5 Kasım 2013 Salı

Cem Sultan ve 2. Bayezid'in iktidar kavgası..


Cem Sultan
Öncelikle Fatih Sultan Mehmet'in Kanunnamesi'nden bir madde ile başlayalım.
“Ve her kimseye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşlarını Nizam-ı Alem  için katleylemek münasiptir. Ekser ulema dahi tecviz etmiştir. Anınla amil olalar..
Yani özetle demiş ki Fatih Sultan Mehmet:
“Devlet istikrarının devamı için saltanata geçecek olan çocuklarımın birbirini öldürmesi uygundur, Osmanlı'nın alimleri de buna izin vermiştir..”

Bu ön bilgiden sonra 15. yüzyıla doğru bir gidelim. İstanbul'un fethinden 6 yıl sonra, 1459 'da Edirne Sarayı'nda doğar Cem Sultan. Babası Fatih, o sıralar Yunanistan seferindedir. Sarayda 4 yaşından 10 yaşına kadar iyi bir eğitim alır. Yunanca, Farçsa, Fransızca ve İtalyanca'yı çok iyi bildiği söylenen, aynı zamanda çok da iyi bir şair olan Cem Sultan, Ağabeyi 2. Bayezid'den 13 yaş küçüktür ama çok daha yetenekli ve çok daha iyi yetişmiş bir şehzadedir. Babası Cem Sultan'ı çok sever. Hatta 1481 yılında ölmeden önce 
“ Benden sonra tahta geçecek olan Cem'dir” dediği de rivayet edilir.

cocuk
alıntıdır
Dönelim hikayemize. Cem Sultan, 10 yaşındayken Kastamonu Sancak Beyliği görevine getirilir. Sancak Beyi demek, imparatorluğun sınır bölgelerindeki en üst düzeydeki yönetici demek bu arada.. Abisi Mustafa ölünce de Konya'ya vali olmuştur. Diğer abisi 2. Bayezid ise henüz 7 yaşındayken, Hadım Ali Paşa denetiminde Amasya Valisi olmuştur. Yani beylerbeyidir, bir eyaletin yönetiminden sorumlu olan kişidir... Çocuk yaşlarda iktidar hırsı bilinç altlarına kazınmıştır bu kişilerin. Böyle bakıldığında, zaten kardeşlerini öldürmek istemeleri çok da normal karşılanabilir.
Baba ölür 1481 yılında, Cem daha 22 yaşındadır. Tahtı kim ele geçirirse hükümdar da o olacaktır. Aslında en iyi kardeş, ölü kardeştir demek de mümkün tabii ki! ( Sarık ve İstanbulin, sf: 95)


taht kavgasi
alıntıdır
O zamanlar iletişim ulaklar aracılığı ile sağlanır. Babaları öldüğünde Bayezid Amasya'da, Cem Konya'da.. Kim önce haber alırsa o tahta geçecek. İşte entrika diyebileceğimiz politik manevralar da bu noktada başlar. Topkapı Sarayı'nda daha iyi örgütlenmiş olan Bayezid'in yandaşı Sinan Paşa, ulakların Cem'e 3 gün geç gitmesini sağlar. Böylece Bayezid, padişahlığını ilan eder. Cem Sultan bunu kabul etmez tabii ki, toplar bir ordu Konya'da ve yola çıkar. Bursa yakınlarında, abisinin gönderdiği orduyu yener. İstanbul'da Bayezid her ne kadar padişahlığını ilan etmiş olsa da, Cem Sultan da Bursa'da kendi padişahlığını ilan eder, hatta kendi adına para bile bastırır. Bu arada Bayezid da boş durmaz elbette. Cem'in destekçisi Sadrazam Mehmet Karamani Paşa'ya karşı yeniçerileri kışkırtır ve O'nu öldürtür. Ulema'yı etkiler,  vakıf arazilerine el konulmasından vazgeçileceğini ilan eder ve vakıf sahibi güçlü aileleri de yanına çekmeyi başarır. Sonra da Bursa'ya güçlü bir ordu göndererek kardeşine yeni bir savaş daha açar. Cem, kan dökülmesin diye Anadolu topraklarını kendisinin, daha geniş olan Rumeli topraklarını ise Bayezid'in yönetmesini, yani ikili bir yönetim şeklini teklif eder abisine.. Ama savaşı kaybedince bu olasılık da ortadan kalkar. Yani Cem Sultan'ın saltanatı sadece 18 gün sürer.

iktidar
alıntıdır
İktidar hırsı bitiyor mu peki, tabii ki bitmiyor... Önce Kahire'ye gidip Memluklular'a sığınır Cem Sultan. Amacı ise geri dönüp iktidarı ele geçirmektir. Memluk Sultanı'ndan maddi destek alacak ve ordu kurarak geri dönecektir. Memluk Sultanı ise bu iktidar savaşı sırasında Osmanlı'nın yıpranacağını düşünür, hem dost bir padişah da iyidir.. Yani karşılıklı çıkarlar uygundur. Memluk Sultanı Kayıtbay, “Sana destek vereceğim ama önce gelmişken hac görevini yerine getirerek Müslümanlar gözünde itibar kazan” der. Böylece Cem Sultan, Osmanlı Hanedanı'nda ilk hacı olan kişi ünvanını alır. İslam dünyası'nda ise itibar kazanır. Ailesini orada bırakıp Adana'ya gelen Cem Sultan, Karaman Beyi'nin desteği ile Ankara Kalesi'ni kuşatır ama başaramaz. Çareyi Rodos Şövalyeleri'ne sığınmakta bulur. Şövalyelerin lideri Pierre d'Aubusson'la adada özgür alacağına dair bir anlaşma yapar. Amacı ise  Macar Kralı Matyas'dan destek alıp abisine tekrar savaş açmaktır.

şövalye
alıntıdır
Şövalyeler ise elbette bu durumu kendi çıkarları için kullanırlar. Bir kaç ay içinde Bayezid'la anlaşma yaparlar. Şehzade adada tutsak kalacak, karşılığında ise bakım masrafı adı altında o zaman için çok yüklü bir bedel olan, yılda 40.000 Venedik Dükası alacaklar ve Osmanlılar'la serbest ticaret yapabileceklerdir. Adı "bakım masrafı" bile olsa Osmanlılar, tarihlerinde ilk defa haraç ödemeyi böylece kabul etmek zorunda kalırlar. Bayezid, bu süre içinde kardeşinin bir şekilde öleceğini de umut ediyordur muhtemelen... 
Bu işten en büyük çıkarı ise, kuşkusuz Rodos Şövalyeleri elde eder.. Hem Osmanlılar'dan para sızdırmak, hem Osmanlılar'ın adaya saldırmasını engellemek, hem de Hristiyan Dünyası'na karşı etkili bir kozu ellerinde tutmak; daha ne olsun!  Düşünsenize, o dönemin Avrupası'nda hangi kral, Osmanlı Padişahı'nın korkulu rüyası olan böyle bir tutsağı ele geçirmek istemezdi ki?

zizimi
Şövalyeler, Cem Sultan'ın kendi isteğiyle bu çok değerli tutsağı gemiyle Fransa'daki Limousin'e , Bourganeuf'da inşa ettikleri özel kuleye götürürler ve tutsak etmeye devam ederler. Uzaklaştığı için Bayezid tarafından öldürülme riski de azalmış olur Cem Sultan'ın.. Avrupalılar Cem'e Zizimi dedikleri için bu kule de Zizimi Kulesi olarak bilinir ve günümüzde hala ziyaretçileri vardır. Bu kulede Cem Sultan, 2 yıl hapis kalır. Bu süre içinde ağabey Bayezid'in uykuları elbette kaçmaya devam eder. O'nu öldürtmek için elinden geleni yaparken bir taraftan da haraç öder. Olay öyle bir noktaya varır ki, bu değerli tutsak için krallar birbiriyle yarışa geçer. Mesela Bayezid, Topkapı Sarayı'ndaki Hristiyanlığın kutsal emanetlerinden “Vaftizci Yahya'nın Eli”ni şövalyelere ve “Hz. İsa'yı öldüren mızrağın parçası”'nı Roma'ya göndermiştir. Bir çok kral da şövalyelere  teklifler götürürler ve ihaleyi 7 sene sonra Papa VIII. Innocentius kazanır. Böylece bahtsız şehzade Cem, 1489 yılında, Roma'ya gönderilir. Bunun karşılığında ise Rodos şövalyelerinin lideri Pierre d'Aubusson kardinal olur. Papa, Cem'e Hristiyan olması karşılığında özgürlük vaadeder ama Cem Sultan bunu şiddetle reddeder. Zavallı Cem, dayısı olduğu söylenen Macar Kralı Matyas'a ulaşabileceğini düşünürken, bir sene sonra 1490 yılında Matyas da ölünce artık hiç bir umudu kalmaz. İki sene sonra papa da ölür mü... Yerine geçen yeni papa VI. Alexandre, yine Bayezid'le anlaşmalar yapmayı düşünür. En sonunda  Osmanlılar'a karşı Haçlı seferi yapmayı düşünen Fransa kralı VIII. Charles, 1494'de Roma'ya iner ve Cem'i ele geçirir. Fransa'ya doğru giderken yolda hastalanıp 1495 şubatında  Cem aniden ölür. Bayezid'in casuslarından birinin berber kılığında kanına zehir karıştırdığı söylentisi dolaşır. Bir diğer söylenti ise, Papa'nın  seneler boyu haraç kaynağı olan şehzadeyi  krala yedirmemek için teslim etmeden önce yavaş yavaş zehirlediği  yönündedir.. Bilemiyoruz elbet ne olduğunu; bildiğimiz tek şeyse, iktidar hırsının ne korkunç boyutlara ulaşabileceği..

Cem Sultan ölür de pazarlıklar biter mi? Hayır bitmez elbette. İlaçlanarak bozulmadan saklanan ceset de yıllar boyu pazarlıklara konu olur. Kardeşinin ölümü üzerine 3 gün yas ilan ettiren Sultan Bayezid, ölümünden tam 5 yıl sonra cenazeyi Bursa'ya getirmeyi başarır ve diğer kardeşi Mustafa'nın yanına gömdürür.
şahzade cem

Yazının başında belirttiğimiz gibi, taht kavgaları çıkmasın diye kardeş katlini meşru kılan Fatih, ne oğullarının taht kavgasına engel olabilmiş, ne de en sevdiği oğlu Cem'in sultan olmasını sağlayabilmiştir! 
Peki bu kardeşlerin 13 sene süren taht kavgası nelere mal olmuştur?
 Bu olay yüzünden Osmanlı kasasından ciddi miktarda haraç ödenmiştir.
 Batılı Devletler ve Papa, Cem Sultan'ı bir şantaj unsuru olarak kullandıkları için, Osmanlılar'ın fetihleri durmuş, 2. Bayezid dönemi sönük geçmiştir.
İki oğulun da kafasında ya saltanata geçmek, ya da ölmek varmış gördüğünüz üzere. Yorum size kalmış..

Gelelim günümüze.. Saltanat sülalesinden olduğu gerekçesiyle 7 yaşında çocukların devlet yöneticisi yapılmadığı, daha aklı başında  bir cumhuriyetimiz var çok şükür... Ama cumhuriyet tarihi boyunca, iktidar sahiplerinin yakınlarının  iyi mevkilere geldiğine dair çok da kanıtımız var maalesef!
 İktidarı ele geçirme entrikalarında ise değişen pek bir şey yok. O dönemlerde şehzadeler öldürülürmüş, şimdilerde ise rakip partinin başkanına bir komplo video düzenleniyor, adamın hayatı değil ama siyasi gücü anında bitiyor! O dönemlerde insan casuslar varmış, şimdilerde ise teknolojik casuslar var.. Böcekler, kameralar, bilgisayar virüsleri..vs.  O dönem gösterişli saraylarda halktan uzak yaşayan padişahların yerini ise, günümüzde 2000 kişilik koruma ordularıyla gezen, geçeceği yollar trafiğe kapatılan başbakanlar almış.. O dönem, yeniçerilere ulufe dağıtan iktidar, günümüzde sistemini koruyan polislere ikramiye dağıtıyor.
O dönem de kişisel iktidar hırsı için dış ülkelerle işbirliği yapılırmış, şimdilerde de durum farklı değil.. O dönemin Avrupa Kralları'nın yerini günümüzde Avrupa Birliği ve Amerika almış, değişen bir şey yine yok.. Bu olayda görüleceği üzere iktidar hırsı yüzünden Cem Sultan, imparatorluğu bölme fikrini bile öne sürmüş, günümüzdeki örneklerini ise sizler zaten biliyorsunuz...  O dönem, tahtını kaybetmemek için imparatorluğu her anlamda zarara uğratan Bayezid gibi padişahlar varmış, günümüzdeki seçim yatırımları da hiç  farklı değil!

"İktidarı ele geçirse aynı mı düşünecekti?" sorusunu ister istemez akıllara getiren, ama doğruluğu da yadsınamaz olan şiirinde Cem Sultan abisine şöyle seslenmiş:

Yürü var iy Bâyezid sen süregör devrânını
Saltanat bâkî kalur derlerse bu yalandur.”
(Ey Bayezid, yürü git sen saltanatını sürmeye devam et. . Saltanat sonsuza dek kalır derlerse bu yalandır.)

Saltanatlar geçicidir der tarih, ama aradan geçen yüzlerce yıla rağmen bu gerçeği hala görmek istemez iktidar sahipleri..

Ben  bu olay vesilesiyle  hatırlatayım dedim..

NOT: Jean-François Solnon'un  "Sarık ve İstanbulin"  kitabını sindire sindire okuyorum.. Avrupalı'nın gözünden Osmanlı'ya objektif bir bakış.. Bu olayı da kitapta geçtiği ve çok ilgimi çektiği için biraz daha araştırıp sizlerle paylaşmak istedim. Eğer beğendiyseniz, benzer yazılar yine yazarım..


Hırslara kapılmadan ve her zaman sevgiyle kalın..




Devamını Oku

2 Kasım 2013 Cumartesi

#Bumerang Yılmaz Özdil Etkinliği'nde neler konuşuldu?

yilmaz özdil
 Yılmaz Özdil'i yazılarından takip ederim, bir iki televizyon programını da izlemiştim. Ortak çok yönümüz var.. O da Ege Üniversitesi'nde okumuş, ben de.. O bir gazeteci olarak iş hayatına Yeni Asır Gazetesi'nde başlamış, ben de mezun olunca mühendis olarak iş bulamayıp Yeni Asır Gazetesi tele satış servisinde iş hayatına başlamıştım.. O İzmir'li, ben de epeyce İzmir'de yaşadım ve İzmir sevdalısıyım.. Kıvrak bir kalemi var, sayfalarca yazılacak ciddi konuları esprili bir şekilde kağıda döküyor, bense henüz dokuz aylık  acemi bir blog yazarıyım.. Öğreneceğim çok şey olacak diye düşündüm ve zaten etkinlik sırasında tam da “yazma sürecinizle ilgili ipuçları verir misiniz ?” diye soru sormak üzereydim ki:
“-Sizler de blog yazarları olarak gazeteci sayılırsınız. Doğru bildiğinizden asla taviz vermeyin. Kısa ve öz yazma meselesine gelirsek de ben bu işin mutfağında yetiştim. Sayfalarca yazıyı bir iki kelimelik başlıklara nasıl indirgeyeceğimi zaman içinde öğrendim.. Benden size bir tavsiye. Alın elinize bir gazete yazısını, fazla sözcüklerin üzerini çizin.. Göreceksiniz ki bu işin sonunda yazının anlamı bozulmayacak. Kalanlar yazının özü, üzerini çizdiğiniz sözcüklerse yazarın egosudur. Gazetecilik, sandığınız gibi sosyal bir meslek değildir, analitik zeka gerektirir. Keşke bütün mühendisler gazeteci olsaydı, medyamız çok farklı bir yerde olurdu! Objektif gazetecilik diye bir şey de yoktur, aynı olayı her gazeteci kendi penceresinden aktarırdiyerek, zaten benim için çok değerli olan öğütleri de vermiş oldu.. Bir mühendis olarak hevesle yapmaya çalıştığım ve henüz acemisi olduğum blog yazarlığı için bana cesaret verdi.. Sırf bu paragrafta özetlediklerimi duymak bile, etkinliğe katılmanın bana ne kadar çok şey kattığını düşündürdü, iyi ki gitmişim..
Biliyorum, Yılmaz Özdil çok fazla röportaj vermediği, televizyonlarda çok sık yer almadığı için neler konuşulduğunu çok merak ediyorsunuz. Bu nedenle, aldığım notlara dayanarak, olabildiğince bütün konuşmayı size aktarmaya çalışacağım..

Hürriyet Gazetesi


Şık bir masa hazırlamışlar bizim için. Meyveler, kurabiyeler, kuru yemişler, tabaklar, çatallar hepsi tamam.. Yılmaz Özdil, o İzmir'lilerde çok gördüğüm esprili tarzıyla açtı konuşmayı ve :
“- Çok arabesk bir masa hazırlamışlar, bilseydik kebapçıda buluşurduk” dedi. Anladım ki tahminlerimde yanılmamışım. O, gazeteci yazar kimliğinden öte gerçek bir İzmir'li.. Hepimiz gülümsedik ve devam etti.
-Konferanslara katılmayı hiç sevmem. Yıllar önce üniversitedeyken Mehmet Ali Birand'ın konferansa geleceğini söylediler, hocalarımız soru sormamızı istedi.. Konferans başlayınca ilk ben parmağımı kaldırdım ve “çıkabilir miyim?” dedim.. Monologları hiç sevmem, güzel sorularınız varsa diyaloğa girelim o zaman..
Gündem belli zaten, benim ve eminim bir çok insanın da sormak istediği o soru hemen geldi..
Gazetecilerin işten atıldığı böylesi baskıcı bir ortamda nasıl bu kadar cesurca yazabiliyorsunuz?”
Cevap ise gayet kendisine yakışır bir tazdaydı:
“-Ben cesur değilim, böylesine vahim günler yaşanırken, asıl hiç bir şey yokmuş gibi yazan gazeteciler cesur.. Çok endişeli olduğum için ve de korktuğum için yazıyorum.”
Bu günlerde nedense herkesin merak ettiği o soru da hemen geldi ardından, bir arkadaşımız dedi ki:
“Cesur gazeteciler gazetelerinden uzaklaştırılıyor. Bir tek siz kaldınız, bunun nedeni nedir?
Yılmaz Bey, sanırım bu sorunun kendisine sürekli sorulmasından bıkmıştı, e haksız da sayılmaz.. Bana sorsalar böyle bir soruyu, ben cevap bile vermem, O verdi gerçi..
“- AKP'den para alıyorum, ondan kovulmuyorum! Bu soruyu bana değil, patrona soracaksınız. Bu, AKP'nin topluma pompaladığı bir sorudur. AKP'ye ait bir sorudur. Ben şimdi size işini namusuyla yapan yüzlerce gazeteci, onlarca tv muhabiri sayabilirim. AKP jargonunu bırakın bir kenara..”
soyleşi

Sohbet koyulaşmaya başladı.. 2011 yılında yapılan “gazetecime dokunma” yürüyüşünde kendisinin de olduğunu söyleyen arkadaşımız, bunun aslında Gezi Süreci'nin ilk adımları olduğunun altını çizdi ve  gezi sürecini nasıl değerlendirdiğini,  bu süreçte muhalefetin tavrını nasıl bulduğunu sordu.. Yılmaz Özdil, yine o kendine güvenli tavrıyla bence çok güzel bir yanıt verdi..
“- Ben o yürüyüşe gazeteci olarak değil, hapisteki Nedim Şener'e destek olmak için katıldım. Çünkü gazetecilerin ne mal olduğunu bilecek kadar bu meslekte deneyimim var. Gezi süreci, toplumun siyasetten önde gittiğinin bir göstergesidir. Muhalefetin yetersiz olduğunun bir göstergesidir. Üniversiteleri, dekanları, YÖK'ü almakla gençliği kontrol edemeyeceklerinin bir göstergesidir. Bu ülke kurulurken var olan devrim ateşinin, gençliğin damarlarında hâla dolandığının bir göstergesidir. İktidarın demokrasiyle bir alakası olmadığının, kendi vatandaşlarının üzerine ateş açabilecek kadar vahşileştiğinin, polisin polis olmaktan çıkıp adeta bir yeniçeri olduğunun göstergesidir.”
Belki bundan 30 sene önce de gündemi işgal eden, her daim işgal edebilecek gibi görünen o soru geldi ardından.. Sağ partiler son derece bütünlük ve dayanışma görüntüsü verirken, sol görüşün her zaman bölündüğü, gezi direnişi sırasında bile gruplaşmalar olduğu, bunun nedeni ve varsa çözümü soruldu.. Bu soruya keşke yanıt verilebilseydi yıllardır dedim içimden ve Özdil bakın nasıl yorumladı:
“-Yeni CHP, son derece beceriksiz bir muhalefet partisidir. AKP'nin 10 sene daha iktidarda kalmasını sağlayacak bir projedir. Bu yüzden, CHP'den muhalefet beklemeyin, boşuna beklersiniz! Bu mesele, sağ sol meselesi olması ötesinde, Türkiye'nin Atatürkçü çizgiden kopması meselesidir. Demokrat Parti ile başladılar, Adalet Partisi, Anavatan ve şimdi de bunlar.. Bunlar köksüz partilerdir. Bu gün nasıl Demokrat Parti yoksa, yarın da AKP olmayacaktır. Yani mesele, toplumu birleştiren Atatürk çimentosunun parçalanma meselesidir. Sol partilerin beceriksiz olması değil, Kemalist çizgide buluşma sorunudur bu..”
söylesi

Acar blog yazarları olarak konunun peşini bırakmadık elbet. Bir arkadaşımız, gezi ile başlayan sürecin devamını nasıl gördüğünü sordu. Özdil hemen yanıtladı:
- 2002 seçimlerinden önce İsmail Cem'in kurduğu parti, Ecevit'in yerini alacaktı. Amerika'dan bir vatandaş geldi, parti dağıldı. Sonra Cem Uzan'ın partisi kısa bir sürede %7 oy alınca adam şimdi yurt dışında yaşamak zorunda.. Deniz Baykal'ın kasedi çıktı, eskiden CHP'nin kapısından bile geçemeyecek olan adamlar, tarikatçiler, cemaatçiler yeni CHP'yi dizayn ettiler. Helikopter düştü, Yazıcıoğlu'nun partisi dağıldı.. Siz bana dünyanın herhangi bir yerinde bu kadar çok tesadüfün yaşandığı başka bir ülke gösterin, ben de size fikrimi o zaman söyleyeyim. Türkiye'de artık demokrasi yoktur, Türkiye artık bir din devletidir. “
Konu buraya gelmişken, etkinliğin olduğu gün meclise giren türbanlı milletvekilleri hakkındaki görüşü de soruldu Özdil'in. Yanıtı net ve kısaydı:
“- Mesele başları örtülü kadınlar değil, beyinleri örtülü erkeklerdir. Türkiye'yi anayasa karşıtı bir parti yönetiyor. Bu parti, laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu için yargılanmıştır. Bunun sonucunda türbanı konuşuyor olmaksa, geri zekalılıktır. Artık Türkiye laik değil, birinci sınıf bir din devletidir.”
Bu sözlerin üzerine yeri geldiğini düşünerek ben de şu soruyu sordum kendisine..
- Enver Aysever'in programında “Türkiye'nin önü açık, AKP alaşağı” dediniz. Müebbet muhalefet varken, bize kendi vizyonunuzdan, AKP alaşağı olduktan sonraki Türkiye panoramasını çizer misiniz? Umut var mı?
Sanırım böyle bir şey sordum, kendi sorumun bütün sözcüklerini maalesef hatırlayamıyorum. Aldığım cevapsa hiç de iç açıcı değildi, beklediğim umutlu sözler maalesef gelmedi. Çünkü sayın Özdil, gerçeklerin altını bir kez daha kalın çizgilerle çizdi, bakın nasıl yanıt verdi soruma:
“- 3 saniye sonrasında ne olacağını demokrasisinin geliştiği ülkeler konuşabilir.. Ama Türkiye'de demokrasi yok. Benim o günkü umudum, o güne kadar olan gelişmelerin ışığı altındaydı. Oysa kamuda türbanın serbest bırakılması ve sahte delillerle oluşturulan davaların Yargıtay tarafından bile onaylanması, bu umutları yok etmiştir. Silahlı kuvvetlerden tutun da sıradan insanlara bile yapılan komplolar söz konusudur. Dolayısıyla geleceğe dair bir şey söylemek mümkün değildir. Bu gün artık adaletli bir boşanma davası bile görülemez bu ülkede.. Çünkü, eğer sizin karşınıza türbanlı bir savcı çıkacaksa, siz de davanızın görülebilmesi için türbanlı bir avukat bulmak zorunda kalacaksınız. İnsanlar özel hayatında istedikleri gibi giyinebilirler, ama devlet eğer dini kıyafete bürünüyorsa, bu aslında örtünme özgürlüğü değil, başı açık gezme yasağı anlamına gelir. Bunları yavaş yavaş göreceğiz. Sağlık camiasında zaten vardı, şimdi eğitim camiasında da mahalle baskısı yavaş yavaş hissedilmeye başlanacaktır. Türkiye'nin geleceği, içinden çıkılmaz bir hal almıştır. Burada en avantajlı olanlarsa bölücülerdir. PKK-BDP önümüzdeki yerel seçimlerde çok büyük kazanımlar elde edecektir.
Bu cevapla, kalbimin sızladığını hissettim. Keşke benim bilmediğim güzel bir şeyler olsaydı da, keşke Sayın Özdil de bunları müjdeleyebilseydi! Keşke; ama gerçekler cidden hiç de iç açıcı değil maalesef.. Bir arkadaşımız bu yanıtın üzerine, elini taşın altına sokmak isteyenlerin ne yapmaları gerektiğini sordu. Özdil şöyle yanıtladı:
“ Ben siyasetçi değilim, bizler örgüt değiliz, tarikatçılar gibi birbirimize bağlı da değiliz. Bizi güvende tutacak tek şey, laik cumhuriyet ve hukuktur. Bu ortadan kalktığında artık AKP'nin de bir güvencesi olmayacaktır. Bir süre sonra AKP hakkında da kasetler çıkacaktır, Türkiye bu kadar rezil bir duruma gelmiştir artık. Bunu düzeltecek olanlarsa kendilerine çeki düzen vermeleri gereken siyasi partilerdir.”
yılmaz özdil

Sanırım gerçeklerin ağırlığı, herkesin canını sıkmıştı. Bir arkadaşımız konuyu Halk Tv'ye getirerek biraz bu ağır havayı dağıtacak o beklenen soruyu sordu. Halk TV'de Esad'la ilgili programda sosyal medyadan aşırı tepki alan Yılmaz Özdil, aslında ne demek istemişti ve hazır konu Halk Tv'den açılmışken, onların haber dilini Sayın Özdil nasıl buluyordu.. Bakın neler söyledi:
Basının penguene dönüştüğü bir ortamda Halk Tv'yi tebrik etmek lazım, çünkü teşekkür edilecek bir iş yapıyorlar. Bu durumda onların haber dillerini tartışamayız. Millet finoya dönmüşken, Halk Tv ve Ulusal Kanal'a teşekkür borçluyuz. Benim orada söylediğim şey şuydu: Tayyip Erdoğan'ın kötü bir adam olması, Esad'ı iyi bir adam yapmaz. Diyorlar ki biz buradan dinci teröristler gönderdiğimiz için, adam da böyle konuşuyor. Peki zamanında Esad, PKK'lı teröristlere ev sahipliği yaparken biz yine dinci terörist mi gönderiyorduk? Esad ile röportaj elbette yapılmalıdır. Cumhuriyet Gazetesi yaptı mesela, benim bir itirazım olmadı, olamazdı da! Bu röportajı CNN, NTV ya da başka bir kanal yapsaydı yine itirazım olmazdı. Ama eğer siz o röportajı, muhalefet partisinin kanalından yapıyorsanız, bu olay gazeteciliğe girmez, başka bir şeye girer. Halk Tv, CHP ile bağı olan bir kanaldır. Erdoğan'a ne söyleyeceklerse yüzüne söylesinler, Esad'a söytmesinler! Ben köşemde yazıyorum mesela. Aleyhimde başlatılan o linç kampanyasını da bizzat CHP vekili başlatmıştır. Bu Hatay vekili CHP'nin mi yoksa Esad'ın mı vekilidir?”
Bu sözleri, eminim ki kendisine karşı çıkan bir çok kişiyi tatmin edecek kadar net bir yanıt olacaktır. Bu sorunun ardından benim gözlemlerime göre Yılmaz Özdil'i en çok sinirlendiren soru geldi. Bir arkadaşımız,
“Apolitik gençliğin bile okuduğu bir yazarsınız. Ve açık açık cesurca yazıyorsunuz. Hiç tehdit aldınız mı, sizi hep toplum içinde görüyoruz, yaşam tarzınızda bir değişiklik yapmanız gerekti mi?” diye sorduğunda Özdil biraz sert bir yanıt verdi.
“- Ne yapacaksınız, beni vuracak mısınız? Bu soruyu sorarak neyi merak ettiğinizi anlayamadım. Öldürülmekten korktuğumu soruyorsanız eğer, evet korkuyorum. Peki bunu bilmenin size ne faydası olacak? Silah taşıyor muyum, korumam var mı sorularının yanıtı size ne fayda sağlayacak? Gazeteciler Superman, Batman falan değillerdir. Bizler sıradan insanlarız ve sıradan insanlar gibi ölümden korkarız, ama bunu bilmek size bir fayda sağlamaz. Sıradan gazetelerde yazıp da kendilerine kahraman süsü veren, “ölmekten korkmuyorum” diyen gazeteciler toplumu bu hale getirdi. Benim gazeteci olarak tehdit altında olmam, bu hükümetin, emniyet genel müdürünün, valisinin ayıbıdır. Gazetecilerin tehdit edilmesi bir utançtır. .Bu sorunun, canlı yayının olduğu bir ortamda sorulmasının ise kimseye faydası yoktur.”
17 yaşında olduğunu söyleyen, grubun sanırım en genci olan arkadaşımız biraz medyadan yakındı. Kapalı bir kutu var, sosyal medya deyin, televizyon deyin, herkes ona inanıyor, kimse yargılamıyor dedi.. Özdil yine kıvrak bir cevap verdi:
“- Einstein der ki: ben her şeyi anladım ama insanlar nasıl anlar anlamadım.. AKP, medyaya rağmen iktidara gelmiş bir partidir. Şu an yalakalık yapan medya, 2002 öncesinde AKP aleyhine yayın yapıyordu, bunlardan bir şey olmaz diyorlardı. AKP seçimi kazandı ve geldi. Demek ki millet, medyayı önemsememiş. Medyanın herkesi etkilemesi mümkün değil. Bu yalaka medya da hiç bir şey yapamayacak ve AKP de bir gün gidecek. Yalakalar da ya yurt dışına kaçacak, ya da mesleği bırakacaklar. Aynı ahlaksızlıkları, aynı yalakalıkları daha önce de yaptılar. Mesela 12 Eylül darbesinin bir numaralı şakşakçısı, bu gün de AKP'yi şakşaklıyor. Ama o dönemlerde internet yoktu, sosyal medya yoktu, kayıt yoktu. Buna güvenerek, Türkiye'nin de ortalama yaşının 27 olmasına güvenerek, o günler unutulduğu için bu gün yalan söyleyebiliyorlar. Ama bugün, internet çağında yaşıyoruz, herşey kayıt altında.. Bugün söyledikleri yalanlar, AKP'den sonra hepsinin suratına vurulacak. Bu ahlaksız yalanlar, bence AKP'nin iktidarda kalmasını sağlayamaz. AKP'nin bu kadar çok oy almasının bir çok nedeni var ama bu nedenlerden biri bence medya değildir. Benim size önerimse şudur. Yalaka ise izlemeyin. "Ben A yazarını seviyordum, kovuldu ama B yazarı var " diye o gazeteleri satın almayın. Hem satın alıyorsunuz, hem izliyorsunuz, hem de şikayet ediyorsunuz.. Hasta mısınız, mazoşist misiniz? Almayın ve izlemeyin.. Biz gazetecileri, televizyonları ancak toplum terbiye edebilir. İsimlerini vermeyeyim, bir sürü ulusal gazete var, gidin onları alın, destek olun..”
söylesi devam ediyor

Bilmiyorum aynı havayı yansıtabiliyor muyum size ama, konuşulan konular, ortam bizi gerçekten de çok etkiledi.. Bir söyleşi bu kadar mı zevkli olur, insan bu kadar mı sıkılmadan dinler.. Öyle ki, Bumerang ekibinin özenle hazırlattığı hiç bir yiyeceğe elimizi sürmedik, konsantrasyonumuz bozulmasın diye neredeyse su bile içmedik diyebilirim.. Keşke televizyonlardaki tartışma programlarında hep bir ağızdan konuşan sözümona gazeteciler, yazarlar, çizerler yani profesyonel panelciler, biz amatör blog yazarlarını izleyip ders alabilseler diye düşündüm bir ara..
İçimizdeki ODTÜ'lü bir arkadaş, AKP'nin eğitime el atmasından konuya girdi. Her yerde üniversite adı altında binalar açılmasını, oralara AKP'nin kendi rektörlerini atamasını dile getirdi. Oysa üniversitelerin özgür düşüncenin yeşereceği tek yer olduğunu, son zamanlarda da ODTÜ üzerine oyunlar oynandığını dile getirdi ve Özdil'in fikirlerini sordu. Özdil'se şöyle yanıtladı:
“Bu işler ODTÜ'yü güçlendirir arkadaşlar. Üniversiteleri ele geçirerek gençliği ele geçiremezler çünkü. Bunu gezi sürecinde gördük. Her şerde bir hayır var ayrıca.. Bu gün dikey sınıflar ortaya çıktı.. Mesela bu gün AKP sayesinde TUSİAD ve Disk, yeri geliyor aynı şeyi düşünüyor.. CIA'nin bile başaramadığını AKP yaptı. Futbol taraftarları, Fenerli'si GS'lisi BJK'lısı omuz omuza eylemlere katılıyor. Yani toplumu bölme çabaları, AKP'nin de mahvolmasına sebep olacaktır.”
Etkinlik için İzmir'den gelen arkadaşımız ise konuyu bu noktada İzmir'e getirdi ve Aziz Kocaoğlu hakkındaki düşüncelerini, yerel seçimlerde İzmir'in nasıl sonuçlar alacağını sordu. Yılmaz Özdil'in bu soruya karşı da yanıtı oldukça netti. Özetle şöyle söyledi:
“ Aziz Kocaoğlu ile İzmir rekor sonuç alır. AKP de İzmir'de anca gider! İzmir belediyesi, borçsuz bir belediyedir, Türkiye'nin de en iyi yönetilen belediyesi olmuştur. Çünkü AKP, İzmir'e sürekli saldırdığı için, sürekli müfettişler gönderdiği için açık vermemesi gerekiyor. İzmir Belediyesi, dünyanın en iyi gelişen belediyeleri arasında yer aldı, bunu bilmiyorsunuzdur çünkü medya yazmadı. İzmir medyasının da çoğunu satın aldılar.. AKP yapıyor diye söylemiyorum ama, İzmir'de sabah 9 akşam 6 mesai ile belediye otobüslerine binip belediye aleyhinde para karşılığı konuşan insanlar var.. Yine aynı şekilde Alsancak'ın kafelerinde günlük 100 dolar aldıklarını bildiğimiz, türbanlı arkadaşlar var. Sadece büyükşehir de değil, İzmir'in bütün ilçelerinde çok başarılı belediyeler var. Mesela Seferihisar çok küçük bir belediyedir, ama dünya çapında ödül almıştır.
Herkes biraz İzmir'lidir, bunun için izmir'de doğmak gerekmez. Bu bir zihniyet meselesidir. İşgal edildiğinde kurtuluş savaşı başlayan, işgal bittiğinde o ulusun kurtuluş savaşının da bittiği dünyadaki tek şehirdir İzmir. İzmir'de Tayyip Erdoğan Caddesi olamaz. Hatay daha Türk topraklarına katılmadan önce İzmir'de Hatay semti vardı.. Yani İzmir'i İzmir yapan şey, Mustafa Kemal devrimlerinin kendisidir. Eğer siz hayata Mustafa Kemal penceresinden bakıyorsanız, nerede doğmuş olursanız olun, İzmir'lisinizdir. Tarihteki seçim sonuçlarına bakın, İzmir hangi zihniyette direniyorsa, Türkiye'nin kararı hep o yönde olmuştur. İzmir'de yaşayan yurttaşlar, özgürlük ve demokrasiyi kaybetmek istemezler. İşte AKP'nin korktuğu da budur. İzmir'i alamazsa, her ilin İzmir'leşeceğinden endişe duyuyorlar. Bakın İzmir bilinci nasıl yayılıyor. Son seçimlerde İzmir'i alamadılar, Manisa'yı da kaybettiler, Muğla'yı da Balıkesir'i de.. Çünkü İzmir bilinci bütün Ege'ye yayılmaya başladı. İzmir'i para ile, yalaka medya ile satın alamayacaklardır. Bana göre Türkiye'nin en namuslu siyasetçilerinden biri olan Aziz Kocaoğlu, İzmir'de rekor bir oy alacaktır.”
İzmir sevdalısı olan, yüreğinin bir kenarı İzmir'de çarpan biri olarak ben de İzmir'li olma konusunda çok benzer şeyler düşünüyorum. İzmir'in AKP'lileşmesinin, Türkiye'nin de sonu olacağını iddia ediyorum..
Bir soru üzerine sosyal medyayı elbette takip ettiğini ama gerek Twitter, gerekse Facebook hesaplarının Hürriyet Gazetesi tarafından yönetildiğini söyleyen Özdil'e bu gün yaşanan bölünme ile 80 öncesi yaşanan bölünme arasındaki farklar da soruldu..
Özdil bu soruya da şöyle yanıt verdi.
Bu gün Türkiye'nin toplumsal mutabakatı bölünmüştür. 80 öncesinde insanlar sağcı solcu diye bölünmüştü, ama hukuk yerinde duruyordu. 12 Eylül döneminde bile bu ülkede hukuk vardı. Bu gün ise maalesef Türkiye'nin ruhu bölünmüştür. Şu anda herkes birbirine düşman ediliyor. Asistan, öğretim üyesine karşı, hasta bakıcı doktora karşı tavır almış durumda.. Hatta bu ülkenin başbakanı, komşularınızı ispiyon edin bile dedi. Eskiden Fenerli GS'lıya karşıydı, ama artık aynı takımın taraftarını birbirilerine düşürdüler.”
Bu yanıtın üzerine bir arkadaşımız konuyu biraz daha açtı.. Bizim de birbirimize düşesimiz varmış, kendimize ne kadar da az güveniyormuşuz, hemen teslim olduk dedi.. Konu iyice detaylandı ve bakın Yılmaz Özdil nasıl bir açılım getirdi bu noktada:
“ Bundan öncesinde iktidara gelen siyasi partiler, bu ülkenin insanlarına çok hoyrat davrandılar. AKP de bundan önceki iktidarların hatalarının toplamıdır. Mesela bu gün AKP zenginleri deniliyor, ANAP'ın zengini yok muydu? Hırsız laik olunca problem olmuyor da, dinci olunca mı problem oluyor?
Ben AKP'nin iktidara geliş nedenlerini haklı görüyorum. PKK'nın da çıkışında haklı sebepler vardır. Ama bu sebepler, ne PKK'nın yaptığı terör eylemlerini ne de AKP'nin yürütmesindeki yanlışları meşru kalmaz.. Ben eminim ki geçmişte Ecevit'e oy veren bir çok insan, AKP'ye oy vermiştir. Mesele AKP meselesi değildir, Türkiye'nin de dramı zaten budur. Ama AKP'nin yaptıkları da eleştiriye açıktır ve eleştirilmelidir de zaten..”
Kendisinin de aslında 10 yıllık gazeteci olduğunu belirten bir diğer katılımcı arkadaşımız, köşe yazarlarının iktidarla uğraşmasının aslında işin kolay kısmı olduğunu, muhalefetin adam edilmesi için aslında muhalefete muhalefet edilmesinin daha doğru olduğunu ve muhalefetin eleştirilmesi gerektiğini söyledi.
Özdil ise bu konuda şöyle bir açıkmalama yaptı.
“ Ben zaten muhalefet partilerini eleştiriyorum ve yazıyorum da. Bugün Bekir Coşkun, Ümit Zileli, Emin Çölaşan gibi bir çok yazar, muhalefeti de eleştiren yazılar yazar, ama yalaka gazetecilerin hiç biri AKP aleyhinde tek bir yazı yazamaz.
Artık söyleşinin sonları yaklaşmıştı. Bütün bu yoğun gündemin belki de tek kişisel sorusu ise ne tür kitaplar okuduğu sorusu oldu.
-Mesleğim gereği yeni çıkan kitapları, çok satanları takip etmeye çalışıyorum ama benim en sevdiğim yazar Kemal Tahir'dir. Bana göre Türk edebiyatı Kemal Tahir ile zaten bitmiştir. Gençlere de O'nun kitaplarını okumalarını tavsiye ediyorum. Kişisel olarak ise mikro tarih her zaman ilgimi çekmiştir. Mesela çatalın tarihini çok merak ederim, saatin tarihi, araba lastiğinin tarihi.. Yani hem eşyaların, hem de insanların mikro tarihleri her zaman beni çeker..

Olabildiğince detaylı bir şekilde sizlere aktarmaya çalıştığım yaklaşık iki saatlik etkinlik böyle geçti işte.. Sonrasında tahmin edeceğiniz üzere kendisine kitap imzalattık, fotoğraf çektirdik..
SON SÖZLER:
Bu etkinliği düzenleyen Bumerang ekibine ve bize 2 saatini ayıran Yılmaz Özdil'e çok teşekkür etmek isterim. Kendi adıma çok şey öğrendim. Benden çok daha deneyimli blog yazarlarıyla tanışma fırsatı bulmak, onlarla söyleşmek ise ayrı bir keyifti.. Yaklaşık 3000 kelimelik bu yazıyı yazarken ise gazeteciliğin ne kadar zor bir meslek olduğunu bir kez daha anladım. Hayatımda belki de ilk kez röportaj benzeri bir yazı hazırladım çünkü.. Umarım sizler de keyifle okumuşsunuzdur..
Başka etkinlik haberlerini tekrar sizlerle paylaşmak ümidiyle,
Sevgiyle kalın..







Devamını Oku

1 Kasım 2013 Cuma

#Bumerang Yılmaz Özdil Etkinliği başlamadan önce..

Bumerang Deneyim Günleri'ndeki Yılmaz Özdil etkinliğine katılmak için politik bir içerik veya bir kitap eleştirisi yazısı göndermek gerekiyordu. Jüri değerlendirmesi sonucunda da 10 blog yazarı, bu güzel etkinliğe katılmaya hak kazandık. Merak edenleriniz için belirteyim, şuradaki yazıyı göndermiştim ben de..

Bir önceki yazımda, biraz da istanbul'un kent sorunlarına dokundurarak Hürriyet binasına nasıl gittiğimi anlatmıştım.
1,5 saat gibi İstanbul koşullarında normal karşılanabilecek bir yolculuktan sonra “Hürriyet Dünyası” denilen ve gerçekten de çok güzel olan binaya ulaştım. .
hurriyet

Devasa bir alanda yapılmış olan bu yerleşkeye girdiğinizde, yolda gördüğünüz bütün o kötü manzaraları unutarak bambaşka bir dünyada buluyorsunuz kendinizi... Oldukça modern, havadar, geniş, tertemiz.. Kadınlar tuvaletinde çorabı kaçanlar için “çorap otomatı” bile düşünülmüş, lavabolardan sıcak sular akıyor, duvarlar galeri gibi, biz iki katını görebildik, gerçekten de muazzamdı.. Orada çalışanları bu anlamda şanslı addettim, ne yalan söyleyeyim..

Ama...

Tam da dün Şafek Pavey'in o tarihe yazılacak harika konuşmasında bir cümleyle değindiği sorunla karşılaştığımda, cidden hayal kırıklığı yaşadığımı da söylemeden geçemeyeceğim.. En ince detayların düşünüldüğü o binanın girişindeki merdivenlerde trabzan yoktu! Binlerce kişinin çalıştığı o binada hiç engelli yok mudur, varsa da o merdivenleri nasıl çıkıyordur bilemem elbette! Ama Hürriyet Gazetesi yetkililerinin, eğer yazım ellerine ulaşırsa bu hatayı telafi edeceğini umut ediyorum.. Mimarı ise esefle kınamaktan kendimi alamıyorum..

Her neyse, girişte kaydımı yaptırdıktan sonra bahçedeki Hürriyet kafelerinden birine oturdum.. Bir süre sonra diğer arkadaşların bazıları da geldiler ve kendileriyle tanıştık. Durumbildirimi, Votkalimon, Banunundunyasi ve Kayipruh blogları ile keyifli bir sohbet başladı aramızda.. Etkinlik saatine kadar zaten bizler ülke sorunları hakkında hararetle konuşmaya başlamıştık bile..

Sonrasında da bu güzel etkinliğin mimarları sevgili Ahmet Erten ve Hilal Meriç, bütün sempati ve samimiyetleri ile bizleri etkinliğin yapılacağı odaya aldılar.. Kendilerini ben çok sıcak buldum ve çok sevdim, bir kez daha teşekkür etmek isterim..
bumerang ekibi
DurumBildiri.Twitter'dan alıntıdır


Kameralar, fotoğraf makineleri elbette bizlere yabancıydı, ama bizi öyle sıcak karşıladılar ki,
heyecan falan kalmadı..

Yerlerimize oturduk ve Yılmaz Özdil, kocaman bir gülümsemeyle bize “Merhaba” dedi..

Devamı geliyor..


Devamını Oku

Hürriyet Bumerang, Yılmaz Özdil Etkinliği'ne nasıl gittim?

Etkinlikle ilgili yazım uzunca  ve hatta parça parça olacak, bence siz okumayı burada keserek bir “virgül” koyun, çayınızı kahvenizi yanınıza alın ve rahatça yayılıp sonra devam edin..

Kadıköy'den Hürriyet Binası'na nasıl gittim?

İşte tam da bu aşamada Yılmaz Özdil yazılarına yakışır nitelikteki çelişkiler yumağı ile yüzleşmeye başladım. Nasıl gidecektim?
Kadıköy'den Bağcılar'a gitmek, Kadıköy'den Edirne'ye gitmekten daha zor inanın.. Ben ki Bağcılar'a daha önce adım atmamış insanım. Mantıklı bir  yol planlaması yapmam şarttı nitekim. Toplu taşıma denen şeyi kullanan bütün modern Avrupa vatandaşları gibi davranmaya çalışıyorum, hem de İstanbul'da! Ne büyük eziyet, gerisini siz tahmin edin artık..
Çok övdükleri, asrın projesi  ilan edilen Marmaray' a binsem, son durak Kazlıçeşme'de ineceğim, ya sonrası? “Sefillik” cevabıyla bu alternatifin üzerini çizdim. 20 dakika yürüyüp sonra Metrobüs'e binsem, Yenibosna'ya bir saatte giderim, sonra ne yapacağım?
Açtım telefon Hürriyet Gazetesi'ne.. İyi ki de açmışım.. 
"-Metrobüs'e binseniz, Yenibosna'da tekrar dolmuşa binmeniz lazım, o da 1 saat sürer, dolmuştan indikten sonra yaklaşık 20 dakika da yürümeniz lazım” dediler.. Bu da toplamda 2 saat 40 dakika yapıyor! Yuh ki ne yuh! Sahi İstanbul'da olimpiyat yapacaklardı değil mi? Hadi biz alışkınız da, elin Avrupalısı sporcular helak olacaklardı, Allah'tan Tokyo kazandı da aleme rezil olmaktan kurtulduk! 
Hürriyet Gazetesi'nden yol tarifi sorduğum beyefendiye ne kadar teşekkür etsem azdır, bana en mantıklı çözümü buldu.
Motorla Eminönü'ne geçin, oradan da Başakşehir otobüslerine binin, kapının önünde inersiniz.” dedi.
eminönü
Eminönü karmaşası..
Motorla Eminönü'ne geçmek yaklaşık 30-35 dakika sürdü.. Buraya kadar problem yok.. Bir yılı aşkındır Eminönü'ne gitmiyordum, adımımı atınca hiç bir şey kaybetmediğimi, hatta bu rezaletten uzak olduğum için ne kadar şanslı olduğumu düşündüm..
Motor iskelesine adımımı atınca inanın kendimi, belgesellerde gördüğüm herhangi bir Orta Doğu ülkesinde gibi hissettim.. Bir karman çormanlık, bir grilik, bir pislik, bir keşmekeş! Neye uğradığımı bilemedim.. Havada keskin bir duman kokusu, balık değil de simit yemek isterseniz örneğin, mideniz bulanacak cinsten.. Yerler pis, özensizce yerleştirilmiş mısırcı, kestaneci, simitçi tezgahları görüntü kirliliğinden başka bir şey değil. Daha vakit var nasılsa, bir çay içeyim dedim ama ne mümkün! Estetik yok çünkü.. İnsan çay içeceği mekanda, hele de deniz kenarındaysa biraz ruhu okşansın istiyor..  Bağıran çağıranlar bir taraftan, yerlerde yarısı içine göçmüş bildiğiniz gri beton, bir tane yeşil yok!
Kaç, kurtar kendini ” dedim içimden! Şöyle yola doğru bir baktım, ileride dağınık halde duran otobüs duraklarını görünce içim ezildi.. Hangisi nereye gidiyor öğrenmeniz için ya hepsini tek tek dolaşacaksınız -tabii ki ezilme riskiniz de var karmaşada- ya da klasik yöntemle insanlara hangi otobüsün nereye gittiğini soracaksınız. Böyle bir kaos ortamında detaylı bilgi alabileceğiniz bir pano, bir ekran bulabileceğinizi zannediyorsanız hatırlatayım, burası Türkiye! Yani, bir kaç kişiye sormadan işinizi halletmeniz neredeyse imkansız! Pano mano da neymiş allasen! Bir kaç kişiye dememin asıl nedeni de biliyorsunuz bizim yardımsever yurdum insanlarının, bilmedikleri sorulara da cevap verme gayretleri meşhurdur..
Ben de mecburen klasik yönteme başvurdum ve kendime garantiye almak için direkt otobüs şoförüne sordum, “öndeki 78 numaraya sor “ dedi.. Öndeki 78 numaranın şoförü ise 
“-Bu geçmez, bak orda 146'lar var, onlara sor “ dedi... Sahi ben binlerce turistin geldiği tarihi yarımadadaydım değil mi? İstanbul dünyanın incisi diyorlar ya, haklılar.. Ama sadece coğrafi anlamda..  Büyükşehir Belediyesi denetiminde olan ve her geçen gün Eminönü'ne daha çok benzeyen güzelim Kadıköy iskele sahili ve Eminönü'nde bu anlattığım, aslında harika bir yaşam alanı olabilecek rezaletini görmeyenler, lütfen ahkam kesmesinler! Bunlar üstelik iki küçük örnek sadece! 
Şehirleri yönetmek için biraz estetik bakış açısı gerekir, ucube üst geçitlerle, ne idüğü belirsiz betondan meydanlarla bu işler olmuyor beyler!

 
Eskişehir
Eskişehir, mükemmel görünüyor!
Bakınız sol fotoğrafta Eskişehir resmi var..
Deniz yok, boğaz yok ama çok güzel görünmüyor mu?
Söylemesem, kesin Avrupa şehirlerinden birinin resmini koyduğumu sanırsınız..
İşte şehir yönetmek, belediyecilik böyle bir şeydir.. Kamu yararına bir şey yaparken, estetik kaygıları bir kenara atmayacaksınız!
 Sayın Büyükerşen'e saygılarımı iletiyorum bu arada yeri gelmişken..

 Merak ediyorum, İstanbul'daki bu meydanları böylesine iğrenç hale getirenler, acaba evlerinde hiç sardunya bile yetiştirmiyorlar mı?

Bu estetik canavarlarına içimden neler söylediğim bana kalsın, siz de eşlik edebilirsiniz!

Girizgah çok uzun oldu farkındayım, Evdeyazar sokağa çıkınca böyle oluyor demek ki.. Aslında Yılmaz Özdil buluşmasında değindiğimiz memleket sorunlarına güzel de bir giriş oldu bu yazı..
Söylendiği gibi 146/B otobüsüne bindim.. Şoförün sakalları bıyıkları bakımsız, gömleği ütüsüz, bağrını açmış arabesk şarkıcıları gibi, bir elinde telefon – telefonu zaten yol boyunca hiç kapatmadı- filmlerdeki bıçkın delikanlılar gibi halleri vardı..
Güya otobüslerde şoförün arkasında bir ekran var, o ekranda bir sonraki durak yazıyor ve sesli anons sistemi ile de yolcular uyarılıyor.. Tabii ki burası İstanbul, burada kurallar işlemez.. Şoför Bey'in canı mı istemedi, yoksa ekranı bozuk muydu bilinmez, sistem çalışmıyordu.. Hiç şaşırmadım, doğrusu öyle bağrı açık şoföre de böyle arabesk bir çalışma tarzı yakışırdı.. Sistem çalışmadığı için herkes şoföre soruyordu:
      -Evladım, vergi dairesine ne zaman geleceğiz?
      -Şoför Bey, Hastahane'ye geldik mi?
Duraklarda bekleyen zavallı insanlar da aynı benim gibi sorular soruyorlar çaresizce:
     -Vatan Caddesi'nden geçer mi?
     -100. Yıl'dan geçer mi? gibi..
Ben de sordum tabii ki,
Hürriyet Binası'nı kaçırmayayım, aman unutmayın” diye.. Düşünsenize bir kaçırsam, eziyet devam edecek!
Birisi “Avrupa Birliği bizi almadığı için kendisi kaybediyor” gibi bir şey mi söyledi, duymamış olayım! Mega kent İstanbul'da bu rezaletler devam ettiği sürece sakın o lafı lütfen bir daha ağzınıza almayın!
Evden çıkmadan önce İETT'nin “oraya nasıl giderim” adlı sitesine de baktım oysa ki! Ama kardeşim, insan bu kadar mı kullanışsız site yapar? Yazıyorsun gideceğin adresi, hopp, yazdığın adres siliniyor, bir daha yazıyorsun yok! Siteyi kullanmak, cidden sinir savaşı gibi bir şey, sonunda vaz geçiyorsun..  Gideceğin yeri bilmezsen, toplu taşımayla bu şehirde bir yere ulaşamazsın nitekim! Bu İETT'nin sitesi de öyle, durak adını biliyorsan sorun yok.  İyi de adres var elimde, durak adını bilmiyorum, ne yapacağım? Cevap belli, ilkel yöntemlerle insanlara soracaksın!
  Bir de diyorlar ki, "insanlar toplu taşımaya alışamadılar!"
Düzelt, sistemini adam gibi kur, çalışanlarını eğit, insanlara nasıl davranılacağını öğret, bilgilendirme panoları yap, otobüs duraklarını düzene sok, temiz tut, bak bakalım insanlar toplu taşımaya alışıyor mu?
Neyse efendim bu maceralı ve de ister istemez muhalefetime maruz kalan otobüs yolculuğu da trafik pek yoğun olmadığı için yaklaşık 40 dakika sürdü.. Yani ben Kadıköy'den Hürriyet Gazetesi'ne toplamda 1,5 saat gibi bana göre çok başarılı olan bir sürede ulaştım..
Randevumuz 16:00'da idi, saat ise henüz 14:30'du..
"Nema preblema", nasılsa vardır kafeleri otururum dedim.. Öyle de oldu..
Gördüğünüz gibi bir sayfa yazı yazdım, hala etkinliğe geçemedim bile..Bir soluklanalım, devamı da gelecek yarın ya da yarından da yakın bir sürede..
Takipte kalın..








Devamını Oku

29 Ekim 2013 Salı

Bu gün, en büyük bayram..




İçeride ve dışarıdaki düşmanlarla mücadele etmek kolay değildi. Bir hayaldi, ulaşılması çok ama çok zor bir hayal..
Henüz 42 yaşında olan o büyük lider, o büyük komutan, o büyük dahi, o büyük devrimci, o büyük aydın insan, bu hayali gerçekleştirerek bize büyük bir armağan verdi.
İsteseydi saltanatı devam ettirebilirdi, bunu yapmadı!
İsteseydi bu ülkeyi yoktan var edecek büyük atılımlara kafa yormak yerine keyfine bakabilirdi, yapmadı!
Vatandaşların hepsi eşit haklara sahip olsun istedi, kadınlar da seçme ve seçilme hakkına sahip olsun istedi, medeni dünyadan uzak olmayan bir ülke olsun istedi.. Bu ülkenin kendi bilim insanları, kendi aydınları olsun istedi.. Asker kökenli bir lider olmasına rağmen, eğitim, kültür ve sanata aşırı önem verdi. Çünkü O, çağının çok çok ötesinde düşünebilen çok yönlü bir insandı..
Hayatı boyunca düşmanlarının bile hayran olduğu olağanüstü yeniliklere imza attı..
O bizim için çok büyük bir şanstı..
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü, bize armağan ettiği cumhuriyetin 90. yıldönümünde saygı ve sevgiyle anıyorum..
Değerini hep bileceğiz, değerlerini yaşatacağız..
Bayram
1970'li yıllardan bir bayram fotoğrafı..

vatan sevgisi
vatan menfaatten üstündür




Devamını Oku

28 Ekim 2013 Pazartesi

Hala yarışma bitmiş sayılmaz

Evet Bumerang'ın blog yarışması tüm hızıyla ve heyecanıyla devam ediyor. Biraz önce şimdiye kadar en çok oyu alan ilk 50 bloğu açıkladılar ve Evdeyazar, en çok oyu alan ilk 50 bloğun içinde maalesef yok ..
Ama oylama işlemi 11 Kasım'a kadar devam ediyor. 
Sevgili takipçilerim, oy vermediyseniz hala verebilirsiniz..

Son güne kadar yarışma heyecanından kopmak istemiyorum, şimdiden teşekkürler:)


Bumerang Ödülleri Oy Ver!
Devamını Oku

25 Ekim 2013 Cuma

Finansbank’tan Bilinçli Harcama Hareketi

Finansbank, ilk defa kredi kartı sahibi olacaklar için bir ilki gerçekleştiriyor.

Daha önce kredi kartı olmayıp ilk defa kart alacaklara, bilinçli harcama alışkanlığı kazandırmak için Yılmaz Vural ile “İlk Kartım” programında bir araya geliyor.


Farklı hedef kitlelere hitap eden pek çok kartı olan Finansbank, müşterilerinin bilinçli harcamalar yapmasına verdiği önemi “İlk Kartım” programı ile gösteriyor. “İlk Kartım” programı kapsamında, limit kısıtlamadan hatırlatma servislerine, İnternet Bankacılığı ve ATM gibi hızlı kanallardan anında hesap bilgisi öğrenmeye kadar pek çok özelliği kullanıcılarına bilinçli harcamayı öğretmek için kullanıyor.

Peki kredi kartı sahiplerini “İlk Kartım” bilinçli harcama hareketinde neler bekliyor?

BORÇLARI ARTMASIN DİYE LİMİT KISITLAMA

Kredi kartını alan kullanıcıların bilinçli harcamayı öğrenmeleri için ilk7 ay limitleri kısıtlanıyor. Bunun nedeni, kart sahiplerini borçlarını aniden artıracak hareketlerden korumak. Kart kullanımını düzenleyen ve harcamalarını bütçelerine göre yapan kullanıcıların limitleri açılıyor. Kartlarını diledikleri gibi kullanma imkanı veriliyor.

ÖDEMELERİNİ UNUTMASINLAR DİYE HATIRLATMA SERVİSLERİ

Finansbank “İlk Kartım” platformunun en önemli servisleri arasında, hatırlatma servisi yer alıyor. Kart sahiplerine borçları ve ödeme zamanları hatırlatılarak, gecikme nedeniyle artan borç yükünü ortadan kaldırmak hedefleniyor.

Kart sahipleri, harcamalarını kontrol etmek için kendilerine üst limit belirliyor. Farkında olmadan bu üst limit aşıldığında, hatırlatma servisleri tarafından uyarı yapılıyor.

BİLİNÇLİ ALIŞVERİŞ İÇİN LİMİT SORGULAMA

“İlk Kartım” programı, bütçe planlamasını da kolaylaştırıyor. Anında limit sorgulama özelliği ile tüm kart sahipleri, limitlerini SMS atarak hızla öğrenebiliyor. Bu da onları daha bilinçli harcama yapma konusunda teşvik ediyor.

İŞLEMLERİNDE HIZ KAZANMALARI İÇİN HIZLI BANKACILIK

Bilinçli harcama alışkanlığı kazandırmak için yaratılan “İlk Kartım” programı, kart sahiplerini hızlı bankacılık işlemleriyle tanıştırıyor. İnternet Bankacılığı, ATM ve Telefon Bankacılığı gibi hızlı bankacılık işlemleri, tüm kart sahiplerinin bankacılık işlemlerinde hızlanmasını sağlıyor.

Program boyunca bilinçli harcamayı ve ödemelerini düzenlemeyi öğrenen kart sahiplerinin limitleri ve kart özellikleri zaman içinde artıyor. Böylece kart sahiplerinin kredibiliteleri de yükseliyor.

Kredi kartı kullanımını daha bilinçli hale getirmeyi hedefleyen “İlk Kartım” programı, bilinçli kullanıldığında kredi kartının büyük kolaylık sağladığını ve bütçeleri rahatlattığını anlatmak için oluşturulmuş başarılı bir sosyal sorumluluk projesi. Bu proje boyunca, kart sahiplerini rahatlatacak bilinçli harcama hareketi “İlk Kartım” Finansbank’tan, bilinçli harcama taktikleri Yılmaz Hoca’dan.

Program hakkında detaylı bilgi sahibi olmak ve başvuruda bulunmak için tıklayın;

www.ilkkartim.com.tr

Bir bumads advertorial içeriğidir.
Devamını Oku