. Zaten hayatımızın her yanı psikolojik, her yanı gerilim; bir de oyuna gidip niye gerileyim ki... Neyse oldu bir kere, bu da değişik bir deneyimdi diyelim.
Küçük sahnelerde kuru sıkı silah kullanılmasını sevmiyorum. Oyuncu, izleyicilerin arasında elinde silahla dolaşırken"keşke bitse de kurtulsam" diye düşündum. Zaten kenarda oturuyorum, bir ara silahını bana doğrulttu, "biran önce uzaklaşsa yanımdan" diye kendi kendimi yedim bitirdim. Hayır salon da küçük, çıksan çıkamazsın ayıp olur... "Geldik bir kere mecbur katlanacağız artık" dedim. İşin absürt tarafı ise, en öndeki yaşlı abinin olmadık yerlerde biraz çekingen de olsa gülmesi oldu. Aslında O'nu çok iyi anladım. Zira o kadar sıkıldı ki, istemsizce gülme ihtiyacı hissetti. Yoksa oyunda gülünecek bir şey yoktu. Adı üstünde, “psikolojik gerilim”
Bence oyuncuların sahne sınırlarından çıkıp seyircilerin arasına dalarak, üstelik onların gözünün içine baka baka silah doğrultmaları ve bu şekilde gerilim yaratmaları sanki biraz kolaya kaçmak gibi... Büyük sahnelerde silah patlamasını izleyici tolere edebiliyor, ama küçük sahnelerde o çıkan ses ve barut kokusu insanı gerçekten rahatsız ediyor. Oyunun başında “kuru sıkı silah atılacaktır, dikkatinize” diye anons yapıyorlar genelde. Daha da kötü oluyor benim açımdan bu durum. Gergin bir şekilde bekliyorum, şu silah patlasa da bir rahat etsem diye... Dışarıda bunca şiddet varken, insan ister istemez oyundaki kuru sıkıya bile katlanamıyor.
Bir de “Mavi” adlı oyundaki inişli çıkışlı ses tonlarını sevmedim. Durağan giden metinde aniden oyuncuların seslerini yükseltmeleri, bence bütünün içinde çok sırıtıyordu. Nasıl desem, sanki şarkı söylerken aniden detone olmak gibi... İnsan sinirliyse anlık ses yükseltmez, sesini yükselttiyse de bir süre öyle devam eder. Aniden tekrar yumuşak tona geçmez. Yani bence böyle, yönetmen demek ki benden farklı düşünmüş.
Elbette emeğe saygım sonsuz. Ama gerek metin, gerekse oyunculuklar bana hiç hitap etmedi. Doktor rolündeki Şahin Sancak daha iyiydi ama hasta rolündeki Can Yaman'ın yürüyüşünden ses tonlamasına kadar her şeyini yapay buldum. Belki de gerilim sevmediğim içindir ama; dışarıya çıkınca oyun bittiği için gerçekten çok mutlu oldum. Sıcağı sıcağına bu yazıyı yazarken de hala gülesim geliyor kendi halime. Ne işim vardı benim psikolojik gerilimde... Üstelik dünyaya pembe gözlüklerle bakmak için kendimi zorladığım bu günlerde...
Gerçek hayatın değerini anlaması için insanın bazen kendine hitap etmeyen oyunlar izlemesi de gerekiyormuş! Oyundan çıkınca ne referandum, ne de başka khk'lar gözüme kötü göründü. “Oh be, nefes alıyorum” dedim...
Kendime not-1 : Psikolojik gerilim olayına hiç girme!
Kendime not-2 : Gireceksen de aç tiyatroya sor; "oyunda silah patlayacak mı?"

Kendime not-3 : Ne olursa olsun, tiyatro güzel bir şey, asla vazgeçme! 



Devamını Oku

1 Şubat 2017 Çarşamba

Gitmek mi zor, kalmak mı...

Bir şey söylemek için kapıyı çalan komşum da pasaporta başvurduğunu söyleyince, kalakaldım. Daha 2 buçuk yaşında olan çocuğuna bu ülkede gelecek göremediğinden bahsetti. 1989 yılında Bulgaristan'daki zulümden kaçmak için Türkiye'ye geldiklerinde, babasının toprağı öptüğünü anımsıyor. O zamanlar 7-8 yaşlarındaymış. Yaklaşık 600.000 göç olmuş o günlerde ülkemize Bulgaristan'dan. Ne için, huzur için... İroniye bakın ki, o tarihlerde çocuk olanlar, şimdi tersine göç etmeye çalışıyorlar! Ne için, huzur için... Bulgaristan artık Avrupa Birliği üyesi. Huzurlu, az parayla yaşanabilen, enflasyonu olmayan, doğası korunan, yeşili korunan bir ülke. Aradan geçen sadece 28 sene! Tarih için 28 yıl nedir; küçücük bir nokta. Bu kadar kısa sürede neler olduğunu düşününce insan ürperiyor...

Biz eskiden de kötü şeyler yaşadık bu ülkede. 12 Eylül döneminde birçok insan kaçtı yurtdışına. Ama onların çoğu göz önündeki insanlardı; sanatçılardı, müzisyenlerdi, yazarlardı, ve çoğu aranıyordu. Ama ya şimdi... Şimdilerde gitmek isteyenler sıradan vatandaşlar. Ne aranıyorlar, ne de sabıkaları var... Sadece bu topraklarda artık kendilerine güzel bir gelecek göremiyorlar; çocuklarına güvenli ve huzurlu bir dünya kuramamaktan endişe ediyorlar.



Gidenlerin sosyal medya hesaplarına bakıyorum da... Ne bombalar var, ne çatışmalar var, ne işsizlik var, ne parasızlık var, ne çaresizlik var, ne de umutsuzluk var... İsviçre'deki arkadaşım çocuğunu bedava mahalle kreşine gönderip haftada 15-20 saat çalışarak bisikletle Avrupa turları yapıyor. Avustralya'ya giden blogger arkadaşım insanların ne kadar kaygısız olduklarından ve işe bile parmak arası terliklerle gittiklerinden bahsediyor. Avustralya'da yaşayan bir başka arkadaşım, evinin bahçesine diktiği, büyümekte olan yeşil domateslerin coşkusunu paylaştı en son yazdığı mesajda... İngiltere'deki arkadaşım, gittiği operalardan, tiyatrolardan söz ediyor. En son Çin yeni yılını kutlamışlar coşku içinde. Girip internete geziyorum çeşitli ülkelerde... Yok arkadaş, dışarıda gerçekten farklı bir dünya var...

Ha gidenlerin mutsuzlukları yok mu? Var elbette; vatan hasreti çekiyorlar. İnce belli bardaktan çay içmeyi ve çayın yanındaki doyumsuz muhabbeti özlüyorlar mesela. Ya da Akdeniz'in sıcağını, ya da Sariyer böreğini, kuru fasulyeyi özlüyorlar... Elbette dostlarını ve ana dillerini özlüyorlar...

Biz de huzuru özlüyoruz. Seçim yapma hakkı verselerdi, ince belli bardaktan çay içerek ne olacak bu memleketin hali diye hayıflanmayı mı, yoksa geleceğe güvenle bakmayı mı tercih ederdi insan...

Kafamda deli sorular...


Devamını Oku

29 Ocak 2017 Pazar

Pespembe bir yazı; sürpriz evlilik teklifleri...

Bu yazıyı okumadan önce ışıkları kapatın, mum yakabilirsiniz; hatta hafif romantik bir müzik de açabilirsiniz...

DİKKAT: Yazının devamı ağır romantizm içerir; ama yazı, genel izleyiciye hitap eder. Zira çocuklar romantizmden kötü etkilenmezler...

Şimdi sizi biraz pembe bulutlarda gezdirmek istiyorum. Haydi gelin Sürprizler Diyarı'nın hazırladığı muhteşem evlilik teklifi senaryolarına birlikte göz atalım. Romantik hayal kurmaktan kime ne zarar gelir ki...


Filmlerdeki gibi özel bir kumsal hayal edin. Işıklı bir yoldan geçiyorsunuz. Fenerler, meşaleler, hatta kırmızı halı, üzerinde kır çiçekleri... Deniz kenarında filmlerdeki gibi romantik bir çardak, çardağın içinde romantik bir masa, üzerinde beyaz örtüler, mumlar, iki kişilik bir servis açılmış. Romantik müzik çalıyor; o da nesi, sizin aşkınızın şarkısı çalmakta... Şık giyimli bir garson “ne içersiniz efendim” diyor. Havaya süzülen uçan balonlar, masada bir buket gül, dev harflerle “seni seviyorum, iyi ki varsın” yazıyor masanın kenarında... Böyle bir ortamda “benimle evlenir misin?” diyen kişiye kim “hayır” diyebilir ki...

Kumsalda romantik evlilik teklifi


Yeşili ve doğayı sevenler için evlilik teklifi

Yemyeşil ağaçların içinde camla kaplı bir mekan düşünün. Şömineden gelen tatlı çıtırtılar ortamı sıcacık yapmış. Mekana giriyorsunuz; yüzlerce gül yaprağı, mumlar ve kalplerle karşılaşıyorsunuz. Gül yapraklarından kalbin ortasına kartpostallardaki gibi sizin ve o her şeye layık özel insanın adlarının baş harfleri yazılmış. Özel bir masada romantik bir akşam yemeği konsepti sürpriziyle karşılaşıyorsunuz. Sevdiğiniz müziklerle kendinizi bir masal aleminde gibi hissederken; ortamda balonlar, sürpriz hediye kutuları... Profesyonel bir fotoğrafçı bu özel gecenin en güzel karelerini yakalıyor... Ve işte o an: “Benimle evlenir misin?” sorusu...

Doğanın ortasında romantik evlilik teklifi

Yatta evlilik teklifi

Kapıda şık giyimli özel şoför, Vip araçla sizi almaya gelmiş. Suada'da şahane bir akşam yemeği yiyorsunuz başbaşa. Yemeğiniz bitince 20 metrelik şahane bir yata biniyorsunuz. Yatta şık bir masa, mumlar, ışıltılar, tüller, fenerler... Kokteylleriniz servis ediliyor, kalpli kutulardan çıkan sürprizler, havaya uçuşan balonlar... Bu arada yatınız Boğaz'ın muhteşem manzarasında süzülüyor. Tam Boğaz Köprüsü'nün altından geçerken o da nesi! Köprüde renkli lazerle size özel yazılmış “Benimle evlenir misin?” yazısı... Böylesine muhteşem bir organizasyonla edilen sürpriz evlilik teklifinin her anını kaydeden kameralar... Dünyanın en mutlu insanı siz değilsiniz de kim peki?

yatta evlilik teklifi

Lazerle evlilik teklifi ve havayi fişekler
Yatla gezmek, Boğaz Köprüsü'ne adını yazdırmak yetmez. Aşkımızın şiddetinden havayi fişekler de patlamalı” diyenlerin dilekleri geri çevrilmiyor; Bebek Koyları'nda havayi fişekler sizin için patlıyor... 

lazerle evlilik teklifi


 Farklı evlilik teklifleri
Senaryo gibi, film gibi... Düşünsenize mesela restoranda oturmuşsunuz, bir gitarist geliyor en sevdiğiniz şarkıya başlıyor, oradan kalkıyorsunuz, az ileride bir kemancı hem şarkıya hem de size eşlik ediyor. Derken akordiyoncu... Sonra karşınızda bir kalp beliriyor, bir afiş açılıyor, havayi fişekler patlıyor ve işte o an: “Benimle bir ömür...”

Ya da sokakta sevgilinizle yürürken bir çiçekçi size bir buket çiçek uzatıyor. Sonra bir banka oturuyorsunuz. Bir tavşan niyetçisi geliyor, size bir niyet uzatıyor. Siz tam otururken kemancı beliriyor, sonrasında flaşlar patlıyor, havayi fişeklerle sarsılıyorsunuz. Eski filmlerdeki gibi, o kadar naif, o kadar duygusal...


Ya da Kuruçeşme'de bir kafede oturuyorsunuz sevgilinizle. Bir bahaneyle yanınızdan kalkıyor. Sonra siz de kalkıyorsunuz, tam çıkarken başınızdan dökülen gül yaprakları... Siz ne olduğunu anlamadan şaşkınlık içindeyken özel baskılı tişört giymiş birisi çıkıyor karşınıza; sonra bir başkası size balon hediye ediyor. Tam parktan çıkarken kırmızı halıdan geçiyorsunuz, çünkü bir yat var ve sevgiliniz yatta sizi bekliyor... Sonrasında sürprizler, sürprizler ve duymak istediğiniz o sözcükler: “Benimle evlenir misin?”

Sürpriz evlilik teklifi alternatifleri bunlarla da sınırlı değil elbette. Çırağan Sarayı'nda yemek yiyip helikopter turundayken, size özel sürprizlerin hazırlandığı bir sinemadayken veya sizin hayal ettiğiniz  özel bir konsept ile de evlilik teklifi yapabilirsiniz...


Sürprizler Diyarı'nın şahane sürprizlerinden bazılarını severek tanıttım bu yazımda. Çünkü Onlar, mutlulukla direkt ilgili bir iş yapıyorlar. Ve ben de insanlar mutlu olsun istiyorum. Eğer sürpriz doğum günü, sürpriz evlilik teklifi, sürpriz yıldönümü kutlaması yapmak isteyenlere yardımcı olabildiysem; ya da en azından yazının sonuna kadar pembeye döndüyse renginiz, ne mutlu bana...


Son not: Sahi siz bu pespembe evlilik tekliflerinden en çok hangisini beğendiniz; ya da sizin hayalinizdeki sürpriz evlilik teklifi nasıl...

Sevgi dolu romantik bir pazar günü dilerim herkese...


Devamını Oku