17 Temmuz 2018 Salı

Paralel evrene ışınlanasım var...

Hani derler ya “Bu çocuk hep burnunun dikine gidiyor!” Şimdi bunu duyunca aklınıza bağıran, çağıran, tepinen, çığlıklar atan, hatta “şımarık” tabir edilen çocuklar geliyor değil mi? Ama ben öyle değildim. Öyle değildim ama duruma itaat eden bir yanım da olmadı hiç. Dışarıdan uyumluymuş gibi görünen, kibarlığından taviz vermeyen; ama içten içe özgürlük çığlıkları atan içine dönük bir asiydim belki de. Örneğin, annem belki bulutların üzerinden şimdiki halime gülüyordur ama, bana matematik öğretmenliğini yakıştırdığında burun kıvırmıştım. Babam eczacı olmamı istediğinde “Dükkan açayım sen de emekli arkadaşlarınla orada çay kahve iç, hem gözünün önünden de ayrılmamış olurum” demedim yüzüne gerçi ama, aynen böyle düşünüp eczacılığı en son tercihlerime yazarak O’nu da kırmamış oldum bir anlamda. On yedi yaş asiliği miydi, yoksa ruhumdaki özgürlük eğilimi o günlerde böyle mi dışa vurmuştu bilemiyorum.


Yaşam önceliklerimde “kendi kararlarımı kendim alabilme” maddesi hep ilk sıralarda yer aldı. Yani birisi bana bir şeyi “Dikte ettiği için!“ değil, “O şeyi kendim istediğim için” yapmayı tercih ettim hep. Örnek mi, örnek çok... Örneğin okul hayatım boyunca bana kimse “Ders çalış!” demedi; istediğim için çalıştım ve başarılı oldum.  Ukala ve bir o kadar da itici diş doktoru “Sigarayı bırakmazsan seni tedavi etmem!” dediği için değil; bu olaydan bir sene sonra kendi özgür irademle kendim karar verdiğim için sigarayı bıraktım. Ya da İzmir’den İstanbul’a bir gün içinde taşınma kararı almakta beni iteleyen tek şey iç sesimdi. Ha bazen yanlış kararlar almadım mı, elbette aldım. Ama özgür irademle aldım. Yanlış kararlarımın yanlış sonuçlarına tek başına katlanmayı bildim üstelik. İnsandaki akıl, düşünme yetisi, karar verme güdüsü başka ne işe yarar ki zaten.

Kendi kendime haksızlıkları tespit eder, kendi kendime bunlarla baş etmeye çalışırdım. Hayatım boyunca da böyle oldu. Bir gruba dahil olmak, “emir komuta” zincirinde bir nefer olup verilen görevleri yerine getirmek, hiç de bana göre bir şey değildi, hala da değil… Kızgınlıklarımı, eleştirilerimi yazarak, çizerek ifade etmeye çalıştım hep. Ya da en kötüsü içimden yaşadım.
İşte bu nedenledir ki, yani yapım öyle olduğu içindir ki, “tepeden inmeci tavırlara” oldum olası tahammül edemem. Yani birisi bir karar alıp onu dayattığında kaşıntım tutar. Oradan kaçasım gelir, uzaklaşasım gelir.

Özgürce yazmak, çizmek, seyahat etmek, şarkı dinlemek, oyun izlemek varken… Yani dileyenin fasulyeye dilediği kadar soğan doğraması pekala da mümkünken ve fakat  tüm basitliğine rağmen hayat böyle yaşanmazken; üstüne üstlük bir de dikteler silsilesi yağmur gibi göklerden yağarken; benim gerçekten de paralel evrene ışınlanasım gelir… Hayal kurmak için yatağa koşan çocuklar gibi…


Devamını Oku

17 Haziran 2018 Pazar

Yoğurt Güzellemesi!

Hani uzun zamandan beri görüşmediğimiz bazı tipler vardır ve ilk karşılaşmada ya da ilk telefon aramasında şöyle derler:

Niye aramıyorsun hiç; hayırsız?” Ne diyeceğini bilemez insan, kalakalır. Sanki kendisi aramış mıdır, siz sorgulamamışsınızdır üstelik bu durumu, zaten umurunuzda da olmaz... Ya da sözleri daha da sivridir:
Hayırdır, hangi dağda kurt öldü de aradın bakalım?” Hebele gübele kem küm edersiniz, içinizdeki birikmiş özlem de tuzla buz olur o ara. “Hay bin kunduz!” diye düşünürsünüz sonra, “Keşke aramasaydım!”

Böylesi durumlarda zamandır tek suçlu aslında. İnsanın en sevdiği eylemlerle, en sevdiği insanlarla, en sevdiği şeylerle arasına öyle sinsice sızıverir ki, bir bakmışsınız o şeyi yapmayalı çook uzun zaman olmuş!  O kahvede çay içmeyeli, içtenlikle gülmeyeli, ezberden bir şiir dizesi söylemeyeli, ne bileyim işte o sevilen sahaftan kitap almayalı…

Bunları neden mi söylüyorum? Bir baktım da bloga yazmayalı neredeyse bir buçuk ay olmuş! Sormayın olur mu “Nerelerdeydin hayırsız?” diye. İnanın ben değilim ihmalkar, ben değilim suçlu! O zaman var ya o zaman; sinsice girmiş aramıza işte. Neyse ki ucundan bucağından yakaladım yine günü şu anda. Buna  da şükür; ya hiç geri gelmeseydi bu yazma isteği…

Son okuduğunuzdan bu yana bende bir değişiklik yok aslında. Sadece zaman akmaya devam ediyor hepsi bu. Haftaya bugün seçimler var malumunuz. Her ne kadar güncel politikadan uzak kalayım desem de yine başaramadım. Eminim siz de benim gibisiniz. Yine Twitter’a yapışık yaşıyorum bu aralar. Kim ne demiş, hangi politikacının sosyal medya grafiği yükselmiş, nerede ne miting olmuş, kalabalık mıymış falan filan. Aslında son yıllardaki en az gerildiğim seçim öncesi sürecini yaşıyorum diyebilirim. Hatta olan biteni izlerken eğleniyorum da. Psikolojideki “Yok sayma” sendromunu yaşıyor da olabilirim ne bileyim.  Yani “ Ya her şey kötüye giderse!” olasılığını aklıma bile getirmek istemiyorum.

Bu yüzden evrene olumlu mesajlar gönderiyorum sürekli. Koskoca Nasrettin Hoca göle maya çalmış, ben de O’nun izindeyim işte:


Ey göl, bu mayayı sana  çalıyorum ama yoğurttan beklentilerim var; şöyle ki;

Yoğurdum tertemiz olsun. İçinde kötü niyetli pislikler olmasın. Zorluklar karşısında taş gibi sert dursun ama, içine kaşık sallayınca güzel sözleriyle insanı mest eden bir dost gibi yumuşacık oluversin. Tadıyla içime sinsin, yağ gibi kayıp gitsin boğazımdan.

Öyle bir yoğurt olsun ki, herkesi eşit doyursun. Ekşi olmasın, çok tatlı da olmasın. Yoğurt gibi yoğurt olsun. Organik olsun, bizden olsun. Göz boyayan çakma sanayi yoğurtlarından olmasın. Anne elinden çıkmış ev yoğurdu kadar saf, bir o kadar da katıksız olsun.

Özümüz gibi olsun. Ne Orta Doğu’nun tuhaf baharatlarıyla tadı kekremsileştirilmiş olsun; ne de Batı’nın çilekli yoğurtlarını taklit eden yabancı bir lezzeti olsun. Damak tadımıza uysun uysun da; füzyon mutfağına da uyum sağlasın.

Öyle bir yoğurt olsun ki, gerekirse astronotlar uzaya götürebilsin! Can olsun, kan olsun, vitamin saçsın ülkemize.

Sanata ve sanatçıya da dost olsun bu yoğurt. Tiyatroda konu olsun, operada şarkılara girsin. Bu yoğurt gerekirse bizi Eurovision’da da temsil etsin.

Neşe olsun, kaygılardan uzaklaştırsın. Mesela bu yoğurdu yiyenler “Ya yazdığım sözcük başıma ekşirse” diye kaygılanmasın. Yoğurt dalga dalga yayılsın, bir kaşık yiyen herkes kardeş olsun sarılsın…

Çok mu abarttım, yoo bence abartmadım. Sadece ülke olarak düştüğümüz “Ayranı yok içmeye…” modundan çıkıp "yoğurdun  kaymağını yemeğe" ihtiyacımız var hepsi bu…
Devamını Oku

10 Mayıs 2018 Perşembe

Politik seçimlerden kendi seçimlerimize sıra gelmiyor!


Son yıllarda bana sanki her yıl seçim oluyormuş gibi geliyor.  Ve bizler aşırı dozda seçime maruz kalmaktan o kadar çok  hipnotize ve de politize oluyoruz ki, özel hayatımızda seçmemiz gereken şeyleri unutuyoruz  ya da önemsemiyoruz.

Mesela  birileri “Yine seçim geldi aman aman, Gel sen beni seç yaman yaman!” şarkısını söylerken çilek mevsimi gelip geçiyor. Reçel yapmak için çilek seçmeyi unutuyoruz…
Şimdilerde herkes otorite, herkes köşe yazarı ve de siyaset uzmanı. Önceden hiçbir yerde görmediğimiz tiplere bakıyoruz; televizyondaki bütün tartışma(MA) programlarının gediklisi olmuşlar! Yüksek sesle bağırarak “en haklının” kendi düşünceleri ve en “doğrunun” kendi tuttukları parti olduğunu kanıtlamaya çalışan  -çoğunlukla bıyıklı adamlar ve cırtlak sesli kadınlardan oluşan sabit konuşma uzmanlarını- dinlerken sinirlerimiz def gibi geriliyor. Peki sonra ne oluyor? Günlük hayatımızda iletişim kurarken naif ve zarif sözcükler seçmeyi es geçiyoruz.

Bakıyoruz etrafımıza; fanatik futbol taraftarı gibi parti tutuyor çoğunluk. Hal böyle olunca da bir yandan bu fanatizmi yaratan parti başkanları, diğer yandan da fanatik parti taraftarları hep bir ağızdan konuşarak kakafoni yaratıyor. İşte bu hengameye maruz kalan bizler gürültüden o kadar bıkıyoruz ki, ruhumuzu okşayan güzel müzikleri bırakınız seçmeyi, müzik dinlemekten bile vazgeçer hale geliyoruz.

Seçilmek için ortaya saçılan vaatler ise sanallığın sınırlarını zorluyor! Gerçeklerle yalanları ve de palavraları birbirinden ayırt edip kendimize en uygun adayı seçmekte  başarısız olmamız da işte bu yüzden sıradan hale geliyor!

O kadar çok şeyi etkiliyor ki bu seçme- seçilme- seçememe halleri! Mesela anne babalar bu seçim hengamesinde çocuklarına en uygun okulu seçemiyor. Zaten seçim vaatleri sıralanırken sınav sistemi de araya kaynayıp metamorfoza uğradığı için bu konuda ailelerin seçme şansı pek de mümkün olmuyor.

Mesela politik seçimler yüzünden yüzümüzü güldüren gerçek yarışmaları takip edemez hale geliyoruz. Örneğin bu sene Eurovision’da kimin seçildiğini artık kimse bilmiyor!  Ya da Afife Jale Ödülü’nü kim almış kimse ilgilenmiyor. Zaten böyle şeyler medyada gündeme bile gelmiyor. Gelse de günümüzün moda deyimiyle seçimlerden “metal yorgunu” haline gelen zihinlerde sanat  sepet işleri boş sepetlere atılarak bir köşede unutuluyor.

Hayır manavda ayşe kadın fasulyesi seçmeye kalksak; ona bile müdahaleye ses çıkaramaz hallerdeyiz!

“Elle seçme abla, kiloya ne girerse alacan artık bahtına ne çıkarsa!”  diyor yılların esnafı Manav Yavuz…  Bu durumda bazılarımız el mahkum torbaya doldurulan fasulyelerden lezzetli yemek yapmak için basıyor yağı tencereye… Sonrasında duygu obezi hantal insanlar haline gelmek an meselesi… Hayır hatırşinas manav Yavuz bu cüreti nereden alıyor!

Ya Fikriye’nin cakasına ne demeli! Kocası Galip, seçimlerde galip gelen partinin ilçe meclisi üyesi diye mahallenin altın gününde kurum kurum caka satan Fikriye’yi gören herkes yolunu çeviriyor!

Korkarım yakında “Kavun mu ki koklaya koklaya seçesin!” sözü de tedavülden kalkacak ve hep beraber peynirin yanında keleğe talim eder hale geleceğiz!!

Demem o ki, bir an önce normalleşsek artık!

Cumbaba seçimleri 5 senede bir olsa, vekil seçimleri dört senede bir olsa, biz de kendi küçük dünyalarımızda “Bu bluzun mavisini mi seçsem yoksa pembesini mi” ikileminin sıradan ve sade mutluluğunun keyfini sürsek fena mı olur…




Devamını Oku

22 Nisan 2018 Pazar

Otobüs Günlükleri - 3 / Every Way That I Can...


O gün normalden bir saat daha geç bindim otobüse. Hem de günlerden cuma. Trafik olmuş adeta karmaşık iplik demeti! Eskiden anneler “çile” derdi” ya bu ipliklere. İki kişi karşılıklı oturur; birisi kollarını göğüs hizasında açıp karşıya uzatır ve bileklerine bu çileyi geçirirdi. Karşısında oturan kişi ise ipliği yumak yapardı. Bu iş öyle kolay da olmazdı. Çünkü çilenin iplikleri birbirine dolanır düğüm olursa, hem tutan kişinin kolu yorulur; hem de yumak yapan kişinin sabrı sınanırdı. Tam da bu noktada çilenin dilimizdeki öteki anlamına geçilirdi:

Zahmet, sıkıntı...”

Biz, işte böyle geçişken bir dile ve dili kadar geçişken bir hayata da sahip tuhaf bir ülkeyiz. Neden mi, anlatıyorum...



Evet o akşam her zamankinden geç binmiştim otobüse. Otobüsün dışı kadar içi de “çile” gibiydi. Neyse ki şoförün çapraz arkasında konuşlanan, dört kişinin yüz yüze bakıp diz dize oturduğu tuhaf bölmede yer vardı. Bir yazıda özel olarak bu konuya değinmeyi düşünüyorum gerçi ama, özet olarak belirteyim:

 İETT otobüslerinin yeni tasarımlarının ergonomiyle uzaktan yakından alakası yok!

Yani yolcu “çile” çeksin diye özel olarak düşünülse ancak böyle tasarımlar ortaya çıkabilir!  Neyse işte ben de yolcuların diz dize dizildikleri, nereden baksanız yarım metre yükseklikteki platforma tırmanıp (!) oturdum. Sonra benim karşıma, yani diz dize pozisyonuma bir orta yaşlı kadın oturdu. Kadının yüzüne bakınca alaycı, sabit fikirli, her şeyi bildiğini sanan bir cahil olduğu izlenimine kapıldım. Bu söylemime ön yargı ile yaklaşıp “ön yargılısın!” yaftası yapıştırmayın lütfen. İnsanların yüzüne baktığımda bende uyanan ilk izlenimler genelde doğru çıkıyor çünkü. Falcı seviyesinde olmasa da sezgilerim güçlü diyelim. 

Neyse konuyu toparlıyorum. Bu hoşlanmadığım kadının yanına bir başka yaşlı kadın daha oturdu. İkinci kadının bendeki etkisi nötrdü. Yani ne negatif, ne de pozitif. Yine O da bin bir zahmetle tırmanmıştı yarım metrelik platforma. Sonra benim yanıma iyi elektrik aldığım bir başka kadın oturdu. Bu arada trafik kilit tabii ki. Çile prosedürü tam gaz işlemekte... Normalde sekiz- on dakikada gittiğimiz yolu 48 dakika geçmesine rağmen henüz kat edememişiz. Haliyle yolcular sıkıldı ve söylenmeye başladı. Ben bu gibi durumlarda genelde susan taraf olsam da; o gün konuşmalara tam gaz katıldım nedense... Şöyle başladı muhabbet: 

Karşı çaprazımdaki nötr kadın: “Zor çıktım, ne kadar yüksek burası, ne biçim otobüs bu!”

Ben: “Neredeyse yarım metre yüksekliği var!”

Yanımdaki iyi elektrik aldığım kadın : “Her şey böyle maalesef!”

Ben: “Rahatsızsanız şikayet edin, 153'ü arayın... Onlar da uğraşsınlar yaptıkları hatayı düzeltmek için”

Yanımdaki iyi elektrik aldığım kadın : “Arasak ne olacak ki, ne değişecek!”

Karşımdaki gıcık yaşlı kadın bilmiş bir tavırla yanıt verdi: 

Emek olmayınca yemek olmaz, şikayet etmek lazım.”

Ben:”Bu yarım metre yükseklikteki platforma yaşlılar, engelliler, çocuklular nasıl tırmanacak diye baştan düşünülüp otobüslerin ona göre tasarlanması gerekirdi. Yani bu konuda emeği biz değil başkaları sarf etmeliydi.”

Karşımdaki gıcık yaşlı kadın: “ Avrupa'da yapılıyor ya bu otobüsler, düşünmemişler demek ki...”

Her şeyi biliyor ya, sanırsınız otobüs ihale dosyasını kendisi hazırlamış hanım! Dayanamadım tabii ki:

Ben: “Avrupalılar insana değer verir. Hiç sanmıyorum böyle bir hata yapacaklarını!”

Bu arada trafik çilesi bir türlü çözülemeden devam ediyordu. Otobüs hem kalabalıklaşmış, hem de sinirler iyice gerilmişti. Orta kapının orada bir adam 153'ü arıyor ve şoförün ne kadar saygısız olduğunu şikayet ediyordu.

Yanımdaki kadının yüzü gittikçe asılmaya başladı. Belli ki çok üzülüyordu böyle şeylere...

 “ Her şey böyle artık maalesef, hiç bir şey düzelmiyor. Her şey çok daha kötüye gidiyor. Hep para para para' İnsanı düşünen yok!”
O anda sabah düşündüğüm ve beni gülümseten bir detayı tüm samimiyetimle kısaca anlattım yanımdaki kadına:

Ben: "Yıllarca Eurovision şarkı yarışmasını izledim büyük umutlarla. Her sene 'Bu sefer olacak' derken bir türlü iyi puan alamıyorduk. O sene yarışma gecesi hiç açmadım bile televizyonu. Nasılsa kaybederiz diye düşünüyordum. Sabah bir kalktım ki her yerde Sertap Erener'in “Every Way That I Can” şarkısı çalıyor. Meğer birinci olmuşuz! Umutlar dipteyken bir mucize değil miydi bu gerçekleşen...”


Everything is possible

Yanımdaki endişeli kadının yüzü birdenbire aydınlandı, gülümsemeye başladı:

Eğer böyle bir şey olursa; bu otobüs yolculuğu gelecek aklıma; hiç unutmayacağım hatta... Kendinize çok iyi bakın” dedi ve indi otobüsten...

Ne demek istediğini çok iyi anladım... 


ALAKASIZ DİP NOT:

En son 6 sene önce 2012'de Can Bonomo ile katılmıştık Eurovision'a. Artık daha ciddi sorunlarımız olduğu için böyle apır sapır şeyleri kaale almıyoruz ülke olarak! Ha ille de izlemek isteyenleriniz olursa, 8 Mayıs 2018 akşamı bir yerden bulup izlersiniz... (TRT böyle gereksiz şeylere kafa yormaz tabii ki! O ciddi bir kanal!  Lütfen, teessüf ederim) 

Ha umut mu dedi birileri?  Umutsuz yaşanmaz ki! İlahi siz, duymamış olayım... 





Devamını Oku

8 Nisan 2018 Pazar

Neredeyse 5523 kurbanı oluyordum!


İşyerinde oldukça gergin bir gün geçirdikten sonra dolmuşa bindim, eve gidiyordum. Normalde otobüse binerim ve yolda kitap okurum. Yani telefonu toplu taşımada elime almam pek. O gün dediğim gibi hem gergindim, hem de mesafe kısaydı. Dolmuşta oturduktan sonra açtım telefonumun internetini. Peş peşe bildirimler gelmeye başladı. Baktım Msn'den bir mesaj var. Eski çalıştığım iş yerlerinden birinden tanıdığım, uzun süredir görüşmediğim, ama genel olarak sevdiğim bir kadın arkadaş mesaj yazmış, çok şaşırdım. Çünkü yıllardır arkadaşlığımız Facebook'da birbirimizin gönderilerine “like atmak" şeklinde uzak bir mesafeden yürüyordu. Özel mesaj atmasını bu yüzden garipsedim, meraklandım da. Canım da sıkkın ya, muhabbet edip biraz kafamı dağıtmak için kendisiyle mesajlamaya başladım:

 - Karşı Taraf: Selam nasılsın?
 - Ben: İyiyim, sen nasılsın?
 - Karşı Taraf: İyiyim teşekkür ederim. Migros'dan alışveriş çeki kazandırıyorum, seni de düşündüm. Telefonun faturalı mı yoksa?
 -Ben: Evet faturalı
 - Karşı Taraf: Cep no yazar mısın bir de operatörü?
 - Ben: 053..........


Şimdi diyeceksiniz ki sen aptal mısın? Niye veriyorsun cep telefonunu? Oysa o kadar çok sebep var ki cep telefonumu vermek için. Öncelikle ben diyeyim 5 sene, siz deyin 10 senedir görüşmüyoruz bu arkadaşla. Dolayısıyla cep telefonum kayıtlı olmayabilir O'nda. Vermesem ayıp... Nitekim sonradan baktım ki bende de O'nun numarası kayıtlı değilmiş. Ayrıca ek iş yaptığını düşündüm. Hani var ya “Arkadaşını ekle şunu kazan” falan gibi işler. Kendisine katkım olur dedim. Üstüne üstlük alışveriş çeki kazanma fikri hiç fena değildi. Çünkü kendisiyle her ne kadar uzun süredir görüşmesem de bu arkadaş güvenilir biriydi. Telefon numarası vermemin  asıl önemli nedeni ise baştan söylediğim gibi o gün gergin olmamdı; kafamı dağıtmaya ihtiyacım vardı. Yani demem o ki "ben kül yutmam!" diye büyük büyük konuşmamak lazım. İnsanlar boş bulunup bu tür kandırmacalara gelebiliyor, (şekil 1-A – ben) diye söylüyorum. Neyse efendim; aramızda geçen konuşmayı aynen aktarmaya devam edeyim.

Telefon numaramı yazdım ya karşı tarafa üzümlü kek gibi, bakın sonra neler oldu:

 - Karşı Taraf: Tamam, şimdi telefonunun mesaj bölümünden EVET YAZIP 5523'e bir mesaj hazırla beklet. Ben sana gönder dediğimde göndereceksin ok.

İşte ben bu mesajı alınca şüphelendim... Öncelikle bu arkadaş teknoloji ile bu kadar barışık olamaz diye düşündüm. Mesaj yazıp bekletip saniyeler içinde gönderecek kadar hızlı değildir bir kere anımsadığım kadarıyla.  "EVET YAZIP 5523'e" kısmını büyük harfle yazmış bir de profesyonel pazarlamacılar gibi! Üstelik bu arkadaş konuşmasında “ok” falan diyecek bir tip de olamaz. İçime kurt düştü bir kere benim, yazmaya devam ettim.

Ben: Bir dakika sen Selma'sın değil mi ? (Selma ismini şu an uydurdum, arkadaşın gerçek ismini kullanmıyorum)
 -Karşı Taraf: Evet canım başka kim olacak Allah Aşkına

İşte bu cevaptan sonra ben iyice işkillendim. Bakar mısınız nasıl da dürüstçe yazmışım sonrasında:

Ben: Bu bir tuzak olabilir, nasıl bileceğim, ya virüsse?
Karşı taraf hiç taviz vermiyordu benim bu dedektif hallerime, hatta  bir de trip atıyordu:

 - Karşı Taraf: Canım, yapmak istemiyorsan yapmayız.
 - Ben: Ne bileyim hesap ele geçirme olayları falan...
 - Karşı Taraf: Zorlamıyorum seni. Herhangi bir sorun olursa ben kefilim.

Bakar mısınız nasıl da “cool” davranmış! Şüphelenmeme rağmen hala oldurmaya çalışmış! Nasıl bir azimse bu... Bense iyice işkillendim ama, öte yandan virüs atar bir şey yapar diye de çaktırmamaya çalıştım ve kibarlığı elden bırakmadım... İçimdeki merak ise cabası.


  - Ben: Yok Selma'ya benzemiyorsun sen, yapmayalım. Nerede beraber çalışmıştık?

O anda bunu sorduğumu düşününce  harbiden de kendimi takdir ediyorum şimdi. Nasıl akıl ettiysem artık; kendi çapımda parola sormuşum, vay be... 

Bu sorumun üzerine kısa bir aradan sonra  şu cevabı aldım:

       - Karşı Taraf: Tekstil!
      - Ben: Neyse teşekkür ederim, ben istemiyorum

dedim ve mesajlaşmayı sonlandırdım. Kurnaz dolandırıcı bakmış profillere “tekstil” var. İyi de “tekstil” ama hangi firma? Yersem diye yazmış işte. Bir kez daha Facebook profilimde çalıştığım şirket adı, tel no  gibi özel bilgilere yer vermediğim için kendime kocaman bir “aferin” dedim. 
Sonra Google'da “5523 dolandırıcılığı” araştırması yaptığımda gördüm ki bir oyun firması adına faturalı hatlardan para çekme dolandırıcılığıymış bu 5523 hikayesi. Üstelik 2014 yılından beri bu şekilde devam ettiği halde 5523 numarası iptal edilmemiş... 



Kıssadan hisse;

Siz siz olun Facebook ya da başka sosyal medya platformlarında kendinizi ortalara sermeyin. Özel bilgilerinizi paylaşmayın.

Siz siz olun, arkadaşlarınızı iyi gözlemleyin, kim “ok” der, kim demez bilin...

Siz siz olun 5523 gibi kandırmacalara gelmeyin...

Vatandaşlık görevimi de yaptım ya; artık gönül rahatlığıyla gidebilirim. Aman diyeyim kimse kimseyi kandırmasın, kimse kandırılmasın!
Kalın sağlıcakla, mutlu hafta sonları...




Devamını Oku

1 Nisan 2018 Pazar

Çaktıra Çaktıra Nisan 1!

Yazmayayım yazmayayım dedim yine de duramadım. Bilenler bilir; bu blog açıldı açılalı her 1 Nisan'da şakalar yaparım ben. Bugün bu geleneği hunharca bozasım var! “Şaka mı bu şimdi!” diyenlerinizi görür gibiyim. İster kara mizah deyin, ister mor mizah deyin; ne derseniz deyin. Bugün şaka maka yok arkadaş! Ne o öyle Nisan 1 diye arkadaşını arayıp “Artık seni sevmiyorum” demeler. “Çıkarın kağıtları, yazılı yoklama yapacağım” deyip Nisan 1 aşkına çocukları korkutmalar! Hoş günümüz çocukları bu şakaları da yemez ya, neyse... Onlara 10 gün internet kesilecekmiş!” şeklinde daha güncellenmiş şakalar yapın da görün bakalım nasıl da nisan 1 şebeleği oluyorlar!



Bak o kadar yazdım çizdim hala yüzünüzde bırakın gülümsemeyi, beyninizde bir gülme efekti bile oluşmadı. Ben hissetmiyor muyum sanıyorsunuz. Her bir şeyin farkındayım. Gülsenize arkadaş, şakalasanıza...

Siz de haklısınız gerçi... Şimdi içinizden bazıları

Memlekette nereye baksak şaka gibi gerçeklerle burun buruna geliyoruz, ne şakası!” deme klişesine düşmek üzere, farkındayım. Aslında hayatlarımız oldu baştan sona klişe! Ama ben yine de bu cümleyi kurmak istemiyorum. İtiraf edeyim ki bu cümlenin yerine ne koyacağımı da bilemiyorum.

Tamam Nisan 1 şakası yapmayabiliriz bir süre, ama hayatta gülünecek şeyleri yakalayıp bulabiliriz.

Diyorum ki içimizdeki şakacı kişiliği hayata küstürmeyelim.

Ne demiş arabeskin ulu manitusu:
"Bu da geçer arkadaş, sakın üzülme..."


Devamını Oku

14 Mart 2018 Çarşamba

Poker surat olacağına botokslu yüz olsun!


Bir süredir düşünüyordum, bu insanları nasıl anlatmalı diye. Nihayet tabiri caizse “Cuk diye oturan” bir tanımlama buldum. Evet bu insanlar “Poker Suratlı!” Aslında “poker suratlı insan” yerine “poker suratlı adam” demeyi tercih ederim; çünkü bu cinslerin kadın versiyonlarına pek rastlamadım. Bana kalırsa kadınlar iyi niyetlerini veya entrikalarını saklamayı pek beceremeyip tüm duygularını yüzlerine yansıtıyor. Evirip çevirmeden söylemek gerekirse, ben kadınların yüzlerini daha rahat okuyorum diyebilirim. Belki de hemcinslerimi iyi tanıdığım için olabilir bilmiyorum nedeni ama, şu bir gerçek ki bugüne kadar bu konuda pek yanılgıya düşmedim. Neyse şimdi “adam” desem, “cinsiyetçi söylemle” eleştirilim falan! Hiç bu toplara girmeden direkt anlatmak istediğim tiplerin hepsine  “poker suratlı insan” diyeyim olsun bitsin…

Peki ama neden böyle diyorum? Çünkü bu adamların yüzünde ifade yok, mimik yok; yani duygu yok! Mesela kötü bir olay oluyor; diyelim ki sokakta yangın var; bu adamların yüzündeki donuk surat ifadesi; kahvaltı ederken yüzlerine yansıyan ifadeyle aynı kalıyor! Doğum günü pastasındaki mumları üflerken yüzlerinde beliren ifade ile cenazeye giderken yüzlerinde beliren ifade aynı. Abartmıyorum, gerçekten öyleler! Peki bu adamlar olumlu duruma da olumsuz duruma da aynı tepkiyi gösterince ne oluyor? Haliyle “poker suratlı” tanımı ortaya çıkıyor. 

Hani vardır ya profesyonel poker oyuncuları, filmlerde falan görmüşsünüzdür. Ellerindeki kağıtlar beş benzemez de olsa  önlerindeki bütün parayı ortaya sürerler; bunu yaparken de donuk bir ifade belirir suratlarında… Blöf mü yapıyor, yoksa eli floş royal mi  diğer oyuncular asla anlayamaz. Benim anlatmaya çalıştığım adamlar da aynı böyleler. Mesela adam bir karar alıyor, o kararı niçin almış kesinlikle anlamıyorsunuz. Yaptığı hamlenin amacı ne? 

“Seni uçuracağım” derken belki de sizi uçurumdan aşağıya atma planları yapıyordur! Kim bilebilir…

Peki bu adamların tek özellikleri donuk yüz ifadeleri midir? Elbette hayır. Bu adamlar ayak üstü bin sekiz yüz elli tane yalanı bir çırpıda söyleme kabiliyetine de sahiptir. Mesela hiç sevmedikleri eşlerine onu ne kadar çok sevdiklerini bir çırpıda söyleyebilirler. Hadi diyelim ki bu masum bir yalan. Diğer durumlardaki tehlikenin boyutunu tahmin bile edemezsiniz. Hele ki makam mevki sahibilerse eyvah eyvah… En çok iş hayatında söylerler yalanı. Mesela tüccar olmaya görsünler; müşteriyi kandırmak için Mars’da fabrika kurduğu yalanını bile atabilir bu adamlar. O derece yani… Ve işin kötüsü de bu adamları tanımayan herkes yalanlara inanır. Hatta övgüyle söz edilir kendilerinden :

“Vay be, helal olsun; adam Mars’ta fabrika kurmuş!”

Poker suratlı adamlar kolay yalan söyleyebildikleri için haliyle bu adamlara güven de olmaz. Yani bu adamlarla yola çıkılmaz. Anında üç kuruşa satılır, yolda yayan kalırsınız! En büyük özelliklerinden bir diğeri de her şeyde para izi aramalarıdır. E pokerci olmanın da bir raconu var elbette. Kolay kazanıp kolay kaybeden insanlar bunlar…  Karısına hediye alır misal 25 TL’lik; hediyeyi verirken o 25 olur 250! Ve ballandıra ballandıra da abartır:

“Karıcığım sana tam tamına iki yüüzz elliii telelik çiçek aldım, değerini bill!”

Zavallı karısı başlarda bu yalanlara inansa da zaman içinde mutlaka adamın gerçek yüzünü anlayacaktır. Bu durumda iki seçenekten biri bekler poker suratlı erkeklerin eşlerini. Ya  her şeyi kabullenip onlar da “bayan poker surat” olma yolunda kocalarına benzemeye çalışırlar. Çünkü  konjonktür bunu gerektirir; ya  da “Bir yalancıyla daha fazla yaşayamam!” diyerek boşanırlar. Onurlu olmak ikinci yolu gerektirir elbette ama, dedim ya yerel konjonktür koşulları sarmalar insan denilen mahlukatı, bunu anlamak da beyin ve izan ister…  (İzan: Anlama yeteneği / TDK)

Peki ben bunları niye anlattım? Sadece basit  ve güzel bir dileğim vardı; o dileğim anlaşılır olsun diye bunca şeyi yazdım; sizin de zamanınızı aldım affola.  İşte şudur dileğim:


“Çevremizdeki insanların suratları ifadesiz, mimiksiz olacaksa; bunun nedeni sadece yüzlerine yaptırdıkları botoks olsun a dostlar...”
 

Devamını Oku

28 Şubat 2018 Çarşamba

Nefesime Terapi İyi Geldi!


Düşünce sistematiğim hiçbir zaman sadece mistik düzlemde olmadı.  Ama yaşamımın belirli dönemlerinde ucundan kıyısından da olsa şifa teknikleriyle tanıştım. Örneğin bundan aşağı yukarı 10-15 sene öncesinde, henüz sosyal medya yokken ve dolayısıyla Reiki konusu  günümüzdeki gibi  yaygınlaşmamışken bir  seansa katılmıştım. Çoğunluğu tıp doktoru olan reiki uzmanları beni bir masaya yüz üstü yatırmışlardı. Elleriyle verdikleri enerji sırasında harbiden de masadan yükselip uçtuğumu hissetmiştim. Şaşırarak ve biraz da çekinerek deneyimlediğim bu etkileyici sahneyi hiç unutamıyorum. Sonrasında yine bir şekilde hayatıma meditasyon girdi. Hatta işin uzmanı bir kişi eve gelip bana birkaç saat meditasyon dersi de vermişti. Çok bunalımlı bir dönemdi benim için o zamanlar. Bugünün penceresinden baktığımda, meditasyon yapmasaymışım o ağır psikolojiden kolay kolay kurtulamazmışım gibi geliyor.

Uzunca bir süre bu tip şeylerden uzak kaldım. Dediğim gibi her ne kadar hayata rasyonel açıdan bakmaya gayret etsem de, yaşamın mistik bir tarafı olduğunu hiçbir zaman aklımdan çıkarmadım.  Öyle ya; bugün tıp bilimi, “Üzüntü kanser yapar” diyorsa, “Hastaya moral verin, üzülmesin, sıkılmasın” diyorsa doktorlar; olumlu düşünmenin insana iyi geleceğini söyleyen insanlara da inanmak gerekir.  Benim gibi yaşamında en diplere düşmüşken defalarca mucizelere tanık olan birisi için ise zaten aksi düşünülemez.

Aslında size hafta sonu yaşadığım   transformal nefes terapisi deneyimimi anlatacakken nerelere daldım böyle… Neyse, en azından konuya balıklama atlamamış oldum.

Transformal Nefes Terapisi Deneyimim

Transformal Nefes Terapisi

Transformal Nefes Terapisi’nin adını son zamanlarda çok duyuyordum. Şehir dışında güzel otellerde terapiler düzenledikleri de sosyal medyadan gözüme çarpıyordu. Geçen hafta, alakasız bir ortamda “Nefes terapisi almak isteyen var mı?” diye  bir teklifle karşılaşınca hiç düşünmeden “Ben ben “ diye yanıt verdim. Ne olduğunu  bile tam olarak bilmeden gönüllü oldum. Çünkü son yıllarda edindiğim bir hayat dersi var:

“Ayağına gelen fırsatları tepmeyeceksin…”

İyi  ki de tepmemişim; gerçekten de özel bir deneyim yaşadım.

Etkinlik Şile’de güzel bir otelde gerçekleşti. Otelin her yeri halı kaplı olan oval konferans salonuna ayakkabılarımızı çıkararak girdik. Yerlerde her birimiz için özel matlar hazırdı. Bu tekniğin 40 yıl önceki kurucusu Dr Judith Kravitz ve Türkiye Temsilcisi Nilgün Tavsel oradaydı. Öncelikle Judith kendisinden bahsetti. 40 sene önce yakalandığı kanseri nefes teknikleriyle yendiğini anlattı. Gerçekten de ilham verici ve etkileyici bir yaşam hikayesi var.


Bu seminere Türkiye’nin farklı illeri yanı sıra Norveç, Belçika, Çin gibi farklı ülkelerden gelen nefes koçu adayları da katılmıştı. Yaklaşık altmış kişilik nefes koçluğu öğrencileri kendilerini tanıttılar kısaca. Onlar için bir nevi bitirme projesiydi bu etkinlik. Bizler de koç adaylarının denekleriydik. Düzgün, sistemli, detayları düşünülmüş güzel bir organizasyondu.

İlk oturumun ardından ara verildi. İkinci oturumda her birimiz bir mata uzandık. Yanımızda nefes koçumuz ile birlikte nefes çalışması yapmaya başladık. Yaklaşık 45 dakika boyunca düzenli nefes alıp verirken kimi zaman kum torbaları, kimi zaman yastıklar, kimi zaman da çıkardığımız sesler devreye girdi. Diyafram nefesi çalışması sırasında aslında biraz da içsel arınma yaşadık. Müzik, ambiyans, nefes koçunun fısıldadığı olumlama cümleleri ile birlikte seans bitiminde çok ama çok rahatladığımı hissettim. Terapi sırasında yaşadığım içsel yolculuk sırasında bir ara hıçkırıklarla ağladığımı söylesem,  ne kadar yoğun bir seans olduğunu sanırm daha iyi anlayabilirsiniz.

Benim katıldığım etkinlik “nefese başlangıç” aşamasıydı. Eminim ki ilerleyen safhalarda çok daha güzel deneyimler de yaşanıyordur. 

Yeni bir fırsat olursa kesinlikle yine katılırım.

Terapi sonrası bende ne gibi değişiklikler oldu?

Terapiden çıkınca başımda sanki demirden bir miğfere sıkışmış gibi baskı hissettim. Terapi koçum bunun çok iyi bir şey olduğunu, aldığım enerji ve oksijenin ayak uçlarımdan başıma kadar etki ettiğini söyledi. Zaten kısa bir süre sonra bu sıkışmışlık hissi geçti.

İki gün sonra işe gittiğimde bir iş arkadaşım yüzümün ışıl ışıl parladığını söyledi.

Bir hafta sonra gittiğim  yüzme dersinde ilk kez havuza cesaretle ve yanımda hoca olmadan girdim. Terapi sırasında öğrendiğim olumlama cümelelerini kullanarak  sudan korkmayışım ve kat ettiğim aşamaya kenarda duran hocalar bile şaşırdı. Ama sırrımı onlara söylemedim.

Terapi sonrasında hiçbir şeye kızmadım, kızmamaya da devam ediyorum.

Yani demem o ki nefes önemli, insan doğru nefes alarak yaşam kalitesini artırabilir. Daha neşeli, daha mutlu, daha pozitif olabilir. Zaten buna ihtiyacımız yok mu…

Devamını Oku

10 Şubat 2018 Cumartesi

Sevgililik müessesine yeni adım atmış çiftlere özel 14 Şubat hediye önerileri

Evet, yine o malum tarih yaklaştı. Belki yeni bir sevgili yaptınız, heyecandan ne alacağınızı bilemiyorsunuz Tamam, merak etmeyin; bu listede size özel sevgilinize alabileceğiniz en iyi sevgililer günü hediye önerilerimizi hazırladık.



- İlişkinizin monotonlaşmaya başladığınızı düşünüyorsanız biraz aksiyon katmaya ne dersiniz? Tek yapmanız gereken şey, bir aksiyon kamerası alıp çeşitli çılgınlıklara atılmak. Ee, ne demişler? Heyecan, ilişkiyi diri tutar. Aksiyon kameraları  için tıklayın! 

- Her Pazartesi beraber spor yapmaya niyetleniyor ama ilişkideki bir taraf planları bozuyorsa, şahane bir fikrimiz var. Motivasyonu yükseltecek bir akıllı bileklik! Fiziksel aktiviteleri detaylı bir şekilde takip etmeye olanak tanıyan bu bilekliklerle spordan kaçmak yok, sağlıklı hayata hemen başlamak var. Akıllı bileklik seçenekleri için tıklayın!



- İlişkiyi heyecanlandırmak için baştan çıkarıcı bir koku alın. Kokular hafızada yer bırakır ve her yeni koku bambaşka hatıralar yaratır. Hazır kış ayındayken baskın ve egzotik kokuları tercih edebilirsiniz.

Kadın Parfüm seçenekleri için tıklayın! 

Erkek Parfüm seçenekleri için tıklayın!

- Onu şaşırtacak farklı bir hediye arıyorsanız ize önerimiz Philips Hue. Neden mi? Detayları için tıklayın derim.

 
- Bu özel gecede romantik bir filmi loş ışıklar altında izlemek zorunda değilsiniz. Bugün en sevdiği oyunu birlikte oynayıp farklı bir deneyim yaşayabilirsiniz. Bunlar hep geleceğe yatırım.  Oyun konsolları için tıklayın!

Ben henüz karar veremedim, daha çok seçeneği görmem diyorsanız ise  teknolojik aşıklara özel seçtiğimiz hediye önerileri için tıklayın!

Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını Oku