hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mayıs 2024 Çarşamba

Hayat Kişi'yi Durdurursa...

Hayat   : “Hop, hele dur biraz geride bakalım! Şimdi söz sırası da eylem sırası da bende!”

Kişi        : “Sana karşı gelince neler olacağını kestirecek kadar senin hakkında tecrübem var; ama yine de merak ediyorum. Ne oldu da olağan akışı kesip araya girme ihtiyacı duydun? 

Hayat   : “Ne oldu merak ediyorsun ha? Yuh sana! Daha anlayamadın mı ne olduğunu? Aklın sıra benden rol çalmaya kalktın! Aklın sıra ona buna benden dert yandın. Bunu yapmayacaktın! Şimdi pelerinimi rüzgâra karşı savurup şöyle bir arkama dönsem ve

 ‘Nöbetçiler! Getirin katran dolu kazanı!’ desem, kurtulmak için elinden ne gelir?


Kişi        : “Tabii ki bir şey gelmez. Ama gerçekten merak ediyorum. İyi kötü akıp giden hayatımı kumandanın ‘pause” tuşuna basar gibi durdurdun! Ve lütfen söyle, neden yaptın bunu?

Hayat   : “Çünkü beni buna mecbur ettin. Akışı sen durdurdun! O kadar çok şey yaptın ki, hangi birini anlatsam. Her şeye takıldın sen! Yapmadığın, yapamadığın ya da yapılmayan her şeye hem de! Mesela çamaşırları neden yıkamadığın için kendi kendini yedin, ama yıkamak için de çaba göstermedin. Diksiyonu bozuk kişilere bile takıldın. Adam ‘travma” yerine “tramva” diyormuş, sana ne?

 Gerçekten S A N A   N E ?

 Yok efendim orda insanlar yoksulmuş da öbür yerde zenginlik sınırsızmış. Tekrar ediyorum;  

S A N A   N E Y D İ?

Müdahale etmeseydim kendi yoluna taş koyma ustası gibiydin adeta!


Benim de sabrım bir yere kadar, var mı diyeceğin?

Kişi        :“ Yok tabii, ben ne diyebilirim ki sana?”

Hayat   :“Sen demeyeceksin, ‘efendim’ diyeceksin.

Kişi        :” Peki efendim, cezam uzun sürecek mi?”

Hayat   :”Cezan bitecek elbette; ama bana söz vereceksin. Bu saatten sonra hiçbir insana, - bak altını çiziyorum- hiçbir insana benden yana dert yanmayacaksın! Arkadaş, dost falan anlamam. Anlaşıldı mı?

Kişi        :”Ama efendim, derdimi anlatmazsam içimde patlar sonra, nasıl baş ederim?”

Hayat   :” Ah be Kişi! Ne diyeyim ben sana! Bunca yıllık hukukumuz var aramızda, çok da üzerine gelmek istemiyorum. Anlamıyor musun? Bütün bu yaptıklarım hep seni sevdiğim için! Ben iyiyim, sen de iyisin, aslında insanlar da iyi ama içlerinde kendilerinin bile farkında olmadığı kötücül duygular var. Seni onlardan koruyabilmek için böyle yapmaya mecburdum. Daha doğrusu dikkatini başka şeylere çekmem gerekiyordu.

Kişi        :”Ben de senin beni sevdiğini biliyorum. ‘Bu kadarını da hak etmedim’ demeyeceğim elbette; dersem başıma neler geleceğini az çok gördüm anladım. Ama n’olur bir daha böyle cezalandırma beni olur mu! Artık bütün dikkatim senin üzerinde olacak efendim, söz veriyorum. İsterse bütün insanlar ‘travma” yerine ‘tramva’ desin; hiç umurumda olmayacak. Hatta bunu ‘travmatik bir hata olarak değil’ bilakis komik bir unsur olarak değerlendireceğim, söz veriyorum.


Hayat   :”Peki ya insanlara karşı nasıl davranacaksın?”

Kişi        :” Onlara yüreğimi açmayacağım efendim. İsterse yapayalnız kalayım! Sadece, ama sadece iç sesim ne derse onu dinleyeceğim. Yüreğim seninle benim aramda kalacak.”

Hayat   :” Söz mü?”

Kişi        :”Sen yeter ki bir daha beni böyle durdurma, sen ne dersen yaparım efendim. Akmak istiyorum, suya akmak ve de özgürce yoluma devam etmek...

Hayat   :”Dersini aldığına sevindim. Hadi ağlama artık, al sözünü ve git istediğin yere…

Devamını Oku

19 Eylül 2019 Perşembe

Ben buradayım, terketmedim blogumu!

En son doğum günümde gelmişim buraya, ne acı...

Uzun uzun yazmayı çok özledim oysa. Ne çok hikaye birikti, ne çok şey var anlatılacak. Şurdan burdan bahsederek kısa da olsa bir girizgah yapayım affınıza sığınarak.

Ne mi yapıyorum bunca zamandır! İşe gidiyorum! Anlayacağınız, daldım gittim yine. Yok bu kumaşın gramajı yanlış oldu, yok bu ürünler eksik kesildi, yok bu svet'ler yetişmeyecek mevzuları ana gündemim! Özetle hayatım kumaş tozu solumakla geçip gidiyor son iki senedir.  Oysa neler  neler var anlatılacak!
Tiyatro sezonu açılıyor mesela, aldım 3 tane bilet Ekim ayına. Heyecanla bekliyorum izlemeyi. Bir Baba Hamlet var önce. Sonrasında Şehir Tiyatrolar'ından Hastalık Hastası ve Ay Carmela.

Yol hikayeleri var bir de anlatacağım. Otobüste küstah küstah sesli video izleyenlere söylediğim laflar var mesela! Seksenli yılları anımsatan kadife koltuklu, nazar boncuklu dolmuşlarda arabesk müzik eşliğinde yaptığım yolculuklar var.

Çocuğuna "Annecim" diye hitap eden kadınlara hissettiğim "gıcık olma" duygusu var mesela. İçimde sıkıştı kaldı, anlatmak istiyorum uzun uzun bu konuyu.

Siyasi rüzgarlara göre dönenler var bir de; uzun uzun geyik çevirmek istiyorum haklarında.

Farkında olmalıyım ki "Hayat tişörtlerden ibaret değil, hayat tekstil değil, yani, hayat "İŞ" değil!"


İki arada bir derede iç dökme gibi kısacık yazdım bunları bir çırpıda. Özensiz ve geçiştirmek gibi olduğu için gerçekten özür dilerim. Ama bir yerden başlamak lazımdı. Çünkü yazmayı, blogumu ve bu satırları okuyan isimsiz arkadaşlarımı gerçekten de çok özledim. O yüzden bir çırpıda bunları yazıvermek geldi içimden. Zaten burası iç dökme yeri değil mi ki!

İşte sloganım:


Bu daha başlangıç,  yazma sevdasına devam!
Devamını Oku

10 Haziran 2016 Cuma

Giriş - Gelişme - Sonuç


Giriş

Geçen hafta ablamı kaybettim ya, o gün bugündür biraz tuhafım. Yani hayata bakıyorum, “giriş, gelişme, sonuç” bölümleri olan öyküler görüyorum. Bazılarının hayat hikayelerinde giriş bölümleri uzun. Onlar, çocukluğunu iyi geçiren şanslı kişiler. Uzun uzun anlatırlar çocukluklarında gittikleri yaz tatillerini, kalabalık ailelerinde yenilen bayram yemeklerini, çocukluk arkadaşlarıyla nasıl oyunlar oynadıklarını, ilk oyuncaklarını... Onların her yaş gününden foroğrafları da vardır. Dantel örtülü bir masanın arkasında asılı balonlar, masada pastalar ve türlü kurabiyeler... Aile efradı yanyana dizilmiş, doğumgünü çocuğuyla birlikte objektife gülümsüyor. Hikayelerindeki giriş bölümü en uzun olan çocukların doğumgünü fotoğraflarında palyaçoların bile görüldüğü olur.  Onlar, yani hayat hikayelerinin giriş bölümünü uzatanlar, hep çocukluklarına dönmek isterler. Şımartıldıkları, sevgiyle sarmalandıkları, kavga gürültünün olmadığı, tatillere gidilen o günler, hep pembedir onlar için...




Bazı hayat hikayelerinde ise giriş bölümünü hiç anlatmak istemez baş karakterler; bir satırla “şu tarihte doğdum” diyerek bir şekilde gelişme bölümüne bağlantı yaparlar. Çünkü anlatırken, hafızalarının en kuytu köşelerine atıp unutmak istedikleri kötü anıların tekrar canlanmasını istemezler. Çocukken fakir olanlar, bir oyuncak bebeği bile olmayanlar, annesini küçük yaşta kaybedenler, hatta annesini hiç tanımamış olanlar, çocukluklarını hastahanelerde geçirenler, çocukken şiddet görenler ya da şiddet dolu bir ortamda yaşayanlar, terkedilmiş çocuklar ve bir de çocukken kendilerini bir şekilde dışlanmış hissedenlerin ayrıksı hayat hikayelerinde, işte bu yüzden giriş bölümü çok kısadır....

Gelişme

Gelişme bölümü de ayrı muamma... Hayatını güzel yaşayanlarda giriş bölümünün tam tersine bu bölüm kısadır.

Kolejde okudu, güzel bir üniversiteyi kazandı, master yaptı, okurken aşık olduğu meslektaşıyla peri masalı gibi bir düğünle evlendi, ailesinden çok destek gördü, bir kız bir oğlan şahane çocukları oldu, çok güzel dostları vardı, güzel bir evde yaşadı, tatillerde dünyayı gezdi, hiç hasta olmadı, güzel yaşadı, güzeldi hayatı.”

gibi bir gelişmeyi nasıl detaylandırabilir ki insan... Bence hikayelerde uzun uzun anlatılan kısımlar hüzünlerdir, mücadelelerdir, üstesinden gelinen zorluklardır, biraz da acılardır. Ki çoğumuzun hayatında gelişme bölümü uzundur; biraz da bu yüzdendir kendimizi yazmaya çizmeye verişimiz... Bu yazılar burada yazılmadan önce, yazan kişi kimbilir hayatın hangi acılı süzgeçlerinden geçmiştir, geçmektedir, ve umarım bir daha geçmeyecektir...

Sonuç

Sonuç herkes için kısa bir cümle...  Boşluğu dolduracak bir iki sözcüğe ihitiyaç var, gerisi belli ...

...... nedeniyle hayatını kaybetti! “



Sonuç2:


Bu hayatta dolu dolu ve olabildiğince mutlu yaşamak lazım; kalp kırmadan, sevgiyle ve mümkünse olabildiğince sanata dair birşeyler bırakarak...



Devamını Oku

23 Eylül 2015 Çarşamba

GERÇEĞİN YÜZÜ - 1

Gerçekten çok büyük bir sahneydi. Perde neredeydi, açıkçası ben göremedim. Oysa bordo veya mor renkte kadifeden perdenin yavaş yavaş açılmasını bile hayal etmiştim. Hatta üste doğru mu açılmalı, yoksa yanlara doğru mu açılmalıyı test de etmiştim düşümün güçlü dünyasında..  Ama, sanırım biraz hayal kırıklığı olacaktı benim için. Zira perde merde yoktu bu sahnede...

Neyse, oyuncular teker teker sahneye gelmeye başladılar. Önce bir adam girdi. Simsiyah takım elbisesi tam da üzerine uygundu, belli ki özel olarak dikilmişti. Beyaz gömleği ve yeşil kravatı vardı. Kravatı ipekliydi, anlarım ben; aynı renkten mendille süslemişlerdi ceketinin üst cebini. Herşey normal gibiydi ama bir tuhaflık vardı yine de. Önce algılayamadım, sonra birden farkına vardım; adamın yüzü yoktu ki!

Hayır maske falan takmamıştı, adam bildiğiniz yüzsüzdü! Nasıl anlatabilirim ki size bu durumu, daha önce hiç böyle bir şeye tanık olmamıştım! Binbir türlü maske gördüm; ne bileyim hırsız maskesi, balo maskesi, gülen surat maskesi, süper kahraman maskesi, palyaço maskesi... Ama hiç böyle bir maske görmemiştim. Hem nasıl bu kadar gerçekçi olabilirdi ki! Zira ikinci sırada oturuyordum, sahneye çok yakındım, ve gerçekten de şok geçiriyordum sanırım. Çünkü adam sahiden de yüzsüzdü!


Seyircilerin bir kısmı durumu anladı benim gibi. Önce büyük bir sessizlik oldu salonda, sonra ufak ufak fısıldaşmalar başladı. Yanımdakileri duydum:

       - Metin, gördün mü, adamın yüzü yok!
       - Of saçmalama Birgül ya, hiç öyle şey olur mu!
       - İyi de sen hiç böyle maske gördün mü?
       - Makyajdır o, plastik makyaj; sus da oyunu izleyelim!
       - Bir kere de bana inansan ya Metin!

Arkadan da benzer konuşmalar geliyordu. Birisi “adamın gerçekten yüzü yok!” diyordu, öbürü de “saçmalama, amma hayalcisin!” gibi bir azarla karşısındakini susturuyordu. Derken derken salonda acayip bir uğultu oldu. Bu arada sahnedeki adam çok yüksek bir sesle aniden bağırdı:

      - KESİN SESİNİZİ!!!

Biz, yani seyirciler birden afalladık! İçimizden bazıları “ne kadar da interaktif oyun, iyi ki gelmişiz!” memnuniyetini yaşıyordu muhtemelen; ama ne yalan söyleyeyim, ben onlardan değildim. İçim ürperdi, neye uğradığımı şaşırdım. “Bu bir oyun, evet bu sadece bir oyun!” diye kendimi sakinleştirmeye çalıştım.

Buz gibi bir rüzgar esmişti salonda, bütün gözler yüzsüz adamın üzerindeydi. Elleri göğsünde çapraz bağlanmış, yüksek sahneden bize bakıyordu. Birden konuşmaya devam etti:

    - Siz kendinizi ne sanıyorsunuz, buraya sadece beni izlemeye ve talimatlarımı yerine getirmeye geldiniz! Oyun boyunca salonda çıt çıkarsa, gerisini siz düşünün! Daha doğrusu olacakları hayal bile edemezsiniz!

Yine afalladık bütün izleyiciler olarak, gerilimin dozu iyice artıyordu. Arkalardan davudi bir ses yükseldi:

     -Ben para verip bilet aldım, geldim oyun izleyip hoşça vakit geçireyim diye. Sen ne diyorsun orada yüzsüz adam! Verin paramı geriye, izlemiyorum sizin oyununuzu!

Yüzsüz adam sahnenin sağına doğru bir el işareti yaptı, oradan iki tane koruma görevlisi çıktı. Gözlerinde siyah gözlükler, ellerinde telsiz, ceplerinde silahlarla koşarak  adamın yanına gittiler, koluna girdiler. Davudi sesli adamı yaka paça salondan çıkarmaya çalıştılar. Adam direniyordu:

     - Bırakın ulan beni, siz benim kim olduğumu biliyor musunuz? Zindan ederim size dünyayı, ne yapıyorsunuz, bırakın ulan kolumu!



Biz seyirciler neye uğradığımızı şaşırmıştık. Zira içimizden bazıları muhtemelen hâlâ “Ne kadar interaktif bir oyun, aksiyon da var, iyi ki gelmişim!” diye düşünüyor olabilirdi, ama dedim ya ben öyle düşünmüyordum. Çünkü adamın yüzü gerçekten de yoktu! Davudi sesli adamı yaka paça dışarıya çıkardılar. 100 kişilik salonda sadece 1 sandalye boşalmıştı. Ne önemi vardı ki bunun, belki o davudi sesli adam da oyuncuydu, kesin öyleydi...

Sahnedeki yüzsüz adam ayakta dikilmeye devam ediyordu. Derken sahneye başka bir adam daha geldi. Bu adam, ilk yüzsüz adam gibi siyah değil lacivert bir takım elbise giymişti, kravatı kırmızıydı, ceket cebinde mendil de yoktu. Bu adamın da hemen suratına baktım. Yüzü olmadığı gibi, kafasında da bir delik vardı. Bu deliğin içinden bağırsak gibi bir şey sarkıyordu. Gözlerimi ovuşturup bir daha baktım, evet bildiğimiz bağırsaktı sarkan!  Özür dilerim durumu idrak edebilmeniz için söylemek zorundayım, midenizi bulandırmak istemem ama o bağırsakların içi olması gereken dolgu malzemesiyle doluydu. Gördüm çünkü, akan damlaları da gördüm... Adamın yüzü olmadığı gibi bence beyni de maalesef (.)ok doluydu! 

 Off nasıl bir oyuna gelmiştim böyle! Aksiyonu severim bir yere kadar ama gerilimi asla! Çıksam gitsem mi diye düşündüm. Açıkçası cesaret edemedim. Zira ya o davudi sesli adam oyuncu değilse!

Yapılacak en iyi şey,  yüzsüz kafasının içinden bağırsaklar sarkan adamla  sadece yüzsüz adamın neler yapacağını biraz daha bekleyip görmekti. Zaten başka çarem mi vardı?

Tam bu sırada bir ses geldi yan taraftan. Evet davudi sesli adamın sesiydi bu, adam bağırıyordu, işkence edilen bir adam sesiyle bağırıyordu hem de! Bu arada sahnedeki birinci yüzsüz adamla ikinci yüzsüz ve kafatasından bağırsak sarkan adam pis pis, hani derler ya bıyık altından gülüyorlardı. Yanımdakine baktım, öbür yanımdakine baktım, arkama döndüm hafifçe, kimsede bir tepki yoktu. Adeta hipnotize olmuş gibi herkes sahneye kilitlenmiş öylece bakıyordu. Tam da ne yapacağımı şaşırmışken arkadan tiz bir kadın sesi yükseldi:

         -  Siz ne yaptığınızı zannediyorsunuz, yan taraftan adamın çığlıkları yükseliyor, bu ne biçim bir oyun!

Yüzsüz adam sırıtarak alaylı bir sesle kadına yanıt verdi:

     - Ne o beğenemedin mi? Sen ne bekliyordun, müzikli bir kumpanya mı?

Kadın yanıtladı:

       -Ne biçim konuşuyorsun sen be, azıcık saygılı olsana yüzsüz adam!

Yüzsüz adam tahmin edeceğiniz gibi yine korumalarına bir el kol hareketi yaptı, sağdan koşuşturan gözlüklü, siyah takım elbiseli, ellerinde telsizler ve ceplerinden sarkan silahlarıyla korumalar aynı davudi sesli adama yaptıkları gibi bu kez de tiz sesli kadını yaka paça dışarıya çıkardılar. Salondaki boş sandalye sayısı sadece ikiydi, bundan ne çıkardı ki!


.......




Devamını Oku