23 Ocak 2017 Pazartesi

Bugün Evde Yazar 4 yaşına basıyor, mutluyum...

Anneler çocuklarının ilk diş, ilk hece, ilk kelime, ilk gülücük gibi güzel gelişmelerinin kutlamalarını yapıyor ya, biz blog yazarları da biraz öyleyiz. Blogumun 100. yorumu, blogumun altıncı ayı, blogumun birinci yaşı, blogumun bininci gösterimi gibi çeşitli bahanelerle kutlama ortamları yaratıyoruz. Her ne kadar anneler gibi abartmasak da, (yok canım, ne haddimize. Anneler abartmaz elbette, kızmayın kızmayın. Sadece biraz fazla özen gösterirler, severiz kendilerini) evet anneler kadar abartmasak da, bizden olan parçamızla, blogumuzla övünmekten kendimizi alamıyoruz. O'nu (çocuğu, blogu) yere göre sığdıramıyoruz. Birisi O'nun hakkında kötü bir laf etse, kötü bir yorum gelse, hayata küsüyoruz, canımız acıyor...
Şimdi diyeceksiniz ki aynı şey mi... Belki birebir değil, ama benzer yanları çok. Yani emek vermek, yani uykusuz kalmak, yani çok sevmek, yani kıyamamak... Ne bileyim, belki de bir şeyde kendi yansımasını görme duygusudur bunun adı... 

Bilemiyorum; bildiğim tek şey var; o da bugün Evde Yazar'ın 4. senesini bitiriyor oluşu... Canım benim ya, ne şeker bir ufaklık kendisi...

Biz blog yazarları biraz da duygusalız galiba. İnsan emek verdiği, çok sevdiği şeyler söz konusu olduğunda böyle oluyor işte. Misal; 4 sene önce bugün bloga ilk yazımı yayınladım diye niye böyle uzun bir girizgâh yapıyorum ki ben. Ne yani, internet ortamında milyonlarca blog var, hatta blogu olmayanı neredeyse dövüyorlar artık!  Nedir bu kutlamalar falan. Dersiniz belki... Demeyin, ne olur demeyin... Zira yüreğimden bir parça var bu sayfalarda. 

İnsan; yüreğinden bir parçayı herkese açık etme cesaretini gösteriyorsa, bunu neden yapsın ki durduk yere...



Siz şimdi diyeceksiniz ki yine duygusala bağladı Evde Yazar. Belki biraz haklı olabilirsiniz de. Hem ne çıkar  duygusala bağlasam...  Düşünüyorum da, canımın en çok acıdığı bir dönemde ortaya çıkmıştı bu blog. Mesleğimden soğumuştum, iş hayatındaki insanlardan soğumuştum, samimiyetlere inancım kalmamıştı... Derken bir mucize oldu ve Evde Yazar doğdu. Nasıl bir süreçti, inanın detaylarını ben de hatırlamıyorum, bir anda oldu bitti sanki. Şunu biliyorum sadece; Evde Yazar doğmadan önce bırakın blog yazarlığı yapmayı, blog nedir onu bile bilmiyordum; hiç blog takip etmişliğim de yoktu. İnsan, yaparken, yaşaya yaşaya öğreniyor bazen...

Sonra güzel şeyler oldu, ben daha çok yazmaya başladım. Daha çok yazdıkça, daha çok cesaretlendim. Sonra kurslara gitmeye başladım; tiyatro yazarlığı, senaryo yazarlığı... Sonra yazmak yaşam biçimim oldu. Evde Yazar var ya, hakkını nasıl öderim, kendisi benim hep kahrımı çekti, hala beni yüreklendirmeye devam ediyor... İkimiz arasında, sır gibi, ama öyle...
Hep söylerim ya, hayat gerçekten mucizelerle dolu... Bundan çok değil beş-altı yıl önce bana deselerdi ki ; “Almanya'da kurulan bir e-ticaret firması seni bulacak, onlara Türkçe yazı yazıp karşılığını Euro olarak alacaksın. Blog diye bir şey sayesinde insanlar sana iş teklifleri yapacaklar!” Gülerdim... Ve deselerdi ki, “dünyanın dört bir yanında yüzünü hiç görmediğin, ama aynı dili konuştuğun binlerce arkadaşın olacak, birbirinizin takipçisi olacaksınız”; elbette inanmazdım.



Yani demem o ki, sağolasın Evde Yazar... Bana kazandırdığın güzellikler için... Nice yaşların olsun, hep benimle kal, hep bana yakın...

Ve sizler;  Evde Yazar'ı sevenler, sevgili blog dostları... Sizler de hep var olun, buralarda olun, yüreğime yakın...



Devamını Oku

19 Ocak 2017 Perşembe

Darülbedayi aşkına, bilet kuyruğu...

Sabah saat sekiz buçuğa gelmeden alelacele giyinip hızla semtimizin Şehir Tiyatroları sahnesine gittim. Henüz tiyatronun kafe'si bile açılmamıştı ama, kapının önünde dört beş kişi beklemeye başlamıştı bile. Şubat biletleri satılacaktı bugün. Gişe 11'de açılsa da erken gitmek lazımdı. Usul böyleydi, ben de yeni öğrendim... En erken gelen, beyaz bir kağıda isim listesi yapmaya başlıyor. Her gelen bu listeye adını yazdırıyor. Saat 11'e kadar liste gittikçe kalabalıklaşıyor. İlk gelen kişi, gişe açılmadan 15 dakika kadar önce listedeki isimleri yüksek sesle çağırıyor ve soruyor tek tek:

- Kredi kartı mı nakit mi?
- Kredi kartı
-O zaman sol tarafa!
-Nakit
-O zaman sağ tarafa...

Üç dört metrelik alanda çift sıra oluyor tiyatro sevdalıları. Zamanda yolculuk gibi, hani hastahanelerde ışıklı panolar olmadan önce bir deftere hastaların ismi yazılırdı da sonra bir odacı yüksek sesle sırası geleni çağırırdı ya... Tabii ki, odacının avucuna üç beş bir şey sıkıştıranlar çaktırmadan öne geçerdi; ya da odacının tanıdıkları, tanıdıklarının tanıdıkları hep torpilli olurdu. Şehir tiyatrolarında ayda bir kez yaşanan bilet kuyruğu böyle değil işte. Herkes birbirine karşı saygılı, herkes birbirine karşı son derece nazik.

Sanatsever olmak böyle bir şey çünkü...


Daracık bir yer gişenin önü, Darülbedayi'den kalma eski resimler, eski bir dekorasyon. İyi ki böyle, iyi ki modernize (!) olmamış... Elbette kapıdan girişte herkesin göreceği şekilde konuşlanmış ayaklı panoda, ortama kesinlikle uymayan çirkin bir çerçevede, koskocaman ve tepeden bakan resminin üzerinde “daha yapacak çok şeyimiz var!” yazan belediye başkanını saymazsak... Sanki Darülbedayi 100 yaşına girmemiş de, sanki belediye başkanının projesiymiş gibi... Politika, propaganda... Yalan Dünya'daki Çağatay gibi bağırası geliyor insanın:

-Diyafraaaammm!

Bilet almaya erkenden gelenler genelde yaşlılar ve öğrenciler... Birkaç aydır ben de gidiyorum ve görüyorum ki müdavimler değişmiyor. İçlerinde gerçekten çok yaşlı olanlar var. Zarif hanımefendiler, nazik beyefendiler... Açıkçası sırf onların çevreye yaydıkları medeniyet enerjisini solumak için bile, o bilet kuyruğunda bir saat bekleyebilir insan... Eski Türkiye'nin gün görmüş eğitimli insanları...
Geçen ay sarışın uzun boylu, yeşil gözlü, seksen yaş civarlarında olduğunu tahmin ettiğim bir hanımefendi kuyrukta sıra beklerken anlatıyordu:

-Eskiden gişede bir hanımefendi vardı, 30 sene burada bilet sattı. Sonra emekli olmuştur herhalde. Nasıl güzel bir diksiyonu vardı, nasıl kibardı, sanırsınız tiyatro sanatçısı...

O sırada gişedeki günümüz görevlisi bayan, yavaş hareket eden yaşlı beyefendiye;

-Ama biraz çabuk olun, böyle bu işi bitiremeyiz!

şeklinde anlamsız, kaba saba ve nedensiz ve biraz hoyratça sesleniyordu! Sanki dünyanın bütün işini o yapıyormuş gibi... Altı üstü ayda bir kez yoğunluk yaşanan bir iş... O anda sarışın uzun boylu, yeşil gözlü, seksen yaş civarlarında olduğunu tahmin ettiğim hanımefendiye “Sizin döneminizde eğitim önemliymiş, kültür önemliymiş, medeniyet önemliymiş, cumhuriyet baloları varmış...” demek isterdim; diyemedim, sustum...


Bu ay bilet kuyruğunda çok şaşırtıcı bir şekilde çay dağıtıyordıu görevliler, ne kadar hoşuma gitti. Oysa geçen ay, gişelerden biri bozuktu, insanları saatlerce bekletmişlerdi. Tiyatro sevdalıları ses çıkarmamışlardı fazla. “Zaten özelleştirmek için bahane arıyorlar, gelmeyelim istiyorlar” diye üzgün ve yorgun konuşmalar geçiyordu arada. Tam da o sırada İkinci Dünya Savaşı sırasında sanata sığınan insanların görüntüleri geldi gözümün önüne... Sanki hiçbir şey yokmuş gibi hayatlarını devam ettirmeye çalışan, sanata sığınan bir avuç insan görüntüsü... Ürktüm, bir an kendime gelemedim. Biletleri alıp dışarıya çıktığımda polisler vardı, ürktüm; tarihe not düşmek için fotoğraflarını çektim...

 Duvarın içinde tiyatro sevdalıları, duvarın dışında bir tiyatro...


Şimdi diyeceksiniz ki “neden internetten almıyorsun biletini?” Çünkü gişeler internet satışından 1 saat önce açılıyor ve tiyatro sevdalısı bir avuç insan, zaten bir avuç olan biletleri hemen gişede bitiriyor. Ama ben şikayetçi değilim bu durumdan. Bilet alma ritüelini, verdiğim emeği, orada gördüğüm insanları seviyorum...

Demem o ki; sanata sığınıyorum, ruhumu iyileştiriyor...

Sanat güzel şey, tiyatro çok güzel bir şey....


Devamını Oku

7 Ocak 2017 Cumartesi

Kar, ayva ağacı ve kapanda kuş...

İki katlı evin alt katında, arka bahçeye bakan mutfak penceresi. Pencerenin önünde neredeyse küçük bir masa kadar çıkıntı var. Yoksa girinti mi demeli. O girinti ya da çıkıntı adı her neyse, işte orada oturan bir kız çocuğu. Elinde bir ip tutuyor, hafif aralık  camdan dışarı uzanan bir ip. Bir kuş kapanının ipi bu. En küçüğü kendisinden en az beş yaş büyük kardeşleri karla kaplı bahçede kuş kapanını kurmuş, ipini de küçük kıza vermişler. Bir tanesi diyor ki;

“ Burada otur, gözünü sakın kapandan ayırma, kuş kapana girince ipi hızla çek!”

Küçük kız, kendisine verilen görevi yerine getirmek için elindeki ipi sıkı sıkıya tutmuş bekliyor. Kapan dedikleri de un elemek için kullanılan, ahşap bir çembere geçirilmiş telden bir elek. Ve bu eleğin ucuna bağladıkları bir misina ipi. Eleği dik yerleştirmişler karın içine, bir parça da ekmek kırıntısı koymuşlar iç tarafına. Acıkan kuş gelecek, elekten bozma kapanın içindeki ekmek kırıntılarını tam yerken, işte tam o anda küçük kız ipi çekecek ve elek tam da kuşun üzerine kapanacak. Kuş kapanda... Sonra ne olacak bilmiyor küçük kız. Zaten küçük çocuklar, yaşadıkları ânın sonrasında ne olacağını hiç bilmezler...



Dışarıda neredeyse kendi boyu kadar, belki de daha fazla kar var, bembeyaz. Camın sağ tarafından bir kaç metre uzakta ise bir su kuyusu görünüyor. Yüksek duvarları var, karla kaplı. Ama kuyunun suyu içilmiyor. Sadece bahçe sulamak için kullanıyorlar. Donmuştur suları belki de o gün, bunca soğuğa dayanır mı... Kuyunun tam yanında kocaman bir ayva ağacı. Baharda açan çiçeklerini gizli gizli yedikleri ağaç yine bembeyaz olmuş. Baharda çiçekten, kışın kardan...

Orada kaç saat oturduğunu bilmiyor küçük kız. Belki çok kısa, belki de çocuk gözünde sonsuza dek... Kapana kıstırılan kuşu avuçlarında eve getiriyor kardeşi sonra. Küçük kız ağlıyor, çok ağlıyor. Sonra kuşu salıveriyorlar pencereden. Kuşu pişirip yiyecek halleri yok ya...

Dışarıda bembeyaz kar var. Başka bir şey yok. Anne yok bu tabloda, baba yok, kardeşlerin yüzü yok. Sadece kar, kapana gelen minik kuş ve bir de kuyunun dibindeki ayva ağacı... Bir kız çocuğu, yıllar yıllar sonra neden böyle bir sahneyi hiç unutmaz ki... Kız çocuklarının unutamayacakları daha güzel anıları olması gerekmez mi...

Sadece kar, bembeyaz; ayva ağacı ve kapanda kuş...



Devamını Oku

4 Ocak 2017 Çarşamba

HAYAL-İ TEMSİL - Afife ile Bedia


Afife Jale ve Bedia Muvahhit...
1902-1941 arasındaki kısacık ömründe sahneye çıkmayı başaran, üstelik Türk kadının tiyatro yapmasının ahlaksızlık olarak adlandırıldığı dönemde bunu yapan kadın : Afife Jale

Cumhuriyet döneminde ilk kez sahneye çıkan, Atatürk'ün sahnede izlediği ilk Türk kadını : Bedia Muvahhit (1897-1994)


1900'lü yılların başında, Türk kadınına her şeyin yasak olduğu dönemlerde saklı gizli de olsa sahneye çıkmayı başaran, daha üçüncü oyunundayken polislerden kaçmak zorunda kalan, bunalıma giren, trajik bir hayatı yaşayan, dönemin ünlü bestecisi Selahattin Pınar'la büyük bir aşk yaşayıp evlenen, ruh sağlığını yitiren, kimsesizler mezarlığına gömülen cesur kadın: Afife Jale

Bedia Muvahhit ise daha şanslı. Cumhuriyet'in ilanından sonra Atatürk'ün karşısında ilk kez sahneye çıkan Türk kadını O! Bugünkü adıyla Şehir Tiyatroları, o günkü adıyla Darülbedayi'nin ilk Türk kadın oyuncusu...

Aslında hayatları aynı zaman diliminde çakışan ve fakat hiç karşılaşmayan bu çok özel iki devrimci, iki güçlü kadını aynı perdede izleme şansını yakalıyoruz oyun sayesinde. Tiyatronun büyüsü de bu işte!

Kurgu muhteşemdi, sahne mükemmeldi, ışık oyunları şahaneydi, müzikler çok güzeldi, oyunculuklar efsaneydi... Karanlık bir sahnede ışık oyunlarıyla sanatçıların devleşen gölgelerine tanık olmak, zaten her şeyi yeterince anlatıyordu. Bir belgeselde yer alacak kadar çok bilgi, bu kadar büyülü, bu kadar duygusal, bu kadar şiirsel, bu kadar masalsı... Ancak bu kadar anlatılabilirdi... Bu kış şu ana kadar izlediğim beş oyun içinde açık ara birinciliği kesinlikle Hayal-i Temsil, “Afife ile Bedia” hak ediyordu.

Bir de şunu söylemeliyim ki, sanatta estetik unsurlar, ne kadar da önemli...

Bir hayalin temsili , Hayal-i Temsil

Yazar Ahmet Sami Özbudak, Afife ile Bedia'yı makyör Dikran'ın yazarın deyimiyle “zamansızlığında” buluşturmuş. O kadar da güzel olmuş ki bu buluşma...


Oyuncular


Afife rolündeki Şebnem Köstem, Bedia rolündeki Hümay Güldağ ve Makyör Dikran rolündeki Yiğit Sertdemir, ışık oyunlarıyla devleşen gölgeleri gibi sahnede devleştiler. 3 oyuncu vardı ama çok karakter vardı sahnede. Oyunu yöneten Yiğit Sertdemir sadece Dikran Efendi değil, aynı zamanda İsmail Dümbüllü, aynı zamanda Selahattin Pınar, aynı zamanda zabıta, aynı zamanda eczacı, aynı zamanda polis komiseri de oldu. Ama bu geçişler o kadar estetik, o kadar doğal ve o kadar yumuşaktı ki, bütün bu karakterler farklı farklı oyuncular sandık....


Dekora hayran kaldım


İlk bakışta sahnede arkaya doğru daralan ahşap tahtalardan oluşma bir duvar görüntüsü vardı. Bu ahşap panellerin daraldığı en arkada ise bir boşluk... Ama sonra bizim görmediğimiz kapılar açıldıkça bambaşka dekorlar ortaya çıktı. Işığın mükemmel kullanımı ile masalın tam da içinde gibi hissettim. Dedim ya, ışıkla yapılan gölge oyunlarında sanatçıların nasıl devleştiğini görmek, oyunun ruhunu yansıtan muhteşem bir detaydı.

Oyunun Konusu

Anlatıcı Dikran Efendi'nin kılavuzluğunda hayallerden gerçeklere doğru savrulup gittik. Bir tarafta Bedia Muvahhit'e bakarken, öbür tarafta “Afife Jale” olduk. Bu iki devrimci kadının ödediği bedellere, başarılarına, sanat tutkularına, aşklarına tanık olduk. Bir ara “Dahiliye Nazırlığı Emri”ni seslendiren dış ses “Müslüman Türk kadınının tiyatro sahnesine çıkması yasaklanmıştır!” komutunu buyurgan bir sesle duyurduğunda, tüylerimiz diken diken oldu. Ki şu anda yazarken bile aynı duyguları hissederek ürperiyorum. “Bir bahar akşamı rastladım size” şarkısının Selahattin Pınar tarafından Afife Jale için yazılmış olabileceğini düşünmek, bilinmeyen hayatlara dokunmanın büyüsüydü...


Tiyatro seven herkese bu oyunu izlemelerini şiddetle tavsiye ediyorum. Bu arada hem oyunda emeği geçenlere, hem de sanat adına bedel ödeyen bu cesur, bu aydınlık, bu devrimci iki kadına yürekten teşekkür ediyorum.

Sanatsız kalmasın bu topraklar....


OYUN KÜNYESİ
Yazan: Ahmet Sami Özbudak
Yöneten: Yiğit Sertdemir
Dramaturg: Sinem Özlek
Işık/ Sahne Tasarımı : Cem Yılmazer
Kostüm tasarım : Nihal Kaplangı
Efekt tasarım: Kadir Arlı
Kareografi: Cihan Yöntem
Müzik direktörü: Hüseyin Tuncel


OYUNCULAR: Şebnem Köstem, Hümay Güldağ, Yiğit Sertdemir
Devamını Oku

30 Aralık 2016 Cuma

2017'de YOR'ulmadan...

Ben bu yeni yılda kendime çok somut bir hedef koyuyorum. “R” harfini yutmayacağım! Evet düşündüm, taşındım, başarması kolay gibi görünen, aslında hiç de sanıldığı kadar kolay olmayan bir hedefte karar kıldım!

 2017'de “yor” suz hayattan “yor” lu hayata adım atmak istiyorum!
Yazması kolay olan, okumada da sorun çıkarmayan, ama iş konuşmaya gelince yutulan zavallı harf, zavallı “r”, bu kadar hoyrat davranılmayı hak etmiyor! Buna bir son vermek lazım diye düşündüm ve 2017'de ona özen göstermeyi kendime görev bildim! Ne o, şaşırdınız mı? Niye şaşırıyorsunuz ki... Gayet mütevazı, bir o kadar da iddialı bir dilek benimkisi... Bu ülkede neler oluyor şaşırmıyorsunuz da benim gariban dileğime mi “Yok canım, daha neler” diyorsunuz! Teessüf ederim, gerçekten çok teessüf ederim... Böyle şeylere aşırı derecede kırılıyorum ben!


Madem herkes kendi bildiğini okuyor, madem herkes kendi çıkarlarına göre hareket ediyor, madem iyi dileklerde bile bir araya gelemiyoruz, ben de alıp başımı gitmek istedim işte farklı diyarlara... Ülküsüz kalmıştım, ülkümü buldum! Elimden tutan oldu da, mesela “bak 2017'de şöyle bir şey yapacağız, ne bileyim Mars'a gideceğiz, ya da Türkiye'nin her karış toprağını yeşillle dolduracağız, organik tarım yapacağız, tavuklarımız özgürce gezmekten mutluluk sarhoşu olacak” gibi şeyler söyleyen oldu da ben mi katılmadım! Baktım umutlar tükeniyor, yüzler asık; kendime umutlanacağım bir amaç buldum. Gerekçelerim çoktan hazır:

70 milyonun (!) izlediği koskoca devlet televizyonun spikerleri bile kendisini unutturmaya çalışıyor. “Sesimi duyUYO musun sevgili kameraman arkadaşım?” diyorlar, “Sesim geliYO mu?” diye tekrar ediyorlar. O zavallı “R” böylesi anlarda nasıl üzülüyor, nasıl da içine içine atıyor dertlerini siz hiç düşünüyor musunuz? Tabi ki düşünmezsiniz, ateş düştüğü yeri yakar...


Bakmayın öyle kenardan kenardan, bana umutlu bir şeylerle gelen yoksa aranızdan, dönmem artık yolumdan! Slogan mı istiyorsunuz, alın size slogan:

Şimdiki zaman R'siz olmaz, sevenler ayrılmaz! Yok bunu beğenmedim, “Hor görme “R”yi ne olur, çalış senin de olur” Bu çok saçma oldu, “R”siz hayat ah ne bayat! Yok bu da olmadı. Şimdiki zamanın bütün “R” leri birleşin! Bunun sonucu da “rrrrrr” olur, çok gürültülü olur, 
bunu da sevmedim. “Tek ek, tek harf, tek yürek” Bu cümleyle de gaza gelemiyorum... “R'lerine bahar gelmiş memleketimin” diyesim geliyor, “Remocan” türküsünü mırıldanıyorum içten içe, “Rey rey rey” diye halay çekenleri düşünüyorum, olay tek kanallı televizyonda virgülde yarım nefes, noktada tam nefes es veren spikerlere kadar uzanıyor.

Şimdi içinizden birileri “Ülkede o kadar çok dert varken, senin takıldığın şeye bak!” diyebilir. Hiç alınmam, yüksek sesle de söyleyebilirsiniz... Ama bilin ki bugün “R” leri yok sayan, yarın neleri yok saymaz? Bunun t'si var, yumuşak g'si var, değil mi ama...

Hem siz sanıYO musunuz ki, bu iş burada bitiYO, hayır bitmiYO! R'ler hayatımıza tekrar girdiğinde her şey çok güzel olacak belki de... Ben üzerime düşeni yapıyorum arkadaşlar, gerisi size kalmış..

Yeni yılınızı kutluYORum, haydi sıra sizde, aşağıya bırakın bol bol YORum...


Devamını Oku

23 Aralık 2016 Cuma

#SaatlerGeriAlınsın

Hani bazı rutinler vardır, biz farkında olmasak da varlıklarıyla bize huzur veren, gülümseten... Saatleri kışın geri, yazın ileri almak da öyleydi.

Mesela bir gün önceden gazetelerde haber olurdu :

"Her sene olduğu gibi bu sene de yaz saati uygulaması sona eriyor. Saatlerinizi geri almayı unutmayın!"

Sonra ertesi gün mutlaka şöyle haberler çıkardı:

Saatini ileri almayı unutan dalgın öğrenci, sınavı kaçırdı”

Servisi kaçıranlar mı dersiniz, uçağı kaçıranlar mı dersiniz... Basit unutkanlıklarımıza gülerdik milletçe. Ne güzelmiş, ne naifmiş o günler...

Çoğumuzun konu hakkında komik anıları vardı. Ben de bir keresinde İngilizce kursuna geç kalmıştım bu saatleri ileri geri alma meselesi yüzünden, sınıfa geç girmeye utanmıştım...



Bu konu, büyük ablamla öğrencilik yıllarımdan beri bir espriydi aramızda. O beni bir gün önceden arar, “saatini ileri / geri almayı sakın unutma” der, ben de “Yaa, sen de beni salak mı sanıyorsun, tabii ki unutmam” diye cevap verirdim, kendi aramızda gülüşürdük. Ertesi gün de kontrol amaçlı tekrar arardı. “Unutmadın değil mi?” “Yok, unutmadım “ derdim. Yıllardır süren ritüelimiz bu sene yaşanmadı...

Oysa kendi aramızda böyle sıradan, basit bir esprimiz vardı...

En çok da; çok övündüğüm, hiç şaşmaz dediğim vücut saatimin şaşmasına üzülüyorum... Yıllarca sabah 6.00, bilemedin 6.30'da ayakta olan ben, artık 8-8:30'den önce kalkamıyorum. Çünkü hava aydınlanmıyor! Biyolojik saatim, karanlıkta uyanmayı reddediyor! Karanlıkta minicik çocukların servise binmesi konusuna ise hiç girmiyorum...

Söylenecek çok  şey var...

Aşağıya bir "imza kampanyası"  ekledim. 

İmza bir umut, 
   Belki iklim değişir, Akdeniz olur....

imza kampanyası 








Devamını Oku

21 Aralık 2016 Çarşamba

Sigarayı bırakalı bugün tam 3 yıl oldu...

Bugün yine o gün... Günlerden 21 aralık, en uzun gece, gün dönümü. Artık bugünden sonra günler uzamaya başlayacak, karanlıklar azalacak yarıküremizde. Sadece bugüne özel olarak Kuzey Kutup Dairesi'nde 24 saat süren gece, Güney Kutup Dairesi'nde ise 24 saat süren gündüz yaşanacak. Ülkemizin en uzun gecesi ise Sinop'ta olacak. Kuzey Yarıküre'de kışın başladığı gün bugün. Benim hayatıma ise 3 yıl önce tam da bugün bahar gelmişti. Çünkü 3 yıl önce tam da bugün ben, sigarayı bırakmıştım...


Özel olarak böyle anlamlı bir güne denk getirmedim sigarayı bırakma konusunu, ben de sonradan fark ettim bu güzel tesadüfü. Ama bu yazıya denk gelen birileri, belki benim gibi böyle özel bir günde sigarayı bırakmak isteyebilirler diye, yazıyı sabah erkenden yazmaya karar verdim. Burada konu hakkında yazdığım diğer yazılar da var. Hatta içlerinden bir tanesi yüzlerce yorum aldı ve sanırım biraz faydam oldu birilerine... Kimbilir belki de bugün sıra sizdedir...

Peki ne oldu bu üç yıldan sonra? Tek kelimeyle ifade edeyim; mutluyum! Kişisel tarihimde bir yanlıştan döndüğüm için, bir bağımlılıktan kurtulduğum için, sağlığım adına güzel bir adım attığım için, kendime zarar vermekten kaynaklı suçluluk duygusunu artık yaşamadığım için gerçekten de çok mutluyum. Sigarayı bırakmak harbiden güzel şey, darısı başınıza diyorum. Bu arada belki klişe olacak ama ben yine de tekrar edeyim, gerçekten de herkes sigarayı bırakabilir. Hatta klişenin devamını da getireyim: “Ben bıraktıktan sonra herkes bırakabilir!”


Biliyor musunuz bazen sigara içen halimi hayal bile edemiyorum. Hani diyorlar ya “dün gibi aklımda, hiç unutamıyorum, her an başlayabilirim gibi geliyor” gibi şeyler... Bana bütün bunlar hiç olmadı. Aklıma asla gelmiyor, hiç özlemiyorum, sigara içmediğim için kendimi gerçekten çok ama çok mutlu hissediyorum.

Hemen hemen her gün yorum gelen şu yazımda bazen bana soruyorlar “hâlâ içmiyor musunuz?” “bir tane bile mi?” gibi sorular. Ben de şimdi cevap veriyorum:

Mantıklı bir insan, aynı konuda aynı hatayı ikinci kez neden yapsın ki?”

Sağlıklı, dumansız, bol oksijenli, mutlu, huzurlu günler dilerim...



Devamını Oku

9 Aralık 2016 Cuma

İnsanlık zor zanaat!

Dün gibi anımsıyorum. Geçen sene bugündü. Cam masanın etrafında toplanmış bir proje kotarmaya çalışıyorduk. Toplantı uzadıkça uzuyor ama bir adım bile ilerleyemiyorduk. Zaten ilerlememiz de mümkün değildi. Çünkü mesele üzüm yemek değil, gerçekten de bağcıyı dövmekti. Üst düzey yönetici ve patronun olduğu çoğu iş toplantısında olduğu gibi egolar çarpışıyordu. Hatta çarpışmanın şiddetinden çıkan mavi kıvılcımlar neredeyse çıplak gözle görülebilir hale gelmişti.
Daraldığımı hissettim, sanki bir el boğazımı sıkıyordu. Bir an geldi, kendime yabancılaştım. İçimdeki benliğim, korumaya çalıştığım ruhum adeta isyan ediyordu. Bu insanlar ne yapmaya çalışıyorlardı, emek neydi, sevgi emekti, yok bu replik Selvi Boylum Al Yazmalım'daydı.
İyi de emek neydi? Bir patronun egosuna ruhunu teslim etmek miydi?

Artık konuşmaları uğultu şeklinde duymaya başlamıştım. En son hatırladığım cümle, patronun “ben olsaydım böyle yapmazdım” şeklindeki “müstehzi” yorumu oldu. Burada bilerek bu kelimeyi kullanıyorum, zira “ alaycı” demek istemiyorum, çok ağır geliyor düşündükçe şimdi bile. “Madem beğenmiyorsunuz, siz yapın o zaman” deyip o cam masadan nasıl kalktığımı hiç bilmiyorum. Sanırım saniyeden de kısa bir andı. Çantamı aldım, ceketimi aldım, fırlayarak uzaklaştım ortamdan.
Sahi emek neydi, emek bir patronun iki dudağının arasından çıkacak “onay” sözcüğüne bağlı değersiz bir şey miydi?

O gün yağmur yağıyordu, hava soğuktu. Saatlerce dolaştım sokaklarda. Bir bozacıya girdim, kenar masalardan birine oturdum. İlk kez boza içtim o gün, üzerinde leblebi ve tarçın vardı. Güzeldi, tatlımsı ekşiydi tadı. Tıpkı hayat gibi, hem tatlımsı, hem de ekşimsi... Üzeri tarçınla tatlı, dibi bozayla ekşi. Cicim ayları sona eren evlilikler gibi, iş yerindeki ilk ayda kişiye misafir muamelesi yapılması gibi...
O gün ne acayip bir gündü, yağmur, göz yaşı, tekrar yağmur birbirine karışmıştı... Çok üzülmüştüm, hıncım içimde düğümlenmişti... Sonra bir ayakkabı ustasının dükkanına girip kendime bir çift bot siparişi vermiştim. Ayağımın ölçüsünü alırken üzüntülü halimi soran ustaya “bugün işi bıraktım” dediğimde usta “yapma vazgeç” demişti. Sonra o ayakkabı hep ayağımı sıktı, o gün bugündür belki de hiç giymedim...

İnsan emeğini korumalı, insan insan olmayı korumalı. Belki birgün bu düzen değişir. Umarım değişir. Birileri parası var diye emrinde insan çalıştırmaz. İnşallah birgün sosyalizm gelir, herkes eşit olur. Sosyalizm gelsin diye dua da ettim ya bugün, artık sözün bittiği yerdir bence bu nokta...

Demem o ki, insanlık zor zanaat be dostum, gerçekten zor... 
Devamını Oku

6 Aralık 2016 Salı

YOLO Dünyası için Geri Sayım Başladı!


Ulaşımda En Pratik Yol O!  sloganı ile yola çıkan ve Uber’in karşılaştığı en güçlü rakip olan girişim YOLO için geri sayım başladı. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de yoğun ilgi gören şehir içi, konfor ve kaliteyi birleştiren yolculuklar sağlayan platformlara bir yenisi daha ekleniyor. Kısa süre içinde hayatımızda farklı bir yer edinmeyi hedefleyen girişimin adı YOLO.

YOLO, şehir içinde lüks segment araçlar ile şehir içi VIP taşımacılık hizmeti veren ve sektöre çok iddialı girerek diğer rakiplerine nazaran çok farklı iş modeli ve kazanç vaat eden bir mobil uygulama. Dünyada Uber modeli olarak bilinen mobil uygulamanın Türkiye versiyonu olarak planlanmış olan YOLO, uzun süren Ar-Ge çalışmaları sonucunda ortaya çıkmış.

YOLO’yu dünyadaki benzerlerinden farklı kılan en önemli özellik TR’de hukuksal altyapısının sağlamlığı ve farklı kazanç modelleri. YOLO, hem kullanıcılara, hem de iş ortaklarına sağladığı yeni nesil bir iş modeli ile kısa sürede yola çıkıyor.

YOLO, TEB Holding ve Çolakoğlu Grup Yönetim Kurulu Üyesi Haydar ÇOLAKOĞLU başkanlığındaki güçlü yatırımcı ve yönetim kadrosu ile de dikkat çekiyor. Yönetim kademesindeki 12 kişilik tecrübeli ekibin, 1 yıl süren çalışmaları sonucu ortaya çıkardıkları YOLO, şehir hayatına yeni bir soluk getirmeyi planlıyor.


Ulaşımdaki zorlukları keyif ve konfor ile çok uygun koşullarda sunmayı hedefleyen ekip adına konuşan YOLO Yönetim Kurulu Başkanı Haydar ÇOLAKOĞLU şunları söyledi;
“Günümüzde temel ihtiyaçlarımızdan biri olan şehir içi konforlu seyahatin hızlı, güvenli ve ucuz olarak sağlanabilmesi başlangıç noktamızdı. Bununla birlikte, kayıt dışı kalan birçok seyahatin kayıt altına alınarak vergilendirilmesi, sektörde hukuksal altyapının sağlamlaştırılması yeni düzende yeni normallere alışan bizler için çok önemli. İşlerimize teknolojiyi en verimli şekilde entegre etmek hem kullanıcılarımıza hem de iş ortaklarımıza yüksek kazanç sağlayacaktır.



YOLO yüzde yüz yerli yapım bir uygulamadır. Amaçlarımızdan biriside bu iş modelini hızlı bir şekilde ülke dışında da kullanılan bir marka yapmaktır. YOLO’nun temel felsefesi bundan ibarettir.
Kendi kurucularımızın sağladıkları desteklerin yanında, henüz başlangıç aşamasında iken Los Angeles merkezli bir yatırım şirketinden 16 milyon dolar değerleme ile bir kısım yatırım aldık. Kendileri ile yaptığımız çalışmalar sonucunda da “you only live once” baş harflerinden oluşan YOLO isminde karar kıldık. Bunun yanısıra Los Angeles, San Francisco, Londra ve Zürih merkezli yatırımcı grupları ile de görüşmelerimiz devam etmekte. Bu güç birliği platformu ile hem UBER gibi bir dünya devine rakip olacak, hem de Türkiye’den bir dünya markası çıkartabilmek için çalışacağız.

Başlangıç gününde 300’ün üzerinde araç ile hizmet verecek olan YOLO ile kullanıcılar, tek tuş ile araç çağırabilecek, ulaşım ücretlerini kredi kartları ile ödeyebilecekler. Araçta unuttukları herhangi bir eşyanın güvende olduğunu bilecekler. Yıl sonu hedefimizde 1000’i aşkın araçla hizmet vermek var.

Bu uygulamaların yanı sıra yolcularımızı çok özel kampanyalardan da faydalandıracağız. Farklılıklarımız, ilk günden bu ayrıcalıklar ile görülecek. Kasim ayında acilacak beta surumu ile İstanbul`un bazi seckin mekanlarinda yapilacak test surusleri ile hizmete baslayacak olan uygulama üzerinden özellikle tanıtım günlerimizde kayıt yaptıran yolcularımıza 15 Aralık - 4 Ocak tarihleri arasında ücretsiz ulaşım hakları, çeşitli promosyonlar sağlayacağız. Açılışa özel bu kampanya gibi birçok büyük kurumdan da kampanya desteği alan YOLO ile yolculuklarınızın standartları değişecek. YOLO’yu hepinize tavsiye ediyorum. YOLO dünyasına hoş geldiniz.”


GooglePlay ve AppStore dan indireceğiniz uygulama sayesinde YOLO dünyasında siz de yerinizi alın. Detaylı bilgi ve iletişim için www.yolo.com.tr adresinden YOLO’ ya ulaşabilir @yolo_turkiye Instagram adresinden de takip edebilirsiniz.

Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını Oku