17 Eylül 2017 Pazar

Kurşun kaleme tükenmez kalem kapağı takma nostaljisi

3 sene önce bugün sıcacık bir yazı yazmışım. Facebook hatırlattı, ben de yeniden paylaşayım dedim. Hazır okullar da açılıyorken nostalji olsun ...

Haydi bugün ilkokul nostaljisi yapalım. Herkes aklına gelen anıları anlatsın, biraz kafa dağıtalım, eğlenelim azıcık, ben başlıyorum önce.

Biz siyah önlük giyerdik, beyaz ve sert diye hatırladığım yakalarımız vardı. O yaka boynumu ne acıtırdı ne acıtırdı hatırlıyorum. Sanırım kola ile sertleştiriyordu annelerimiz, iyi ama neden öyle yaparlardı ki? Yani o yaka azıcık yumuşak olsaydı da rahat etseydik olmuyor muydu, yok demek olmuyordu. İp gibi düzgün ve bembeyaz olmalıydı yakalar, “yakası buruşuk ve kirli çocuğun annesi!” ezikliğini yaşamak istemiyordu anlaşılan o dönemin kadınları. İyi de ben sınıftaki bazı kızların dantelden yakalarına hayran hayran baktığımı da çok net hatırlıyorum. Onların annesi ne güzel örme yakalar yapıyordu yumuşak yumuşak, bizim annelerimiz, yani çoğunluğun anneleri niye yapmazdı ki? O dönem bu sorunun yanıtını bilmiyordum, ama şu an bu konuyla ilgili sayfalarca yazı yazabilirim...

Sınıflar arası yaka sorunsalı

Toplumsal sınıfların ayrışmasının  küçük belirtilerinden biriymiş bu yaka meselesi, ve nasıl da kazınmış belleğime. Sınıflar arası fark ne acı bir şeyse artık, küçücük çocukken gördüklerini yıllarca unutamıyorsun, ne büyük travma!

Aslında şimdinin gözlüğünden bakıldığında ne kadar masum görünüyor değil mi, alt tarafı örme yaka, pahalı bir şey değil, sadece el emeği. Ama o gün için öyle değildi işte, okulda herşeyin tek tip olduğu dönemde o dantel yakalı kızlar, diğerlerinden ayrıcalıklı olduğunu gösterirlerdi sanki, bildiğin “biz üst sınıfız, daha zenginiz, daha aristokratız” tavrının küçük bir emaresiydi bu yaka mevzuu. 

Sadece yaka mı, kokulu silgiler, değişik kurşun kalemler ve ille de keçeli kalemler! 
Bazı çocukların çantalarında 12'li, hatta 24'lü keçeli kalemler olurdu, ben ne kadar da özenirdim! Oysa ki keçeli kalem dediğin şey saçmadır, deftere yazarsın, sayfanın arkasına geçer, resim boyamaya kalksan boyayamazsın kalem biter hemen, ama işte her çocukta yoktu ya, gözümüzde büyüyordu o rengarenk keçeli kalemler. 

Belki de bu yaşımda hâlâ kırtasiye dükkanlarını gezmeyi sevmem, evde çeşit çeşit, renk renk kalem bulundurmam, güzel kırtasiye malzemesi görünce işime yaramasa da dayanamayıp almam o günlerin etkisidir, kimbilir!

Evdeki kalemlerim


Benim öyle renkli kalemlerim hiç olmadı çocukken, bir tane kurşun bir tane de kırmızı kalemim vardı o kadar. O kalemleri kaybetmek söz konusu bile olamazdı, yedekleri zaten yoktu, bittikçe alınırlardı, kalemlere özenle bakılır, küçülüp ele sığmazlarsa eğer, uçlarına tükenmez kalem kapağı geçirilip kullanılırdı, hatta bazı çocukların küçülen kalemlerin arkasına permatik sapı takıp uzattıklarını da hatırlıyorum, kimse de ayıplamazdı. Tutumlu olmak kabul gören bir değerdi çünkü, varlıkla hava atmak ayıptı, ne güzel insani değerlerdi bunlar.

Kurşun kaleme tükenmez kalem kapağı takmak


Bir de çanta konusu vardı, öyle yok barbili çanta, yok süpermen çantası, yok çekçekli çanta, yok sırt çantası.. Bizde çanta denilen şey abladan kardeşe geçen siyah kilitli, bildiğiniz evrak çantası gibi bir şeydi, ben lisedeyken  ancak omza takılan çantam olmuştu. Senelerce kullanılır, yırtılmadan da atılmazlardı, zaten sağlam çantalardı, yırtılmazlardı ki, özenle kullanmamız da cabası!
 Dedim ya abladan kardeşe geçerdi önlükler de çantalar da! O zamanlar Türkiye tarımda ve hayvancılıkta kendi kendine yeten bir ülkeydi, bununla gurur duyulurdu, şimdiki gibi ineklerin yiyeceği samanın ithal edilebilme ihtimali hayal bile edilmezdi, iyi ki de öyleydi!

Günler bir "sarmal yay" gibi geçti gitti...
Biz büyüdük ve globalleşti dünya!

Bana sorarsanız, doğanın hunharca katledildiği, her yere betondan leş gibi iğrenç binaların yapıldığı, her şeyin ama  her şeyin iki dakikada tüketildiği şu modern(!) zamanlarda yaşamaktansa, keçeli kalemin olmayıverdiği, sert kolalı yakalarla dolaşılan o günleri elbette tercih ederim. 

Söyleyecek laf bitmez, artık susma vaktidir!

Benden bu günlük bu kadar, anlatın bakalım sizin çocukluğunuzdan neler kalmış geriye, merakla bekliyorum.

Sevgiyle kalın efendim, insanlıkla kalın, özünüzle kalın...



Devamını Oku

11 Eylül 2017 Pazartesi

Motor yağı nasıl değiştirilir?

Araçlarının bakımlarını kendileri yapan bir çok otomobil meraklısı bulunmaktadır. Otomobil meraklılarının yaptığı araç bakımlarından bir tanesi de otomobilyağı değişimidir. Aracınızın yağını kendiniz değiştirerek aynı zamanda maliyetten de tasarruf edebilirsiniz.

Araç bakımı söz konusu olduğunda güvenlik her zaman önceliklidir. Bu nedenle, ilk defa yağ değiştiriyorsanız veya daha önce defalarca yağ değiştirmiş olsanız dahi motor yağı değiştirme işlemini güvenli ve verimli bir şekilde yapmanız için uymanız gerekenler bazı kurallar bulunuyor.

Motor yağınızı değiştirmeden önce ihtiyacınız olanlara bir göz atalım;

  • Yaklaşık 5 litre Castrol motor yağı
  • Aracınızın marka ve modeline uygun yeni bir yağ filtresi
  • Ayarlı pense ya da açık uçlu ayarlı pense ve bir yağ filtresi ayar pensesi. (Bazı motorlar, satıcınızdan temin edebileceğiniz özel şekilli bir alet gerektirebilir. )
  • En az 6-8 litre kapasiteli büyük bir drenaj kabı ve bir huni
  • Temiz bezler ya da üstübü, el yıkama solüsyonu ve/veya tek kullanımlık lateks eldivenler

Adım 1: Aracınızın motoru için yağ seçimini yapın
Aracınızla sık sık kısa geziler, trafikte dur kalk veya yoğun bir şekilde taşıma/çekme yapıyorsanız aracınızın motorunda ekstra zorlanma olmaktadır. Bu tip araç kullanımlarında daha sık yağ değişimi gereklidir. Castrol’ün hazırladığı kullanım kılavuzundan özel koşullar için kullanım önerilerini inceleyebilir, aracınıza uygun endoğru motor yağı seçimini yapabilirsiniz.

otomobil yağı

Adım 2: Aracınızı hazırlayın
Soğumuş yağ doğru bir şekilde boşaltılamayacaktır. Bu nedenle çalışmaya başlamadan önce, yağ sıcaklığını normal çalışma sıcaklığına getirmek için aracı biraz sürün. Sonra motoru durdurun ve yağ doldurma kapağını açın ve oluşacak vakumu önleyin. Bu işlem, yağın alt taraftan daha serbest bir şekilde boşalmasını sağlar.

Aracın altına girmeden önce özel güvenlik tedbirleri için kullanım kılavuzunu kontrol ettiğinizden her zaman emin olun. Kriko kullanımı dengeyi sağlayamayacağından ve aracın devrilmesi ihtimaline yol açabileceğinden, aracı kaldırmak için kriko kullanmamalısınız. Portatif tekerlek rampaları idealdir ve daha güvenlidir. Bu rampalar, aracın altına kayabilmeniz için aracı yeterli bir şekilde yerden kaldırır. Tekerlek rampası üreticisinin özellikle güvenlik konuları ile ilgili talimatlarını dikkatli bir şekilde uyguladığınızdan emin olun.

Düz bir zeminde olduğunuzdan emin olduktan sonra aracı tekerlek rampasının üstüne sürün, böylece ön lastikler yükselecektir. El frenini çekin ve aracın kaymasını önlemek için arka lastiklere ahşap bloklarla destek yapın. Aracınız düz şanzımanlı ise birinci viteste bırakın, otomatik şanzımanlı ise “Park” konumuna getirin.

Adım 3: Eski motor yağını boşaltın
Yağ toplama kabını aracın alt tarafına koyun. Karterin ya da yağ haznesinin arka alt tarafına yerleştirin.
Toplama kabını tahliye tapasının altına, biraz arkasına düşecek şekilde yerleştirin. Ayarlı penseyi kullanarak, tapa serbest dönene kadar saatin ters yönünde çevirin. Daha sonra elle çıkarın. Bu noktada yağa dikkat edin; hızlı bir şekilde ve sıcak olarak akabilir. Tapayı drenaj kabına düşürmemeye dikkat edin fakat düştüğü takdirde dikkatlice oradan alın. Çoğu tapa bir conta ile takılır; bu contayı kaybetmeyin.

Adım 4: Yağ filtresini çıkarın
Filtre pensesi kullanarak yağ filtresini saat yönünün tersine çevirip gevşetin. Ardından sıcak egzoz borusuna dokunmadan el ile filtreyi çıkarın. Yağ filtresi yağ ile dolu olabileceğinden ağır olabilir. Bu nedenle motordan uzak bir şekilde yavaşça aşağı indirin ve içindekileri toplama kabına boşaltın. Bazı yağ filtreleri yatay bir konumdadır ve gevşetildiklerinde kirli ve sıcak motor yağı sızdırabilir. Endişelenmeyin, bu normaldir. Yanınızda üstübü ya da bez bulundurarak bu sızıntıya hazır olun. Bezlerle, motorda yağ filtresinin yerleştirildiği yerin içini ve çevresini silin.


otomobil yağı
Adım 5: Yağ filtresini değiştirin
Bezinizi alın ve motorda yağ filtresinin yerleştirildiği yerin içini ve çevresini silin. Yeni yağ filtresini alın ve parmağınızla montaj yüzeyine (filtrenin yuvarlak kenarı) biraz yağ (yeni veya eski) sürün. Bu, dolgu macunu olarak görev yapacaktır. Yeni filtreyi dikkatlice saat yönünde çevirerek dişli yağ oluğuna vidalayın.
Doğru bir şekilde yerleştirildiğinde filtre kolaylıkla vidalanacaktır. Çok fazla zorlamadan el ile filtreyi sıkıştırın.
Tapayı ve contayı temizleyin ve tapayı yerleştirip sıkın. Tapayı el ile çevirebildiğiniz kadar çevirin ve sonra ayarlı pense ile sıkıştırın. Yine, fazla zorlamamaya dikkat edin.

Adım 6: Temiz motor yağını ekleyin
El frenini dikkatlice bırakın ve aracın rampa üzerinden yavaşça zeminde kaymasını sağlayın. Bu aşamada motoru çalıştırmayın. Aksi takdirde önemli hasarlar oluşabilir. Motorun üstünde, genellikle yağ kabı sembolü ile işaretlenmiş yağ doldurma kapağını bulacaksınız. Kapağı çevirerek çıkarın ve gereken yağ miktarı ile motoru doldurun. Yağ çubuğu ile seviyeyi kontrol edin. Kapağı takın ve varsa dökülmüş yağları silin. Motor çalıştırıldığında yağ göstergesi sönmelidir. Motoru birkaç dakika çalıştırın, kapatın ve sonra ölçekli çubukla tekrar yağ seviyesini kontrol edin. Bu noktada genelde biraz daha yağ eklemeniz gerekebilir.
Son olarak ve mutlaka sızıntılar için aracın altını, özellikle yağ filtresi ve karter tapa contası çevresini kontrol edin.

Adım 7: Eski yağı dikkatlice ortadan kaldırın

Yağ değiştirme işleminizdeki en son ve bir anlamda en önemli adım, motordan boşalttığınız eski yağın doğru bir şekilde ortadan kaldırılmasıdır. Eski motor yağı çevre için çok zararlıdır ve güvenli bir şekilde ortadan kaldırılmasının önemi çok büyüktür. Eski yağı kapanabilir bir kaba aktarın ve güvenli bir şekilde imha edilebilmesi için bir çevre kuruluşu veya 0 212 221 0440 numaralı telefondan PETDER- Petrol Sanayi Derneği’ne başvurabilirsiniz. Ayrıca konu ile ilgili olarak daha fazla detay almak isterseniz, “Atık Yağların Kontrolü Yönetmeliği”ne buradan incelemenizi tavsiye ederiz.

Adım 8: Lütfen özenli ve dikkatli olun

Motor yağı değiştirme işlemi gerektiğinde uzmanlık gerektiren bir iştir. Sizlerin güvenliği bizler açısından daha önemli olup, Castrol tarafından bu içerik tavsiye amacıyla paylaşılmıştır. Bu yüzden motor yağı değişimi ile ilgili olarak tereddütleriniz var ise lütfen profesyonel bir servisten destek alınız.

Her motoryağı değişiminde, aracın yaptığı mesafeyi ve tarihi kaydedin. Bu yöntemle, bir sonraki yağ değişiminin ne zaman yapılması gerekeceğini kolaylıkla takip edebilirsiniz.
Devamını Oku

10 Eylül 2017 Pazar

Hayatın yeni sürprizleri

Bazen hayat çok yavaş akar. Böylesi zamanlarda hayal kurarım bol bol. Öyle olsa derim, böyle olsa derim. Şurası da şöyle olsa derim, yok bu sahneyi baştan alalım derim. Detaylara dalarım. Hayalimdeki bütün  kahramanlar benim istediğim gibi davranır, benim istediğim şeyleri söyler. Sonra gözümü açtığımda, rutin gerçeklerin devam ettiğine tanık olurum. Yani hayat durağandır, hayallerim akar gider.

Bazen de ne hayal kurmaya, ne de düşünmeye zamanım olmaz. Çünkü hayat o kadar hızlı akar ki, sanki bir film sahnesi hazırlanmış da, oraya beni birisi arkamdan itmiş gibi hissederim. Hikaye bellidir, replikler bellidir. Önceden rolüme hazırlanmışım gibi direkt sahnede boy gösterirken bulurum kendimi. Yaşadıklarıma şaşırmak için bile vaktim olmaz. Sanki delişmen akan bir suda bir sal üzerinde kayar gibi, kenarda bekleyenlere gülümseyerek el sallar gibi... Ne bileyim; dışarıdan müdahaleye kapalı bir ortamda gibi. Ama korunaklı, güven hissini kaybetmeden akarken hissederim kendimi hayatın içine doğru... Bu aralar işte böyle geçiyor günlerim. Ekmek alırken bile tek tek ekmekleri inceleyip düşünerek karar veren ben, bu aralar bir nefes alımlık sürede radikal kararlara imza atıyorum. Ama içimden bir ses, “Bu kararlar doğru!” diyor, “Böyle devam et!”” diyor.

hayat sürprizlerle dolu
Mesela artısını eksisini hiç düşünmeden direkt mesleğimle ilgili bir işe başladım geçen hafta salı günü. Son beş senedir alarm kurmadan yataktan kalkan ben, son beş gündür altı otuz civarında uyanıyorum ve saat yediye beş kala gibi evden çıkarak yaklaşık 15 dakika yürüyüp otobüs durağına gidiyorum. Üstelik bunca yıllık iş hayatımda ilk kez otobüsle işe gitmeyi bilerek ve isteyerek göze alıyorum. Otobüs yolculuğu trafik yoksa bir saat sürüyor. Bu da uzun süredir günde 5-6 sayfaya düşen kitap okuma hızımın en az 10 kat artacağı anlamına geliyor. Pollyanna'nın Kadıköy şubesi yine iş başında anlayacağınız. Dert etmiyorum yani. Nitekim geçen hafta işe giderken Romantika'yı bitirdim, Beyaz Diş'e başladım. İki günde kitap yarılandı bile. Demem o ki, hayatın öğrettiklerini uyguluyorum. Ne demişti hayat:

“- Eğer önünde sadece tek bir yol varsa ve varmak istediğin yere sadece otobüs ile gidiliyorsa, konfor isteyen yanını sustur ve hiç düşünmeden atla o otübüse! Fırsatı kaçırma! Ama çantanda mutlaka bir kitap olsun!”

Şaşırıyorum kendime. Hani bir daha iş hayatına geri dönmeyecektim! Hani daha geçen aylarda “Yaşasın home ofis” diye şarkılar söylüyordum! Peki ama ne değişti? Cevap basit, hem de çok basit: 

Hayatımın yazıldığı senaryoda yeni bir bölüme geçildi. Karakterin baht dönüşü, peripeteia durumu bu yaşadığım şey!

Senaryoda kahramanın yazgısında ani bir değişim olması, hayatının akışının farklı bir yönde gelişmesi anlamına geliyor peripeteia. Benim de yazgım değişti aniden. 5 Eylül 2017 itibariyle tekrar aktif, ev dışında akan iş hayatına döndüm. Ve bundan sonrasında neler yaşayacağımı gerçekten çok merak ediyorum. Peki ne hissediyorum? Öncelikle şaşkınım. Hem de çok şaşkınım. Dediğim gibi bir saniye içinde böyle bir karar aldım. Sonrasında hissettiğim şey heyecan. Evet özlemişim. Kumaş kokusunu, işçilerin hayatını, koşturmacayı, günde beş bardaktan fazla çay içmeyi, yemekte ne var demeyi, excel tabloları ile çalışmayı özlemişim. Sabah telaşında işe yetişmeye çalışan insanlar arasında olmayı da özlemişim sanırım. Evde yazarlık işlerimi hafta sonlarında yapmayı hedefliyorum. Tabii ki daha seçici olarak. Senaryo ve kitap yazma hayalim ise cebimde bekliyor. Bunu zaman gösterecek.

Komik bir durumdayım aslında. Biraz acemilik de var. Akşam yedi buçuğa doğru eve geldikten sonra yemek yapıp yemeği unutmuşum meğer. Elim ayağıma dolanıyor; az zamana çok iş sıkıştırmalı günlere alışmaya çalışıyorum. Yani buraya yazacak yeni yeni konular göz kırpıyor şimdiden.


Ne demiş atalarımız, hareket berekettir. Hayatın her sürprizini mucizeleriyle birlikte bütünüyle görmek gerekir. Haydi öyleyse vira vira hayata...
Devamını Oku

24 Ağustos 2017 Perşembe

Havuz Mahallesinde Adını Bilmediğim Dostlar

İnsan yeni bir yere gittiğinde ilk gün yabancılık çekmez mi? Çeker. Yazlık bir yere gidince bana hep böyle olur. Mesela bir otele gittiğimde ilk gün biraz da çekine çekine havlumu bir jezlonga koyarım. O gün etrafı tanıma günüdür. En azından benim için öyledir. Oradaki insanları anlamaya çalışırım; rahatsız edecek enerjide birileri varsa uzaklaşmak isterim. Eğer durum pozitifse, ertesi gün aynı jezlonga havlumu koyarken daha bir tanıdık gelir her şey. Hatta dünden göz aşinalığım olan kişilere gülümseyerek selam veririm. Belki de siz böyle değilsinizdir. Ben, aynı kalan şeylerin güvencesini hissetmek isteyenlerdenim. Nasıl desem; her gittiğim yerde kendime güvenli bir yaşam alanı oluşturuyorum sanki. Bazen bir havuz köşesi oluyor, bazen bir tiyatro salonunda ikinci sıranın en sol kenarı; bazen de hep aynı rafından domates soğan seçtiğim manav oluyor bu güvenli köşeler. 
Hep aynı yerlerdeyken, bildiğim limanlardayken, yani ben  böyleyken, kendimi daha iyi hissediyorum...

Relaks Havuzunda 
Mesela haziran ayında gittiğim otelde bir hafta boyunca aynı havuzun hep aynı şezlonguna oturdum. İlk gün gittiğimde biraz çekinerek, ikinci sabah erkenden aynı yeri ayırarak... Bu arada itiraf edeyim; hani kızarlar ya “Şu Almanlar yok mu şu Almanlar, sabahın altısında havuzda yer ayırırlar...” diye. İşte ben de onlardanım, yani havuzda yer ayıranlardan. 

 Bu sene gittiğim otelde ağırlık Almanlardı. Gerçekten de relaks havuzunda sabahın altısında yer ayırıyorlardı. İlk gün şansıma yer buldum. İkinci sabah yedi buçuk civarında gittiğimde çoktan bazı yerler dolmuştu; ama ben yine aynı şezlonga yerleşebilmiştim. Üçüncü gün artık birbirimize gülümsüyorduk. Onlar bana “Guten Morgen” diyordu, ben onlara “Good morning” diyordum, hepsi buydu iletişimimizin. Sonradan anladığım kadarıyla içlerinde İngilizce bilen yoktu, belki de bilseler bile konuşmayı tercih etmiyorlardı.

Üçüncü sabah on on beş dakika daha geç gittiğimde benim şezlongumun üzerinde havlu görünce canım sıkıldı. Sonra adını hiç öğrenmediğim, ama bir haftalık tatil boyunca sadece gülümseyerek ve nezaket göstererek kurduğumuz iletişimden içime huzur dolduran, orta yaşlı Alman çift meğer benim için ayırmıştı şezlongu... Almanca bir şeyler söyleyerek havluyu şezlongdan alışı, sorasında “buyurun” der gibi şezlongu bana emanet etmesi gerçekten çok güzel bir andı. İletişim böyle bir şey işte. Bazen saatlerce konuştuğunuz insan hakkında hiç bir fikir edinemezsiniz. Bazen de adını bilmediğiniz, sadece “günaydın, iyi akşamlar” deyip gülümsediğiniz insanın varlığıyla huzur bulursunuz. Belki de benim gibi iç dünyasında yaşayan insanlara özgü bir şeydir bu. Bilemiyorum.

Otel büyüktü, geride 3 tane daha kocaman havuz vardı. Benim gittiğim havuza on iki yaş altı çocukların girmesi yasaktı ve aylardan haziran sonuydu. Yerli tatilcilerin pek rağbet etmediği şeker bayramı öncesi günlerdi. Durum böyle olunca, bu benim gittiğim relaks havuzu haliyle bir sitcom setine dönüştü. Havuzun gölgeli ve de minderli tarafında her gün belirli köşelerde hep aynı insanlar olarak yerlerimizi alıyorduk. Sanki yönetmen bir yerlerden “motor!“ diyordu saat on gibi. Önce ben giriyordum havuza. Sonra saat on bire doğru köşede oturan Alman çift havuza girip ıslanıp çıkıyor, sonrasında özenle katladıkları mayo üstü giysilerini üzerlerine giyerek, pet şişelerine kırmızı şarap ya da kola arasında karar veremediğim kırmızı sıvıyı doldurmaya bara gidiyorlardı. Bizim relaks havuzu, kenarında bar olmayan tek havuzdu. Bar olsaydı belki de bu kadar sessiz olmazdı. Kim bilir... Sadece bir çay kahve makinesi ve bir su dolabı vardı bizim havuz mahallesinde. Bazen garson bir tepsiyle gazoz, meyve suyu falan dağıtırdı. Saat on ikiye doğru bir örnek, aynı renkli ve kenarlıklı şapkalar giyen, sigara içen kırmızı saçlı Alman ve sarışın partneri gelirdi. Tam da öğle sıcağında havuza kendilerini atarlardı. Bizim havuz mahallesinde iyi yüzme bilen neredeyse yok gibiydi. Zaten buna kimsenin aldırdığı da yoktu. Havuza girdiğim noktanın tam dikey çaprazında en az seksen yaşında olan bir Alman çift vardı. Kadın sürekli kitap okurdu, kocası sürekli uyurdu. Adamın arada sırada havuza girdiğini gördüm ama kadın hep kitap okurdu, hiç ıslanmadı belki de.  Ve çok yakından tanıdığım, ve çok yakında kaybettiğim birinin yüzü vardı kadının yüzünde. Bana gülümsediğinde kaybettiğim yakınımla göz göze geliyordum sanki. O'na her baktığımda içimde sesler yankılanırdı. Söyleyemediklerim, söylediklerim ve dinlediklerime dair sesler... Şimdi  bunları yazarken yine  o kadının gözlerini görüyorum; çukura kaçmış gözleri gülümsüyor nihayet.

Bizler, havuz sakinleri olarak havuz mahallemizde gerçekten çok huzurluyduk. Her sabah biraz daha erken kalkarak havuzda yer ayırırken, erkenci Almanlarla birbirimize gülümserdik. Kimse sohbet etme derdinde değildi. Kimse diğerinin hayatını ya da adını merak etmiyordu. Sonra bir gün bir Türk geldi. Bütün Almanlar gibi ben de baktım “Kim şimdi bu!” diye. Geldi, suları sıçrata sıçrata gösterişli bir şekilde yüzdü önce. Sonra kendini anlattı bir kaç dilde. Bir yere gitmiş de nasıl yılan yakalamış havuzda da, yüzmeyi nasıl öğrenmiş de, neler neler neler... Tepeden bakan haller, bir havalar bir tuhaf haller. Havuz mahallesi olarak aramıza almadık onu. Ertesi gün  tekrar geldiğinde, havuzun karşı kenarındaki jezlonglardan birine yatmak zorunda kaldı. Öyledir ya; çember bir kere oluştuysa, dışarıdan birileri giremez artık.

Havuz Mahallesi
Son gün, sabah erkenden havuza gittim. Üzerimde normal kıyafetlerimle. Önce en kenarda oturan Alman çifte İngilizce kendilerini tanıdığım için çok mutlu olduğumu, çok tatlı tatil arkadaşları olduklarını söyledim.  Onlar da Almanca bir şeyler söylediler. Anlamadık belki biribirimizin söylediklerini ama, çok güzel gülümsedik karşılıklı... Sonra yapyaşlı çifte “Hoşçakalın” dedim, bana el salladılar.  Şapkalılar henüz gelmemişti. Sırtı en kırmızı olanla da vedalaştıktan sonra, havuza son bir kez bakıp ayrıldım oradan. İçim huzur dolmuştu bu vedalaşmayı yaptığım için. Onlar da mutlu oldu, gördüm yüzlerinde. Ama belki de adını bilmedikleri birisinin, anlamadıkları bir dilde kendilerine samimiyetle veda etmesi tuhaflarına gitmiştir...

Saramago kitabından fırlamış karakterlerdik adeta. Hiç birimizin adı yoktu. En köşede oturan yaşlı çift, sırtı kırmızı olan adam, şapkalı çift... Sahi benim adımı ne koymuşlardı acaba... Bunu hiç öğrenemeyecek olmak hem iyi, hem de kötü. İsmimden bağımsız gülümsemeler aldım çokça, yetmez mi...

Bazen hayat böyledir işte. Adını bilmediğin birilerine yürekten hoşçakal demek istersin; ya da sadece adlarını değil, haklarında çok şey bildiğin birilerine sırtını dönüp hemen gidesin gelir... Ve zaman geçer, gitme vakti geldiğinde ne yapacağını için söyler... 


Bugünlük hoşçakalın sevgili blog dostlarım, yürekten...  
Devamını Oku

18 Ağustos 2017 Cuma

Hem Serinleyin, Hem de Enerji Tasarrufu Yapın

Eğer bu sıcak havalarda vantilatör ile serinlemeye çalışıyorsanız baştan söyleyeyim: Boşuna uğraşıyorsunuz. Sıcak havayı bir noktadan diğerine taşımak, serinlemenizi sağlamıyor ve vantilatörler de tam olarak bu şekilde çalışıyor. Gelin gerçekçi olalım: Hava sıcaklığının zaman zaman 40 dereceyi aştığı bu aylarda, serinlemek için klima dışında bir seçeneğiniz yok. Ancak klima satın almak o kadar kolay bir iş değil: Hem enerji tasarruflu, hem uzun ömürlü ve hem de yaygın bir servis ağına sahip olmalı. Servis ağı özellikle önemli, yoksa hem montaj, hem de bakım için epey bir beklemek zorunda kalıyorsunuz! Piyasadaki klima modellerine bakın: Tüm bu özelliklere sahip olanların sayısının çok az olduğunu, onların da fiyatlarının neredeyse bir servet düzeyine yaklaştığını göreceksiniz. Neyse ki Uğur Soğutma’ya ait UIS 18 klima modeli, her bakımdan mükemmel bir seçenek olmayı başarıyor.
UIS 18’in bu denli iyi bir seçenek olmasının ilk nedeni, enerji tasarrufu. Hem A++ enerji sınıfına giren ve hem de inverter teknolojisini kullanan klima modellerinin sayısı oldukça azdır. UIS 18 ise, bu teknolojileri bütçeyi zorlamayacak fiyatlar ile sunuyor. Inverter teknolojisi sadece enerji tasarrufu değil, kullanım ömrünü de uzatıyor. Zira klima kompresörü, bu sayede yalnızca gerektiği zaman çalışıyor. Yenilikçi teknolojilerin kullanılması sayesinde, UIS 18 bekleme modundayken yalnızca 1W elektrik harcıyor. Bu inanılmaz bir oran, zira neredeyse %80 oranında bir enerji tasarrufu yaptığınız anlamına geliyor.
Yenilikçi teknolojiler sadece inverter sistemi ile sınırlı değil: Akıllı soğuk hava üfleme özelliği, ortam sıcaklığını yavaş ve doğal bir şekilde istenen dereceye getiriyor. Follow Me özelliği, kumandanın bulunduğu bölgeye göre ısıtma ve soğutma yapabilmesin sağlıyor. İyonizer ve bio-filtre özellikleri sayesinde de, sadece serin değil, temiz bir havaya sahip olabiliyorsunuz. Elektrik kesintilerini de dert etmeyin: UIS 18, enerji geldiğinde otomatik yeniden başlama özelliği sayesinde size iş düşmeden her şeyi otomatik olarak hallediyor. Farklı BTU seçenekleri mevcut olduğu için, size en uygun olan modeli Uğur Soğutma yetkili servisleri aracılığı ile tespit etmenizi tavsiye ederim. Daha sonra, https://satis.ugur.com.tr adresinden uygun fiyatlar ve 12 taksit avantajıyla siparişinizi hemen verebilirsiniz.
                                     
Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını Oku

11 Ağustos 2017 Cuma

Avşa'da doksanlarda donan hayat...

Geçen hafta cuma salı arası 4 gün Avşa kaçamağı yaptım. Avşa'ya geçen yıl yine bu zamanlarda gelmiş ve ada hayatını çok sevmiştim. (bkz: bu yazı
                                                                                
Yine sevdim, hatta bu sefer daha çok sevdim. Denizle biraz daha barıştım; beni daha çok kucakladı. Dışarısı çok sıcakken serindi, yumuşaktı, sakindi; iyi bir dost gibiydi. Beni dinledi, anlamaya çalıştı ve sırtımı okşadı. Gerçekten çok güzeldi. Çocuklar vardı her zamanki gibi sahilde. Onlarla arkadaşlık yaptım; en çok da Rüya ile. 6 yaşındaki Rüya beni çok derinden etkiledi, anlatırım bir ara. Sonra Aras vardı 12 yaşlarında. “Aman ya, alt tarafı deniz; denizden mi korkacağım yani. Atarım kendimi içine olur biter!” demesi bana nasıl da cesaret verdi. Aradığı hazine haritasını buldu mu acaba... Gerçekten çocukların dili büyüklerden daha çok etkiliyor insanı. Ne Rüya'nın, ne de Aras'ın annesi ya da babasıyla tanıştım. O yüzden de 3,5 gün boyunca “Nerelisin, ne iş yapıyorsun, kimsin?” gibi büyüklerin soracağı saçma ve gereksiz sorulara maruz kalmadan, son derece steril tatil arkadaşlarım oldu. Ne zamandır çocuklarla bu kadar haşır neşir olmamıştım...

Avşa Kumsal Manzaraları
Bu sefer mutfağı balkonda olan bir oda tercih ettim. Diğer odalar öyle değildi, sadece otelin köşesindeki 2 odanın mutfağı balkondaydı. Küçük ama sevimli olan balkon mutfağım, sol taraftan adanın tepelerine, sağ taraftan denize bakıyordu. Bir de elma ağacı vardı önünde, dokunabiliyordum yapraklarına. Beton yoktu görüş alanımda, bunu çok sevdim. Otelin diğer odalarına göre daha küçüktü kaldığım oda. Diğer odaların mutfakları yenilenmişti, benim mutfak eskiydi. Ama takılmadım böyle şeylere. Çünkü Avşa'ya salaşlığı yakıştırıyorum ben. Balkonda yemek yapmak, rüzgar geldiğinde ocağın sönmesini engellemek için balkon iplerine havlu sermek, köfte kızartırken balkonun sağ tarafına gidip güneşin batışını izlemek, sonra köfteleri çevirip Avşa yapımı Ada Karası şarabından bir yudum almak, kekremsi şarap tadını hissetmek, sonra tekrar köfteleri çevirmek güzeldi. Bir tür arınma gibiydi.

Geçen sene gittiğim apartta mutfak eşyaları gayet iyiydi. Bu sene gittiğim, adı daha bilinen apartta ise azdı her şey. Vardı da aslında bir şeyler, sanırım ben sevmedim. 2 çukur tabağı, bir tencereyi, bir de çaydanlığı kullandım. Dondurma kutusunu yıkayıp salata kasesi yaptım mesela, çok minimalistti, çok huzurluydu. Giderken yanımda çatal kaşık, rende, bir de hafif tava götürmüştüm; adadan 2 tane de bardak aldım. Cam kupa, ama kısa. O bardaklara şarap da yakıştı, bira da yakıştı, çay da yakıştı. Aslında yakıştırmak insanın bakışına bağlı bir şey. Yakıştı gibi görüyorsan, gerçekten de yakışıyor...

Avşa apart balkon soldan manzara
Adanın en güneyinde tutmuştum odayı. Çünkü geçen sene akşamları oralar çok sakindi. Akdeniz Akşamları çalan gençler oluyordu sadece. Ama kapitalizm sahilin en ucuna kadar ulaşmış maalesef. Kaldığım otelin 30 metre ilerisine bir şey yapmışlar. Gündüz kafe, gece bar gibi bir şey! Akşam ben balkonda köfte kızartırken başladı canlı müzik. Ama doksanlardan kalan müziklerdi; Levent Yüksel, Aşkın Nur Yengi, Sezen falan çalıyordu akşamın ilk saatlerinde. Sonra sesi tam da Haluk Levent'e benzeyen biri sahneye çıkıp Elfida'dan başlıyor, Gel Etme Nazlı Güzel ile devam ediyordu. Sonra Ahmet Kaya şarkılarına geçiyordu. Bir ara İzmir Marşı ile coşturdu insanları. Ne garip değil mi; barlarda Çav Bella'dan barlarda İzmir Marşı'na evrildi hayatımız. Devrildi mi demeliyim yoksa...

Dediğim gibi, çıs tak yoktu. Hande Yener, Serdar Ortaç falan çalsaydı ne yapardım bilemiyorum. Allahtan yoktular. İlk akşam çok güzel geldi çalan müzikler, balkon keyfim şenlendi. İkinci akşam yine yormadı. Ama üçüncü akşam artık şarkıların sırasını ezberlediğim için sıkıldım, balkonda oturamadım. Sonra düşündüm o gece. O işletmenin sahibi para kazanacak diye; mesela benim yan odamda kalan ve söylediklerine göre on beş sene boyunca hep aynı otele gelen, en az seksen yaşındaki tatlı tatilciler uyku uyuyamıyordu gece bir buçuğa kadar. Neden? Eskiden parası olanlar düdüğü çalarmış, şimdi de sahillerde bar açıp müziği çalıyorlar. Ya da hemen hemen her yerde kendi tellerinden çalıyorlar. Ama hep çalıyorlar! Senin benim hayatımdan, huzurumuzdan çalıyorlar! Çala çala yaşayıp gidiyorlar. Açıkçası Haluk Levent sesli, doksanlar repertuarlı müzisyen olmasa tatilim berbat olacaktı. Ama olmadı; dedim ya ben huzurluydum çok. Bazı kapital sahiplerinin ötekine saygı duymayan; doğayı, huzuru ve çevresindekileri yok eden azgın iştahını düşünmeden de edemedim. Sahi dünyayı kim yaşanılmaz kılıyordu?

Ada Karası
Avşa'yı neden sevdiğimi sabah sahilde yürürken buldum. Hayat doksanlarda donmuş gibi orada. Türkü barlar var; ama Haluk Levent, Hüseyin Turan, Levent Yüksel, Ahmet Kaya çalan türkü barlar. Benim sevdiğim türden yani.  Esnaf geçen seneye göre zam yapmamış; kahvaltı yine 15 TL, domates yine 2-3 TL. Gözü tok eski esnaf var, köşe dönmeciler uğramamış sanki Avşa'ya... Herkes şortlu, herkes askılı tişörtlü, herkes terlikli. Yani sahil kasabalarında görmeye alıştığımız, zaten bildiğimiz manzaralar. Yaşlı bir iki teyze kapalı giyinmiş o kadar. Akşamları ufak ufak içiliyor, kahkaha atılıyor, kadınlar kumsalda birbirlerine kocalarını çekiştiriyor, çocuklar özgürce oynuyor. Sanki ülkemiz hiç değişmemiş gibi, sanki Anadolu kültürü öylece kalmış gibi, sanki kutuplaşma olmamış gibi, sanki yüzümüz batıya dönük gibi...
Avşa Gün Batımı
Güzeldi Avşa; seneye tekrar gitmek isterim. İyi hissettiren harika bir enerjisi var oranın. Bozulmasın, öylece kalsın isterim. Doksanlarda kalsın, milenyuma girmesin...  Hulusi Kentmen'ler ölmesin, onlar hepimizin dedesi olsun... İsterim...

Devamını Oku

28 Temmuz 2017 Cuma

27 Temmuz İstanbul Afetinde Yaşadıklarım

Resmen 1 dakika gecikmeyle dünkü afetten kurtuldum! Her zaman olduğu gibi; yani 17 Ağustos ve 12 Kasım depremlerinden de sadece şans eseri kurtulduğum gibi, dün de afete yakalanmaktan yaklaşık bir dakika zaman farkıyla kurtuldum! Bu konuda gerçekten çok şanslıyım, ve bu şansımın ne kadar değerli olduğunu biliyorum.

Dünü düşündükçe hâlâ ürperiyorum, anlatayım:


Hava durumu haberleri hep ilgimi çeker. Bu nedenle de Buluttan Bildiriyor hesabını severek ve yakından takip ediyorum. Yani dün akşam şiddetli yağmur yağacağını; hatta dolu, yıldırım, şimşek ve ani rüzgarlar olacağını biliyordum. Fakat dün yaşadığımız boyutta bir afet olacağını meteoroloji bile tam olarak kestirememişti! Ağaçların havada uçuşacağını, metal çöp konteyner' larının yerinden oynayacağını, asırlık çınarların bile yerle bir olacağını, camların patlayacağını hangimiz tahmin edebilirdik! Tahmin de edemedik zaten! Her şey bir anda olup bitti.
Çok korkunçtu, gerçekten çok korkunçtu yaşadığımız anlar. Yılardır İstanbul'da yaşayan biri olarak bir geçen sene 15 Temmuz'da tepemizden jetler alçak uçuşla geçerken ve camlar zangır zangır titrerken; bir de dün akşamki yaşanan tufanda bu kadar korktum! Umarım bir daha böyle şeyler başımıza gelmez!


1 dakika zaman farkıyla nasıl kurtuldum

Dün çok işim vardı, bilgisayarın başından bir türlü kalkamadım. Ama manava gitmem de lazımdı. Şunu da bitireyim, bunu da bitireyim derken saatin akşam altıyı biraz geçtiğini fark edemedim. Sonra "artık kalkmalıyım" dedim. Baktım hava hafiften kararmaya başlamış, bulutlar gelmekte. Yağmur başlayana kadar manava hızla gider gelirim diye düşündüm. Tam evden çıkıyordum ki, içime kurt düştü. Camları kapatayım ne olur ne olmaz dedim. Kapıdan döndüm ve camları tek tek kapattım. Sonra ayakkabılarımı giydim, ikinci kattan birinci kata indim. Birinci kattan 4 merdiven daha inip sokağa çıkılıyor. O merdivenleri inmeden önce eğildim baktım; yerler ıslanmaya başlamış. "Amaan boş vereyim şimdi manavı, ıslanmayayım boşu boşuna; buzluktaki kuru fasulyeyi pişiririm olur biter" dedim. Geriye döndüm, ama olayın boyutlarının henüz farkında değildim. Anahtarı çıkardım, kapıyı açmaya çalıştım. Tam o sırada telefonum çaldı. Yakınım arıyordu: “Sen neredesin?” diye sordu, ben de anlattım saf saf... “Manava gidecektim, baktım yağmur başlıyor, geri döndüm, şimdi kapıdan giriyorum” dedim. “Ben önüme çıkan ilk dükkana sığındım, aman dikkat et, pencerelerden uzak dur!” dedi. Yine anlayamadım neler olduğunu.

Post apocalyptic film sahnesi gibi manzaralar

Ayakkabılarımı çıkardım, salona girdim, aman Allahım o nasıl ses... Sanki çatılardan kocaman kocaman kiremitler düşüyor gibi! Pencerelere bir şeyler çarpıyor sürekli ve ben korkudan camlara yaklaşamadığım için bu şeylerin ne olduğunu anlayamıyorum! Sokaktan pat küt sesler geliyor, ama öyle böyle değil! Kalbim hızla çarpmaya başladı. Telefona sarıldım hemen. Neler olduğunu sordum yakınıma; bana pencerelerden uzak durmamı salık verdi. Koridorda bir o yana bir bu yana gezinirken bu kabusun bitmesi için yüksek sesle dua etmeye başladım. Bir ara ellerim titreyerek iki yudum su içtim. Kabus bitmek bilmiyordu. Kaç dakika sürdü bilmiyorum ama, o anlar o kadar uzundu ki... Eğer o iş de bitsin, şu iş de bitsin demeseydim ve bir dakika önce çıksaydım sokağa; olacakları hayal bile edemiyorum! Uçar mıydım, bir yerlerimi yaralar mıydım... Düşünmek dahi korkunç! 


Olay sonrasında “Post apocaliyptic” film sahnesi gibi görüntüler vardı sosyal medyada. Hani vardır ya Hollywood filmleri; aniden nükleer saldırı, hortum, fırtına, deprem gibi bir felaket gelir ve medeniyet yerle bir olur. Kıyamet sonrası korkunç tablo anlatılır bu tarz filmlerde. Dünkü görüntüler hiç de farklı değildi post apokaliptik hikayelerden. Devrilen ağaçlar, yıkılan vinçler, yerlerde cam kırıkları, yıldırım düşmesi sonucu çıkan yangınlar, suda yüzen araçlar, sel basan metro istasyonları...

Doğa ana bir tokat attı!

Evet, yine son sözü doğa söyledi. Belki de “Bunlar size son uyarılarım!” demek istedi. “Benimle bu kadar uğraşırsanız, neler yapacağımı o son teknoloji dediğiniz aletlerle bile tahmin edemezsiniz!” dedi. "Bırakın ormanları yok ederek yol yapmayı, bırakın artık her yeri binalarla doldurmayı!” demek istedi. Çok şey söyledi dünkü tokadıyla! Artık anlamak zorundayız! Anlamayanlara anlatmak zorundayız! Çünkü para denilen nesne, doğa karşısında sadece bir kağıt parçasıdır! Medeniyetse tek dişi kalmış bir canavar!

Ve bilmem farkında mısınız; iklim değişikliği gözümüzün önünde yaşanıyor bağıra bağıra ve tüm çıplaklığıyla! Temmuz ayında fırtınalar, seller, orman yangınları, kışın metrelerce kar! Hep birlikte beton bir dünyanın getirdiği felakete doğru yol alıyoruz!


Bu domates bir şeyler anlatıyor!


Ama umut hala var. Neden mi, çünkü domatesim yaşıyor! 

Çengelköy'deki asırlık çınar ağacı bile yıkılırken, benim penceremin önündeki bu domates sanki ulu bir bilge gibi ayakta! Sizce de bir şeyler anlatmıyor mu bu duruş, bu yıkılmayış? Dünkü tufandan sonra sadece bir kaç ezikle yaşamayı sürdürmeyi başardı! Hayatımda ilk kez, hem de küçücük bir saksıda yetiştirdiğim ve çok sevdiğim domatesim dünkü felaketten kurtuldu! Komşulardaki saksılar yerle bir olurken o yaşayabildi! Demek ki umut var; demek ki severek bir şeyleri kurtarabiliriz! 

Demek ki hâlâ dünyayı güzellik kurtarabilir!


Devamını Oku

23 Temmuz 2017 Pazar

Televizyonda film izlemek artık sadece bir nostalji!

Televizyonda film izlemenin hiç tadı kalmadı artık. Çoktandır farkındaydım da, dün akşam Kanal D'deki “Çok Uzak Fazla Yakın” adlı filmi izlerken; daha doğrusu izlemeye çalışırken ve izleyemezken bunun daha bir ayrımına vardım! Ne garip değil mi; teknoloji geliştikçe gelişiyor, plazma televizyonların görüntü kalitesi yükseldikçe yükseliyor. Üç boyutlu televizyonlar çıkıyor ama, artık tüplü televizyondan izlerken aldığımız film keyfini alamıyoruz! Elbette bunun nedeni olarak “İnternet var artık, televizyon mu kaldı!” diyenler olacaktır aranızda. Buna ben de katılıyorum; ama  televizyonda film izlemeyi bu kadar keyifsiz hale getiren şey sadece internet mi? Bence değil; gelin beraber düşünelim...



San ve sür gitsin; izle izleyebilirsen!

Bir zamanlar televizyonda bir kadın ile bir erkek yakınlaştığı zaman, evdeki bütün genç kızlar bir bahane uydurup mutfağa kaçarlardı. Çünkü babaların annelerin yanında aşk filmi izlemeye utanılırdı. Artık böyle şeyler yok! Yanlış anlaşılma olmasın. Artık genç kızlar utanmadığı için değil; televizyonda böyle sahneler olmadığı için! Ya hunharca kesiliyor, ya da araya reklam kuşağı verilerek sahne unutturuluyor! Dün akşam “Çok Uzak Fazla Yakın” adlı filmi izlerken bunu düşündüm. Filmdeki genç kadın, yıllar sonra eski sevgilisiyle karşılaşıyor, O'nunevine gidiyor, konuşuyorlar, yan yana geliyorlar. Sonra hoop genç kadını sokakta kapının önünde ağlarken görüyoruz. Kadın neden ağlıyor bilemiyoruz. Eski sevgilisi taciz mi etti, eski sevgilisi ile yeniden mi yakınlaştı, pişman mı oldu, sahne mi kesildi; yoksa yönetmen cidden kopuk kopuk mu çekmiş filmi belli değil! Film film olmaktan çıkıp bir bulmacaya dönüşüyor ve zaten araya uzun uzun reklamlar girdiği için izlemekten vazgeçiyoruz...

Televizyonda film izlemek artık gerçekten sadece güzel bir nostalji... Yeşilçam klasiği olan Kemal Sunal filmlerindeki “eşşoğleşşek” lafının bile sansürlendiği televizyonda niye film izlesin ki insan! Sanki bütün çocuklar aşırı terbiyeyle yetişiyor, sanki toplumda çok üst boyutta ahlak anlayışı var da Kemal Sunal'ın “eşşoğleşşek” lafı bütün bu terbiyeyi bozuyor!


Dublajlı film izleyeceğime Sanskritçe film izlerim daha iyi!

Cnbc-e kapandıktan sonra televizyonlarda orijinal film kalmadı. Paralı dijiturk, tivibu gibi platformlardan bahsetmiyorum. Ben onlarla aramı çoktan kopardım. Standart uydu yayınlarından söz ediyorum. Zaten ulusal kanalların yabancı film gösterdikleri pek yok, gösterseler de rezil dublaj yüzünden izlenmiyor! Bir zamanlar ülkemiz, en iyi dublajın yapıldığı ülkeler arasında gösterilirdi. Mükemmel dublaj sanatçıları vardı. Ama şimdi onlar kalmadı. Kurtlar Vadisi'nde Polat Alemdar'ı konuşan Umut Tabak, CSI NY dizisinde Sheldon Hawkes olarak karşımıza çıkıyor. Küçük Emrah'ı seslendiren de aynı kişi, Lost dizisindeki Jack de aynı kişi, ve 12 Maymun'daki Brad Pitt de aynı kişi. Bir de kadın var, her yerde o... Cumartesi ard arda 2 film var mesela; ikinci film başladığında oyuncular değişiyor ama sesler aynı... Kalite, doğu bloku ülkelerinde tek sesin filmi anlatmasından bir tık üstte! Sırf orijinal yayınlamadıkları için bile televizyonda film seyredilmez bu saatten sonra!

Her filmde dumanlı dağlar

Dünkü filmden örnek vereyim yine. Karakterler barda oturuyor; doğal olarak ellerinde kadehler, arka fonda da içki şişeleri var! Ama hayır, biz sadece görüntüsü dumanlanmış abuk bir ekran görüyoruz. Çünkü içki şişeleri, kadehler sigaralar hepsi dumanlanıyor. Ama filmlerde bol yağlı, bol kanser yapıcı cipsleri kolaları hapur hupur sansürsüz götürebiliyor karakterler! Televizyon sağlığımızı düşünüyor sağ olsun, ama cipsler kolalar naylon şekerler hariç!! Biz bu kadar iradesiz bir toplum muyuz? Filmdeki karakter içki içiyor diye hemen kadehlere mi sarılıyoruz?

Sanat sanat için mi, sanat reklam için mi?

Dumanlama meselesi sadece içki sigarayla sınırlı değil. Bir de dumanlanan markalar var. Reklam ve satış ekseninde dönen bir dünyada yaşadığımız için; kitaplar bile tüketim malı olarak görüldüğü için; her şeyin, ama her şeyin, -kendi çapında bir bakkalın adı bile- dumanlanıyor filmlerde. Ambiyans kaçmış kimin umrunda! Öte yandan filmin altı üstü, sağı solu bant halinde reklamlarla kaplanıyor; arada verilen yarım saat reklam molaları cabası!“Sanat sanat için mi, sanat toplum için mi?”tartışması bile işlevsiz artık. Sanat elbette reklam için, daha çok tüketmek için!



Peki filmleri nereden izleyeceğiz?

Bilete adam başı en az 20 TL verip, canlar çeksin diye aşırı kokuttukları mısıra da en az 20 TL verip, bir şişe suya 5 TL verip; sinema salonları avemeler içinde konuşlandığı için, çıkışta hamburgerciye de adam başı en az 20 TL verip, otopark yol parası falan saymadan iki kişi ortalama 100-150 TL karşılığında sinemada film izleyebilirsiniz elbette! Tabii ki Amerikan filmlerinin salonları domine ettiğini hesaba katarak. Halk günü, film festivali, öteki sinema, yazın Kadıköy'de olduğu gibi belediyelerin açık hava gösterilerinde falan çok daha az ödeyerek ya da ödemeyerek de izleyebilirsiniz. Peki bu olanakları olmayanlar ne yapacak? Misafir gibi umduğunu değil, sofra artıklarını yiyecekler ne yazık ki! Hem film izlemek nedir, izlemeyiversinler; yarışma izlesinler, kaynanalı gelinli!



Korsancıdan 5 TL'ye film alıp izlemek de bir seçenek, ama onlar da kalmadı pek. Dvd alsanız o da en az 20 TL tutar. İnternetten şimdilik izlenebiliyor, ama yakında onların da hepsi paralı ve vergili olacak.  Bir haber okumuştum; korsan kanaldan film izleyenin internetini yavaşlatacak hatta kesecekmiş devlet yakında!İyi de ben nereden bileyim hangi site korsan, hangisi değil! İnternete zaten para veriyorum, reklamlar çıkıyor mecburen izliyorum, internet vergisi de veriyorum. Ama hala bir şeyler daha ödemem gerekiyor demek ki film izleyebilmek için!

TRT Film kanalı var mı?

TRT-2 diye bir kültür sanat kanalı vardı eskiden. Ne güzel filmler, klasik müzik konserleri yayınlardı, değerini bilememişiz. Şimdi yazarken düşünüyorum; TRT'nin onlarca kanalı arasında bir tane film kanalı var mı? Var da ben mi bilmiyorum!

Sözün özü;

Ben bu yazıda sadece televizyonda film izle-ye-bilmekten bahsettim. Habermiş, diziymiş, eğlen-me-ce programıymış o konulara hiç girmedim farkındaysanız. Demem o ki su içelim, şöyle soğuk soğuk kana kana! Televizyonda film izleme nostaljimiz adına su içelim birer kocaman bardak...

Ailecek mutlu pazarlar efendim. Amacım keyfinizi kaçırmak değil; inanın hiç değil...


Devamını Oku

14 Temmuz 2017 Cuma

Adaletin Bu Mu Dünya!

UYARI: Yazı ağır arabesk içerir. Okuma süresi boyunca Müslüm şarkılarından ve jiletlerden uzak durunuz...


Efendim doğuyoruz ya, bir kere oradan başlıyor adaletsizlik. Kimileri sarayda doğuyor. Boynunda ağır mı ağır elmas gerdanlıklar taşımak zorunda kalıyor. Vezir parmağı, hünkar beğendi, saray lokması yemekten içi şişiyor. Yani nasıl diyeyim ki; ekmeğin kıtır kenarını menemene bandıra bandıra yemeği sadece rüyasında gören garip mi garip insanlar bunlar... Kimilerinin dramı daha derin. Düşünsenize; Boğaz'da paşa dededen kalma yalıda doğmuşsunuz. Hayatınız boyunca yalının bahçesindeki yeşili ve az ötede uzanan denizin mavisini görmekten içiniz şişmiş! İnsan bozkırın bozunu, betonun huzur veren grisini özlemez mi... Bir de müstakil bahçeli, havuzlu villada doğan; gak deyince mama verilen, guk deyince etrafında Filipinli dadıların pervane olduğu bebekler var. Bu bebeklere insan nasıl acımaz. Düşünsenize; istediği şey olmadı diye doya doya ağlamak nedir bilmeden geçip gidiyor ömürleri. Hayal bile kuramıyorlar. Çünkü hayalini kuracakları her şey zaten doğduklarında ellerinin altında oluyor... Avustralya'da rahat bir hayatın içinde doğan, İsviçre'de kişi başına düşen binlerce dolar milli gelire doğan, Hollanda'da özgürlüğün çivisinin çıktığı bir dünyaya doğan bebeklere söyleyecek lafım zaten yok. Onların hali içler acısı...

Adaletin bu mu senin be dünya!

Elbette doğum yeriyle bitmiyor adaletsizlik. Bir de şekil şemal meselesi var. Nasıl üzülüyorum o doğuştan 'avatar' gibi güzel olanlara! İpek gibi saçlarıyla, renkli gözleriyle, uzun boylarıyla doğan bebeklerle; saçsız, renksiz, sıradan, kavruk doğan bebekler aynı dünyada eşit koşullarda yaşayacak inanabiliyor musunuz? Yazık değil mi o “prensesim, balım, paşam” diye yerlere göklere sığdırılamayan çocuklara! Kavruk insanların çirkinlikleriyle karşılaşmak zorundalar hayatları boyunca. Oysa dünya sadece güzellerden, uzunlardan, renkli gözlülerden oluşabilirdi mesela. Kimin hakkı var göz zevkimizi bozmaya!

Adaletin gerçekten bu mu senin be dünya!


Eğitimde adaletsizlik ise  had safhada. Ya düşünsenize eve özel hocaları gelen, perşembeleri piyano, salıları drama, çarşamba iki ile üç arası Fransızca, pazar gecesi yatmadan önce bir doz Uzaylıca dersleri verilen çocukların dramını! Okuldan kaçma özgürlükleri yok. “Arkada oturduğum için uğultudan duyamamışım hocam” deme ayrıcalıkları yok! Bu çocuklar özel ders alırken kimden kopya çekecek hiç düşünen var mı? “Elektrikler kesildi örtmenim, çalışamadım!” diyen çocuğun içindeki coşkunun karşılığı, hangi Çince kelimede var bana biri söylesin lütfen! Ben gerçekten bu kadar adaletsizliğe, hem de eğitimde olunca hiç ama hiç dayanamıyorum.

Hay ben senin adaletine ne diyeyim be dünya!



İş güç meselesini hiç gündeme bile getirmiyorum. Çocuk okuldan mezun olunca işi hazır. Babasının iş yerine direkt yönetici olacak; ya da adresi belli olsun, oyalansın diye ailesinin tuttuğu havuzlu ofis villada takılacak. Yazık değil mi bu çocuğa! İşsiz kalmanın getirdiği gayet yaratıcı çözümlerden yoksun, mobbing nedir bilmeden geçen bir ömrü olacak! Yan masasında ayağını kaydırmak isteyen iki yüzlü bir iş arkadaşı asla olamayacak! Üç kuruş para verdi diye böcek gibi ezmek isteyen patronlara duyulan öfke nedir hiç bilemeyecek. Ezilmek nedir, emeği sömürülmek nedir bilmeden geçen hayat, içi boş bir kavanoz değil midir?

Ah be dünya, bana adaletten bahsetme!

Bir de aşk meşk, çoluk çombalak meselesi var ki, akıllara zarar!Muhteşem bir çocukluk, muhteşem bir ergenlik, muhteşem bir üniversite hayatı geçirdiniz. Aileniz anlayışlı mı anlayışlı. Okul bitince yirmi iki buçuktan gün aldığınızda sevgilinizle evleniyorsunuz. Sonra bir oğlan bir kız şipşirin çocuklarınız oluyor. Siz istemez miydiniz, sevdiğiniz kızın abisi sizi köşede sıkıştırsın, dövsün. Errrkek gibi aşkınızı savunun.!Siz istemez miydiniz, sevdiğiniz çocuk sümüklü Jale ile evlendi diye günlerce ağlamak, bunalıma girmek... Sorunsuz çocukluk, sorunsuz okul, sorunsuz iş, sorunsuz evlilik. Kim ister ki bu kadar düz hayatın içinde yaşamayı! Hayat dediğin mücadelelerle dolu olmalı...

Ah be dünya; hayatımızın aksiyonlarını bile dengeli dağıtamıyorsun!

Anlatacak çok şey var aslında bu konuda. İster şans deyin adına, ister talih deyin, ister düzen, ister sistem... Ama ne derseniz deyin, bu adaletin kantarı bozuk arkadaş! Hayat hikayelerimiz adaletli yazılmamış bir kere. Senaryoda hep birilerine torpil geçilmiş. O yüzden; adalet denilen şeyi yolda, düzde, çayırda, bayırda bir yerlerde aramak bence namuslu bir şey; iyi bir şey, insanca bir şey...


Devamını Oku