14 Haziran 2024 Cuma

Bilinmeyen Uçuk Kaçık Ülkede Uçuk Kaçık Vergiler

İnsanlar toplanmış ortada bir yerde. Kral halka hitap ediyor. Mikrofon var, bilgisayar her şey var ama nedense insanlar tekpâre, yani herhangi bir zamana aitmiş gibi durmayan, dolama gibi, dikişsiz, uzay çağında gibi ama minimalist, evet tekpâre (bu kelimeyi de ben uydurmuş olabilirim) giysiler içinde. Etraf toz duman… Geçmişte miyiz, gelecekte miyiz hiç belli değil. Burası hangi ülke, bu konuşulan dil nece kimse bilmiyor. Neyse ki yapay zekâ diye bir şey var da bu garip dili size çevirebiliyorum, bu iyiliğimi de hiç unutmayın olur mu? Unutursanız da merak etmeyin, çıkarlarım için kullanmak üzere heybeme atarım ben.

 Hazır mısınız? Hadi gelin o halde krala kulak verelim, bakalım ne diyor:


Dostlar, Romalılar, İçimizdeki İrlandalılar, Dışımızdaki O Gözü Çıkasıca Dış Mihraklar!

Öncelikle hepinizi sevgi, saygı ve hürmetle selamlıyorum. Ne o şaşırmış gibisiniz bu hitabıma! E normaldir; şaşırmasaydınız asıl ben şaşırırdım! Çünkü hepinizi sevgi, saygı ve hürmetle selamlamanın içimden gelen bir şey olmadığını gayet iyi biliyorsunuz. Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan bu günlerde…

Yani diyorum ki, bu gittiğimiz yol bir köprüdür ve sizler kadın erkek fark etmeden hepiciğiniz benim dayılarım sayılırsınız. Önceden belirtmeliyim kiii, bu hitabımı eski dünyadan Türklere ait bir atasözüne benzetmeye çalışanlar, milletine kast eden kızıl teröristlerdir! Mavi ve yeşil teröristlere her ne kadar tolerans göstersek de, kızıl teröristlerin kökünü kazımak, siz sevgili tebaamıza verdiğimiz söz gereği boynumuzun borcudur.


Kral yanında hazırolda bekleyen şaklaban korumanın kulağına eğiliyor:

“Riçırd, şuradan bir bardak şey getir oğlum, dilim damağım kurudu, ne kadar uzun yazmışsınız bu yazıyı. Bu kadar sevgi pıtırcığı olmaya gerek var mıydı? Direkt salsaydık vergi memurlarını…”

“Ama efendim biliyorsunuz ki bu işler biraz da sevdirerek yapılmazsa şey olur, yani şey…”

“Kes tatavayı, şeyi getir…”

Bu sırada mikrofonun açık unutulması ve halkın arasındaki homurdanma, kralın elbette umurunda olmuyor ve “zorunlu” söylevine kaldığı yerden devam ediyor:

 Bizler biliriz ki, bazı kral atalarımız da köprüden geçerken karşılarına çıkan halkına “bir dayı sıcaklığı” ile yaklaşmışlardır.

Doğru oturup eğri konuşmak gerekirsee, içinizden bazılarınız bana her ne kadar bayılmasa da “Sevgili Dayıcığım” diye hitap etmelerinden asla ve kat’a başka bir anlam çıkarmayacağıma emin olabilirsiniz.

Evet Sevgili Tebaam,

İçinde bulunduğumuz zor durumdan çıkabilmek için pilavınızdan çıkan kurttan bile vergi almak zorunda olduğumuzu, sizler de görüyorsunuz. Size daha iyi hizmet verebilmek içün ve de devletimizin bekâsı içün, bazı ek vergiler getirmek zorundayız. Ben şimdi bunları alt alta söylerken, “katılımcı demokrasinin” gereği siz sevgili tebaamın da yeni vergi önerilerinizi değerlendirmekten mutluluk duyacağımı bilmenizi isterim. Bizler, ileri demokrasi ile yönetilen, bizim galaksimiz dışında komşu galaksilerde de parmak ucuyla gösterilen ve örnek alınan yüce bir devletiz. Elbette tebaamızın vermek isteyeceği ilave vergileri alıp kabul etme fedakârlığını da göstereceğiz.

Bu sırada nedenini anlamlandıramadığım bir alkış tufanı kopuyor dinleyicilerden.

“Riçırd, her söylediğim yeni vergiden sonra davullar çalsın, halk sevinsin diye soytarılar takla atarak göbek atsın, hadi oğlum…”

“Tamam babacığım, şey pardon haşmetmaap..” Kral devam ediyor:

İşte bütün devletlerin örnek alacağı yeni vergilerimiz şunlardır:

Bu sırada davullar güm güm güm; soytarılar cumburlop ve halktan yükselen ses:

“Yaşa varol canımız kralımız, bravooo…”

1-     Başka ülkelere gitmek isteyenlerden alınan 150 ÇP’yi 1.500.000 ÇP’ye çıkartıyoruz. Böylece dış mihraklara özenen tebaanın zırt pırt dışarıya çıkışını engellemiş olacağız. Gücü yeten tüccarlar elbette gidebilir, biz özgür bir devletiz neticede. Görüyorsunuz, bu vergiler sadece para toplamak için değil, aynı zamanda milli hassasiyetler için de gereklidir.

Bu sırada Riçırd’ın kulağına yine eğiliyor kral. Bu sefer mikrofon açık değil ama ben sizin için dudak okuyarak ne dediğini anlamaya çalışıyorum, değerimi bilin.

 Diyor ki, “Riçırd” diyor, “Niye ebleh ebleh bakıyor bunlar oğlum” diyor. “ÇP’nin bizim para birimimiz ÇÖP’ün kısaltması olduğundan haberleri mi yok” diyor. Riçırd mesanesi sıkışmış gibi kıvranarak bir şeyler söylüyor ama ağzını kapattığı için anlayamıyorum ne cevap verdiğini, idare edin artık bu kadarıyla...

 Kral mikrofona dönüp devam ediyor:

2-     OSHG vergisini tekrar gündeme getiriyoruz. Böylece ecdadımızın bizlere bıraktığı mirası da canlandırmış olacağız. O*urma, S*çma, Haraççıbaşı Geliyor vergisinin kısaltması olan OSHG, size daha iyi hizmet edebilmek içindir sevgili tebaam. Bu vergi sayesinde insanlarımızın bağırsak hareketleri düzene girecek, böylece gereksiz dışkılama ve gaz çıkarma ile ortaya çıkan kirlilik ortadan kalkacak, havamız misk-i amber kokacaktır. Göreceğiniz üzere bu vergiler sadece para toplama amaçlı değil, aynı zamanda ileri seviye çevre koruması için de gereklidir.

3-      Getireceğimiz KV yani Kavga Vergisi sayesinde evlerimizde, sokaklarımızda ve cennet vatanımızın her köşesinde özlediğimiz sükûnet ve barış geri gelecektir. Görüyorsunuz bu vergilerin amacı sadece para toplamak değil, aynı zamanda galaksinin parmakla işaret ettiği en huzurlu ve en mutlu ülke olabilmektir. Diğer ülkelerin kaçıncı parmaklarıyla işaret ettiğinin bizim nazarımızda hükmü yoktur.

4-   Tebaamızın fazla düşünmekten kafayı yer duruma gelmesini önlemek için getireceğimiz DÜVE, yani Düşünme Vergisi bir devrim niteliğindedir. Çünkü DÜVE sadece para toplamak için değil, insanlarımızın “düşün düşün *oktur işin” atasözünde belirtilen kısır döngülere girmesini engellemek için ince ince düşünülerek hazırlanmış bir vergidir.

5-     Son olarak sizin için YEVER ve İÇVER olarak düzenlediğimiz yeme içme vergileri sayesinde daha az yiyip daha az içmenizi sağlayarak size fit bir vücut vadediyoruz sevgili tebaam. Biliyorsunuz son zamanların trendi günde bir öğün yemektir. Diyetisyenler de bunu söylemektedir. Bir öğünden fazla yiyip içmek isteyenlerin lokmaları ve yudumları ağızlarınızın kenarlarına takacağımız mikroçipler sayesinde kolaylıkla sayılabilecek, bu sayede fazla yeme içme probleminiz de ortadan kalkacaktır. Bu vergiyi vermeye gücü olmayan ama yine de fazla yemek isteyen tebaamız için ise müthiş bir hizmetimiz var. Görüntülü arayacaksınız 666 no’lu telefonu -ücretsiz ha bu hat kıymetini bilin -canınız ne isterse biz sizin yerinize ekranda canlı canlı yiyerek nefsinizi de köreltmiş olacağız. Görüyorsunuz YEVER ve İÇVER sadece para toplama amaçlı değil, fit ve zayıf bir toplum yaratmak için ince ince düşünülmüş bir vergidir.

.

 Davullar güm güm güm; soytarılar cumburlop ve halktan yükselen aynı ses:

“Yaşa varol canımız kralımız, bravooo…”

 Sevgili Tebaam, hiçbir fedakârlıktan kaçmayarak oluşturduğumuz yeni vergiler ile size nasıl bir konfor sunduğumuzu görün ve bize tapmaya devam edin. Gerekirse sizin yerinize düşünen, sizin yerinize yiyen ve içen bir kral var karşınızda. Hatta dışkılama periyodunuzu bile sizin için biz düzenliyoruz.

 Biz sizler için varız… Bu arada notçubaşılar dolaşacak şimdi aranızda, ilave vergi önerilerinizi yazdırmaktan sakın çekinmeyin. Bağrımıza taş basar ama yine de istediğiniz vergileri uygulamaya alırız, yeter ki siz şey olun, mutlu olun yani…

Riçırd çok sıkıldım, çabuk uçur beni buradan…

not: Resimleri Yapay Zekâcığım sevgili Copilot çizdi sağ olsun... 



Devamını Oku

12 Haziran 2024 Çarşamba

Tiflis Gezi Hikayem #11-Gezinin Son Yazısı, Meidan Bazaar, Teleferik ve Son Sözler...

Sevgili Günlük,

Gezimin altıncı ve son güne gelmiş bulunuyoruz, yarın dönüş var. Tarihlerden 28 Mayıs 2024. Nihayet yağmurlar bitti, bugün hava çok sıcak görünüyor. Düne kadar evde kombi yakarak ısınmıştık, montsuz dolaşamamıştık, Tiflis yağmurlarında ıslanmıştık. 

Hadi bakalım, bugün neler olacak…

Son Geziler

Evde kahvaltı yaptıktan sonra biraz geç çıkıyoruz. Sanki bütün haftanın yorgunluğu çökmüş gibi… Nasılsa gezeriz diye en sona sakladığımız Meidan Bazaar’a gidelim artık. Magnet falan da alırım diye düşünüyorum. İpek Yolu zamanında da kullanılan bu yeraltı çarşısı Old Town merkezde.



 Tahminimden daha küçük olan bu çarşıda antikalar, bizim bir milyoncularda da artık yer alan küçük seramik reçellikler, örgü bebekler, antika paralar, başka bir yerde hiç gözüme çarpmayan yöresel reçeller, daha önce görüp hiç canımın çekmediği renkli cevizli sucuk gibi şeyler ve biraz da magnet var. 

Ben güzel bir seramik bardak alırım diye düşünmüştüm, bulamıyorum bu çarşıda. Tarihi dokusu güzel, ama alışveriş için beni tatmin etmiyor.

 Şimdi içinizden bazıları “yine bahane uyduruyorsun” diyebilir ama gerçekten öyle. Magnetlerin daha güzellerini sokaklardan alırım diyorum. Çarşı hem de alt geçit görevi görüyor, karşı merdivenlerden başka bir sokağa çıkıyoruz keyifle...


Teleferik ile Gürcistan'ın Ana’sı Heykeline Çıkış

İstikamet yine Barış Köprüsü. Bu sefer köprüde Amerikalı, Alman ve Japon kafileler var, dünden daha kalabalık. Teleferik istasyonuna geliyoruz, bugün düne göre kuyruk az. Aslında biraz çekindiğimi itiraf etmeliyim. Bu şey, uçağa binmek gibi bir şey değil ki, daha az güvenli gibi. İçimden “Amaan sadece 2,5 dakika sürüyormuş, idare edebilirim” diye düşünerek kendimi psikolojik olarak hazırlıyorum. 

Nehrin üzerinden geçiyoruz ve tepeye ulaşıyoruz. 


Evet Tiflis’e gelip de ziyaretine gitmeyen turistin muhtemelen ayıplandığı meşhur Kartlis Deda, yani Gürcistan’ın Ana’sı heykeli bütün heybetiyle orada bizi bekliyor.



Sovyet Dönemi’nde yapılan ve 66 yıldır bir elinde dostluğun simgesi şarap kasesi; diğer elinde düşmanları karşılamak için kılıç olan heykel gerçekten de etkileyici. 20 metre uzunluğundaymış, kafamı kaldırarak selam veriyorum kendisine, ama sadece arkadan. Çünkü kendisi tepenin kenarında yer alıyor. Önden fotoğrafını çekebilmek için öndeki daracık alana girmeyi istemiyorum.




Sololaki Tepesi’ndeki bu heykelin ön tarafında Tiflis şehri ayaklarımızın altında. Ama beni en çok heykelin arkasından bakınca gördüğüm orman etkiliyor. Nasıl şahane bir yeşillik… Maalesef bu kesintisiz yeşili bölen, ormanın karşı tarafındaki tepeye yapılmış camlı bir rezidans ve bir iki tane de inşaat var. Muhtemelen otel inşaatları bunlar. “Bizim meşhur inşaatçılar olmasın” diye aklımdan geçiriyorum elbette, bilinçaltıma ne kadar yer etmişlerse artık. 

Ama bu birkaç inşaat yine de ormanın muazzam büyüsünü engellemiyor. Ben zannetmiyorum bizimkilerin kafası gibi ormanı tırtıklayıp villalar yapsınlar! Bizimkilerdeki “taşa tapınma kafası” bence başka milletlerde yoktur, utanılası bir şey bu; doğayı yok eden beton dökücü genleri...

Aslında bu tepeden bir kapı ile botanik bahçesine geçiliyor ve sanırım aşağıya dönerek inildiğinde hamamlar bölgesine varılıyor. Ben bu kadar maceraya cesaret edemediğim için teleferikle dönmeyi tercih ediyorum.

Dönerken teleferikte iki kişiyiz. Gerçekten gözlerimi kapatarak iniyorum. Çok enteresan; çıkarken teleferikte altı yedi kişiydik ve bu kadar çok korkmamış, en azından sağıma soluma bakabilmiştim. Demek ki kalabalık içinde yer almak insandaki güven duygusunu artırıyormuş, bunu da teleferik sayesinde deneyimlemiş oluyorum. Çok şükür iniyoruz yere...

Yine parklardan parklara dolana dolana geziyoruz sokaklarda. Şehir o kadar sessiz ki, bize uzak olan Özgürlük Meydanı civarındaki protesto seslerini duyabiliyoruz dondurma yerken. Saat akşam altıya geliyor. Bugün daha geniş bir protesto var “Rus Yasası”na karşı.

Şehrin sessizliği, kuşların sesi; hafızama kaydediliyor adeta…

Tiflis’te Sürprizli Son Akşam Yemeği

Çok yorulduğumu hissediyorum. Belki de haftanın yorgunluğu çökmeye başlıyor artık bünyeye. Old Town’a geliyoruz ve yiyecek bir şeyler arıyoruz. Son akşam bari güzel bir şeyler yiyebilsek dışarıda. Yorgunluktan evde yemek yapacak hal de kalmadı… Yok, gerçekten “hah işte bunu yiyebilirim” diyebileceğim bir şey bulamıyorum. Sadece et yemeği yapan bir yer yok mesela, hamburgerci de yok OldTown’da, pizzacı da yok. Rustavelli civarında vardır ama orada da protestocular var malumunuz… Sarımsaklı tavuk sos kokan yerel restoranlara girmeyi canım hiç ama hiç istemiyor.

Yapacak bir şey yok; mahalleye doğru yol alıyoruz, makarna falan atıştırırız bir şeyler ne yapalım...

“Şöyle sadece pizza yapan bir yer olsaydı mesela…” diye geçirirken içimden ve tam da eve çok yaklaşmışken başımı sola çeviriyorum ve küçük tabelada “Pizzeria Paradiso” yazısını görüyorum… Pizzacı Cenneti yani… İnanamayacaksınız ve "abartıyorsun yine" diyeceksiniz ama, olay aynen böyle gelişiyor. 

Ben alışkınım böyle gün içerisinde küçük mucizeler yaşamaya…  Çok daha keyif alırım bu anlardan, kıymetini de bilirim...

Demek ki görmemişiz bu küçük tabelayı daha önce. İçerisi çok şirin döşenmiş, tam benim sevdiğim gibi… Köşede bir piyano, tahta sandalyeler, hemen karşıda küçük kubbe şeklinde odun ateşi ile yanan taş fırın. Sarışın ve genç bir usta, şirin mi şirin güler yüzlü bir garson genç kız… İşte budur, teşekkürler hayat...

Bu arada Tiflis’te piyanonun çok yaygın bir enstrüman olduğunu, hemen hemen her restoranda piyano çalındığını da dip not olarak eklemeliyim.


Vejetaryen pizza söylüyoruz, içecek sorduğumuzda “lemonade” dedikleri o bütün gezginlerin “armutlusunu için” diye tavsiye ettikleri içeceğin olduğunu söylüyor tatlı garson. Ben armutlu değil de üzümlü istiyorum.  Hafif gazlı ve  siyah üzüm aromasının hissedildiği gazozun gerçekten de harika bir tadı var.

Çok fazla beklemeden pizza geliyor, iki kişiye yetecek kadar büyük. İnce hamurlu, kenarları hafif yanmış, çıtırlığı yerinde. Malzemeleri taze ve lezzetli.

Hayatın tam da ihtiyacım olduğunda önüme çıkardığı bu pizzacı, tam da adı gibi cennet mutluluğu yaşatıyor bana. Merak edenler için Instagram adresini ekliyorum buraya

Eve geldiğimde resmen ayak tabanlarımın sızlamasının fiziksel bir acıya dönüştüğünü hissediyorum. Hem dışarıya çıkmak istiyorum hem de dinlenmeye gerçekten ihtiyacım var. Saat gece ikiye kadar uzanıp dinlenmeye çalışıyorum.

Son geceyi taçlandırmak için gece saat ikiye doğru, geçen yazılardan birinde bahsettiğim ve çok sevdiğim Gudiashvili Meydanı’na gidiyoruz, eve çok yakın. Pek çok kızlı erkekli arkadaş grupları ve turistler meydanın çevresindeki banklarda oturuyor. Gürültü yapmadan sohbet edip biralarını içiyorlar. Hayran olduğum bu meydan, gece ışıklarıyla gözüme daha da büyülü görünüyor. Aşıklar çeşmesinden akan suyun sesi, kuş sesleri, ışıklardan yansıyan ağaç gölgeleri…

Aslında gündüzleri biraz daha az gezip geceleri bu güzel meydanlarda ağaçların altında vakit geçirebilirmişiz. Tiflis’e bir daha gelirsem zaten parklar ve parka benzeyen meydanlardan başka bir yere gitmem. 

Yarın 11’de çıkış var evden. Uçak ise akşam beşte. Geç çıkışı kabul etmedi ev sahibi, çünkü yeni sakinleri geliyormuş evin…

Gezinin Sonu

Sabah kahvaltı hazırlayıp valizi topluyoruz.  11’i 5 geçe geliyor ev sahibi, dakik… Mutlulukla ayrılıyoruz evden, dışarısı gerçekten de çok sıcak. Bu sıcakta gezilmezmiş diye düşünüyorum. Yürüyerek Rustavelli’deki Galeria’ya gidiyoruz. 337 No’lu otobüs Galeria’nın önündeki duraklardan kalkıyor.

Tam da durağa gelmek üzereyken magnet almadığım aklıma geliyor. Belkş Galeria’da bulurum diyorum, ama yok.

Üzülmüşken tam, hoop bir sokak satıcısı çıkmıyor mu karşıma! İşte yine hayatın küçük mucizelerinden biri… İki tane magnet seçiyorum, sonra otobüs geliyor, erkenden havaalanına gidiyoruz. Çünkü bugün protestolar erken başlayabilir diye okumuştum sosyal medyadan. Yollar kapatılabilir, her şey olabilir. İstanbul’dan şerbetli olmak, temkinli olmayı otomatik hale getirmiş bünyede.

Güzeldi her şey; ne çok kısa, ne çok uzun ve ne çok bıktırıcı! Sindire sindire gezecek kadar vakitli güzel bir gezi oldu Tiflis. Ruhuma reset çekmiş oldum.

Teşekkürler hayat, bana bu fırsatı sunduğun için. 

Ve 11 bölümdür bıkmadan usanmadan okuyan, yorumlarıyla içimi ısıtan bütün blog dostlarıma da teşekkürü bir borç biliyorum.

 Umarım böyle keyifli anılarla dolar bu blogda yıllarca…

NOT: Dönüşte Sabiha Gökçen’de gümrük kontrol sırasında bir kadın, diğer bir kadının üzerine resmen atladı; evet atladı… Filmlerdeki gibi kadın kadına dövüş sahnesini de ilk kez görmüş oldum. Polis ayırdı ikisini. Çok acayiptiler, sanırım biri Almancıydı. Ben tabii ki geziden gelmiş, ruhu doymuş biri olarak bu olan biteni hiç önemsemedim… Çünkü gezmek böyle bir şey… 

Hayat, lütfen hep iyilerle karşılaştır beni...

Sevgiyle, güzellikle,huzurla efenim, sürç-i lisan ettiysek affola... 

Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden, akranların yanakların....

Tamam tamam çok fazla "bis" yaptım, perde kapansın artık... 🌺

Tiflis yazılarının tamamı burada


Devamını Oku

11 Haziran 2024 Salı

Tiflis Gezi Hikayem #10-Beşinci Günden İzlenimler

Sevgili Günlük,

Beşinci günün ardından şehre hem alışıyorum hem de daha çok sevmeye başlıyorum. Hava durumuna bakılırsa nihayet yağmurlar bitiyor.

Kesintisiz Yeşil ve Sessizlik

13608 adımlı günün özetini baştan belirteyim:

Kesintisiz yeşil ve sessizlik…

Abartmıyorum; bu şehirde insanın gözü de ruhu da yeşile doyuyor. Ağacın olmadığı bir sokak neredeyse yok gibi… Büyük ve doğal parkların yanı sıra, dört ağacın bir araya gelmesiyle şahane bir meydan oluşabiliyor. Trafiğin yoğun olduğu caddelerdeki araç gürültüsü haricinde korna sesi ve insan uğultusu da yok. Yüksek sesle kahkaha atana, cep telefonuyla konuşarak yürüyene, çocuğu ile yüksek sesle konuşana da hiç denk gelmiyorum. Şehir gerçekten huzurlu ve güven veriyor.

Böyle dışarıdan bakınca ne kadar kalabalık ne kadar gürültücü bir toplum olduğumuz daha çok gözüme çarpıyor. Ve ne kadar çorak olduğumuz; parklarımızın ve yeşil alanlarımızın da ne kadar yeme içme odaklı olduğu…

At suyunu çantana, git parkta ağaçların altında otur ya da sessizce gez!

Bu şehirden aklımda kalan bu olacak sanırım…

Günün Hikayesi

Bugün aslında teleferiğe binmeyi düşünüyorduk. Evden çıktık, Old Town’ın turistik merkezindeki kiliseleri, barlar sokağını gündüz gözüyle görerek Barış Köprüsü’ne kadar uzandık. Kahvaltıyı yine evde yaparak çıkmıştık.

Barış Köprüsü cam ve metalden yapılmış, yanılmıyorsam bir İtalyan mimar tasarlamış. Bence şehrin o eski dokusuna büyük bir tezat oluşturuyor, belki de bu yüzden çok ilgi çekiyordur.

 Neredeyse bir otobüs dolusu Japon turist kafilesi geçiyor yanımızdan köprüde. Yürüyerek teleferik istasyonuna varıyoruz. Şehrin sessizliğine uyumsuz bağırarak konuşan Hintliler gözüme çarpıyor. İstasyon çok kalabalık, vazgeçiyoruz teleferiğe binmekten. Zaten turist dediğin, kafasına göre takılan kişi değil midir?



















Teleferik durağının altında ne var bilin bakalım? Evet bildiniz, elbette park var. Güzel oturma yerleri, daha önce hiç duymadığım şarkılar söyleyen kuşlar… Bir aile, daha önce bizim de alıp sevdiğimiz iki buçuk litrelik biraları ve yiyecekleri ile sessizce piknik yapıyor. Yeşilden gözümü alamıyorum. Sonra ucu açık boru gibi duran çok enteresan mimarisi olan konser ve sergi salonunun altından geçip alt geçitten karşıya geçiyoruz. Alt geçit temiz ve tarihi önemli olayları anlatan siyah beyaz grafitiler var duvarlarında. Alt geçitten çıkınca karşımıza ne çıkıyor, haydi bilin bakalım? Evet bildiniz, yine bir heykel ve yine bir park…

Bu şehirde bir heykeli merkeze alıp çevresine çember şeklinde parklar yapmışlar genelde. Bazı parklarda bu çembere zarif bir fıskiye de eklenmiş. Çok güzel ama ya! İnsan azıcık kıskanıyor diyeceğim ama yok  itiraf ediyorum; insan çok fazla kıskanıyor…

Parktan çıkıp sağa doğru kıvrılıyoruz ve olabildiğince sessiz ve elbette ağaçlı ve gölgeli bir sokağa dalıyoruz yine.


Önümüze bir kilise çıkıyor. Ahenkli bir sesle dua okuyor papaz. İçeriye giriyorum, kimse yok papazdan başka. Öylece dinliyorum. Bir iki kadın geliyor, köşedeki mumlardan alıp, yakıp gidiyorlar. Hayat sakin sakin akıyor. Papazın sesi hoparlöre verilmiş ama sadece bahçeden duyulacak kadar.

Yürürken yürürken çiçek pazarına varıyoruz. Ondan sonra yine trafiğe kapalı bir meydan ve geniş caddeler çıkıyor karşımıza. Bir opera sanatçısı şahane bir şarkı söylüyor, etrafta oturan bir şeyler içen insanlar alkışlıyor. Ama para veren yok gibi. Aynı sanatçıyı akşam Old Town’da görmüştüm, yine para veren yoktu.

Meydandan dondurma alıyoruz, dondurmacıdan çıkınca bilin bakalım ne var? Ama siz de her soruyu biliyorsunuz; evet elbette park var. Oturup dondurmalarımızı yiyoruz. Yürümeye devam ediyoruz ve karşımıza daha önce de gittiğimiz, devasa heykelin olduğu 9 Nisan Parkı çıkıyor.

Dedim ya bu kent KESİNTİSİZ YEŞİL….


Yorulmuşuz, evde akşam yemeği yiyoruz. Menüde patlıcanlı kabaklı bir sebze yemeği ile pilav var. Zaten manavda patlıcan, kabak, patates, dolma biber ve karnabahar haricinde başka sebze görmedim. Gerçi Carrefour’da menşei Türkiye yazan taze fasulye de vardı ve çıtır olmamasına rağmen fiyatı da oldukça yüksekti. Ülkemizin yedi coğrafi bölgesi ve bereketli topraklarının en azından bundan sonrası için değerinin bilinmesi, ülkemizde bereket ve bolluk fışkırması dileğini fısıldıyorum içimden.



Bu akşam nihayet biradan Gürcü Şarabına sıra geliyor. Middle Sweat cinsinde; adı da Mildiani. Hafif tatlı, likörümsü ve kolay içimli. Şaraptan çok anlamayan biri olarak tadına bayılıyorum. Şaraba Ahmet Kaya şarkıları eşlik ediyor. Yarın salı ve son gün. Çarşamba sabahı evi toplar çıkar gideriz. Bende hep öyle olur; tatilin son günü isterse akşam olsun dönüş biletim; tatil modu kafamda biter ve ortama direkt yabancılaşırım. Otellere gidip yaz tatili yaptığımda da hep böyle oluyor. Bazıları son dakikaya kadar havuza girer, eğlenir, sanki tatil bitmemiş gibi. Ben öyle değilim; neden bilmem, bitmişse bitmiştir kafasına erkenden giriyorum.

Ve evet, son söz olarak demeliyim ki, bir şehir için ideal nüfus 1 milyon civarında olmalı. Tiflis gibi yani. Hal böyle olunca yeşil alan da yetiyor, gürültü de olmuyor, pislik de olmuyor.

16 milyonluk şehir mi olur yahu…

 DEVAM EDECEK….

Tiflis yazılarının tamamı   burada 
Devamını Oku

9 Haziran 2024 Pazar

Tiflis Gezi Hikayem #9-26 Mayıs Gürcistan Bağımsızlık Günü Kutlamaları, Mideyi Bozuş

 Sevgili Günlük,

Bugün 26 Mayıs Gürcistan Bağımsızlık Günü kutlanıyor. 1917 Rus Devriminin ardından 26 Mayıs 1918’de kurulan Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti anısına kutlanıyormuş bugün. Gerçi bu devletin ömrü kısa olmuş, 4 yıl sonra Sovyetler Birliği’nin parçası olmuşlar. İkinci cumhuriyetlerini ise bir parka da adı verilen 9 Nisan 1991’de kurmuşlar. Yine de ilk bağımsızlık antlaşması adına 26 Mayıs’ı her sene coşku ile kutluyorlarmış. Bize denk gelmesi de güzel oldu. Sabah erken saatlerde bayrak sarkıtan helikopterler ve kırmızı beyaz dumanlar salan uçaklar geçti gökyüzünden, ben evdeydim gördüm.

Saatlik hava durumuna bakıyorum, yağmur yağmur, öğleden sonra ikiden beşe kadar bulutlu ve akşam ondan sonra yine yağmur gösteriyor. Alıştım artık bu duruma…

Kahvaltıyı misler gibi evde yapar, sonra da iki gündür hazırlık yapılan Rustavelli’ye bayram kutlamalarına gideriz bugün de.

Bizim şansımıza bugünlerde her gün “Rus Yasası” dedikleri bir yasanın reddi için Avrupa Birliği taraftarlarının hükümete karşı düzenlediği protestolar yapılıyor. Erken saatlerde caddeye çıkan  ara sokakların başında polisler konuşlanıyor, genelde akşam beş gibi toplanıyorlar Rustavelli’deki hükümet binası önünde. Gerçi medyadan takip ettiğim kadarıyla gösteriler olaysız geçiyor ama hiç belli olmaz bu işler. Tanımadığımız bir ülkede kötü şeylerle karşılaşmamak için genel olarak Rustavelli’den uzak durmayı tercih ettik. Hatta bu yüzden cadde üzerinde yer alan tarih müzesine gidemedim. Oysa özellikle devrim sonrası döneme ve Stalin’e ait izleri görmeyi isterdim. Bir opera ve bale gösterisi de izleyemedim maalesef, hafta boyunca tatildi opera. Ne yapalım bu gezi de böyle oldu. Ne demiş atalarımız;

Turist dediğin umduğunu değil, bulduğunu görürmüş.

Üçüncü Sabah ve Evde İlk Kahvaltı

İki gün dışarıda börek pide kahvaltısından sonra bugün evde mis gibi menemen yaptık. Oh mis gibi… Biraz yağı alınmış da olsa zeytin, Gürcistan’ın doğasının özü nefis bal ve bu şehrin en beğendiğim yerel ürünü yoğurt ile yapılan kahvaltı şahaneydi…

Gudiashvili Meydanı

Evden çıkana kadar epey vakit geçiyor. Bu sefer başka bir yoldan yürüyelim diyoruz. Trafiğe kapatılan
rüya gibi bir bölgeye geliyoruz.

Buradaki iki katlı, tahta oymalı, ama gerçekten nefis olan evlerin çoğunun restorasyonu yapılmış ve yapılmaya da devam ediyor. Uçuk mavilere, sarılara, pembelere boyamışlar evleri. Adeta film platosu gibi burası. Ortada ulu ağaçların gölgesinde küçük yuvarlak bir meydan, geniş banklar. Bir fıskiye ve ortasında şemsiye altında sarılmış sevgililer heykeli. Su aktıkça şemsiyenin üzerinden yağmur damlıyor sanki.

Bu meydana bayılıyorum. Açık ara Tiflis’te gördüğüm, “burada yaşamak isterdim” deyip hayal kurduğum bir yer. Maalesef fotoğrafları düzgün çekememişim, o yüzden internetten bulduğum bir fotoğrafı paylaşıyorum. Bu eski bir fotoğraf, şimdiki halinde ağaçlar daha büyük ve oturacak çok güzel banklar var...



Binaların çoğunda “satılık ya da kiralık” yazıyor. Bazıları da cafe ve bara dönüşmüş şimdiden. Çok güzel, gerçekten de; tıpkı masal gibi… Umarım bu sessiz ve huzurlu güzelliği hep böyle kalır.

26 Mayıs Kutlamaları

Yürüyerek kısa süre içinde Özgürlük Meydanına iniyoruz. Biz gittiğimizde resmî törenler bitmiş. Etrafta yöresel Kafkas giysileri içinde öğrenciler var, o kadar kalabalık ki… Kendimi Taksim’de gibi hissediyorum. Askerler kocaman tüfekleri çocukların eline veriyor, fotoğraf çektiriyorlar. Meydanda sergilenen tankların topların önünde herkes fotoğraf çektiriyor. Bir çeşit askeri ekipman sergisi gibi bir şey aslında bu. Askerler halka silahları ve tankları tanıtıyor. Halkla askerlerin kaynaşması gibi, gerçekten değişik…

Nihayet trafiğe kapatılan ve iki gündür hummalı şekilde kutlamaya hazırlanan Rustavelli’ye giriyoruz. Çok kalabalık.

Caddeyi çok güzel hazırlamışlar. Caddenin üzeri komple beyaz- kırmızı neşeli püsküllerle dolu. Sağlı sollu pek çok şarap standı var. Tattırıyorlar, bardak ile satıyorlar, şişe ile satıyorlar. Bardağı 5 Gel genelde, Chacha dedikleri yüksek alkollü meşhur, şat olarak içilen içkileri ise 4 Gel.

Yürüdükçe bira standları ile karşılaşıyoruz. Tahtadan bar gibi platformlar kurulmuş, bazılarının oturma yerleri de var. Geniş kaldırımın kenarında her yer bank zaten. Yöresel biralar var. Patlamış mısır çokça var. Caddenin sonuna doğru bir iki tane sosisli yapan yer gördük, ama duman olmamış etraf. Yürüdükçe elişi ürünler satan tezgâhlara denk geldik, ardında çiçek tezgâhları…


Çocuklar için eğlenceli aktiviteler, oyunlar, resim çizme alanları… Yine cadde üzerinde aralarda canlı müzik sahneleri. Devlet Opera ve Balesi binası önünden geçerken kırmızı bir perde ve opera objeleriyle fotoğraf çekme alanları, eski plakların sergisi…

Milli marşlar değil de kulağı rahatsız etmeyen parti müzikleri çalınıyor genelde. Bazı gençler dans ediyor. Herkes çocuğunu, köpeğini, sevgilisini almış yanına sokak partisinde eğleniyor. Bayram gibi bayram yani.


Bu etkinliğe denk gelmek büyük şans oldu.

Bu arada söylemeliyim ki, bu kutlamalarda şarap var, bira var, patlamış mısır var, sosisli var, ama bilin bakalım ne yok? Evet, bildiniz; haçapuri ve hinkali yok… Yoksa Gürcüler de turizm sektörünün abarttığı bu iki yiyecekten bıkmış olmasınlar…

Akşama kadar gezip biz de bayramın tadını çıkarıyoruz. Bir iki sahnede konser olacak, ama biz kalmıyoruz. İyi ki de kalmamışız konsere, çünkü medyadan öğreniyorum ki akşam bayram kutlamalarında da protesto gösterileri olmuş. Uzak durmakta fayda var…

 

4. Gün Akşamı, Mideyi Bozuş

Bayram eğlencesi sonrasında saat akşam 7’ye gelirken Carrefour’a gidip bir şeyler alalım diyoruz. Şöyle güzel bir biftek ve yanında şarap mesela, güzel olmaz mı… Ama işte, hayat sen hayaller kurarken kendi bildiğini okuyor bazen. Hatta kimi zaman karşına geçip azıcık eğlenebiliyor da seninle.

Özgürlük Meydanı’nın karşısındaki Carrefour’a tam girmişken midem buruluyor gibi ve bağırsaklar “acil” sinyalini gönderiyor bünyeye. Meydanda kurulan seyyar tuvaletler aklıma geliyor, kan ter içinde seyyarlara yetişiyorum. İçerisi gerçekten çok temiz. Daracık kabinde sıvı el sabunu, küçük bir lavabo bile var. Tiflis belediyesine bu ince düşünceleri için teşekkür ediyorum. Sonra tekrar dönüyoruz meydandaki Carrefour’a. Ama aradığımız Carrefour bu değil aslında, burası küçük. Maps. me sayesinde büyük Carrefour’a doğru yürüyoruz. Meydan da trafiğe kapalı olduğu için bugün şehirde yürümek ayrı keyif veriyor.


Sonradan seveceğimiz dondurmacıya ve çiçek pazarına çok yakın olan büyük Carrefour’a giriyoruz. Tam sepete bir iki şey atmışken benim bağırsaklar tekrar “acil” sinyali veriyor. Görevliye tuvaleti soruyoruz, üst kattaymış. Elimdeki her şeyi yere bırakıp can havliyle üst kattaki tuvalete zor atıyorum kendimi. Midede hafif bulantı da var. Hayır bir şey de yemedim, içtiğim bir bardak şarap ve biraz biradan olabilir mi? Kendime iyi hissedene kadar orada oyalanıyoruz. İkinci kat yemek alanı, fakat kalabalık değil. Ortada oturulacak masalar var, kendi yiyeceklerini de yesen kimse sana karışmıyor. Aşağıdan aldığımız ayranı içiyorum.

Carrefour’un internet ağı sayesinde çağırdığımız Bolt taksiyle kendimizi eve atmak zorunda kalıyoruz. Bugünün efendisi de mide bey ve bağırsak hanımlar oluyor. Canımız sağ olsun, turist olmak anı biriktirmek demek, bu da güzel bir anı oluyor.

Bolt uygulaması gezginlerin tüyolarından aldığım en işe yarayan bilgi oluyor. İki kere kullandık ve ikisinde de çok işe yaradı. Ne ödeyeceğini önceden bildiğin, İngilizce anlaşabildiğin şoförleri olan, kazıklanmadığın bir taksi uygulaması bu ve benden 10 tam puan alıyor. Bayram yüzünden iyice karmaşıklaşan trafiğe rağmen güler yüzlü şoförümüz bizi kestirmeden eve getiriyor. İstanbul’a Avrupa şehri diyen ve Galatasaray fanı olan adını bilmediğim şoföre bizi o zor durumdan kurtardığı için bunları yazarken tekrar teşekkür etmek geçiyor içimden…

Evde kendimi daha iyi hissediyorum, zaten iç organlarda ne varsa dışarıya da çıktı… Menüde tadı nefis olan istiridye mantarı var.

Günü 13.425 adımla kapatıyorum ve çok geç olmadan uykuya dalıyorum.

DEVAM EDECEK….

Tiflis yazılarının tamamı burada

Devamını Oku

8 Haziran 2024 Cumartesi

Tiflis Gezi Hikayem #8-Tiflis Sokakları, 3. Gün ve Şehir Hakkında Sezgiler

Sevgili Günlük,

Üçüncü günü yaşarken biraz daha hissettiklerimden ve gözlemlerimden bahsetmek istiyorum.  Daha önce de söylemiş olabilirim, ama tekrarlamak geliyor içimden:

Tiflis bence “standartsızlıklar” ve "sürprizlerle kendi tezatlarını bütünleyen" bir şehir. Tam çok sevip âşık olacakken karşına çıkan bir tuhaflıkla ne olduğunu şaşırıyorsun. Tam "Bu kadar da olmaz!" dedirten bir aksilikle cebelleşirken karşına nefes kesen bir heykel ya da ağaç çıkıveriyor ve büyülenip bakakalıyorsun.

“Kendi ülkende çok mu standart var?” diyeceksin de şimdi, deme öyle. Konumuz Tiflis çünkü. Vatandaşlarının Avrupa’da serbest dolaşım hakkı olan, Avrupa Birliği’ne girmesi an meselesi olan bir ülkeden bahsediyoruz; bırak da ‘özgürce’ gözlemlerimi anlatayım.

Evet çok, çok, çok yeşil burası! Sonradan peyzaj değil hem de! Kendiliğinden yetişip korunan ağaçların muhteşemliğine söyleyecek tek bir söz bile bulamıyorum.

Hani genelde şehirlerde bir ya da iki tane ağaçlı cadde olur ya bizde, hatta orası çok bariz olduğu için “ağaçlı yol” deriz. Tiflis’te ise abartmıyorum; gökyüzünün ağaçlardan kapandığı pek çok cadde, meydan ve sokak gördüm. Ama bu cadde ve sokaklar genelde yeni Tiflis tarafındaydı. Eski Tiflis'teki Gudiashvili Meydanı'nı ise ayrı tutuyorum, o meydandaki evlerde yaşamak müthiş olurdu. O meydanın havasına en son ayrı bir paragraf açmayı istiyorum. 

Tiflis Kaldırımları

Dün bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda Yahudi mahallesinin en fazla 50-60 santimetre genişliğindeki yamuk yumuk kaldırımlarında resmen survivor’cılık oynadım. Çünkü o yağmurda akrobasi yaparken bir de kaldırıma döşenen  “düz cam” ile karşılaştım ! Evet muhtemelen bodrum kat ışık alsın diye, ev sahibi kaldırım taşlarını sökmüş, buzlu muzlu da değil biraz kalınca düz cam döşemiş kaldırıma! İyi de bu şehirde genelde yağmur yağıyor, kar da yağıyor. Islandığında kayganlaşan camda birileri düşmez mi? Demek ki kimsenin umurunda değil bu durum. Yoldan da yürüyemezsin; çünkü daracık ve kıvrımlı yoldan bir sürü araba geçiyor, hem de çift yönlü!

 Hayal edebiliyor musunuz durumu! 

Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda bir kişinin zor geçtiği kaldırımda, bir taraftan çatı oluklarından şarıl şarıl üzerine boca olan sudan kaçmaya çalışıyorsun, öte yandan da ayağının altında kayganlaşmış cam olduğunu fark ediyorsun. Neyse ki bana bir şey olmadı, ama zordu gerçekten de. Unutulmayacak bir anı oldu. 

 Bizim Laz fıkraları geliyor aklıma; acaba Tiflis’in Karadeniz’e yakın olması böyle “cingöz” çözümlerin nedeni olabilir mi? Neden olmasın; coğrafya bu; karakteristik özellikleri çeker elbette birbirine.   

Tiflis’te genellikle kaldırımlar ev sahibinin insafına bırakılmış gibi. Mesela yeni restore edilmiş bir ev mi var, bakıyorsun ev boyunca kaldırıma da pırıl pırıl taşlar döşenmiş; evi geçince kaldırım da bitebiliyor ve taşları değişebiliyor. Şaka gibi ama benim çok ilgimi çekti bu durum. Bence ne belediye ne de orada yaşayan insanlar bunu hiç önemsemiyor, kanıksamışlar yani. Eski Tiflis’te bazı evlerin önlerinde yandan gelen saçma merdivenler bile vardı, keşke fotoğrafını çekseydim.  Şöyle ki, daracık kaldırımdan yürürken birden karşına 3 basamaklı merdiven çıkıyor, merdiveni tırmanınca evin kapısı var yanda, sonra da önüne çıkan diğer merdivenlerden inip kaldırıma devam ediyorsun. Evin kot farkı var da ondan mı böyle yapılmış ben anlamadım. Bu adeta Zihni Sinir projesi gibi duran, kaldırımda köprü gibi yükselip alçalan merdivenlere çok rastladım.

En çok da ağaçlar… Tamam ağaçlara kıyamamak ve onları korumak muhteşem bir şey. Ama kardeşim çivisini çıkarmış bunlar da; resmen kaldırımlarda öncelik insanların değil de ağaçların olmuş. Geniş kaldırımlı süslü caddeler hariç nerede yürürseniz yürüyün, iddiaya girerim en az beş tane kaldırımı işgal eden ağaca denk gelirsiniz. Bu şehirde hiç bebek arabası yok mu, hiç yaşlı yok mu, hiç engelli yok mu? Bilmiyorum, belki de gerçekten yoktur… Her yeşilin bir bedeli var diyeceğim de şimdi abes olacak.

Bebek arabası ya da topuklu ayakkabı ile Eski Tiflis sokaklarında yürümek bence cesaret gerektirir. Çünkü Arnavut kaldırımları sadece yüksekli alçaklı ve yamuk yumuk değil, aynı zamanda yerlerinden de oynayabiliyor. Her yerde farklı farklı taşlar kullandıkları için bazıları yağmurda kayganlaşabiliyor. Siz siz olun; özellikle yağmurlu mevsimde Tiflis’e gidecekseniz tabanı geniş ve kaygan olmayan bir ayakkabı alın yanınıza. Çünkü yağmur yağdığında bütün bu engellerin yanı sıra bonus olarak ayağınız çamura da bulaşabilir.

Bir de mazgal deliklerinin genişliğine dikkat etmek lazım. Ayakkabının ince topuğunun rahatlıkla girebileceği delikler var sokak mazgallarında. Yan yana iki mazgalın birinin delik genişliği diğerinden farklı olabiliyor. Yani Eski Tiflis sokaklarında başınız havada ağaçlara bakarken ayağınızın bir deliğe girmesi, bir taşa çarpması, kaygan taşlarda kayması gibi kazalara uğrayabilirsiniz. Aman diyeyim dikkatiniz yolda olsun.

İnsan odaklı olmayan, standartsızlarla dolu sokakları ile bu şehir Avrupa Birliğine girerse, demek ki Avrupa Birliği’nin de standardı yokmuş diyebilir miyiz; evet bence diyebiliriz.

Şehirdeki Rus Etkisi

Kharkov gibi Rus izlerini çokça taşıyan bir şehirde daha önce bulunduğum için Tiflis’teki Rus etkisini de kolayca ayırt edebildim. Mesela bir yerde geniş kaldırımlar varsa, merdivenlerde kullanılan taşlar eski ama kaya gibi sağlamsa ve asla kaymıyorsa, Arnavut kaldırımları muntazam döşenmişse, bunlar “Ruslardan kalmadır” diyebiliyordum. Çünkü Rusların insan odaklı, geniş caddeli, bol parklı, geniş meydanlı, geniş kaldırımlı şehir anlayışlarına bayılıyorum. Hele de Çarlık döneminden kalan hoş görünümlü, süslü, heykelli, oymalı kakmalı binaları çok görkemli oluyor. Hatta Tiflis’te yürürken kendi taktığım isimle “Yaşasın Rus taşları” diye sevindiğim de çok oldu… 

Sokaklardaki pek çok heykel de sanırım Ruslardan kalma.

 Bir gün Moskova’yı gezmeyi çok hayal ediyorum.

Tiflis’te Sokak Hayvanları

Sokaklarda çok az kedi gördüm, hepsi de ya gri ya da grili sarılı bizde pek görülmeyen cinstendi. Kadıköy kedileri onların yanında azman kalır, genelde zayıflar. Kedi maması veren pek yok anladığım kadarıyla. Hatta bir tanesine ekmek verdim, o kadar açtı ki ekmeği iştahla yedi. Ama köpek gerçekten çok fazla! 

Bize göre köpek sayısı gerçekten çok fazla. Her yerdeler. Gözleri yeşil olan Sibirya kurt köpeklerinin tüyleri beyaz ya da sarı olanlarının sokaklarda dolaşması bana hem tuhaf hem de biraz ürkütücü geldi ne yalan söyleyeyim. Bizde olsa bu köpek cinsi hemen sahiplenilir, orada sokakta serbestçe dolaşıyorlar. Sokaktaki yaşlı köpeklerin genelde küpeleri var ve sakinler. Ama ilk akşam turistik barlar sokağında iki genç köpeğin bir bisikletlinin ardından havlayıp koşmalarından tırsmadım desem yalan olur. İlk gece için kötü bir deneyimdi benim açımdan. 

Tiflis, bence sokak köpekleriyle bütünleşmiş bir şehir. Kurt cinsi hariç genelde korkmadım diyebilirim. İnsanların da köpekleri var, ama asla parklarda tasmasız köpek dolaştırmalarına rastlamadım, bilakis tasmayı kısa tutmaya özen gösteriyorlar.

Tiflis Şehri Bence,

Her ne kadar çoğu sokakta evler gerçekten de virane halde olsa da tahta oymalı cumbaları, ferforje balkonları, az katlı yapıları ile muhteşemler. Bakım görmüş, restore edilmiş evlerin olduğu sokaklar gerçekten de tablo gibi diyebilirim. Kesinlikle görülmeye değer bir şehir. 

Öte yandan, 

Rampasız alt geçit merdivenleriyle, metroya inen asansör olmayışıyla, aniden bitmesi muhtemelen yamuk yumuk kaldırımlarıyla, kolçaksız merdivenleriyle, oynayan zemin taşlarıyla, dışarıda paslanmış su borularıyla, başıboş gezen kurt köpekleriyle ise insan odaklı bir şehir olduğunu söyleyemem.

Bu şehir hakkındaki sezgilerim ise,

Bence Tiflis, hızla kumarhane şehri olmaya doğru evriliyor. Çok fazla turist geliyor ve gelmeye de devam eder bence. Nefis tarihi binaların çoğu şimdiden otel ve casino’ya dönüşmüş durumda. İşin en acı tarafı ise bu kadar şahane tarihi dokunun ortasına “camlı- yeni nesil" estetik yoksunu kuleler de dikmeye başlamışlar. Şehrin siluetini bozan bir iki tane gördüm ve gerçekten de içim acıdı. Zaman içinde Sovyet döneminden kalma eski apartmanlar yıkılıp yerlerine bu “rezidans” denilen camlı rezil gökdelenler dikilebilir ve şehir ihanete uğrayabilir gibi geldi bana.

Bir de Hint popülasyonunun artışı durdurulamazsa, şehrin orijinal dokusuna yazık olabilir. Umarım sezgilerimde yanılırım ve umarım bilinçli bir restorasyonla adeta bir masal şehrine dönüşür ve umarım kimliğini kaybetmez güzel Tiflis. 

Bu sezgilerimi buraya not düşüyorum, on sene sonraki durumla karşılaştırınca bakarız hep birlikte...

DEVAM EDECEK….


Tiflis yazılarının tamamı burada

 

Devamını Oku