30 Haziran 2020 Salı

Neden Ambalajlı Süt?

 

Çocukluğumda en sevdiğim şeylerden biri de  ben okuldan geldikten sonra yemeğimi yerken kapının çalması, sütçünün gelmesi ve annemin tencerelere doldurttuğu sütü kaynatmasıydı.  Niye derseniz, mis gibi tazecik sütü kaynadıktan sonra ılıtıp lıkır lıkır içmeyi çok severdim. Her ne kadar kaymağını ayırsam da o kaymak sonra birikir, kahvaltıda balla kavuşur, ekmeğime konardı. 

 

Sonra aradan yıllar geçti. Ben büyüdüm. Haliyle biraz azalttım süt içmeyi. Ama yine de hiç vazgeçmedim süt sevgimden. 

Eskisi gibi sütçü gelmiyor kapıya ama her yerde açıkta satılan süt görmeye başladım.  Neredeyse her köşe başında açık süt bidonları var. Her ne kadar kaynamış sütü bardağa koyup ılıttıktan sonra içmeyi özlesem de açıkçası ben açık süt almıyorum. Çünkü güvenemiyorum. Sizde de öyle mi? 

Açık sütlerin nereden geldiğini tam bilmiyorum. Bunca virüs, bakteri, mikrop ortalıkta dolaşırken ben bu sütleri güvenip alamıyorum. Bu konuda biraz araştırma da yaptım. Açık süt hakkında öğrendiklerim bu konudaki şüphelerimi haklı çıkardı. 

 

Öncelikle en şaşırdığım nokta şuydu; açık süt aldığımızda evde kaynatırken besin değerinde ve vitaminlerinde ciddi kayba neden oluyoruz. Zaten çocuklar ve yaşlılar sütü özellikle besin değeri için tüketiyor. Onu  da neden kaybedelim ki?  Ayrıca ambalajlı UHT ve pastörize sütler kontrollü bir şekilde ısıl işlemden geçtiği için besin değerini korurken, insan sağlığına zararlı mikrop ve bakterilerden arındırılıyor. Ama açık sütler denetlenmediği için bu sağlık riski hep var. Çok ürkütücü!

 

Bir de “ısıl işlem” kulağıma biraz garip gelmişti ki onu da araştırdım. Isıl işlem dediğimiz şey zaten tüm dünyada insan sağlığına zarar verme potansiyeli yüksek mikroorganizmaların sütten uzaklaştırılması amacıyla uygulanan bir teknolojik yöntem. Bu yöntem esnasında sütlere katkı maddesi de eklenmiyor. Ayrıca Isıl İşlem Görmüş İçme Sütleri Tebliği diye bir tebliğ var ve sütler bu tebliğe uygun olarak ısıl işlemden geçiriliyor. Tabii bir de işin teknolojik boyutu var. Isıl işlem olarak kullanılan pastörizasyon ve UHT teknolojileri, tüm dünyada kullanılan, sağlık otoriteleri tarafından da kabul edilmiş en ileri teknolojiler. Teknolojiye güvenmenin ve kendi faydamıza kullanmanın güzel bir örneği yani süt meselesi.

Ben bu nedenlerle ambalajlı sütleri tercih ediyorum anlayacağınız. Zaten açık süte en başında soru işaretiyle yaklaşırken, şimdi bu araştırmalarımla tamamen uzaklaştım, ambalajlı pastörize ve UHT sütlere güvendim. Eğer hala soru işaretleriniz varsa lütfen konuyu burada bırakmayın ve siz de biraz araştırın. 

Bir boomads advertorial içeriğidir.

Devamını Oku

20 Mayıs 2020 Çarşamba

Coronavirüs Döneminde Hızlı Olan E-Ticaret Markaları Kazanıyor!

Covid-19 tüketici alışkanlıklarını değiştirdi. Süper marketlerin kasa önlerinde oluşan uzun kuyruklar sanal marketlere taşındı. Ancak bu da başka bir sorunu beraberinde getirdi. Güvenli alışveriş fırsatı sunan bu marketlerin çoğu, online siparişlerinde bile giderek artan taleplere yetişemez hale geldi. Verdiği siparişin evine gelmesini günlerce bekleyen tüketici ise alternatifler arayışında. İşte bu alternatifler arasından en fazla öne çıkan isim ise Avansas oldu. 

Avansas'ın Tecrübesi Hıza Alışkın Olması!
Avansas bu zorlu Covid günlerine kadar yalnızca iş dünyasının yakından tanıdığı bir e-ticaret firmasıydı. Alanında öncü birçok şirketin, ofis ve dükkân gibi sayısız iş yerinin alışverişlerinde tercih ettiği Avansas, iş dünyasının hızına yetişmek için kendi dağıtım ağını kurmuş ve bu yöntemle firmaların güvenini kazanmayı başarmış. Şimdi ise bu tecrübesinden herkesin faydalanabilmesi için yepyeni bir karar alarak evlere teslimat sürecini başlattı.


 
Ürünleriniz Sadece 1 İş Günü İçinde Kapınızda!
Avansas'ın yeni kararında dikkat çeken en önemli nokta evlere servisi 1 iş günü içerisinde gerçekleştiriyor olması. Muadillerinin neredeyse 4-5 güne uzayan teslimat süreçleriyle kıyaslandığında Avansas sadece bu yönüyle bile ilk tercih olmayı başarıyor. İstanbul başta olmak üzere, Ankara, Bursa, Kocaeli, Tekirdağ, illerindeki tüm evlerin siparişleri 1 iş günü içinde kapılarına geliyor. Üstelik Avansas’ın hijyenik teslimat araçlarıyla. 

Avansas Düzenli Sterilizasyon Çalışmasına ve Ekip Sağlığına Her Şeyden Çok Önem Veriyor!
Hijyen kurallarına herkesin fazlasıyla dikkat ettiği bugünlerde Avansas'ın önemli bir artısı daha var. Düzenli olarak dezenfekte ettiği kendi araçlarıyla teslimat yapıyor. Böylece, evlere girecek olan ürünlerle temas edenlerin sayısı bir hayli sınırlandırılıyor. Avansas'ın düzenli olarak sağlık kontrolünden geçirdiği dağıtım ekibi dışında hiç kimse ürünlerle temas etmiyor. Siparişler kargo kamyonlarında ya da ofislerinde günlerce virüse açık bir halde bekletilmiyor. Düzenli olarak sterilizasyon çalışmaları yapılan Avansas depolarından yapılan alışveriş yine firmanın kendi steril araçları ve eldiven, maske gibi koruyucularla çalışan ekibi sayesinde 1 iş günü içinde evlere ulaştırılıyor.

Peki Avansas'ta Neler Var?
Bu soruyu "Avansas'ta yok yok" diye yanıtlamak mümkün. Kolonyadan çamaşır suyuna, tuvalet kâğıdından mutfak bezine ve hatta kişisel bakım ürünlerine kadar herhangi bir markette bulunandan daha fazla temizlik ürünü Avansas'ın stoklarında yerini almış. Bunların yanı sıra mutfaklara gönül rahatlığıyla alınabilecek bakliyat, makarna, un, sağlıklı atıştırmalıklar, bitki çayları, kahve türleri ve daha birçok yiyecek ve içecek çeşitliliğine de ulaşmak mümkün. 
Avansas karantina sürecinden etkilenen çocukları da unutmamış. Bahçelerde, parklarda koşturmaya alışkın olan küçüklerin bugünlerde yaşadığı sıkıntı bir hayli büyük. Onları eğlendirmek ve birlikte güzel vakit geçirmek isteyen ebeveynlerin işini kolaylaştıracak birçok paket hazırlanmış. Üstelik bu sağlıklı boya setleri ve hobi paketleri uygun fiyatlarıyla da dikkat çekiyor.  

Avansas iş dünyasıyla çalışma konusunda epey deneyim sahibi olduğu için bünyesindeki ofis ve kırtasiye malzemeleri, elektronik ürünler, mobilya ve hırdavat çeşitleri bir hayli fazla. Evlere taşınan ofislerin ve halen çalışmak zorunda olan şirketlerin tüm ihtiyacını karşılayacak olan bu ürünler oldukça geniş bir yelpaze sunuyor. 

Güvenli Alışverişin Yeni Adresi!
Online alışveriş yapmaktan çekinenler bile bu yeni dünyaya adapte olmaya çalışırken Avansas'ın bu konudaki güvenilirliği de dikkat çekiyor. Bugüne kadar iş dünyasının önde gelen firmaları tarafından tercih edilmesinin tek sebebi sadece dağıtım hızı değil, aynı zamanda güçlü ve güvenilir alt yapısı. Avansas, tüm dünyada online alışveriş için en korunaklı yöntemlerin başında gelen 3D Security ve benzeri sistemleri kullanıyor. Bu durum da banka bilgilerini paylaşmak konusunda herhangi bir endişeye yer bırakmıyor. 

 

Bir boomads advertorial içeriğidir.

Devamını Oku

23 Nisan 2020 Perşembe

CORONA-8- 23 Nisan Pencere Törenleri

Ülkemizde ilk Corona vakası 10 Mart’ta açıklanmıştı. Aradan sadece bir buçuk ay gibi kısacık bir zaman geçmesine rağmen ne kadar çok şey değişiyor ve ne kadar çabuk değişiyor! Bazen gerçeklik algımı yitirecek gibi oluyorum ve bu hızlı çekim filmde tanık olduğum şeyleri yazmam gerektiğini düşünüyorum. Belki bundan yıllar yıllar sonra sanal dünyanın tozlu kodları arasında birileri bu blogu bulur ve okur diye! Ne bileyim olabildiğince işte.

Mesela bugün günlerden 23 Nisan. Hem de 100. Yıl kutlaması! Ama bayram yok. Çünkü malum coronasal nedenlerden ötürü “Sokağa Çıkma Kısıtlaması” uygulanıyor. Saat 14.00'e kadar maskemizi takarak en yakın bakkala veya markete gidebiliriz yürüyerek, ama arabaya binmek yasak. Bu arada tabii ki çalışanlara, yani çalışmak zorunda olanlara böyle bir kısıtlama yok.

Bayramı dışarda kutlamak yasak, ama #evlerşenlikoldu gibi hashtag’lerle bütün televizyon kanallarında kısa çocuk videoları yayınlanıyor. İnsanlar evlerinde bir köşeyi bayraklarla, balonlarla, Atatürk posterleriyle süslemiş, bir nevi stüdyo yapmış. Çocuklarına en güzel giysilerini giydirmiş. Şiirler şarkılar söyleyen çocuklarının kısa videolarını çekmişler. Ne yalan söyleyeyim; son yıllarda hiç olmadığı kadar çok Atatürk’ten bahsedildiğine tanık olmak beni şaşırtıyor. Kolonyadan temizliğe, evde yemek yemekten ekmek pişirmeye kadar pek çok konuda olduğu gibi, Atatürk’ün değerini bilmek konusunda da sanırım Covid19 sayesinde (!) ülke olarak fabrika ayarlarımıza geri dönüyoruz. İroni şu ki, normal koşullarda değerini bilemediğimiz, ya da farkına varamadığımız güzellikleri bu virüs sayesinde yeniden keşfetmeye başladık.

Sabah Anıtkabir törenini gördüm televizyonda. Çok kalabalık olmayan bir grup devlet erkanı Aslanlı Yol’da yürüyordu. Çelenk taşıyan askerler dahil herkeste maske vardı. En önde yürüyen maskesiz adamı ise tanıyamadım. Meğer cumhurbaşkanı yardımcısıymış. Protokolde böyle bir rütbe olduğunu bile bilmiyordum.

maskeli 23 Nisan

Cumhurbaşkanı yoktu törende, onun vekiliymiş bu kişi. Maske takmaması bir cesaret göstergesi miydi neydi pek de anlam veremedim açıkçası. Akşam saat tam 21’i gösterince cumhurbaşkanının da katılımıyla herkes pencerelerden İstiklal Marşı okuyacakmış. Bizim Kadıköy Belediyesi’nin “pencere töreni” ise sanırım 15:30’da olacakmış.

Çekmeköy Belediyesi’nin 23 Nisan resmi geçidi geldi sonra ekrana. Beş on tane polis aracına, zabıta aracına, motosiklete balon asmışlar sokaklarda siren çalarak geçiyorlar. Bir acemilik, ne bileyim bir “şeylik” var bu kutlama biçimlerinde. Nasıl denir, sanki iki beden büyük gömlekte nasıl şık durulur testi gibi…Sakil duruyor, derinliksiz, çalakalem yapılmış gibi, dostlar alışverişte görsün gibi! Tribünlere oynamayı amaç edinmiş ama bir türlü topa vuramamış yedek oyuncu gibi… 
Ne diyelim hiç yoktan iyidir, bu günleri de gördük ya, buna da şükür. Yine İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü saat tam 13.00’de 39 ilçede gökyüzüne balon bırakmış. Demek ki Kadıköy o ilçeler içinde yer almıyor, ben balon malon göremedim nihayetinde.

Öyle ya da böyle bir şekilde bir çabalar var. Alamet-i Corona-i Vakvaka...

Sevgili gelecek insanları, belki bana kızacaksınız ama bir de şöyle bir durum var. Evet bu Corona virüsü çok korkunç, evet insan öldürüyor ama öte yandan sanki gönül alırcasına pek çok konuda da insanları eşitlemeye devam ediyor. Buna pek çok örnek verebilirim ama günün anlam ve önemine uygun olan bir tane seçmek istiyorum. 

Geçmiş 23 Nisan’larda çocukların bazıları allı pullu süslü püslü giysileriyle gösterilere, geçit törenlerine katılıp coşku yaşarken; gözlerden uzakta, gündeme bile gelmeyen bazı çocuklar ise dışlanmanın ve yaşıtlarından ayrıksı kalmanın sızısını derinden hissederek evde kalırlardı, kalmak zorundaydılar, bir başka deyişle evde bırakılırlardı. Kimileri yürüyemediği için, kimileri yataktan kalkma yeteneklerini yitirdikleri için, kimilerinin ise ailelerinin bayram giysisi alacak parası olmadığı için…

Sanki Atatürk bu “ayrıksı” hisset(tir)ilen çocuklara da bu günü armağan etmemiş gibi hüzün içinde geçer giderdi 23 Nisanlar. Ta ki Korona’ya kadar! İşte bakın; herkesin korkudan ödünü patlatan Mr. Corona sayesinde şu ya da bu nedenle bayram coşkusu yaşayamayacak olan çocuklarla diğerleri eşitlendi! Hepsi evlerinde, hepsi  sadece balkona çıkarak, camdan balon uçurarak kutlama yapıyor. Muhtemelen pek çok yetişkin bu (önemsiz) detayın farkında değil ama, ben eminim ki binlerce minik yürek, bu bayramda ilk defa diğer çocuklarla eşitlenmenin tatlı heyecanını yaşıyordur. Belki bu çocuklardan bazıları aradan yıllar yıllar geçtikten sonra bu yazıyı okuyarak gülümseyecektir. Kim bilir bir gün belki de virüs falan olmadan da insanlar eşitlenecektir! Kim bilir, kim bilebilir...

Nice bayramlara efendim! Milletvekillerinin öğretmenden fazla maaş almadığı, herkesin eşit oranda temsil edildiği nice meclislere… 

Çocukların tamamının gözleri güldüğünde, o gün geldiğinde, işte asıl bayram o zaman olacak...





Devamını Oku

18 Nisan 2020 Cumartesi

CORONA-7-Evde Kal Türkiye, Satın Al Türkiye!


Sen evde kal ihtiyaçların kapına gelsin diyor Trendyol! Waikiki ve Defacto diyor ki 2 buçuk milyon adet maske bağışladık devletimize! Sübliminal mesaj var geri planda, anlayana! Kızılay maden suyu da magnezyumsuz kalmayın diyerek korona reklamları zincirine katılıyor. Bir sürü vitamin desteği bi şeylerin de reklamları var. Kimisi çinkolu bu sıvı diyor, kimisi propolis yersen güçlü olursun diyor. Ömrünüze ömür katar bu kefir sloganına yükleniyor bir marka. Tabii ki evdeyim ve maret sucuğun hastasıyım diyor Ayhan Sicimoğlu. Hayallerindeki tatil için evinde kal Türkiye diyor bir turizm şirketi. Nasıl olacaksa artık! Vestel geri durur mu, sen evde kal diye Türkiye, bizden sana televizyon hediye diyor. Üç bi şey alana televizyon veriyor! Elbette bankalar da bu furyadan geri kalmıyor. Siz evde kalın, yeter ki bankada işlem yapın, biz hallederiz diyorlar.  Bir de evinden çalışan banka memurunun kucağına en sevimlisinden çocuk oturtmuşlar ki mesaj tam olsun! Sonunda zafer bizim olacak sabret diye bir şarkı yapmış Türkcell. Peros diye adını ilk kez duyduğum deterjancı bir firma en arabeskinden en ağdalısından “Bu da geçer sakın üzülme” şarkısıyla yer alıyor- sözüm ona- umut veriyormuş gibi görünen reklamlar furyasında. Hepsi “ Evdekal Türkiye” diyor;  oysa ben cümlenin dillendirilmeyen devamını da duyuyorum:

“ Satın al Türkiye!”

Kapitalizm bu zor günlerde de boş durmuyor anlayacağınız, insanların cebindeki son kuruşları  da almaya çalışıyor! Ne yalan söyleyeyim, istedikleri kadar ağlak şarkılarla duygusal sözlerle süsleseler de, bütün bu reklamları son derece sahtekar, son derece oportünist buluyorum.

Sistemin içinde dev organizmalar var. Satıp satıp büyüyen, büyüdükçe büyüyen, tıpkı virüsün kendisi gibi, vantuzlarıyla yapıştığı organizmayı sömüren ve yok eden! Bir de bu virüslere karşı emeğiyle alın teriyle ayakta kalmaya çalışan, antikor üretmeye çabalayan geniş kitleler…

Birileri canının derdiyle ölüm kalım savaşı verirken, diğerleri ise var olma amacı daha çok insana bulaşıp daha çok insanı yiyerek büyümek ve yayılmak olan korona virüsü gibi vantuzlarını kitlelere daha sağlam yapıştırma derdinde.

Berberler, terziler, marangozlar, kalay ustaları, kaynak ustaları, temizlik emekçileri, yufka açan kadınlar, alternatif sahne sanatçıları, tiyatro emekçileri, garsonlar, komiler, şarkıcılar, kukla sanatçıları, manikürcüler, aşçılar, aşçı yamakları, hamam tellakları, masörler, otobüs muavinleri, tekerlek tamircileri, atanamayan öğretmenler, işsiz kalan tekstil mühendisleri, yüzme hocaları, kapanan atölyelerden kovulan overlokçular, son ütücüler, pansiyon işletenler, sandviç büfesi çalışanları, sokak satıcıları, daha kimler kimler...

 Bütün bu insanlar, kırk katır mı kırk satır mı misali yoksulluk ve/veya virüs sarmalında hayatta kalmaya çalışırken ve unutulmuşken, bu kocaman kocaman dev firmaların yaptığı reklamlara da, bu reklamlardan akan vıcık vıcık arabesk duygusallığa da, şöyle seslenesim geliyor:

Madem evde kalıyorsun Türkiye, bari akıllan biraz Türkiye!





Devamını Oku

1 Nisan 2020 Çarşamba

CORONA-6-Bazı rutinler güzeldir


Koltukta uyumuşum. Gözlerimi ovuşturarak yavaşça uyandım ve cep telefonumu elime aldım, baktım saat 23:55’i gösteriyor. Tam bu sırada açık kalan televizyon ekranı kırmızıya boyandı ve “Son Dakika” spotu yanıp sönmeye başladı. “Bu saatte çıkan son dakika haberinden hayır gelmez” dedim kendi kendime ve kumandayı elime alıp öylesine başka kanala geçtim. Orada da aynı ekran çıktım karşıma “Son Dakika!”

Ne oluyoruz demeye kalmadan son derece genç ve medeni görünümlü biri göründü. Kendisini tanıttı. Başkanın birinci yardımcısı mıymış neymiş tam anlayamadım. Yeni atanmış galiba. Ama nasıl güzel bakıyor ve nasıl güzel konuşuyor bir görmeliydiniz. Pozitif enerjisi sanki başının etrafında hareler oluşturmuş gibi. O derece yani! Tabi bende uyku muyku kalmadı. Sesini açtım televizyonun, merakla dinlemeye başladım:


“Çok saygıdeğer yurttaşlarım” diye başladı konuşmasına. Bize mi diyor diye kuşkuya düşmedim desem yalan olur. Yurttaşına saygı duyan politikacı görünce insan bir garip oluyor ister istemez. Neyse, daha bir merakla dinlemeye devam ettim sonra bu gizemli beyefendiyi. Uykum da iyice açılmıştı. Gerisini ne siz sorun ne ben söyleyeyim diyemeyeceğim, çünkü olduğu gibi anlatıyorum işte. Ne bir eksik, ne de bir fazla... İşin özü, şöyle dedi o medeni yüzlü genç adam:

“Çok saygıdeğer yurttaşlar,

Korona virüsünün dünyayı esir aldığı bu kötü günlerde devlet olarak sizin yanınızdayız. Siz sakın ‘İşimi kaybederim, faturalarımı ödeyemem, maaş alamam’ gibi şeyler düşünmeyin. Öncelikle bilmelisiniz ki, saat 24.00’ü gösterdiğinde ülke olarak iki haftalık karantinaya giriyoruz ve saatler 24.00’ü gösterdiğinizde hepinizin banka hesaplarına bu ay için harcayabileceğiniz 10.000’er TL da geçmiş olacak. Sizin banka hesaplarınızı nasıl mı biliyoruz? Bundan kolay ne var ki? Endüstri 5.0’a girmek üzere olduğumuz  bu günlerde böyle bir soru sormadığınızı varsayıyoruz. Güle güle harcayın sevgili yurttaşlar. Elbette bu kadar az para size layık değil. Ayrıca elektrik, su, doğalgaz faturalarınız virüsten kurtulana kadar askıya alınmıştır. KOBİ’leri ve sanayicileri de unutmadık elbette. Özetle ödenmeyen çek ve senet kalmayacaktır.
Bu arada evlerinize her akşam bıraktığımız portakalları ve kivileri yemezseniz gerçekten darılırız.

Unutmayın, siz saygıdeğer vatandaşlarımız olmasa, bu ülke olmazdı!

Saygı ve sevgilerimizle,
İmza: April Fools





Devamını Oku

30 Mart 2020 Pazartesi

CORONA-5-Alıştım bir tanem alıştım sana!

COVID-19 hayatımıza girdi gireli hepi topu üç ay geçti. Ve o günden bu yana her şey realitenin değil de, sanki bir filmin zaman ölçeğinde gibi hızla gözümüzün önünden akıp gidiyor. Şaka maka, tarihin kırılma noktalarından birine tanık oluyoruz. Meğer çok hızlı sandığımız hayatımız ne kadar da yavaş akıyormuş korona öncesinde. Meğer dert ettiğimiz şeyler ne kadar da önemsizmiş!
Bu üç ayda neler oldu, nelere alıştık bir düşünsenize. Sanki hayatımıza birisi yeni bir milat noktası koymuş gibi. CÖ-CS / Coronodan Önce, Coronadan Sonra...

Her şey en basit alışkanlıklarımızın değişmesiyle başladı. Nasıl mı? Mesela koronodan önceki zamanlarda sıcakkanlı bir toplumduk. Tanıdıklarımızla selamlaşırken sadece tokalaşmaz, bir de sarılıp öperdik birbirimizi. Koronanın ilk zamanlarında -bize bir şey olmaz evresindeyken yani – şakayla karışık “Sarılmak yok, uzaktan selamlaşalım!” diyerek, birbirimize şirinlikler yaptık. Kimileri elini kalbine koyup hafiften öne eğilerek külhanbeyi tavırla “eyvallah hocam” dedi güldü, kimileri tokalaşmak yerine kollarını tokuşturdu güldü. Hayat o zamanlar hala güzeldi... Geldiğimiz noktada, yani o günlerden iki-üç ay gibi kısa bir süre sonra ise “sosyal mesafe” diye bir kavramın boyunduruğuna girdik. Değil sarılıp öpüşmek, en kanka arkadaşımızla bile aramıza en az bir buçuk metre mesafe koymadığımızda tedirgin olmaya başladık. Ve bu duruma çabucak ALIŞTIK!

Devlet Baba!
İlk zamanlar olayın henüz ciddiyetinde değildik. Gökyüzünde vızır vızır uçaklar uçuyor, herkes bir yerlere gezmeye gidiyor ve gittikleri ülkelerden mutlu öz çekimler yaparak sosyal medyada paylaşıyordu. Korona birkaç ülkeye yayılınca bizimkiler hava alanına termal kamera koyarak- biraz da göstermelik- önlem aldı. Hatta Şirin Payzın’dı yanılmıyorsam, “Amerika’dan geldim kimse ateşime bakmadı” diye eleştiri tweeti atınca, sosyal medyada tepkileri üzerine çekmişti. Abartıyor dediler. Ne sorunsuz zamanlarmış! Hava alanındaki kontrollerde ateşi yüksek olan çıkarsa hastaneye gönderiyorlardı güya, çok da sıkı değildi önlemler o ilk zamanlarda. Sosyal medyada hızla yayılan “Bu virüs Türk genine bulaşmıyormuş!“geyiğine inanıyorduk çünkü, inanmak istiyorduk belki de! Oysa bizler hafife aldıkça, Korona sinsi sinsi tüm dünyayı ele geçirmeye başlamıştı bile. Türk genini takar mıydı! Avrupa’da ölüm grafikleri hızla yükseliyor ve biz de hafiften korkmaya başlıyorduk.  Sonra film daha da hızlandı.

Ben bu yazıyı yazarken Fox TV’de alt yazı geçiyor mesela:

“1991 yılındaki büyük madenci grevinden sonra ilk kez tüm madenler bu geceden itibaren kapanacak!”

Buna da alışırız elbette, neyse…

Geldiğimiz noktada, dünyada 713 bin kişi virüse yakalandı ve ne yazık ki 33 bin kişiyi de kaybettik. Bizdeki vaka sayısı da on bini aştı! İnsan hayatlarını sayılara indirgeyerek bu yazıyı kirletmek istemiyorum, ama istatistik gerçeğini de yadsıyamaz haldeyim…

Ufak ufak sınırları kapatıyordu devlet bir iki hafta öncesinde. İtalya, İspanya, derken bugün, havadan karadan ve denizden tüm sınırlarımız kapalı şu an. Buna da ALIŞTIK sayılır.
Ama dahası da var. Çünkü her şeyden önce tiyatroları, sinemaları ve barları kapattılar. Ardından restoranlarda masaları kaldırdılar, alın yemeğinizi paket yaptırın evinizde yiyin dediler. Kafeler kapandı. Ardından kuaför salonları, hamamlar, saunalar ve kaplıcalar… Bunlara da ALIŞTIK.

Sokaklar boş, dükkanlar ıssız!

Avm’leri kapatmadı devlet, daha doğrusu kapatamadı belki. Ama büyük mağazalar birer birer kepenk indirince, birkaç alışveriş merkezi kendiliğinden çekildi aradan. Geçen hafta sonu balık tutmayı yasakladılar, sahilde yürümeyi yasakladılar, pikniğe gitmeyi bir de! Ama kimse işe gitmeyi, fabrikaya gitmeyi yasaklamadı, yasaklayamadı. Çünkü yasaklasa, o işçilerin maaşını kim verecekti!

Okullar sanırım iki haftadır kapalı. Öğrenciler internetten ve televizyondan takip ediyor artık derslerini. Buna da ALIŞTIK. Hatta ilk internet dersinde çocuklara idam sahnesi izlettirdiler, sonrasında milli eğitim bakanı özür diledi. Bütün bu yaşananlar gerçekten de Emir Kusturica filmleri gibi absürttü; ama ALIŞIYORDUK!

65 yaş üzeri riskli grup olduğu için onlara geldi sokağa çıkma yasağı. İncittik bu yaş almış çınarları; sosyal medya soytarıları, orta yaşlı vatandaşlarımızın üzerlerine su dökerek dalga geçtiler. Bu gözler bunları da gördü. Genetik kodlarımıza işlemiş “Büyüklerimi saymak, küçüklerimi sevmek…” andı ne zamandır tedavülden kalkmıştı zaten.

Dünden itibaren iç hatlardaki uçaklar, şehirler arası otobüsler ve trenler durduruldu. Başka şehirlerde yakınını kaybeden onlarca kişi, şehirler arası yolculuk izni alabilmek  için kaymakamlıklara akın etti bugün.

Sokağa çıkma yasağı istiyor ülkede hemen hemen herkes. Özgürlüğüne en düşkün insan bile…  Başka çare kalmadı. Çünkü korona sayesinde devletimiz yeni bir kavram öğretti bize:

GÖNÜLLÜ KARANTİNA!

Oysa ben, gönüllü karantina değil de Timur Selçuk’un gönül titreten sesiyle söylediği KARANTİNALI DESPİNA şarkısından tarafım...

“Herkes kendi OHALini kendisi yapsın” diyorlar.  

SELFOHAL yani, kendi kendini eve kapat diyor devlet. İster işten izin al, ister işten kovul, ama evde kal!

“Evdekal” “Evdehayatvar” “Hayatevesığar” gibi sloganlarla insanları evlerinde tutmaya çalışıyorlar. Bir tır şoförü “Ben nasıl evde kalayım, açım, çalışmam lazım” dediği için gözaltına alınıyor. İçişşşleri bakanı “art niyetli bu adam!” diyor.  Bu gibi durumlara alışmıyoruz şu an, çünkü zaten ALIŞKIN herkes!

Bu yazının sonunu yazarken devletimizin başkanı ulusa sesleniyor, tam da şu anda! Diyor ki:
“Ben yedi maaşımı bağışlayarak kampanya başlatıyorum;  hepimiz birbirimize yeteriz
, hadi pamuk eller ceplere…”

Bu muhabbet böyle sürer gider...
 En iyi sözü Karantinalı Despina söyler...


Devamını Oku

29 Mart 2020 Pazar

CORONA-4-Corona'dan Dayanışma Çıkar Mı?


#Evdehayatvar sloganını çok yapmacık, çok zorlama, nasıl desem biraz da “snop” buluyorum. Sokakta çöp toplayan temizlik emekçileri “#Evdehayatvar” diyerek çalışmasın bakalım!  Böyle bir şey olsa, emin olun #Evdehayatvar! heştekiyle mutfağından ekmek yapma videoları paylaşanlar, daha doğrusu bu lükse sahip olabilenler ayaklanır öncelikle. Hatta,

“Belediye uyuyor mu, sokaklar çöp içinde!” diye ortalığı ayağa kaldıracaklarına bahse girerim!

Demem o ki, George Orwel’ın meşhur Hayvan Çiftliği kitabında söylediği gibi

“Bütün hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar daha eşittir!” durumu yaşanıyor maalesef Corona günlerinde de!  Bu gerçeği herkes biliyor, ama ne yazık ki çoğunluk görmek istemiyor! Ya da görmezden gelmeyi tercih ediyor.

#Evdehayatvar öyle mi!

Mesela doktorlar da “Ee, yeter be, çalış çalış nereye kadar!” deyip “#Evdehayatvar” sloganıyla işlerini bıraksa! Nasıl olacak sonrası! Düşünmesi bile kulağa korkunç geliyor değil mi!

Hadi böylesine elzem iş gruplarını bir kenara bırakalım. İşini kaybetmemek kaygısındaki overlok işçisi “#Evdehayatvar patroncuğum, kusura bakma ben gidiyorum!” diyebilir mi…  Ya da Antalya'dan diğer şehirlere portakal taşıyan lojistik emekçisi  "Hayat yolda değil evdeymiş buyuruyor devletimiz, hadi bana eyvallah" diyerek  kontağı kapatsa! Virüsün en birinci savaşçılarından, c vitamini bombası portakala nasıl ulaşacak kendilerini evlerine kapatanlar!

Tamam virüsün yayılmaması için ne kadar insan evde kalsa o kadar iyi. Ama sizce de bu noktada bir adaletsizlik yok mu? Bari çalışmak zorunda olanlarla dalga geçer gibi bir slogan seçilmeseydi!  "#Evdehayatvar diyeceksin, #EvdekalTürkiye diyeceksin, sahilde koşmayı yasaklayacaksın, diğer tarafta işe gidenleri yok sayacaksın! 

Keşke sosyal devletimiz(!) kocaman kollarını açabilseydi ve çocukları arasında ayrım gözetmeyen bir anne şefkatiyle hepimizi kucaklayabilseydi! Ve sloganımız “#Evdehayatvar!” gibi muğlak, ucu açık, kime hitap ettiği belli olmayan ve bir o kadar itici sözcüklerden oluşacağına

 “HERKES EVİNDE, VATANDAŞIMIZ DEVLET GÜVENCESİNDE!”

 gibi daha kapsayıcı, daha güven verici, daha umutlu bir anlam içerebilseydi!

görsel**


“Böyle bir ortamda üçün beşin, sloganın lafı olmaz” diye beni eleştirebilirsiniz, haklısınız. Ama keşke on dört gün herkes evine kapanabilseydi, keşke seksen milyon TC vatandaşı olarak birbirimize kenetlenebilseydik! Milli seferberlik ilan edilebilseydi mesela! Troller politik nefret kusmayı en azından -Corona hatırına- bir kenara bırakabilseydi! Devletin planlama teşkilatı kapanmamış olsaydı da her meslek grubuna görev verebilseydi keşke! Mesela doktorlar, ilk yardım eğitimi almış olanlar, hemşireler, sağlık personelleri ve sağlık öğrencileri hastanelerde görev alsaydı. Sanayiciler tam kapasite test üretseydi. Mühendisler hayatı kolaylaştıracak aletler geliştirmeye konsantre olsaydı! Ziraatçılar hijyenik gıda üretmeyi, lojistikçiler de bu gıdaları dağıtmayı üstlenseydi. Biz tekstilciler bütün fabrikalarda ve atölyelerde üretimi medikal tulum ve maskeye dönüştürebilseydik ivedilikle! Ve tv’lerde boş boş konuşanlar yerine daha bilimsel programlar yapılsaydı! Mesela psikologlar kaygı terapisi yapsaydı ekranlarda; pozitif filmlerle insanların moralleri yükseltilseydi. Her akşam sağlık bakanı ne söyleyecek diye beklemek zorunda olmasaydık! TRT’nin onlarca kanalından biri, il il, ilçe ilçe korona durumunu – adeta seçim sonucu verir gibi- verebilseydi ekranlarda olanca şeffaflığıyla… Nasıl ki Ulusal Kurtuluş Savaşımızda evde kalan kadınlar askerlerin söküklerini dikerek savaşa çok değerli katkıda bulunduysa, yine böyle dayanışmalar olabilseydi! Herkes gönüllü olabilseydi!

Oysa Corona günlerinde ne yazık ki insanlarımız üçe ayrıldı:

Bir - Kendilerini komple eve kapatıp korunaklı alanlarında korumaya alanlar!

İki - Ekmek parası için kelle koltukta çalışmaya çalışanlar - ki büyük çoğunluk böyle-

Üç- Evde oturanların  konforlarını sağlamak için kendilerine feda edercesine görev alanlar!

Oysa böyle olmamalı! Herkes elini taşın altına koymalı! Devlet, partiler, zenginler, fakirler, herkes...

Olur mu? Belki de olur! Zararın neresinden dönülse kardır. Yıllardır şucu bucu diye kutuplaştırılan ülkem insanı belki de Korona düşmanına karşı fabrika ayarlarına dönüp tek vücut olur !

Neydi, her kötünün içinde bir iyi vardı!

 Ying’di Yang’dı!

Haydi o zaman kolları sıvama zamanı, herkesin yapabileceği bir şey mutlaka vardır!

görsel** https://pixabay.com/tr/illustrations/g%C3%B6n%C3%BCll%C3%BCler-eller-g%C3%B6n%C3%BCll%C3%BC-birlikte-4937540/



Devamını Oku

17 Mart 2020 Salı

CORONA-3-Sıfırcı Hoca Bayan Korona!


Hayatımda iki tane fizik öğretmenim oldu. Biri lisedeki Ruhsar Hanım, kendisi antipatiklikte bir dünya markasıydı. İkincisi ise üniversitede en az yedi bilemedin sekiz tane fizik dersime giren Hanife Hanım. Hanife Hanım Ruhsar Hanım kadar gıcık değildi, güzel bakan boncuk gibi mavi gözleri vardı ama tavizsizdi, korkardık yani kendisinden.  Bunları niye mi anlatıyorum. Örgün eğitim hayatımın gayet uzaklarda kaldığı 2020 yılı içinde, nur topu gibi yeni ve eskiler kadar korkunç bir fizik öğretmeninin hayatıma girdiğini ilan etmek için! Kendisinin adı Bayan Korona! Ruhsar kadar ürkütücü, Hanife kadar bıktırıcı! Adeta kafama- kafamıza- vura vura bize bir şeyler öğretmeye çalışıyor son aylarda. Dünyadaki bütün dengeleri alt üst etmesi ise içindeki kara mizahın yansıması diyelim (!)

İsterseniz Bayan Korona’dan aldığım dersleri sizinle de paylaşayım:
görsel**

Yerele dönün, tarım yapın kardeşim!

Bayan Korona’dan önce tembellikte zirve yapmışız çoğumuzun haberi bile yok! Ülkemizin mis gibi verimli toprakları dururken çerezlik ay çekirdeğini Çin’den alıyormuşuz mesela! Korona’dan sonra stoklar azalmaya başlayınca 2 liralık çekirdek paketi 10 liraya çıktı da öyle öğrendim ben bunu! Tütünü bile Çin’den alıyormuşuz! Soğanıydı, lahanasıydı, sarımsağıydı derken karpuzu da dışarıdan aldığımızı öğrendim ve “yuh” dedim kendi kendime! Tabii ki Bayan Korona hemen duruma el attı.  Baktı bu ithalatın afedersiniz kokusu çıkıyor, görürsünüz siz demeye getirdi!  Virüsü fırlattı tepemize, hoop her şey alt üst oldu!  Hadi ayıklayalım hep beraber bakalım  bakalım ithal pirinçlerde ne kadar taş varmış!

Diyor ki Bayan Korona:

 “Yerele dönün kardeşim! Egzotik meyve mi yetişmiyor topraklarınızda, onu da yemeyiverin!  Dedeleriniz ejder meyvesinden yapılma smoothie mi içiyordu? Atın üzerinizdeki tembelliği, işleyin topraklarınızı! Ne demiş atalarımız: ‘Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde bulunmaz’

"Baktım ki işler çığırından çıkıyor, alın işte sınırları kapattım! Şapka düştü kel göründü? Eğer tarımı önemsemezseniz, o glutenli diye burun kıvırdığınız kuru ekmeği yapacak un bile bulamazsınız yakında!
Ya aklınızı başınıza devşirin, tarım yapın kendi yiyeceğinizi üretin, ya da… Anladınız siz!"


Şu turizm işlerini de bu kadar abartmayın!

Bayan Korona turizme de bir ayar verdi gördüğünüz üzere. Sırtına çantasını takanın kendine “ gezgin” dediği, uçakların vızır vızır işlediği bir dünya iyi değilmiş gördünüz diyor Bayan Korona! O uçaklar yüzünden havanızı kirlettiniz zaten diye de kızmaya devam ediyor:

“Çoğunuz sosyal medyada fotoğraf vermek için, sırf gitmiş olmak için, sırf o ünlü lokantada yemek yemiş olmak için geziyorsunuz. Aslında farkında değilsiniz ama dünyayı tüketiyorsunuz! Biraz sakin olun, az durulun! Hayatınızı yavaşlatın! Harala gürele oradan oraya atlayıp zıplayarak bir yere varamazsınız.  Üstelik virüsleri de ben taşımadım, siz taşıdınız!

Her şeyi tüketmekten ne zaman vazgeçeceksiniz!

Çekirge sürüleri gibisiniz! Evet bunu ben söylemiyorum, Bayan Korona söylüyor.

“Çekirge sürüsü gibi önünüze çıkan her şeyi yok ede ede, birbirinizi ittire kaktıra uçuruma doğru tam gaz gidiyorsunuz, farkında değil misiniz? Böyle diyor Bayan Korona.

" Eğer doğanın dengesini bozmasaydınız, eğer her önünüze geleni yemeseydiniz, eğer her şeyi paraya çevirmek uğruna gıdalarınıza kimyasallar katmasaydınız, betonları dikip  ağaçları keserek havanızı kirletmeseydiniz, ben de sizi böyle zorlu bir sınava sokmak zorunda kalmazdım..."

 Şimdi Çıkarın Kağıtları Kalemleri!

Evet şimdi hepimiz kalemlerimizi ve kağıtlarımızı çıkarıp sınava giriyoruz. Önümüzde kocaman bir problem var. Soru şu:

            “İnsanlık nereye gidiyor, yeni Korono’lar olmadan önce nasıl önlemler almalıyız,  sizce de hayata başka bir yerden bakmamız gerekmiyor mu?"

Ben tam “Hocam soruyu kompozisyon şeklinde mi yazalım yoksa matematik formülü mü…” derken Bayan Korona kan ter içinde bana döndü ve tabiri caizse tam da  lafı ağzıma tıktı :

“Yoruldum evladım, benim de bir kapasitem var, beni bile yordunuz… Nasıl biliyorsanız öyle yapın, ben daha ne diyeyim size…”

Dedi ve kapıdan çıktı gitti…


** görsel https://www.dreamstime.com/royalty-free-stock-photo-teacher-big-pencil-image21487855

Devamını Oku

15 Mart 2020 Pazar

CORONA-2-Filmimin Adı: Corona'nın Güzel İntikamı !


Merhaba “Evde Yazar” kardeşlerim! Umarım gerçekleşmez ama, görünen o ki, -en azından bir süreliğine- herkes “Evde Yazar” olacak! Ülkemizde Korona karantinası olursa diye söylüyorum… Olmazsa zaten isim hakları bana ait (Bayat bakan balık  emojisi yakışır buraya ama, ben asla ve de kat’a düz yazıda emoji kullanmayangillerdenim. Karantina öncesinde böyleydi, karantina olursa  sonrasında da dil bilgisinden taviz vermeyeceğime söz veriyorum. Gevşemek yok, hayat devam ediyor)

Demem o ki, Korona sonrasını yazasım var uzun uzun. Hatta film tadında… Başlıyorum…


hope*


FİLMİN ADI:  “Korona Günlerinde Aşk “ diyeceksiniz ama demeyin. Sonuçta ben kopyacı değilim. Marquez’in en ünlü eserine gönderme klişesi zaten milyonlarca kez yapıldı sosyal medyada. Benim filmimin adı başka:

FİLMİMİN GERÇEK ADI: Korona’nın  Güzel İntikamı! (intikamın güzeli de olur muymuş demeyin, bal gibi de olur)

FİLMİN TÜRÜ: Tabii ki en afili deyimle “Post Apokaliptik” Yani bir nevi kıyamet sonrası senaryolardan. Aslında "umut öncesi kıyamet" desek daha doğru olur gibi; okuyunca anlayacaksınız

FİLMİN KARAKTERLERİ: Sen, ben, o, biz, siz, onlar

SİNOPSİS:  (Not: Tam da sinopsis denemez, öykü gibi bir şey)

Diğer post apokaliptik filmlerde olduğu gibi gıpgri bir dünya yoktur korona sonrasında. Ne endişeli bilim adamları vardır ortada; ne kıtlık, ne açlık, ne de kirli ve ahlaken çökmüş insanlar. Şöyle:

Film flu bir görüntüyle başlar. Gri bir dünyada maskeli ve tulumlu adamlar görünür.  Bir koşuşturma, haberler, alt yazılar, korona şurada göründü, burada göründü, okullar tatil oldu falan… Fonda uygun bir müzik, siren sesleri, çığlıklar… Derken ekranda bir yazı belirir, “1 ya da 2  sene demeyelim, -ne kadar çabuk o kadar iyi- sene  sonra”
 İnceden inceye türkü duyulur:

“Adana Yollarında, Pamuklar dallarında, Allah canımı alsın, o yarin kollarında..”

Kamera yaklaştıkça sahnede uçsuz bucaksız bir pamuk tarlası belirir. Yanakları al al olmuş gürbüz genç kızlar, yakışıklı delikanlılar neşe içinde pamuk toplamaktadır. Başlarında eli sopalı maraba başları yerine önlüklü ziraat mühendisleri vardır. Şöyle konuşma geçer aralarında:

“Korona öncesi nasıl da kıyameti yaşıyormuşuz! Düşünsenize bu verimli tarlaların yerinde beton gökdelenler vardı!”

Pamuk tarlası

Bir sonraki sahnede konfeksiyon fabrikası görürürüz. İşçiler neşe içinde çalışmaktadır. Sektörde dinlemenin gelenek olduğu arabesk müzik unutulmuş, neşeli Ege türküleri eşliğinde işler tıkır tıkır yürümektedir. Bütün çalışanların hem gelir seviyeleri, hem hayat standartları, hem de entelektüel algıları yükselmiştir.

 Aşksız olmaz tabii ki böyle  bir senaryo. Çay paydosunda yan yana gelip birbirlerine Cemal Süreya’nın “Aşk” şiirini söyleyen (şiir ezberden okunmaz, söylenir ukalalığını yapmasam içimde kalırdı)  overlok işçilerini gösterir kamera.

Karakterlerden birinin evine gideriz. Fonda tv haberleri vardır. 
Spiker konuşmaktadır.

-        Hükümetimizin slogan haline getirdiği “Kendi yağınla kavrul” politikası güzel sonuçlar vermeye devam ediyor sayın seyirciler. Trakya’daki Ayçiçek üreticileri rekor üretime imza attı. Ege’nin verimli topraklarında üretilen incirler, üzümler Tarım Bakanlığının uygulamasıyla her eve aylık olarak dağıtılmaya başlandı. Kastamonu’dan gelen sarımsaklar, Ordu’dan gelen fındıklar, İç Anadolu’nun atalık buğdayları, Akdeniz’in portakalları… Ülkemizin her yerinden bolluk ve bereket akıyor. İstanbul’da yıkılan gökdelenlerin yerlerindeki yemyeşil bahçelerden adeta oksijen fışkırıyor.  Bir nesil sonrasının betonu bilmemesi için Doğa Bakanlığımızın çalışmaları hız kesmeden devam ediyor...

Bu arada karakterlerin günlük hayatları akıp gitmektedir. Yeni kurallar gelmiştir. Mesela tarım ürünlerinin ithalatı artık yapılmamaktadır. Yasak olduğundan değil; ihtiyaç olmaması nedeniyle! Lüks tüketim kendiliğinden bitmiş, yemek, içmek, giyinmek dışında müzik, güzel sanatlar, sinema ve tiyatro da halkın vazgeçilmez temel ihtiyaçları halini almıştır.

Kanada’dan mercimek getiren, Amerika’dan sığır eti, Çin’den çekirdek getirenler bir bir ortadan kalkmış, Tüketmeme Bakanlığının çabaları olumlu sonuçlar vermeye başlamıştır.

Fonda sanal turizmin geldiği noktayı görürüz. ” Üç ayda beş ülke yirmi sekiz şehir gezdim” gibi sosyal medya paylaşımları yapmak için gezmeyi “skora” indirgeyen fenomenler artık yok olmuştur. Elbette bilim de ilerlemektedir. Sosyal medyada herkes kendi yerelini tanıtmaya başlamış ve “virtual seyahat acenteleri” sanal turlar düzenleyerek insanların seyahat ihtiyaçlarını gidermektedir. Trafik azalmış, hava temizlenmiş, denizlerde balıklar çoğalmış ve doğal olarak hayat ucuzlamış, adeta cennet göklerden yeryüzüne inmiştir.

Film böylece devam eder.  Elbette üzerinde çalışıp filme bir iki aksiyon, bir iki heyecanlı düğüm atılabilir. Herkesin hayal gücüne kalmış artık.

Filmin sonunda birisi göz kırpar. Bilin bakalım kimdir O! 

not: *Görsel alıntı: https://iai.tv/articles/a-radical-hope-for-the-future-of-the-environment-auid-1300


Devamını Oku