23 Ağustos 2016 Salı

Bodrum’da Görülmesi Gereken Yerler


Bodrum Türkiye'nin en çok turist çeken yerlerinden bir tanesidir. Özellikle batı ülkelerinden gelen turistler burasını çok sevip burada tatil yapmaktadırlar. Sadece tatil yapılmıyor, doğal güzellikleriyle insanların birçok yeri görmesine olanak sağlıyor.

Halikarnas Mozolesi; Dünyanın en önemli tarihi eserlerinden bir tanesi olarak gösterilen Halikarnas Mozolesi'nin şu an sadece kalıntıları bulunmaktadır. Bu doğal güzellik Bodrum Kalesi yapımında kullanılmıştır.

Antik Tiyatro; Tam tarihi kesin olarak bilinmese de, günümüzde hala bir çok organizasyona ev sahipliği yapmaktadır. Dünyanın harikalarından birisi olarak gösterilmektedir.

Bodrum Antik Tiyatro

Pedasa Antik Kenti (Gökçeler); Çok farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış bu yer, Bodrum'un en güzel yerlerinden bir tanesidir. Bu antik kente ulaşmak için biraz kondisyonunuz olması lazım.

Günbatımı ve Bitez Plajları; Bodrum plajları düşündüğünüzden daha temiz ve doğal bir şekilde bizi karşılıyor. Özellikle bu plajın diğer plajlardan farkı güneşin batışını net bir şekilde görmenizdir. Bu plaj huzur veren bir konumdadır. Genellikle insanların akşama doğru bu plaja geldiği görülmektedir. Fakat gündüzleri birçok insan burada güneşleniyor.

Bitez'de gün batımı

Bodrum Koyları; Bodrum'un güzelliklerinden bir tanesi de Bodrum koylarıdır. Ege taraflarında çok olsa da Bodrum'da koylar açısından çok güzel bir konumdadır. Bu koylar, insanların akın ettiği yerlerden birisi haline gelmiştir. Bodrum'a gelenlerin çoğu burada dinleniyor ve bu otellerde kalıyor.

Bardakçı Koyu; Ulaşımınızı normal yürüyerek veya arabayla yapma şansınız yok. Ulaşımı botla sağlansa da  çok kalabalık olan koylardan birisidir. Etrafı yeşilliklerle çevrilidir ve doğal güzelliği sizi cazip eder.


Bağla Koyu; Bodrum'un en berrak denizlerinden bir tanesidir. Denize girmek için kesinlikle bu yeri seçen insan sayısı her geçen gün artıyor. Fakat maliyet olarak en pahalı yerlerden birisi olsa da doğal güzelliği mükemmel.

Bodrum Bağla Koyu

Bodrum’a uçakbiletiBu kadar güzel bir yerin maliyeti de biraz fazla olabilir. Atlas Global üzerinden bilet aldığınızı farz ediyoruz. Ortalama bir yetişkin 235 TL vermesi gerekmektedir. Bu fiyatın her gün değiştiğini söylemek isterim. Mesela bayram zamanları bu fiyatlar tavan yapıyorken, sezonun kapanmasına bir ay kala fiyatlar yarıya iniyor. Atlas Global ile hangi sınıfta gideceğinizi de seçebiliyorsunuz. Bu sebeple fiyatlarda artış veya düşüş olabiliyor. Atlasglobal'in yaptığı  yeniliklerden birisi de, bilet fiyatları her şey dâhil paketine girmesi ve herhangi bir ücret ödemenize gerek olmamaı. Atlas Global son yıllarda en  popüler olan uçak gidiş-dönüş markası haline geldi.

Bodrum’da ne yenir ne içilir, nerede gezilir, nerede kalınır gibi sorularınıza cevap arıyorsanız Bodrumuçak bileti ve şehir rehberi tam size göre!


Üstelik erkenrezervasyon fırsatlarından faydalarak oldukça uygun fiyatlara tatil yapmanız çok kolay!
Devamını Oku

22 Ağustos 2016 Pazartesi

Avşa Adası'ndan İzlenimlerim

Geçen hafta salı ve cumartesi arasında 4 gece Avşa Adası'ndaydım. Daha önce hiç gitmediğim Avşa'nın pozitif enerjisi ruhuma o kadar iyi geldi ki, yazmasaydım olmazdı. “Ada nasıldı?” diye sorarsanız, eskilerin tabiriyle “nev-i şahsına münhasır” cevabını vermek gelir içimden. Yani kendine özgü, değişik ama sıcacık bir karakteri var bence Avşa'nın. Ne İstanbul'un Prenses Adaları gibi aristokrat, ne Cunda gibi pahalı, ne Ege'ye benziyor, ne de Akdeniz'e! Dedim ya değişik bir atmosferi var; ama sizi hemen sarmalayan sıcak bir atmosfer bu. Adada kaldığım 5 gün boyunca eski Türkiye'de gibi hissettim kendimi. Belki de Avşa'da beni en çok rahatlatan duygu buydu. 

 

Yani bizim Anadolu insanı vardı ya hani, özlediğimiz, sevdiğimiz, bizden olan, kanımıza işleyen; işte Avşa'da o ruhun henüz tamamen yitip gitmediğini gördüm. İnancını inançsızlığını giyimiyle kuşamıyla haliyle tavrıyla gözler önüne sermeyen, hani denize de giren, mayo da giyen, ortamı olunca iki duble içkisini içen, nasıl desem Münir Özkul Adile Naşit kıvamında olmasa da, yine de mütevazı bir insan tiplemesi vardı ya hani, işte onu gördüm Avşa'da! Kutuplaştırılmamış günlerden kalmış bir insan topluluğuydu içimi ısıtan. Etnik kimliğin, dini kimliğin, maddi gelirlerin önemsenmediği, dışarıdan bakıldığında herkesin eşitlendiği zamanlara bir yolculuktu sanki Avşa benim için. İşte bu yüzden çok huzurluydum tatil boyunca. Ülkeme dair umutlar bile yeşerdi içimde, çünkü reset çektim sanki hayata; haber dinlemedim, televizyon izlemedim, sosyal medyadan uzak durdum.

Avşa'nın mütevazı sahili

Sıfır beden kaygısı duymayan, çoğu evli ve çocuklu kadınlar; eşlerinin ne giydiğine karışmayan adamlar, çığlık çığlık denize giren mutlu çocuklar, yani Türkiye'nin bildik tanıdık yurdum insanları vardı Avşa'da. Sevgilisini koluna takıp gelen öğrenci de vardı, tekstil fabrikasında işçi olan da vardı, emekli öğretmen karı koca da vardı, ev hanımı da vardı, ama dedim ya herkes halk plajında eşitlenmişti...

Avşa'ya IDO ile gidiş

Marmaray ile Yenikapı'ya 10 dakikada geçtim, indiğim yerden İDO'nun servisine bindim. IDO ile 2 saat 45 dakikada Avşa'daydım. Buraya kadar her şey çok güzel. Ama IDO, denizin tek hakimi olduğu için bilet fiyatları uçuk! 2 saat 45 dakikalık yolculuk için verdiğiniz neredeyse bir uçak parası! Zaten sistem de uçak sistemi! Erken davrananlar biletini 35 TL'ye alabiliyorken, benim gibi iki gün önce alanlar 70 TL'yi, son gün alanlar ise 100 TL'yi gözden çıkarmak zorunda kalıyor. Şimdi güzel güzel tatil yazısı yazacağım fazla eleştirmeyeyim diyorum ama, söylemeden de geçemiyorum işte. Bu kadar özelleştirme, bu kadar para hırsı gerçekten de bu cennet ülkenin bünyesine fazla geliyor! Diyorum, ve bu konuyu kapatıyorum.

Avşa'da konaklama
Avşa'da benim gördüğüm kadarıyla fazla otel yok. En yaygın konaklama biçimi ise pansiyonlar ve apart odalar. Ben üzeri yemyeşil sarmaşıkla kaplı, dolayısıyla serin, denize 15 adım uzaklıkta şirin mi şirin bir apart odada kaldım. Yatak, küçük bir mutfak ve banyodan oluşan yaklaşık 15 metrekarelik apartın en güzel özelliği ise her odanın bahçeye açılan kapısı önünde kendine ait tahta bir masa olmasıydı. İhtiyacım olan mutfak eşyalarının da olduğu bu apartta minimal hayatın gayet de mümkün olduğunu deneyimleme şansını yakaladım. Gördüm ki, insan pekala da 15 metrekarede yaşayabiliyor; 3 tane bardak, 2 tencere, 3 tabak ile bal gibi de ihtiyacını karşılayabiliyor! Bulaşık hemen toparlanıyor, fazla eşya olmadığı için ortalık dağılmıyor, hoş yürüyecek pek alan da kalmıyor sana ama, dışarısı var, sahil var, ne yapacaksın geniş odayı! Ağaçların serinliği sayesinde klimaya ihtiyaç duymuyorsun. Hafiflik, mutluluk getiriyor, daha ne olsun!

Ağaç varsa, klimaya ne gerek  var!

Avşa'da yeme içme
İskelenin sağında ve solunda kumsalın önünde yer alan dar sokaklar boylu boyunca yeme içme mekanları ile dolu. Ada neredeyse 18 saat ayakta olduğu için mekanlar da çok yönlü hizmet veriyor. Yani sabah sokak boyunca her işletme kahvaltı verirken, bu işletmelerin çoğu öğleden sonra waffle ve kumpir dükkanlarına dönüşüyor. Bazıları ise kebapçı ya da balıkçı oluyor akşamları.
Avşa'da kahvaltı!


 Ben sadece bir kere haricinde hiç dışarıda yemek yemedim. Adanın sebzeleri o kadar taze ve ucuz ki, açıkçası yaptığım her yemekten oldukça da keyif aldım. Adada et de ucuz, sebze de ucuz. Ama siz dışarıda yemeği tercih ederseniz, açık büfe kahvaltılar ortalama 15 TL, bir porsiyon balık ya da et yemeği de ortalama 20 TL civarında. Fiyatlar İstanbul ile kıyasladığınızda oldukça ekonomik. Bir top dondurma 75 kuruş, daha ne olsun...


Avşa'nın mis kokan domatesleri
Avşa'nın yerli zeytinleri
 Ama dediğim gibi kendi yaptığım yemeklerle hafifledim resmen, bir daha gitsem Avşa'ya, yine apartta kalır, yine kendi yemeğimi kendim yaparım. Çünkü Avşa'nın ruhu bence bu tarza daha müsait sanki... Bir çok market var, fırın var, kasap var. Her şeyi ucuz olarak temin etmek mümkün. Tabii ki en son ramazan bayramında 2500 kişinin yaşadığı adaya 130.000 kişi gidince çıkan kıtlık haberlerini okumuşsunuzdur. Okumayanlar buradan detayları öğrenebilir.  Bayramda seyranda gitmemek lazım!

Avşa'nın  sahilinde yemek çok!
Ada Karası adlı yerli şarabı da meşhurmuş, ama ben bu sefer tadamadım, bir dahaki sefere artık!
Avşa'nın havası

Mükemmeldi. Serindi, hiç terlemedim. Odada bir pervane vardı, çalıştırma ihtiyacı bile duymadım. Tertemizdi havası, sabah nasıl da iyi geliyordu temiz havada yürümek!

Avşa'nın denizi ve güneşi

Deniz hemen derinleşmiyor, temiz, serin; ben çok sevdim. Koli basili var mıdır bilmem ama, öğleden sonra bile dalga çıkmayan havuz gibi deniz, benim gibi yüzme konusunda sıkıntı yaşayanlara ilaç gibi gelecektir. Senelik iyot ve D vitamini depoladım ben, saatlerce kumsalda ve suda kalmama rağmen güneşten aşırı da yanmadım. Dedim ya, Avşa üzmüyor insanı... Her şey orta karar, çok güzel, insana “hayat böyle bir şey olmalı” dedirten cinsten... Adada her yer halkın plajı, para vermiyorsunuz doğa ananın sunduğu nimetlerden yararlanmak için. İlle de şezlong kiralamak isterseniz, o da gün boyu 8 TL. Ama kendi şemsiyenizi getirip kumsala dikseniz, kimse size bir şey demiyor; yani olması gerektiği gibi, yani dedim ya herkes eşit!

Avşa'nın güzel denizi

Avşa'nın gece hayatı

O kadar enteresan bir yer ki Avşa, bir tatil beldesinde olması gereken her şeyin minyatür hali mevcut. Yani diskosu da var, 5-6 işletmeden oluşan barlar sokağı da var. Akşamları sahil oldukça kalabalık oluyor. Açıkçası ben akşam yemeğinden sonra apartın huzurlu bahçesinde kitap okuyup erkenden uyumayı tercih ettiğim için Avşa'nın gece hayatı hakkında fazla yorum yapamayacağım. Ama sanırım bir hareket var.

Avşa'nın kedi köpekleri
Ben kedi köpeklerle fazla haşır neşir olmayı sevmem, daha doğrusu tırsarım itiraf edeyim. Ama adanın kedi köpekleri beni bile ürkütmeyen cinstendi, efendilerdi anlayacağınız. Ne sesleri çıkıyordu, ne de insanı rahatsız ediyorlardı. Verdiğim yiyeceği kapıp gizlice yiyen, ve daha vermem için sırnaşmayan ada kedileri keşke Kadıköy'ün şımarık kedilerine biraz kalenderlik dersi verseler!

Avşa'nın  efendi köpekleri 

Motor gürültüsü yok!
Huzur...

Ada sahilinde yaz sezonu boyunca motorlu araç yasak, arka sokaklarda tek tük araba gördüm ben. Dolayısıyla motor gürültüsü yok. İnsanlar elektrikli ve sessiz motorlar ya da bisiklet kullanıyorlar. Zaten her yer yürüme mesafesi olduğu için sorun da yok. Bu da adanın güzelliğine güzellik katıyor.

İskelenin sağı solu
Çok meraklıyız ya inşaat yapmaya, ve inşaat yapılan yerleri ortalama halktan koparıp ultra zenginlerin hizmetine açmaya! Avşa'da da denizi doldurmuşlar, yat limanı yapıp adanın çehresini değiştireceklermiş. Neden bilmiyorum, bu inşaat yarım kalmış. Ama olan adanın doğal dengesine olmuş! Dolan deniz, rüzgarların yönünü etkilemiş ve işte bu nedenle iskeleyi arkanıza alıp sola döndüğünüz kısım, çok rüzgarlı olduğu için tercih edilmiyormuş. Ben de öğrendiklerimin yalancısıyım, bilmiyorum işin aslını. Ama bildiğim bir şey var; bırakalım artık doğayla uğraşmayı, bir ada da sakin kalsın! Yatlar Avşa'ya da gelmeyiversin, nasılsa gidecek çok yerleri var! O yatlar gelince bu deniz bu kadar temiz kalacak mı, hadi kaldı diyelim, fiyatlar yükselmeyecek mi, o zaman nereye gidecek tatil için, emekli öğretmen Ruhi Bey Amca...

Sonuç,


Ülkemiz gerçekten çok güzel! Çok güzel denizlerimiz var, çok güzel sebzelerimiz, meyvelerimiz var. Çok güzel insanlarımız da var. Özümüze dönsek, değerlerimize sahip çıksak, esen rüzgarlara kapılmasak, birilerine körü körüne inanmasak yeter de artar bu ülke bize, hem de hepimize...
Devamını Oku

13 Ağustos 2016 Cumartesi

Romantik komediyi kim kaybetmiş de biz bulmuşuz, Ah Haydarpaşa!

Yok yok, bu böyle olmayacak. Gündemden uzaklaşayım, romantik komedi yazayım dedim, tam kahramanlarım romantik komedi klişelerine uygun bir şekilde sokakta karşılaşıp birbirlerinden hoşlanacaklardı ki, hoop gittiler zamanda yolculuk yapan eski Yeşilçam figürlerine dönüşüverdiler! Hadi neyse dedim, devam edeyim dedim, bu sefer de derin felsefelere girmezler mi? Neymiş efendim her şey o kadar hızla değişiyormuş ki, defalarca izleyip sıkılmadığımız Tarık Akan Gülşen Bubikoğlu filmi olan Ah Nerede'nin bile senaryosu değişmişmiş kendi kendine!Bu kadar da uçulur mu? Hadi buradan devam edeyim etmesine de son bölümde yaptıklarına ne demeli ya? Bizim meşhur Ah Nerede filminin kahramanı Zehra bilgi yarışmasına katılıyor hiç hesapta yokken, orada öyle sorularla karşılaşıyor ki, paralel devletin yıkıntıları arasında buluyor kendini! Eh pes yani, bir bölüm daha yazsam, neredeyse benim romantik komediyi uzaylılar basacak, sağdan soldan Dr. Who karakterleri fırlayacaktı! Kahramanlarım kontrolümden çıktı hepten. Güncel sorunların içinde ne romantizm kaldı, ne de komedi! Bildiğin distopya tadında bir şey oldu neredeyse yazdıklarım! Tam 10 gündür belki romantik bir şeyler yazarım da romantik komedinin hakkını veririm diye bekledim ama nafile! Böylesi zamanlarda romantik komedi yazmak olmuyor, yani ben beceremedim, pes ettim. Kahramanlarım isyan etti, onlara söz geçiremedim!


Haydarpaşa Garı'nı Satıyorlarmış!


Ne yazacağım peki, iyi bir şey yazmak istiyorum, sadece iyi bir şey yazmak için değil, ruhumu iyi tutmak için de haberleri dinlememeye çalışıyorum; ama yok! Bir şekilde sızıyorlar algı sınırlarım içine. Biraz önce açtım Facebook'u, kafa dağıtmak için oyun oynacağım güya, bir haber gördüm ki akıllara zarar! İçim dışım şişti gözlerim doldu, ve kendimi yine burada bu iç döküş yazısında buldum. Nasıl anlatsam, nereden başlasam... Yani bir romantik komedi yazmaya kalksam ve mesela kahramanlarım Ferit ve Zehra Haydarpaşa Garı'nda rayların arasında elele dolaşmaya kalksa, bu mümkün olamayacak! Çünkü, nasıl söyleyeceğimi cidden bilemiyorum ama Haydarpaşa Garı satılığa çıkmış!

Okuduğum haber aynen şöyle:

Başbakanlık Özelleştirme İdaresi Başkanlığı Türkiye’nin ve İstanbul’un tarihi simgelerinden Haydarpaşa Garı, liman ve geri sahasına göz koydu. Başkanlık, Kadıköy Belediyesi’ne 3 gün önce bir yazı yollayarak “Haydarpaşa Liman ve Geri Sahası”nın özelleştirme kapsam ve programına alınmasına yönelik çalışmalar” için bilgi sordu. Kadıköy Belediyesi Başkanı Aykurt Nuhoğlu “Ülke darbe girişimini yeni atlatmış. Kamu arazilerini korumamız gerekirken satışa çıkarmak için çaba sarf ediyoruz. Bu arazilere halkın ihtiyacı var. Ülke güvenliği düşünmesi gerek. Bu arazileri satmakla meşgul oluyorlar. Bunları satmakla meşgul bir anlayış bu ülkeyi yönetemez. Bu bir sürecin başlangıcı. Satılmaması için mücadele edeceğiz” sözleriyle isyan etti. “Haydarpaşa Liman ve Geri Sahası’nın özelleştirme kapsam ve programına alınmasına yönelik yapılan çalışmalar” için yaklaşık 400 bin metrekare alan hakkında bilgi istendi. “

Haberin devamını buradan okuyabilirsiniz:


Şimdi şehrin en önemli tarihi eserlerinden biri satılırsa, eski Yeşilçam Filmleri'nin çoğunda yer alan Haydarpaşa Garı temalı replikler isyan etmez mi? Ben nasıl yazarım romantik komedi!  Ferit ile Zehra 40 yıl öncesinden fırlayıp “Yapmayın, buraları aşıklara kapatmayın, buralarda alışveriş merkezi, otel falan açmayın” demezler mi! Avrupa'da 400 yıllık binaları koruyan, her birini müze yapan anlayış, küçücük nehirlerinin kenarlarını cennete çevirip turizme, halka açan anlayış, “onlar ne anlar tarihi korumaktan” diye bize gülmezler mi? Her şey bir kenara, mesela o bölgeyi arap şeyhleri alsa, Kadıköyüm artık eski Kadıköy olur mu, buralarda yaşanır mı! Ah Ferit, Ah Zehra, “Ah Nerede” sizin zamanlarınız? Ben artık bu kadar betonun, bu kadar sermayenin, bu kadar vahşi para hırsının içinde nerelere gitsem, ne etsem...

Romantik komedi ha, romantik komediyi kim kaybetmiş de biz bulmuşuz! İçimiz dışımız olmuş 1984 kitabı....





Devamını Oku

3 Ağustos 2016 Çarşamba

Birlikte romantik komedi yazalım / BÖLÜM -4 (Zehra bilgi yarışmasında)


Zehra mutlu mutlu evinde otururken telefonu çaldı. Bilmediği bir numaraydı arayan. “Buyurun” dedi. “Zehra Hanım, başvurduğunuz bilgi yarışmasına kabul edildiniz. Yarın hemen Kanal SonKalanTv'de yarışmaya bekliyoruz” diyordu bir ses. Çok heyecanlandı Zehra, “Elbette geleceğim” dedi sevinerek. Büyük ödül 1 milyonu kazanırsa Ferit'le ne güzel seyahatlere çıkardı, adalardan bir ev bile alırdı belki çiçekler ve bahçe içinde. Hem genel kültürüne güveniyordu Zehra, niye kazanmasındı ki...

Ertesi gün kendini en rahat hissettiği spor pantolonu ve tişörtünü giyerek, fazla da süslenmeden Kanal SonKalanTv'nin yolunu tuttu. Yarışmanın başlamasına 30 dakika kala yetişti stüdyoya. Salon hazırdı, seyirciler yerlerini almıştı. Sorular başladı:
            
           - Zehra Hanım hazırsanız, ilk sorunuz geliyor. 30 plaka kodlu ilimiz hangisidir, süreniz başladı!
Zehra çok rahatlamıştı soruyu duyunca, hemen cevap verdi:
           - Cevap veriyorum, Hakkari!
           -  Maaalesef bilemediniz, diğer soruya geçiyoruz.
           -  Ama nasıl olur sunucu bey, ben bu yanıttan eminim!
          -  Düne kadar haklı olabilirdiniz ama, Hakkari artık il değil, dün il olmaktan çıkarıldı. Şansınızı bir sonraki soruda kullanabilirsiniz Zehra Hanım.
Zehra çok üzgündü, çocukluğundan beri bildiği, Türkiye'nin doğusundaki il Hakkari yok muydu artık! Biraz morali bozuldu ama yarışmayı kazanmalıydı, can kulağıyla sunucuyu dinledi.

          - Evet Zehra Hanım, ikinci sorumuzu mutlaka bilirsiniz. 30 Ekim 1973 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti'nin 50. yıldönümü şerefine devlet töreniyle açılan, ve iki kıtayı birleştiren köprünün adı nedir?
           - Bunu bilemeyecek ne var, tabii ki Boğaziçi Köprüsü!
diye yanıtladı gülümseyerek Zehra.

           - Çok üzgünüm Zehra Hanım, maalesef bu soruyu da bilemediniz.
          -  Ama nasıl olur sunucu bey, bu bir şaka mı! Dünyadaki herkes bu köprünün adını bilir!
          -  Köprünün adı artık 15 Temmuz Şehitler Köprüsü oldu. Bir hafta önce yapsaydık yarışmayı, soruyu bilecektiniz. Anlaşılan gündemi pek de takip etmiyorsunuz! Neyse diğer sorularla devam edelim, moralinizi bozmayın!

***
Zehra yıkılmıştı! Çok güvendiği genel kültürü, gündemi takip etmediği için eskiyor, bildiği her şey kısa süre içinde değişiyordu. Okumak yetmiyor, gündemin içinde yaşamak gerekiyordu. Her şey, ama her şey hızla farklılaşıyordu. Yoksa gerçekten de “Ah Nerede” filminin senaryosu da mı değişmişti! Kendini topladı, ama morali çok bozulmuştu. Ferit'i düşündü, aşkını ve mutlu geleceğini düşündü, konsantre olmaya çalıştı.
           -  Evet sıradaki sorumuzu mutlaka doğru yanıtlayacaksınız Zehra Hanım. Çünkü bu sizin son şansınız. Hazır mısınız, işte sorunuz geliyor! 1969 yılında dünyanın dördüncü büyük sanat merkezi olarak hizmet veren ve Cumhuriyet Dönemi'nin simge yapılarından biri olan, içinde opera, bale, tiyatro, konser ve sinema salonları bulunan Taksim'deki ünlü yapının adı nedir?

Zehra duraksadı, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. 8 sene öncesinde içinden keman sesleri yükselen, bir çok gösteriye gittiği o yapıyı, şimdilerde yıkılması planlanan, çünkü 8 senedir çürümeye terk edilmiş o sembol binayı düşündü. Yüreği daha fazla kaldıramayacaktı. Soruya yanıt vermeden koşarcasına terk etti stüdyoyu!

*****

Hızla uzaklaştı binadan. Her şey ama her şey neden bu kadar değişiyordu! Bu gerçek, bir tokat gibi yüzüne çarpmışken birden afalladı. Köşe başındaki bankta oturuyordu Ferit, geçmişten gelen tek hatıra olduğu için, O'na yaklaşıp gerçekleri anlatmak geldi içinden. Evet, insan sevdiği şeylere sahip çıkmalıydı. Bütün cesaretini toplayarak Ferit'e doğru hızlandırdı adımlarını Zehra...

ARKASI YARIN...


BİRLİKTE YAZALIM: Yorumlarınızla öyküye katkıda bulunmak ister misiniz, hep birlikte terapi yapmak amacım. Öykünün bir sonraki sahnesi için yorum yapın, ben de ertesi gün yazarken ruh halime en uygun yorumu öyküye ekleyeyim.

Görsel kaynakları:
***     https://gemmaschiebefineart.files.wordpress.com/2014/01/img_1933.jpg
*****http://www.latimes.com/travel/la-tr-nps-sand-creek-massacre-20160731-snap-htmlstory.html




Devamını Oku

2 Ağustos 2016 Salı

Birlikte romantik komedi yazalım / BÖLÜM -3

Ne yapacağını şaşırmıştı Ferit. Böyle bir şey nasıl olabilirdi ki! Tekrar aldı eline aynayı, tekrar baktı. Evet, Tarık Akan'ın ta kendisiydi gördüğü! Sonra aklına geldi, arka cebini yokladı telaşla. Ceketinin iç ceplerinde bir cüzdan buldu. Heyecanla açtı içini, evet tam beklediği gibi kimliğinde “Ferit Şeritoğlu” yazıyordu ve tam da beklediği eski halinin, yani artist olmayan normal halinin resmi vardı üzerinde. Peki ama sureti neden değişmişti? Bütün bunlar bir kaç dakika içinde olup biterken *Zehra O'na kızgın bir bakış atarak arkasına döndü ve mor elbisesinin eteğinden tutarak hızla uzaklaştı. Öylece bakakaldı Ferit. Ne yapsaydı yani, gitse ardından sapık gibi, bir de kızdan tokat mı yeseydi! Zaten büyük bir saçmalığın içine düşmüştü. 1975 yılında çekilen bir filmin kahramanı nasıl oluyor da kendi suretine bürünebiliyordu! Ya bu kız! Çıldırmamak elde değildi. İyi de kendini öyle görürken, neden etraf bunun farkına varmıyordu! Bütün bunları düşünürken birden *kızın kendisine doğru koşar adım geldiğini gördü. Zehra yaklaştı, elindeki aynayı hışımla çekip aldı ve “manevi değeri var bu aynanın, yoksa dönüp almazdım bile!” dedi ve gitti.



"Güzel kız ama" diye geçirdi içinden. Gülşen Bubikoğlu'nun 1975 halinin eline hangi Beren, hangi Nurgül, hangi Tuğba, Hangi Burcu su dökebilirdi ki! “Ah nerede o eski romantik komediler” dedi kendi kendine. Bir jön bile yok artık, 40 yıl geçti aradan, geldi mi yeni Tarık Akan, gelmedi elbet. Keşke gördüklerim gerçek olsa, ben Tarık Akan olsam, Zehra ile birbirimize aşık olsak, ağaçların arasında kovalamaca oynasak, fonda neşeli bir aranjman olsa...



Bu arada Zehra yürürken bir taraftan da çaktırmadan arkasına bakıyordu. Kendine itiraf etmese de aslında istiyordu Ferit'in ardından gelmesini. Gizli sırrını bugüne kadar saklamış, birgün ruh eşiyle karşılaşacağı umudunu hep canlı tutmuştu. Aynaya bakınca Zehra da “Gülşen Bubikoğu'nun “Ah Nerede” filmindeki halini görüyordu çünkü. Ama kimselere söylememişti bu durumu. Hem söylese de kim inanırdı ki zaten... Sadece Ferit inanırdı, biliyordu birgün O'na kavuşacağını, işte o gün gelmişti nihayet... İçinde kelebekler uçuşuyordu, dans etmek istiyor, bütün dünyaya bu imkansız aşkın yakında gerçek olacağını haykırmak istiyordu. Rüyada gibiydi, yoksa rüya mıydı bütün bu yaşananlar! Mantığını sorgulamaktan çoktan vazgeçmişti de, lütfen rüya olmasındı... Belki de bir büyünün içindelerdi, ya da paralel evrendelerdi, belki de içlerine uzaylı kaçmıştı, hiç önemi yoktu bütün bunların. Çünkü Zehra ile Ferit'in dillere destan bir aşkı olacaktı, hissediyordu, mutluydu...

ARKASI YARIN...


BİRLİKTE YAZALIM: Yorumlarınızla öyküye katkıda bulunmak ister misiniz? Saçma ve karanlık gündemlerle boğulduğumuz bu acayip günlerde hep birlikte terapi yapmak amacım. Öyküyü öylesine çalakalem yazıyorum, zaten edebiyat yapmak gibi bir derdim yok. Dedim ya, sadece terapi amaçlı bu yazdıklarım.
İsterseniz siz de katılın terapiye. Öykünün bir sonraki sahnesi için yorum yapın, ben de ertesi gün yazarken ruh halime en uygun yorumu öyküye ekleyeyim.

(* )İşaretini gördüğünüz yerdeki katkısı için dün yorum yapan Başak Kırmacı'ya teşekkür ederim.





Devamını Oku

29 Temmuz 2016 Cuma

Birlikte romantik komedi yazalım / BÖLÜM -2


Öykünün birinci bölümünü okumayanları buraya alıp devam edelim: 

Karmaşık duygular ve düşünceler içinde hızla yürüdü adam. Kadının “gitmeyeceğim bir yere“ dediği yere kadar yürüdü. Ama kadın yoktu! Öylece kalakaldı adam. İkircikteydi, orada durup biraz beklese miydi, yoksa çekip gitse miydi? Sağa baktı kadın yoktu, sola baktı kadın yoktu.
Amaan” dedi içinden “Dertsiz başına dert alacaktın belki de, boşver oğlum Ferit!” Tam da o anda Ertem Eğilmez filmlerinde adı hep Ferit olan Tarık Akan gibi hissetti kendini, gülümsedi. “Sahi be, Tarık Akan'dan neyim eksik ki benim! O gördüğüm kadının ise Gülşen Bubikoğlu ile uzaktan yakından alakası yoktu zaten. Niye gittiysem peşinden!” dedi kendi kendine.



(*)Sola doğru yürümeye devam etti. Üç yüz metre kadar gitmişti ki, bir bankta aynı kadını ağlarken gördü. Yüzünü görmese de giysilerinden tanımıştı O'nu. Üzerindeki mor elbise ve saçının kenarına taktığı gül nasıl hatırlanmazdı ki zaten. Yanına gitti hızlıca, eğildi kadına doğru, “iyi misiniz?” diye sordu. Kadın başını çevirip yüzüne baktığında Ferit neredeyse bayılacak gibi oldu. Gözünü açıp kapadı, tekrar baktı hayret içinde. Bu kadın o kadın mıydı yani! Elbiseler aynı, saçındaki gül aynı, saçlar aynı, ama yüz! “Aman Allahım ne oluyor bana!” dedi yüksek sesle. Kadın Ferit'in bu şaşkın hallerini görünce kendi derdini unutup “Asıl siz iyi misiniz?” diye sordu. “Şaşkınım biraz; siz, yani nasıl olabilir?...” sözcükleri döküldü ağzından. Kadın “Hiçbir şey anlamıyorum. Beni görünce neden bu kadar şaşırdınız?” diye sordu. Ferit birden “Aynanız var mı acaba?” dedi kadına. Kadın iyice şaşırmıştı, çantasını karıştırdı telaşla. Bir küçük ayna çıkarıp uzattı Ferit'e. Ferit hızla aldı aynayı, kendine baktı, gözleri faltaşı gibi açıldı... İstemsizce nefesiyle buhar yapıp, kolunun tersiyle silerek aynayı parlattı ve tekrar baktı. Sanki  aynada gördükleri değişecek miydi, iyice saçmalıyordu.  Kadına dönüp “Siz neden şaşırmıyorsunuz peki beni görünce?” diye sordu. Kadın anlam veremedi, içinden “çattık delinin birine” diye düşündü.

Görmüyor musun, benim ben! Yani Tarık Akan'ın 1975'deki halinin ta kendisi, sen de Gülşen Bubikoğlu'sun işte. Baksana aynaya!” diye bağırdı Ferit... Kadın birden ayağa fırlayıp “Eeehh, ne diyorsun be manyak, yıl 2016, ben Zehra'yım, senin de Tarık Akan'la uzaktan yakından alakan yok! Defol git, başka birine asıl! Zaten bir sürü derdim var, bir de seninle mi uğraşacağım, gitmezsen polis çağırırım!” diye üstüne yürüdü Ferit'in. İyi de “Ah Nerede?” filminde Gülşen Bubikoğlu'nun adı da Zehra değil miydi...

ARKASI YARIN...


BİRLİKTE YAZALIM: Yorumlarınızla öyküye katkıda bulunmak ister misiniz, hep birlikte terapi yapmak amacım. Öykünün bir sonraki sahnesi için yorum yapın, ben de ertesi gün yazarken ruh halime en uygun yorumu öyküye ekleyeyim.
(* )İşaretini gördüğünüz yerdeki katkısı için dün yorum yapan Turgay Aksoy'a teşekkür ederim.


Bu arada romantik komedimiz absürte doğru evrilirken bakalım yarın neler olacak, inanın ben de bilmiyorum ve yorumlarınızı merakla bekliyorum...



Devamını Oku

28 Temmuz 2016 Perşembe

Birlikte romantik komedi yazalım / BÖLÜM -1


Elele yürüyorlardı, sonra adam aniden kadının elini bıraktı. Hızlı hızlı uzaklaşmaya başladı, kadın öylece kalakaldı sokağın ortasında. Adam köşeden dönene kadar ardından uzun uzun baktı sadece. Derken acı bir korna sesi ile kendine geldi. Arkadan gelen araba az kalsın kadına çarpacaktı. Kadın kendini kaldırıma zor attı. Arkadan gelen arabanın camı açıldı, bir adam 
“iyi misiniz hanımefendi?” dedi. Kadın ağlamayan, ama donuk sesiyle “iyiyim, teşekkür ederim” diyebildi. Adam “Hiç de iyi görünmüyorsunuz, gideceğiniz yere kadar bırakayım” dedi. Kadın öylece adama bakakaldı. Nereye gidecekti ki, gidecek yeri mi vardı... “Gitmeyeceğim bir yere!” diyebildi arabasının penceresinden sarkan adama.


Bu arada arkada bir kaç araç birikmiş, acı acı kornaya basıyor, hatta içlerinden bazıları bu sahneye yakışmayacak kabalıkta çirkin laflar ediyordu. Adam kadına bir şey diyemeden arabasını hareket ettirmek zorunda kaldı. Elli metre kadar gitmişti ki, şansına yolun sağında boş bir yer buldu. Arabasını çok zamanı olan sakin adamlar gibi yavaşça park etti. Acele etmesine gerek yoktu, zaten kadın bir yere gitmeyeceğini söylememiş miydi... Peki neden böyle yapmıştı, onca işinin gücünün arasında sokakta gördüğü belli ki çok üzgün bir kadın için, neden zaman ayırma ihtiyacı duymuştu. Yoksa bu bir romantik komedi senaryosu muydu... Hayır değildi, bir adam bir kadına yardım edince illa ki ardından romantik komedi hikayesi mi gelmeliydi... Yani yolda çarpışan bir kadınla bir adam aşka mı düşerdi hep; metroda gözü birinin gözüne değse aşktan ağlamak zorunda mı kalırdı insan... Adam bütün bunları düşünürken itiraf da etti kendi kendine... Biraz önce sokağın ortasında öylece duran kişi bir kadın değil de adam olsaydı, yine aynı şekilde ilgi gösterir miydi? Cevabı belliydi, “elbette hayır!” Demek ki aslolan iyilik değil, romantik komedi senaryosuydu. Demek ki hayat, insanlık üzerine değil, romantik komedi senaryolarının üzerine kurulmuştu. Öyle olmasaydı eğer; o adam, o adını bilmediği önceki adam, o kadının, o adını bilmediği kadının elini öylece bırakıp gider miydi...


Karmaşık duygular ve düşünceler içinde hızla yürüdü adam. Kadının “gitmeyeceğim bir yere“ dediği yere kadar yürüdü. Ama kadın yoktu! Öylece kalakaldı adam. Peki bundan sonra ne olacaktı? Adam kimdi, kadın kimdi, orası neresiydi?

ARKASI YARIN...


NOT: Klavyeye dokunmaya başladığımda, “insanların birbirlerine kötü davranmalarından yoruldum” cümlesi üzerine birşeyler yazacaktım, hatta yazı taslaklarıma bu cümleyi kaydetmiştim bile. Sonra olmadı, yazamadım. Çünkü “insanların birbirlerine kötü davranmalarından yoruldum” cümlesini yazmanın bile, beni ne kadar yorduğunun farkına vardım. Sonra kafamı dağıtmak istedim ve yukarıda okuduğunuz sahne canlandı gözümde, Çalakalem yazdım gitti, elbette çok eksikleri var, ama silmeye de kıyamadım. Zaten amacım edebi bir öykü yazmak da değildi, dedim ya,  amacım sadece biraz uzaklaşmaktı günlük kaygılardan... Sonra neden bunu başkalarıyla birlikte bir terapiye dönüştümeyeyim dedim...

BİRLİKTE YAZALIM!

Madem bu kadar yoruldu zihinlerimiz, haydi o zaman ruhumuzu hafifletmek için birlikte romantik komedi bir öykü yazalım. Bu başladığım öyküde sonraki sahnede ne olur konusunda yorumlarınızı bırakın. Sonunu tahmin etmeyin şimdilik, hikaye kendiliğinden yavaş yavaş aksın. Yorumlardan benim en beğendiğimi dikkate alarak ertesi gün devam edeyim, böylece senaryo uzasın gitsin gittiği yere kadar, biz de azıcık kafa dağıtalım bu toz duman arasında ne dersiniz!

Ama baştan söyleyeyim; dedim ya o an ruh halime en uygun olan yoruma göre yazının devamını getireceğim, alınmaca gücenmece olmasın...

Haydi pamuk eller sözcüklere aksın hanımlar beyler, tekmili birden 100 bölümlük romantik komedi geliyoorr! Hem de imece usulü...




Devamını Oku

23 Temmuz 2016 Cumartesi

Nostalji nostaji, nereye kadar...

Çok değil birkaç yıl önce nasıldık”, “çok değil 5 yıl önce nasıldık”, “çok değil 15 yıl önce nasıldık” şeklindeki konuşmalar, yaşın müsaitliğine göre çok çok gerilere gider. Hatta bu konu yaşla da sınırlı kalmaz, tarih bilgisiyle pekişince epeyce önceleri de betimleyebilir insan. Hepimiz severiz, “eski bayramlar ne güzeldi “Eskiden ne kadar güzel kıyafetler vardı”, “Eski komşuluklar da bir başkaymış” “Ah o eski Türk filmlerindeki naif duygular ne kadar güzeldi.” Ya da ne bileyim “Eski tavukların tadı mı var artık, tatları hormonlu” demeyi... Bazılarımız kişisel tarihlerini ön plana çıkarmaktan hoşlanır: “ Sen beni bir de evlenmeden önce görecektin, 42 kiloydum, işte şu kadar belim vardı” der, iki elini birbirine 15 cm yaklaştırarak temsili bel inceliğini gösterir. Kimilerimiz ise mesela 80'li yılların güzelliğinden bahsetmeye, yani toplu tarihimizle ilgili nostalji yapmaya bayılır!

Çünkü bazı insanların hafızası, geçmişte yaşanan kötü anıları siler, güzellikler kalır geriye sadece, bu nostaljı yapma merakı da oradan gelir biraz da bana kalırsa. Ben böyleyimdir misal, kötü anıları olan insanların ne isimleri, ne de yüzleri kalır aklımda. Şimdi diyeceksiniz ki, “ne alaka ülke yangın yeriyken!” Tam da alaka aslında. Çünkü geçmişteki güzelliklere takılıp kalarak depresyon hallerinde çoğumuz bu aralar. Oysa o günleri yaşarken de nostalji yapmıyor muyduk... Hangi blogu okusam bir umutsuzluk, bir şaşkınlık, bir korku... Böyle yapmayalım, geçmişte takılıp kalmayalım, öfkelerimizi, acabalarımızı, meraklarımızı ve beklentilerimizi bir kenara bırakalım ve gerçekçi olalım. Şimdiyi görüp, şimdiyi özümseyip, şimdiyi yaşayalım...

Mesela annenizin çeyizinden kalan tek bardak elinizden kayıp gitse ne yaparsınız? Üzülürsünüz mutlaka. Ama annenizin ne kadar üzüleceğini düşünerek kendi kendinizi yiyip bitirseniz de, o bardak artık kırılmıştır. Bardağın annenizin ceviz büfesindeki duruşunu hayal etseniz ne olur, etmeseniz ne olur bu saatten sonra...

Önünüzde üç yol var:

Şanslıysanız, bardak un ufak olmamıştır ve siz bir japon yapıştırıcısı alıp o bardağı yapıştırmayı denersiniz. Ama ne yalan söylemeli, bir bardağın böyle kırıldığı da pek görülmemiştir. Mutlaka birkaç küçük parçası kaybolmuştur, geçmiş olsun...

İkinci yol olarak ise antikacıları dolaşırsınız, şansınız varsa aynı bardaktan bulmayı denersiniz. Oysa annenize bu bardağı cam ustası olan babası özel olarak yapmıştır. Annenize sormadığnız için  bunu bilmiyorsunuzdur ve bu çabanız da boşa çıkar...

Ve son olarak da gerçekleri kabul edip gidip annenize bardağı kırdığınızı itiraf edersiniz, sonrasında birlikte bu yeni duruma alışır, kendinizi mutlu edecek başka yöntemler bulmaya çalışırsınız. Ne bileyim siz annenize özür mahiyetinde bir çiçek alırsınız. Ve sürpriz bir şekilde anneniz, babasından yadigar olan bardağın diğer eşini sandığından çıkarır. Meğer dedeniz bu bardaktan iki tane yapmıştır ve anneniz ne olur ne olmaz diye ikincisini çeyiz sandığının en korunaklı bölgesinde saklamıştır bugüne değin...


Demem o ki, o bardak artık kırıldı! Aynısı değil de çok benzeyen bir diğer eşini ortaya çıkarmak için ise aslında mucizeler de gerekmiyor. Aradığımız şey, belki de hepimizin yüreğindeki o sandığın kuytu bir köşesinde bizim onu gün yüzüne çıkarmamızı bekliyordur.
Öyle değil mi...


Sevgilerimle...
Devamını Oku

21 Temmuz 2016 Perşembe

Oha falan oldum yanee!

Bir zamanlar Avrupa Yakası diye bir dizi vardı anımsar mısınız? Hani AB grubunda eğitim kriterinin de olduğu, dolayısıyla reyting sisteminde sadece gelire bakılmadığı zamanlarda... Böyle ince esprili, göndermeli falan komediler olurdu ya... Hani daha komedi piyasasını mutfakçılar ele geçirmediği zamanlarda. Hâlâ mı hatırlamadınız!  Acun firardaydı o günlerde. Tv8'de düzeyli programlar olurdu.  Nasıl anlatsam daha, hani orada bir Burhan Altıntop vardı... Unuttunuz mu? Of ya, kusura bakmayın ama siz de ne kadar balık hafızalısınız!  Arada ben de öyleyim maalesef!

2004'de başladı, hiç tahmin etmezsiniz ama bu dizi Atv ekranlarında oynardı. Tam 190 bölüm yayınlandı 2008'e kadar. O zamanlar “Dizi Atv'de izlenir” diye bir slogan vardı, harbiden de öyleydi. Vay be, ne günlermiş... 12 sene önceyi sanki tarih öncesini anlatır gibi anlattığıma şaşırmıyorum şimdi nedense... Acaba neden şaşırmıyorum; yoksa gerçekten bu anlattıklarım tarih öncesinde mi yaşanmıştı! O kadar uzak, o kadar hayal meyal miydi her şey ...


Nerelere geldi konu, işte o Avrupa Yakası'nda  patronun şımarık kızı vardı, adı Selin'di. “Oha falan oldum yaneee...” derdi. O zamanlar beyaz Türklerin içindeki entel kesim, okuyan yazan kesim diyeyim, “oha falan oldum yanee” diye konuşanlara tilt(!) olurduk. Ne naif zamanlarmış. Bugün de keşke tek derdimiz “Oha falan oldum yanee!” diyen Selin'ler olsaydı... Şimdilerde gündemimizde yine Oha olmak var, ama bir harf fazlasıyla...
 Bizde durumlar artık OHA(L)  şeklinde...

 


Neyse, konumuz Avrupa Yakası'ydı, dağıtmayalım. Burhan Altıntop'dan bahsediyorduk. Güç bela açık öğretim gibi bir yerde okumuş, ezik fakat ezikliğini belli etmeyen, Nişantaşı'nda bir moda dergisine idari işler müdürü olmuş, arkadaşlarının başına türlü çoraplar örüp her durumda da zorlukların altından kalkmasını başaran bir tipti Burhan Abi'miz. Videoda gördüğünüz üzere kendisine yapılan uyarıların bile altından  ne güzel kalkabiliyordu! Şanslı mıydı, o kadarını hatırlamıyorum...

Duvarındaki ağlayan çocuk Çiko, O'nun aslında nasıl da mağdur olduğunu gösterse de, O her duruma adapte olabilen ne tatlı bir psikopattı! Herkesi sinir edecek kadar yüzsüz, bazen zavallı, her daim cimri ve genelde sevilmeyen bir tipti. Ama tutkunuyduk.


İnsanız ve böyleyiz işte; bazen sevmesek de bağlanıyoruz ve bu durumu hiç sorgulamıyoruz. Burhan Altıntop misali ne tipitoplara aşık oluyoruz da farkında değiliz!

Eee, oha(L) gelmesi bize müstehak değil midir...


Devamını Oku