4 Mart 2019 Pazartesi

Dijital Çağın Mesleği Nasıl Influencer Olunur?


Hürriyet’in sosyal medya, influencer marketing platformu olan Boomads projesinin yöneticileri Hilal Meriç Bor ve Ahmet Erten’in ilk kitabı, “Dijital Çağın Mesleği: Nasıl Influencer Olunur?” raflardaki yerini aldı. Kitap, hayatımıza son yıllarda giren bu kavramın yanı sıra sosyal medyanın dinamiklerini de aktarıyor.


Hürriyet Kitap etiketiyle yayınlanan ‘Dijital Çağın Mesleği: Nasıl Influencer Olunur?’; markanın dijital projesi Boomads’in 9 yılı aşkındır devam eden deneyimlerinin bir yansıması. Hızla yol alan ve sektör içinde tanımı yapılmaya başlanan ‘influencer’ kavramı, kitapta derinlemesine ele alınıyor ve pazarlama iletişimi açısından inceleniyor.
Sosyal medyada paylaşım yapan, oyun oynayarak para kazanan, moda haftalarında podyumu en önden izleyen, beyaz yakalıların ‘sıkıcı’ toplantılarına inat, dünyanın en güzel otellerinde konaklayan ve basın toplantılarına katılıp ülke ülke gezerek hayatın tadını çıkaran ‘influencer’lar kimdir, neden markalar onlarla iş birliği yapar ve etkileşim alanları neler? ‘Nasıl Inflencer Olunur’, herkesin merak ettiği bu sorulardan yola çıkarak; gittikleri mekânlarla ve tüketim alışkanlıklarıyla ‘trend’leri belirleyen; yüzbinlerce kişi tarafından takip edilen kişilerden bahsediyor. Sadece ‘influencer’ kavramı çerçevesinde kalmayan kitap, marka iş birliklerinin yarattığı etkileşimleri de inceliyor ve sosyal medya dinamiklerini ele alıyor.
Kitabı kaleme alan Hilal Meriç Bor ve Ahmet Erten, Hürriyet Reklam Grubu Boomads projesi ve grubun 360 entegre projelerinde sorumlu olarak uzun yıllardır grup çatısı altında yönetici olarak görev yapıyorlar. Boomads Türkiye’nin ilk ve tek içerikle pazarlama (content marketing) ve influencer marketing platformu olma özelliği taşıyor.
Kitaba aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
https://www.dr.com.tr/Kitap/Dijital-Cagin-Meslegi-Nasil-Influencer-Olunur/Egitim-Basvuru/Is-Ekonomi-Hukuk/Iletisim/urunno=0001796557001

Devamını Oku

25 Şubat 2019 Pazartesi

Müsahipzade Celal ve Hayal Kırıklığı Oyunlar


Müsahipzade

Baştan söyleyeyim; Üsküdar Müsahipzade Celal Sahnesi’nde oyun izlemeyi hiç sevmiyorum! Nedense o sahnede izlediğim (Kadıköy’de sahnelenmediği  için orada izlemek zorunda kaldığım) oyunları da pek sevdiğim söylenemez.

Eski binası eminim çok güzeldi, ben ne yazık ki göremedim. Bu sahneyi ise yeni yapmışlar. Dolayısıyla ruhsuz bir bina. Dışı kırmızı kaplamalı. Kocaman camları var. Hani oyunların afişleri asılmış olmasa tiyatro binası demez insan. Tahmin edemez bile buranın sanat mekanı olduğunu. Girişteki alüminyum merdiven korkulukları herhangi bir banka binasını ya da iş merkezini andırıyor. Neyse ki binanın dışında tekerlekli sandalye kullanıcılarını düşünüp  eğimli  bir yol yapmışlar; ama nasıl bir kafaysa mimarın kafası, içeride bu izleyicileri unutuvermiş! Çünkü binaya girmekle iş bitmiyor. Salona girmek için kenarında hiç bir korkuluk olmayan 3-4 basamağı daha çıkmak gerekiyor. Bu kadar da değil! O basamaklardan sonra yine en az 10-15 merdiven daha var salona erişebilmek için. Dostlar alışverişte görsün mantığı yani. Binanın dışına rampa koymuşlar mı koymuşlar, onların işi orada bitiyor. İçeriye giren yaşlı ya da yürüme zorluğu çeken izleyici de başının çaresine baksın artık! Evde otursunlar canım, bu kadarını da belediye mi düşünecek yani…

Demem o ki, son yıllara damgasını vuran kutsal komut “kopyala yapıştır” mantığı Müsahipzade Sahnesi için de geçerli! Hani derler ya “şıpın işi”! Öylesine bir kimliksizlik, aceleci bir estetik yoksunluğu. Özensiz detaylar! Dışında kocaman camları var, içeriye girdiğinizde  ise fuaye demeye bin şahit isteyen karmaşık bir düzen(!) ile karşılaşıyorsunuz. Önce kocaman bir güvenlik kontrolü, onun arkasında devasa bir saksıya dikilmiş zavallı bir gerçek ağaç! Sahi bina içine dikilen ağacın anlamı nedir, bilen var mıdır. Ben bu konuda yorum yapamıyorum netekim. Para atılınca ürün veren cinsten içecek ve yiyecek otomatları var sonra. Halbuki küçük bir büfede emektar bir çaycı arıyor insanın gözü...Bir tiyatro salonunda değil de zevksiz bir zenginin evindeymiş gibi hissettiren çirkin taşlarla bezeli, yarısı tabii ki alaturka olan tuvaletleri de unutmamak gerekiyor!

Oysa binanın adındaki nostaljiye bakın! MÜSAHİPZADE CELAL!




İlk tiyatro yazarlarımızdan kendisi. İnsan bu isme yaraşır kırmızı kadife perdeler hayal ediyor. Eski kostümler, eski afişler, ya da ne bileyim sanata dair detaylar hayal ediyor.

Ne yazık ki bu binada her şey köşeli ! Oysa sanat yumuşaktır, kıvrımları zariftir, insanın ruhunu okşar...






Balkonlu bir salon. Soldan sağa bazı sıralarda 22, bazı sıralarda ise 23 koltuk var. Arada boşluk yok! Dolayısıyla sıranın ortasında bileti olan ve son dakika gelen seyirci yüzünden bir çok insan rahatsız oluyor. Eski salonlarda mutlaka arada boşluk olur halbuki, bu ince bir detaydır.
 “Balkon izleyicisi nasıl anlar oyuncunun mimiğini?” diye sorarsanız bu sorunun yanıtı bende yok. Dolayısıyla bu salona girdiğimde sanki tiyatro oyunu değil de gişe filmi izleyecekmiş hissine kapılıyorum hep. Dedim ya, sevmiyorum bu salonu.

Müsahipzade Celal Sahnesi

Oysa Kadıköy Haldun Taner Sahnesi böyle mi. Eski bir bina. Anılar adeta cisimleşip insanın ruhuna işliyor orada. Düz ayak girişi, eski afişleri, duvarlarına sinen yaşanmışlıkları ile nasıl da güzel duygular geçiriyor insana bu bina. Geçen sene bir ara Kadıköy Haldun Taner Sahnesi’nin de yıkılıp yeniden yapılacağı dedikodusu yayılmıştı da günlerce üzülmüştüm. Allahtan o proje şimdilik rafa kalktı, umarım unutulmuştur!

 Her yer ruhsuz yeniliklerle dolmak zorunda mı? Neden korumak istemiyoruz eski güzellikleri? Neden doymak bilmez bir canavar gibi önümüze ne gelirse silip süpürüyoruz?


Amanvermez Avni

Bu kadar uzun bir girizgahtan sonra Müsahipzade Celal Sahnesi’nde izlediğim son iki oyuna değinmek istiyorum. Geçen ay gittiğim ilk oyun Amanvermez Avni’ydi.

İlk hatırladığım şey soğuk! Salon o kadar soğuktu ki, üzerime paltomu örtmek zorunda kaldım. Konu yeterince içine çekmeyince ve paltonun sıcaklığı da eklenince itiraf edeyim oyunun çoğu yerinde uyudum.

Oyundaki kostüm, dekor ve ışıklara gerçekten sözüm yok, çok başarılıydı. Sahneyi ortadan ikiye bölmüşler, sol taraf iki katlı, sağ taraf tek katlı. Bu sahnenin önüne de akordeon gibi açılan bir perde yerleştirmişler. Dolayısıyla her sahne geçişi için hiç beklemeden dekor ve ışıklar değişebiliyor. Bu dinamizm ve ışık kullanımı gerçekten çok hoşuma gitti. İnsan ödenekli tiyatroda dekor ve ışığın bu şekilde profesyonel kullanımını bekliyor açıkçası. Daha doğrusu ben bekliyorum. Baş roldeki Burak Davutoğlu da oldukça başarılıydı. Ama iki buçuk saat süren bu oyun bana göre yine de tatmin edici değildi. Konu mu eskiydi, diyaloglar mı uzundu, yoksa metin mi yetersizdi bilemiyorum. İkinci Abdülhamit niye vardı mesela? Gereksiz Karadeniz şiveli diyaloglar niye vardı?
Son dönem İBB Şehir Tiyatroları’nın yeni çıkardığı oyunlara gitmekten çekinir oldum işte bu gibi nedenlerden ötürü. Yerli oyun seçiliyor ama seçilen metinler genelde kötü. Evet tiyatro emekçilerine saygım sonsuz; ama seyirciye de saygı duyulması gerekir. İzleyici de aptal değil ki, hangi metnin neden seçildiğini anlamaz mı?


Söz Veriyorum

Müsahipzade’de son dönem gittiğim ve yer yer uyuduğum bir diğer oyun da "Söz Veriyorum" oyunu oldu. Rus yazar Aleksei Arbuzov’un yazdığı metin çok güzel gerçekten de. Ama ben yine de "oyun bitsin ve gideyim artık"modundaydım.

Kocaman sahnenin ortasında dönebilen dinamik bir dekor düşünün. Yanlar boş. Oyun bu dekorda gerçekleşiyor. Ben de üçüncü sıranın en solunda oturuyorum. Her ne kadar karanlık olmasına dikkat edilmiş olsa da, sahnenin sol arkasında kuliste hareket edenleri açık ve seçik görebiliyorum. Oyundan kopmamak mümkün mü?

Özellikle ilk sahne, yani savaş sahnesi oldukça sıkıcı geçti benim için. Sahne bitmek bilmedi. Kostümler ve oyuncuların tuhaf davranışları yaşanmış bir savaştan değil de "post-apokaliptik" bir kurgudan bölüm izliyormuş gibi hissettirdi. Kocaman adam ve kadın, beş yaş çocuk zekası seviyesinde garip garip hoplayıp zıplıyordu.
 Dekorun, diğer tabirle  oyun alanının sol yanındaki zemine güya bomba efekti versin diye  spot lamba koymuşlar. O lambaları izlerken haliyle  ışıkların bomba ışığı olduğuna ikna olmak mümkün olmuyordu. Keşke sahnenin tamamını oyun alanı olarak kullansalardı ve ben izleyici olarak bir bütünlük görebilseydim. Mesela Karıncalar-Bir Savaş Vardı da Şehir Tiyatrosu’nda izlediğim savaş konulu bir oyundu. Ve ben o oyundaki dekor, sis, ışık, sahne kullanımına hayran kalmıştım. Tek kişilik oyunu hiç sıkılmadan  zevkle izlemiştim.  Bu oyunda ise oyuncuları da alkışlamadım açıkçası; çünkü maalesef beni hikayenin içine alamadılar. Oysa okuduğum onca kötü yoruma rağmen, bütün önyargılardan arınarak ve oyunu beğenmek amacıyla bilet almıştım. 

Demem o ki; başka bir dekor ile, başka oyuncularla, başka bir yorumla "Söz Veriyorum"u bir kez daha izlemek isterim.

Açıkçası bu oyunla ilgili fazla da eleştiri yapmak istemiyorum. Zira çeşitli sosyal medya platformlarında oyuna yapılan eleştirilere yönetmen çok sert  cevaplar vermiş. Okuduğumda  gerçekten kullandığı üsluptan ürktüm! İzleyici olarak beğenmeme hakkımı saklı tutuyor ve bu konuda polemiğe girmek istemiyorum.




Son söz olarak diyorum ki; keşke Şehir Tiyatroları her geçen gün bu kadar kan kaybedeceğine Darülbedayi’nin ihtişamlı günlerine geri dönse… 

Umutla ve sevgiyle,





Devamını Oku

25 Ocak 2019 Cuma

Yayaya yol veren şoföre minnet duymak mı duymamak mı?


Geçenlerde sosyal medyada bir yorum dikkatimi çekti. Şöyle yazmıştı birisi:

“Karşıdan karşıya yaya olarak geçerken bana yol veren arabalara tuhaf bir minnet duyuyorum. Sanki bana iyilik yapıyorlarmış gibi hissediyorum”


Bu yorumu okuyunca “aynı ben!” dedim kendime kendime. Ve bu tuhaf durumu birileri ile paylaştığım  için az da olsa içim rahatladı. Sonrasında bu konu hakkında düşündüm biraz.
Hani kişisel gelişim kitaplarında hep yazar ya “Kendini sev, sen değerlisin… vs” Bizgiller familyasında ise durum tam tersi! Nasıl bir kural kazımışlarsa artık bilinçaltımıza çocukken; 

“Önce başkaları gelir, sonra sen!” mantığı işliyor bizde. Kesinlikle normal değiliz.

Mesela trafik özelinde bende durum tamamen böyleydi yakın zamana kadar. Yaya geçidinde karşıdan karşıya geçmeye çalışırken kırk yılın başı yol veren biri olduysa nasıl teşekkür ediyordum bir görseniz! Mutlaka gülümsüyordum, ya da nazikçe başımı yana eğerek minnet duygumu geçiriyordum karşı tarafa. Tamam kibarlık açısından iyi bir şey yapıyordum ama, sosyal medyanın moda tabiriyle bu yaptığım bir anlamda “Eziklik” olmuyor muydu? Hatta yeşil ışıkta bir tek ben geçiyorsam ezikliğim katlanıyordu ve “Ayıp oldu ya, bir tek benim için araçlar duruyor” diye düşünmeye bile vardırıyordum olayın boyutunu!



 Bu konudaki aydınlanmayı aslında ilk yurtdışı gezim olan Kharkov’da yaşadım. Boşuna dememişler “Çok gezen mi, çok okuyan mı bilir” diye! Bugüne kadar okuduğum hiçbir kitapta “Trafikte yayaya yol veren şoför iyilik yapmıyor, zaten bunu yapmak zorunda, sen rahat ol, minnet etme, teşekkür etmek zorunda hissetme kendini” gibi bir aydınlanma yaşamamıştım. Kharkov’da sokağa çıkınca direkt hissettim bu durumu.


Önceleri ise sanki bütün yollar arabalar için yapılmış da biz yayalar karşıdan karşıya geçerek onların haklarını çiğniyormuşuz gibi hissediyordum. Daha doğrusu bizim ülkemizdeki şoförlerin çoğu böyle hissettiriyor zaten gariban yayalara! Misal yaşlı bir kadın arabadan inmek için bir iki dakika yolu mu meşgul ediyor, hemen arkadan kornalar çalmaya başlıyor “Zarrt zarttt …” Sanki o yol sadece gençlere ve hatta genç şoförlere aitmiş gibi! Zira yayaya yeşil yanarken geçmek bile çok normal karşılanmıyor mu! Öyle ya “Kurallar çiğnemek için yazılmıştır” demiyor muyuz millet olarak!   Biraz yavaş yürüyen biri karşıdan karşıya geçerken “yeşil” söndüğü halde kişi yolun ortasında kalmaya görsün hele! Toplu linçe yakın bir taciz başlıyor o dakikada! Kornalar yetmezmiş gibi sabırsız arabalar o insanın dibine kadar gelerek resmen kabus dolu anlar yaşatıyor. Bilmem farkında mısınız, sıradan bir şey bu örneklediğim, özellikle de İstanbul’da! Araba kullanırken kendinizi hayal edin. Kurala uyan yayalara ne kadar tahammüllüsünüz? !  E-5’de karşıdan geçmeye çalışanları saymıyorum elbette. Hadi itiraf edin, kornaya basıyor musunuz sıkça?


Boğa’nın oradaki ışıklarda dakikalarca beklediğim için neredeyse iki günde bir otobüsü kaçırınca başka bir aydınlanma daha yaşadım geçenlerde. Yayalara yanan yeşil ışık ne kadar çok bekleniyor ve bu ışık ne  kısa sürüyor farkında mısınız!  “Bas-geç” diye koydukları sistem var ya, hani güya modernmiş gibi görünen! Bu sistemde nasıl bir adaletsizlik var yayaların aleyhine işleyen! Üşenmedim içimden saydım, butona bastıktan tam 120 saniye sonra yanıyor yeşil ışık! Yayasın ya, bekle köle der gibi; bütün arabalar tabakhaneye gidiyor ve hepsi de kokan üç harfli bir şey yetiştirmek zorundaymış gibi… Yağmurmuş, çamurmuş, yaya otobüsü kaçırıyormuş kimin umurunda ki! Arabaların  hakimiyetine  ses çıkaramayan zavallı yayaların hakkını kim savunuyor ki bu ülkede! Hangi partinin seçim vaatlerinde böyle bir madde gördük şimdiye kadar!!
Kharkov’da ilk gün fark etmiştim bizde yayanın nasıl ikinci sınıf muamelesi gördüğünü! Adamların en “yaya geçmez” sokak başlarında bile trafik lambaları var ve hepsi otomatik. Ve dikkat ettim; 60 saniye araçlara yanıyorsa en az 25 saniye yayalara yanıyor ışık. Ve bu şekilde döngü devam ediyor. Böylece yayalar dakikalarca beklemek zorunda kalmıyor. Üstelik tek bir yaya gördüklerinde bile metrelerce uzakta da olsa “zınk” diye duruyor arabalar. Tek bir yaya olmasa bile kırmızı yandığında bekliyorlar. Neden peki? Salak mı bu insanlar? Cevabı buldum;


YAYA DEMEK İNSAN DEMEK, YAYAYA YOL VERMEK DEMEK, İNSANA YOL VERMEK DEMEK! İNSANA YOL VERMEK İSE İNSANA SAYGI DEMEK. ARACI OLAN VE OLMAYAN EŞİT HAKLARA SAHİP! YANİ EŞİTLİK, YANİ İNSAN HAKLARI, YANİ ADALET KAVRAMLARI IŞIKLARIN ORANTILI YANMASINI DA BERABERİNDE GETİRİYOR!

Yurt dışına çıkan çok arkadaşımdan “yayaya saygı” hikayeleri duymuştum da bizzat yaşayınca bizdeki hoyratlığı, bizdeki zengin yoksul ayrımının derinliğini,  bizde “insana saygı” kavramının ne kadar lafta kaldığını ve ne kadar önemsenmediğini ayan beyan görmüş oldum. İçim “cız” etti ne yalan söyleyeyim. Şimdi  “Basit bir trafik ışığı sorununu nasıl da insan haklarına, adalete bağladın” diyeceksiniz biliyorum. Ama demeyin!

 Ona “Basit ayrıntı” buna “Amaan sende pireyi deve yapma”, öbürüne “Böyle gelmiş böyle gider” diye diye ne kadar geriliyoruz medeniyet basamaklarında farkında değil misinz!
Sonuç olarak trafik ışıkları konusunda insanlık için küçük, ama kendim için devrim niteliğindeki bu aydınlanmayı yaşadıktan sonra artık sadece ben geçiyor olsam dahi yayaya yeşil ışık yandığında  şoförlere minnet hissetmiyorum; bilakis göğsümü gere gere, hem de yavaş yavaş geçiyorum karşıya. Hoş medeniyet basamaklarının çok gerisinde olduğumuz için yine eski ritüellerim devam ediyor. Yani yaya geçidinde olsam bile yine hurra yola atlayamıyorum. Önce,  gelen arabanın şoförüyle göz göze gelmem lazım. Sonra da şoförle aramızdaki mesafeye göre ya el kol hareketleriyle, ya da  konuşarak “Dur da bir geçeyim!” iletişimi kurmak zorunda hissediyorum yine kendimi. Yayaya yeşil ışık yansa dahi tırsar, en azından kaş göz işaretiyle şoförün onayını alır öyle geçerim. Öyle ya, canımı sokakta bulmadım! Hele mavi dolmuş şoförlerine  düşman askerinden bile daha az güveniyorum.  

Ama artık bütün yollar arabalar için yapılmışçasına, sanki ben karşıdan karşıya geçerken onların hayatlarından “değerli dakikalarını” çalıyormuşçasına mahcup olmuyorum... “Yollar arabalar içindir, arabalar önemli şahsiyetler içindir, toplu taşıma  gariban halk içindir.” Özel arabasına binen özel insanlar tabii ki arabalarının  hız limitlerinin sınırlarını zorlama haklarına sahiptir” gibi gibi  ülkemizdeki yazılı olmayan kurallar değişmediği sürece, bu ritüellerim devam edecek ne yazık ki!

Velhasıl bu ve benzeri detayları düşündükçe, sadece boğazıma bir yumruk tıkanıyor ve sadece su içebiliyorum.

Sonra da kitaplara ve  tiyatrolara ve dahi filmlere kaçasım geliyor…

Devamını Oku

24 Ocak 2019 Perşembe

Taht olmasın baht olsun be ya!



2019 oldu, bir yazı bile yazamadım. Geçen sene kasım ayında kırk yılın başı bir geziye gitmiştim, iki tane yazı yazdım hakkında, aylar geçti daha üçüncü yazı bitmedi maalesef. Oysa anlatacağım çok güzel şeyler var, içimden geçiyor hep. Tiyatroya gidiyorum arada; yazsam ya bunu diyorum. Yok bir türlü o da olmuyor. Otobüste kitap okuyorum, nefis kitaplar var. Mesela Suç Ve Ceza’yı nefesimi tutarak okuyorum bu aralar. Dostoyevski’yi bu sene silme bitirecek kadar hayran ola ola hem de. Balta sahnesini okudum dün. Hakikaten sahnede izlemiş kadar içindeydim olayın. Üç boyutlu yazmışsın be Dostoyevski diyesim geldi. Neredeyse Raskolnikov’un nefes alışını bile duyar gibi oldum, satır aralarında anlatılan kanın kokusu geliyordu. Hem okuyorum soluksuz, hem de olayın gayet dışına çıkarak “İşte böyle yazmalı, her şeyi çetrefilsiz ve net anlatmalı” diye hayranlık, haz  ve de kıskançlıkla yorum yapıyorum bir taraftan. Otobüste Dostoyevski, işe gidince beşinci sınıf diyaloglar! Neyse işte;  bahsetsem mutlaka blogda bunlardan diyorum, hayır yine olmuyor. Çünkü işe gitmek için harcadığım zaman, işte harcadığım  zaman, kafamın yorgunluğu, insanların yüklediği manevi yorgunluk, saçma salak şakalar, kulağa çalınan saçma salak dedikodular derken yazma dürtüm içimde hapsolup kalıyor ister istemez. E peki hayalini kurduğum roman ya da senaryo ne zaman çıkacak ortaya? Kem de küm…

Ben biliyorum nedenini, siz de biliyorsunuz bal gibi! İşte cevap:

 İş hayatı bir labirent. Dön dolaş aynı yerdesin, çıkışı bulan bile çıkamıyor  bu dolambaçtan!


Bazıları gerçekten iyi paralar kazanıyor bu dünyada, her gittikleri yerde hep üst düzey yönetici oluyorlar, “siefou”, “siyoo”, “kostumır representatif” gibi telaffuzu zor ama kulağa afili gelen kartvizitleri oluyor. Bir üstten bakmalar, bir afralar, bir tafralar… Sanki doğuştan “yönetici” olarak gelmişler dünyaya. Donuk bakışlar, omuzlar dik, göğüs dışarı, yere basınca “ tak tak” diye çıkan topuk sesleri. Kadınlarda kalkık kaşlar, erkeklerde keskin parfüm kokusu… “Ben emrederim siz yaparsınız” modu, heyt beee!  Afedersiniz sanki hiç sümükleri akmazmış gibi, sanki hiç tırnak kenarlarında gereksiz et parçaları uzamazmış gibi, sanki hiç günlük diziye takılmazlarmış gibi. Hep Netfliks, hep belgesel tadında geçiyor hayatları gibi… Ne bileyim işte zoruma gidiyor bütün bunlar. Şimdi bazılarınız “Kedi uzanamadığı ciğere…” falan gibi yorumlar yapıyor, aman diyeyim, gözünüzü seveyim yapmayın böyle. 

Uzanmak ya da uzanmamak değil ki mesele; mesele üstadın dediği gibi gerçekten de “Olmak ya da Olmamak” meselesi! Olmamış kavunu koy altından tahta, o kavun kelek kelek parıldar. Peki var mıdır tahtta balı damlayan, mis kokulu, kehribar sarısı kavun! Bana sorarsanız kavunun iyisi tarlada belli olur ayan beyan!.

Demem o ki, taht olmasın baht olsun be ya! Entrika olmasın, herkesin allı güllü entarisi olsun. Sevenler birbirine kavuşsun; şiir olsun, resim olsun, heykel olsun. Yönetenler ve yönetilenler bir kazanda aşure gibi kaynasın, az şekerlisinden, bol tarçınlısından hem de…

  Bir de daha çok yazmalı olsun, allısından morlusuna…

Not:
Yazayım yani, oh be rahatladım biraz...



Devamını Oku

2 Aralık 2018 Pazar

Kharkov-Kharkiv Gezi Hikayem- Bölüm 2


Saat öğleden sonra üç ve hava kararmak üzere. Kharkov’daki geçici evimize geldik nihayet. Sumskaya Caddesi üzerinde harika tarihi bir bina.  Zaten Sumskaya Caddesi’nde olan bütün binalar fotoğrafı çekilecek güzellikte…

Sumskaya Caddesi'nde Bir Apartman ve Macera Devam Ediyor

Sumskaya Caddesi
Termometre






















Enteresan bir detay var. Kharkov’da pek çok apartmanın dış kapısında mekanik şifreleme sistemi bulunuyor. Belli ki KGB günlerinden kalma. Düşünsenize;  devrim zamanı ya da İkinci Dünya Savaşı… Ne gizli toplantılar yapılmıştır bu binalarda kim bilir! Bazı apartmanlarda bu şifreler hala çalışıyor; dış kapıyı açarken anahtar kullanmıyorlar. İnsanın kafasında hikayeler uçuşturan cinsten detaylardan sadece biri bu.

Bizim apartmanda  da şifre sistemi var fakat devre dışı. Normal kapıların neredeyse iki katı büyüklüğündeki dış kapıyı kolayca açıyoruz. 8-10 merdiven çıktıktan sonra eski, ama gerçekten eski bir asansörle karşılaşıyoruz. Öyle ki arada sıkışmayalım diye kanatlarını elimizle ittirebiliyor ve “manuel” olarak kapıya müdahale edebiliyoruz. Gerçekten de enteresan bir asansör! Sol yan duvarında seksenleri andıran küçük  bir kadın resmi ve "bas-konuş" şeklinde diafon bulunuyor. Basıyoruz butona istemsizce, karşımıza Rusça ya da belki de Ukraynaca konuşan bir kadın sesi çıkıyor. Cehalet ne zor şey; kadının ne dediği bir yana, hangi dilde konuştuğunu bile anlamıyoruz. “Booking-tourist- hotel” falan diyoruz ama, karşı taraf yine bilmediğimiz dilde konuşmaya devam ediyor. Şoför Ivan macerasını yeni atlatmış bizler n’apacağımızı şaşırmış, biraz da heyecanlanmışken; kucağında bebeğiyle bir kadın giriyor dış kapıdan. Diafonla konuşmaya çalıştığımızı görünce, kimsenin hiç bir şey anlamadığı tuhaf muhabbete (!) O da katılıyor. Yüzümüze bakarken aynı zamanda hızlı hızlı konuşarak bir şeyler anlatıyor. Belli ki yardım etmeye çalışıyor. Buna benzer olayı bir kaç kez daha yaşadım Kharkov’da. Turist olduğumuzu ve  dili anlamadığımızı bile bile, ama ısrarla Rusça ya da Ukraynaca bir şeyler konuşarak bize yardımcı olmaya çalıştılar. Çok sevimli bir şey bence bu. Sanki farklı farklı diller yokmuş gibi, sanki dünya büyük ve tek bir ülkeymiş gibi, çocuksu bir saflıkla iletişim kurma çabası...

Diafondaki ses konuştukça kucağında bebeği olan kadının yüzüne de bir gülümseme yayılıyor. Kim bilir nedir anlatılan! Ne yazık ki, merak ettiğimiz halde hiç öğrenemediğimiz küçük detaylar arasında kalıyor diafondaki kadının sesi de. Unutulmaz anıların arasında cevabı hep merak edilen bilmeceler de olur ya hani, tam da öyle bir şey bu. Bilsen yanıtı, sorunun hiç önemi kalmayacak cinsten. Bilmediğinde ise hakkında roman yazası gelir insanın. Ne bileyim; belki de bu benim bakış açımdır sadece.


Bebekli kadın, sürekli konuşarak ve gülümseyerek asansöre binmemizi sağlıyor.  Kabin daracık, üçüncü kata çıkıyoruz hep birlikte. Bebek yüzümüze bakıyor, hafiften gülümsüyor da. O’nun dili evrensel çünkü! Üçüncü katta asansörden iniyoruz. Karşımıza çıkan kapının ziline basıyor kadın. Kapı hemen açılıyor, güler yüzlü biri karşılıyor bizleri. Bebekli kadın anlatıyor durumu kendi dilinde. Zaten gerek de kalmıyor gerisine; kapıyı açan nazik kadın gayet güzel İngilizce konuşuyor. Bingo işte, şanslıyız. İnternette hangi yoruma baksam "Bu şehirde  çok az insan İngilizce biliyor!" yazıyordu. Oysa ben bu şehirde bir şekilde diyalog kurdum insanlarla. Ne de tepeden bakıyor bazıları! Hoş İngilizce bilmemek çok da ayıp sanki... Neyse,  bebekli kadın bir şeyler söyleyerek çıkıp gidiyor merdivenlerden. O isimsiz kahraman sayesinde kapısında hiçbir şey yazmayan otelimize kavuşuyoruz nihayet. Mutluluk bu değildir de nedir sanki… Bu kadar basit, ve de bu denli satır aralarında!

Burası bir otel değil aslında; bir apartmanın üçüncü katındaki beş odalı daireyi apart odalar haline getirmişler.

Dar bir koridor, yerde kırmızı desenli bir halı, kapı girişinde eski ama çalışan bir piyano, tam karşısında resepsiyon masası çarpıyor ilk etapta gözüme. Bir kaç koltuk ve plastik sarmaşıklarla dekore edilen otel girişi, gerçekten de retro bir film sahnesini andırıyor. Birden ısınıveriyorum ortama. Adını nedense hiç sormadığım, İngilizce bilen zarif Rus ( ya da belki de Ukraynalı) olan kadın bize odamızı gösteriyor. Oda kapısının yan tarafında bir sehpa üzerinde plastik bir damacana, onun yanındaki tabakta ise ikramlık şekerler gözüme çarpıyor. Misafirperverlik bize özgü bir şey değil demek ki diye düşünüyorum sonrasında.


Sumskaya'da bir apartman

Hem dış kapının hem de iç kapının anahtarını veriyor kadın. Dedim ya ev gibi de, değil gibi de... Çift kilitli anahtarla kapıyı açtığımızda çok güzel bir odayla karşılaşıyoruz. Neden diyorsunuz ya; demeyin. Çünkü kapıyı açar açmaz üç portre ilişiyor gözüme. ikisinde isim yazmadığı için kim olduklarını bilmiyorum ama, birinci portre Gorki’ye ait!


Siz hiç duvarında mesela Nazım Hikmet, Yaşar Kemal ve de Ahmet Hamdi Tanpınar portreleri asılı olan bir otel odası gördünüz mü? Bizim hiç mi yok gurur duyduğumuz sanatçımız!
Yüksek mi yüksek tavandan sarkan zarif işlemeli avizeden, katlanmış  bornoz ve tek kullanımlık terliğe; kenarına siyah çay bırakılmış fincanlardan şarap kadehlerine, mini buzdolabındaki biralardan çikolataya  kadar, odadaki bütün detaylar bir apartman katındaki apart odadan beklenmeyecek zarafetteydi. Duvarına Gorki portresi asan bir işletmeciden de zaten bu incelik beklenirdi!



İlk Akşam, İlk İzlenim


Bavulları bırakıp kendimizi atıyoruz sokaklara. Soğuk ama ısırmayan bir hava var. Sıfır ya da biraz daha altında gösteriyor termometre. Baş ve ayaklar yeterince korunaklıysa hiç sorun olmuyor bu soğuk. Benim gibi çok üşüyen biri bile sevdiyse siz düşünün gerisini. 

Yürüyoruz bakına bakına. Geniş yollar, geniş kaldırımlar, etrafta hiç ses yok. Korna çalan da yok, cep telefonuyla bağıra çağıra konuşan da... Dört günlük gezi boyunca bir kez korna sesi duydum; o da gerçekten yanlış yapan bir sürücüye uyarı niteliğindeydi. Ne yalan söyleyeyim; "İstanbul’dan gelip de araba kiralayan biri olmasın bu gürültücü" diye düşünmüşlüğüm var.

Önceden belirlediğimiz restorana doğru yürümeye başlıyoruz ilk akşamımızda. Kenarları ağaçlarla süslü kaldırımlar, karşımıza çıkan heykeller, binaların estetiği ve şehrin sessizliği beni benden alıyor gerçekten de. Aklıma Kharkov’a gideceğimi duyunca yüzü asılan “Ben kırk beş ülke gezdim, Kharkov kadar gri bir şehir görmedim, beklentini yüksek tutma!” diyen iş arkadaşım  geliyor o an. Gezi bloglarında okuduğum “Kharkov mu, yapacak pek bir şey yok, gitmeseniz de olur!” yorumları da akıyor kafa baloncuğumda. Algı ne kadar da farklı olabiliyor değil mi; yorumlar kişiden kişiye göre nasıl da değişebiliyor. Önemli olan belki de şehrin nasıl olduğu değil; nasıl hissettirdiği…

Anayasa Meydanı'nda Özgürlük Anıtı

Gittiğimiz ilk kafe gerçekten de çok şık. Zaten bu şehirde hangi kafeye gitsek genel olarak çok şık buluyoruz.


















Kafelerde hem yemek yenilebiliyor, hem içki içebiliyor, hem de çay kahve var. Her şey olması gerektiği gibi yani. Kahvaltı mekanlarında bile alkollü içki bulunuyor.. Ama sabahın köründe içip sarhoş olan birine de rastlamıyoruz hiç. Bizde ise değil kafelerde şaraba izin verilmesi, içki ruhsatı olan restoranlarda içkinin dışarıdan görünmesi bile yasak biliyorsunuz. 

Özgür kafa gerçekten de başka bir şey…



Devamı var…





Devamını Oku

25 Kasım 2018 Pazar

Kharkov-Kharkiv Gezi Hikayem- Bölüm 1

Olmayınca olmuyor işte. Ne pasapartum var, ne de daha önce yurtdışına çıkmışlığım. Hele ki günümüzde insanların kendilerini örneğin  On beş ülke, kırk sekiz şehir gezdim…diye tanımladığı, seyahatlerini de “skora bağladığı” düşünülürse; ben bayağı dinozor kalıyorum bu konuda. Globalleşen dünyada popüler gezi mekanlarının tüketim çılgınlığına kurban gittiği düşünülürse, benim gibi sistem dışında kalan birine de ilk yurtdışı gezisinde Ukrayna’nın en kuzeyindeki Kharkov gibi adı sanı fazla bilinmeyen bir şehre gitmek yakışırdı elbette. İyi ki de öyle olmuş gerçi.  Her şeyin ve her yerin fazlasıyla bilindiği günümüz dünyasında Kharkov’da geçirdiğim dört gün, kopyala yapıştır tatil anlayışından uzakta, gerçekten de kendimce çok güzeldi.

Şehrin Ukrayna’ca adı Kharkiv, Rusça adı Kharkov, biz Türkler ise Harkov diyoruz sanırım. Ben Kharkov demeyi tercih ediyorum; çünkü bence bu şehre Rusça isim çok yakışıyor.

Kharkov uçaktan görünüm
Kharkov Yolculuğum

Ne zaman gezi bloglarını dolaşsam hayaller kuruyorum.  Baktım hayal kurmakla olmayacak, ilk adımı atarak makus talihimi yenmeyi tercih ettim. Shengen aldığım falan yok gerçi,  vizesiz ülkelere giderim belki diye çipli kimlik  kartı aldım sadece. Ağustos ayıydı sanırım; bir gece indirimli bilete denk gelerek Kharkov’a gayet ekonomik bilet buldum. “Neden Kharkov” diye soracak olursanız, özel bir yanıtı yok bu sorunun. Şehrin ismi kulağıma güzel geldi. Bir de Kharkov’un Rusya’ya sınır komşusu olması beni cezbetti. Akışa bıraktım kendimi anlayacağınız.
Bileti aldım, oteli Booking.com’dan ayarladım ve yolculuk günü geldi çattı. Ben tabii ki çok heyecanlıydım.
Uçak saati 13:30, Kadıköy’den 10:45 Havabüs servisine bindim. Toplam yolculuk kırkbeş dakika sürüyor Kadıköy’den Sabiha Gökçen’e. 11:30’da hava alanındaydık. Hani diyorlar ya Yurt dışı uçuşlar için iki saat öncesinden havaalanında olun” diye. Bence bu büyük bir risk! En az iki buçuk saat önce havaalanında olmak lazım. Çünkü İstanbul gerçekten de çok kalabalık bir şehir! Kuyruklarda beklerken neredeyse uçağı kaçıracaktık zira; her şey ucu ucuna yetişti. Pegasus’un neyseki(!) sadece 20 dakikalık gecikmesiyle uçağımız havalandı.

Hava güzeldi, uçuş yaklaşık 2 saat sürdü. Yerel saatle üçte Kharkov’a indik. Daha inerken şehri seveceğimi hissettim; çünkü  uçak alçalırken bir tane bile gökdelen görünmüyordu. Ben gökdelensiz şehirlerin insanıyım; romantiğim, retroyum. Gökdelen camından sarkan kıza serenat yapan aşık hikayesi de bilmiyorum üstelik .



Şehre Adım Atar Atmaz Hikaye Başladı


Vardığımızda hava kararmak üzereydi. Zaten kasım ayında  öğleden sonra dörtte akşam oluyor bu şehirde. Uçaktan inince bizi dar merdivenler karşıladı, asansör göremedik.  Herkes gibi biz de el bagajımızla merdivenlerden indik, pasaport kontrolüne geldik. Sabiha Gökçen’in her saat kalabalık olan devasa ortamından sonra  ilk kez bu küçük salona girince değişik bir ülkede olduğumu hissettim. Etrafta hiç ses yoktu. Zaten bana Kharkov’u dört kelimeyle tanımla deseniz:


Parklar, şık kafeler, heykeller ve sessizlik” derim...Bu dört kelime ise bir şehri sevdirecek sihri barındırıyor yeterince.  

Kharkov Otel penceresinden görünüm

(Uzun uzun anlatırken bir daha yaşıyorum sanki, bu nedenle beni bağışlarsınız umarım.) Nerede kalmıştık, evet havaalanındaydık.
Havaalanında hiç polis yoktu, askerler vardı. Hatta bir tanesi köpeğiyle geziyordu. Zaten kaldığım dört gün boyunca  bu şehirde hiç polis görmedim; kadınlı erkekli askerler vardı.

İki gişe vardı, iki asker pasaport kontrolü yapıyordu. Etrafta hiç ses yoktu. Doldurduğumuz kağıtlar ve kimliğimizi göstererek geçtiğimiz kontrolden sonra dışarıya kapısı açılan salona girdik. Telefonumu yurt dışına açmamıştım,havalanında internet var diye okumuştum çünkü.  Ama maalesef internet çekmiyordu. Danışmada duran kadına “Wifi ile sıkıntı yaşıyorum” dedim, kısaca “Yes, problem” dedi ve sustu. Ben de sustum. Bu da evdeki hesabın çarşıya uymaması demekti. Yani Uber’den taksi çağıracaktık, çağıramadık. Çünkü taksilerde taksimetre olmadığını biliyorduk. Neyse mecburen çıktık kapıdan ve ülkeye bastık ayağımızı. Sabiha Gökçen'de kapıdan çıkınca oradan oraya koşturan insanlar, vızır vızır taksiler ve otobüsler falan olur ya; burası tam tersiydi. Etrafta gördüğümüz tek tük park etmiş araçlar ve tek tük insanlardı... Dediğim gibi gürültü yoktu.
Kharkov Havaalanı

Neyse biz bakınırken sonradan adının İvan olduğunu öğrendiğimiz, altmışlı yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim bir adam yaklaştı yanımıza. Kırık İngilizcesi ve bir kaç kelimelik Türkçe dağarcığıyla nereye gideceğimizi sordu. Biz Sumskaya Caddesi dedik, “300 Grivna” dedi. Kafadan 10 dolar yani… Oysaki bu mesafenin yaklaşık 150 Grivna olduğunu öğrenmiştik okuduğumuz yorumlarda. “No, no;150 Grivna!” dedik. Adam hem ısrarcı hem de sevimliydi. Peşimizi bırakmadı:

My friend, 200 grivna!” dedi. “Hayır” dedik “150!”

Yoldan geçen başka taksiyi durdurmaya çalıştık. Ivan gitti, Rusça bir şeyler söyledi taksiciye, taksici bizi almadı. Hava da kararıyordu bir taraftan. İçimden “Allahım nasıl bir macera bekliyor acaba bizi” dedim, hafiften tırsmadım desem yalan olur. Adam bir türlü peşimizi bırakmıyordu.  Nihayet “170 Grivna okey” dedi, yapacak bir şey yoktu; takıldık peşine. Yirmi otuz metre gittikten sonra İvan'ın tek kapılı tarihi eser görünümündeki Lada’sına bindik mecburen. Emir Kustirica filmlerinde gibi hissettim o an kendimi. Yabancı bir ülkede eski püskü korsan taksiye binmiş tiplerdik. Dışarıda hava kararmaktaydı.  Nereden baksan film sahnesi gibi!

Yolculuk başladı.  Caddeler geniş ve çok sakindi. Bir ara benzinciye saptı Ivan “Para yok, benzin yok” dedi Türkçe. “Peki” dedik. Çok da değil, biraz gaz doldurdu. Sonra yolumuza devam ettik. Geniş bir caddeden geçerken “Yuri Haharin” dedi, “Space” dedi gururla. Uzaya ilk adımı atan Yuri Gagarin'in adının verildiği Cadde'den geçiyorduk zira.

Kharkov otel penceresinden görünüm
İvan bizi kandrmadı merak etmeyin. Şehrin kalbinin burada  attığını sonradan anlayacağım ve hayran olacağım; otelimizin de yer aldığı Sumskaya Caddesi’ne geldik ve  otelimizin önüne kadar bıraktı bizi. Çok pazarlıkçıydı ya, biz de kurnazlık yapıp eline havaalanında bozdurduğumuz 170 Grivnayı bozukluk olarak saydık.
Siz fakir!” dedi Türkçe ve kahkaha atarak  eski Lada’sına binip uzaklaştı. Biz de gülüyorduk.  Ülkedeki en maceralı anımız da buydu zaten, gerisi hep güzeldi. Hep masal gibi…

Devamı var…




Devamını Oku

11 Ekim 2018 Perşembe

Ne kadar kafa varsa o kadar dünya var!


İstanbul’dan uzaklaşınca hayat nasıl da farklılaşıyor! Aslında bu konuyu coğrafyayla sınırlamak da pek doğru değil. “Herkesin hayatı nasıl da kendine özgü” demeliyim belki de! 


Geçen hafta çok özel bir yakınımın düğünü için Adana-Ceyhan-Mersin üçgeninde bulununca bu konuyu çok daha net algıladım.Mersin’in en eski yazlık sitelerinden Şoray’daydım bir süre. Orayı yaptıran kişi Türkan Şoray’a hayranmış, o yüzden sitenin adını Şoray koymuş. Nefis bir peyzajı var, sahilde nefis bir yürüyüş yolu var, parkları kafeleri falan var içinde. Günümüz inşaatçılarının “Her yere beton dikeyim, sıkıştırıp daha çok ev yapayım, daha çok kazanayım” mantığının tam tersi bir anlayışla yapıldığı o kadar belli ki! İnsana değer verilen, estetiğin önemsendiği eski kafayla inşa edilmiş anlayacağınız. Evden çok yeşil alan var sitede. Banklar, havuzlar, oyun alanları, dinlenme yerleri falan. Genelde emekli öğretmenler ve onların çocuklarının ve torunlarının ikamet ettiği, yazlık gibi ama yazın olduğu kadar kışın da yaşayan bir yer Şoray. İşte yazının girişinde belirttiğim farklılaşan hayatlar teorisi tam da Şoray’a girince başladı benim için. 
Şoray
Bu sitenin bloklarında bir katta belki yirmi daire belki de daha fazla ev var bilemiyorum; ama çoğunun kapısı açık! Karşı komşuyla aynı zamanda  kapıları açık bırakıyorlar; böylece hava akımı sağlanıyor ve evlerde doğal bir esinti oluşuyor. Ben İstanbul’da böyle bir şeyi hayal bile edemiyorum! Site komşuları çat kapı çaya kahveye gidiyor birbirlerine. Tabii ki yanlarında ya az önce fırından çıkmış ve dumanı tütmekte olan börek, ya da akşamdan yapılan, üzeri fındık fıstıkla süslenmiş tatlı oluyor. Başka yazlık sitelerde de böyle midir bilemiyorum gerçi, belki de Şoray sakinlerinin çoğunlukla öğretmen olmalarıyla alakalıdır bu durum. 

Benim kaldığım evin karşı komşusu emekli resim öğretmeniydi mesela. İstanbul hanımefendisi aynı zamanda. Eskilerden yani. Biraz rahatsızlıkları var anladığım kadarıyla; ama beş gün boyunca O’nu hep zarif, hep hafif makyajlı, hep düzgün kıyafetli, hep güler yüzlü ve hep nazik gördüm. Diğer site sakinleri de pek farklı değildi. Deniz manzaralı köşe dairenin sahibesi emekli ilkokul öğretmeni hocaanım (Böyle derler onlar birbirlerine) beş sene önce gördüğüm gibi yine erkenden kalkıp denizine gidiyor, yine akşam üzerleri arkadaşlarıyla toplanıp oyununu oynuyor, yine Akdeniz güneşinde bekletildiği için nefis bir kıvama gelen reçellerinden komşularına ikram ediyordu. Kızılcık ve ayva reçelinden tattım ben de bu sefer. Nasıl da hüzün ve neşe vardı o tatlarda. Görmediğim dört beş sene içinde hocaanım zayıflamış, hastalıkları çoğalmış ama yine dimdik, yine ayakta ve yine tatlı dilliydi.
Adana

Bu zarif ve orta yaşlı kadınlar düğün sahibinin misafirlerine jest olsun diye evlerinde yemekler yapıp getirdiler. Biri bir tepsi kıymalı börek yapmış, öbürü bir tepsi revani yapmış; bir diğeri de daha önce hiç yemediğim havuçlu, tavuklu, file bademli ve yeni bahar tadının damakta iz bıraktığı nefis bir pilav getirmişti. Şaşkınlık içinde ev sahibine “Neden yemek getiriyorlar?” diye sordum. Benim sorum, olayın kendisinden daha çok şaşkınlık uyandırdı. Çünkü onlar öylelermiş; çünkü bu durum normalmiş. Birinin evinde düğün varsa, uğraşmasın diye komşuları yemek yapar götürürmüş. Uzaktan bakınca nasıl sıcak, nasıl hoş bir şey. Bana ise çok uzak bir durum bu! Kadıköy’deki mahallemizde düğün olursa, en fazla camdan bakıyoruz biz; davetiye veren bile olmuyor genelde. Aslına bakarsanız Kadıköy’de böyle şeyler olsa çok da hoşnut olmam; ne yalan söyleyeyim misafirlik olayını sevmem pek. Kendimle kalmak isterim.  Dedim ya, herkesin hayatı nasıl da kendine özgü… Coğrafya nasıl da baş rolde.

Bütün bunları neden anlattım… Hani bazen dünya sanki kendi başımızın etrafında dönüyor sanıyoruz ya… Hani bakıyoruz ya kendi penceremizden; kendi doğrularımızla, kendi değer yargılarımızla, kendi standartlarımızla, kendi alışkanlıklarımızla, kendi okuduklarımızla, kendi…

Yok, öyle değil… Ne kadar kafa varsa, o kadar dünya var. Ve coğrafyaların da kendilerine özgü dilleri var.



Devamını Oku