29 Nisan 2017 Cumartesi

Heidi'nin dedesine "yaşlı bunak" diyenlere muhalifim!

Düşünüyorum da ben hep böyleydim. Mesela ortaokula başlarken İngilizce, Fransızca ya da Almanca dillerinden birini seçmek gerekiyordu. Bizim evde herkes Fransızca okuduğu için normalde benim de Fransızca tercih etmem uygun olurdu. Ama hayır, ben İngilizce istedim! Babam “Ablaların yardım ederler, Fransızca oku” dedi ama nafile! “Kimsenin yardımına ihtiyacım yok, ben kendi kendime çalışabilirim İngilizce” dedim ve elbette benim istediğim oldu. Muhalif ruhum ta o zamanlardan belliymiş!


Hiçbir zaman bana dayatılana boyun eğmedim. Bazen dayatılanlar harbiden benim iyiliğim içindi ama, ben hep zoru seçtim. Nasihatler bana mısın demedi anlayacağınız. Düşe kalka kendi yolumda yürüyerek bugünlere geldim çok şükür. Üniversite yıllarımda da burnumun dikine giderdim. Mesela yıllar boyunca ne oy kullandım, ne de nüfus sayımına katıldım. Bir zamanlar hatırlarsanız 5 senede bir nüfus sayımı olur ve o gün sokağa çıkma yasağı ilan edilirdi. Sayım memuru eve geldiğinde arka odaya saklandığım zamanlara şimdi gülüyorum. Demek tam bir reddetme haliymiş o zamanlar yaşadığım.

Muhalif tavrım bununla da sınırlı olmadı elbette. Herkes ne yaparsa genellikle ben tersi yola gitmeyi tercih ettim. Mesela bir dönem herkes deli gibi Ayşe Kulin'in “Adı Aylin” kitabını okuyordu. Bilemiyorum, belki de ülkemizdeki ilk “best seller” kitaplardandır kendisi. “Bana dayatılan, reklamı yapılan kitabı okumam!” dedim. O gün bugündür Adı Aylin'e bir türlü elim gitmez.

O gün nasılsam, bugün de öyleyim aslında. Mesela dayatılan, “aman da ne muhteşem!” diye yerlere göklere sığdırılamayan Fİ-Çi-Pi kitaplarını okumadım, okumayı da düşünmüyorum! Hatta itiraf edeyim, yazarına mesaj bile yazmışlığım var. Anlatayım ama gülmeyin; ya da gülün, dayatma yapmayayım şimdi bu fıs konu için. Bir iki sene önce bu Fi kitabı ilk çıktığında takip ettiğim ne kadar kitapla ilgili Instagram sayfası varsa istisnasız hepsi Fİ'nin ne kadar şahane bir kitap olduğundan bahsediyordu. Yalnız enteresan bir şekilde kitapla ilgili hiç bir açıklama, kişisel yorum yoktu yazdıklarında. Sadece “bu kitabı okudum hayatım değişti, bu muhteşem, olağanüstü..” gibi yuvarlak, hiçbir ipucu vermeyen, tek kalemden çıkmış, pazarlama kokan övgü mesajları! Adeta kitabı okumayanı başka bir gezegenden görecek kadar abartılı bir durumdu yarattıkları. Dayanamadım bir gün kitabın yazarına dm (direkt mesaj) attım: “Bir kitabın bu kadar çok reklamının yapılması bence çok itici, asla sizin kitabınızı okumayı düşünmüyorum!” gibi bir şey yazdım... Sanki O'nun çok da umurundaydı, kadın milyoner oldu yazdıklarıyla! Ben de sinir olduğumla kaldım. Kitabı elime almışlığım var evet, mahallenin korsancısından alıp şöyle bir açtım içini “gidicem, gelicem” gibi konuşma diline denk geldim ve hemen attım elimden! Yani anlayacağınız ben muhalefet yapmak istemiyorum; muhalefet yapacağım argümanlar ayağıma geliyor... Overlokçunun ayağa gelmesi gibi absürt bir durum bu!


Neyse efendim, dedim ya ruhum muhalif. Daha doğrusu bir şeyler ta gözümün bebeğinin içine giriyor gibi oluyor. Dolayısıyla da topluluk ne yapıyorsa genellikle ben aksi taraftayım! İnsanlarımız bundan beş sene önce Muhteşem Yüzyıl ile yatıp kalkarken ben fragmanını bile izlememiştim! Ama beş sene sonra ortalık durulunca, 139 bölüm tekmili birden mutfakta yemek yaparken bitirdim diziyi. Yani güzeldi, hele çirkin çığlıklı kadın Meryem Uzerli tükenip(!) diziden ayrıldıktan sonra, Vahide Gördüm'ün muhteşem oyunculuğuyla daha da bir güzel oldu. Demem o ki, mutfakta yemek yaparken kimse bana “Muhteşem Yüzyıl”ı dayatmadığı için izledim ben o diziyi. KENDİ ÖZGÜR İRADEMLE! Mesele bundan ibaret aslında.

Kemal Kılıçdaroğlu, “tıpış tıpış Ekmek Efendiye oy vereceksiniz!” dediğinde hayatının hatasını yaptığını bilmiyordu zira, o gün bence asla tolere edemeyeceğim en talihsiz cümlesini kurmuştu! Özgürlük, demokrasi, insan hakları diyeceksin, sonra da “tıpış tıpış” ile bunu bağlayacaksın. Yok öyle yağma!

Hiçbir zaman hiç kimsenin dayatma emirlerine ve tepeden bakmalarına kendi kişisel tarihimde izin vermedim. Yaktım gemileri hep! Kimi zaman mantıksız kararlarla, ama duygusallığın tabiri caizse dibine vurarak yaktım hem de. Pişman mıyım, asla! Genç bir mühendisken patronum “şu telefonu bana bağla” dediğinde, “ben size telefon bağlamak için bu işe başlamadım” diye kapıyı çarpmışlığım bile vardır. Sonrasında o patronum beni tesadüfen başka bir işte görmüş, ve yeni patronuma öve öve bitirememişti de bu kadar övgüden yüzüm kızarmıştı. En son işimden de benzer nedenlerle ayrıldım. Yılbaşı kampanyasına hazırlanıyoruz. Yazmışım bir sürü slogan, onu gösteriyorum”eh işte” diyor, bunu gösteriyorum “hmmm”diyor, öbürünü gösteriyorum “ben olsam öyle yazmazdım” diyor. Sanki Türkiye'nin en büyük holdingine slogan yazıyoruz, yetmiş milyon toplanıp hep birlikte bizi izleyecek! Ne ala temaşa! Neyse efendim, yazdığım onlarca sloganın hiçbirini beğenmeyip kendi de öneri getirmiyor! Patron ya, beğenmeme hakkını kullanıyor! En son “madem öyle siz yazın o halde” deyip çantamı alıp hışımla çıktım ofisten, çıkış o çıkış... Sonrasında sözcüklerin bile  yanlış kullanıldığı bir slogan gördüm sitelerinde! O sloganı görünce de içimin yağları eridi oradan ayrıldığım için... Değmezmiş zaten! (Eğer okuyorsa patrona not: “Sıra dışı” ayrı yazılır, bitişik yazılmaz! O banner hala “sıradışı” haliyle benim gözüme gözüme giriyor! Ben olsaydım öyle yazmazdım )


Demem o ki, ben eğer muhalefet ediyorsam, şımarıklıktan ya da çok bilmişlikten değil! Kendi bakış açımla olayları süzdüğümden muhalefet ediyorum! İnsan olma onurumu korumaya çalıştığımdan, koyun olmadığım için, salak yerine konulmak istemediğim için muhalefet ediyorum!

Kimlere mi muhalifim! Bana kafaca ters herkese! Silah tacirlerine, emek sömürücülerine, sivri diliyle insanları aşağılayanlara, egosu şişiklere, ukalalara, sevgisizlere, iki yüzlülere, paracılara, empati yoksunlarına, ayrımcılara, bencillere, akrep gibi akrabalara, sütten çıkan ak kaşık taklidi yapanlara, kendini bir ot sananlara, sanat diye müsamere kakalayanlara...

Bir de Heidi'nin dedesine “yaşlı bunak” diyenlere muhalifim! Çünkü hiç bir şey göründüğü gibi değil, ama hiç değil...

Kalın sağlıcakla...


NOT: “Sen de amma ön yargılı ve inatçıymışsın!” diye yorum yapacaklara “ön yargısız bir şekilde” yüzde bin kez muhalifim, haberiniz olsun... Bozuşmaca olmasın sonra...


Devamını Oku

25 Nisan 2017 Salı

Artık kimseye i-nan-mı-yo-rum!

Herkes kahraman olmak zorunda değil. Herkesin tarihe bir iz bırakması falan da gerekmiyor kanımca. Geçen gün katıldığım bir seminerde değerli bir konuşmacı ”Bu ülkede her on yılda bir, bir nesil, gelecek nesiller daha iyi yaşasın diye kendini feda eder, şimdi de öyle bir dönemden geçiyoruz” dedi. Ben katılmıyorum buna; yani kimse kusura bakmasın ama, gelecek nesiller daha iyi yaşasın diye kendimi feda etmeye hiç ama hiç niyetim yok! Evet benden önce kendilerini, yaşamlarını bir ideal uğruna feda edenlere minnet ve şükran duyuyorum, ama onlar gibi olmak zorunda değilim! Bu bir bayrak yarışı değil nihayetinde, bu sadece nefes almak, yaşamak, mutlu olmak... Hepsi bu... Kocaman kocaman söylemler gerekmiyor! Basit, sıradan, öylesine, sadece yaşamak, var olmak...


Şimdi bana içinizden bazıları kızacak, kızsınlar. Çünkü bu ülkede ne yarınlara umutla bakanlara, ne de felaket tellalığı yapanlara i-nan-mı-yo-rum! Artık inanmıyorum! Bu saatten sonra benim için hayat, belki de saksıda yeşeren sardunyanın masumiyetiyle sınırlıdır. Bilemiyorum, sadece umutlananlara ve umutsuzlananlara inanmadığımı söylemek, haykırmak istiyorum.

KİMİSİ UMUDA, KİMİSİ UMUTSUZUĞA TUTUNURKEN, KİMSE BENİM YÜREĞİME TUTUNAMIYOR ÇÜNKÜ... İNSAN YÜREĞİME, İNSAN OLMA AZMİME, İNSAN OLMA AMACIMA...

Avustralya'da parmak arası terlikle dolaşıp hayatın tadını çıkaran insanlar nasıl ki gelecek nesiller daha iyi yaşasın diye bedel ödemiyorlarsa, kendilerini buna zorunlu hissetmiyorlarsa, ve eğer onlar insansa, ve eğer ben de insansam aynı onlar gibi; ben de bedel ödemeden; kendimi buna zorunlu hissetmeden; ama parmak arası, ama bilekten bağlı terliğimle bu dünyada güvenle adım atmak ve hayatımı huzur içinde geçirmek istiyorum! Diyeceksiniz ki, “içinde bulunduğumuz coğrafyanın jeopolitik konumu ve doğu toplumu dinamikleri...” Demeyin, bana böyle şeyler demeyin, ne olur demeyin... Bana deyin ki;

EVET, SEN DE AVUSTRALYA'DA HUZUR İÇİNDE YAŞAYANLAR GİBİ BİR İNSANSIN, VE VAROLUŞUNU TAÇLANDIRMAYA DEVAM ETMELİSİN!”

Şimdi diyeceksiniz ki, Suriye'de de senin gibi insanlar vardı, sadece huzur içinde yaşamak istiyorlardı, bak sonunda ne hale geldiler! Olabilir, ben düşünmek dahi istemiyorum böyle şeyleri. Nedeni ne olursa olsun, herkes kendi kaderini ve kendi gerçeğini yaşıyor neticede. İster nedeni kişisel aptallık olsun, ister başkalarının yaptıkları aptallıklar olsun bu böyledir. Sonuçta ben de kendi gerçeğimle yüzleşirken, kimsenin (yakınlarım ve dostlarım hariç) benim hakkımda benden daha iyi bir düşüncesi olduğuna, benim adıma daha iyi karar vereceğine inanmıyorum! Benim iyiliğim için hiç tanımadığım başkalarının kendilerini feda ettiklerine, edeceklerine, etmek istediklerine asla ve kat'a i-nan-mı-yo-rum...

Bakıyorum, herkesin kendine göre bir iktidar arayışı ve özlemi var. Bazı söylemlerini elediğimde, farklıymış gibi görünen herkesin birbirine benzediğini görüyorum. “İdealler” denilen gömleklerini çıkardıklarında karşıma “bireysel hırslar” katmanı çıkıyor. Bireysel hırslar denilen katmanı çıkardıklarında “benim dediğim gibi olsun” fanilasını görüyorum. İçim kaldırmıyor açıkçası. O fanila sapsarı, iğrenç, kekremsi bir koku yayıyor etrafa. “Benim dediğim gibi olsun” diyenlerin yaşamlarına baktığımda, dedikleriyle yaşadıklarının dağlar kadar farklı olduğunu gördüğümde ise kusasım geliyor! En soldaki ve en sağdaki için de düşüncem budur... 

Solculuktan, eşitlikten, insan haklarından dem vuran; başkalarının çalıştığı fabrikalarda sendikal örgütlendirmeler yapan, ama kendi çalıştıkları işyerlerinde düzenleri bozulmasın diye ağzını dahi açmayan, açamayan; ne hikmetse bu konuda yüzlerce kitap okuyan ve de yazan kişilerin bir eli yağda öbür eli balda, ayakları süt banyosunda standartlarına ve bu yüksek standartları sürdürmek için gösterdikleri iki yüzlü çabalara doğru direkt kusmak istiyorum! Konuşunca mangalda kül bırakmayan ağızlarını gurme tatlardan alamayan, kendilerini marksist, solcu vb diye tanımlayan gazeteciler, aydınlar, şunlar bunlar... Çıkarın artık maskelerinizi, çıkarın ki çıksın gerçek yüzleriniz ortaya! Boşu boşuna umut satmayın, bunu bize yapmayın... Öte yandan Allah Peygamber din alanında kendini adamış gibi görünen ve fakat altın varaklı tuvalete afedersiniz def-i hacet eden adamları gördükçe de kusasım geliyor. Ha diyeceksiniz ki, ”münferit örneklerle genelleme yapma, kurunun yanında yaşı da yakma!”



Yakıyorum kardeşim, var mı itirazı olan; kurunun yanında yaşı da yakıyorum işte! Çünkü o yaş, kurunun ateşiyle zaten kendiliğinden yanıyor! 

Ben sadece herkes içinden geldiği gibi yaşasın, ve içinden geldiği gibi yaşadığını söylemekten, göstermekten, yazmaktan utanmasın istiyorum. Hepsi bu, özeti bu...

Bu saatten sonra benciller bandosunun önde gidenlerine bakın, ben oralarda olacağım! Günahı bunca yıldır inancımı, umutlarımı sömürüp yok edenlerin boynunadır...



NOT: Artık mizah falan yazayım diyorum, yoksa baklalı enginar tarifi falan mı yapsam...
Dilim sivrildi bugün, sizi üzdüysem ve gerdiysem affola. Siz beni boşverin! Hayatınızın, kendi gerçeklerinizin güzel taraflarının tadını çıkarmaya çalışın..

Sevgiyle, saygıyla, iç döküşle...
Devamını Oku

16 Nisan 2017 Pazar

Oy verdim rahatladım...

Günlerdir üzerimde sinsi sinsi çöreklenen gerilim nihayet bugün sona eriyor. Oylar veriliyor ve kurtuluyoruz bu oksijensiz ortamdan!


Son aylarda referandum sözcüğünü duyduğum an kaçar oldum. Seviyesizce birbirlerine iftira atan politikacılardan uzak durmaya gayret ettim. Onların yürek paralayan laflarını duymama çabası, gerçekten de ip üzerinde dans etmeye benziyordu. “Kardeşim bu ne hırs, ölümlüsünüz nihayetinde!” diye haykırmak isterdim suratlarına suratlarına!

Bu sene baharın geldiğini bile fark edemedim bu adamlar yüzünden! Çilek çıkmış hissedemedim... Niye? Ben ve benim gibi milyonlarca insanın ne günahı vardı! Bıraksaydınız da çileklerin büyüsüne kapılsaydık biz de; dünyanın mutlu ülkelerinde yaşayan mutlu insanlardan olsaydık. Eskiden olduğu gibi kardeş kardeş, barış içinde birbirimize nisan 1 şakaları yapsaydık, lades tutuşsaydık, yılbaşı geceleri Zeki Müren dinlemeye devam etseydik olmaz mıydı... Aynı Anadolu'nun çocukları değil miyiz biz? Aynı türküleri dinleyerek, yerli mallarımızla övünerek, fakir ama gururlu bir halk olarak devam etseydik hayatımıza... Sahi neden türkülerimiz çalınmıyor artık, neden tanıdık ezgiler duyamıyoruz, neden masallarımız, destanlarımız dillerden dillere, gönüllerden gönüllere aktarılamaz oldu?

Yahu biz mutlu değil miydik, içimizde insan sevgisi yok muydu... Az önce oy vermeye giderken insanların birbirlerine düşmanca baktıklarını gördüm, içim şişti!

Niye bütün bunlar niye?

Çok karmaşık duygular içindeyim şu an. Bir yanım umut dolu bahar bahçe, öbür yanımda çöreklenmiş korku ve gerilim sinsi sinsi gülümsüyor.

Daha oy verme işlemleri başlayalı 3 saat olmuş; (saat tam 11:03 şu anda) sosyal medyada onlarca haber akmaya başladı sandıklarda hile yapıldığına dair... Nefes alıyorum derin derin, içimden sayıyorum, 10-9-8-....3-2-1....

Oy verme ehliyeti diye bir şey olmalı bence. Yahu adını yazamayan, hayatında bir tane kitap okumamış, karısını her gün döven adam, neden benim nasıl yönetileceğime karar veriyor ki...
Kafam çok karışık.

Bir de dünya kadar okuyan, ama oy vermeyenler var! Dün birisi “Hayatımda ilk kez bir referandumda oy kullandım, ben hayır dedim ama evet çıktı, ben üzerime düşeni yaptım, bir daha asla oy vermem” dedi! Şaşkınlık içindeydim, hızla uzaklaştım ortamdan... Bu adamın oy vermemesi neden benim geleceğimi etkiliyor ki! Nasıl bir cendere bu allahım tanrım...

Yazının başında “gerilim nihayet bugün son buluyor” derken, kendimi kandırıyordum itiraf edeyim.


Ama yürekten diliyorum; bitsin artık bu gerilim!
Kurulsun şenlik halayları, etrafta yankılansın mutluluk şarkıları!
Devamını Oku

1 Nisan 2017 Cumartesi

İnanamayacaksınız, herkes istifa etti!

Sabah kalktım, alışkanlık olduğu için direkt interneti açtım. Baktım sosyal medyada alt alta hep aynı haber:

-Herkes istifa etti!

Başlık enteresan tabii ki, insan merak ediyor. Herkes kim, bu herkes neredeki herkes, neden istifa ettiler, hangi görevlerini bıraktılar, istifalar kabul edildi mi... Bir taraftan da kafamda deli sorular. Meclisin hepsi istifa etse mesela; bakanlar, başbakan, bütün gri takımlı asık suratlı zat-ı muhteremler... İçimi aldı mı bir heyecan, ne yapacağımı şaşırdım. O arada kapı çaldı. Bizim üst kattaki “Politik Panik Perihan” nefes nefese kalmış, kesik kesik bir şeyler anlatmaya çalışıyor:

-Biliyor musun ne olmuş?
-Ne olmuş?
-Ya işte gitmişler gitmişler!
-Kim gitmiş, nereye gitmiş?

Demeye kalmadan merdivende olduğu yere çöktü. Politik Panik Perihan'ın ne dediği anlaşılmıyor, sanki kalbi yerinden fırlayacakmış gibi, konuşamıyor da! O'nu öylece bırakıp hemen içeriye girdim. Zaten sokak kapısına yakın olan mutfağa yöneldim. Dolabın kapağını açacak zaman bile yoktu. Kaptığım gibi tezgahın üzerindeki bardaklardan birini, soluğu kapının yanındaki damacanada aldım. Bir iki bastırınca pompayı, bardak doldu, yerlere de sular taştı ama neyse artık. Bizde taşanlar çoktan taşmış bir kere! Uzattım su dolu bardağı Politik Panik Perihan'a!


-Al biraz su iç, iç biraz sakinle!
Suyu kafasına dayadı, bir dikişte içti, nefesi biraz normale dönmeye başladı. “Hadi anlat şimdi ne olmuş?” dedim.

-Hepsi istifa etmiş!” dedi, devam etti. “Hepsi istifa etmiş, bitti artık, bütün sorunlarımız bitti, ben sokağa çıkıyorum, haydi sen de gel. Kutlamalar varmış meydanda!”

Böyle dedi ve beni orada bırakıp kendisi şuursuzca fırladı gitti! Sanki mutluluktan sarhoş olmuş gibiydi. O gittikten sonra eve girdim, kapıyı kapattım, kafam karman çorman. Demek yeni bir dönem açılıyordu, demek hepsi gitmişti. O ara sokaktan sesler, sloganlar gelmeye başladı. Camı açtım, insanlar karnavalda gibiydiler. Ellerinde ziller, düdükler, darbukalar. Bir coşku ki görmeniz lazım. Bir taraftan da slogan atıyorlar!

-Hepsi istifa etti, işte artık yeni bir bahar geldi!

Yok arkadaş” dedim kendi kendime, “Bu böyle olmaz!” Bu işin aslını astarını öğrenmem lazım. Yaklaşık bir saat internet sitelerinde gezindim, sosyal medya kanallarını alt üst ettim. Haberin sadece başlığı var, gerisi yok! Çıldıracağım neredeyse. İçimdeki merak gittikçe büyüyerek katlanılmaz hale geldi. Sonra birden yabancı kanalları açmak geldi aklıma. CNN'i açtım, yeni başkanlarının göçmenleri nasıl kovacağını anlatıyordu. BBC'yi açtım, o da Avrupa Birliği'nden kurtulmak için İngiltere'nin neler yapacağını anlatıyordu. Euronews'i açtım oradada da bir şey yoktu! İçim de içimi yiyordu. “herkes istifa etti” diye bir şey dolanıyordu ortada ama hepsi bu kadar! Sonra aklıma NHK kanalı geldi. Japonya Radyo ve Televizyon Kurumu,  yani bizim TRT'nin Japon versiyonu! Pek bir severim bu kanalı, arada huzur bulmak için dinlerim tatlı tatlı. Açtım NHK World'u, spiker kusursuz aksanlı bir İngilizce ile anlatıyordu; ekrana yapıştım adeta!

“The famous Japanese cartoon character Herkes has resigned!..”

Yani diyordu ki “Ünlü Japon çizgi film karakteri Herkes, istifa etti!”  Ben dumur tabii ki! Haberin devamında da şöyle diyordu, ben size direkt Türkçesini anlatayım:

- Ünlü çizgi dizi karakteri Herkes, yaptıkları ve söyledikleriyle izleyenlerin demokratik hak ve özgürlüklerine artık zarar verdiğini düşünerek istifa etti. İstifasını Japon halkından özür dileyerek canlı yayında veren Herkes'in çizeri şöyle dedi:

“- Siz, yani bizi dinleyen, bize güvenen herkes! Eğer Herkes istifa etmeseydi, karanlığa doğru sürükleniyordunuz!”

Öylece kalakaldım. Nisan 1 şakası olsaydı keşke bu yaşadıklarım!

Kapattım hemen NHK'yı, sonra sokağa baktım, kendinden geçerek eğlenen insanlara baktım. “Değil herkes, bir tek nefes bile istifa etmez bu ülkede. Dönün evlerinize, aklınızı başınıza toplayın!” demek istedim, diyemedim...

Kendi kendime şöyle dedim sonra :

- Nisan şaka ayıdır, haydi hep birlikte şakalayalım bu ay!

 İstifa etmeyen herkes, belki ders alır bu kez!

  Ne diyor Japonlar? 希望, “Kibō yani “umut!



Devamını Oku

30 Mart 2017 Perşembe

Benim Komşum Tiyatro, Sizin Komşunuz Kim?

Biz Kadıköy'lü komşular kendi içimizde devrim gibi bir şey yaptık. Gitgide yalnızlaşan şehir yaşamında, apartman komşuları birbirini tanımazken; bizler komşumuz tiyatroya gitmeye başladık! Evet, belki ütopya gibi geliyor kulağa ama gerçek bu! Herkes kendi mahallesindeki tiyatroda toplanıyor. 
Haftada iki kere buluşuyoruz. 3 saatten 6 saat, az değil! Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz bile. Dünyadan koparak ruhumuzu besliyoruz, enerji depoluyoruz. Öğreniyoruz, deneyimliyoruz, gülüyoruz, düşünüyoruz, hep birlikte oyunlar izliyoruz. Yazarlar geliyor, sanat tarihçileri geliyor. Makyaj ustaları, koreograflar, oyuncular, ışık teknisyenleri, yönetmenler geliyor buluşmalarımıza. Adına “tiyatro” denilen şahane dünyanın kapılarını bize aralıyorlar.

Evet komşuluk geleneğine yakışır bir şekilde içimizden birileri pastalar kekler de yapıp getiriyor tiyatroya. Ders arasında fuayede şen şakrak çaylarımızı içip keklerimizi yerken “Sen o oyuna gittin mi, epik tiyatroydu değil mi o, off müthiş bir performansdı!” şeklinde konuşmalar geçiyor aramızda. Gerçekten abartmıyorum, hayat böyle akıyor şimdilerde bizim buralarda. Zamanlama şahane...
Düşünsenize, “Evlilik programı” izleyen herkes tiyatroya gitse!
Kadıköy'de var olan 62 tiyatro birleşmiş, Kadıköy Tiyatroları Platformu diye bir oluşum gerçekleştirmiş. Projeler üretmişler, sonra da gidip bizim ülke çapında meşhur olan Kadıköy Belediyemizin kapısını çalmışlar. Tiyatroyu mahalledeki komşularla kaynaştırmak için destek istemişler. Sanatın ve sanatçının yanında yer almayı seven belediyemiz, elbette bu projeye olumlu bakmış. Şu anda Kadıköy'ün 15 mahallesindeki 12 tiyatroda başladı “Benim Komşum Tiyatro” projesi. İlk gruplar 02 Haziran'a kadar devam edecek ve sonra bu proje halka halka büyüyerek belki de bütün ülkeye yayılacak! Düşünsenize,“evlilik programı” izleyen komşuların iyi bir tiyatro izleyicisine dönüşmesi ne muhteşem bir gelişme olur! Sonrasında her şey kendiliğinden gelir zaten; bence Ay'da koloni bile kurabiliriz!


Neler öğreniyoruz
Bizler Benim Komşum Tiyatro katılımcıları olarak öncelikle iyi bir izleyici olmayı öğreniyoruz. Hayatımızda tiyatro alışkanlığı oluşuyor. Oyun izlemeyince rahatsız olmaya başladık bile. Eski tabirle “Oyun izlemenin adab-ı muaşeret kaideleri” ni öğreniyoruz. Yani konuk olarak gittiğimiz tiyatro salonunda sandalyenin altına sakız yapıştırılmaması gerektiğinden tutun da, izleyicinin alkışını tutumlu kullanması gerektiğine kadar ince ince detayları atlamıyoruz. Sahne tozunu fiziksel anlamda yutuyoruz bir kere. Çünkü buluşmalarımız, tiyatro sahnelerinde gerçekleşiyor.
Tiyatronun nereden geldiğini, nereye evrildiğini öğreniyoruz. İki ay öncesine kadar bilmediğimiz pek çok kavramla tanıştık ve çoğunu içselleştirdik bile. Herkes sosyal medyada yediğini içtiğini gezdiğini paylaşırken, bizler de gittiğimiz oyunları paylaşır olduk. Sosyal medya sayfalarımız bile proje sayesinde dönüşmeye başladı. Proje katılımcılarının BKT'den önceki paylaşımlarında yer alan kahvaltı sofrası resimleri yerine profiller şimdilerde tiyatro salonundan öz çekimlerle doluyor taşıyor. Bu bile devrim değildir de nedir... 

 
Katarsis'in arınma anlamına geldiğini, tarihdeki ilk oyuncunun Thespis olduğunu, Stanislavski'nin oyunculuğu metotlaştıran kişi olduğunu, 3 birlik kuralını, balonu şişirdikten sonra üfleyerek havada tutma egzersizinin diyaframı geliştirdiğini, içten dışa oyunculuk tekniğinde oyuncuların duygu belleklerinden yararlandıklarını, Meyerhold'un fiziksel tiyatroyu geliştirdiğini, Antik Yunan metinlerinin nasıl okunması gerektiğini, İtalyan sahne ile meydan sahne arasındaki farkı, sadece gözlerine bakarak bir insanla iletişim kurmayı, hd ekran makyajının sinema makyajından farkını...
 İki ay geçti ama ne çok şey öğrenmişiz! Sanat disiplinleri, ekoller, teknikler, oyunun sahnelenme süreci... Yeni şeyler öğrenmekten hayatı boyunca haz almış birisi olarak öğrendiklerimin bir kısmını yazarken bile heyecanlanıyorum.
Neler izliyoruz
Hani halk arasında “sana belediye baksın!” diye bir tabir vardır ya! Hep söylüyorum, kültür sanat ihtiyaçlarım konusunda Kadıköy Belediyesi bana gerçekten güzel bakıyor sağolsun. Zaten İstanbul'da değil de neredeyse sadece Kadıköy'de yaşamamın nedeni de budur. Aman diyeyim nazarlara gelmesin, hep böyle kalsınlar...
Neler izliyoruz; bir kere bu projenin sürdüğü 4 ay boyunca platforma üye sahnelerde her ay 4 oyunu ücretsiz izleyebiliyoruz. Onun haricinde hocalarımızla birlikte toplanıp farklı farklı oyunlara gidiyoruz, sonra oyun hakkında kritik yapıyoruz. Oyun dedektifi gibi olduk. "Nerede ne var, hangi oyunlar ücretsiz, hangi oyunlar indirimli, hangi oyunlar mutlaka izlenmeli" konularında gün geçtikçe her birimiz uzmanlaşmaya başladık.



Özel teşekkürlerim var
Bu müthiş projeyi hayata geçiren Kadıköy Tiyatrolar Platformu'na, Kadıköy Belediyesi'ne, Benim Komşum Tiyatro için emek verenlere, Karma Drama Sahnesi'ne, Kuzguncuk Sanat Tiyatrosu'na; mütevazı halleri, engin bilgileri, coşkuları ve samimiyetleriyle gönlümde taht kuran sevgili Damla Özen, Togay Kılıçoğlu ve Nuri Görsev'e ve tüm oyunculara ve emeği geçen herkese nasıl teşekkür etsem bilemiyorum...
Sloganımı atayım gideyim en iyisi;
YAŞASIN SANAT, YAŞASIN TİYATRO!
#tiyatroiyidir #tiyatroiyileştirir #haydiherkestiyatroya




Devamını Oku

26 Mart 2017 Pazar

Ay Işığında Şamata'yı izledim, mest oldum...

Dün akşam HaldunTaner Sahnesi'nde izlediğim Ay Işığında Şamata oyunu ile adeta stres attım. Sahnede ışıl ışıl parlayan oyuncular, enerjileriyle paslanan ruhumu yıkadılar. İzlediğim oyun sayesinde, -aslında şahane müzikleri ve danslarıyla şov desem belki de daha doğru olacak- keyifli iki saat geçirdim.


Oyunun konusu

Ay Işığında Şamata oyununda Çalışkur Apartmanı sakinleri ile tanışıyoruz. Bir doğum günü var ve bütün komşular bir araya geliyor. Bu insanlar o kadar renkli bir topluluk oluşturuyor ki; sanki apartman sakinleriyle değil, toplumun büyük bir kısmı ile tanışıyor gibi oluyoruz. Karakterlerin içinde eşini aldatan var, başka ülkeye hayranlıktan kendi kimliğini ve hatta yediği zeytini dahi unutan var. Para babası iş adamı var, zengin ailenin şımarık kızı elbette var.

 Komşularını gözetlemekten hoşlanan mı dersiniz, disiplin yoluyla apartmanı dize getirmeye çalışan emekli albay mı dersiniz, yüzü kırışacak diye tuhaf tuhaf gülen kadın mı dersiniz... Hatta mahallenin imamı bile bu garip topluluğun arasında yer alıyor. Bu insanlarla tanışırken, evlilik kurumunun yozlaşması, bağnazlık, gericilik, aç gözlülük, fırsatçılık, ihanet, para hırsı gibi pek çok konuda tatlı tatlı hicivlere tanık oluyoruz. Yazar ve yönetmen öyle ustaca aktarıyor ki bütün bu başlıkları; bir eğlencenin içinde iken bütün bu konuları düşünebildiğimize kendimiz bile inanamıyoruz. İşte bu nedenle oyuna gerçekten de bayıldım.


Oyunun sergilenişi
Epik tiyatronun özelliklerinden olan anlatıcı bu oyunda da vardı. Özellikle ilk sahnede oyunculardan tamamen farklı tarzda giysisiyle oyunu dondurup araya girmesi, bana zamanda yolculuk hikayesi izliyormuşum gibi hissettirdi. Çok hoşuma gitti bu durum. Anlatıcı oyuncuları dondurup haklarında bilgiler verirken oyundan kopmadım; bilakis oyunun içine daha çok girdim. Bence oyunun en başarılı kişilerinden biriydi anlatıcı. Kendisine belki de ayrı bir başlık açmam gerekecek ama, yeri gelmişken belirtmek isterim. Ben anlatıcıya bayıldım! Oyuncu ve seslendirme sanatçısı Sezai Aydın'ın oğlu, oyuncu ve seslendirme sanatçısı Arda Aydın'dı anlatıcı. Demek ki güzel ses babadan oğula geçiyormuş! Nasıl güzel bir sesi var, nasıl bir hitap şekli ve enerjisi var!  Heyecanı ve ilgiyi oyun boyunca yükseltmeye büyük katkısı oldu. Üstelik sadece konuşmasıyla değil, söylediği şarkılarla da bütün salonu mest etti.



Oyunun ilk perdesi biterken izleyicilere güzel bir sürpriz yaşatıldı. Merak edenler bu sürprizi elbette internette araştırdıklarında bulabilirler. Ama oyunun büyüsü bozulmasın diye ben söylemeyeceğim. Ve bence sürprizi öğrenmeden oyunu izlerseniz, inanın çok daha fazla keyif alırsınız.

İki perdeli oyunun ikinci perdesinde karakterlerin isimleri aynı kalıyor ama kişilikleri allak bullak oluyor diyeyim, fazla da anlatmayayım. Bence oyunun kurgusu gerçekten de çok güzel ve çok eğlenceli.


Oyunun müzikleri

Ay Işığında Şamata bir müzikal değil. Ama müzikli güldürü. Ve oyuncular canlı canlı şahane şarkılar söylüyorlar. Oyun boyunca nostalji rüzgarları estiren bu şarkıları çok beğendim. Bir ara Arda Aydın gitar çaldı, ikinci perdede ise piyano vardı. Koro şahaneydi. Halaylar, danslar, rap bile vardı; daha ne olsun...

Dekor, ışık çok güzeldi

Oyunun adına yaraşan ay figürünü özellikle çok beğendim.  Komik bir aydı yalnız, hareketlerini takip etmek lazım. Ve sahne tasarımını da çok beğendim. Işıklar mükemmeldi. Disko topu bütün salonu diskoya çevirdi. Görsel zenginlik göz dolduruyordu.

Yönetmen Naşit Özcan ve oyuncular
Komik-i Şehir Naşit Bey'in torunu, aktör Selim Naşit'in oğlu Naşit Özcan bence çok başarılı bir reji sergilemiş. Oyunun ilk hali nasıldı bilmiyorum ama ben bu halini çok beğendim. Çok eğlenceliydi, oyuncuların enerjisi çok yüksekti. Tam bir ekip ruhu hissettim, dolayısıyla yönetmeni de kutlamak isterim.


Oyuncuların hepsi çok başarılıydı. Ama yukarıda da belirttiğim gibi ben en çok anlatıcı rolündeki Arda Aydın'ı, bekçi Zülfikar rolündeki Şevket Avşar'ı, ve Melahat rolündeki Tuğçe Açıkgöz'ü beğendim. Zülfikar ve Melahat beni konuşmalarıyla mest ettiler. Bir bekçi ancak öyle konuşabilirdi ve Melahat tam da bu anlatılan kişiydi. Oyuncuların rolleri genel olarak eşit dağılımlıydı diyebilirim, ama keşke garsonun da bir repliği olsaydı. Açıkçası oyun bitince garson karakterini oynayan kişi için üzüldüm.

Oyun hakkında tarihi bilgi

Haldun Taner, öyküyü “ Ay Işığında Çalışkur” adıyla 1954 yılında yazmış. Aradan 23 yıl geçtikten sonra 1977 yılında tiyatro metni haline getirmiş. 1977 yılında oynandığında sunucu rolünde Nedret Güvenç, bekçi Zülfikar rolünde İlyas Salman, Aygen rolünde Tijen Par gibi dev oyuncular rol almış. Oyunu Zihni Küçümen yönetmiş.

Son bir not ;
Öncelikle yazdığı bu nefis oyunu doğumunun 101. yılında kendi adını taşıyan sahnede izlediğim Haldun Taner'i saygıyla anıyor, sonrasında da emeği geçen herkese ellerine sağlık demek istiyorum. Oyundan çıktığımda kendi kendime şunu söyledim:

“ İnsanların karakterleri bozuk olabilir, insanlar kötü olabilir, her şey kötü olabilir. Ama bakmasını bilirsek hayat hala çok güzel. Belki de biz abartıyoruz bazı şeyleri" dedim. Ve dedim ki "tiyatro iyidir, tiyatro insanı gerçekten de iyileştirir...”

Oyundan çıktığımda yüzümde kocaman bir gülümseme asılı kaldı..
 Yaşa be sanat, çok yaşa e mi tiyatro...



OYUNUN KÜNYESİ 

Yazan : HALDUN TANER
Yöneten : NAŞİT ÖZCAN
Dramaturgi : HATİCE YURTDURU
Sahne Tasarımı : EYLÜL GÜRCAN
Kostüm Tasarımı: EYLÜL GÜRCAN
Işık Tasarımı : ÖZCAN ÇELİK
Müzik : HAKAN ELBIR
Koreografi : ÖZGE MİDİLLİ
Efekt : HİDAYET ÖZTÜRK
Yönetmen Yrd: ERTAN KILIÇ, CEYSU AYGEN, ERKAN AKKOYUNLU
Süre : 120 DAKİKA / 2 PERDE
OYUNCULAR
ADA ALİZE ERTEM, ARDA AYDIN, AZİZ SARVAN, BERRİN KOPER, CEYSU AYGEN, DERYA ÇETİNEL, EMRAH CAN YAYLI, EMRE NARCI, ERTAN KILIÇ, ESRA EDE, GÖKHAN EĞILMEZBAŞ, GÖKHAN METE, İBRAHİM CAN, İBRAHİM ULUTAŞ, MEHMET BULDUK, NİLAY YAZICIOĞLU, ÖZGE MİDİLLİ, ÖZGÜR DAĞ, SAMET HAFIZOĞLU, SAVAŞ BARUTÇU, ŞENAY SAÇBÜKER, ŞEVKET AVŞAR, TUĞÇE AÇIKGÖZ, YONCA İNAL



Devamını Oku

22 Mart 2017 Çarşamba

Adrenalinine sağlık Ayedaş Gardaş!

Biliyor musunuz size harika bir haberim var!

Bugün neredeyse tüm gün bakım çalışması nedeniyle elektriklerimiz kesilecekmiş! Bakılan elektriklerimiz olduğu için ne kadar şanslıyız! Ya bakılmasalardı, ne yapardık!
Sanki Candan Erçetin uzaklardan kulağıma fısıldıyor!

“Ya gelmeseydin yetişemeseydin
Beni bulamasaydın ne yapardım,
Yarım kalırdım melek...”

Bir melek gibi yetişiyor bakım perileri. Yoksa ne yapardık; yarım kalırdık, elektriklerimiz bakımsızlıktan solar giderdi...

İnsanın gerçekten de gözleri sulanıyor. Bakımsız dolaşmayan, manikürü pedikürü eksik olunca kendisini kötü hatta yarım hisseden elektriklerimiz kuaföre gidecek diye, AYEDAŞ'ın bize haber vermesi ne mükemmel bir incelik...

“Ya haber vermeseydin,
Ya aniden gitseydin
Ne yapardım meleek..
Mum yakardım melek, fener yakardım melek, Beynim yanardı melek...”

Ve biliyor musunuz, şu anda Ayedaş'ın verdiği kesinti saatine sadece 42 dakika 36 saniye kaldı! Heyecandan elim ayağıma dolaşarak yazıyorum bu yazıyı. Adeta bir hız yarışının ortasında gibiyim. Bir taraftan çamaşır makinesi çalışıyor, öte yandan telefonlar şarjda. Bu adrenalini yaşamak için millet bangi jamping yapıp kendini dağlardan aşağıya salarken, bense evimin konforunda missler gibi adrenalin dozumu yükseltiyorum! Yani içimden “Ayedaş sen bizim her şeyimizsin!“ diye slogan atasım falan geliyor.

Hem biliyor musunuz, bedava nostalji de yapıyoruz. Çocuklar neşeli bir sesle “elektrikler kesildi örtmenim, internetten ödev indiremedim!” diyecekler. Televizyon bağımlısı kadınlar, evlilik programındaki entrikaları görmek için elektrikleri olan akrabalarına gidecekler. Memurlar gerçekten tezgahta örgü örecekler ve vatandaşa “bugün git yarın gel!” diyebilecekler. Hem belki bir yerlerden Mahmut Hoca ile yakışıklı Ferit de çıkar belli mi olur...


Neden sevindiğimi daha uzun uzun anlatmak isterdim ama malumunuz, elektrikler gitmek üzere!

Ha bu arada aklıma gelmişken söyleyeyim. NASA geçtiğimiz şubat ayında dünyadan 40 ışık yılı uzakta 7 yeni gezegen keşfettiğini ve bunlardan 3'ünün yaşanabilir olduğunu açıkladı. Neyse bunlar derin mevzular, elektrikler gelince tekrar konuşuruz.

Haydi kaçtım ben; adrenalinine sağlık Ayedaş Gardaş...





Devamını Oku

18 Mart 2017 Cumartesi

Ben özlüyorum, hem de çok şeyi özlüyorum

Eurovision'da hangi şarkı yarışacak tartışmalarını özlüyorum mesela. İngilizce mi olsun, Türkçe mi olsun; dans nasıl olsun, şarkıda folklorik öge olsun mu, olmasın mı. En son 2012'de Can Bonomo ile katılmışız, aradan geçmiş kocaman 5 sene!  Özlüyorum...
O gece büyük bir heyecanla televizyonun karşısına oturup şarkıları dinlemeyi, gazetelerin verdiği tabloda şarkıların karşısına puan yazıp kendi birincilerimizi seçtiğimiz günleri özlüyorum. Ertesi gün “yine komşular birbirlerine oy verdi” manşetlerini görmeyi özlüyorum. Komşular birbirine oy veriyor bahanesiyle çekildik yarışmadan 2013'de, iyi de hep böyle değil miydi zaten. Komşular birbirine oy veriyordu madem, Sertap nasıl birinci olmuştu. Hem komşular birbirine oy verse ne değişirdi ki; biz de Azerbaycan'a oy vermiyor muyduk... Eğleniyorduk ülke olarak kendi çapımızda, eğlencemiz elimizden alındı.

Özlüyorum ben, Eurovision Şarkı Yarışması'nı özlüyorum!


Televizyonda film izlemeyi özlüyorum mesela. Parliament Sinema Kuşağı'nı, en çok da CBNC-E'nin kaliteli filmlerini ve dizilerini özlüyorum. Salı Gecesi Film Kuşağını, TRT-2'nin “entel kanal” olduğu zamanları, ya da nefes tutarak izlediğim Prison Break, perşembelerin gelmesini iple çektiğim The 24 ... CNBC-E kapandıktan bu yana televizyonda alt yazılı film kalmadı farkında mısınız! Bir zamanlar dublaj sanatında öncü olan ülkemizde o sanat da gerilediği için, artık dublajlı film izleyemiyorum. Hep aynı kötü sesleri duydukça filmlerin inandırıcılığı kalmıyor çünkü. E internet var diyeceksiniz; biliyorum ama, sadece televizyon izleyen milyonlarca insan da var! Fakat televizyonlarda artık film yok! Komedi de yok! Bir dönem unutulan ağalı beyli dizileri, en kötüsü de silahlı mafyalı, sahte kahramanlı şiddetli şeyleri gösteriyorlar. Tek eğlencesi televizyon olan insanların iyice kafası karışsın diye...

Özlüyorum ben, televizyonda kaliteli orijinal film izlemeyi özlüyorum!


Bir de neyi özlüyorum biliyor musunuz, çalışma umudunu özlüyorum. Mesela üniversiteyi kazanan gencin geleceğe dair umutlu olduğu, iş bulma konusunda daha az sorun yaşadığı, öğretmenlerin mezun olur olmaz atandığı, sanayinin teşvik edildiği günleri özlüyorum. Üretimi, fabrikaları özlüyorum. Sahi en son nerede bir fabrika açılışı haberi duydunuz hatırlıyor musunuz? Bir zamanlar Sabancı gibi iş adamlarına “fabrikatör” denilirdi; onlar fabrikalar açarlardı. Oysa şimdi iş adamları inşaatlarıyla, rezidanslarıyla anılır oldular. Her gün yollar açılıyor, köprüler açılıyor, avemeler açılıyor ama, bir tane yeni fabrika açılıyor mu?

Özlüyorum ben, üreten ülkemin fabrikalarını özlüyorum...


Aslında çok şey özlüyorum. Mesela özlediklerim arasında politikacıların birarada tartıştıkları, ama asla nezaket sınırlarını aşmadıkları programlar da var. Farkında mısınız, artık politikacılar değil aynı tartışma porgramına, aynı fotoğraf karesine girmeye bile tahammül edemiyorlar. Demirel'in nüktelerini, Ecevit'in şiirlerini, Erdal İnönü'nün zekasını, hatta Erbakan'ın esprilerini dahi özleyeceğim hiç aklıma gelmezdi ama, itiraf edeyim özlüyorum. Bir de Olacak O Kadar gibi bir programda politikacılar hakkında yapılan ince mizahı özlüyorum. Milletçe politikacıların karikatürize edilmiş hallerine gülerken, aslında bir anlamda meditasyon yapar rahatlardık. Dolayısıyla bu kadar gergin değildik. Başka partilere oy veren insanlar, birbirlerine düşman değildi.

Özlüyorum ben; politikacıların hoşgörüsünü, rekabetin zarif olduğu günleri özlüyorum...


Zarafet demişken, insanların birbirlerine kolayca çemkirmediği zamanları da özlüyorum. Sosyal medyada ağzına geleni söyleyenler ve troller çoğaldıkça, onca faydasına rağmen neredeyse sosyal medyasız günleri de özleyeceğim! Okuyan insana saygı duyulan zamanları; hastaların doktor dövmediği, mankenlerin gerçek sanatçıları gölgelemediği, öğretmenin aşağılanmadığı, kitap okumanın teşvik edildiği, her aklına geleni uluorta söylemenin dürüstlük değil de kabalık olarak nitelendirildiği günleri özlüyorum.

Özlüyorum ben, insanların birbirlerine saygılı davranmalarını özlüyorum.


Ortak değerlerimizi özlüyorum bir de. Milli bayramlarda hep beraber coşmayı, milli yaslarda hep beraber ağlamayı özlüyorum. Folklorik gösterileri özlediğim gibi, o eski kahramanlık filmlerini bile özlüyorum. 23 Nisan günü, 19 Mayıs günü sanki sıradan bir günmüş gibi televizyonlarda evlilik, makyaj programlarının devam etmesini; üstelik ekranın sağ üst köşesinde göstermelik bir bayrakla bunun yapılmasını üzüntüyle karşılıyorum. Bir madende grizu patladıysa, bütün ülkenin yas tuttuğu zamanları özlüyorum mesela. Birimizin derdinin hepimizi üzdüğü zamanları özlüyorum.

Özlüyorum ben, asgari ortak noktalarda birleşmeyi özlüyorum....


Özlüyorum ben, basit şeyleri özlüyorum...

Özlemek suç mu, ya özlediğini itiraf etmek...



Devamını Oku

9 Mart 2017 Perşembe

Necip Fazıl eseri Reis Bey adlı oyunu izledim...

Dün bütün ön yargılarımdan sıyrılarak Necip Fazıl'ın kaleme aldığı Reis Bey adlı oyuna gittim. Oyun üç perdeydi ve aralar dahil tam 3 saat sürdü. Bugüne kadar izlediğim en uzun oyundu sanırım.


Oyun başladığında kendimizi Mesudiye Oteli'nin lobisinde bulduk. Otel katibi, Anadolu'dan gelmiş bir köylü, otelde kalan iki genç kadın, otele giren başka bir kadın, Reis Bey... İlk sahnede şaşkına döndüm. İzlediğim sanki bir tiyatro oyunu değil de bir müsamere gibi geldi bana. Oyuncular birbirlerine bakacaklarına seyirciye bakarak konuşuyorlardı. Üstelik noktalara virgüllere gereğinden fazla dikkat ederek; sanki konuşmuyor, şiir okuyor gibiydiler. Nasıl desem, eski Yeşilçam filmlerinde gibi, değil gibi... Bence oyunculuk gerçekçilikten uzak ve abartılıydı. Dolayısıyla genel olarak yabancılaşarak izledim oyunu. Çok sahneli oyunda içine girebildiğim tek yer sanırım idam sahnesiydi. Oyunda en çok hapishane müdürü rolündeki Mazlum Kiper'i sevdim. Kendisini zaten severim. Reis Bey rolündeki Selçuk Soğukçay da rolünün hakkını verdi, uzun tiradlarda oldukça başarılıydı. Fakat  26 kişilik kalabalık kadrolu oyunda iki oyuncu haricindeki reji genel olarak bana hitap etmedi.

Oyunun konusu


Metin, yasalara bağlı ve acımasız bir yargıcın idam kararı verdiği gencin sonradan suçsuz çıkması ve yargıcın iç hesaplaşmalarını anlatıyor. Vicdan azabı duyan yargıç yani Reis Bey, olaydan sonra hayata bakışını tamamen değiştirerek her şeye “merhamet” ekseninden yaklaşmaya başlıyor. Aslında içsel yolculuk anlamında güzel bir konu. Fakat metin doğal olarak yazarın hayata bakış açısına göre şekillendiği için, bu hesaplaşmanın içinde kendimi bulamadım. İzlediğim şey, konuşmalarıyla, bakış açısıyla, felsefesiyle bambaşka bir dünyaya ait gibiydi. Adaletin yanlış karar vermesinin karşılığı, bence adaletin doğru karar vermesidir. Yani yazarın üstünde durduğu gibi adaletin karşısında “merhamet” duygusunun yer alması, son derece sübjektif ve yanlış sonuçlar doğurabilecek bir yaklaşım diye düşündüm. Hele oyunun bir yerinde yazar, "toplumu acıyanlar ve acınanlar olarak iki sınıfa ayırıp, sonra da bu sınıfları aynı terazide değerlendirmek gerekir" gibi bir yaklaşım sergilediğinde, bu bakış açısını kendiminkinden oldukça farklı buldum.

Oyunun sonlarına doğru “İstanbul insanı kötü yapmak için iyileştirir” “Anne olun, insana acımanın temeli analıktır” , ”adaleti göklerde aramak” “birbirinizi affedin” gibi mesajlar verilmesi de benim için havada kalan söylemlerdi.

Oyunun dili


Bitirim yeri” diye daha önce hiç duymadığım bir sözcük sıkça kullanıldı oyunda. Sözlüğe baktım, “kumar oynatılan kahvehane” demekmiş. Bu sözcüğü gerçekten de çok beğendim. Fakat genel olarak oyunun dili çok ağır ve ağdalıydı. Konuşmaları can kulağıyla dinlememe rağmen çoğu kez cümlenin başı ile sonunu bağdaştıramadım, yazarın ne anlattığını anlayamadım. Aynı dönem şairlerinden Nazım Hikmet'in dilinin bugüne göre bile ne kadar yalın olduğu düşünülürse, bence bu dil farkı yazarın bakış açısından kaynaklanıyor.

Metin yazarının aynı zamanda şair oluşu repliklerde de hissediliyordu. Özellikle de Reis Bey'in sanık olarak yer aldığı mahkeme sahnesindeki tiratta bu çok hissedildi. Kulağa hoş gelen sözcük uyumları ve ahenk, edebi zenginlik olarak zaman zaman bana da iyi geldi. Fakat oyun esnasında yaşadığım hakim his yabancılaşma olduğu için, anlık edebi keyif ötesinde bir coşku duyumsamadım.

Oyunun dekoru ve görsel zenginlikleri

Ben oyunda en çok görsel efektleri ve yaratılan illüzyonu beğendim. Şehir tiyatroları ödenekli tiyatro olma avantajını bu noktada çok iyi kullanıyor. İlk sahnede otelin camlı kapısının ardına yansıtılan hareketli sokak görüntüsü, resmen sahneye derinlik kazandırmıştı. Bu anlamda izleyiciye yaşatılan üçüncü boyut keyfi bence çok başarılıydı. Diğer sahne geçişlerinde de fiziksel dekorların değişmesi yanı sıra sahnenin üç duvarına yansıtılan görüntüleri beğenerek izledim.

Sonuç ;
Bu oyunu izlemek benim açımdan değişik bir deneyim oldu. Oyunu tavsiye eder miyim, bilemiyorum. Farklı bakış açılarını görmek ve tiyatroda 3 saat vakit geçirmek isteyenler için olabilir. Ama bir daha aynı yazarın oyununa gider misin diye sorsalar, hayır gitmem...





Yazan : NECİP FAZIL KISAKÜREK
Yöneten : ŞÜKRÜ TÜREN
Dramaturgi : HİLMİ ZAFER ŞAHİN
Sahne Tasarımı : EMRAH KÜREKÇİ
Kostüm Tasarımı : SEBAHAT ÇOLAKOĞLU
Işık Tasarımı : ŞÜKRÜ TÜREN
Müzik : DENİZ NOYAN
Efekt : KADİR ARLI
Yönetmen Yardımcısı : MELİSA DEMİRHAN - HASİP TUZ - LALE KABUL - YARD. YÖN. ÜMRAN İNCEOĞLU
Süre : 180 DAKİKA / 3 PERDE

OYUNCULAR

ABDULLAH TOPAL, BERRİN KOPER, CANER BİLGİNER, CEYSU AYGEN, ÇAĞATAY PALABIYIK, DOĞAN ALTINEL, FATMA İNAN, GÖKHAN EĞILMEZBAŞ, HAKAN YAVAŞ, HASİP TUZ, İBRAHİM CAN, İBRAHİM ULUTAŞ, İSKENDER BAĞCILAR, LALE KABUL, MAZLUM KİPER, MEHMET BULDUK, MELİSA DEMİRHAN, MURAT DERYA KILIÇ, OKAN KARACA, OZAN AKİF SERMAN, ÖZGÜR DERELİ, RIDVAN ÇELEBİ, SEFA TURAN, SELÇUK SOĞUKÇAY , TANJU GİRİŞKEN, YELİZ ŞATIROĞLU
Devamını Oku