17 Temmuz 2022 Pazar

SÖYLENME MODU - VOLUM1 - Kahvaltının mutlulukla ilgisi?

Çok kıymetli blog takipçilerim,

Kemerlerinizi bağlayınız. Az sonra hep birlikte ota (m)oka söylenerek topluca katarsis yaşayıp en sonunda sessizce dağılacağız. Baştan söyleyeyim; neye söyleneceğimi, yazının nereye varacağını şu an hiç bilmiyorum.



Sadece “Söylenmeye niyet ediyorum.”

Yani “Giriş-gelişme-sonuç-ana fikir-baş karakter-yardımcı oyuncu-zaman kurgusu...” gibi beklentileriniz varsa, bu okuduğunuz cümleden sonra direkt başka kanala geçebilirsiniz. (İzin veriyorum, pardon ne haddime efendim, ağzımdan diktatörce bir emir kaçtı. İzin hakkınızı siz kendiniz şey edebilirsiniz.)

Niye mi böyle yapmak istiyorum? Birincisi aylardır sus sus sus, nereye kadar modundayım. Yazdığım sildiğim karalamaların haddi ve hesabı yok cidden. İkincisi; birlik ve beraberliğe hiç olmadığımız kadar ihtiyaç duyMAdığımız şu hassas sürreal günlerde, konu bütünlüğünü kurgulamak namümkün de ondan.

(Olanaksız anlamında)

Bu nedenle de aklıma gelen ne varsa atmayı ve tutamamayı çok aşırı istiyorum, hadi bakalım hayırlısı…

Niyetimi bu şekilde açık ve seçik beyan ettikten sonra, tatilin son günü olması sebebiyle de zaman kaygısı olmadan pencereyi açıp rahat rahat oturuyorum şu an salonda. Sokağın sesi geliyor katman katman kulaklarıma. Önce kargalar, sonra martılar, sonra bakkal Ali Abinin karşısındaki muhalif komşusuna “O çok iyi, çok saf bir adam; çevresindekiler kandırıyor!” deyişi. Ve bunu ben bildim bileli tekrarlayışı. Ve benim bu cümleye asla şaşırmadan sonunu tahmin edişim. Ardından sanki Ali Abiye itiraz edercesine bir martı çığlığı. Çünkü böyle şeylere  artık sadece martılar itiraz edebiliyor. Pardon mahallenin kargalarının haklarını da yememek lazım. Onlar da “gak guk” diye gülüyor, hatta bir yerleriyle gülüyorlar hal ve ahvalimize… Bu arada sesler tam gaz devam. Fonda “Hor hor hor” bir motosiklet sesi. Çünkü herkes her şeyi evine ayağına istediği için motor sesleri artık hayatımızın en birinci parçası haline geldi. Ardından salak ve nedensiz bir korna sesi! Hepimiz biliyoruz ki; benzinin litresi isterse 1000 tele olsun, arabasız hareket edemeyen zengin bir topluma evrildik artık. Zenginiz ayol, var mı itirazı olan… Onun ardından da karşıdaki apartmandan bizimevdeymişçesine gelen Arzu’nun sesi:

 “ O bardağı köpüklemeden suya tuttuğunu görmedim sanma!”

Ah be Arzucum, biraz az titiz olaydın da hayatını böyle kendine zehir etmeyeydin iyiydi. Birine aşık olaydın, kurtulaydın o dırdırcı annenden…  Belediye yerine daha üst mercilere söylenen sesini bir kerecik olsun duyaydım da “Helal be Arzu, hakkını arıyorsun!” diyeydim. Ama olmadı, olamadı. Sen ancak böyle deterjana falan söylenmeye devam edersin! Senin de kaderin kötüymüş be Arzu… Kendin mi ettin kader mi sana etti orasını yönetmenin yorumuna bırakıyorum. (Senarist de bir yere kadar müdahale edebiliyor karakterlerin abuk sabuk bakış açılarına; ben daha ne yapayım?)

Bu dış sesleri niye mi anlatıyorum, ne bileyim giriş olsun diye, sahneyi gözünüzde canlandırın diye. Kafamın ne derece meşgul olduğunu anlatmak için biraz da. Aslında pek de düşünmeden doğaçlama gelişiyor her şey. Hayırlısı; nereye varacak bakalım bu yazının sonu. Hatırlatayım bu arada, daha söylenmeye başlamadım, bunlar girizgah, ısınma turları…

....

Sonra bir ses daha bir ses daha, ve bir ses daha… Uğultu halinde üç apartman sonraki kafeden gelen kahvaltı yapan insan sesleri.  Bingo! Ahan da ilk söylenme konusunu buldum. Kahvaltı!

Evet başlıyorum, hem de üst mertebeden emekli albay ses tonuyla. Sevgili blogseverler, katarsise giden ilk adımı atmanın heyecanı var şu an üzerimde! Şehri iki dakika dinleyince kendiliğinden geldi düştü konu önüme… Söyleneceğim ve rahatlayacağım az sonra.

Kolay da oldu; çünkü kafede kahvaltı etmeyeni dövüyorlar!



 Bir sahanda iki yumurta kırıp 55 TL’ye satan kahvaltıcılar bu işten gayet mutlu tabii ki! Tamam itiraf edeyim, senede birkaç kere ben de dışarıda kahvaltı yapıyorum. İyi de arkadaş, nedir bu sanki her Pazar kiliseye gidip ibadet eder gibi güruhlar halinde kahvaltıcıları tıklım tepiş doldurmalar! Ayin mi yapıyorsunuz, mecbur musunuz? Sayenizde bizim mütevazı mahalle bile oldu kocaman bir kahvaltıcı sokağı. Geçmişteki koltuk tamircilerini, yorgancıları, hırdavatçıları ve laz bakkalları özleyeceğim hiç aklıma gelir miydi? Hay bin kunduz!

Neden her şeyin dibini sıyırıyoruz, tadında bırakmıyoruz? Neden her şey bu kadar çok kopyalanıp amip gibi bölüne bölüne özünü kaybedip sekizinci el replika resim haline geliyor? Neden “Kahvaltının mutlulukla ilgisi olmalı” şiiri naif haliyle kalmadı da reklam sloganı haline geldi? Sivas’tan Sinop’a kadar neden birbirinin benzeri uyduruk mekanlarda kocaman dilimlenmiş domatesleri, hamur kızartmalarını, soğuk simitleri güzelleyen kahvaltıcı güruhu türedi? Daha doğrusu bu saçma yerlerde gürültü patırtı içinde "kahvaltı yapmaktan zevk alınır" illüzyonunu nasıl yerleştirdi insanlar bilinçaltlarına!

 Neden kendine “butik otel” diyen küçük işletmeleri işletenlerin annelerinin nasıl yıkadıklarını bilmediğimiz elleriyle yaptıkları çilek reçelleri “Ev yapımı reçel” diye bu kadar övüle övüle bitirilemez hale geldi?

 Neden eskiden yüzüne bile bakmadığımız, mahallenin fırınından alınan hamurun çiçek yağında top top  kızarmış hali “pişi”  ya da “bişi” diye 100 teleye satılır oldu?  Siz neden beni bu kadar söyletiyorsunuz?  Bu kek böyle nasıl kabardı? Babam böyle pasta yapmayı nereden öğrendi?  (Pardon bu cümle doktor ötker reklamından kafama kazınmış, yanlış oldu)

Bu soruların yanıtı yine bende. Şöyle ki;

Eskiden, yani bizim çocukluğumuzda Anadolu’nun pek çok yerinde evinde oturmaktan hoşlanmayan baba tipolojisi vardı. O babalar akşam yemeğini yedikten sonra sigaralarını sokak kapısında ağızlarına yerleştirip kapının kapanma sesiyle senkron çakmağı çakar, ve tabakhaneye bir şey yetiştirme telaşı ve hızlı adımlarla kendilerini köşe başındaki kahvehaneye atarlardı. Hafta sonu olduğunda bu babalar yine evde otur(a)maz, yine kahvehaneye giderlerdi. O zamanlar kahvaltının mutlulukla bir ilgisi var mıydı? Bu sorunun yanıtını bulmayı sosyologlara bırakıyorum ben. Evde bu babalara batan görünmez dikenler vardı belki de. Ya da ne bileyim ev, onların kafasında “Oturup zaman geçirilmeyecek bir yer” olarak kodlanmıştı. Belki de ev içindeki otoritelerini sarsmamak için hane halkıyla fazla yüz göz olmak istemiyor, sadece içlerindeki liderlik içgüdüsüyle hareket ediyorlardı. Niye saçma olsun ki bu düşüncem? Siz hiç halkın içinde oturup çay içen, onların fakir sofralarında tatil günü geçiren padişah gördünüz mü?  Ya da siz hiç işçi yemekhanesindeki sıradan esprilere katılan SiEfOu gördünüz mü? İşte bu babalar belki de bir nevi “Ev SiOu’suydular ve lider ruhluydular. Aksini kanıtlayabilen buyursun, hodri meydan. Sonra aradan yıllar geçti ve işte bu babaların çocukları ve de torunları evrim geçirerek “Evde kahvaltı yapamaz!“ hale geldi. Babaların gittiği kahvehaneler elbet evrimden nasiplerini aldı ve üçüncü nesil kahveciye dönüştü. Nasıl teori ama? Neredeyse akademisyen olacağım sayenizde, çok fena gaza geldim. Devam o zaman.

Evet, ”İlle de o sahanda pişmiş yumurta kafede yenilecek ve 55 TL bayılınılacak” geni bu kafe müdavimi camianın kromozomlarına işlemiş olmalı. Ne bileyim, başka çözümleme gelmiyor aklıma. Ha bu arada sakın yanlış anlaşılmasın, ben bu kahvaltı olayına söylenmiyorum. Sadece durum tespiti yapıyorum. Yoksa bana ne, kim nerde yumurta kırarsa kırar. (Yerseniz; albay benim nasılsa) Ben sadece şeyi anlamıyorum. Evde mutlu olamayan insanları… Evde mutlu değiliz, kendimizi dışarı atalım; bu şehirde mutlu değiliz, kendimizi Ege’nin köylerine atalım, Ege’nin köyleri de yetmez kendimizi Evropa’ya atalım, o da yetmezse Nirvana’ya ulaşmak için Tibet’e gidelim. Yok o da olmadı, Mars’a gidecek gönüllülere adımızı yazdıralım…

E çünkü kafamızın içindeki huzuru elimizden öyle bir aldılar ki, dışarıda kahvaltı edersek kaybettiğimiz mutluluk geri gelecek zannediyoruz!

Gelmez arkadaş, niye gelsin? “İki zeytinin bir dilim ekmeğin başınaydı doymamız…” diyen şairler ölmüş artık. Bu şiirleri anımsayan mı var? Kimse kendine itiraf edemiyor, ben söyleyeyim o zaman:

 “Ancak çok sevdiğin dostunla senede bir ya da iki kez  dışarıda kahvaltı edersen o zeytinden keyif alırsın, yoksa zaten zeytin bildiğimiz zeytin, ekmek bildiğimiz ekmek!

Nasıl ağır mı oldu bu söylediklerim?  Anlamamakta direniyor musunuz? Hipnotize olmuş gibi kahvaltıcı mekanlara akmak moda çünkü. Maddi gücü olmayanlara da kolaylık var. Instagram’dan dışarıda kahvaltı yapanların fotoğraflarına bakıp hayaller kurmak bedava!

Ve evet, Cemal Süreya’dan çok çok özür dileyerek açıklıyorum, hazır mısınız?

“KAHVALTININ MUTLULUKLA BİR İLGİSİ YOK!”

 Kahvaltı yaptığın kişinin var mutlulukla ilgisi.

Kıssadan hisse:

 Kopyala yapıştır zevkler peşinde koşmayın. Gidin mutfağa, ekmeğinize sana yağı sürün. Hadi kalın sağlıcakla…

 Mutlu pazarlar …

 

Devamını Oku

25 Mayıs 2022 Çarşamba

POSTCOVID- GÖSTERMELİK BİR YAZI...

İki sene boyunca maskesiz afedersiniz wc’ye bile gitmeyen ben bile artık işyerinde çıplak yüzle dolaşmaya başladım. Sadece hastaneye postaneye gidersem takıyorum maskeyi. Muhtemelen akıllı bir Türk girişimcinin çıkardığı plastikten pıt diye açılan maske kutum hep çantamda. 

Tedbiri asla elden bırakmam. Yani hayatımın hiçbir döneminde “Polis görecek diye arabada emniyet kemeri takangillerden” olmadım. Emniyetse sonuna kadar emniyet yanlısıyım ben! (emniyet güçlerinin bu aşamada konumuzla gerçekten hiçbir ilgisi yok) Geçmişte “Göstermelik kemer takanları” nasıl anlamadıysam, Covid döneminde de maskeyi burnunun altında gezdiren “göstermelik takıcılardan” olmadım.  Aslına bakarsanız kitabımda “Göstermelik” yazmadığı için böyleyim biraz da. Göstermelik yöneticilerden haz etmem mesela. Ne bileyim, göstermelik gazetecileri hiiç okumam. Ne o öyle kuru fasulyenin içine göstermelik iki dilim pastırma koymaklar falan… 

üfürükten teyyare
Kuru dediğin ya kallavisinden bol pastırmalı olacak, ya da “göstermelik ucundan çemen koklatmalı” olmayacak.
 Bizi “göstermelik” tatlara mahkum bırakanlar, pastırmanın kilosunu 350 TL yapanlar utansın!

Bak işte konu nasıl da konuyu açıyor. Bizim genlerimizde yok mu bu “göstermelik olma halleri?”

Mesela  demokrasimiz? Hadi geçelim ülkeyi, aile içi demokrasiye bakalım. Eve dışarıdan bir misafir gelmişse, kendi fikrini söyleyen kızına annesi asla terlik atmaz mesela. Çünkü kol kırılır, yen içinde kalır. Misafirliğe gelen Melahat dış güçtür. Dış güçlere karşı ailemiz son derece modern ve anlayışlı görünmelidir. Melahat gidince hapse atabiliriz, pardon terliğin istikametine doğru fırlatabiliriz evin küçük Ayşesini…

“Sana sorduk mu, otur oturduğun yerde!” diye bağıran koca da kaynanasının yanında şeker mi şeker bir damat oluverir zaten. Zira dışarıdan gelen kaynana Semahat da bir nevi dış güç sayılır. Dış güçlere karşı evin babası son derece Hulusi Kentmen olmalıdır. Semahat gidince başlar müzik yasakları ve bir bakmışız tonton babamız oluvermiş Erol Taş!!

“Eroolll, o çoraplarını kirliye atsanaaa!” diye seslenmeyegörsün evin hanımı Nebahat! Eve “kayyum hanım” atamaya dünden meraklı olan Erol durur mu? Hemen eski mahalleden Suzan’ı getirir kuma… Sıkıysa Nebahat konuşsun bakalım…

Peki niye böyle?

Çünkü genetik kodlarımız böyle…

“Böyle gelmiş, böyle giderciyiz” biz. Azıcık da dönerciyiz. Yağlarını akıta akıta pişen döner gibi değil mi mesela oycağızlarımızı verip meclise gönderdiklerimiz?

Sahi meclis lokantasında döner kaç lira bu ara? Bizim mahallede domates 30 lira da!! Off böyle giderse kendimi yadsıyacağım ve “göstermelik” bir yazı olacak bu! Eyvah ki ne eyvah….

Farkındaysanız, otosansür yapacağım diye kasa kasa bir hal oldum. Neden? Çünkü pazardan kasa kasa domates alan Fahriye, sadece film ablası artık.

Ama neden böyle oluyor mirim…

Off içim şişmiş ayol yazmamaktan…  Güzel şeyler olsa, ince çoraplar kaçmasa… Hayat bayram olsa, kuşlar uçuşsa,

 Sa sa sa…

Se se se…

Deneme bir ki, ses kontrol, ses kont.., ses.. se.. s….

Devamını Oku

1 Nisan 2022 Cuma

Heyt Be! Mahallecek Milano’ya Gidiyoruz!


Bu sabah çalar saati duymamışım nedense. Zil sesiyle uyandım. “Sabah sabah kim bu?” diye söylene söylene kapıyı açtım. Baktım karşımda bizim mahallenin muhtarı:

-        "Hayırdır Sayın Muhtar Hanımım, seçim mi var yakında?"

-       " Yok yok, sadece kampanyayı duyurmak için geldim."

-        "Hayırdır ne kampanyası?"

-        "Bu sabah 1 TL = 25 Euro oldu ya, mahalle muhtarı olarak ben de  komşularımızla Milano’ya bir haftalık alışveriş turu düzenlemeye karar verdim. Hem ticaret,hem ziyaret hesabı. Siz de katılmak ister misiniz?"

Şaşırdım, rüyada mıyım neyim diye muhtara çaktırmadan elimi tırmaladım, çok acıdı. Rüya görürken insanın canı acır mı bilmiyorum, ama hayır bu bir rüya olmamalıydı!

Dedim ki :

“Canım muhtarım, beni de yaz, takılalım bakalım İtalya’nın sokaklarında.”

Baktım böyle bir fırsat var, hemen bankaya gidip Euro alayım dedim. Sevinçle  evden çıktım. Maaşım bankaya yeni yatmıştı. Şöyle bir düşündüm. Maaşımın hepsini Euro’ya çevirsem bir kabin valizi dolar! Çok saçma bir kalabalık olur. Maaşımın dörtte birini Euro yapsam, Milano’da bir haftalık alışveriş çılgınlığına fazlasıyla yeter ve hatta bir sürü de para artar. Amaan, dünyaya bir kere geliyorum neticede, elimi niye korkak alıştırayım ki! Gişedeki hanımefendiye kararlılıkla döndüm:

-        "Hanımefendiciğim, maaşımın dörtte birini yapıver Euro." 

Yanımda getirdiğim küçük valizi bankoya uzattım. Arkamda emekli maaşını Euro’ya çeviren bir hanımefendi vardı, bana gülümsedi, mutluydu ve şöyle dedi:

-        "Heyyt Be! Eskiden, çok değil bir ay öncesinde 1 litre ayçiçek yağı alabilmek için kuyruğa giriyordum. Bu saatten sonra ise ancak Türk Lirasını Euro’ya çevirme kuyruğuna girerim. Bekle beni dünya turu!!"

Zengin ülke vatandaşı olmanın dayanılmaz hafifliği bu olsa gerek diye düşündüm!

 

Bu arada hepinize

Happy April Fool’s Day


Devamını Oku

13 Şubat 2022 Pazar

Tiyatro - Kimse Öyle Şeyler Konuşmuyor Artık

Müze Gazhane’nin “Küçük Sahne” olarak da adlandırılan meydan sahnesindeyiz.

Bildiğim kadarıyla izleyiciye oyunu dört taraftan yani 360 derece izleme olanağı sunan sahneler “meydan sahne” olarak adlandırılıyor. Ya da kısaca şöyle de diyebiliriz. Ortada daire şeklinde bir sahne var. Sahnenin etrafında ise sandalyeler yer alıyor. Bu durumda oyunun akışına göre kimi zaman oyuncuların yüzünü, kimi zaman da arkasını görüyoruz.

Küçük bir salon burası, sonradan araştırdım, 100 kişilikmiş. Sahnenin etrafında dizili sandalyeler 3-4 sıra ve numarasız.

Sahne Tasarımı

Önde oturuyorum. Dekor hazırlanmış, perde yok. Sahnenin zemininde raylı platform var, böylece oyundaki dekor kolayca hareket ettirilebiliyor. En büyük sürpriz ise dikkatli bakılınca anlaşılıyor. Sahne platformunda yaklaşık 10 santimlik bir derinlik var ve bu boşluğa su doldurulmuş. Ne işe yaradığını anlatacağım.

Sahne tasarımı, 2007’de kaybettiğimiz usta sanatçı Savaş Dinçel’in oğlu Barış Dinçel’e ait. Konservatuvarda sahne tasarımı eğitimi almış. Bence çok başarılı.

Barış Dinçel yaratıcılığıyla yanılmıyorsam 2007 yılında tanışmıştım. Babası Savaş Dinçel’in yazdığı “Uçurtmanın Kuyruğu” oyunuydu. Sahne ve dekor çok güzeldi diye hatırlıyorum. O zamanlar Savaş Dinçel yeni vefat etmişti ve Müjdat Gezen, tiyatrosundaki bir sahnenin adını “Savaş Dinçel Sahnesi” olarak düzenlemişti. Oyunculardan biri olan İlker Ayrık henüz televizyon ünlüsü olmamıştı; tiyatro oyuncusuydu.

 O günlerde İstanbul’daki kültür sanat dünyasının kalbi hala İstiklal’de, yani  Pera’da atıyordu. İstiklal’de hayat vardı. AKM vardı. İnsanlar sosyalleşmek, eğlenmek ve oyun izlemek için günümüzdeki gibi Kadıköy’e değil İstiklal’e akardı hafta sonları. Sokaklardan masalar kaldırılmamıştı henüz. Taksim’deki eğlence anlayışı Arabesk nargileye evrilmemişti yani. Adım başı sadece Arap değil, batılı turistler de gezerdi. Ben de o zamanlar akşam sekizde hayatın bittiği Kadıköy’deki Bahariye Caddesi’nde yani burnumun dibinde Müjdat Gezen Tiyatrosu açıldı diye ne kadar çok sevinmiştim. Şimdi ise Kadıköy’de sayısını bilmediğim kadar çok tiyatro salonu var. Hafta sonları dışarıda kalabalıktan adım atmak mümkün değil. Çünkü Taksim'e hem maddi hem de manevi anlamda "beton döküldü!"

Yakın zamanda Baba Sahne’de çok beğenerek izlediğim “Don Kişot’um Ben” oyunundaki sahne tasarımı da Barış Dinçel’a aitti ve o dekoru da çok sevmiştim.

 Sahne, dekor, anılar derken ne kadar çok şey anlattım böyle. O halde gelelim oyuna.

Kimse Öyle Şeyleri Konuşmuyor Artık!

Oyun başlıyor. Ve o meşhur metni duyuyoruz Mesut Mertcan’ın o meşhur sesinden:

“Milli Güvenlik Konseyi’nin 1 numaralı bildirisi. Yüce Türk Milleti...”

1980 yılındayız. Darbe olmuş, sokağa çıkma yasağının uygulandığı sıradan bir gün yaşanıyor.

Sıradan bir ailenin evine konuk oluyoruz. O aileye darbenin etkisinin 2015 yılına kadar, yani tam 35 yıl süren yansımaları geçiyor gözümüzün önünden.

Yazar Şirin Gürbüz, yönetmen Emre Koyuncuoğlu ikisi de kadın. Zaten hikaye de iki kız kardeşi odağa alarak anlatılmış. Dolayısıyla 12 Eylül Darbesinin yarattığı yıkımın kadın gözünden anlatımı da diyebiliriz oyuna.

Oyundan çıktıktan sonra aklımda sadece şu cümle vardı:

“Ne hayatlar kararmış 12 Eylül’de ve sonrasında, ne hayatlar sönmüş…”

Babasız kalan çocuklar, çocuksuz kalan babalar… Kim vurduya giden suçsuz insanlar, faili meçhul cinayetler, kitap yakmalar, görüş ayrılığı nedeniyle yıkılan yuvalar, intihar eden insanlar…  Aradan yıllar geçtikten sonra bulunan insan kemikleri…

Oyun sonunda, yıllar sonra birbirini bulan iki kız kardeşin kucaklaşması, yine de umudun var olduğu mesajını veriyor… Ben öyle algılamak istedim belki de.

Şöyle söyleyeyim; oyun, tarih dersi gibi değildi. Dolayısıyla sıkıcı değildi, akıyordu. 12 Eylül’ün üç kuşağı nasıl etkilediğini insan hikayelerinden yola çıkarak anlatıyordu. Benim gibi o dönem hakkında çok okumuş, çok dinlemiş biri için oyun yeni bir şeyler anlatmıyordu. Sadece hafızamı tazelemiş oldum. Oyun kişilerinden gördüklerim, duyduklarım beni şaşırtmadı.  Ama o dönemi tam bilmeyenler için oyunu izlemek mutlaka 12 Eylül hakkında farkındalık yaratacaktır.

Yeri gelmişken metinden aklımda kalan bir cümleyi eklemek istiyorum buraya:

"Farkında olanlar, değiştimek ister..."

Hani 80 sonrası bir dönem entel dantel filmler furyası vardır bilir misiniz? Nur Sürer’li, Tarık Akan’lı falan. O filmlerde 12 Eylül direkt olarak anlatılmaz ama, insan hikayeleri ve ruhsal çözümlemelerle o dönemin psikolojik yansımalarına değinilir. Bu oyunu izledikten sonra tam da öyle bir tat kaldı damağımda.

Yerdeki su neydi peki?

Sahnenin zemininde yer alan su, tam da oyunun ruhuna uygun bir şekilde çok zekice kullanılmıştı. Çünkü yönetmen ve sahne tasarımcısı, hafızalarda silik silik yer alan 12 Eylül kırıntılarını suya yansıtmış! Flu ama anlaşılır, karanlık ama dokunduran…

Mesela şu sahne çok etkileyiciydi bana göre:

“Ortada bir sandalye. Suyun içinde. Sandalyede bir kadın oturuyor. Elleri bağlı, belli ki işkence görmüş. “Ben kimseyi tanımıyorum, sadece sokağa çıkma yasağı bitmeden çocuğum  eve dönsün diye onu aramaya çıkmıştım!” cümlesini tekrar tekrar söylüyor. İşte tam da bu anda, suda yansımalar beliriyor. Kara gölgeler bunlar. Asker gölgeleri, işkence yapan adamların gölgeleri… Yüzleri yok, sadece gölgeleri var.

Yine başka bir sahnede suda bu sefer renkli yansımalar beliriyor. O dönemi çağrıştıran bir şarkıcının yansıması bu. Müşerreff Akay!  Kırmızı Türk Bayraklı elbise giymiş. Türkiyem Şarkısından bir kaç dize var fonda kısık sesle…

Yönetmen, suya görüntü yansıtma tekniği ile hafızamızda o günlere ait bölük pörçük yer alan kırıntıları adeta açığa çıkarıyor.  Hem de o günlerin bulanıklığını, karanlığını, tekinsizliğini ve de sırlarını düşündürerek…

Bence çok etkileyiciydi.

Oyuncular

Bütün oyuncuların emeğine sağlık ama ben en çok ilk kuşakta hemşire anne rolünü oynayan Radife Baltaoğlu’nu beğendim. Aytaç Arman’ın eşiymiş kendisi.

Tunç Başaran, Yeşim Ustaoğlu gibi değerli yönetmenlerin sinema filmlerinde rol almış, onlarca tiyatroda önemli roller üstlenmiş. İzlerken gerçekten hayran oldum oyunculuğuna, müthişti.

Skolyozu olan kız kardeş rolündeki Hazal Uprak’ın  bedenini kullanışı ve oyunculuğu da bence çok başarılıydı.  Oyunda emeği geçen herkesin emeğine sağlık tekrar...

Benden bu kadar... 

Uzun  bir yazı oldu, umarım sıkılmadınız.  O halde sloganımı atıp gidiyorum her zamanki gibi

#Tiyatroİyidir #Tiyatroİyileştirir…

NOT: 

Şehir Tiyatroları'na, Müze Gazhane'yi böyle güzelleştiren belediyeye binlerce teşekkür...

Mutlu pazarlar 


















 

 

Devamını Oku

6 Şubat 2022 Pazar

ALIŞTIM BİRTANEM ALIŞTIM SANA...

Cılız cılız protestolar oldu önce. Mesela bir ünlü, doğal gaz faturasını gösterip sosyal medyasında “kira gibi” diye paylaştı. Yaratıcı esprisine güldük geçtik.

Sonra bir başka ünlü isyan etti, “7000 TL doğal gaz faturası mı olur?” diye! İnstagram'dan paylaştı. Bu sefer “Yuh artık!” dedik ve başka bir konuya geçtik.

Yine birkaç ünlüden “battaniye altında oturuyoruz” gibi cılız bir iki eleştiri daha geldi, kaale bile almadık.

Memur emeklisi Ferhunde Hanım, gittiği beş çayında “Maaşıma 1200 TL zam geldi, 900 TL’sini elektriğe ödedim, ne kaldı geriye?” diye yakındı. Söylendi ve rahatladı. Sonrasında hiç bir şey olmamış gibi çikolatalı kekinden kocaman bir ısırık alarak gelininin dedikodusunu yapmaya başladı.

Bu kadar.

Hepsi bu kadar...

Sonra yine sustuk.

İşin trajikomik tarafı, eskiden bu tip eleştirileri ve protestoları işçiler, sendikalar, siyasi partiler, basın yayın kuruluşları, gazeteler, hatta öğrenci dernekleri falan yapardı. Demek ki artık böyle olmuyor! Ya da elektrik, doğal gaz, pırasa, pirinç, süt, yumurta faturalarından daha önemli konuları var gündemlerinde ! Pek bir susuyorlar. Belki sesleri çıkıyordur haklarını yemeyeyim ama, o kadar cılız ki bu sesler; mesela ben hiç duymuyorum.

Belki de şu klişe cümlenin tekrar altını çizmenin ve gerçeklerle yüzleşmenin tam da zamanı artık!

“ALIŞIYOR İNSAN HER ŞEYE!”

Ya da ne bileyim, “alışma çağında” yaşıyoruz.

Hatta yeni yeni kitaplar da yazılır yakında döneme dair; yazılsın da zaten! Mesela “ALIŞMA GÜNLERİNDE AŞK!” koysunlar birinin de adını.  

 “Alışmak sevmekten daha zor geliyor” diye bir şarkı vardı. Aklıma geldi birden. Eski aşk şarkıları bile daha mı çok sorguluyormuş hayatı yoksa …  Kim bilir, belki de öyleydi.  Bakış açılarımız, sorgulayışlarımız, kendimize verdiğimiz değerle birlikte silinip gitti belki de her şey…

Şimdi ne yapmalı! Sizi bilmem ama, rutin rakamını 3’e katlayan elektrik faturamla dans etmek geliyor benim içimden. Başka ne yapabilirim bilemiyorum. 

Fondaki şarkı tabii ki şu:

ALIŞTIM BİRTANEM ALIŞTIM SANAAAA…

Lay lay lay layyyyy

 

 

 

Devamını Oku

30 Ocak 2022 Pazar

Londra'ya taşınıyorlar, tüh ne yapsak!

En baştan öz eleştirimi yapayım:

Bu kadar uzun süre yaz(a)mayıştan sonra bir magazin haberi ile sahalara dönmek, gerçekten de pek bana yakışmıyor. Magazine bulaşarak karizmayı çizdiriyorum farkındayım ama ne yapayım. Biliyorsunuz ki en büyük  yazma motivasyonum, içimin şişmesi. Azıcık bardağın taşması lazım yani. Gelelim konuya:

Çoğunuz sosyal medyada gündem olan haberi görmüşsünüzdür:

“Ünlü oyuncu çift, Londra’dan ev satın aldı. İstanbul’daki evlerini de bozmayan çift, proje olduğunda çekimler için Türkiye’ye gelecek ama çocuklarının eğitimi için, dadılarını da yanlarına alarak…vs.”

london london


Konunun devamını ve detayını buraya yazmak istemiyorum. Çünkü gerçekten içim şişiyor. Hele ki “London” yer bildirimli çok aşırı mutlu, gülümseyen sosyal medya fotoğrafları var ki aman diyeyim evlerden ırak…

“Ee ne var bunda? “diyeceksiniz şimdi.

”Paşa gönülleri nerede isterse orada yaşarlar, sana ne!”  eleştirisi yapacak ve hatta ekleyeceksiniz de:

 “Paraları var, canları nerede isterse orada yaşarlar elbette!”

İşte beni rahatsız eden şey tam da bu:

Neden bazı insanlar canları nerede isterse orada yaşayabiliyor da, diğerleri için COĞRAFYA KADERDİR klişesi geçerli oluyor?

(dip not: Sakın yanlış anlaşılma olmasın. Bu yazıda nice zorluklara katlanarak başka ülkede kendilerine hayat kurmak isteyen, ve çabaları sonucunda bunu başaran insanları kast etmiyorum. Ki bunu başaran pek çok blog dostum var, kendilerini keyifle takip ediyorum. Benim derdim kolaya kaçan tuzu kurularla) 

Zenginin malı, züğürdün çenesini misali kendimi yormaya devam ediyorum:

Bu adamlar ve kadınlar ülkede hiper über enflasyon varken London’da ev almak için çok da yormuyorlar kendilerini. Nesillerden nesillere aktarılacak, arşivlere kaldırılacak sanat eserleri mi yaratıyorlar peki? Yok, hiç de öyle değil. Tiyatroda mı gönüllere dokunuyorlar? Hayır o da değil! Sabun köpüğü gibi birkaç senede unutulacak abuk sabuk dizilerden alıyorlar bu astronomik ücretleri. Ve sonra da “London”da gülümseyen fotoğraf kareleriyle dolu tatlı hayatları olabiliyor.

“Biz kendimizi kurtardık, siz ne yaparsanız yapın” der gibi, adeta dalga geçer gibi… Herkes bir çocuğa bakamazken peş peşe çocuklar doğurup dadılarını da yanlarına alarak çekip gidebilen şanslı insanlar bunlar. Sen ben kimiz ki! Yaşasın şov bizinıs ve onun sahte yüzleri…

“Ülkemin yorgun insanları her akşam televizyon başında 4 saat ağlak dram dizileri izleyip kafaları uyuşsun ve olup bitenleri sorgulamasın” projelerinde yer alarak kazanıyorlar çuvalla parayı! Ve tabii ki verebiliyorlar sonra o sırıtık “London” pozlarını!

Pardon sadece dizi de demeyelim. Son dönemin ünlü çiftleri kolayını buldu işin. Önce ünlü bir aile oluyorlar, sonra en az bir, mümkünse bir kız bir erkek çocuk yapıyorlar. Sonra “mutlu yuvalarının kapılarını  biz fanilere “lütfederek” medyaya açıyorlar. Bu da yetmiyor, çocuklarının ellerinin ayaklarının fotolarını paylaşıp huzura mutluluğa susamış halkımıza masalsı hayatlarını hayranlıkla izlettiriyorlar Instagram'dan oradan buradan… Mutlu aile hikayelerini pazarlayan reklam ajansları bunların peşini bırakır mı? Gelsin pırlanta reklamları, gitsin çocuk bezi, deterjan reklamları… Cukka da cukka! Ne oluyor sonra, bu insanların dünyanın herhangi bir ülkesinde yaşamaya hakları oluyor.

Vay be sayın seyirciler, özgürlük işte bu,! Yaşasın liberalizm! Yaşasın sosyal medyanın sahte kahramanları! Aslolan şov şov şov! 

Sen Gezi protestosunda basına poz vereceksin, bir iki Atatürk tiradı atıp sol kesimin takdirini kazanacaksın, ondan sonra hiç bir şey olmamış gibi pırlanta reklamına ailece çıkacaksın. Sonra da “London London, sen bana hep sürprizler yapıyorsun! “diye mutlu instagram fotoğrafları paylaşacaksın! Nerede ülkenin kötü gidişatına dur demek için topluma öncülük eden eski sanatçılar… Nerede ülkeden kazandığını ülkesindeki eğitime sanata yatırım yapan sanatçılar! Neymiş proje olduğunda tabii ki geleceklermiş...  Madem Londoner oldunuz, yapsanıza sanatınızı Londra’da İngilizce… Ne dediniz, duyamadım efendim…

Bir de bu kişiler ülkeyi terk ediyor diye üzülenler var ya,

“Bak gördün mü, değerli sanatçılarımızı kaybediyoruz!” diye ağlayanlar… 

Bütün bunlar ve aklımdan geçip de yazamadıklarımın hepsi, bana kendimi sürreal bir rüyada gibi hissettiriyor....

Ah keşke, keşke keşke rüya olsa....

 

 

 

Devamını Oku

19 Aralık 2021 Pazar

Memleketimden Market Manzaraları

Mekan, Kadıköy’ün merkezi mahallelerinden birindeki 3 harfli malum marketlerden biri... Bu market senelerdir buradadır, ama pek de rağbet gördüğü söylenemez. Bayram seyran gibi alışverişin yoğun olduğu zamanlarda bile sakindir. Çok mecbur kalmazsam ben de girmem pek. Ne yalan söyleyeyim sevmem; hem de oldum olası sevmem bu üç harfli sonradan çıkma marketleri. Köhnedirler, ne bileyim derme çatmadırlar. Alkol satmazlar, gazete satmazlar, kitap satmazlar… Tabii ki Kadıköy’de yaşayınca alternatif çok. Oysa mesela Sultanbeyli’ye git; 4 harfli market bulamazsın! Adeta bunlara mecburdur orada yaşayanlar.

Neyse efendim,  bunlar derin mevzular. Olaya dönersek, O gün giresim tuttu bu 3 harflilerden birine. Günlerden 18 Aralık Cumartesi. Yani  1 Euro’nun 18,50 TL, 1 Dolar’ın ise 16,33 TL olduğu günün ertesi. İyi ki de girmişim, birazdan okuyacağınız kocaman yazı çıktı o on dakikalık ziyaretten! Gözlem gücüme kuvvet!

Adeta film izlemiş gibi oluyor insan. Şöyle ki;

Kapıdan girince sol tarafta solmuş, deyim yerindeyse pörsümüş sebzeler. Sağ tarafta ise güya poşetlenmiş, ama bende nedense kirli izlenimi uyandıran bazlamalar gözlemeler falan var. Maviye boyalı raflar sanki yirmi yıl öncesine ait gibi.

İki adım atıyorum, arkamdan bir kadın sesi yükseliyor:

-        "Ne alacağımı unuttum, neden unutuyorum ki ne alacağımı. İhtiyacım olmayan şeyleri almamam lazım oysa!"

Gayrı ihtiyarı arkama dönüp bakıyorum. Belki altmış belki de yetmiş yaşlarında bir kadın. Saçları açık ve yarı boyalı; grili sarılı beyazlı ve dağınık. Kendi kendine konuşuyor. Psikolojik olarak hasta mı değil mi anlayamıyorum. Kadın söylene söylene bütün raflara bakıyor

-         " Ne alacaktım ben ya? Yok tuvalet kağıdı değil, bisküvi de değil, ama ne?

Duymamış gibi yaparak marketin dar ve çirkin koridorunda ilerliyorum. Plastikten yapılmış saçma ve de son derece estetik yoksunu mutfak eşyaları rafını hızla geçiyorum. Arkamdaki genç kadın, hızlı adımlarla önüme geçiyor, dondurucuya yaklaşıyor. Eğilip bakıyor ve

“Tavuk burada da 60 TL. Allah kahretsin bunları!” diye söylenerek hızla kapıya doğru ilerliyor. Evet bu kadın da kendi kendine ve yüksek sesle konuşuyor. Ve bence kesinlikle psikolojik bir rahatsızlığı yok. Atmosferin kendisinde var bir enayilik. Yok kesin öyle! 

Bir paket çekirdek alıp kasaya yöneliyorum. Bu market hiç bu kadar kalabalık olmazdı! Sanki olağanüstü hal olmuş diyeceğim ama, zaten öyle değil mi!

Tam çıkış kapısının ağzında iki kasa var. Soldakinde kuyruk uzuyor. Sağdaki boş. Bu arada bir yaşlı adam beliriyor giriş kapısında;

“Oğlum maske var mı, benimki evde kalmış” diye yüksek sesle soruyor. Hepimiz bakıyoruz ister istemez. Kasadaki maskesiz kasiyer cevap veriyor:

“Biraz ilerleyin, sağ tarafta var”

“Satılık mı?” diye soruyor yaşlı adam.

“Evet, kullanmak için yok” diyor kasiyer. Adam “Evde otuz tane var” diye söylenerek çıkıyor marketten. Devir hesap devri, ne diye para versin şimdi maskeye…

 Bu arada kasa kuyruğundaki bilinçli kadın, kasiyere itiraz ediyor:

“Siz neden maske takmıyorsunuz?”

“Birazdan takacağım” diye yanıtlıyor pişkin kasiyer ve hiçbir şey olmamış gibi işine devam ediyor.  Kemal Sunal sanki distopik film çekmiş, ben de market sahnesinde figüranmışım gibi hissediyorum o an. Bu filmde virüsle yaşamak normal, maske takmak normal, doların füze halini izlemek normal; ama Kemal Sunal'ın kırk sene önce serbest olan kelimeleriyle  tepki vermek RTük'e takılıyor! Böyle bir hikayeyi  George Orwel bile kurgulayamazdı, helal olsun bize! 

Kuyruk sıkıştıkça sıkışıyor. Bu arada sağdaki kasaya  bu tip marketlerde görmeye alışık olduğumuz tipte kasiyer kadın geliyor. Adeta işportacı ağzıyla, makineli tüfek gibi başlıyor konuşmaya:

“Evet, bu tarafa gelin, sadece kredi kartı ödemesi olanları alabiliyorum maalesef” Ve devam ediyor:

“Bu dünyada böyle sıkışık dar alanlarda yaşıyoruz, Allah geniş kabirler nasip eylesin!”

Neye uğradığımı şaşırıyorum! Böyle bir dua hiç duymadım, kırk yıl düşünsem de sanırım aklıma gelmezdi! Kaosa alışmış, başka türlü yaşamaktan adeta umudunu kesmiş; mezarı geniş olsun diye dua eden genç bir kadın var karşımda! Hayır mezarı geniş olsa eline ne geçecek? Rahat rahat nefes mi alabilecek sanki? 

Devam ediyor işportacı ağzıyla:

Şu arkamda gördüğünüz tuvalet kağıtları 10 liralık alışverişte yarı yarıya iniyor, ister misiniz?”

Ödeme yapan  kadın gayet mantıklı bir soru yöneltiyor:

“İyi de kaç liradan kaç liraya düşüyor, yazmıyor ki üstünde bir şey?”

Geniş kabir hayali kuran işporta ağızlı kasiyer kadın cevap veriyor:

Onu maalesef bilemiyoruz hanımefendi” "Yarıya inmiş işte daha ne soruyorsun" der gibi bir hali var, ama demiyor o kadarını. En azından yüksek sesle!  

E kendi çapında o da haklı tabii ki! Fiyatlar günlük olarak değişiyor. Nasıl aklında tutsun onca sayıyı!

Sıra bana geliyor. Aldığım çekirdeği geçiriyor işportacı kasiyer ve makineli tüfek gibi konuşmaya devam ediyor.

Efendim izninizle şu çikolatayı da ekliyorum.”

Hayır” diyorum. “Ne münasebet!  Niye alayım sen prim alasın diye o saçma markasız şeyi!” diye de geçiriyorum içimden.

“Poşet ister misiniz?” sorusuna jet hızıyla olumsuz yanıt veriyor ve mavi kapıya doğru kendimi zor atıyorum.

En sevdiğim renk mavi, bu kadar mı uzaklaşır mavilikten!


Görsel kaynak: https://www.wallpaperbetter.com/en/hd-wallpaper-zcney

Devamını Oku

12 Aralık 2021 Pazar

Rüstemoğlu Cemal’in Tuhaf Hikayesi

Her şeye rağmen geçtiğimiz günlerde birkaç oyuna gitmeyi başardım. Burada kısa kısa anlatmak istiyorum ki anısı kalsın. 

 

Rüstemoğlu Cemal’in Tuhaf Hikayesi

Gezi’den sonra Şehir Tiyatroları’ndan saçma bahanelerle uzaklaştırılan; aradan geçen bunca yılda tek kişilik gösterisi pek çok şehirde eften püften nedenlerle engellenen Levent Üzümcü vardı İBB sahnesinde… Ne yalan söyleyeyim, içime su serpti sanki ilahi adaletin görünmez elleri. “Ulan hep mi kötüler kazanıyor şu kavanoz dipli dünyada!” pesimistliğinden azıcık da olsa kurtardım bu sayede kendimi. Zaten oyunda da demiyor muydu Rüstem:

“İnsan umudunu yitirdiği anda ölür” diye… Umut geldi içime be dostlar, kendimi iyi hissettim!




Minimal sezonun – kimse kusura bakmasın ama- ruhsuz, dekorsuz bomboş sahnelerine kıyasla dekor gayet de güzeldi. Hatta Levent Üzümcü de bu konuya değindi bir ara. En fazla bir metre uzunluğundaki dekor tekneyi gösterip:

“Koskoca Şehir Tiyatrosu oynayayım diye bu kayığı mı vermiş bana!”

Güldük. Sonra da bu minik kayığa oturup ayağıyla hareket ettirdi Rüstem.

Üzümcü’nün bunun gibi birkaç kere daha hikayeden çıkıp seyirciye ve orkestraya laf atması bence hoş oldu. Hiç sıkılmadım 75 dakikalık tek perdeli oyunda.

Sahnenin ön tarafında olur ya orkestra çukuru. Bu oyunda sahnenin arkasında tül gibi bir dekorla saklanmıştı. Bence çok iyilerdi. Hele ki Esen Koçer’in mikrofonsuz söylediği Girit şarkıları yüreğe dokunur cinstendi.

Bir meddah gibi anlattı hikayeyi Levent Üzümcü. Beden dilini, sesini, mimiklerini çok iyi kullandı. Gerçekten sahneye çok yakıştı, iyi ki dönmüş Şehir Tiyatroları’na. İyi ki gitmişim oyuna; fırsatınız varsa siz de gidin. Üstelik simitin 3,5 liraya satıldığı bu acayip günlerde, Şehir Tiyatrosu biletleri sadece 20 TL!

Tam da bu noktada kalemine hayran olduğum, yazdığı  “Hayat Der Gülümserim” oyununu severek izlediğim, sosyal medyadan da takip ettiğim sanatçı Özen Yula’dan bir alıntı yapmak istiyorum:

Aslında oyunun konusu çok da özel değildi. Demirci ustası Rüstem ve oğlu Cemal’in hikayesiydi anlatılan. Dönem Osmanlı’nın sonu. İktidara rüşvet vermek için özel bir hançer yaptırmak isteyen o zamanın kıro zenginine yalakalık yapmaz Rüstem. Tahmin edeceğiniz üzere bu davranışı tabii ki iktidar tarafından cezasız kalmaz. Sürerler Rüstem’i Girit’ten İstanbul’a. Sonrasında Rüstem, İstanbul’da yeni bir yaşam kürar kendine. Ve yaşamın doğası gereği, oğlu Cemal’in hikayesi başlar sonra…

Oyunun başında Osmanlıca girizgah yapılırken şöyle diyor Üzümcü:


“Sanatçı eğmez başını seyirciden başka kimseye”
Ve eğiyor başını… İşte o anda bütün salon alkışlarken, orada olmak nasıl da güzel bir duygu!

Tam da o anda “Nereden nereye!” diyorum kendi kendime. Çok değil bir iki yıl öncesinde iktidara selam çakan -müsameremsi- oyunlardan(!) sonra Darülbedayi sanatçısının sahnede bunu söyleyebilmesi... Nasıl da iyi geldi yaralı bereli bünyeme. 

İşte böyle iyileştiriyor tiyatro insanı!

Demem o ki, hikaye öyle aman aman çok özel bir hikaye değildi. Ama Levent Üzümcü’nün meddah gibi her karakteri ayrı ayrı ete kemiğe büründürmesi, hiç düşmeyen enerjisi ve müthiş performansı; orkestranın harika şarkıları; yerli yerinde ışık ve sahne dinamiği o kadar güzeldi ki! Emeği geçen herkese teşekkürler diyorum ve çok sevdiğim sloganlarımı atarak ayrılıyorum huzurlarınızdan:

#Tiyatroiyidir 

#Tiyatroiyileştirir




Devamını Oku