9 Ekim 2021 Cumartesi

Rakı Abi’nin Dönüşü

Hastanede yatan bir arkadaşımla periyodik olarak her gün konuşuyoruz. “Camdan bakıyorum” dedi geçen gün. “Ne görüyorsun?” diye sordum. Geniş bir avlu, güzel güzel ağaçlar ve bol yeşilli manzarasından bahsetti. Sonra ben de anlatmaya başladım:

Camdan baktığımda karşı apartmanın üçüncü katında “Rakı Abi”nin son bir aydır tadilat yaptırdığı evini görüyorum. Galiba dokuz on senedir yoktu Rakı Abi. Park yeri bulamadığı için bir gün kafasına esmiş, gül gibi evini aniden bırakıp Koşuyolu’ndaki bahçeli, otoparklı güzel evlerden birine taşınmıştı. Oysa mahallede evine gittiğim nadir insanlardan biriydi kendisi. O yüzden taşındıkları için üzülmüştüm. Evine gittiğim dediğime bakma sen. Bir kere gittim hepi topu; kızından piyano dinlemek için. Çok da güzel çalmıştı. Sahi adı neydi?  Bira içmiştik birer tane de.  Benim gibi komşusevmez, evgezmesi yapmaz birisi için büyük olaydı tabii ki…

 Her akşam camın önünde oturur, elinde rakı kadehi ile bakkala ve alt kattaki kendine benzeyen kişiye espriler yapardı. Galiba kavun da olurdu önünde eşlikçi olarak, belki de biraz beyaz peynir. Tam anımsayamıyorum şimdi. Bazen klasik müzik açardı yüksek sesle. Bazen de o zamanlar liseye giden kızının çaldığı piyanoyu dinlerdik.

Rakı Abi (Temsili)
Ben de cd çalardan Pera Klasikleri dinlerdim çokça. Demek biraz yüksek sesle dinlemişsem… Rakı Abi ile bu müzikler sayesinde tanışmıştık camdan cama. Bana Vivaldi, Bach, Mozart eserleri olan cd’lerini vermiştı kopyalamam için. Sahi cd dinliyorduk o zamanlar. Vay be, ne değişik geliyor şimdi!

Bildiğim kadarıyla Rakı Abi’nin bir karısı varmış ve  çok sık seyahat ediyormuş. Detayını bilmiyorum; bildiğim tek şey, kendisiyle hiç karşılaşmadığım.

Mahallenin bakkalından duyduğuma göre bu aralar kızını evlendiriyormuş, Koşuyolu’ndaki evi de kızına hediye etmiş. Tadilat yaptırıp eski evine bu yüzden taşınacakmış karısıyla birlikte.

Rakı Abi’nin alt katında Arzu ve annesi oturuyor. Evin babasını ben hiç görmedim. Ben bu mahalleye taşınmadan önce göçüp gitmiş bu dünyadan. Bir de erkek kardeşi vardı Arzu’nun. Rakı Abi ile akşamları camdan cama altlı üstlü içerlerdi. İkisinin de kafası kel demeyeyim de -saçsız- olduğu için karıştırıyordum ilk zamanlar.

 “Ya” diyordum kendi kendime; “Rakı Abi’den iki tane mi var?”

 Belki inanmayacaksın ama, epey bir süre sonra ayırt ettim ikisinin farklı kişiler olduğunu!  İtiraf edeyim; alt kattakine pek de kanım kaynamadığı için O’na asla “Rakı Abi” demedim. Sanki düzenin adamı gibi bir havası vardı. Ne bileyim, demek ki içimden gelmemiş. Bundan beş altı sene önce ben tatile gitmişken bir de öğrendim ki bu alt kattaki “Çakma Rakı Abi” evlenip başka bir semte taşınmış. Arzu ve annesi de böylece yalnız kalmışlar.

 Arzu ve annesini sonra geniş geniş anlatırım söz.

Ben aslında şunları merak ediyorum:

 Bunca yıl sonra mahalleye geri döndüğünde Rakı Abi yine camda rakısını içecek mi? Daha doğrusu hep içebilecek mi? Mesela on sene önce televizyonda rakı görüntüsüne sansür yoktu. Acaba Rakı Abi günümüze ayak uydurup rakısını sansürler mi? 

Adana Rakı Festivali’nin adının bile “Adana Lezzet Festivali” ne dönüştüğü bu extraordinary zamanlarda, yeni hikayeler anlatırken acaba “Rakı Abi”’ye “Ayran Abi” demek zorunda kalır mıyım?  (dağlara taşlara diyeyim üç kere tahtaya vurayım)

Belki de Rakı Abi’nin mahalleye dönüşü Evren’den bir işarettir olamaz mı yani?

Devamını Oku

3 Ekim 2021 Pazar

Oradan Buradan Şuradan Ortaya Karışık...

Bloga iki satır yazmadan kocaman yaz geçti. Yuh olsun bana! Hani benim için yazmak yaşamaktı! Madem öyleydi, o zaman şu bitmekte olan 2021 yazını yaşanmamış mı sayacağım? İki seçenek var…Ya kocaman yaz geçerken ben gerçekten yaşamadım; ya da yaşadıklarımı ve düşündüklerimi yazmadığım için yaşadım dememeliyim! Şimdi diyeceksiniz ki pazar pazar kafa ütülüyorsun! Giysi ütülemenin bile başlı başına saçmalık olduğunu düşünen ben, “kafa ütüleme” deyiminin derinlerine girersem şimdi hiç çıkamam işin içinden ve sizler de eminim bu ilk paragrafı bitirmeden blogdan koşarcasına kaçarsınız. Bence bunu birbirimize yapmayalım. Birbirimizi üzmeyelim, yani ne ben “kafa ütüleyeyim”, ne de sizler, blogdan kaçıp gitmeyin.

O zaman oradan buradan laflayalım biraz, maksat soğuyan aralar ısınsın.

Müze Gazhane'de Veba Oyunu


Uzun bir aradan sonra dün akşam ilk defa Şehir Tiyatroları’ndan oyun izledim. Yeni bir sahnede. Müze Gazhane. Kocaman bir kültür kampüsü gibi olmuş burası. Bahçesine girer girmez sanatın o büyülü enerjisini hissettim, içim ısındı. İçindeki geniş meydanda Akbank Caz Festivali kapsamında konser vardı. Yerlere minderler atmışlar, ne hoş ortam. Biraz yürüyünce sağda kütüphane,  ileride belediyenin iki kafesi, müze binaları, iki tane tiyatro sahnesi, açık alanda  modern heykeller, ağaçlar, gençler, cıvıltılar… “Böyle bir yerde ne güzel otopark olurdu, yanına da avm kondurulurdu!” diye düşünenler bana kızma özgürlüklerini kullanabilirler. Çünkü “Helal olsun belediyeye!” demek istiyorum ben. Demem o ki pek bir içim açıldı.



Gelelim oyuna. Albert Camus’nun ünlü eseri Veba’nın modern bir yorumuydu… Evet emeğe saygı diye başlamak istiyorum. Yeni Genel Sanat Yönetmeni pandemi sürecinde “Minimal Sezon” diye açtı kapılarını. Afişler siyah beyaz,  ödenekli tiyatrolarda alıştığımız güzel dekorlar ve kostümler yok.

Sahnede fonksiyonel kullanılan iki beyaz masa, birkaç mikrofon, beş altı tane beyaz sandalye, bir yangın kovası, iki askı- üzerinde doktor önlükleri asılı-. Evet bütün dekor bu kadar. Ben salonun solunda oturuyordum, sahnenin sağında yer alan ışıklar da görüş alanımdaydı bu nedenle.

Evet benim sanat eğitimim yok, bilinçli bir tiyatro izleyicisi değilim. Ortalama izleyici sınıfındayım. Gözlemlerimi bu parantezde algılayın lütfen. Bu girizgahtan sonra artık itiraf edebilirim. Dün akşam sanki tiyatro izlemedim de okuma tiyatrosuna gitmiş gibi hissettim. Yani oyunu izlemeyip sadece dinleseydim de bendeki etkisi aynı olurdu. Hatta ara ara oyuna değil de  açık oturuma gelmiş gibiydim. Sıfır dekor, çok az müzik, biraz ışık, durağan akış, ee hani nerede büyük büyük laflar eden, insanı düşünmeye hayal kurmaya sürükleyen tiyatro büyüsü… Soyut anlatım diyorlar sanırım buna. Bu kadar hayal gücü kullanacaksam kitap okurum, niye tiyatroya gideyim ki! Tekrar altını çiziyorum; içinizde bu konuda uzman olan varsa lütfen bana kızmasın, kişisel yorumumdur.

Ben, oyundan hiç ama hiç zevk almadım!

Neyse işte, zaten oyuna konsantre olamamışım, bir de dışarıdaki caz konserinden çok az da olsa ses duyulmaz mı… Ne yalan söyleyeyim, bu oyunda 90 dakika zaman kaybedeceğime dışarıda soğuk da olsa müzik dinlemeyi tercih ederdim…




Pandemik Günler

Gelelim pandemik günlere… Bildiğiniz gibi, yani karman çorman geçmeye devam ediyor. İki Biontech aşımı oldum, her ne kadar aklımdan “kapitalizm hastalıklar yaratıp ilaçlar satıyor” cümleleri geçse de, bilim insanlarına güvenmek zorundayım. Alternatifim mi var sanki…

Her şey değişiyor

Hem pandemiden, hem de bilindik nedenlerden ötürü her şey değişiyor. Yumruk tokuşturarak selamlaşıyoruz mesela. Ben sevmiyorum gerçi bunu ama karşılık vermemek de olmuyor.

Hayatımız oldu “gönder gelsin, getir gelsin, hepsi ekspres, yemek sepeti var var, trendyol" Ne bileyim; böyle şeyler işte. Pandemide evden çıkamayanlara hizmet etmek gibi gayet masum bir amaçla yola çıktılar. Ama şu an, “Mahallenizdeki en yakın marketten alıp size getiriyoruz” sloganıyla küçük işletmelerin kazançlarından komisyon apartma derdine düştüler. Oysa bakkalın çırağı vardı, camlardan sarkıtılan sepetler vardı. Bak demedi demeyin; bunlar yakında bakkallara özenip veresiye defteri de tutmaya başlarlar. Tabii ki küçücük bir komisyon karşılığında…

Hayır  cidden anlamıyorum. Her şeyi satan, bunlara aracılık eden, aracının aracısının aracısı olanlar; üretici  ve emekçiler bu şekilde ezilmeye devam ettiği sürece  ileride satacak bir şey kalmayacağını düşünemiyor mu?

Geçenlerde bir video gördüm. Kadın yeni  ortaya çıkan görgüsüz zengin kitleden. Aynen şöyle diyor mikrofona:

“Biz lüksün yokluğunu çekiyoruz. Ben Çekmeköy^den Kadıköy’e kadar baktım, hiçbir yerde lüks  kiralık araba bulamadım! Iphone 16 için kuyruğa girmek zorunda kalıyoruz. Evet fakir de var doğru ama biz zaten onlara yardım ediyoruz…”

Aynen böyle dedi abla, gidişattan aşırı memnun, yüzü gülücük saçıyor. 20 sene önce  böyle miydi, ne kadar geliştik falan diye de ekledi.

Adeta ülkemizin geldiği noktayı özetledi zavallı mağdure (!)

Öte yandan herkes bir dikiş tutturdu gidiyor, bakalım nereye kadar. Mesela mizahına hayran olduğumuz Gülse Birsel bile sosyal medyasında “Hepsi Burada” için çalışıyor. Her şey, ama her şey sahte artık.

Bütün bu hengamede değişmeyen tek şey var. Şimdi bazılarınız “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” klişesini geçiriyorsunuz içinizden ama ters köşe oldunuz. Çünkü ben onu söylemeyeceğim. Değişmeyen tek şey bence iş hayatındaki arsız, hırsız, yalancı, entrikacı tiplerin dürüstçe çalışan insanlardan daha çok kazanması ve değer görmesi… Harbiden bu salak durum hiç ama hiç değişmiyor… İçimdeki “nalet olası” adalet duygusu zedelendikçe zedeleniyor, zedelendikçe zedeleniyor. “Aman sana ne” diyebilsem, belki huzura ereceğim ama nerde bende o genişlik…

Velhasıl-ı kelam, eskiler nasıl derler,  bir oradan bir buradan söyleştik işte. En azından bunca aradan sonra biraz birbirimize ısınmış olduk. Bugünlük benden bu kadar. Umarım en kısa zamanda bu kadar karman çorman olmayan güncel yazılarıma devam edebilirim.

Kalın sağlıcakla, sevgiyle, umutla. Hem de her şeye rağmen! 

 

Devamını Oku

25 Temmuz 2021 Pazar

Instagram'ın Şükürcü Kadınları ve Reklam Hayatlar

Instagramdan ünlü takip etmeyenimiz var mı? Hele de ünlü ailelerin kadınlarını! Harika döşenmiş evleri, havuzlu yazlıkları, çiçekli bahçeleri, sevimli mi sevimli çocukları, tüyleri taranmış köpekleri…  Bir peri masalı gibi sunmuyorlar mı özel hayatlarını? O hayatlara bakıp bakıp hayaller kurmuyor muyuz? Bu hanımefendilerin çoğunun ortak özelliklerini söyleyeyim mi size:

Hepsi “Şükürcü”!

Sanki azla yetiniyormuş gibi hemen hemen her paylaşımlarında “Bin şükür, çok şükür” falan diyorlar! Çok samimi gibi, içimizden biri gibi, evlerine bizi konuk etmişler gibi, çok mütevazıymışlar gibi davranıp; zenginliklerini gözümüze gözümüze sokarken hem de! “Çok şükür!” diyorlar! Zannedersin yer sofrasında zeytin ekmek yiyip mutlu olan çilekeş Anadolu kadını bunlar! 

Aman da ne şirin çocuklar, aman da ne huzurlu yuva diye diye, “like” ları ata ata bu ünlülerin Instagram hesaplarını  büyütmüyor muyuz bizler? Sonra ne oluyor? Bir bakıyoruz ki olay, o peri masalı evin mutfağından hoop “cif” reklamına evrilivermiş! 

Bir kadın var mesela, 1,8 M takipçisi var İnstagram’da. Kadının ikiz çocukları, nefis yazlığı, şakacı kocası…Her şeye şükrediyor! Şükür bugün de havuza girdik, şükür bugün de aşkla doluyuz, aman şükür bugün de arkadaşlarımızla doğum günü kutladık! Hayat ne tatlı, haydi dans edelim eğlenelim, aman da ne güzel bugün da ayaklarımı uzattım gecenin keyfini çıkarıyorum şükür! Sonra bir bakmışız şükrede ede “Su” reklamına çıkıvermiş!  Biz de en saf ve hayalci duygularımızla “Ne güzel pozitif paylaşımlar yapıyor, içimiz açılıyor!” diye diye hikayelerini takip ediyor, like’ları atıyor ve bu değirmene su taşıyoruz! Peri masalı gibi hayatını gözümüze sokup sokup bir de demez mi “ Bir maşallahınızı alırız!” diye! Madem nazar değecek diye korkuyorsun, o halde niye gözümüze sokuyorsun hayatının ballı kaymaklı taraflarını a be güzelim! 

İçinizden bazılarınız diyecek ki madem söyleniyorsun takip etme o zaman! Evet, tam da öyle yapıp çıktım bugün takipten! Bu kadının yapay pozitifliğiyle içimi şişirdiğini fark ettim çünkü! 

Sanki pandemiden sonra daha da çoğaldı bu reklam hadisesi. Hep de aynı yüzler! Binlerce tiyatrocu oyuncu işsizken, zaten dizilerden çuvalla para kazananlar oynuyor  reklamlarda. Hem de özel hayatlarını satarak!

Misal; sen muhteşem süleyman olarak karizma yapacaksın, miralay cevdet olarak gönüllerde taht kuracaksın, sonra da “zensiz olmaz” cıngılı eşliğinde gayet yapay, sahte bir reklam senaryosunda “içimden geldi” sloganıyla gerçek eşine pırlanta takacaksın! Ben de sana hayran olmaya devam edeceğim öyle mi! Üzgünüm benden yana sana hayranlık “artık olmazzz”!! (zensiz olmaz müziği eşliğinde okuyunuz)

Bebek sahibi olup da bez reklamına çıkmayan ünlü kalmamıştır herhalde! En son Bonomo’yu görünce pes yani dedim! Pes bebek!

Bir ünlü kadın var yine, 0 da “Şükürcügillerden” 2,8 M takipçisinden biri bugün eksildi! (ben). En son kocasını çok özlediğini, kavuşmak için dakika saydığını paylaşmıştı. Arkadaşımın bu konuda nefis bir yorumu var: “Whatsapp’dan kocasına “özledim” diye mesaj yazmak yerine neden bu duygusunu hepimiz üzerinden aktarıyor?”

Sahi 2,8 M insan neden senin bu kadar özelini bilmek zorunda ki! Ve hatta 2,8 M insan, senin kızının fiziksel olarak ergenliğe adım attığı özel gününü neden öğreniyor?

Evet bu aşırı feminist ve de “şükürcü” hanımefendiyi de bugün takipten çıktım, çok hafifledim gerçekten de!

Şimdi içinizden bazıları diyecek ki “Sosyal medya özgürlüktür, herkes reklam yapar para kazanır, isteyen istediğini paylaşır, sana ne! Beğenmiyorsan takipten çık” Haklısınız; özgürdür herkes. Ama bu kadar da “kör göze parmak sokar” gibi olmamalı her şey! Reklam olayı öyle bir hale geldi ki, ben gerçekten ünlülerin bebek bezi reklamına çıkmak için çocuk doğurduklarını, “cif” gibi mutfak deterjanı reklamına çıkmak için evlenip instagramda mutlu aile tablosu çizdiklerini düşünmeye başladım. Sanki hayat sahte de reklamlar gerçek gibi olmaya başladı.

Bence bu ünlülerin hayatları adeta distopik film senaryosu gibi; ama pırıltılı! Gerçek hayatlarını reklam gibi yaşayıp, araya bir de “cif” reklamı alıyorlar sanki! Başka bir deyişle reklam spotu gibi hayatlarına ürün yerleştirir gibi gerçek hayatlarını sıkıştırıyorlar! Truman Şov’da oynadıklarını bile bile o hayatı gerçek zannediyorlar, ve bizi de kandırıyorlar!

Bugünden tezi yok, sosyal medya takiplerime yeni bir süzgeç ekleyeceğim ben, yeterince alet olmadım mı her şeyin satılmasına!

 

 


Devamını Oku

22 Temmuz 2021 Perşembe

Trendyol Yemek mi, bir daha asla!

O akşam işten eve geç gelmiştim, yemek yapacak halim yoktu. Hiç istemesem de mecburen dışarıdan yemek söyleyecektim. Normalde hep mahallemizin lahmacun pide fırınından söylerim. O gün ne olduysa artık, şeytan mı dürttü nedir, Trendyol Yemek’ten söyleyeyim dedim. Hem ilk kullanım için indirim kuponu da veriyordu. (Zaten bizim gibi af edersiniz "sazanları" indirim kuponu, hediye kuponu vs. ile avlıyorlar.)

Neyse ben çok bilinen, aslında eve de yakın olan iyi bir dürümcüden siparişimi verdim. Aradan 20 dakika geçti, gelen giden bir şey yok, yarım saat geçti gelen giden bir şey hala yok. 45 dakika geçicince artık dayanamadım, Trendyol Yemek’in müşteri ilişkilerini aradım. On-on beş dakika telefonda bekledikten sonra nihayet müşteri temsilcisine ulaşmayı başardım. Sanki banka mübarek! Neyse... Günün yorgunluğu açlıkla birleşince neredeyse gerilecektim ama yapmadım. Derin bir nefes alıp müşteri temsilcisine derdimi sakin sakin anlattım.

-        "Hanımefendi 45 dakika oldu, söylediğim dürüm hala gelmedi.

-       " Şimdi bakıyorum hesabınıza

-       " Lütfen

-        "Sizin yemek siparişiniz iptal olmuş!

-        "Nasıl yani, anlayamadım, 45 dakika bekliyorum, sonra size telefon açtığımda siparişin iptal edildiğini mi öğreniyorum?

-       " Evet, kurye sizi adreste bulamadığı için siparişiniz iptal olmuş gözüküyor sistemde. Siz yeniden sipariş verin sisteme!!

Tabii ki çok sinirlenmiştim. Saat akşam 9’a geliyordu ve daha yemek yiyemiştim!. Bu arada mailime aşağıdaki gibi mesaj gelmişti.

“Siparişinizi teslim ettik!”

Gelmeyen dürümü teslim etmişler!

Trendyol hesabıma girdim baktım, evet orada da “siparişiniz teslim edildi” yazıyor! Nasıl yani, müşteri temsilcisi siparişimin iptal edildiğini söylüyor, Trendyol Sistemi “Teslim ettik” diyor! Tanrım karşımda organize yemek suç örgütü var sanki!

Tabii ki olayın peşini bırakmadım!

Hemen restoranı aradım. Onlar da “Siparişiniz teslim edilmiş” görünüyor sistemde dediler. Ben durumu güzelce tekrar anlattım, bu durumun restoranlarına da zarar vereceğini söyledim. Bu telefonum üzerine dürüst esnaf sağolsun O da olayın peşini bırakmamış. On dakika sonra beni aradı. Kuryeye ulaşmış, kurye aynen şöyle demiş:

“Müşteri adreste yoktu, ben de garibanlara yedirdim yemeği!”

Bunu duyunca açtım telefonu Trendyol’a ağzıma geleni söyledim.

“Siz, hırsız kuryeleri mi çalıştırıyorsunuz? Kurye adresi bulamadığında neden telefonla beni aramıyor, ya da size ulaşıp beni arattırmıyor! Hadi aramadı diyelim, neden adresi bulamayınca yemeği restorana geri götürmüyor, hadi geri götürmedi diyelim, neden sisteminize “teslimat gerçekleşti” diye bilgi veriyor. Nitelikli dolandırıcılık bu! Sosyal medyada, her yerde ve tüm tanıdıklarıma bu olayı anlatacağım!” dedim.  Tekrar aradığımda öğrendim ki, Trendyol, şikayetim üzerine kuryeye ulaşmış, kurye onlara da “sokak çocuklarına verdim yemeği “ demiş.  Modern Robin Hood hikayesi sanki! Hakkında soruşturma başlatılacakmış, falanmış filanmış… 

Akşamın özetini tekrar geçiyorum:

 Yorgundum ve açtım, yemek yiyip mutlu olacaktım. Trendyol  sayesinde çok çok doydum, evet  elbette “stres dolmasıydı” yediğim!

Sonrasında bir baktım Ekşi Sözlüğe, bu olay o kadar çok insanın başına gelmiş ki!



Kendi kendime kızdım tabii ki, mahallenin esnafı dururken trendyol mrendyol ne işim olurdu ki? Ağzım fena yandı, bir daha asla yapmam aynı hatayı! 

Üç dört gün sonra Trendyol’dan mesaj geldi. 

Müşteri memnuniyeti kapsamında paranız iade edildi”.

 Özürleri kabahatlerinden beter! Pardon Trendyol, göndermediğin yemeğin parasını iade ettiğinde bunun adı müşteri memnuniyeti mi oluyor! Satmadığın ürün için peşin aldığın parayı iade ediyorsun, borcunu ödüyorsun! Eğer müşteri memnuniyetini düşünseydin hediye kupon vs. verirdin! Yani Trendyol bunu da mı ben öğreteceğim sana, Türkiye’nin en çok kazanan şirketlerinden birisin güya, yazık çok yazık! Bizim mahallenin pidecisine bir kere telefon edip lahmacun soğuk gelmiş dediğimde adam o kadar ısrar etti ki bir hediye göndereyim diye, ben tabii ki kabul etmedim. Ama işte kriz yönetimi ve müşteri ilişkisi böyle bir şey, o afili toplantılarınızda kişisel gelişim koçluk falan filan safsatalarıyla olmuyor demek ki bazı şeyler!

Bu konunun bir de şu boyutu var:

Bu trendyol gibi kapitalist tekeller, hizmet sunma ayağına  mahallemizin küçük esnafının kazanacağı üç kuruştan bile komisyon alma derdindeler aslında! Gözlerini hırs bürümüş. Madem öyle, toplarım mahalledeki sevdiğim yemekçi esnafın telefon numaralarını, veririm siparişimi misler gibi! Çıkarırım aradan bu komisyoncu kapitalistleri!

 Bir daha Trendyol Yemek mi, evlerden uzak olsun!!

 

 

Devamını Oku

20 Temmuz 2021 Salı

Mutfaklardan kötü kötü kokular geliyor!

Blog yazmak, aslında biraz da kendimle konuşmak. Neredeyse iki buçuk aydır yazmadığıma göre demek ki kendimle de konuşmaz olmuşum. Ne yapıyorum peki kendimle bile konuşmazken? Harbiden ne yapıyorum ben? İş, hem fiziksel olarak hem de mental olarak çok zamanımı alıyor. sonra Twitter var, SP ne demiş, SS ne cevap vermiş, tatilimizi koronalasak da mı alsak, yoksa evde mi otursak, ne olacak bu memleketin hali… İşte böyle geçip gidiyor zaman…

Sizde algı nasıl bilmiyorum ama bu aralar bende hayat da sosyal medyanın hızına uyum sağlamış gibi. Nasıl desem, sanki önümde sanal bir sayfa var, olaylar o sayfada akıp gidiyor, bense aptal gibi izliyorum. Evet sadece izliyorum! Yok tam da öyle değil aslında. Bazen olup bitene sinirlenip ağız dolusu söylendiğim de oluyor. Vay be! Hepsi bu kadar, gerçekten de bu kadar… Bravo bana!

smelly city

 Sanki mutfakta berbat bir aşçı var, pis baharatlarla kötü kokan bir yemek yapıyor. Üstüne üstlük elindeki bütün malzemeleri,  hatta soğanı  ve kabağı bile, her şeyi ama her şeyi yakıyor! Bense yan odada oturuyorum. Kötü kokular burnuma geliyor gelmesine de af edersiniz bir yerimi kaldırıp olaya el atasım bile gelmiyor! “Amaan!” diyorum, “Kendisi pişiriyor kendisi yesin, bana ne!” diyorum. Sanki ben böyle yapınca hayat bahar oluyor. Nerdee! Tabii ki böyle bir şey olmuyor!  Çünkü mutfağımdaki kötü aşçının bütün akrabaları bizim mahalleyi çoktan ele geçirmiş bile. Her evin mutfağından leş gibi kötü kokular yayılıyor. Bütün mahalle pis pis kokuyor, sonra semt kokuyor, şehir kokuyor, her yer ama her yer pis pis baharat ve yanmış kabak ve yanmış soğan kokuyor! Hepimiz “Amaan” diyoruz, “Boşverrr!” diyoruz, “Dışarıdan söyleriz yemek!” diyoruz. Oysa mesele aç kalmak, yemek yemek ya da yememek değil ki! Mesele, temiz oksijenle dolu mis gibi bir havayı koklayamamak, dolu dolu nefes alamamak!

(Benim komikli, kara mizahlı tarzımı sevenler acaba yazıyı buraya kadar okudular mı, eğer okudularsa şimdi ne biçim daraldılar ve hayal kırıklığına uğradılar ama! Kızmayın, ne yapalım bugün de böyle olsun. Hatta biraz daha devam edeyim de bari bayram öncesi iyice ağızcağızlarımızın tadı kaçsın! Bir kerede dökeyim içimdekileri siz de rahat edin ben de rahat edeyim. Böyle yazmasam bugün, bir daha hiç yazamayacağım yoksa)

Evet devam ediyorum daralmaya ve de daraltmaya. Biraz umutsuzluk da var serde. Tabi ya, tam da öyle işte. Bir şeylerin değişebileceğine olan inancın kaybolması mı desem, en önem verdiğim değerlerin bile içlerinin boşaltılıp sıradanlaştırılması mı desem ne desem bilemedim. İçim şişti arkadaş! Mutfakta ille de pirzola ya da ne bileyim yanarlı dönerli antinli kuntinli portakallı pekin ördeği pişmesine gerek yok ki! Benim zaten böyle bir talebim de olmadı ki hiç! Normalde iki yumurta da kırsa insan, mis gibi kokmaz mı! Bunlar ne biçim aşçı böyle! Baharat yerine bataklık gazı mı kullanıyorlar anlamadım gitti!

 Söyleyin bana, bir mutfak neden pis pis baharat  ve yanık kokar! Bütün mahalle, bütün şehir, her yer ama her yer neden bu kadar pis kokar… Ya da söylemeyin, boşverin. Bu muhabbet de burada bitsin, iyice içimiz şiştiyse eğer, dağılalım gitsin..

NOT:

1-Ha sahi yarın bayram, iyi bayramlar, iyi iyi bayramlar…  

2- görsel : www.gettyimages.com'dan alıntıdır. 

Devamını Oku

15 Mayıs 2021 Cumartesi

DİSTOPİK MASKE HİKAYESİ

Yıl 2171, yer MAB cumhuriyeti. Aslında ülkenin tam adı MABAT Hayat Memat Çok Demokratik Cumhuriyetler Birliği Prensliği idi ama, bu yazı yazılmadan tam da bir gün önce sıradan, küçük, mini minnacık bir değişiklik oldu. Aman canım abartılı tepki vermeyin hemen! Yukarıdan gelen bir emirle dün gece saat 24 sıfır sıfır itibariyle isimlerin sonundaki  “At” hecesi yasaklandı. Bence çok da iyi oldu, hem olağan şeyler bunlar. Yani "Dikkat, Mabat, Damat, İcraat, İnşaat, Irgat, Gidişat, Berat, İdareimaslahat, İmdat, Heyhat ...vb." diyemiyor artık halk!  Bu durumda doğal olarak ülkenin adı da değişiyor ve kısaca Mab oluyor. Dedim ya takılmayın böyle ufak tefek şeylere, fazla derin de düşünmeyin, yeni yeni İC (at) çıkarmayın başımıza. Olanın bitenin keyfini sürüp ânı yaşayın. Alt tarafı ülkenin ismi değişti nedir yani! Hem yeni ismi daha kısa ve kullanışlı değil mi! Alışır Mablılar bu duruma, nelere alışmıyor ki insan! Eğer siz ısrarla MAB demek istemiyorsanız, açın sözlüğü bakın. Bulun Mabat anlamına gelen "üç harfli" başka bir sözcüğü. Onu da mı ben göstereyim… Yok bacım yok, herkes alışmış armut piş ağzıma düşe… Te Allahım!

Neyse işte bu Mab Cumhuriyetinin pek de sert olmayan bir takım kuralları var. Şöyle ki, toplum içinde insanların birbirleriyle konuşmaları yasak! Bu yüzden her Mab vatandaşı statüsüne uygun renkte ve uygun mesaj içeren maskeler takmak zorunda. Şimdi diyeceksiniz ki, yıl olmuş 2171, herhalde bu maskelerin üzerindeki yazılar laserli falandır, yanarlı dönerlidir. Hayır efendim hiç de öyle değil! Fazla uçmayın!. Yüz elli yıl sonrasını gözünüzde fazla büyütmeyin!. Gelecekteki Mab Cumhuriyeti ülkesinin değerli vatandaşları da bildiğiniz bez maskeleri takıyor. Hani 2021’li yıllarda yani tam 150 sene öncesinde Covid virüsü bulaşmasın diye takılan maskeler var ya, aynen onlardan kullanıyorlar Hani bir ara ülkemizin turizm çalışanları için tasarlanıp eleştiriler üzerine tedavülden “kısa süreliğine” kaldırılan maskeler vardı ya, “Enjoy, I’m vaccinated” yazanlar… Hah işte onların bir üst versiyonu bunlar. Ama tabii ki 150 yıl sonrasının insanları 2021’den daha önde! Kafaları günümüzün “reklam cıngılı besteleyip milyonlar içinde yüzerken ‘pozitif düşünün’ diye nasihatler veren  yıldız(cık)larından ve dev projelere milyon milyon liralar karşılığında reklam filmi çeken yıldızcık kocalarından daha  iyi çalışıyor! Ne demek istiyorum; öküz altında buzağı aramayın boşuna. Basit bir şey söylüyorum, yani şunu demek istiyorum: 

Bu adamlar en azından maskeleri kategorize etmeyi akıl etmişler! Anlayacağınız 2021'in reklamcıları gibi yandan kenardan dolanmayıp direkt uygulamaya geçmişler. 

Şöyle ki her sosyal sınıfın bir maske rengi var. Mesela mor maskeyi ruhban sınıfı takıyor. Bu maskelerin üzerinde “Huzurun keyfini sürüyoruz, biz cennetliğiz!” yazıyor. Bunlara kimseler hiçbir şeycik diyemiyor. Diğer bütün sınıfların mensupları gizliden ya da açıktan bu grubun maskelerine yüzlerini sürüp kendilerini kutsuyor. Sonrasında “tuzu kurular” sınıfı geliyor. Onların maske renkleri ise tabii ki etliye sütlüye dokunmayan siyah. Hem de "asilmiş" havasına bürünüyorlar bu rengi kullanarak. Peki ne yazıyor maskelerinin üzerinde:

“Çalışmanın keyfini sür, ben emrederim, sen yaparsın!”  

Elbette politikacı sınıfı da var. Onların maskeleri ise tek renk değil, janjanlı. Yani başka bir deyişle yanarlı dönerli. Halkın önündeyken  maskelerinin rengi toz pembeye dönüyor ve üzerinde “ Oy vemenin keyfini sür, gerisini hallederiz!” mesajı beliriyor. Kendi aralarındayken ise maskenin rengi tabii ki dolar yeşiline dönüşüyor. Bu durumdayken maskede çıkan mesajı ne yazık ki yazamıyorum. Çünkü kusura bakmayın ama terbiyem elvermiyor. Faklı fuklu bir şey işte, anladınız siz.

2171 yılının Mab Cumhuriyetinde tabii ki çalışan maraba sınıfı da var. Niye şaşırıyorsunuz ki! Bilirsiniz, ya da bilmeniz lazım. Sınıflar asla eşitlenmez! İşte yüz elli yıl sonrasının Mab Cumhuriyetinde de işçi, maraba, köle veya adına ne derseniz deyin böyle bir sınıf var. Onların maske rengi bilin bakalım ne renk? Evet bingo bildiniz. Elbette SARI! Hem de fosforlu sarı! Her çalışan kişi fosforlu sarı renkte maske takıyor. Çünkü sarı maske takan köleler her yerde hemen görünüyor, kaytaramıyor. Renk sabit ama maskenin üzerindeki mesajlar bulundukları sektöre göre değişiyor. Mesela turizm sektöründe marabaysanız “ Tatilinin keyfini çıkar! Benden uzaklaşma, korkma, her türlü aşımı oldum!” yazıyor maskenizde. Eğer yemekhane çalışanıysanız, “Yemeğin keyfini çıkar! Tırnaklarımı bugün kestim, saçlarımı kazıttım,  yemeğinden kıl tüy çıkmaz!” yazılı sarı maske takmak zorundasınız. Eğer temizlik emekçisi iseniz sarı maskenizde şu yazıyor: “Temizliğin keyfini Çıkar!  Çöp topluyorum ama deodorant da kullanıyorum, kokmam merak etme!”

Eğer fabrika çalışanıysanız yine sarı maske takıyorsunuz ama bu sefer üzerinde “ Sen eğlen, ben senin yerine çalışırım” yazıyor.

En zorunu en sona sakladım. Gönüllü grubu bunlar. Şöyle yazıyor beyaz maskelerinin üzerinde;

“ Yaşamanın zevkini çıkar, ben senin yerine ölürüm!”



İşte böyle sevgili blog dostlarım. Şimdi sıra sizde.  Evlerden ırak deyip tahtaya vurarak soruyorum:

Eğer siz de, olmaz tabii ki de, misal, Mab Cumhuriyetinin bir vatandaşı olsaydınız (Allah Korusun) maskeniz ne renk olurdu ve üzerinde ne yazardı?

 

SON SÖZ:  Keyfini çıkar, hala okuyup yazabiliyorsun….


Devamını Oku

2 Mayıs 2021 Pazar

COVİD-17- Küçük Emrah’ın Covid ile İmtihanı

SAHNE-1

 DIŞ  / GÜNDÜZ / MAHALLE

Emrah bir Çinli ile konuşmaktadır, boynu bükük, ağlamaklı, ayakkabısının altındaki deliğe kamera zum yapar.

Küçük Emrah :

“Gözü çekik Abi, bir doz aşı abi, ne olur abi, kıyma bize abi, evde kardeşlerim beni bekler”

Çinli Abi sinirlenir:

“Yürü git, seninle mi uğraşacağım! Parayı peşin verenler aşıyı çoktan kaptı! Sana maalesef aşı maşı kalmadı. Maske mesafe temizliğe dikkat edeceksin koçum! Bir de arada sırada akşam pazarına uğra, belki defolulardan bulursun birkaç doz!”

Emrah garip, Emrah  çaresiz,  Emrah’ın boynu bükük! Kendi kendine konuşur, iç ses ekoludur:

“Yıl olmuş 2021, ben hala seksenler filminde gibi olmak zorunda mıyım Allahım, neydi günahım! Neden bu senaryo hiç değişmiyor, bari Kore filmlerinden uyarlama yapsalar da kurtulsam!”

  Ağlamaklı yüzüyle döner öbür tarafa, yaşlı birinin önünde diz çöker:

Küçük Emrah:

 “Biontek Dayı, Biontek Dayı, bi on tek bari at dayı! Kıyma bize dayı! Benim anam seninle karındaş değil mi?”

Biontek Dayı:

 “Elbette sana da vermek isterdim Emrahım şekerim ama, senin de paran yok ki be oğlum! Dayılık akrabalık da bir yere kadar! Varsa anandan atandan kalan bir tarla, olmadı yeraltı suyu falan, sat getir peşin parayı, ancak o zaman alırsın bir dozu!”

Bu arada ekranda kız kulesi silueti görünür. Emrah sahilde çaresiz yürümektedir. Boynu bükük, elleri cebinde, bir yandan da öksürmekte. Derken arkadan bir araba geçer. Üstü açık, içinde Emrah yaşlarında gürbüz gençler. Yeni aşı olmuşlar, arabanın camlarından kollarını çıkarıp taze aşı izlerini göstererek hava atmaktadırlar.



Emrah kendi kendine şarkı söylemeye başlar:

“Onun aşısııı  var, korur mu korur

İzni de vaar, gezer mi gezer

Karantinaya nanik çeker mi çeker

Ama maalesef ruhu yok, ama yine de şansıı çook”

Birden kendine gelir ve yanağına bir tokat atar!

“Oğlum Emrah, ne işin olur senin Musti şarkısıyla, özüne dön, arabesksin sen, arabesk kal!”

Toparlanır ve çaresiz bir şekilde bakkala gider. Tam içeriye girecektir, bakkal saatini göstererek kapıdan içeriye almaz!

Acımasız Bakkal:

“Görmüyor musun saati a oğul, saat 16:55, birazdan bakkalların kapanma saati geliyor, sana bir şey satamam!”

Küçük Emrah hıçkırır:

“Ama bakkal abi, sen bari bunu bana yapma! Evde kardeşim Ceylan aç beni bekler, bari tuzlu fıstık alaydım!”

Acımasız Bakkal eline sopayı alıp Emrah’ı kovalar:

“Seni gidi vatan haini senii! Tuzlu fıstığın yanında bira içecektin değil miii! Yasakları bilmiyor musun sen haa! Alkol yasak, fıstık da alkolün arkadaşı olduğu için zaten yasak!“

Emrah neye uğradığını şaşırıır. Hem ağlamakta, hem de koşmaktadır. Kaçarken polis durdurur:

Polis Memuru ensesinden yakalar Emrah’ı:

“Çıkar bakalım e-devletten aldığın izin belgesini!”

Emrah boynunu büküp kaşlarını kaldırarak yalvarır polise:

“Polis abi, kıyma bana abi. Ben edevlet nedir bilmem abi, ben devletten bi şey almadım abi, çalmadım abi… Sadece kardeşim için bir doz aşı dilenmeye çıkmıştım. Sonra da bakkaldan yiyecek alacaktım. Alamadım abi, polis abi, kıyma abi…”

Polis

“Demek izin kağıdın olmadan sokağa çıkarsın ha! Öde çabuk dört bin teleyi!”

Küçük Emrah:

“Polis Abi, benim o kadar param olsaydı hiç sokaklarda dilenir miydim abi!”

Polis Emrah’ın kafasından tutup yere yatırır. Tam bu sırada mahallenin dedikoducusu meraklı Suzan  oradan geçmektedir. Çıkarır çantasından cep telefonunu, olayı videoya çekmeye başlar. Bunu gören polis, Emrah’ı bırakıp Suzan’a bağırır:

Polis:

“Hanım hanım dün yasa çıktı, artık polisi kameraya çekmek yasak! Hem polisin görevini yapmasına engel olmaktan, hem de özel hayatın gizliliğini ihlal etmekten içeri attırırım seni, indir o telefonu çabuk!”

Suzan korkar:

“Amirim ben bizim kek gününde arkadaşlara gösterecektim, tanırım da Emrah’ı, şey…” demeye kalmadan polis copunu görünce adımlarını sıklaştırıp kaçar oradan Suzan.

Bu arada Emrah eve gelir. Salonda kız kardeşi televizyon izlemektedir. Fonda haberlerin sesi duyulur:

“Sayın seyirciler, halkının yüzde ellisinden fazlasını aşılamayı başaran İngiltere’de deneme amaçlı maskesiz mesafesiz 3 bin kişilik konser düzenlendi. Haziran itibariyle hayatın normale dönmesi planlanıyor…”

Televizyonu hışımla kapatır Emrah, 

Ceylan odadan seslenmektedir:

“Abi sen mi geldin abi, aşı getirdin mi abi, canım nasıl da tuzlu fıstık çekiyor abi…..”


Devamını Oku

25 Nisan 2021 Pazar

Bugün Söylenme Günüm!

Az önce güncel politik gelişmelere söylenirken birden zihnim üniversite yıllarına kaydı. Ne güzelmiş o zamanlar! Ben mesela asla oy vermezdim, nüfus sayımlarında memura kapıyı açmaz, kendimi görünmez kılardım. Yakın arkadaşlarım da benim gibiydi. Hayır yanlış anlaşılmasın; toplumsal konulara duyarsız değildik. Aksine gelişmeleri yakından takip ettiğimiz için tepkiliydik güncele.

Arkadaş grubumuzun içinde liberaller, solcular, orta solcular, orta sağcılar, oruç tutanlar, oruç tutmayanlar, Anadolu’nun doğusundan batısından kuzeyinden insanlar vardı. Kimimizin annesi başını örter, kimimizinki örtmez, bunlar asla konu edilmezdi. Ramazanda hep beraber akşam yemeği yiyeceksek lokantaya giderdik. Oruç tutanlar yemez, tutmayanlar yerdi ya da hep birlikte top atılmasını beklerdik falan. Detayları çok hatırlamıyorum; çünkü bu şeylerin akılda kalacak kadar konusu edilmezdi ki! Bunlar problem değildi çünkü! Birebir aynı düşünmesek de arkadaş olabiliyorduk, kendimizi haklı çıkarmak için birbirimizi deli gibi yargılamıyorduk! Demokrasi gibiydi, sahi öyleydi...

O zamanlar açıkçası 23 Nisan veya diğer milli bayramlara karşı aşırı hassasiyetim de yoktu. Bayramlar zaten kutlanıyordu rutin bir şekilde; ben genellikle oralı olmuyordum. İsteyen törene gidiyor, isteyen televizyondan seyrediyor, bazıları da bayram yokmuş gibi hayatına devam ediyordu. Hiçbir şeyin çivisi çıkmamıştı yani, zorlama yoktu! Problem yok muydu, hem de çoktu! 

 Şimdinin gözlüğüyle bakıyorum da, iskeleti sağlam bir koltuğun kumaşının hafiften yırtılması gibiymiş o zamanın problemleri. Kıymetini bilememişiz.


Eşyanın tabiatı denir ya, harbiden de öyle. Düzgün bir şeye çomak sokup  eşelersen, o şeyin hem kendisi  dağılır, hem de dağıntılar etrafı kirletir. Biz de aynen böyle zamanlardan geçiyoruz ne yazık ki. Pandemi de tuz biber elbette!

Söylenecek çok şey var da yeter bu kadar, baymayayım pazar pazar içinizi.

Ne demişler; gün olaaa, hak getire!( uydurdum galiba) 


Devamını Oku

1 Nisan 2021 Perşembe

Ben, April's fool !

Beni bilenler bilir, bu blog açıldığından bu yana 1 Nisan şakası yapıyorum. Bazen sahici gibi, bazen de eğlenceli oluyor şakalarım. Zevkle yazarım hep. Bakıyorum da geçen sene bile yapmışım; hem de pandemi nedir doğru dürüst bilmezken ve dolayısıyla da ödüm patlarken…

Bu sene bu zinciri kırıyorum.  Artık sıra sizde!

Lütfen, n’olur, çok rica ediyorum, birisi bana “Bu yaşadığımız her şey şaka!” desin.

 

Mesela şöyle sıralayıp yazın bana biriniz;


Avro 9,78 TL olmuş! Şaka şaka Nisan Biirr!

Dolar 8,34 TL olmuş! Şaka şaka Nisan Biirr!

İstanbul Sözleşmesini iptal etmişiz! Şaka şaka Nisan Biirr!

Hafta sonları içki satmak yasaklanmış! Şaka şaka Nisan Biirr!

Covid-19 vaka sayısında Avrupa birincisi olmuşuz! Şaka şaka Nisan Biirr!

Mercimek, buğday ve hatta samanı bile ithal ediyormuşuz! Şaka şaka Nisan Biirr!

Genç işsizlerin sayısı çok artmış! Şaka şaka Nisan Birr!

Yabancı özel bir şirket, altın aramak için Kaz Dağlarını delik deşik etmiş! Şaka şaka Nisan Birr!

Ülkede okullar ticarethaneye dönmüş! Şaka şaka Nisan Biirr!

Memal Mırıçtaroğlu koltuğunu BIRAKMAYI asla düşünmüyormuş! Şaka şaka Nisan Birr!

Her gece televizyonlarda akşam 8 gece 12 arası dört saat boyunca ağlak diziler yayınlanıyormuş! Şaka şaka Nisan Birr!

Menemen soğansız yapılınca daha güzel olurmuş! Şaka şaka Nisan Birr!



HAMİŞ: Seneye 1 Nisan’da şaka yapacak ruh bütünlüğüne kavuşmak dileğiyle…



Devamını Oku