22 Eylül 2016 Perşembe

Sen Benim Hayatımsın, Ferzan Özpetek'ten şahane bir kitap...

Çok sevdim ben bu kitabı. O kadar sahici, o kadar akışkan, o kadar yumuşak, o kadar samimi ve o kadar duygulu ki satırlar... Kitabı bitirdiğimde Ferzan Özpetek'in daha önce gördüğüm bütün filmlerini tekrar izleme isteği oluştu içimde. Çünkü bu kitaptan sonra filmlerdeki karakterlere daha yakından bakabileceğimi biliyordum, çünkü çoğu ile satır aralarında tanıştım, çünkü çoğunu çok sevdim.


Sevgilisine yazıyor kitabı Özpetek; mektup gibi, anılarından bahsediyor. Anılarında yer alan tüm dostları da konuk oluyor yazdıklarına. Bütün sahicilikleriyle, oldukları gibi, aslında film gibi. Evet, tam da öyle. Bir sinemacının gözünden anlatılanlar, sahiden de film gibi. Bakın ne diyor kitap hakkındaki söyleşisinde;
    Uzun bir mektup aslında. İçimde öyle bir duygu vardı. Sevgilim uçakta yanımda uyurken yazdım, evde yazdım, yollarda yazdım, 18 ay boyunca her yerde yazdım. Bir sürü bölümünü de ağlayarak yazdım. Çünkü hafızamın şeridini, en ufak ayrıntıyı yeniden görebilmek için geri sardım. Her kareye dikkatlice yeniden baktım. Tıpkı boş bir sinemada, çocukken bin kere izlediğimiz ve büyülendiğimiz filmlerin sırrını iyice yakalamaya çalışır gibi… Ve şunu fark ettim: Hafızamız dijital değil. Eski bir film şeridi gibi dönüyor ve yıpranıyor. En çok sevilen görüntüler de yanıyor!” ***

Roma'da geçen 39 yılını anlatıyor yazar. Roma'da eski bir apartmanda yaşarken “ailem” dediği insanların sıcacık hikayelerini anlatıyor. Toplum normlarına göre “aykırı” sayılan tiplerin, aslında nasıl da “insan” olduklarına şahit oluyorsunuz kitabı okurken. Ailenin kan bağıyla değil, sevgi bağıyla kurulduğuna tanık oluyorsunuz bir kez daha. Önyargılardan arınmış, masalsı bir dünyaya götürüyor Ferzan Özpetek. Hangi apartmanın teras katında bütün komşular her pazar yemek yer ki zaten... Ancak birbirlerini çok sevmeleri lazım, ya da belki de birbirlerine tutunabilmeleri lazım.


Sanki Ferzan Özpetek kitap yazmamış da eline kamerayı alıp birilerinin hayatını kaydetmiş gibi, çoğunlukla da kendi içine, kendi aynasına tutmuş o kamerayı. Bence daha fazla anlatmayayım, siz de okuyun. Bambaşka yaşamların bambaşka insani boyutlarına tanık olurken, yazarın naifliği sizleri de sarmalasın.


Ve son olarak Ferzan Özpetek'in şahane filmi “Bir Ömür Yetmez”in şahane şarkılarını söyleyen Gabrielle Ferre ile başbaşa bırakıyorum sizleri...



Devamını Oku

20 Eylül 2016 Salı

Vagon Dergi Eylül Sayısıyla Raflarda


Mayıs 2016'da yayın hayatına başlayan Vagon Dergi, üç aylık yoğun çalışma molasının ardından ikinci sayısıyla raflarda yerini aldı.

Mustafa Gülşen'in Genel Yayın Yönetmenliği'ndeki Vagon; edebiyattan sinemaya, müzikten geziye, bilimden felsefeye ve spora uzanan geniş yelpazesiyle okurlarını keyifli bir yolculuğa çağırırken, onlara ''Rayları takip et!'' diye sesleniyor.



Hakan Bıçakcı; ''Manzara''nın her zaman iç açıcı olmadığını hatırlatan hikâyesiyle vagonun penceresinden göz kırpıyor. Fatma Burçak; Nihan Kaya'nın yolculuk yaptığı vagona misafir olup kapıyı aralık bırakıyor ki o eşsiz muhabbetlerine kulak misafiri olabilelim... Jan Paçal; ''Mikro Girdap''la bizi klanlar savaşına sürüklerken, Burak Bayülgen'in çevirisiyle ''Sun Ra'nın Şiirleri''nde soluklanıyoruz. Murat Ceylan’la yeni kitabı üzerine laflıyoruz. Taies Farzan; genç ve güzel görünme kaygısını irdelediği denemesi ''Estetik Ameliyat mı Beyin Ameliyatı mı?'' ile yine bizimle. Akın Demiral; tam da tünelin içine girip karanlığa kapıldığımız bir anda ''Niye Sevemedik Sanatı Mualla'' diye haykırınca, içimizde acı bir tat bırakıyor. Göktuğ Canbaba ile rotayı Nepal'e çevirip eşsiz bir hikâye daha okuyoruz; ''Ünlü Yazarların Kesilmiş Elleri, Kaynayan Hayvan Yağı Kokusu ve Nepalli Photoshop Üstadı''.  Murat S. Dural; toplumun bir türlü netleşemeyen fotoğrafını çekerken tüm bu bulanıklıktan nasibini almış futbol camiasına çeviriyor gözlerini ''Tribüne Oynamak'' yazısıyla. Klasikleşmiş "Konuk Fanzin" sayfasında ise Marşandiz kendini anlatıyor.

Vagon'un ikinci sayısına katkı sağlayan diğer yazarlar ise; Batuhan Bilgiç, Berfu Bayçelebi, Burak Arslan, Buse Batyar, Çağdaş Özkan, Devrim Ekinci, Görkem Türeyen, Gözde Çakır, Gülru Öztunç, Güney Güneyan, Melek Yanık, Melis Elçi, Niyazi Murat Avni, Oğuz Çığtekin, Selin Bahçelioğlu,  Vildan Kalkanlı, Zeynep Geçgin.

Vagon Dergi’yi online olarak satın almak için: İmge Kitabevi (https://www.imge.com.tr/product_info.php?products_id=161191)
Diğer satış kanalları için:www.vagondergi.com/satis-noktalari/


Devamını Oku

11 Eylül 2016 Pazar

Kadehimi küçük kızın pembe kazağının şerefine kaldıracağım!

Dolabı açıp bayramlık giysilerini bir kez daha seyretti küçük kız. Nasıl da güzeldi giyeceği kazağın pembesi öyle... Onların evinde öyle dışarıdan pek giysi alınmazdı. Annesi gazete kağıtlarından hazırladığı patronların üzerine kumaş serer, kendi elleriyle kesip biçip dikerdi dört kardeşin bir örnek giysilerini, kazaklarını elleriyle örerdi bıkmadan usanmadan... Geçen bayram pötikareliydi elbiseleri mesela... Bu bayram kış başlangıcına denk geldiği için bayramlıklar da kışlık olacaktı. Sormuştu annesi;

     -Sana bir sürprizim var güzel kızım, bu bayram sana kazak alacağım. Söyle bakalım ne renk istiyorsun?

     -Ne gerek var ki anneciğim, benim bir çok kazağım var, daha eskitmedim ki onları!

     - Olmaz benim güzel kızım, bayramda yeni giymek adettendir. Pazar paralarından artırdım kenara, size kazak almak için...

Yarın büyük gündü! Pembe kazağını giyecek, aile büyüklerinin ellerini öpecek, verilen harçlıkları hiç harcamayacak, biriktirip kendisine hikaye kitapları alacaktı. Parasını horoz şekerlere vermezdi O! Hem horoz şekerler yalayınca biterdi hemen, oysa hikaye kitapları öyle miydi...

**
Sabah ezanı okunduğunda ayak seslerine uyandı. Onların evinde her bayram böyle tatlı sesler olurdu daha hava aydınlanmadan... Babası, kendisinden bir kaç yaş büyük abisiyle sabah erkenden kalkardı. Abdestlerini alırlar, bayramlık takım elbiselerini giyerek namaza giderlerdi. Anne ve evin kızları ise erkekler namaza gidince hemen kalkar, akşamdan hazırladıkları bayramlıklarını giyip süslenirlerdi. Sonra büyük bir coşkuyla bayram kahvaltısı hazırlanırdı. O sofrada annesinin günler öncesinden pişirdiği bayramlık cevizli baklava da olurdu, kalem gibi ince bayramlık yaprak sarmaları da olurdu, mis gibi tarçın kokan bayramlık çörekler de olurdu! Anne elinden çıkmış çilek reçelleri, kızılcık marmelatları süslerdi kahvaltı sofrasını.

Tam her şeyi hazırlamışlardı ki, patlayan top sesi ile bir telaş aldı ev halkını. Küçük kız sevinçle annesine seslendi:

     -Anneciğim top patladı, birazdan babamlar gelir, saçlarımı ne zaman öreceksin?

Annesi bayramlık döpiyesini giymiş, yanağına hafif allığını sürmüş, bir kraliçe gibi olmuştu. Her bayram hep aynı döpiyesi giyse de çok güzel bir kadındı O. Küçük kızın gözünde bir prensesdi adeta...
*

Küçük kız ve ablaları anneleriyle birlikte dizildi kapının önüne. Heyecandan zilin çalmasını bile bekleyemediler. Açtılar hemen kapıyı. Önce baba girdi eve, sonra da evin erkek çocuğu. Sırayla babalarının elini öptü çocuklar, önceden hazırlanmış harçlıklarını alırken, hepsinin gözleri parlıyordu. Sonra annelerinin ellerini öptüler, mis kokulu mendil hediye etti yine anneleri her bayram olduğu gibi. Kızlara kenarı pembe işlemeli, erkek çocuğa kenarı mavi çizgili; ama hepsi de anne eli kokan, özenle ütülenmş mendillerdi. Hep beraber oturdular bayram sofrasına, dumanı tüten çay bardaklarından sevgi yayılıyordu...

Onlar çaylarını içerken uzaklaştım yanlarından. İçimde tatlı bir hüzün...

Ben mi, çoktan unuttum bayram sofralarının coşkusunu, gittikçe daha da uzaklaşıyorum... Küçük kız bana el sallıyor kahvaltı sofrasından, ben de O'na gülümsüyorum...
Bu akşam yolcuyum güneye doğru... Bir otelde bayramdan uzak, sahteliklerden uzak, yapaylıklardan uzak kalacak ve serin sulara atacağım kendimi. Hafif alkollü kokteylimi, o küçük kızın pembe kazağının şerefine kaldıracağım...

Mutlu bayramlar küçük kız, mutlu bayramlar anne; bak cennette bu sene yalnız değilsin, ablam da geldi yanına...

Mutlu Bayramlar
Görsel kaynaklar: 
 * tudointeressante.com.br
** fancitaste.tumblr.com



Devamını Oku

10 Eylül 2016 Cumartesi

Tecâhül-i ârif sanatına gel!

 NOT: 2 sene önce bugün yayınladığım bu yazı geldi karşıma tesadüfen, baktım güncelliğini koruyor, çok da hoşuma gitti; yeniden yayınlayayım dedim, bir nevi kamu hizmeti maksat...


Bu gidişle internet kullanan herkes edebiyatçı olacak!

Blog yazarları, okuyucuları, sadece Facebook kullananlar, sadece e-posta yazıp okuyanlar da dahil olmak üzere herkes ama herkes edebiyattan azıcık anlayacak, anlamak zorunda kalacak!

Neden mi, yasaların içine atıldığı söylenen meşhur torbalar var ya, işte o torbalardan birine gönderilen yeni internet yasası sayesinde! Yani artık mahkeme kararı bile olmadan TİB (Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı gibi afilli bir kurumun kısaltması buTİB, tib diye kelime mi olurmuş demeyin, onun forsu bugünden sonra kimsede olmayacak, ama şu da bir gerçek ki ne kadar afilli isim varsa hepsinin altından da çapanoğlu çıkıyor, neyse konuyu dağıtmayalım) denilen kurum istediği internet sitesini çat diye kapatabilecekmiş, hatta hangi sitelerde gezdiğimizi de kayıt altına alacaklarmış. Bu durumda ne yapacağız, edebiyatın unuttuğumuz sanatlarına başvuracağız hep birlikte.. Atalarımız boşuna dememişler “Bir musibet bin hayır getirir!” diye, artık hepimiz az buçuk edebiyat okur yazarı olacağız bu sayede. Nasıl mutluyum nasıl hem de, “yaşasınnn!” diye çığlık atasım geliyor! Sanki öğrencilik günlerime geri dönmüş gibi heyecan var içimde!


Dümdüz yazılar yazıp okumaktan sıkılmıştım, okur-yazar olmak yetmez olmuştu, hem yazma kapasitemi zorlamak, hem de okuma algılarımı bir seviye üste çıkarmak istiyordum. Artık öyle olacak! Sağolasın torba yasası.. (Bir reklam geldi şimdi aklıma, küçük kızın annesi bir cümle içinde “etekleri zil çalıyor” deyimini kullanınca küçük kız hemen eteklerinde ziller hayal ediyor ve gözlerini kocaman kocaman açıp annesine “gerçekten de ziller mi çalacak eteklerinde?” diyor ve annesi de kızına “benim masum meleğim” diye sarılıyor ya, “torba yasa” diye duyunca benim de gözümün önüne beyaz bezden dikilmiş un torbaları ve içine atılan yasacıklar geliyor. Bu durumda ben mi masumum yasacıklar mı, ikircikte kalıyorum, bana birisi bunu insanlık namına açıklayıversin bir zahmet!)

Lisedeki edebiyat öğretmenimin kulaklarını çınlatarak, unuttuğum kuralları tekrar araştırıp artık yazılarıma edebi formüller koyacağım. Çok eğlenceli olacak çook, yaşasın TİB, ti(b)ini sevdiğim...

Mesela Tecâhül-i ârif sanatı kullanacağım çokça. Evet hazır okullar da açılıyorken hatırlayalım neydi bu Tecâhül-i ârif sanatı?

Bildiğini ya da genel olarak bilineni bilmezlikten gelerek nükte yapmak, aslında bu kadar uzun uzun tanımlamaya da gerek yok, günümüz diline “salağa yatmak” olarak çevirebiliriz bence. Bu sanatın diğer güzelliği de mübalağa (abartma)ve istifham (soru sorma) yöntemlerine sıkça başvurması. Mesela şair soruyor :

" ...Benim mi Allahım bu çizgili yüz...? "  (Cahit Sıtkı Tarancı)

Sanki bilmiyor mu, bal gibi yaşlanmış işte, salağa yatıyor, şaşırmış gibi yapıyor. Biz de öyle yapacağız, mış gibi yapıp bolca şaşıracağız. Yani hayret, övme, yüceltme, yerme gibi nedenlerden birine yapıştıracağız nükteyi!

Bu sanatın inceliği ne hiç bilmemek, ne de bildiğini tamamen gizlemek! Yani inceden inceye bildiklerini dolaylı yollardan anlatmak. Anlayan için ne büyük zevk bu satır aralarını okumak düşünsenize! Gerisini TİB düşünsün artık!

Hep birlikte öğreneceğiz bu sanatları elimiz mahkum. Dolayısıyla kendimi bu işe gönüllü adayarak her hafta bir edebi sanata yer vereceğim yazılarımda. Haydi bakalım iki ortalı çizgili defterler, 2B yumuşak uçlu kurşun kalemler, silgiler hazırlansın. Şimdi okullu oluyoruz hep birlikte, içinizde edebiyat öğretmeni olanlar varsa detaylı yorumlar bekliyorum kendilerinden, herkes elini azıcık hamura bulayacak artık ne yapalım!

Dedim ya TİB'i seviyorum, özgürlüklerim kıstlandıkça içimdeki yaratıcılık ortaya çıkıyor, meğer ne cevherler varmış da bende haberim yokmuş! (Bu da benim Tecahül-i Arif örneğim olsun)

İşte günün sınavı: Bu yazıyı okuyan herkes, kendi Tecâhül-i ârif örneğini yorum olarak yazsın bir zahmet. İnternetten kopya çekmeyin sakın, zaten hep aynı örnekleri herkes kopyalamış bütün sayfalarda, yakalarım, kül yutmam...

Gidiyor muyum yoksa? ( bu da mı Tecahül-i Arif ?)

Edebî kalınız efenim, moraller yüksek olsun..




Devamını Oku

5 Eylül 2016 Pazartesi

Hamlet'ten kurtulurken(!) Uğultulu Tepeler'e yolculuk!

Uğultulu Tepeler, Senaryo Yazarlığı kursunda hocamızın şiddetle tavsiye ettiği bir kitaptı, ve hatta kursun ikinci dönemi başlamadan önce eserin filmini izleme ödevim var sırada. Martı Yayınları'nın Zeynep Yeşiltuna çevirisiyle 3,95'e sattığı kitaba sadece serinleme amaçlı girdiğim markette rastlayınca, nasıl mutlu oldum anlatamam. Hatta Emily Bronte'nin Uğultulu Tepeleri'yle kardeşi Charlotte Bronte'nin Jane Eyre'si yan yanaydı ve elbette Jane Eyre'yi de aldım, okumak için sırada bekliyor. Demek ki bazen sıcak havalarda çok terlemek, insan ruhuna İngiliz Edebiyatı'ndan serinlik getirebiliyormuş! Hayat işte, sürprizlerini iyi değerlendirmek lazım!

Kitaptan önce yazarın öyküsü ilgimi çekti. Düşünsenize yetimhanede büyüyüp 30 yaşında yaşamını yitiren Emily Bronte, kısacık hayatı boyunca sadece bir kitap yazıyor, ve yazdığı bu kitap İngiliz Edebiyatı'nın en önemli klasikleri arasında yer alıyor! 1848 yılında İngiltere'de yazılan bir eseri, tam 168 yıl sonra İstanbul'da keyifle ve beğeniyle okuyabiliyoruz... Edebiyatın zamanlar  ve sınırlar ötesindeki evrensel gücü gerçekten de düşününce insanın tüylerini üpertiyor. Çok alakasız olacak gerçi ama aklıma Devlet Tiyatroları genel müdürünün bu yıl yabancı oyunları yasaklaması geldi tam da bunları yazarken. Genel müdür,*“milli manevi duyguları pekiştirmek için hümanist vatan milliyetçisi sanatçılar olarak vatan bütünlüğüne, birliğe katkıda bulunmak amacıyla sadece yerli oyunlarla sahnelerimizi açıyoruz” demişti ya geçenlerde. Bir haber bülteninde “Gözümüz aydın, Hamlet'ten kurtuluyoruz!” ironisi ile verilmişti bu haber! Kafam bi' tuhaf benim, birden okumadığım klasikler geliyor aklıma; telaşlanıyorum. “Milli, manevi....” diye başlayan bir cümleyle ya klasik romanlar da yasaklanırsa ben ne yaparım... En kısa zamanda okumadığım klasikleri tamamlamam lazım!


Konu dağılıp giderken, aklıma yine Ahmet Ümit'in iyi eser tanımlaması geliyor. Katıldığım söyleşisinde demişti ki; “İyi bir kitabı olurken kendi yaşamından örneklemeler yapar insan” Çok alakasız oldu ama, Uğultulu Tepeler'i okurken sanatın evrenselliğine şapka çıkararak iyi sanatçıların önünde bir kez daha yerlere kadar eğilesim geldi ne yapayım, tiyatro bağlantısı da doğaçlama oluştu. Dedim ya, insan kafası bi' tuhaf...

Sayfanın başından beri onca şey yazdın, kitap hakkında tek bir cümle bile etmedin” diyenlere hak vererek özürlerimi ileteyim. Ben bir edebiyatçı olmadığım için kitap incelemesi yapacak yetkinlikte de değilim. Yani kitabı sevdiğimi ya da sevmediğimi paylaşabilirim ancak, bendeki izlerini anlatabilirim. Dedim ya bu kitabın bendeki izi, yine “klasiklerin tadı başka” şeklinde oldu.

 Sevdim, karakterlerin derinliği, anlatım biçimi gerçekten de etkileyiciydi. Kitapta anlatıcılar zaman zaman değişse de kurgu ve geçişler o kadar yumuşak yapılmıştı ki, sanki bir bütünmüş gibi, kahramanın ağzından anlatılmış gibi okudum Uğultulu Tepeler'i! Yazarın ustalığı kendini gösteriyordu her satırda. Açıkçası çeviriyi de çok başarılı ve akıcı buldum. Martı Yayınları'nı bu çabasıyla klasik edebiyatı ulaşılabilir kıldığı için tebrik etmeden geçemeyeceğim.

Uğultulu Tepeler, yani orijinal adıyla Wuthering Heights'in arka sayfasında “sancılı bir aşk hikayesi” deniyor, bence tam olarak öyle değil. Aşk, nefret, ihtiras, intikam, insanın iyiliği ve aynı zamanda kötü olabilmesi var kitapta. En çok da hikayesi dokunaklı ve yaralı olan birinin hırsları sayesinde gücü ele geçirdiğinde, nasıl da korkunç bir hale dönüşebileceği etkiliyor insanı. Demem o ki, uzun soluklu detaylı hikayeler okumaktan hoşlananlar, romanda derinlik arayanlar ve karakterlerin duygularına dokunmak isteyenler,özellikle de çıtır çerez “best seller” kitapları sevmeyenler için, 496 sayfalık Uğultulu Tepeler, keyifli bir okuma deneyimi vaadediyor.

Ben sevdim, bu kitabı okumak için geç bile kalmışım. Dedim ya, insan bütün klasikleri okumalı bence...

Evrensel edebiyatın ruhumuzu sarmalayan dokunuşlarından mahrum olmamak dileğiyle...

*Tiyatro Haber kaynak:
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kultur-sanat/592115/Devlet_Tiyatrolari_nda_artik__yabanci_oyunlar__sahnelenmeyecek.html


Devamını Oku

1 Eylül 2016 Perşembe

Eglenje.com ile keyifli bir hafta sonu


İçimizdeki çocuğu ihmal etmeyelim” söylemi vardır ya hani, çok sık tekrarlandığı için pek de üzerinde durmadığımız... Oysa ne kadar doğru bir cümle bu! Bazen o kadar sıkılıyor ki o çocuk, o kadar ihmal ediyoruz ki O'nu! Aslında özenli davranılmayı ve arada sırada şımartılmayı nasıl da hak ediyor... İşte bu yazıda sizlere hem içinizdeki masum ve eğlenmeyi bekleyen çocuğu, hem de tanıdığınız ve sevdiğiniz diğer çocukları mutlu edecek eğlence merkezlerinden ve bu merkezlere en avantajlı biletlerin satışını yapan Eglenje.com'dan bahsetmek istiyorum.

Anlatmak istediğim, daha doğrusu tanıtmak istediğim şey; tema parklar. Hani içlerinde sanki masallardan fırlamış gelmiş kadar gerçeküstü, ama bir o kadar da büyüleyici dekorlar olan; kaç yaşında olursak olalım hayallerimizi süsleyen kahramanların yer aldığı parklar... Hani belgesellerde gördüğümüz türlü türlü balıkların olduğu devasa akvaryumlar ve daha neler neler...

Günlük hayatın keşmekeşinden kurtulup biraz masallar diyarında gezinmek iyi gelmez mi hiç... Haydi gelin bir kaç tanesine bakalım, keyfimiz yerine gelsin...

Vialand Tema Park


Mesela İstanbul'daysanız, bir tam gününüzü Vialand Tema  Park'da geçirmek içinizdeki çocuğa da, yanınızda götüreceğiniz o değerli çocuğa da iyi gelmez mi?
Yerli Disneyland diyorlar oraya, içinde lunapark da var, adrenalin yükselten maceralı zindan bölümü de var. Oyun dünyası kısmı, gösteri merkezi, konser alanı, açık havada alışveriş yapma imkanı, içinde 28 tane eğlence ünitesi... Ben gitmedim henüz, ama çok merak ediyorum görmeyi.

İstanbul Akvaryum


Biliyor musunuz, İstanbul Akvaryum dünyanın en büyük tematik akvaryumuymuş! Bu akvaryumda sadece deniz canlılarını görmekle kalmıyor, aynı zamanda dalış da yapabiliyorsunuz! Coğrafi rotaları takip ederek gezilen bu parkta 16 temaya ilaveten yağmur ormanları sürprizi de varmış. İstanbul Akvaryum'da interaktif oyunlar, detaylı bilgilendirmeler ile hem eğlenceli hem de bilgi dolu bir gün geçirmek gerçekten de çok hoş olabilir. Bende o cesaret kesinlikle yok ama, dileyenler köpek balıklarının olduğu bir tanka dalış da yapabiliyormuş!



Eglenje.com güvenilir mi?

İçinizdeki ve kalbinizdeki çocuğu eğlendirmek için Vialand Tema Park, KidzMondo, Jungle İstanbul, İstanbul Akvaryum, ViaSea Tema Park, ViaSea Akvaryum, Jurassic Land, The Lend Of Legend Theme Park, Bodrum Phalarope Aqualand, Darıca Hayvanat Bahçesi, Minopolis gibi en ünlü markalara giriş biletlerini Eglenje.com'dan alabilirsiniz.
Eglenje.com, bir Mihartur markası olarak hizmet veriyor. Mihartur, Eglenje.com sitesinde de görebileceğiniz gibi bakanlık onaylı A grubu lisansı olan ve Türkiye Seyaehat Acenteleri Birliği'ne de üyeliği bulunan bir turizm acentesi. Mihartur, Eglenje.com haricinde THY da dahil olmak üzere bir çok hava yolunun biletlerinin yetkili satış acenteliğini de yapıyor.

Eglenje.com'dan bilet almanın avantajı var mı?
Öncelikle fiyat avantajı var. Hatta bazı markaların biletlerinin en uygun hali sadece eglenje.com'da bulunuyor. Bir çok kredi kartına 9 taksit yapabilme avantajı var. Biletler online olarak cep telefonunuza ve e-postanıza geldiği için parka girişte bilet alma sırası beklemekten kurtuluyorsunuz. Ve eglenje.com, bazı parklara ücretsiz servis imkanı da sağlıyor.

Son not;
Bu bir tanıtım yazısıydı evet, ama ben gerçekten bu yazıyı yazarken bile keyif aldım. En kısa zamanda kendime eğlenceli bir gün hediye etmeyi düşünüyorum. Umarım size de fayda sağlayabilmişimdir.



Devamını Oku

29 Ağustos 2016 Pazartesi

Ha emekçi, ha zımba teli!

*
Okuldan yeni mezun olmuştuk. Yeni mezunuz ya, konuşuyoruz aramızda sen kaça başladın, sen kaç liraya anlaştın diye. Arkadaşlarımızdan bir tanesi de Bossa'da işe girmişti. İş görüşmesi sırasında örnek olarak diyelim ki bugünün parasıyla 3000 TL istemiş bizim arkadaş. Piyasada yeni mezun mühendisler 2000 TL alırken (rakamı hatırlamadığım için yine tamamen atıyorum), bizim arkadaş iyi bir anlaşma yapacak ya, rakamı yüksek tutmuş, 3000 TL! Burnundan da kıl aldırmıyor bu arada! İş görüşmesi yaptığı insan kaynakları sorumlusu “Olmaz, bu parayı size veremeyiz!” demiş. Bizim arkadaş bozulmuş, “Neden?” diye sormuş. “Çünkü biz, yeni başlayan mühendislere yine tamamen örnekliyorum “4000 TL veriyoruz!” demiş insan kaynakları! Arkadaşımız şaşırmış, ne diyeceğini bilememiş ve elbette işi kabul etmiş. Bu hikayeyi yıllarca nasıl desem, bir peri masalı gibi anlatıp anlatıp güldük kendi aramızda. Arkadaşımız yıllarca çalıştı aynı fabrikada, ta ki ülkede üretim teşvik edilmeyip “varsa yoksa inşaat ve aveme” sesleri yükselene kadar! Ta ki, hayvancılıkta olduğu gibi, tarımda olduğu gibi, eğitimde olduğu gibi, yani diğer bir çok sektörde olduğu gibi, tekstil sektörü de yerlerde sürünmeye devlet eliyle mahkum edilene kadar!

**
Demem o ki, bir zamanlar özel sektör bu kadar yüzsüzleşmemişti! “Bu sene kâr edemedim, zam yapmıyorum” diyebiliyor artık adı sanı devasa şirketler bile! Kendileri yatlarıyla, şatafatlı hayatlarıyla magazin sayfalarında boy gösterirken, çalışanlarına ne bileyim, masalarındaki tel zımba muamelesi göstermekten kesinlikle ama kesinlikle utanmıyorlar! “Yersen, işine gelirse” gücü ellerinde ya! Çünkü dışarıda işsiz çok! Olmadı Suriyeli göçmen çalıştırırlar, olmadı Bangladeş'ten işçi getirirler, olmadı üretimi kapatıp Çin'den ucuza mal getirirler! Alternatif çok olunca dedim ya emekçi insan, tel zımba muamelesi görür elbette!

Merak ediyorum, her sene yüzde 10 zam alan özel sektör çalışanı var mı aramızda? Bırakın yüzde 10'u, yüzde 5 zam alan var mı? Kiralar bu kadar artmışken, ne bileyim, vergiler almış başını gidiyorken, taksiden dolmuşa, benzinden ekmeğe her şey inanılmaz pahalanırken cidden merak ediyorum; maaşına yeterince zam alıp patronuna içtenlikle teşekkür eden var mı aramızda?

Ben şahsen bilmiyorum. Ve ben gerçekten hayret ediyorum! Birileri inanılmaz zenginleşirken, birileri dibe batıyor, ama alan memnun satan memnun! Siz hiç “Hey özel sektör, neden zam yapmıyorsun!” diye yükselen bir ses duydunuz mu? Duyamazsınız; çünkü ülke gündeminde daha farklı konular var! Terör var, yaşama hakkının gasp edilmesi var, ohal var, darbe var, var da var... Hatta en son meclis başkanı “Che bir terörist, liseliler Che resmi basılı gömlek giyemez!” demiş ya! Böyle konular varken ekonomi mi, çalışan hakları mı... Bırak allasen; lüks bu konuları konuşmak bizim ülkemizde!
***

Haftasonu bir ara magazin programına denk geldim televizyonda. Sesleri birbirinin aynısı, notaları birbirinden ayırt edemeyecek kadar müzik cahili popçular, arabesk fantezi denen kapı gıcırtısını milyonlara müzik diye yutturanlar, oyuncu demeye bin şahit isteyen taş bebekler ve erkek güzelleri Çeşme'de, Bodrum'da, Alaçatı'da su gibi para harcayarak günlerini gün ediyor. Öte tarafta yıllarca okuyup kafa patlatan özel sektör çalışanlarına “ Bu sene şirketim kazanamadı zam yok, hatta seni işten çıkarabilirim her an!” korkusuyla yaşamayı reva gören yaşam koşulları!

Bu kadar uyku sizce de biraz fazla olmadı mı?

Görsel  Kaynaklar:
Cartoon Movement
**https://tr.pinterest.com/pin/AcgU07kHq81M_VDWM8E1FTBpgbSOvYogQlw2c1IY_m3JNUQPQuD3lsI/
***fursuitswag.tumblr.com



Devamını Oku

23 Ağustos 2016 Salı

Bodrum’da Görülmesi Gereken Yerler


Bodrum Türkiye'nin en çok turist çeken yerlerinden bir tanesidir. Özellikle batı ülkelerinden gelen turistler burasını çok sevip burada tatil yapmaktadırlar. Sadece tatil yapılmıyor, doğal güzellikleriyle insanların birçok yeri görmesine olanak sağlıyor.

Halikarnas Mozolesi; Dünyanın en önemli tarihi eserlerinden bir tanesi olarak gösterilen Halikarnas Mozolesi'nin şu an sadece kalıntıları bulunmaktadır. Bu doğal güzellik Bodrum Kalesi yapımında kullanılmıştır.

Antik Tiyatro; Tam tarihi kesin olarak bilinmese de, günümüzde hala bir çok organizasyona ev sahipliği yapmaktadır. Dünyanın harikalarından birisi olarak gösterilmektedir.

Bodrum Antik Tiyatro

Pedasa Antik Kenti (Gökçeler); Çok farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış bu yer, Bodrum'un en güzel yerlerinden bir tanesidir. Bu antik kente ulaşmak için biraz kondisyonunuz olması lazım.

Günbatımı ve Bitez Plajları; Bodrum plajları düşündüğünüzden daha temiz ve doğal bir şekilde bizi karşılıyor. Özellikle bu plajın diğer plajlardan farkı güneşin batışını net bir şekilde görmenizdir. Bu plaj huzur veren bir konumdadır. Genellikle insanların akşama doğru bu plaja geldiği görülmektedir. Fakat gündüzleri birçok insan burada güneşleniyor.

Bitez'de gün batımı

Bodrum Koyları; Bodrum'un güzelliklerinden bir tanesi de Bodrum koylarıdır. Ege taraflarında çok olsa da Bodrum'da koylar açısından çok güzel bir konumdadır. Bu koylar, insanların akın ettiği yerlerden birisi haline gelmiştir. Bodrum'a gelenlerin çoğu burada dinleniyor ve bu otellerde kalıyor.

Bardakçı Koyu; Ulaşımınızı normal yürüyerek veya arabayla yapma şansınız yok. Ulaşımı botla sağlansa da  çok kalabalık olan koylardan birisidir. Etrafı yeşilliklerle çevrilidir ve doğal güzelliği sizi cazip eder.


Bağla Koyu; Bodrum'un en berrak denizlerinden bir tanesidir. Denize girmek için kesinlikle bu yeri seçen insan sayısı her geçen gün artıyor. Fakat maliyet olarak en pahalı yerlerden birisi olsa da doğal güzelliği mükemmel.

Bodrum Bağla Koyu

Bodrum’a uçakbiletiBu kadar güzel bir yerin maliyeti de biraz fazla olabilir. Atlas Global üzerinden bilet aldığınızı farz ediyoruz. Ortalama bir yetişkin 235 TL vermesi gerekmektedir. Bu fiyatın her gün değiştiğini söylemek isterim. Mesela bayram zamanları bu fiyatlar tavan yapıyorken, sezonun kapanmasına bir ay kala fiyatlar yarıya iniyor. Atlas Global ile hangi sınıfta gideceğinizi de seçebiliyorsunuz. Bu sebeple fiyatlarda artış veya düşüş olabiliyor. Atlasglobal'in yaptığı  yeniliklerden birisi de, bilet fiyatları her şey dâhil paketine girmesi ve herhangi bir ücret ödemenize gerek olmamaı. Atlas Global son yıllarda en  popüler olan uçak gidiş-dönüş markası haline geldi.

Bodrum’da ne yenir ne içilir, nerede gezilir, nerede kalınır gibi sorularınıza cevap arıyorsanız Bodrumuçak bileti ve şehir rehberi tam size göre!


Üstelik erkenrezervasyon fırsatlarından faydalarak oldukça uygun fiyatlara tatil yapmanız çok kolay!
Devamını Oku

22 Ağustos 2016 Pazartesi

Avşa Adası'ndan İzlenimlerim

Geçen hafta salı ve cumartesi arasında 4 gece Avşa Adası'ndaydım. Daha önce hiç gitmediğim Avşa'nın pozitif enerjisi ruhuma o kadar iyi geldi ki, yazmasaydım olmazdı. “Ada nasıldı?” diye sorarsanız, eskilerin tabiriyle “nev-i şahsına münhasır” cevabını vermek gelir içimden. Yani kendine özgü, değişik ama sıcacık bir karakteri var bence Avşa'nın. Ne İstanbul'un Prenses Adaları gibi aristokrat, ne Cunda gibi pahalı, ne Ege'ye benziyor, ne de Akdeniz'e! Dedim ya değişik bir atmosferi var; ama sizi hemen sarmalayan sıcak bir atmosfer bu. Adada kaldığım 5 gün boyunca eski Türkiye'de gibi hissettim kendimi. Belki de Avşa'da beni en çok rahatlatan duygu buydu. 

 

Yani bizim Anadolu insanı vardı ya hani, özlediğimiz, sevdiğimiz, bizden olan, kanımıza işleyen; işte Avşa'da o ruhun henüz tamamen yitip gitmediğini gördüm. İnancını inançsızlığını giyimiyle kuşamıyla haliyle tavrıyla gözler önüne sermeyen, hani denize de giren, mayo da giyen, ortamı olunca iki duble içkisini içen, nasıl desem Münir Özkul Adile Naşit kıvamında olmasa da, yine de mütevazı bir insan tiplemesi vardı ya hani, işte onu gördüm Avşa'da! Kutuplaştırılmamış günlerden kalmış bir insan topluluğuydu içimi ısıtan. Etnik kimliğin, dini kimliğin, maddi gelirlerin önemsenmediği, dışarıdan bakıldığında herkesin eşitlendiği zamanlara bir yolculuktu sanki Avşa benim için. İşte bu yüzden çok huzurluydum tatil boyunca. Ülkeme dair umutlar bile yeşerdi içimde, çünkü reset çektim sanki hayata; haber dinlemedim, televizyon izlemedim, sosyal medyadan uzak durdum.

Avşa'nın mütevazı sahili

Sıfır beden kaygısı duymayan, çoğu evli ve çocuklu kadınlar; eşlerinin ne giydiğine karışmayan adamlar, çığlık çığlık denize giren mutlu çocuklar, yani Türkiye'nin bildik tanıdık yurdum insanları vardı Avşa'da. Sevgilisini koluna takıp gelen öğrenci de vardı, tekstil fabrikasında işçi olan da vardı, emekli öğretmen karı koca da vardı, ev hanımı da vardı, ama dedim ya herkes halk plajında eşitlenmişti...

Avşa'ya IDO ile gidiş

Marmaray ile Yenikapı'ya 10 dakikada geçtim, indiğim yerden İDO'nun servisine bindim. IDO ile 2 saat 45 dakikada Avşa'daydım. Buraya kadar her şey çok güzel. Ama IDO, denizin tek hakimi olduğu için bilet fiyatları uçuk! 2 saat 45 dakikalık yolculuk için verdiğiniz neredeyse bir uçak parası! Zaten sistem de uçak sistemi! Erken davrananlar biletini 35 TL'ye alabiliyorken, benim gibi iki gün önce alanlar 70 TL'yi, son gün alanlar ise 100 TL'yi gözden çıkarmak zorunda kalıyor. Şimdi güzel güzel tatil yazısı yazacağım fazla eleştirmeyeyim diyorum ama, söylemeden de geçemiyorum işte. Bu kadar özelleştirme, bu kadar para hırsı gerçekten de bu cennet ülkenin bünyesine fazla geliyor! Diyorum, ve bu konuyu kapatıyorum.

Avşa'da konaklama
Avşa'da benim gördüğüm kadarıyla fazla otel yok. En yaygın konaklama biçimi ise pansiyonlar ve apart odalar. Ben üzeri yemyeşil sarmaşıkla kaplı, dolayısıyla serin, denize 15 adım uzaklıkta şirin mi şirin bir apart odada kaldım. Yatak, küçük bir mutfak ve banyodan oluşan yaklaşık 15 metrekarelik apartın en güzel özelliği ise her odanın bahçeye açılan kapısı önünde kendine ait tahta bir masa olmasıydı. İhtiyacım olan mutfak eşyalarının da olduğu bu apartta minimal hayatın gayet de mümkün olduğunu deneyimleme şansını yakaladım. Gördüm ki, insan pekala da 15 metrekarede yaşayabiliyor; 3 tane bardak, 2 tencere, 3 tabak ile bal gibi de ihtiyacını karşılayabiliyor! Bulaşık hemen toparlanıyor, fazla eşya olmadığı için ortalık dağılmıyor, hoş yürüyecek pek alan da kalmıyor sana ama, dışarısı var, sahil var, ne yapacaksın geniş odayı! Ağaçların serinliği sayesinde klimaya ihtiyaç duymuyorsun. Hafiflik, mutluluk getiriyor, daha ne olsun!

Ağaç varsa, klimaya ne gerek  var!

Avşa'da yeme içme
İskelenin sağında ve solunda kumsalın önünde yer alan dar sokaklar boylu boyunca yeme içme mekanları ile dolu. Ada neredeyse 18 saat ayakta olduğu için mekanlar da çok yönlü hizmet veriyor. Yani sabah sokak boyunca her işletme kahvaltı verirken, bu işletmelerin çoğu öğleden sonra waffle ve kumpir dükkanlarına dönüşüyor. Bazıları ise kebapçı ya da balıkçı oluyor akşamları.
Avşa'da kahvaltı!


 Ben sadece bir kere haricinde hiç dışarıda yemek yemedim. Adanın sebzeleri o kadar taze ve ucuz ki, açıkçası yaptığım her yemekten oldukça da keyif aldım. Adada et de ucuz, sebze de ucuz. Ama siz dışarıda yemeği tercih ederseniz, açık büfe kahvaltılar ortalama 15 TL, bir porsiyon balık ya da et yemeği de ortalama 20 TL civarında. Fiyatlar İstanbul ile kıyasladığınızda oldukça ekonomik. Bir top dondurma 75 kuruş, daha ne olsun...


Avşa'nın mis kokan domatesleri
Avşa'nın yerli zeytinleri
 Ama dediğim gibi kendi yaptığım yemeklerle hafifledim resmen, bir daha gitsem Avşa'ya, yine apartta kalır, yine kendi yemeğimi kendim yaparım. Çünkü Avşa'nın ruhu bence bu tarza daha müsait sanki... Bir çok market var, fırın var, kasap var. Her şeyi ucuz olarak temin etmek mümkün. Tabii ki en son ramazan bayramında 2500 kişinin yaşadığı adaya 130.000 kişi gidince çıkan kıtlık haberlerini okumuşsunuzdur. Okumayanlar buradan detayları öğrenebilir.  Bayramda seyranda gitmemek lazım!

Avşa'nın  sahilinde yemek çok!
Ada Karası adlı yerli şarabı da meşhurmuş, ama ben bu sefer tadamadım, bir dahaki sefere artık!
Avşa'nın havası

Mükemmeldi. Serindi, hiç terlemedim. Odada bir pervane vardı, çalıştırma ihtiyacı bile duymadım. Tertemizdi havası, sabah nasıl da iyi geliyordu temiz havada yürümek!

Avşa'nın denizi ve güneşi

Deniz hemen derinleşmiyor, temiz, serin; ben çok sevdim. Koli basili var mıdır bilmem ama, öğleden sonra bile dalga çıkmayan havuz gibi deniz, benim gibi yüzme konusunda sıkıntı yaşayanlara ilaç gibi gelecektir. Senelik iyot ve D vitamini depoladım ben, saatlerce kumsalda ve suda kalmama rağmen güneşten aşırı da yanmadım. Dedim ya, Avşa üzmüyor insanı... Her şey orta karar, çok güzel, insana “hayat böyle bir şey olmalı” dedirten cinsten... Adada her yer halkın plajı, para vermiyorsunuz doğa ananın sunduğu nimetlerden yararlanmak için. İlle de şezlong kiralamak isterseniz, o da gün boyu 8 TL. Ama kendi şemsiyenizi getirip kumsala dikseniz, kimse size bir şey demiyor; yani olması gerektiği gibi, yani dedim ya herkes eşit!

Avşa'nın güzel denizi

Avşa'nın gece hayatı

O kadar enteresan bir yer ki Avşa, bir tatil beldesinde olması gereken her şeyin minyatür hali mevcut. Yani diskosu da var, 5-6 işletmeden oluşan barlar sokağı da var. Akşamları sahil oldukça kalabalık oluyor. Açıkçası ben akşam yemeğinden sonra apartın huzurlu bahçesinde kitap okuyup erkenden uyumayı tercih ettiğim için Avşa'nın gece hayatı hakkında fazla yorum yapamayacağım. Ama sanırım bir hareket var.

Avşa'nın kedi köpekleri
Ben kedi köpeklerle fazla haşır neşir olmayı sevmem, daha doğrusu tırsarım itiraf edeyim. Ama adanın kedi köpekleri beni bile ürkütmeyen cinstendi, efendilerdi anlayacağınız. Ne sesleri çıkıyordu, ne de insanı rahatsız ediyorlardı. Verdiğim yiyeceği kapıp gizlice yiyen, ve daha vermem için sırnaşmayan ada kedileri keşke Kadıköy'ün şımarık kedilerine biraz kalenderlik dersi verseler!

Avşa'nın  efendi köpekleri 

Motor gürültüsü yok!
Huzur...

Ada sahilinde yaz sezonu boyunca motorlu araç yasak, arka sokaklarda tek tük araba gördüm ben. Dolayısıyla motor gürültüsü yok. İnsanlar elektrikli ve sessiz motorlar ya da bisiklet kullanıyorlar. Zaten her yer yürüme mesafesi olduğu için sorun da yok. Bu da adanın güzelliğine güzellik katıyor.

İskelenin sağı solu
Çok meraklıyız ya inşaat yapmaya, ve inşaat yapılan yerleri ortalama halktan koparıp ultra zenginlerin hizmetine açmaya! Avşa'da da denizi doldurmuşlar, yat limanı yapıp adanın çehresini değiştireceklermiş. Neden bilmiyorum, bu inşaat yarım kalmış. Ama olan adanın doğal dengesine olmuş! Dolan deniz, rüzgarların yönünü etkilemiş ve işte bu nedenle iskeleyi arkanıza alıp sola döndüğünüz kısım, çok rüzgarlı olduğu için tercih edilmiyormuş. Ben de öğrendiklerimin yalancısıyım, bilmiyorum işin aslını. Ama bildiğim bir şey var; bırakalım artık doğayla uğraşmayı, bir ada da sakin kalsın! Yatlar Avşa'ya da gelmeyiversin, nasılsa gidecek çok yerleri var! O yatlar gelince bu deniz bu kadar temiz kalacak mı, hadi kaldı diyelim, fiyatlar yükselmeyecek mi, o zaman nereye gidecek tatil için, emekli öğretmen Ruhi Bey Amca...

Sonuç,


Ülkemiz gerçekten çok güzel! Çok güzel denizlerimiz var, çok güzel sebzelerimiz, meyvelerimiz var. Çok güzel insanlarımız da var. Özümüze dönsek, değerlerimize sahip çıksak, esen rüzgarlara kapılmasak, birilerine körü körüne inanmasak yeter de artar bu ülke bize, hem de hepimize...
Devamını Oku