21 Şubat 2017 Salı

Kadıköy Haldun Taner Sahnesi Mayıs'ta kapanacakmış!

Bu yazıyı ellerim titreyerek ve gözyaşlarıma engel olamayarak yazıyorum. Çünkü az önce aldığım bir haber beni kelimenin tam anlamıyla allak bullak etti:

KADIKÖY HALDUN TANER SAHNESİ MAYIS AYINDA KAPANACAKMIŞ ! (tadilat yapılacakmış!)

Bu resme iyi bakın, belki de bu binayı son görüşünüzdür! Ben tadilat yapılacağına ve sahnenin büyütüleceğine inanmıyorum çünkü! 



Mart ayı biletleri bugün saat 11'de satışa çıkacağı için ben de sabah 8:30 gibi tiyatro gişesine gittim. Adımı 6. sıraya yazdırdım. Sonra tiyatro müdavimlerinden biri “Mart, nisan iki ayımız kaldı; zaten mayısta bina boşaltılıyormuş. Burada çalışanları da başka sahnelere dağıtacaklarmış” dedi. O an gözyaşlarım gözümü ısıtmaya başladı. “Belki tadilat olur, yeni sezona yetişir!” dedim bütün iyi niyetimle... “Hayır” dediler, “En az iki sene sürecekmiş inşaat!”

İşte o an ben ağlamaya başladım. “Ama bu sahne çok küçük, büyük oyunlar buraya gelemiyor. Üsküdar sahnesini de yıkmışlardı, şimdi büyük bir sahne yaptılar “ dedi en müdavim izleyicilerden biri. Tam da o sırada yanımızdan büyük oyuncu Mazlum Kiper geçiyordu... Sanırım bu duygusal an, benim de hafızama böyle kazındı...

Ama" dedim, "burası tarihi eser değil mi, nasıl yıkılabilir tarihi eser?” 1969 yılında dünyanın dördüncü büyük sanat merkezi olarak hizmete giren ve 2008'den bu yana tam 10 senedir tadilat nedeniyle kapalı olan Taksim'deki Atatürk Kültür Merkezi gibi mi olacak yani Haldun Taner Sahnesi'nin sonu da!

Kalbim sıkıştı, orada daha fazla duramadım, attım kendimi sokağa... Şakaklarım zonklayarak eve gedim, bu yazıyı yazmak istedim... Zaten uzun süredir düşünüyordum, bu bina neden bu kadar bakımsız; neden boyası, dış temizliği yapılmıyor diye... Demek plan başkaymış! Ama nasıl olur, hala aklım almıyor, hala yüreğim kabul etmiyor! Yoksa yerine bir... Off düşünmesi bile ürkütücü!

Haldun Taner Sahnesi sadece bir tiyatro sahnesi değil ki, toplumsal bellekte yer etmiş bir simge orası... Aynı “Boğa” gibi, insanların önünde buluştuğu bir simge... Yanında dizilen çiçekçileriyle, estetik binasıyla bir güzellik... Mesele sahnenin yetersiz oluşuysa eğer, dokunmazsınız Haldun Taner'e, yaparsınız yeni bir bina başka bir yere... Yok ben bu konuda iyi niyetli düşünemiyorum... 



Açtım bina hakkında yazılanlara baktım:
1927 yılında yapılmış bu bina, 90 yaşına gelmiş günümüzde... Kadıköy Meydanı'nı simgeleyen üç neoklasik yapıdan biriymiş. Önceleri hal binasıyken 1984'de kültür merkezine dönüştürülmüş. Üst katında Devlet konservatuvarı var...”

.............................

Benim üzüntüm sadece sahnenin kapanacak olması yüzünden değil; benim üzüntüm anıların, alışkanlıkların, güzelliğe dair bir şeylerin daha yok edilmek istenmesi yüzünden...

Bir mucize olsun, lütfen; lütfen bir mucize olsun...

GÜNCELLEME- 1 : (saat 12:01) Tekrar gittim gişeye, konu açılınca sırada bekleyen yaşlı bir tiyatro izleyicisi şöyle dedi: " Madem bu bina eskidi diye kapanıyor, o halde biz yaşlıları da öldürsünler, aynı şey!"  Ürperdim...

GÜNCELLEME - 2 : Güya binanın tamamı değil, bir kısmı yıkılıp sahne büyütülecekmiş! Hatırlarsanız AKM de Avrupa'nın en büyük opera sahnesi oluyordu!


Devamını Oku

11 Şubat 2017 Cumartesi

Oyunda silah patlayacak mı?

Bu akşam Livingroom sahnesinde Mavi adlı oyunu izledim. Psikolojik gerilim olduğunu bilmeden gittim oyuna, bilseydim gitmezdim. Zaten hayatımızın her yanı psikolojik, her yanı gerilim; bir de oyuna gidip niye gerileyim ki... Neyse oldu bir kere, bu da değişik bir deneyimdi diyelim.
Küçük sahnelerde kuru sıkı silah kullanılmasını sevmiyorum. Oyuncu, izleyicilerin arasında elinde silahla dolaşırken"keşke bitse de kurtulsam" diye düşündum. Zaten kenarda oturuyorum, bir ara silahını bana doğrulttu, "biran önce uzaklaşsa yanımdan" diye kendi kendimi yedim bitirdim. Hayır salon da küçük, çıksan çıkamazsın ayıp olur... "Geldik bir kere mecbur katlanacağız artık" dedim. İşin absürt tarafı ise, en öndeki yaşlı abinin olmadık yerlerde biraz çekingen de olsa gülmesi oldu. Aslında O'nu çok iyi anladım. Zira o kadar sıkıldı ki, istemsizce gülme ihtiyacı hissetti. Yoksa oyunda gülünecek bir şey yoktu. Adı üstünde, “psikolojik gerilim”
Bence oyuncuların sahne sınırlarından çıkıp seyircilerin arasına dalarak, üstelik onların gözünün içine baka baka silah doğrultmaları ve bu şekilde gerilim yaratmaları sanki biraz kolaya kaçmak gibi... Büyük sahnelerde silah patlamasını izleyici tolere edebiliyor, ama küçük sahnelerde o çıkan ses ve barut kokusu insanı gerçekten rahatsız ediyor. Oyunun başında “kuru sıkı silah atılacaktır, dikkatinize” diye anons yapıyorlar genelde. Daha da kötü oluyor benim açımdan bu durum. Gergin bir şekilde bekliyorum, şu silah patlasa da bir rahat etsem diye... Dışarıda bunca şiddet varken, insan ister istemez oyundaki kuru sıkıya bile katlanamıyor.
Bir de “Mavi” adlı oyundaki inişli çıkışlı ses tonlarını sevmedim. Durağan giden metinde aniden oyuncuların seslerini yükseltmeleri, bence bütünün içinde çok sırıtıyordu. Nasıl desem, sanki şarkı söylerken aniden detone olmak gibi... İnsan sinirliyse anlık ses yükseltmez, sesini yükselttiyse de bir süre öyle devam eder. Aniden tekrar yumuşak tona geçmez. Yani bence böyle, yönetmen demek ki benden farklı düşünmüş.
Elbette emeğe saygım sonsuz. Ama gerek metin, gerekse oyunculuklar bana hiç hitap etmedi. Doktor rolündeki Şahin Sancak daha iyiydi ama hasta rolündeki Can Yaman'ın yürüyüşünden ses tonlamasına kadar her şeyini yapay buldum. Belki de gerilim sevmediğim içindir ama; dışarıya çıkınca oyun bittiği için gerçekten çok mutlu oldum. Sıcağı sıcağına bu yazıyı yazarken de hala gülesim geliyor kendi halime. Ne işim vardı benim psikolojik gerilimde... Üstelik dünyaya pembe gözlüklerle bakmak için kendimi zorladığım bu günlerde...
Gerçek hayatın değerini anlaması için insanın bazen kendine hitap etmeyen oyunlar izlemesi de gerekiyormuş! Oyundan çıkınca ne referandum, ne de başka khk'lar gözüme kötü göründü. “Oh be, nefes alıyorum” dedim...
Kendime not-1 : Psikolojik gerilim olayına hiç girme!
Kendime not-2 : Gireceksen de aç tiyatroya sor; "oyunda silah patlayacak mı?"

Kendime not-3 : Ne olursa olsun, tiyatro güzel bir şey, asla vazgeçme! 



Devamını Oku

1 Şubat 2017 Çarşamba

Gitmek mi zor, kalmak mı...

Bir şey söylemek için kapıyı çalan komşum da pasaporta başvurduğunu söyleyince, kalakaldım. Daha 2 buçuk yaşında olan çocuğuna bu ülkede gelecek göremediğinden bahsetti. 1989 yılında Bulgaristan'daki zulümden kaçmak için Türkiye'ye geldiklerinde, babasının toprağı öptüğünü anımsıyor. O zamanlar 7-8 yaşlarındaymış. Yaklaşık 600.000 göç olmuş o günlerde ülkemize Bulgaristan'dan. Ne için, huzur için... İroniye bakın ki, o tarihlerde çocuk olanlar, şimdi tersine göç etmeye çalışıyorlar! Ne için, huzur için... Bulgaristan artık Avrupa Birliği üyesi. Huzurlu, az parayla yaşanabilen, enflasyonu olmayan, doğası korunan, yeşili korunan bir ülke. Aradan geçen sadece 28 sene! Tarih için 28 yıl nedir; küçücük bir nokta. Bu kadar kısa sürede neler olduğunu düşününce insan ürperiyor...

Biz eskiden de kötü şeyler yaşadık bu ülkede. 12 Eylül döneminde birçok insan kaçtı yurtdışına. Ama onların çoğu göz önündeki insanlardı; sanatçılardı, müzisyenlerdi, yazarlardı, ve çoğu aranıyordu. Ama ya şimdi... Şimdilerde gitmek isteyenler sıradan vatandaşlar. Ne aranıyorlar, ne de sabıkaları var... Sadece bu topraklarda artık kendilerine güzel bir gelecek göremiyorlar; çocuklarına güvenli ve huzurlu bir dünya kuramamaktan endişe ediyorlar.



Gidenlerin sosyal medya hesaplarına bakıyorum da... Ne bombalar var, ne çatışmalar var, ne işsizlik var, ne parasızlık var, ne çaresizlik var, ne de umutsuzluk var... İsviçre'deki arkadaşım çocuğunu bedava mahalle kreşine gönderip haftada 15-20 saat çalışarak bisikletle Avrupa turları yapıyor. Avustralya'ya giden blogger arkadaşım insanların ne kadar kaygısız olduklarından ve işe bile parmak arası terliklerle gittiklerinden bahsediyor. Avustralya'da yaşayan bir başka arkadaşım, evinin bahçesine diktiği, büyümekte olan yeşil domateslerin coşkusunu paylaştı en son yazdığı mesajda... İngiltere'deki arkadaşım, gittiği operalardan, tiyatrolardan söz ediyor. En son Çin yeni yılını kutlamışlar coşku içinde. Girip internete geziyorum çeşitli ülkelerde... Yok arkadaş, dışarıda gerçekten farklı bir dünya var...

Ha gidenlerin mutsuzlukları yok mu? Var elbette; vatan hasreti çekiyorlar. İnce belli bardaktan çay içmeyi ve çayın yanındaki doyumsuz muhabbeti özlüyorlar mesela. Ya da Akdeniz'in sıcağını, ya da Sariyer böreğini, kuru fasulyeyi özlüyorlar... Elbette dostlarını ve ana dillerini özlüyorlar...

Biz de huzuru özlüyoruz. Seçim yapma hakkı verselerdi, ince belli bardaktan çay içerek ne olacak bu memleketin hali diye hayıflanmayı mı, yoksa geleceğe güvenle bakmayı mı tercih ederdi insan...

Kafamda deli sorular...


Devamını Oku

29 Ocak 2017 Pazar

Pespembe bir yazı; sürpriz evlilik teklifleri...

Bu yazıyı okumadan önce ışıkları kapatın, mum yakabilirsiniz; hatta hafif romantik bir müzik de açabilirsiniz...

DİKKAT: Yazının devamı ağır romantizm içerir; ama yazı, genel izleyiciye hitap eder. Zira çocuklar romantizmden kötü etkilenmezler...

Şimdi sizi biraz pembe bulutlarda gezdirmek istiyorum. Haydi gelin Sürprizler Diyarı'nın hazırladığı muhteşem evlilik teklifi senaryolarına birlikte göz atalım. Romantik hayal kurmaktan kime ne zarar gelir ki...


Filmlerdeki gibi özel bir kumsal hayal edin. Işıklı bir yoldan geçiyorsunuz. Fenerler, meşaleler, hatta kırmızı halı, üzerinde kır çiçekleri... Deniz kenarında filmlerdeki gibi romantik bir çardak, çardağın içinde romantik bir masa, üzerinde beyaz örtüler, mumlar, iki kişilik bir servis açılmış. Romantik müzik çalıyor; o da nesi, sizin aşkınızın şarkısı çalmakta... Şık giyimli bir garson “ne içersiniz efendim” diyor. Havaya süzülen uçan balonlar, masada bir buket gül, dev harflerle “seni seviyorum, iyi ki varsın” yazıyor masanın kenarında... Böyle bir ortamda “benimle evlenir misin?” diyen kişiye kim “hayır” diyebilir ki...

Kumsalda romantik evlilik teklifi


Yeşili ve doğayı sevenler için evlilik teklifi

Yemyeşil ağaçların içinde camla kaplı bir mekan düşünün. Şömineden gelen tatlı çıtırtılar ortamı sıcacık yapmış. Mekana giriyorsunuz; yüzlerce gül yaprağı, mumlar ve kalplerle karşılaşıyorsunuz. Gül yapraklarından kalbin ortasına kartpostallardaki gibi sizin ve o her şeye layık özel insanın adlarının baş harfleri yazılmış. Özel bir masada romantik bir akşam yemeği konsepti sürpriziyle karşılaşıyorsunuz. Sevdiğiniz müziklerle kendinizi bir masal aleminde gibi hissederken; ortamda balonlar, sürpriz hediye kutuları... Profesyonel bir fotoğrafçı bu özel gecenin en güzel karelerini yakalıyor... Ve işte o an: “Benimle evlenir misin?” sorusu...

Doğanın ortasında romantik evlilik teklifi

Yatta evlilik teklifi

Kapıda şık giyimli özel şoför, Vip araçla sizi almaya gelmiş. Suada'da şahane bir akşam yemeği yiyorsunuz başbaşa. Yemeğiniz bitince 20 metrelik şahane bir yata biniyorsunuz. Yatta şık bir masa, mumlar, ışıltılar, tüller, fenerler... Kokteylleriniz servis ediliyor, kalpli kutulardan çıkan sürprizler, havaya uçuşan balonlar... Bu arada yatınız Boğaz'ın muhteşem manzarasında süzülüyor. Tam Boğaz Köprüsü'nün altından geçerken o da nesi! Köprüde renkli lazerle size özel yazılmış “Benimle evlenir misin?” yazısı... Böylesine muhteşem bir organizasyonla edilen sürpriz evlilik teklifinin her anını kaydeden kameralar... Dünyanın en mutlu insanı siz değilsiniz de kim peki?

yatta evlilik teklifi

Lazerle evlilik teklifi ve havayi fişekler
Yatla gezmek, Boğaz Köprüsü'ne adını yazdırmak yetmez. Aşkımızın şiddetinden havayi fişekler de patlamalı” diyenlerin dilekleri geri çevrilmiyor; Bebek Koyları'nda havayi fişekler sizin için patlıyor... 

lazerle evlilik teklifi


 Farklı evlilik teklifleri
Senaryo gibi, film gibi... Düşünsenize mesela restoranda oturmuşsunuz, bir gitarist geliyor en sevdiğiniz şarkıya başlıyor, oradan kalkıyorsunuz, az ileride bir kemancı hem şarkıya hem de size eşlik ediyor. Derken akordiyoncu... Sonra karşınızda bir kalp beliriyor, bir afiş açılıyor, havayi fişekler patlıyor ve işte o an: “Benimle bir ömür...”

Ya da sokakta sevgilinizle yürürken bir çiçekçi size bir buket çiçek uzatıyor. Sonra bir banka oturuyorsunuz. Bir tavşan niyetçisi geliyor, size bir niyet uzatıyor. Siz tam otururken kemancı beliriyor, sonrasında flaşlar patlıyor, havayi fişeklerle sarsılıyorsunuz. Eski filmlerdeki gibi, o kadar naif, o kadar duygusal...


Ya da Kuruçeşme'de bir kafede oturuyorsunuz sevgilinizle. Bir bahaneyle yanınızdan kalkıyor. Sonra siz de kalkıyorsunuz, tam çıkarken başınızdan dökülen gül yaprakları... Siz ne olduğunu anlamadan şaşkınlık içindeyken özel baskılı tişört giymiş birisi çıkıyor karşınıza; sonra bir başkası size balon hediye ediyor. Tam parktan çıkarken kırmızı halıdan geçiyorsunuz, çünkü bir yat var ve sevgiliniz yatta sizi bekliyor... Sonrasında sürprizler, sürprizler ve duymak istediğiniz o sözcükler: “Benimle evlenir misin?”

Sürpriz evlilik teklifi alternatifleri bunlarla da sınırlı değil elbette. Çırağan Sarayı'nda yemek yiyip helikopter turundayken, size özel sürprizlerin hazırlandığı bir sinemadayken veya sizin hayal ettiğiniz  özel bir konsept ile de evlilik teklifi yapabilirsiniz...


Sürprizler Diyarı'nın şahane sürprizlerinden bazılarını severek tanıttım bu yazımda. Çünkü Onlar, mutlulukla direkt ilgili bir iş yapıyorlar. Ve ben de insanlar mutlu olsun istiyorum. Eğer sürpriz doğum günü, sürpriz evlilik teklifi, sürpriz yıldönümü kutlaması yapmak isteyenlere yardımcı olabildiysem; ya da en azından yazının sonuna kadar pembeye döndüyse renginiz, ne mutlu bana...


Son not: Sahi siz bu pespembe evlilik tekliflerinden en çok hangisini beğendiniz; ya da sizin hayalinizdeki sürpriz evlilik teklifi nasıl...

Sevgi dolu romantik bir pazar günü dilerim herkese...


Devamını Oku

27 Ocak 2017 Cuma

Beyler bayanlar, merdivenden kayanlar...

Beyler bayanlar, merdivenden kayanlar... Olup bitene öylece bakanlar, olmazı oldurmaya çalışanlar; dizilin sıraya, dersimiz boş laflar...

Sabah Facebook'a "günaydın" mesajı yazayım dedim, nedense aklıma bu tekerleme geldi... Gülümsedim, ne naif zamanlarmış...

Beyler bayanlar,
Merdivenden kayanlar
Duyduk duymadık demeyin
Peynir ekmek yemeyin...

Yani şimdi ne anlamı var ki bunun, kafiye olsun diye mi söylenmiş... Bence merdivenden kayanlar diye çocukları kastetmişler. Ki bu konuda kendi rekorunu kıran bir çocuktum ben de. Evimizin maviye boyalı tahtadan iç merdivenlerinde ne de hızlı kayardım. Merdiven başındaki topuz, fren görevi görürdü de Allahtan, hiç düşmemiştim. Ya da düştüysem bile hatırlamıyorum, demek ki önemsizmiş.

Şimdilerde havuzlu dubleks villada oturan sosyal sınıf mensupları hariç, hiçbir çocuğun merdivenden kayma macerası yoktur herhalde. Yani merdivenden kaymak, bence şu anda lüks bir şey. Öyle ya “beş katlı on katlı kutucuk, içi dolu turşucuk” şeklinde apartmanların trabzanlarından kaymaya yürek ister. İnsan güvenemez... Çocukların aklına bile gelmiyordur merdivenden kaymak! Hem neden kaysınlar ki! Ellerinde tabletler, kollarında akıllı saatler, sanal gerçeklik çağı çocukları onlar. Ne bilsinler, içten merdivenli evde merdivenden kaymanın zevkini! Ne bilsinler, sadece kendilerine ait evin merdiveninden düşünce insanın bir yerine bir şey olmadığını. Beton görmüşler, tahtanın merhametinden ne anlasınlar...

Yanlış anlaşılmasın, çocukluğumu hiç özlemiyorum. Bir şey özlediğim de yok zaten... Ben sadece boş boş konuşmak istedim sabah sabah... Bilmem anlatabiliyor muyum... Duyduk duymadık demeyin, duyup da duymazlıktan gelmeyin...

Memleket elden giderken, belki boş boş konuştuğumuz kaygısız zamanları hatırlatırsam dedim, tekerleme filan dedim, belki dedim, hani olur ya dedim, azıcık düşünürüz dedim, kafamızı "emme basma tulumba gibi her şeye sallamanın" alemi yok dedim....

Amaan ben ne dedim ki şimdi...

Sepet sepet yumurta, duyduklarını abartma, kaale alırsan boş vaatleri, zor bulursun alıştığın memleketini...


Allah hepimize zihin açıklığı ve akıl fikir versin, aminn!


Devamını Oku

23 Ocak 2017 Pazartesi

Bugün Evde Yazar 4 yaşına basıyor, mutluyum...

Anneler çocuklarının ilk diş, ilk hece, ilk kelime, ilk gülücük gibi güzel gelişmelerinin kutlamalarını yapıyor ya, biz blog yazarları da biraz öyleyiz. Blogumun 100. yorumu, blogumun altıncı ayı, blogumun birinci yaşı, blogumun bininci gösterimi gibi çeşitli bahanelerle kutlama ortamları yaratıyoruz. Her ne kadar anneler gibi abartmasak da, (yok canım, ne haddimize. Anneler abartmaz elbette, kızmayın kızmayın. Sadece biraz fazla özen gösterirler, severiz kendilerini) evet anneler kadar abartmasak da, bizden olan parçamızla, blogumuzla övünmekten kendimizi alamıyoruz. O'nu (çocuğu, blogu) yere göre sığdıramıyoruz. Birisi O'nun hakkında kötü bir laf etse, kötü bir yorum gelse, hayata küsüyoruz, canımız acıyor...
Şimdi diyeceksiniz ki aynı şey mi... Belki birebir değil, ama benzer yanları çok. Yani emek vermek, yani uykusuz kalmak, yani çok sevmek, yani kıyamamak... Ne bileyim, belki de bir şeyde kendi yansımasını görme duygusudur bunun adı... 

Bilemiyorum; bildiğim tek şey var; o da bugün Evde Yazar'ın 4. senesini bitiriyor oluşu... Canım benim ya, ne şeker bir ufaklık kendisi...

Biz blog yazarları biraz da duygusalız galiba. İnsan emek verdiği, çok sevdiği şeyler söz konusu olduğunda böyle oluyor işte. Misal; 4 sene önce bugün bloga ilk yazımı yayınladım diye niye böyle uzun bir girizgâh yapıyorum ki ben. Ne yani, internet ortamında milyonlarca blog var, hatta blogu olmayanı neredeyse dövüyorlar artık!  Nedir bu kutlamalar falan. Dersiniz belki... Demeyin, ne olur demeyin... Zira yüreğimden bir parça var bu sayfalarda. 

İnsan; yüreğinden bir parçayı herkese açık etme cesaretini gösteriyorsa, bunu neden yapsın ki durduk yere...



Siz şimdi diyeceksiniz ki yine duygusala bağladı Evde Yazar. Belki biraz haklı olabilirsiniz de. Hem ne çıkar  duygusala bağlasam...  Düşünüyorum da, canımın en çok acıdığı bir dönemde ortaya çıkmıştı bu blog. Mesleğimden soğumuştum, iş hayatındaki insanlardan soğumuştum, samimiyetlere inancım kalmamıştı... Derken bir mucize oldu ve Evde Yazar doğdu. Nasıl bir süreçti, inanın detaylarını ben de hatırlamıyorum, bir anda oldu bitti sanki. Şunu biliyorum sadece; Evde Yazar doğmadan önce bırakın blog yazarlığı yapmayı, blog nedir onu bile bilmiyordum; hiç blog takip etmişliğim de yoktu. İnsan, yaparken, yaşaya yaşaya öğreniyor bazen...

Sonra güzel şeyler oldu, ben daha çok yazmaya başladım. Daha çok yazdıkça, daha çok cesaretlendim. Sonra kurslara gitmeye başladım; tiyatro yazarlığı, senaryo yazarlığı... Sonra yazmak yaşam biçimim oldu. Evde Yazar var ya, hakkını nasıl öderim, kendisi benim hep kahrımı çekti, hala beni yüreklendirmeye devam ediyor... İkimiz arasında, sır gibi, ama öyle...
Hep söylerim ya, hayat gerçekten mucizelerle dolu... Bundan çok değil beş-altı yıl önce bana deselerdi ki ; “Almanya'da kurulan bir e-ticaret firması seni bulacak, onlara Türkçe yazı yazıp karşılığını Euro olarak alacaksın. Blog diye bir şey sayesinde insanlar sana iş teklifleri yapacaklar!” Gülerdim... Ve deselerdi ki, “dünyanın dört bir yanında yüzünü hiç görmediğin, ama aynı dili konuştuğun binlerce arkadaşın olacak, birbirinizin takipçisi olacaksınız”; elbette inanmazdım.



Yani demem o ki, sağolasın Evde Yazar... Bana kazandırdığın güzellikler için... Nice yaşların olsun, hep benimle kal, hep bana yakın...

Ve sizler;  Evde Yazar'ı sevenler, sevgili blog dostları... Sizler de hep var olun, buralarda olun, yüreğime yakın...



Devamını Oku

19 Ocak 2017 Perşembe

Darülbedayi aşkına, bilet kuyruğu...

Sabah saat sekiz buçuğa gelmeden alelacele giyinip hızla semtimizin Şehir Tiyatroları sahnesine gittim. Henüz tiyatronun kafe'si bile açılmamıştı ama, kapının önünde dört beş kişi beklemeye başlamıştı bile. Şubat biletleri satılacaktı bugün. Gişe 11'de açılsa da erken gitmek lazımdı. Usul böyleydi, ben de yeni öğrendim... En erken gelen, beyaz bir kağıda isim listesi yapmaya başlıyor. Her gelen bu listeye adını yazdırıyor. Saat 11'e kadar liste gittikçe kalabalıklaşıyor. İlk gelen kişi, gişe açılmadan 15 dakika kadar önce listedeki isimleri yüksek sesle çağırıyor ve soruyor tek tek:

- Kredi kartı mı nakit mi?
- Kredi kartı
-O zaman sol tarafa!
-Nakit
-O zaman sağ tarafa...

Üç dört metrelik alanda çift sıra oluyor tiyatro sevdalıları. Zamanda yolculuk gibi, hani hastahanelerde ışıklı panolar olmadan önce bir deftere hastaların ismi yazılırdı da sonra bir odacı yüksek sesle sırası geleni çağırırdı ya... Tabii ki, odacının avucuna üç beş bir şey sıkıştıranlar çaktırmadan öne geçerdi; ya da odacının tanıdıkları, tanıdıklarının tanıdıkları hep torpilli olurdu. Şehir tiyatrolarında ayda bir kez yaşanan bilet kuyruğu böyle değil işte. Herkes birbirine karşı saygılı, herkes birbirine karşı son derece nazik.

Sanatsever olmak böyle bir şey çünkü...


Daracık bir yer gişenin önü, Darülbedayi'den kalma eski resimler, eski bir dekorasyon. İyi ki böyle, iyi ki modernize (!) olmamış... Elbette kapıdan girişte herkesin göreceği şekilde konuşlanmış ayaklı panoda, ortama kesinlikle uymayan çirkin bir çerçevede, koskocaman ve tepeden bakan resminin üzerinde “daha yapacak çok şeyimiz var!” yazan belediye başkanını saymazsak... Sanki Darülbedayi 100 yaşına girmemiş de, sanki belediye başkanının projesiymiş gibi... Politika, propaganda... Yalan Dünya'daki Çağatay gibi bağırası geliyor insanın:

-Diyafraaaammm!

Bilet almaya erkenden gelenler genelde yaşlılar ve öğrenciler... Birkaç aydır ben de gidiyorum ve görüyorum ki müdavimler değişmiyor. İçlerinde gerçekten çok yaşlı olanlar var. Zarif hanımefendiler, nazik beyefendiler... Açıkçası sırf onların çevreye yaydıkları medeniyet enerjisini solumak için bile, o bilet kuyruğunda bir saat bekleyebilir insan... Eski Türkiye'nin gün görmüş eğitimli insanları...
Geçen ay sarışın uzun boylu, yeşil gözlü, seksen yaş civarlarında olduğunu tahmin ettiğim bir hanımefendi kuyrukta sıra beklerken anlatıyordu:

-Eskiden gişede bir hanımefendi vardı, 30 sene burada bilet sattı. Sonra emekli olmuştur herhalde. Nasıl güzel bir diksiyonu vardı, nasıl kibardı, sanırsınız tiyatro sanatçısı...

O sırada gişedeki günümüz görevlisi bayan, yavaş hareket eden yaşlı beyefendiye;

-Ama biraz çabuk olun, böyle bu işi bitiremeyiz!

şeklinde anlamsız, kaba saba ve nedensiz ve biraz hoyratça sesleniyordu! Sanki dünyanın bütün işini o yapıyormuş gibi... Altı üstü ayda bir kez yoğunluk yaşanan bir iş... O anda sarışın uzun boylu, yeşil gözlü, seksen yaş civarlarında olduğunu tahmin ettiğim hanımefendiye “Sizin döneminizde eğitim önemliymiş, kültür önemliymiş, medeniyet önemliymiş, cumhuriyet baloları varmış...” demek isterdim; diyemedim, sustum...


Bu ay bilet kuyruğunda çok şaşırtıcı bir şekilde çay dağıtıyordıu görevliler, ne kadar hoşuma gitti. Oysa geçen ay, gişelerden biri bozuktu, insanları saatlerce bekletmişlerdi. Tiyatro sevdalıları ses çıkarmamışlardı fazla. “Zaten özelleştirmek için bahane arıyorlar, gelmeyelim istiyorlar” diye üzgün ve yorgun konuşmalar geçiyordu arada. Tam da o sırada İkinci Dünya Savaşı sırasında sanata sığınan insanların görüntüleri geldi gözümün önüne... Sanki hiçbir şey yokmuş gibi hayatlarını devam ettirmeye çalışan, sanata sığınan bir avuç insan görüntüsü... Ürktüm, bir an kendime gelemedim. Biletleri alıp dışarıya çıktığımda polisler vardı, ürktüm; tarihe not düşmek için fotoğraflarını çektim...

 Duvarın içinde tiyatro sevdalıları, duvarın dışında bir tiyatro...


Şimdi diyeceksiniz ki “neden internetten almıyorsun biletini?” Çünkü gişeler internet satışından 1 saat önce açılıyor ve tiyatro sevdalısı bir avuç insan, zaten bir avuç olan biletleri hemen gişede bitiriyor. Ama ben şikayetçi değilim bu durumdan. Bilet alma ritüelini, verdiğim emeği, orada gördüğüm insanları seviyorum...

Demem o ki; sanata sığınıyorum, ruhumu iyileştiriyor...

Sanat güzel şey, tiyatro çok güzel bir şey....


Devamını Oku

7 Ocak 2017 Cumartesi

Kar, ayva ağacı ve kapanda kuş...

İki katlı evin alt katında, arka bahçeye bakan mutfak penceresi. Pencerenin önünde neredeyse küçük bir masa kadar çıkıntı var. Yoksa girinti mi demeli. O girinti ya da çıkıntı adı her neyse, işte orada oturan bir kız çocuğu. Elinde bir ip tutuyor, hafif aralık  camdan dışarı uzanan bir ip. Bir kuş kapanının ipi bu. En küçüğü kendisinden en az beş yaş büyük kardeşleri karla kaplı bahçede kuş kapanını kurmuş, ipini de küçük kıza vermişler. Bir tanesi diyor ki;

“ Burada otur, gözünü sakın kapandan ayırma, kuş kapana girince ipi hızla çek!”

Küçük kız, kendisine verilen görevi yerine getirmek için elindeki ipi sıkı sıkıya tutmuş bekliyor. Kapan dedikleri de un elemek için kullanılan, ahşap bir çembere geçirilmiş telden bir elek. Ve bu eleğin ucuna bağladıkları bir misina ipi. Eleği dik yerleştirmişler karın içine, bir parça da ekmek kırıntısı koymuşlar iç tarafına. Acıkan kuş gelecek, elekten bozma kapanın içindeki ekmek kırıntılarını tam yerken, işte tam o anda küçük kız ipi çekecek ve elek tam da kuşun üzerine kapanacak. Kuş kapanda... Sonra ne olacak bilmiyor küçük kız. Zaten küçük çocuklar, yaşadıkları ânın sonrasında ne olacağını hiç bilmezler...



Dışarıda neredeyse kendi boyu kadar, belki de daha fazla kar var, bembeyaz. Camın sağ tarafından bir kaç metre uzakta ise bir su kuyusu görünüyor. Yüksek duvarları var, karla kaplı. Ama kuyunun suyu içilmiyor. Sadece bahçe sulamak için kullanıyorlar. Donmuştur suları belki de o gün, bunca soğuğa dayanır mı... Kuyunun tam yanında kocaman bir ayva ağacı. Baharda açan çiçeklerini gizli gizli yedikleri ağaç yine bembeyaz olmuş. Baharda çiçekten, kışın kardan...

Orada kaç saat oturduğunu bilmiyor küçük kız. Belki çok kısa, belki de çocuk gözünde sonsuza dek... Kapana kıstırılan kuşu avuçlarında eve getiriyor kardeşi sonra. Küçük kız ağlıyor, çok ağlıyor. Sonra kuşu salıveriyorlar pencereden. Kuşu pişirip yiyecek halleri yok ya...

Dışarıda bembeyaz kar var. Başka bir şey yok. Anne yok bu tabloda, baba yok, kardeşlerin yüzü yok. Sadece kar, kapana gelen minik kuş ve bir de kuyunun dibindeki ayva ağacı... Bir kız çocuğu, yıllar yıllar sonra neden böyle bir sahneyi hiç unutmaz ki... Kız çocuklarının unutamayacakları daha güzel anıları olması gerekmez mi...

Sadece kar, bembeyaz; ayva ağacı ve kapanda kuş...



Devamını Oku

4 Ocak 2017 Çarşamba

HAYAL-İ TEMSİL - Afife ile Bedia


Afife Jale ve Bedia Muvahhit...
1902-1941 arasındaki kısacık ömründe sahneye çıkmayı başaran, üstelik Türk kadının tiyatro yapmasının ahlaksızlık olarak adlandırıldığı dönemde bunu yapan kadın : Afife Jale

Cumhuriyet döneminde ilk kez sahneye çıkan, Atatürk'ün sahnede izlediği ilk Türk kadını : Bedia Muvahhit (1897-1994)


1900'lü yılların başında, Türk kadınına her şeyin yasak olduğu dönemlerde saklı gizli de olsa sahneye çıkmayı başaran, daha üçüncü oyunundayken polislerden kaçmak zorunda kalan, bunalıma giren, trajik bir hayatı yaşayan, dönemin ünlü bestecisi Selahattin Pınar'la büyük bir aşk yaşayıp evlenen, ruh sağlığını yitiren, kimsesizler mezarlığına gömülen cesur kadın: Afife Jale

Bedia Muvahhit ise daha şanslı. Cumhuriyet'in ilanından sonra Atatürk'ün karşısında ilk kez sahneye çıkan Türk kadını O! Bugünkü adıyla Şehir Tiyatroları, o günkü adıyla Darülbedayi'nin ilk Türk kadın oyuncusu...

Aslında hayatları aynı zaman diliminde çakışan ve fakat hiç karşılaşmayan bu çok özel iki devrimci, iki güçlü kadını aynı perdede izleme şansını yakalıyoruz oyun sayesinde. Tiyatronun büyüsü de bu işte!

Kurgu muhteşemdi, sahne mükemmeldi, ışık oyunları şahaneydi, müzikler çok güzeldi, oyunculuklar efsaneydi... Karanlık bir sahnede ışık oyunlarıyla sanatçıların devleşen gölgelerine tanık olmak, zaten her şeyi yeterince anlatıyordu. Bir belgeselde yer alacak kadar çok bilgi, bu kadar büyülü, bu kadar duygusal, bu kadar şiirsel, bu kadar masalsı... Ancak bu kadar anlatılabilirdi... Bu kış şu ana kadar izlediğim beş oyun içinde açık ara birinciliği kesinlikle Hayal-i Temsil, “Afife ile Bedia” hak ediyordu.

Bir de şunu söylemeliyim ki, sanatta estetik unsurlar, ne kadar da önemli...

Bir hayalin temsili , Hayal-i Temsil

Yazar Ahmet Sami Özbudak, Afife ile Bedia'yı makyör Dikran'ın yazarın deyimiyle “zamansızlığında” buluşturmuş. O kadar da güzel olmuş ki bu buluşma...


Oyuncular


Afife rolündeki Şebnem Köstem, Bedia rolündeki Hümay Güldağ ve Makyör Dikran rolündeki Yiğit Sertdemir, ışık oyunlarıyla devleşen gölgeleri gibi sahnede devleştiler. 3 oyuncu vardı ama çok karakter vardı sahnede. Oyunu yöneten Yiğit Sertdemir sadece Dikran Efendi değil, aynı zamanda İsmail Dümbüllü, aynı zamanda Selahattin Pınar, aynı zamanda zabıta, aynı zamanda eczacı, aynı zamanda polis komiseri de oldu. Ama bu geçişler o kadar estetik, o kadar doğal ve o kadar yumuşaktı ki, bütün bu karakterler farklı farklı oyuncular sandık....


Dekora hayran kaldım


İlk bakışta sahnede arkaya doğru daralan ahşap tahtalardan oluşma bir duvar görüntüsü vardı. Bu ahşap panellerin daraldığı en arkada ise bir boşluk... Ama sonra bizim görmediğimiz kapılar açıldıkça bambaşka dekorlar ortaya çıktı. Işığın mükemmel kullanımı ile masalın tam da içinde gibi hissettim. Dedim ya, ışıkla yapılan gölge oyunlarında sanatçıların nasıl devleştiğini görmek, oyunun ruhunu yansıtan muhteşem bir detaydı.

Oyunun Konusu

Anlatıcı Dikran Efendi'nin kılavuzluğunda hayallerden gerçeklere doğru savrulup gittik. Bir tarafta Bedia Muvahhit'e bakarken, öbür tarafta “Afife Jale” olduk. Bu iki devrimci kadının ödediği bedellere, başarılarına, sanat tutkularına, aşklarına tanık olduk. Bir ara “Dahiliye Nazırlığı Emri”ni seslendiren dış ses “Müslüman Türk kadınının tiyatro sahnesine çıkması yasaklanmıştır!” komutunu buyurgan bir sesle duyurduğunda, tüylerimiz diken diken oldu. Ki şu anda yazarken bile aynı duyguları hissederek ürperiyorum. “Bir bahar akşamı rastladım size” şarkısının Selahattin Pınar tarafından Afife Jale için yazılmış olabileceğini düşünmek, bilinmeyen hayatlara dokunmanın büyüsüydü...


Tiyatro seven herkese bu oyunu izlemelerini şiddetle tavsiye ediyorum. Bu arada hem oyunda emeği geçenlere, hem de sanat adına bedel ödeyen bu cesur, bu aydınlık, bu devrimci iki kadına yürekten teşekkür ediyorum.

Sanatsız kalmasın bu topraklar....


OYUN KÜNYESİ
Yazan: Ahmet Sami Özbudak
Yöneten: Yiğit Sertdemir
Dramaturg: Sinem Özlek
Işık/ Sahne Tasarımı : Cem Yılmazer
Kostüm tasarım : Nihal Kaplangı
Efekt tasarım: Kadir Arlı
Kareografi: Cihan Yöntem
Müzik direktörü: Hüseyin Tuncel


OYUNCULAR: Şebnem Köstem, Hümay Güldağ, Yiğit Sertdemir
Devamını Oku