11 Ekim 2018 Perşembe

Ne kadar kafa varsa o kadar dünya var!


İstanbul’dan uzaklaşınca hayat nasıl da farklılaşıyor! Aslında bu konuyu coğrafyayla sınırlamak da pek doğru değil. “Herkesin hayatı nasıl da kendine özgü” demeliyim belki de! 


Geçen hafta çok özel bir yakınımın düğünü için Adana-Ceyhan-Mersin üçgeninde bulununca bu konuyu çok daha net algıladım.Mersin’in en eski yazlık sitelerinden Şoray’daydım bir süre. Orayı yaptıran kişi Türkan Şoray’a hayranmış, o yüzden sitenin adını Şoray koymuş. Nefis bir peyzajı var, sahilde nefis bir yürüyüş yolu var, parkları kafeleri falan var içinde. Günümüz inşaatçılarının “Her yere beton dikeyim, sıkıştırıp daha çok ev yapayım, daha çok kazanayım” mantığının tam tersi bir anlayışla yapıldığı o kadar belli ki! İnsana değer verilen, estetiğin önemsendiği eski kafayla inşa edilmiş anlayacağınız. Evden çok yeşil alan var sitede. Banklar, havuzlar, oyun alanları, dinlenme yerleri falan. Genelde emekli öğretmenler ve onların çocuklarının ve torunlarının ikamet ettiği, yazlık gibi ama yazın olduğu kadar kışın da yaşayan bir yer Şoray. İşte yazının girişinde belirttiğim farklılaşan hayatlar teorisi tam da Şoray’a girince başladı benim için. 
Şoray
Bu sitenin bloklarında bir katta belki yirmi daire belki de daha fazla ev var bilemiyorum; ama çoğunun kapısı açık! Karşı komşuyla aynı zamanda  kapıları açık bırakıyorlar; böylece hava akımı sağlanıyor ve evlerde doğal bir esinti oluşuyor. Ben İstanbul’da böyle bir şeyi hayal bile edemiyorum! Site komşuları çat kapı çaya kahveye gidiyor birbirlerine. Tabii ki yanlarında ya az önce fırından çıkmış ve dumanı tütmekte olan börek, ya da akşamdan yapılan, üzeri fındık fıstıkla süslenmiş tatlı oluyor. Başka yazlık sitelerde de böyle midir bilemiyorum gerçi, belki de Şoray sakinlerinin çoğunlukla öğretmen olmalarıyla alakalıdır bu durum. 

Benim kaldığım evin karşı komşusu emekli resim öğretmeniydi mesela. İstanbul hanımefendisi aynı zamanda. Eskilerden yani. Biraz rahatsızlıkları var anladığım kadarıyla; ama beş gün boyunca O’nu hep zarif, hep hafif makyajlı, hep düzgün kıyafetli, hep güler yüzlü ve hep nazik gördüm. Diğer site sakinleri de pek farklı değildi. Deniz manzaralı köşe dairenin sahibesi emekli ilkokul öğretmeni hocaanım (Böyle derler onlar birbirlerine) beş sene önce gördüğüm gibi yine erkenden kalkıp denizine gidiyor, yine akşam üzerleri arkadaşlarıyla toplanıp oyununu oynuyor, yine Akdeniz güneşinde bekletildiği için nefis bir kıvama gelen reçellerinden komşularına ikram ediyordu. Kızılcık ve ayva reçelinden tattım ben de bu sefer. Nasıl da hüzün ve neşe vardı o tatlarda. Görmediğim dört beş sene içinde hocaanım zayıflamış, hastalıkları çoğalmış ama yine dimdik, yine ayakta ve yine tatlı dilliydi.
Adana

Bu zarif ve orta yaşlı kadınlar düğün sahibinin misafirlerine jest olsun diye evlerinde yemekler yapıp getirdiler. Biri bir tepsi kıymalı börek yapmış, öbürü bir tepsi revani yapmış; bir diğeri de daha önce hiç yemediğim havuçlu, tavuklu, file bademli ve yeni bahar tadının damakta iz bıraktığı nefis bir pilav getirmişti. Şaşkınlık içinde ev sahibine “Neden yemek getiriyorlar?” diye sordum. Benim sorum, olayın kendisinden daha çok şaşkınlık uyandırdı. Çünkü onlar öylelermiş; çünkü bu durum normalmiş. Birinin evinde düğün varsa, uğraşmasın diye komşuları yemek yapar götürürmüş. Uzaktan bakınca nasıl sıcak, nasıl hoş bir şey. Bana ise çok uzak bir durum bu! Kadıköy’deki mahallemizde düğün olursa, en fazla camdan bakıyoruz biz; davetiye veren bile olmuyor genelde. Aslına bakarsanız Kadıköy’de böyle şeyler olsa çok da hoşnut olmam; ne yalan söyleyeyim misafirlik olayını sevmem pek. Kendimle kalmak isterim.  Dedim ya, herkesin hayatı nasıl da kendine özgü… Coğrafya nasıl da baş rolde.

Bütün bunları neden anlattım… Hani bazen dünya sanki kendi başımızın etrafında dönüyor sanıyoruz ya… Hani bakıyoruz ya kendi penceremizden; kendi doğrularımızla, kendi değer yargılarımızla, kendi standartlarımızla, kendi alışkanlıklarımızla, kendi okuduklarımızla, kendi…

Yok, öyle değil… Ne kadar kafa varsa, o kadar dünya var. Ve coğrafyaların da kendilerine özgü dilleri var.



Devamını Oku

9 Ekim 2018 Salı

Bu Böyle Yarım Kalmayacak!


 Blogger'ların bazıları Instagram'a kaydı, bir kısmı vlogger oldu, bir kısmı instablogger oldu. Ben ise bu güzel ortamı hiç terk etmedim, hiç de düşünmüyorum gitmeyi. Ayrıca dinozor blogger'lar arasında yer almaktan son derece mutlu olduğumu da belirtmek isterim.

( Gördüğünüz üzere yazı aralarında gülen surat emojileri falan kullanmamaya da özen gösteriyorum.) 
gitmeyen...

İş hayatının hiç durmayan canavar çarklarının arasına tekrar döndüğüm için buraları biraz ihmal ettim. Hepsi bu aslında. Şimdi yakınmayayım uzun çalışma saatlerinden, kendime zaman ayıramamaktan… Sonuçta bu benim kendi tercihimdi.

Ama bu böyle gitmez; düzenli yazmam lazım. Öyle eksik hissediyorum ki yazmayınca.
Üstelik ne çok şey birikti anlatacak…  

Bilenler bilir; uzun anlatıların insanıyımdır ben. Hiç olmadı böyle kısa yazı ya, en azından araya giren uzun sürenin kirini pasını bir atayım dedim. Bir girizgah olsun, bir bi şey olsun dedim işte. Ne bileyim; durup dururken elim klavyeye gitti kendiliğinden. Hani sigara tiryakilerinin eli istemsizce pakete kayar ya; aynı öyle gibi... Özlemişim deliler gibi.


 "Virgül" koyarak gidiyorum şimdilik; elbette bu böyle yarım kalmayacak,

Sevgiyle








Devamını Oku

16 Ağustos 2018 Perşembe

Koca Koca Yalanlar ve Sayıklamalar


Yeni bir dizi çıkmış, adı “Koca Koca Yalanlar”. Geçen gün yorgun argın işten gelince, kafa dağıtma amaçlı zap yaparken ilk bölümüne denk geldim. İzledim, eğlendim. Çok mu güzeldi, tartışılır. Ama eğlenceliydi en azından. Dizide eşlerini aldatma eğilimli adamların söyledikleri yalanlar ve bu nedenle düştükleri garip haller anlatılırken, bir taraftan da evlenme meraklısı genç kızların söyledikleri yalanlar ve evli adamlarla birlikte olan kadınların yaşadıkları durumlar esprili bir dille konu ediliyordu. Adı üzerinde, “Koca Koca Yalanlar” üzerine bir komedi yapılmıştı anlayacağınız. İzlerken bir taraftan da el alışkanlığı ile Twitter’a baktım, aman aman neler denmiş dizi hakkında! Vay efendim ahlaka aykırıymış bütün bu anlatılanlar, vay efendim erkekleri aldatmaya teşvik ediyormuş dizi, vay efendim ülkemizde kadınlar evli erkek peşinde miymiş, vay efendim şarap kadehini bile sansürleyen RTÜK neredeymiş… Şikayet hattının telefon numarasını yazanlar mı dersiniz, ekmek parası için dizide yer alan oyunculara “Böyle rezil bir senaryoda (!)” yer aldıkları için hakaret edenler mi dersiniz… İ

Sosyal medya çağı böyle bir şey işte. O gün en çok konuşulan konular, yaygın kullanımıyla “TT” yani “trending topics”  neyse hoop galeyana geliyoruz, o konular hakkında bilip bilmeden, çoğunlukla da kopyala yapıştır şeklinde atıp tutuyoruz. Bir konudan sıkılınca hoop en çok konuşulan diğer konuya atlayarak sosyal medya dünyasının gündeminden de geri kalmamış oluyoruz.  Emeğe saygıymış, karşı taraf incinirmiş kimin umurunda ki… “Yaz kabağa koy tabağa ye sabaha” şeklinde bir hayat formatı içindeyiz anlayacağınız.

Herkesin zevki ve beklentisine elbette karşılık gelmez her şey. Bu mümkün olabilir mi zaten! Tek tip miyiz, robot muyuz, yoksa robotlaştırılmak istenenlerden miyiz…  Yani yukarıdaki dizi örneğinden gidersek, beğenmeyen  kapatır izlemez. Eğer beğenmediğini belirtmek istiyorsa da bunu saygı çerçevesinde, eleştiri dozunu iyi ayarlayarak yapar olur biter. Ama yok, böyle olmuyor işte! Son yıllarda bir moda var ülkemizde. Herkes kendi fikrini en doğru olarak kabul ediyor ve kendinden olmayanı direkt ötekileştiriyor. Hatta bununla da yetinmiyor hakaretler yağdırıyor. Kendi fikrinde olmayanı kolayca vatan haini bile ilan edebiliyor. Karşı tarafı dinlemeye, anlamaya çalışırsanız, hele de empati kurmaya, üstüne üstlük hemhal olmaya kalkışırsanız vay halinize! Evlerden ırak olsun, hemen “monşer” damgasını yapıştırıverirler alnınıza. Sonra da uğraş dur; bu damga lazer ışınlarıyla bile temizlenmez. Öyle kalıcı bir mürekkebi var ki!

 Bütün bunlar olup biterken bense  tedavülden çoktan kalkmış “saygı temelindeki” dinozorlaşmış düşünce yapımda ısrar etmeye ve de azınlıkta kalmaya inatla devam ediyorum.  Örnek mi istiyorsunuz; mesela “Yüz yüze geldiğimde ne söyleyebilirsem onları yazarım sosyal medyada ”  diyorum. Bu kadar da netim yani!

Nerden nereye geldik. Yazdıklarım böyleyse kafamın içi kim bilir ne haldedir.  (Zavallı beyin hücrelerim, affedin beni. ) Aslına bakarsanız derdim konuya başlarken örneklediğim gibi  dizi falan değil elbette, derdim başka. Derdim büyük.

 Tüketim toplumunun tüm iğrençliğini dört bir yanımda hissetmekten gerçekten de çok yorgun düştüm.  Yine yukarıdaki dizi örneğinden gidecek olursam, siz benim diziyi savunuyormuş gibi konuşmalarıma bakmayın. Bu tür dizilerin aslında izleyicide iz bırakacak lezzetli bir sanat eseri yaratma amaçlı ortaya çıkarılmadığını gayet de iyi biliyorum.  Diğer her şeyde olduğu gibi günümüz dizilerinde de“Tüketilsin, bitsin, yenisi  gelsin. Araya ne kadar çok reklam alınırsa o kadar iyi” mantığı hakim elbette. Nerede o Çemberimde Gül Oya'lar... “Best Seller” denilen kitaplar da aynı durumda. Sabun köpüğü gibi konuları olan, süslü kapaklı bu kitapları okuyanların aklında da büyük olasılıkla bir şey kalmıyor. “Yaz şarkısı”  dedikleri müzikler farklı mı sanki!  Ekseriyetle havalı ismi olan beach club’larda çalınan bu şarkıların, içilen şemsiyeli kokteyllerden pek de farkı yok bana kalırsa. İçiyorsun unutuyorsun, dinliyorsun unutuyorsun. Yaşadığımız çağ zaten “unutma” zemininden beslenmiyor mu? Tükettiğini unutacaksın  ki benzeri önüne sürüldüğünde yeni bir şeymiş gibi hevesle satın alıp yine para veresin! Yaşadığın kötü deneyimi unutacaksın ki benzer politikaları ısıtıp ısıtıp önüne sürdüklerinde yine aynı partiye oy veresin! Gibi, gibi, gibi…  Koca koca yalanların içinde kaybolan kum taneleri değil miyiz  zaten, neyiz ki biz…


Olayın çok boyutu var. Mesela her şeyin maddi bir karşılığı olduğu için, para ya da zaman harcayanlar, tükettikleri şeyi sosyal medyada acımasızca eleştirme hakkına da sahip oluyor doğal olarak. Yine dizi örneğinden gidersek; bir saatlik dizi izlemek için en az kırk beş dakika reklam izlemek zorunda bırakılan, dolayısıyla da “izleyici” statüsünden “müşteri” statüsüne geçirilen bizler de sosyal medyada “Bu konu hiç olmamış, o başrol oyuncusunun saçı ne öyle, ahlakı bozuyor bu dizi hemen kaldırılsın…” şeklinde çemkirmeyi kendimizde hak görüyoruz.

“İyi güzel de peki sen bu dünyanın neresindesin?” diye sorarsanız, yine cevabım net;

“Vücudum içeride, kafam dışarıda!”


Ne güzel söylemiş Murathan Mungan yıllar önce:

“Ya içindesindir çemberin, ya da dışında yer alacaksın…” diye.

Bense dışında kalamıyorum, içine giremiyorum, girmeyi zaten istemiyorum!
Sonra da “Niye daha sık yazmıyorsun?”  ya da “Neden insanlarla görüşmüyorsun?” dediklerinde söyleyecek lafım sözüm olmuyor.

Galiba “Koca koca yalanlar” dan ibaret olan bu kocaman sahnede, ne yapacağını bilemeyen insanların esrikliğiyle pek bi’ içime savruluyorum…


NOT: Çok karmaşık bir yazı oldu farkındayım.  Dedim ya savruluyorum diye. Kafasının içi savrulanın dışavurumsal yazısında giriş, gelişme ve sonuç olur mu hiç!,

Affola... 






Devamını Oku

13 Ağustos 2018 Pazartesi

Casper’dan Yapay Zeka Teknolojisi: Casper VIA A3 Plus

                                        
Türkiye’nin teknoloji markası Casper, yeni akıllı telefonu VIA A3 Plus’ı kullanıcılarının beğenisine sunuyor. Yapay zeka teknolojili 4+4 çekirdekli Helio P60 işlemcisi ve 6GB belleği ile VIA A3 Plus yüksek performans sınırlarını zorluyor. Ürünün lansmana özel fiyatı 2.699 TL olarak satışa sunuldu.
Casper’ın yapay zeka teknolojisiyle desteklediği yeni üst seviye telefonu VIA A3 Plus piyasaya çıktı. Yüksek performans ve gelişmiş kullanıcı deneyimi sunan Casper VIA A3 Plus, “’akıllı telefon’’ kavramını yeniden yorumlayarak, ‘’hem akıllı hem zeki’’ mottosuyla ön plana çıkıyor.
Performansı ölçerek öğrenme, infrared yüz tanıma ve gerçek zamanlı fotoğraf geliştirme deneyimlerini öğrenebilen Casper VIA A3 Plus, kullanıcılara en gelişmiş teknolojiye sahip akıllı telefon deneyimi yaşatacak. Yapay zeka yeteneği sayesinde telefon, işlemciyi zorlamayan oyunlarda yüzde 12, işlemciyi zorlayan oyunlarda ise yüzde 25'e varan oranlarda pil tasarrufu sağlıyor ve bu sayede daha uzun süre performanslı oyun keyfi yaşatıyor.

Helio P60 ve 6GB RAM  ile Kesintisiz Hız
Casper Via A3 Plus, 4+4 çekirdekli Mediatek Helio P60 A73 işlemcisinde bulunan yapay zeka desteğiyle her uygulamada yüksek performans gösteriyor. 6GB RAM destekli Casper VIA A3 Plus yüksek benchmark skorları elde ederek kesintisiz oyun keyfi yaşatıyor. 80 farklı uygulamanın arka planda çalışmasını sağlarken tek bir dokunuşla başka bir uygulamaya, beklemeden hızlıca geçişler sağlıyor.
                                                                    
Infrared Kamera ile Güvenlik Ayrıcalığı
Casper VIA A3 Plus’ın en dikkat çeken özelliklerinden biri de yüz tanıma teknolojisi. Infrared kamera, yüzü en ince ayrıntısına kadar inceliyor ve gözle görülemeyen farklılıkları bile kolaylıkla algılayabiliyor. 256 adet yüz noktasını ve 16 yüz şeklini ayırt edebilen Casper VIA A3 Plus, tüm ortamlarda yüz tarama sağlıyor. Infrared kamera; kullanıcıları karanlık ortamda, şapkalıyken veya gözlüklüyken de 0.2 saniye içinde algılayıp, telefon açılmasını sağlıyor.

Düşünen ve Öğrenen Kameralarla Benzersiz Deneyim
Yapay zeka teknolojisinin en önemli özelliği olan öğrenme, kameraları kullanırken ve fotoğraf çekerken de büyük kolaylıklar sağlıyor. Yüksek performanslı 16MP RGB renkli ön kamera, en zorlu koşulda bile canlı ve aydınlık fotoğraf çekilmesine olanak sağlıyor. Geniş piksel aralığı ve 400nit parlaklığa sahip olan LED Flash; kapalı alanlarda, atmosferik gece çekimlerinde ve kalabalık portrelerde aydınlık ve berrak fotoğraflar çekilmesini sağlıyor. Ortam ışığını otomatik algılayan, sahne tespiti yapan ve objeleri tanıyan 16+5MP arka kameralar, kullanıcılara kaliteli fotoğraflar çekme olanağı sunuyor. Yapay zekanın nesne tespit özelliği sayesinde, odak istenilen şekilde ayarlanıyor ve odaklanmayan noktalar profesyonel fotoğraf makinelerinde olduğu gibi bulanıklaştırılıyor. Ayrıca VIA A3 Plus çekilen fotoğrafları keskin hatlar ve geliştirilmiş odak teknolojisine sahiptir.

Daha Büyük Ekran, Daha Dayanıklı Tasarım
Casper, yeni telefonunda Helio P60 yapay zekalı işlemcisi ile teknik donanımları üst seviyeye çıkarırken, tasarım ve dayanıklılığı da göz ardı etmiyor. Uçtan uca çerçevesiz 6.2” geniş ekranı ve oval tasarımı ile Casper VIA A3 Plus, kullanıcıya telefonu rahatça kavrama ve kolay kullanma imkanı sunuyor. FHD+  ekranı sayesinde görüntü kalitesini de yükselten telefon, çinko çerçevesi ile de darbelere ve düşmeye karşı yüzde 25 daha fazla dayanıklılık gösteriyor.

Yapay Zeka Sayesinde Uzun Pil Ömrü
Casper VIA A3 Plus, öğrenen teknolojisi sayesinde kullanıcıların en çok şikayetçi olduğu pil ömrü sorununu da çözüyor. İhtiyaca göre diğer programları durduran ve performansını artıran telefon, beklemede olduğu ve kullanılmadığı zamanlarda da pil tüketimini optimize ediyor. Böylece daha uzun süre kullanım imkanı tanıyan Casper VIA A3 Plus, zamanla yıpranmak yerine kendini geliştirerek daha üstün bir kullanıcı deneyimi sunuyor.

Casper VIA A3 Plus Teknik Özellikleri
İşlemci                                     : MediaTek Helio P60
İşletim Sistemi           : Android 8.1 Oreo
Ekran                           : 6.2” FHD+ Incell IPS
RAM                            : 6 GB
Depolama                  : 64 GB dahili, 256 GB microSD hafıza kart kapasitesi
Kamera                      : 16 MP + Infrared Ön Kamera, 16+5 MP LED Flaşlı arka kamera
Boyut ve Ağırlık        : 155 mm X 75.5mm X7.85mm
Pil                                : 3000 mAh
Renk                            : Oniks Gri, Platin Gri
Bağlantılar                 : Bluetooth 4.2, WLAN 802.11 a/b/g/n/ac  Type-C USB
Kutu içeriği                 : AC Adaptör, USB Kablosu, Premium Kulaklık, Kulaklık Çevirici, Mat Sert Kılıf, Ekran Koruma Jelatini, Sim Kart İğnesi
                                                  
Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını Oku

17 Temmuz 2018 Salı

Paralel evrene ışınlanasım var...

Hani derler ya “Bu çocuk hep burnunun dikine gidiyor!” Şimdi bunu duyunca aklınıza bağıran, çağıran, tepinen, çığlıklar atan, hatta “şımarık” tabir edilen çocuklar geliyor değil mi? Ama ben öyle değildim. Öyle değildim ama duruma itaat eden bir yanım da olmadı hiç. Dışarıdan uyumluymuş gibi görünen, kibarlığından taviz vermeyen; ama içten içe özgürlük çığlıkları atan içine dönük bir asiydim belki de. Örneğin, annem belki bulutların üzerinden şimdiki halime gülüyordur ama, bana matematik öğretmenliğini yakıştırdığında burun kıvırmıştım. Babam eczacı olmamı istediğinde “Dükkan açayım sen de emekli arkadaşlarınla orada çay kahve iç, hem gözünün önünden de ayrılmamış olurum” demedim yüzüne gerçi ama, aynen böyle düşünüp eczacılığı en son tercihlerime yazarak O’nu da kırmamış oldum bir anlamda. On yedi yaş asiliği miydi, yoksa ruhumdaki özgürlük eğilimi o günlerde böyle mi dışa vurmuştu bilemiyorum.


Yaşam önceliklerimde “kendi kararlarımı kendim alabilme” maddesi hep ilk sıralarda yer aldı. Yani birisi bana bir şeyi “Dikte ettiği için!“ değil, “O şeyi kendim istediğim için” yapmayı tercih ettim hep. Örnek mi, örnek çok... Örneğin okul hayatım boyunca bana kimse “Ders çalış!” demedi; istediğim için çalıştım ve başarılı oldum.  Ukala ve bir o kadar da itici diş doktoru “Sigarayı bırakmazsan seni tedavi etmem!” dediği için değil; bu olaydan bir sene sonra kendi özgür irademle kendim karar verdiğim için sigarayı bıraktım. Ya da İzmir’den İstanbul’a bir gün içinde taşınma kararı almakta beni iteleyen tek şey iç sesimdi. Ha bazen yanlış kararlar almadım mı, elbette aldım. Ama özgür irademle aldım. Yanlış kararlarımın yanlış sonuçlarına tek başına katlanmayı bildim üstelik. İnsandaki akıl, düşünme yetisi, karar verme güdüsü başka ne işe yarar ki zaten.

Kendi kendime haksızlıkları tespit eder, kendi kendime bunlarla baş etmeye çalışırdım. Hayatım boyunca da böyle oldu. Bir gruba dahil olmak, “emir komuta” zincirinde bir nefer olup verilen görevleri yerine getirmek, hiç de bana göre bir şey değildi, hala da değil… Kızgınlıklarımı, eleştirilerimi yazarak, çizerek ifade etmeye çalıştım hep. Ya da en kötüsü içimden yaşadım.
İşte bu nedenledir ki, yani yapım öyle olduğu içindir ki, “tepeden inmeci tavırlara” oldum olası tahammül edemem. Yani birisi bir karar alıp onu dayattığında kaşıntım tutar. Oradan kaçasım gelir, uzaklaşasım gelir.

Özgürce yazmak, çizmek, seyahat etmek, şarkı dinlemek, oyun izlemek varken… Yani dileyenin fasulyeye dilediği kadar soğan doğraması pekala da mümkünken ve fakat  tüm basitliğine rağmen hayat böyle yaşanmazken; üstüne üstlük bir de dikteler silsilesi yağmur gibi göklerden yağarken; benim gerçekten de paralel evrene ışınlanasım gelir… Hayal kurmak için yatağa koşan çocuklar gibi…


Devamını Oku

17 Haziran 2018 Pazar

Yoğurt Güzellemesi!

Hani uzun zamandan beri görüşmediğimiz bazı tipler vardır ve ilk karşılaşmada ya da ilk telefon aramasında şöyle derler:

Niye aramıyorsun hiç; hayırsız?” Ne diyeceğini bilemez insan, kalakalır. Sanki kendisi aramış mıdır, siz sorgulamamışsınızdır üstelik bu durumu, zaten umurunuzda da olmaz... Ya da sözleri daha da sivridir:
Hayırdır, hangi dağda kurt öldü de aradın bakalım?” Hebele gübele kem küm edersiniz, içinizdeki birikmiş özlem de tuzla buz olur o ara. “Hay bin kunduz!” diye düşünürsünüz sonra, “Keşke aramasaydım!”

Böylesi durumlarda zamandır tek suçlu aslında. İnsanın en sevdiği eylemlerle, en sevdiği insanlarla, en sevdiği şeylerle arasına öyle sinsice sızıverir ki, bir bakmışsınız o şeyi yapmayalı çook uzun zaman olmuş!  O kahvede çay içmeyeli, içtenlikle gülmeyeli, ezberden bir şiir dizesi söylemeyeli, ne bileyim işte o sevilen sahaftan kitap almayalı…

Bunları neden mi söylüyorum? Bir baktım da bloga yazmayalı neredeyse bir buçuk ay olmuş! Sormayın olur mu “Nerelerdeydin hayırsız?” diye. İnanın ben değilim ihmalkar, ben değilim suçlu! O zaman var ya o zaman; sinsice girmiş aramıza işte. Neyse ki ucundan bucağından yakaladım yine günü şu anda. Buna  da şükür; ya hiç geri gelmeseydi bu yazma isteği…

Son okuduğunuzdan bu yana bende bir değişiklik yok aslında. Sadece zaman akmaya devam ediyor hepsi bu. Haftaya bugün seçimler var malumunuz. Her ne kadar güncel politikadan uzak kalayım desem de yine başaramadım. Eminim siz de benim gibisiniz. Yine Twitter’a yapışık yaşıyorum bu aralar. Kim ne demiş, hangi politikacının sosyal medya grafiği yükselmiş, nerede ne miting olmuş, kalabalık mıymış falan filan. Aslında son yıllardaki en az gerildiğim seçim öncesi sürecini yaşıyorum diyebilirim. Hatta olan biteni izlerken eğleniyorum da. Psikolojideki “Yok sayma” sendromunu yaşıyor da olabilirim ne bileyim.  Yani “ Ya her şey kötüye giderse!” olasılığını aklıma bile getirmek istemiyorum.

Bu yüzden evrene olumlu mesajlar gönderiyorum sürekli. Koskoca Nasrettin Hoca göle maya çalmış, ben de O’nun izindeyim işte:


Ey göl, bu mayayı sana  çalıyorum ama yoğurttan beklentilerim var; şöyle ki;

Yoğurdum tertemiz olsun. İçinde kötü niyetli pislikler olmasın. Zorluklar karşısında taş gibi sert dursun ama, içine kaşık sallayınca güzel sözleriyle insanı mest eden bir dost gibi yumuşacık oluversin. Tadıyla içime sinsin, yağ gibi kayıp gitsin boğazımdan.

Öyle bir yoğurt olsun ki, herkesi eşit doyursun. Ekşi olmasın, çok tatlı da olmasın. Yoğurt gibi yoğurt olsun. Organik olsun, bizden olsun. Göz boyayan çakma sanayi yoğurtlarından olmasın. Anne elinden çıkmış ev yoğurdu kadar saf, bir o kadar da katıksız olsun.

Özümüz gibi olsun. Ne Orta Doğu’nun tuhaf baharatlarıyla tadı kekremsileştirilmiş olsun; ne de Batı’nın çilekli yoğurtlarını taklit eden yabancı bir lezzeti olsun. Damak tadımıza uysun uysun da; füzyon mutfağına da uyum sağlasın.

Öyle bir yoğurt olsun ki, gerekirse astronotlar uzaya götürebilsin! Can olsun, kan olsun, vitamin saçsın ülkemize.

Sanata ve sanatçıya da dost olsun bu yoğurt. Tiyatroda konu olsun, operada şarkılara girsin. Bu yoğurt gerekirse bizi Eurovision’da da temsil etsin.

Neşe olsun, kaygılardan uzaklaştırsın. Mesela bu yoğurdu yiyenler “Ya yazdığım sözcük başıma ekşirse” diye kaygılanmasın. Yoğurt dalga dalga yayılsın, bir kaşık yiyen herkes kardeş olsun sarılsın…

Çok mu abarttım, yoo bence abartmadım. Sadece ülke olarak düştüğümüz “Ayranı yok içmeye…” modundan çıkıp "yoğurdun  kaymağını yemeğe" ihtiyacımız var hepsi bu…
Devamını Oku

10 Mayıs 2018 Perşembe

Politik seçimlerden kendi seçimlerimize sıra gelmiyor!


Son yıllarda bana sanki her yıl seçim oluyormuş gibi geliyor.  Ve bizler aşırı dozda seçime maruz kalmaktan o kadar çok  hipnotize ve de politize oluyoruz ki, özel hayatımızda seçmemiz gereken şeyleri unutuyoruz  ya da önemsemiyoruz.

Mesela  birileri “Yine seçim geldi aman aman, Gel sen beni seç yaman yaman!” şarkısını söylerken çilek mevsimi gelip geçiyor. Reçel yapmak için çilek seçmeyi unutuyoruz…
Şimdilerde herkes otorite, herkes köşe yazarı ve de siyaset uzmanı. Önceden hiçbir yerde görmediğimiz tiplere bakıyoruz; televizyondaki bütün tartışma(MA) programlarının gediklisi olmuşlar! Yüksek sesle bağırarak “en haklının” kendi düşünceleri ve en “doğrunun” kendi tuttukları parti olduğunu kanıtlamaya çalışan  -çoğunlukla bıyıklı adamlar ve cırtlak sesli kadınlardan oluşan sabit konuşma uzmanlarını- dinlerken sinirlerimiz def gibi geriliyor. Peki sonra ne oluyor? Günlük hayatımızda iletişim kurarken naif ve zarif sözcükler seçmeyi es geçiyoruz.

Bakıyoruz etrafımıza; fanatik futbol taraftarı gibi parti tutuyor çoğunluk. Hal böyle olunca da bir yandan bu fanatizmi yaratan parti başkanları, diğer yandan da fanatik parti taraftarları hep bir ağızdan konuşarak kakafoni yaratıyor. İşte bu hengameye maruz kalan bizler gürültüden o kadar bıkıyoruz ki, ruhumuzu okşayan güzel müzikleri bırakınız seçmeyi, müzik dinlemekten bile vazgeçer hale geliyoruz.

Seçilmek için ortaya saçılan vaatler ise sanallığın sınırlarını zorluyor! Gerçeklerle yalanları ve de palavraları birbirinden ayırt edip kendimize en uygun adayı seçmekte  başarısız olmamız da işte bu yüzden sıradan hale geliyor!

O kadar çok şeyi etkiliyor ki bu seçme- seçilme- seçememe halleri! Mesela anne babalar bu seçim hengamesinde çocuklarına en uygun okulu seçemiyor. Zaten seçim vaatleri sıralanırken sınav sistemi de araya kaynayıp metamorfoza uğradığı için bu konuda ailelerin seçme şansı pek de mümkün olmuyor.

Mesela politik seçimler yüzünden yüzümüzü güldüren gerçek yarışmaları takip edemez hale geliyoruz. Örneğin bu sene Eurovision’da kimin seçildiğini artık kimse bilmiyor!  Ya da Afife Jale Ödülü’nü kim almış kimse ilgilenmiyor. Zaten böyle şeyler medyada gündeme bile gelmiyor. Gelse de günümüzün moda deyimiyle seçimlerden “metal yorgunu” haline gelen zihinlerde sanat  sepet işleri boş sepetlere atılarak bir köşede unutuluyor.

Hayır manavda ayşe kadın fasulyesi seçmeye kalksak; ona bile müdahaleye ses çıkaramaz hallerdeyiz!

“Elle seçme abla, kiloya ne girerse alacan artık bahtına ne çıkarsa!”  diyor yılların esnafı Manav Yavuz…  Bu durumda bazılarımız el mahkum torbaya doldurulan fasulyelerden lezzetli yemek yapmak için basıyor yağı tencereye… Sonrasında duygu obezi hantal insanlar haline gelmek an meselesi… Hayır hatırşinas manav Yavuz bu cüreti nereden alıyor!

Ya Fikriye’nin cakasına ne demeli! Kocası Galip, seçimlerde galip gelen partinin ilçe meclisi üyesi diye mahallenin altın gününde kurum kurum caka satan Fikriye’yi gören herkes yolunu çeviriyor!

Korkarım yakında “Kavun mu ki koklaya koklaya seçesin!” sözü de tedavülden kalkacak ve hep beraber peynirin yanında keleğe talim eder hale geleceğiz!!

Demem o ki, bir an önce normalleşsek artık!

Cumbaba seçimleri 5 senede bir olsa, vekil seçimleri dört senede bir olsa, biz de kendi küçük dünyalarımızda “Bu bluzun mavisini mi seçsem yoksa pembesini mi” ikileminin sıradan ve sade mutluluğunun keyfini sürsek fena mı olur…




Devamını Oku

22 Nisan 2018 Pazar

Otobüs Günlükleri - 3 / Every Way That I Can...


O gün normalden bir saat daha geç bindim otobüse. Hem de günlerden cuma. Trafik olmuş adeta karmaşık iplik demeti! Eskiden anneler “çile” derdi” ya bu ipliklere. İki kişi karşılıklı oturur; birisi kollarını göğüs hizasında açıp karşıya uzatır ve bileklerine bu çileyi geçirirdi. Karşısında oturan kişi ise ipliği yumak yapardı. Bu iş öyle kolay da olmazdı. Çünkü çilenin iplikleri birbirine dolanır düğüm olursa, hem tutan kişinin kolu yorulur; hem de yumak yapan kişinin sabrı sınanırdı. Tam da bu noktada çilenin dilimizdeki öteki anlamına geçilirdi:

Zahmet, sıkıntı...”

Biz, işte böyle geçişken bir dile ve dili kadar geçişken bir hayata da sahip tuhaf bir ülkeyiz. Neden mi, anlatıyorum...



Evet o akşam her zamankinden geç binmiştim otobüse. Otobüsün dışı kadar içi de “çile” gibiydi. Neyse ki şoförün çapraz arkasında konuşlanan, dört kişinin yüz yüze bakıp diz dize oturduğu tuhaf bölmede yer vardı. Bir yazıda özel olarak bu konuya değinmeyi düşünüyorum gerçi ama, özet olarak belirteyim:

 İETT otobüslerinin yeni tasarımlarının ergonomiyle uzaktan yakından alakası yok!

Yani yolcu “çile” çeksin diye özel olarak düşünülse ancak böyle tasarımlar ortaya çıkabilir!  Neyse işte ben de yolcuların diz dize dizildikleri, nereden baksanız yarım metre yükseklikteki platforma tırmanıp (!) oturdum. Sonra benim karşıma, yani diz dize pozisyonuma bir orta yaşlı kadın oturdu. Kadının yüzüne bakınca alaycı, sabit fikirli, her şeyi bildiğini sanan bir cahil olduğu izlenimine kapıldım. Bu söylemime ön yargı ile yaklaşıp “ön yargılısın!” yaftası yapıştırmayın lütfen. İnsanların yüzüne baktığımda bende uyanan ilk izlenimler genelde doğru çıkıyor çünkü. Falcı seviyesinde olmasa da sezgilerim güçlü diyelim. 

Neyse konuyu toparlıyorum. Bu hoşlanmadığım kadının yanına bir başka yaşlı kadın daha oturdu. İkinci kadının bendeki etkisi nötrdü. Yani ne negatif, ne de pozitif. Yine O da bin bir zahmetle tırmanmıştı yarım metrelik platforma. Sonra benim yanıma iyi elektrik aldığım bir başka kadın oturdu. Bu arada trafik kilit tabii ki. Çile prosedürü tam gaz işlemekte... Normalde sekiz- on dakikada gittiğimiz yolu 48 dakika geçmesine rağmen henüz kat edememişiz. Haliyle yolcular sıkıldı ve söylenmeye başladı. Ben bu gibi durumlarda genelde susan taraf olsam da; o gün konuşmalara tam gaz katıldım nedense... Şöyle başladı muhabbet: 

Karşı çaprazımdaki nötr kadın: “Zor çıktım, ne kadar yüksek burası, ne biçim otobüs bu!”

Ben: “Neredeyse yarım metre yüksekliği var!”

Yanımdaki iyi elektrik aldığım kadın : “Her şey böyle maalesef!”

Ben: “Rahatsızsanız şikayet edin, 153'ü arayın... Onlar da uğraşsınlar yaptıkları hatayı düzeltmek için”

Yanımdaki iyi elektrik aldığım kadın : “Arasak ne olacak ki, ne değişecek!”

Karşımdaki gıcık yaşlı kadın bilmiş bir tavırla yanıt verdi: 

Emek olmayınca yemek olmaz, şikayet etmek lazım.”

Ben:”Bu yarım metre yükseklikteki platforma yaşlılar, engelliler, çocuklular nasıl tırmanacak diye baştan düşünülüp otobüslerin ona göre tasarlanması gerekirdi. Yani bu konuda emeği biz değil başkaları sarf etmeliydi.”

Karşımdaki gıcık yaşlı kadın: “ Avrupa'da yapılıyor ya bu otobüsler, düşünmemişler demek ki...”

Her şeyi biliyor ya, sanırsınız otobüs ihale dosyasını kendisi hazırlamış hanım! Dayanamadım tabii ki:

Ben: “Avrupalılar insana değer verir. Hiç sanmıyorum böyle bir hata yapacaklarını!”

Bu arada trafik çilesi bir türlü çözülemeden devam ediyordu. Otobüs hem kalabalıklaşmış, hem de sinirler iyice gerilmişti. Orta kapının orada bir adam 153'ü arıyor ve şoförün ne kadar saygısız olduğunu şikayet ediyordu.

Yanımdaki kadının yüzü gittikçe asılmaya başladı. Belli ki çok üzülüyordu böyle şeylere...

 “ Her şey böyle artık maalesef, hiç bir şey düzelmiyor. Her şey çok daha kötüye gidiyor. Hep para para para' İnsanı düşünen yok!”
O anda sabah düşündüğüm ve beni gülümseten bir detayı tüm samimiyetimle kısaca anlattım yanımdaki kadına:

Ben: "Yıllarca Eurovision şarkı yarışmasını izledim büyük umutlarla. Her sene 'Bu sefer olacak' derken bir türlü iyi puan alamıyorduk. O sene yarışma gecesi hiç açmadım bile televizyonu. Nasılsa kaybederiz diye düşünüyordum. Sabah bir kalktım ki her yerde Sertap Erener'in “Every Way That I Can” şarkısı çalıyor. Meğer birinci olmuşuz! Umutlar dipteyken bir mucize değil miydi bu gerçekleşen...”


Everything is possible

Yanımdaki endişeli kadının yüzü birdenbire aydınlandı, gülümsemeye başladı:

Eğer böyle bir şey olursa; bu otobüs yolculuğu gelecek aklıma; hiç unutmayacağım hatta... Kendinize çok iyi bakın” dedi ve indi otobüsten...

Ne demek istediğini çok iyi anladım... 


ALAKASIZ DİP NOT:

En son 6 sene önce 2012'de Can Bonomo ile katılmıştık Eurovision'a. Artık daha ciddi sorunlarımız olduğu için böyle apır sapır şeyleri kaale almıyoruz ülke olarak! Ha ille de izlemek isteyenleriniz olursa, 8 Mayıs 2018 akşamı bir yerden bulup izlersiniz... (TRT böyle gereksiz şeylere kafa yormaz tabii ki! O ciddi bir kanal!  Lütfen, teessüf ederim) 

Ha umut mu dedi birileri?  Umutsuz yaşanmaz ki! İlahi siz, duymamış olayım... 





Devamını Oku

8 Nisan 2018 Pazar

Neredeyse 5523 kurbanı oluyordum!


İşyerinde oldukça gergin bir gün geçirdikten sonra dolmuşa bindim, eve gidiyordum. Normalde otobüse binerim ve yolda kitap okurum. Yani telefonu toplu taşımada elime almam pek. O gün dediğim gibi hem gergindim, hem de mesafe kısaydı. Dolmuşta oturduktan sonra açtım telefonumun internetini. Peş peşe bildirimler gelmeye başladı. Baktım Msn'den bir mesaj var. Eski çalıştığım iş yerlerinden birinden tanıdığım, uzun süredir görüşmediğim, ama genel olarak sevdiğim bir kadın arkadaş mesaj yazmış, çok şaşırdım. Çünkü yıllardır arkadaşlığımız Facebook'da birbirimizin gönderilerine “like atmak" şeklinde uzak bir mesafeden yürüyordu. Özel mesaj atmasını bu yüzden garipsedim, meraklandım da. Canım da sıkkın ya, muhabbet edip biraz kafamı dağıtmak için kendisiyle mesajlamaya başladım:

 - Karşı Taraf: Selam nasılsın?
 - Ben: İyiyim, sen nasılsın?
 - Karşı Taraf: İyiyim teşekkür ederim. Migros'dan alışveriş çeki kazandırıyorum, seni de düşündüm. Telefonun faturalı mı yoksa?
 -Ben: Evet faturalı
 - Karşı Taraf: Cep no yazar mısın bir de operatörü?
 - Ben: 053..........


Şimdi diyeceksiniz ki sen aptal mısın? Niye veriyorsun cep telefonunu? Oysa o kadar çok sebep var ki cep telefonumu vermek için. Öncelikle ben diyeyim 5 sene, siz deyin 10 senedir görüşmüyoruz bu arkadaşla. Dolayısıyla cep telefonum kayıtlı olmayabilir O'nda. Vermesem ayıp... Nitekim sonradan baktım ki bende de O'nun numarası kayıtlı değilmiş. Ayrıca ek iş yaptığını düşündüm. Hani var ya “Arkadaşını ekle şunu kazan” falan gibi işler. Kendisine katkım olur dedim. Üstüne üstlük alışveriş çeki kazanma fikri hiç fena değildi. Çünkü kendisiyle her ne kadar uzun süredir görüşmesem de bu arkadaş güvenilir biriydi. Telefon numarası vermemin  asıl önemli nedeni ise baştan söylediğim gibi o gün gergin olmamdı; kafamı dağıtmaya ihtiyacım vardı. Yani demem o ki "ben kül yutmam!" diye büyük büyük konuşmamak lazım. İnsanlar boş bulunup bu tür kandırmacalara gelebiliyor, (şekil 1-A – ben) diye söylüyorum. Neyse efendim; aramızda geçen konuşmayı aynen aktarmaya devam edeyim.

Telefon numaramı yazdım ya karşı tarafa üzümlü kek gibi, bakın sonra neler oldu:

 - Karşı Taraf: Tamam, şimdi telefonunun mesaj bölümünden EVET YAZIP 5523'e bir mesaj hazırla beklet. Ben sana gönder dediğimde göndereceksin ok.

İşte ben bu mesajı alınca şüphelendim... Öncelikle bu arkadaş teknoloji ile bu kadar barışık olamaz diye düşündüm. Mesaj yazıp bekletip saniyeler içinde gönderecek kadar hızlı değildir bir kere anımsadığım kadarıyla.  "EVET YAZIP 5523'e" kısmını büyük harfle yazmış bir de profesyonel pazarlamacılar gibi! Üstelik bu arkadaş konuşmasında “ok” falan diyecek bir tip de olamaz. İçime kurt düştü bir kere benim, yazmaya devam ettim.

Ben: Bir dakika sen Selma'sın değil mi ? (Selma ismini şu an uydurdum, arkadaşın gerçek ismini kullanmıyorum)
 -Karşı Taraf: Evet canım başka kim olacak Allah Aşkına

İşte bu cevaptan sonra ben iyice işkillendim. Bakar mısınız nasıl da dürüstçe yazmışım sonrasında:

Ben: Bu bir tuzak olabilir, nasıl bileceğim, ya virüsse?
Karşı taraf hiç taviz vermiyordu benim bu dedektif hallerime, hatta  bir de trip atıyordu:

 - Karşı Taraf: Canım, yapmak istemiyorsan yapmayız.
 - Ben: Ne bileyim hesap ele geçirme olayları falan...
 - Karşı Taraf: Zorlamıyorum seni. Herhangi bir sorun olursa ben kefilim.

Bakar mısınız nasıl da “cool” davranmış! Şüphelenmeme rağmen hala oldurmaya çalışmış! Nasıl bir azimse bu... Bense iyice işkillendim ama, öte yandan virüs atar bir şey yapar diye de çaktırmamaya çalıştım ve kibarlığı elden bırakmadım... İçimdeki merak ise cabası.


  - Ben: Yok Selma'ya benzemiyorsun sen, yapmayalım. Nerede beraber çalışmıştık?

O anda bunu sorduğumu düşününce  harbiden de kendimi takdir ediyorum şimdi. Nasıl akıl ettiysem artık; kendi çapımda parola sormuşum, vay be... 

Bu sorumun üzerine kısa bir aradan sonra  şu cevabı aldım:

       - Karşı Taraf: Tekstil!
      - Ben: Neyse teşekkür ederim, ben istemiyorum

dedim ve mesajlaşmayı sonlandırdım. Kurnaz dolandırıcı bakmış profillere “tekstil” var. İyi de “tekstil” ama hangi firma? Yersem diye yazmış işte. Bir kez daha Facebook profilimde çalıştığım şirket adı, tel no  gibi özel bilgilere yer vermediğim için kendime kocaman bir “aferin” dedim. 
Sonra Google'da “5523 dolandırıcılığı” araştırması yaptığımda gördüm ki bir oyun firması adına faturalı hatlardan para çekme dolandırıcılığıymış bu 5523 hikayesi. Üstelik 2014 yılından beri bu şekilde devam ettiği halde 5523 numarası iptal edilmemiş... 



Kıssadan hisse;

Siz siz olun Facebook ya da başka sosyal medya platformlarında kendinizi ortalara sermeyin. Özel bilgilerinizi paylaşmayın.

Siz siz olun, arkadaşlarınızı iyi gözlemleyin, kim “ok” der, kim demez bilin...

Siz siz olun 5523 gibi kandırmacalara gelmeyin...

Vatandaşlık görevimi de yaptım ya; artık gönül rahatlığıyla gidebilirim. Aman diyeyim kimse kimseyi kandırmasın, kimse kandırılmasın!
Kalın sağlıcakla, mutlu hafta sonları...




Devamını Oku