31 Aralık 2015 Perşembe

Heyecanlıyım, çok melekli bir yıl başlıyor!

Sevgili Yeni Yıl, yıllardır karlı yeni yıl sabahına uyanmayı hayal ediyorum, bu sene oldu sayende. En son ne zaman yılbaşı günü kar yağmıştı, hiç anımsamıyorum bile. Belki de ben çocukken... İnsan hayaline sımsıkı sarılırsa gerçekleşiyor bak işte.! Yaşamak böyle bir şey belki de; beklemek, umut etmek, umut ekmek ve sonrasında gümbür gümbür gelen coşku...



karlı sabaha uyanmak ne güzel...
Sabah kalktığımda gördüğüm manzaranın fotoğraflarını çektim acemice. Bu muhteşem görüntülerin izi kalsın istediğimden, ya da bu güzellikleri paylaşabilmek için. Ne bileyim, hiç tanışmasam da arkadaşım olarak kabul ettiğim sevgili "Kalemimden Yazılar" ve "Bahçeperim", Ege illerinde kar göremiyor diye belki de... 
Ege illerinde kar göremeyenlere beyaz kristaller içinden sevgi ve umut göndermeyi istemek ne güzel bir yeni yıl dileği...

kalpsiz olmaz!
İnsan tazeleniyor, insan umut ediyor, insan coşuyor. Yeni yıl da neymiş diyorlar ya, işte bu demek aslında... Böyle benim gibi sabahın kör saatinde kalkıp içinden geçenleri çalakalem yazıvermek demek. Kar tanelerine dokunarak mutluluğu içine çekmek demek...

melekler korusun!
Gördüğüm her yer bembeyaz... Masalsı bir güzellik var sokaklarda. Bütün çöpler örtülmüş, geçmişin bütün izleri silinmiş, bütün kırgınlıklar bitmiş, haksızlıkların hepsi yok olmuş gibi. Kirden, çirkinlikten arınmış gibi her yer ve sanki bütün insanlar yeni doğmuş çocular gibi... En güzel olan da nedir biliyor musun sevgili yeni yıl, eşitlik var karla kaplı sokaklarda!
Tabii ya, bak görmüyor musun, beyaz nasıl da eşitlemiş herşeyi... Büyülü bir güzellik ile kaplanmış ortalık.. Bembeyaz bir bulutun ortasında gibi, sanki bir pamuk şekerinin içinde gibi, bir çocuğun rüyasında gibi, tam da öyle gibi... Ben gibi, belki de sen gibi, biz gibi...

meleklerin kalbi vardır...
Sana çok ama çok teşekkür ederim sevgili yeni yıl. Bembeyaz bir güne uyanmak, bembeyaz bir yılın başlaması, beyazlar üzerinde gülümseyen melekler, sanki bir şeylerin işareti gibi... 

sevmek güzel şey...
Biliyordum, biliyordum; birgün geleceğini biliyordum! Sen O'sun, sen benim altın yılımsın, seninle başlayan güzellikler ömrüm boyunca sürecek. Ben bunu biliyordum, sahiden de biliyordum...
Hep bugüne hazırlandım belki de. Kimi zaman yavaş yavaş, kimi zaman acele acele...
Ağladım, üzüldüm, içlendim, alındım, darıldım, kızdım, bağırdım, çağırdım; ama güldüm de, sevindim de, umutlandım da, mutlandım da, haykırıp dolu dolu kahkahalar da attım... İşte hepsi bugün içinmiş..

01.01.2016 benim için yeni, taptaze, güpgüzel bir başlangıç oluyor... Apar topar işten ayrılmalarım, apar topar yaptığım ruhsal temizlikler, apar topar kendimi korumaya alışlarım demek hep senin içinmiş....

kar küresinde hayaller...
Biliyor musun, bu yazıyı ben değil, ellerim yazıyor sanki.. Çok garip, cidden çok ama çok garip... Bir o kadar da güzel ve şaşırtıcı ve coşkulu ve büyük ve güzel ve ve ve...

Bu sene bana en sevdiğim arkadaşım, sevgili dostum bir sürü melek hediye etti. Bu sene bana yeni arkadaşım melekli bir bebek hediye etti, o melekli bebeğin aynısından evde de vardı, sevdiğim biri hediye etmişi, iki tane oldular...

melekler arkadaş oldular...
Demek ki bu sene çok ama çok melekli bir yıl beni bekliyor...

O halde bir yeni yıl şarkısı da benden size hediye olsun...




2016 benim, sizin, bizlerin, iyilerin yılı oluyor göreceksiniz; seneye bugün bunu konuşuyor olacağız....

Sevgilerimle, nice mutlu başlangıçlara...

kokinalar, şans çiçekleri...
Devamını Oku

27 Aralık 2015 Pazar

2015'i uğurlarken mersi'lerden bir demet!

2015'i uğurlarken teşekkürü borç bildiğim şeyler ve insanlar var. Bakalım öyle doğaçlama yazıyorum, unuttuklarım olursa affola.

1- Muhalefet partilerinin gösterdikleri şahane performanslara şapka çıkartıyorum ve bu yazımın başında öncelikle kendilerine teşekkürü bir borç biliyorum. Sayelerinde son yıllarda görev bilerek yakından takip ettiğim politikadan uzaklaştım, huzuru buldum. Şu anda haber bile izlemediğim için memleket meseleleri karşısında çakır keyif bir hal içindeyim. Yani ana başlıkları ister istemez biliyorum, ama linklere tıklamıyorum. Kafam bulanık anlayacağınız. O linklerin içinin çöplük olduğunu bana öğreten ana, yavru, yeğen, kuzen ne kadar muhalefet partisi varsa hepiciğine sevgilerimi iletiyor ve kendilerini 2015'de bırakıyorum. 2016'da benimle değ(ıl)sınız!

2- Madem siyasetten açtık, o halde Ahmet Hakan'a da teşekkür etmeden geçemeyeceğim. “Olur mu şaptan şeker...” şeklinde başlayan atasözünün doğruluğunu sayesinde anlamıştır artık birileri.. Kendisini de 2015'de bırakıyorum, mümkünse 2016'da benden uzak bir yerlerde olsun. Yazsın elbette, basın özgürlüğüne saygımız sonsuz, mesela Zimbabwe'deki yemek kültürünü falan anlatsın. Olmadı, Cihangir'in dansöz oynatılmayan mekanlarında aromalı kahvesini içerek bir sonraki seçimlerdeki adaylığına hazırlanabilir. Kendisine de teşekkürü bir borç biliyorum, ne güzel de esiyor rüzgar oradan buradan...

goodbye 2015
3- Hemen olayı kişiselleştirmem lazım! Zira fazla politik maddelerden gidersem kimbilir ne aksi yorumlar gelir! Ama olayı kişiselleştirmeden önce toplumu tahammülsüz hale getirip kutuplaştıran, kendisi gibi düşünmeyenlere saldırtan zihniyete de bir teşekkür etmem lazım. Çatışma adrenalindir, ne güzel birbirimize laf sokuşturarak zinde kalıyoruz, tişikkirlir sipirmin! Ama mümkünse gelme olur mu 2016'ya! Ben orada artık birbirine saygı sevgi duyan, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öpülen, eski Türk filmlerindeki ülkemin naif insanlarını görmek istiyorum mümkünse.

4- Size de teşekkürler ey kapitalistler! Sayenizde 2015'de ne güzel savaşlarımız oldu, ne şahane silahlar satıldı, ekonomi canlandı. Ama yetti gari (da), gelmeyin 2016'ya, geçmişe hapsetme iksirini içirmek istiyorum hepinize...

Welcome 2015!

5- Bir teşekkür de memleketi şantiyeye çevirenlere gitmeli. Yaşasın beton krallığı! Sahi beton dökme makinesi sesine aşık bir çevre bakanı vardı değil mi, ne tatlı ve tontondu! Hepiciğine teşekkürlerimi mikser makineleri ile fışkırtmak geliyor içimden. Coşuyorum adeta!

6- Bir teşekkürü de reyting sistemini değiştirip eğitim kriterini ortadan kaldırarak “onu mu giysem bunu mu giysem, onunla mı evlensem bununla mı evlensem, büyük abi evinde kime ne entrika çevirsem, en güzel ses benim uleynn!” şeklindeki muhteşem programlarla gönlümüzü şenlendirenlere gönderiyorum. Sanat nedir ya, içerik nedir, edebiyat nedir! Boş işler onlar, memleketimizin insanının gevşemeye ihtiyacı var. Bütün tv kanalları tevesekiz gibi olmalı diyen zihniyete teşekkür ediyor ve kendilerini 2015'in renkli dünyasında bırakmak istiyorum.

7- Teşekkür edecek çok kamu kurumu var, ama ben olayı kişiselleştirmek istiyorum. Mesela eski iş yerimin tuhaf kadınlarına çok ama çok teşekkür ediyorum. Detaylara girmeyeceğim, ama sayelerinde “kadınların çoğunlukta olduğu ofislerden uzak durulması gerektiğini” bir kez daha anladım ve gördüm. 2015'de kaldılar Allahtan ve lütfen 2016'da benimle olmasın öyle kadınlar!

2016 güzel olacak!

8- İyi bir işte çalışıp iyi maaş aldığı için övünen, mesela sadece işinden bahsetmek için arkadaşlarını arayan herkese çok teşekkür ediyorum. 2015 sizin yılınızdı, orada kalmalısınız. Belki orada daha çok kazanırsınız!

9- En yakın arkadaşlarının başarısını hazmedemediğini gizlemeyip sivri diliyle laf sokuşturmaya çalışan, moral bozma uzmanı dost görünümlü kişilere de teşekkür borcum var. En azından dürüst oldukları için onları da 2015'de bırakma ödülüyle kutsamak istiyorum.

10- Son olarak kendime teşekkür ediyorum. Saydığım, sayamadığım teşekkürü hak eden herkesi fark edip onları 2016'ya taşımama kararı aldığım için...


Sadeleşmek iyidir.
2016 bütün safraların döküldüğü, bulutlar kadar hafif, melekler kadar saf, çocuklar kadar şirin, şirinler kadar güzel bir yıl olsun... Güzel insanların güzel hayalleri 2016'da gerçek olsun!


Hoşgeldin cici 2016 :)

Sevgiyle efenim, mutlu pazarlar...

not: Varsa sizin de teşekkür etmek istedikleriniz, 2015 bitmeden yorum bırakabilirsiniz aşağıya, aman diyeyim küfür içermesin...


Devamını Oku

24 Aralık 2015 Perşembe

En Kısa Gecenin Rüyası - Moda Sahnesi

Dün akşam Moda Sahnesi'nde “En Kısa Gecenin Rüyası” adlı Shakespeare uyarlaması müthiş oyunu izledim. İki buçuk saate yakın süren oyun gerçekten de çok keyifliydi.

Orijinal adıyla A Midsummer Night's Dream, 1595 yılında sahnelenmiş ilk kez; yani günümüzden tam 420 yıl önce! Bugün hala bu romantik komedyaya gülebiliyorsak, Antik Yunanistan'da geçen öyküyü günümüzle harman edebiliyorsak, "işte deha budur" demekten ve sanatın gücü karşısında saygıyla eğilmekten başka ne gelir elimizden!

Keyifli ve oldukça interaktif bir masal ortamı yaratılmış salonda. Sahne ortada, karşılıklı dizayn edilen iki oturma bölümü var. Herbir oturma bölümünün yanlarında ve ortalarında oyuncuların yürüyeceği mesafede boşluklar dizayn edilmiş. Dolayısıyla bütün salonu sahne gibi kullanıyor oyuncular. Kah arkanızdan biri çıkıyor, kah yanınızdan biri geçiyor ve siz masalın büyüsüyle daha da bütünleşiyorsunuz. Göz yorucu dekor yok sahnede, sadece 4 adet sıra var o kadar. Böylece oyunculara adapte oluyor ve tamamen hayal gücünüzün akışına kaptırıyorsunuz kendinizi. Duvarları boydan boya kaplayan yeşil led ışıklarla ormanın derinliklerine dalıyor, tavandaki müthiş dekor ve müziklerle, danslarla masalın içine girmeniz hiç de zor olmuyor. Bu arada tavandaki -burada kopya vermeyeceğim- esprili detayların oyunda hiç de öne çıkarılmayan erotizme satır arası bir gönderme olduğunu da belirtmek isterim.
Timur Acar-Didem Balçın (alıntı web)
Oyunun konusundan bahsetmeyeceğim. Sonuçta bu zaten bilenlerin bildiği, bilmeyenlerin ise internet ortamında kolayca özetini bulabileceği meşhur bir metin. Sadece beni etkileyen kısımlarını aktarmak istiyorum.

Olay Antik Yunanistan'da geçiyor. Daha ilk sahnede bir baba var, kızını bir adamla evlendirmek istiyor. Kızı ise başkasını seviyor. Baba diyor ki,

“Ya benim seçtiğim adamla evlenirsin, ya da sonsuza kadar bekar kalırsın!”

Ben işte o noktada direkt ama direkt kendi toplumumuzu düşündüm. Biz hiç ama hiç yol kat edememişiz! Hâlâ babalar kızlarının evlenecekleri adama karışıyor; hâlâ kızlar, aşık oldukları adama kaçmaya çalışıyor ve o babaların bir kısmı kızlarını reddediyor, bir kısmı ise söylemeye dilim varmayacak... Gerçi Shakespeare ve çevirmenler benim kadar dramatize etmemişler olayı; komik komik anlatmışlar. “Ben birini severim, o da başkasını!” klişesi çok güzel işlenmiş oyunda. Yerlerde sürünmeler, “köpeğin olayım, sen vicdansız bir mıknatıssın, beni kendine çekiyorsun sözleri... İşte tam da bu noktada oyunculuklar müthişti, güldüm, eğlendim.

Hikayenin devamında aşk iksiri var. Bilirsiniz, peri aşk iksirini damlatıyor birilerinin gözlerine uyurlarken, uyanınca kimi görürlerse ona aşık olacaklar! Tabii ki eşeğe aşık olan da var aralarında. Aşkın aslında bir ilüzyon olduğunu düşündüm tam da o noktada. İnsan bir eşeğe aşık olduğunu belki de hiç fark edemez ya bazen; Shakespeare bunu ne kadar da güzel anlatmış. Aşık olan insanın nasıl da gözünün döndüğünü, nasıl da kendini küçük düşürdüğünü gülümseyerek izledik.


İnsan bazen bir eşeğe aşık olur! ( görsel webden alıntı)

Periler vardı, çok tatlılardı. Onları izlerken de oyunculuklara hayran oldum. Tamamen hayali yaratıkları sahnede canlandırmak ne zor bir şey olsa gerekti! Ve insan hiç mi teklemez bu kadar uzun ve ağır bir metinde. Şahane oynadılar gerçekten de.

Oyun içinde oyun yazmış Shakespeare. Ormandaki periler, zengin düğünü ve bir de tiyatro oyunu hazırlayan bir grup köylü. Bu köylülerle alt sınıf, üst sınıf ayrımını çok güzel vurgulamış yazar yıllar yıllaar öncesinde. Alt sınıf insanlarının duruşu, üst sınıfa karşı kendilerini anlatmak için ezilip büzülmeleri ve kendilerini savunamayıp, üst sınıfın doğrularını hemen kabul edişleri. Bunun yanısıra bilinçsizce gösterdikleri cesaret, biliyormuş gibi konuşmaları... Hani yönetenlerin tabiri caizse “koyun” olarak adlandırdığı, cahil bırakılmış, ama boyun eğen kesim var ya... Batı yakasında değişen bir şey yok anlayacağınız!

Mesela bir bölümünü anlatayım. Güya dük'ün düğününde bir piyes sergileyecekler ve oyunun içinde bir aslan var. Açıklama yapma gereği duyuyor soylulara:

Şimdi bu aslandan korkmasın zarif hanımlar, ben aslında doğramacı Snug'um, oyunda masusçuktan aslan rolü yapıyorum!”

Bu zekice diyalogları kurgulayan Shakespeare, alttan aldıkça kendini ve varlığını hiçe sayan halk tabakası anlatımı ile sanki günümüz insanlarını betimliyordu ve müthişti. Hani bizde de öyledir ya! "Devlet büyüklerimiz en doğrusunu bilir” derler ya hani, şapka çıkarıp yerlere kadar eğilirler ya statüsü yüksek olanın karşısında. Oyundaki dük'ün de, kendinden yaşça büyük köylüye elini öptüren çağımız siyasetçilerinden hiç farkı yoktur aslında!

Ama tam da bu noktada şöyle bir yorumum var. Bu çok çarpıcı olan bölüm, oyunun en sonundaydı ve biz izleyiciler biraz yorulmuştuk. Belki biraz daha kısa olabilirdi, belki de ikinci bir araya ihtiyaç vardı.

Bu bölümde, yönetmen Kemal Aydoğan çok radikal bir yorum yapmış. Köylüler şiveli konuşuyordu, gerçi aralarında mantıklı bir dağılım da vardı. Kimisi Anadolu'nun doğusundan, kimisi de batısından seçilmişti. Ama sanki biraz fazla abartılı gibi geldi bana bu köylü konuşmaları. Yani nasıl diyeyim; perilerin, kralın, kraliçenin, aşıkların olduğu büyülü masaldan çıkıp, Anadolu köylüsü muhabbeti dinlemek biraz beni olaydan kopardı. Tabii ki ben sanat eleştirmeni değilim, ama bir izleyici olarak bu esnaf köylü sahnelerinin çok egzajere edildiğini düşündüm. Bu kadar abartılmasaydı daha iyi olurdu sanki. Ama bu küçük eleştirim yanlış anlaşılsın istemem, oyundan genel olarak tatmin oldum ve çok beğendim.

Melis Birkan - Mert Fırat (web alınıtısı)

Müzikler, kostümler ve sürpriz danslar muhteşemdi. Oyunculuklara gerçekten de hayran kaldım. Timur Acar'ı hep sinemada ve televizyonda birbirine benzeyen rollerde görmüştüm, pek de ilgimi çekmezdi, ama oyunda müthişti. Mert Fırat ve Melis Birkan cidden çok başarılılardı. Erkek peri Puck'a hayat veren Volkan Yosunlu müthişti. Lysander'i oynayan Onur Ünsal'ın özellikle çok iyi kullandığı ses tonuna hayran oldum. İntikam dizisindeki Dicle rolünden tanıdığımız Beyza Şekerci, hem bale hem de oyunculuk eğitimi aldığı için sahneye çok yakışıyordu.


görsel web alıntısı
Son bir notum daha olacak. Gerek okuduğum kitaplarda, gerekse izlediğim oyun ve filmlerde kaba küfüre adapte olamıyorum. Hatta "ivedik" tarzı kaba küfür filmlerinin, ucuz para kazanma amaçlı, sanatla alakası olmayan kandırmacalar olduğunu düşünüyorum. Tamam elbette küfür hayatımızda var, ama bunun sanattaki yansımasının çok zarif biçimleri de var. Keşke devamını hatırlasam; oyunun bir bölümünde “sen çukursun!” gibi bir aşağılama sözcüğü vardı. Hayran kaldım, "edebiyat işte budur!" dedim.  Kolaya kaçıp kaba küfür yazabilirdi ama “çukur” demişti yazar ve ben çok ama çok etkilendim bu sözden...




Sonuç olarak, sevme sevilmeme kaosu, kavuşmalı mutlu sona eren aşk hikayesi, periler, aşağılandıkça yalakalıkta sınır tanımayan halk kitlesi ve Shakespeare'in şiirsel dilinin güzel bir uyarlaması, müthiş bir oyunculukla sizi bekliyor. Ben tavsiye ediyorum, izleyin ruhunuz şenlensin.. Ve oyunda emeği geçen herkesi kutluyorum. 

Bugünlük de benden bu kadar, sevgiyle...
"Kimse sanatsız kalmasın!" der ve kaçarım...
Devamını Oku

22 Aralık 2015 Salı

Muğla'ya çiçekler gönderiyoruz!

Bu yazımda sizlere güzel mi güzel ilimiz Muğla'nın ilçelerine hizmet veren bir çiçekçiden bahsetmek istiyorum.

Beni bilenler bilir, yerel olanı her zaman desteklerim. Yerel esnafımız, yerel ticaret insanlarımız global olan devlerden önce kazansın isterim. Ekmeğimi fırından, sütümü bakkala gelen günlük sütten, sebzemi mahalle manavından almaya özen gösterdiğime göre, Muğla'da yaşasaydım, emin olun çiçeklerimi de Muğla çiçekçilerinden, onların yerel güzelliklerinden alırdım. Niye mi, çünkü memleketimin esnafı kazansın isterim. Sözü fazla uzatmayayım, demem o ki, eğer siz de benim gibi düşünüyorsanız, Muğla ve ilçelerine çiçek göndermek istediğinizde, mugladacicekci.com 'u ziyaret edebilirsiniz. Hem çiçek haricinde zarif ve kişiye özel hediyelikleri de var, emin olun pek beğeneceksiniz.


101 gül sepette
Dedim ya, böyle şeylere önem veriyorum. Dükkanını internete taşıyan, çağa uyum sağlamış yerel işletmeleri her zaman sayfamda seve seve konuk eder, onların tanıtımını seve seve yaparım.
 Mesela Muğla'nın güzide ilçesi Bodrum'a taşınan entel arkadaşım olsaydı, ona doğum günü çiçeğini Muğla çiçekçilerinden alırdım. Tıpkı Dalaman'da ailesinin işlettiği kafede garsonluk yapan sevgilisine sürpriz orkideler gönderen zarif aşık gibi... Can Baba'nın izinden yollara düşmüş ve Datça'ya varmış şair ruhlu bir arkadaşım olsaydı; açtığı mütevazı lokantaya hediye diye güzel bir saksı çiçeği gönderirdim. Fethiye'de evliliklerinin 20. yıldönümünü kutlayan sevdiklerime güzel bir buket hediye ederdim, Ölüdeniz'den döndüklerinde odalarındaki sürprizle mutlulukları katlanırdı. Muğla'nın çok da bilinmeyen şirin ilçesi Kavaklıdere'den kız isteyecek delikanlıyı tanısaydım, belki de Muğla çiçekçilerinden 101 tane gül almasını tavsiye ederdim... Öyle ya tek sayıyla göndermek adettendir gülleri... Belki de Köyceğiz'deki halasını ihmal eden bir yeğen olsaydım, özür çiçeği olarak seçimim cam vazoda bambular olurdu, bilemeyiz...

Ayıcıklı Gül Vazoda

Aslında çiçek hediye etmek için o kadar çok sebep var ki! Marmaris'e tayini çıkan yeğenim olsaydı, O'nun yeni bebeği için hoşgeldin bebek aranjmanı gönderirdim, hastahane odasına yetişsin isterdim...

beyaz güller
Evet, insanın sevdiklerine çiçek göndermesi için bir bahaneye de gerek yok. Mesela Milas'da yaşayan teyzem olsaydı, “içimden geldi çiçeği” olarak pembe lilyumlar gönderirdim, kimbilir sevinçten nasıl da havalara uçardı! Öyle ya teyze anne yarısıdır, sevilir, sevindirmek de gerekir... Muğla'nın Menteşe ilçesinde yaşayan ilkokul arkadaşımdan haberim olsaydı ve nişanlanacağını bilseydim, mesela pembe güller gönderirdim, ne zarif bir sürpriz olurdu!
Ortaca'da butik otel açan üniversite arkadaşıma Benjamin Ficus yakışırdı, Seydikemer'deki yakınım nezle oldu diye (Allah daha büyük hastalık vermesin) saksıda Guzmania çiçeği gönderirdim, moral olur burnunun akıntısı anında geçmez miydi? Tabii ki yerel eşraftan olsaydım, Ula'daki Atatürk Anıtı'na bir çelenk de bırakmak isteyebilirdim. Ama ille de Yatağan'daki teyzemin gönlünü beyaz papatyalarla alırdım....

Benjamin Ficus


Demem o ki, ne olur ne olmaz, isterseniz  Muğla Çiçekçi Facebook sayfasını beğenin siz, belli mi olur, birgün Muğla çiçekçilerine ihtiyacınız olur!

Mis kokulu güzel çiçekleriniz eksik olmasın, sevgiyle...

guzmania



Devamını Oku

21 Aralık 2015 Pazartesi

Yeni Yıl İçin Alınabilecek En Güzel Hediye

Şimdi yazının başlığına bakıp hemen uçak, araba, sonsuz para diyeceğimi düşünüyorsunuz biliyorum ama bu sefer başka bir hediyeden bahsedeceğim.Yılbaşı yaklaşırken evde aile üyeleri tarafından gizli gizli işler çevrilmeye başlar. Herkes kendi hediyesini en güvenli yere saklamaya çalışır aynı zamanda diğerlerinin hediyelerini bulmaya çalışır. Bu yıl evde yılbaşı için hediyemi biraz erken buldum. Gardırobun en arkasında hışırdayan bir torba içerisinde hediye saklanırsa olmaz.
Neyse ben şu hediye kısmına geçeyim. Daha gelmeyen yılbaşının hediyesi: Oral-B şarjlı diş fırçası. Denemeye çekiniyordum ama hediye gelince keşke daha önce alsaymışım dedim kendi kendime.


Oral-B, profesyonel diş temizleme aletlerinden esinlenerek tasarlamış bu şarjlı diş fırçaları ile mükemmel bir temizlik deneyimi sunuyor. Diş plaklarını temizlemekte manuel fırçalardan çok daha etkili bir sonuç veriyor, ilk kullanımdan sonra bile daha önce sanki hiç bu kadar iyi dişlerimi fırçalamamışım gibi hissettim. Üç boyutlu oynar başlık sayesindeyse normal bir fırçanın yapamayacağı kadar hareket edip, normalde ihmal ettiğimiz ulaşamadığımız yerlere bile ulaşıyor. Fırça başlıkları dişleri tamamen sararak birçok noktaya temas ediyor ve muhteşem sonuçlar almamı sağlıyor.
Ağız bakımına çok önem veren birisi olarak bu benim için en iyi yılbaşı hediyesi oldu. Siz de yeni yılda sevdiklerinize Oral-B şarjlı diş fırçası hediye ederek onları mutlu edebilirsiniz.
Ürünleri incelemek ve yılbaşı indiriminden yararlanmak için tıklayınız. Bu arada, Burcu Esmersoy'lu videosunu da paylaşmadan duramadım :)



Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını Oku

Sigarayı bırakınca bunların olduğunu kimse size söylemedi!


Zaman ne çabuk geçiyor. Bugün sigarayı bırakışımın ikinci yıldönümünü kutluyorum. Mütevazı olamayacağım, aferin bana...

Merak etmeyin sıkıcı bir yazı olmayacak. Yani “sigarayı bırakınca ciğerler şöyle temizlenir, kalp krizine yakalanma oranı şöyle düşer!” gibi uzmanlık gerektiren, biraz da okumaktan bıktığımız konulara değinmeyeceğim bu yazıda. Kendimce çıkarımlarım var, onları anlatacağım! Dediğim gibi oldukça özel deneyimler bunlar; kişisel gelişim hap'ları gibi değerlendirmemenizi önemle rica ederim...

Görsel, interiorsbystudiom.com sitesinden alıntıdır.

Gelelim sigarayı bırakmanın entrikasal düzlemdeki faydalarına!

1- Kıskanç arkadaşlarınız kimlermiş, sigarayı bırakırken öğrenirsiniz!

Sigarayı bırakacağım” deyince Yok canım sen beceremezsin, en fazla on gün zaman tanıyorum, kesin yine başlarsın!” diyenleri, ya da “Yaa çok kilo alırsın, sonra da veremezsin, boşver bırakma!” diyenleri yazın bir kenara. Kendince en iyi çözümü sunanları da unutmayın bu arada, “Niye bırakıyorsun ki, günde 5 tane iç!” derler mesela. O beşin yarın 10, 15 olacağını adları gibi biliyorlardır üstelik.
Aslında kendileri defalarca gizli gizli deneyip sigarayı bırakamamışlardır ve sizin başarmanızı istemezler, çünkü kıskanıyorlardır. Sigara içerken en yakınınızda yer alan bu kişiler gerçekten dostunuz muydu acaba? Sigarayı bırakmasaydınız bunu asla bilemeyecektiniz! Sizin iyiliğinizi istemeyen kişi hiç dostunuz olabilir mi? “Senin evine de gelinmez artık!” diye tehdit bile savurur onlar, aldırmayın; zaten gelmemeleri ruh sağlığınıza olumlu etki yapacaktır hiç üzülmeyin!

Görsel, artcaffeine.imobileappsys.com sitesinden alıntıdır.

2- Sigarayı bıraktığınızı çekemezler, kilo almışsın derler!

İnsanların dış görünüşlerini gündeme getirmenin ayıp olduğunu düşünerek ve bu konuyu gerçekten de önemsemeyerek, hayatı boyunca balık etli olduğu halde kilosu hakkında en ufak bir yorum yapmadığınız ve kendisini dost bildiğiniz en yakın(!) arkadaşınız “7-8 kilo almışsındır rahat! Ay şekerim, sen de artık benim bedenimdesin, napıcaksın alışacağız kiloya!” diye size güya yakınlık gösterdiği anda oradan uzaklaşın derim ben. O kadından size arkadaş olmaz, bütün bağları kesmekte fayda var! Sigarayı bırakmasaydınız satır aralarına sokuşturduğu sübliminal mesajlarla kimbilir sizi ne kadar yaraladığını da fark edemeyecektiniz! Tehlikelidir zehir dilli hatun kişiler! Ah sigarayı bırakmak, sen nelere kadirsin! Hem ciğerleri hem de ruhu temizliyorsun!

3- Sigarayı bıraktığınızda benciller su yüzüne çıkar!

Sigara içebilir miyim?” diye hayatta sormazlar. Yeni bıraktığınızı bile bile, belki de inadına yakarlar yanınızda, bununla da kalmayıp dumanını yüzünüze, mis gibi kokan saçlarınıza doğru üfürürler! Hava güzel olsa da camı açmazlar mesela! Sigara onların hakkıdır, siz de onlara uymak zorundasınızdır! 
Bu kişiler bencildir işte, hep kendilerini düşünürler, arkadaşlıkları da göstermeliktir, kaçılası insanlardır bu gruptakiler! Sigarayı bırakmasaydınız nereden bilecektiniz bu durumu?
İnsanın aklına içeriği çok alakalı olmasa da bir şarkı geliyor:

“...Tanı bunları, tanı da büyü Adiloş Bebe!...”

Görsel, nytimes.com sitesinden alıntıdır.

4- Sigarayı bırakınca daha az dedikodu yaparsınız!

İş yerlerinde “sigara molası verelim” diye gidilen çay ocakları ve mutfaklar gıybet yuvalarıdır. Dumanaltı dedikodu ortamlarından uzak kalarak hem ciğerleriniz, hem de kalbiniz temiz kalmış olur. Sigarayı bırakmasaydınız entrika bataklığında kokuşacaktınız!!

5- Yere izmarit atanlar avamdır, siz ise kendinizi üstün görebilirsiniz!

Biliyorum, sigara içerken siz asla böyle bir şey yapmazdınız! Gerekirse izmariti -afedersiniz- tükürüğünüzle söndürüp selpak mendile sararak, çöp kutusu buluncaya dek cebinizde gezdirdiğiniz bile olmuştu! Ama bakın işte, entel olduğunu cümle aleme göstermek için kılıktan kılığa giren tatlısu bilmişi arkadaşınız, simsiyah ojeli orta parmağının tek hareketiyle izmariti yere ne de güzel savuruyor! İğrenç ötesi bir hareket değil de nedir bu! İşte bu insan avamdır, Greenpeace'e verdiği imzayı feysbuk'unda yayınlaması sadece gösteriştir, kaçılası kişiliktir. Sigarayı bırakmasaydınız bunu nasıl fark edecektiniz?


6- Sigarayı bırakınca bir filmi / oyunu daha özgün yorumlarsınız!
Sigarayı bırakınca tiyatroda/sinemada perde arasında dışarıya çıkmanıza gerek kalmaz; dolayısıyla da soğukta ellerini ovuştura ovuştura sigarasını içen ve bu arada oyunun/ filmin kritiğini yapan sosyal ortamlardan uzak kalırsınız. Ama bu kötü bir şey değil, bilakis çok da iyi bir şeydir bu durum. 
 Sigara içerken yapılan “Abi yaa, bence katil perdenin arkasında saklanan o hizmetçi; iyi de ne biçim senaryo bu, ben hemen anladım!” gibi yorumlardan uzak kaldığınız için, ikinci perdeye ön yargıyla bakmayacaksınız. Bu sayede de katil hizmetçiymiş diye düşünmeyecek, geniş açıdan değerlendirmelerde bulunacak, katilin aslında intihar ettiğini ve kendine katil süsü verdiğini; dolayısıyla ortada aslında katil olmadığını, o perdenin arkasındaki hizmetçinin sadece camları sildiğini hemen şıp diye anlayıvereceksiniz! Bakın işte gördünüz mü, sigarayı bırakmasaydınız oyuna verdiğiniz para çöpe gidecekti!

Görsel, aristonorganic.wordpress.com'dan alıntıdır.

7- Sigarayı bırakarak diş doktorunuzdan intikam alabilirsiniz!

Benim en sevdiğim sonuçlardan biri de bu: İşaret parmağını gözünüze soka soka sallayan ve
Sigara içmeye devam edersen tedavini yarıda keserim, bütün dişlerin dökülür!” diyen aslında iyi niyetli ama korkunç kamu spotu gibi konuşarak sizi köşeye sıkıştıran diş doktoruna göğsünüzü gere gere gidip diş temizliği yaptırabilirsiniz. Sigarayı bırakmasaydınız bu kadar tatmin edici intikam alma duygusunu nerede yaşayabilirdiniz ki!

8- Sigarayı bırakınca iş bulursunuz!

Biraz zaman alacak ama, cv'nizde “sigara kullanmıyor” olarak güncelleme yapmak zorundasınız.. Bu güncellemeyi yaparken bir de iş ilanlarına göz atasınız gelir. O da ne, hayalinizdeki iş sizi bekliyordur!
 İlahi sürahi, “sigara içiyor” yazan bir cv'yi kim ister ki zaten bu devirde? Saat başı sigara molası veren, ikide bir de bronşit olup rapor alan bir çalışanı kim ister allasen?

Görsel, thegardenglove.com'dan alıntıdır.

9- Bunları söylemiyorum bile!
Salatalığın tadı bambaşkaymış, sabah kalkınca insanın ağzında metalik paslı tat olması çok saçmaymış, saçları savurunca yayılan şampuan kokusu harikaymış, ağzı sigara kokan arkadaştan çaktırmadan uzaklaşmak gerekirmiş, insanın saçları kırılmadan uzayabiliyormuş, eskiden gözde büyüyen mesafeler aslında pır pır kanatlanarak yürünebiliyormuş, tırnakların ve dişlerin doğal rengi sarı değilmiş, insan cildi aslen soluk değilmiş, el ve ayaklar aslında öyle çok acayip üşümezmiş, hasta olursam diye yaşanan suçluluk duygusu ne gereksizmiş, günde bir paket sigaraya verilen para ayda 300 liraymış ve bu ne büyük bir paraymış, klişe olacak belki ama sigarayı bırakmak gerçekten de hiç ama hiç zor değilmiş... Yani özetle sigara içmemek ne kadar güzel bir şeymiş demiyorum bile...

Sağlıklı günler dilerim efenim; hayatımdaki tek duman, pastanın üzerindeki  mumları üflediğim için olsun...


Not: Bu şeyi nasıl bıraktığımı merak ediyorsanız, buradaki yazıma bakabilirsiniz.



Devamını Oku

17 Aralık 2015 Perşembe

Hayalciler buraya toplansın!

Can Dündar, Silivri'den yazdığı mektuplardan birinde :

İyi ki hayal kurmayı öğretmişsin kendine...
Havalandırma lambasından ay ışığı, florasan ıslığından yavuklu soluğu yapmayı biliyorsun.”

diyordu. Bu cümleyi okuyunca gülümsedim. Hayalciler ülkesinin vatandaşıyım ya, yakın hissettim kendime...

(görsel, etsy.com sitesinden alıntıdır)

Aradan birkaç gün geçti, çok sevdiğim bir arkadaşım mr'a girecekti ve kapalı yerde kalma korkusu olduğu için haliyle endişeleniyordu. 45 dakika kalacaktı kutuda, “gözlerini kapa ve hayal kur” dedim O'na gayrı ihtiyarı bir şekilde. Hiç düşünmedim böyle derken de; laf olsun, teselli olsun diye de söylemedim. Çok doğallıkla en doğru öneriymiş gibi çıktı ağzımdan! Çünkü ne zaman zor bir an yaşasam ben öyle yaparım... Aslında her gece uykuya dalmadan önce, bazen gündüz vakti bir kuytuya, ya da lavaboya kaçıp... Daydreamer'ım evet...

(görsel, etsy.com sitesinden alıntıdır)
Arkadaşım mr'a girdi başarılı bir şekilde, çok şükür ki sonuçları da güzel çıktı. Hiç kıpırdamaması gerekiyormuş mr'a giren kişinin. Klostrofobisine rağmen 45 dakika boyunca hiç kıpırdamamış benim cesur arkadaşım da! Çünkü hayalleriyle meşgulken korkuyu unutmuş! Bahçeli diyarlarda muhteşem güzellikler içindeymiş o süre zarfında; yeşilin kokusunu içine çekerken, çiçekler topluyormuş en sevdiklerine... Sonrasında görüştüğümüzde bana “Sen olmasaydın başaramazdım!” deyince şaşırdım. Ne yapmıştım ki, keşke elimden bir şey gelebilseydi. “Hayal kur!” demiştim ya, meğer onu kastediyormuş. O sığınmıyormuş benim gibi hayallere, daha bir gerçek yaşıyormuş hayatı! Çok şaşırdım tabii ki, hayalsiz yaşanır mıydı ki? Hayallerim olmadan geçirdiğim bir gün var mıydı ki benim? Yoktu... Katlanamazdım ki bazı zorluklara!

Görsel, saskiakeultjes.tumblr.com sitesinden alıntıdır.

Can Dündar kimbilir nasıl öğretti kendine hayal kurmayı bilemem ama, bana bunu hayat öğretti! Çok güzel ve duygulu bir hikayem var hatta hayallerle ilgili, belki ileride paylaşırım. Yani nasıl desem; ben taa küçücük bir çocukken, yapamadıklarımı hayallerimde başarırdım. Beni sevmesini istediğim insanlar, hayallerimde etrafımda pervane olurlardı. Ve biliyor musunuz, yıllar boyunca bıkmadan usanmadan, aynı veya benzer hayalleri kura kura çoğunu gerçek ettim sonunda! Evet, karşınızda hemen hemen bütün hayalleri gerçek olmuş ve hayal kurmaktan vazgeçmeyen biri var.

Hayat beni tökezletmiyor mu, evet tökezletiyor; mesela bilenleriniz biliyor; perşembe günü işten ayrıldım. Ama hayallerim asla bitmiyor. Üzülmedim mi, evet üzüldüm, ama geçti gitti. Artık iş hayatına dair bambaşka, çok daha güzel hayallerim var.

Görsel, laurenconrad.com sitesinden alıntıdır.
Hayal kurmak mutluluktur!

Bugünün hayal kırıklarının yarınki hayalleri gölgelemesine izin vermeyin.“ diye anonim bir söz var belki siz de duydunuz. Evet, hayallerimden asla vazgeçmiyorum ben de! Her ne kadar beni üzmeye kalksalar da, başaramıyorlar böyle olduğum için! Evet, o ayrıldığım işyerine ait hayallerim vardı, yarım kaldılar. Hiç önemli değil; şimdi yeni hayal ettiğim iş için çok daha taze hayallerim var. (bu olay gündemde diye örnekliyorum, çok üzüldüğüm için değil!) Ne bileyim çok daha huzurlu olduğum, zaman anlamında çok daha esnek davranabildiğim, çok daha fazla para kazandığım ve kesinlikle bana pozitif enerji veren, sevgi dolu insanların çalıştığı yeni bir iş hayal ediyorum. Ve biliyor musunuz, yarın bir tane de iş görüşmem var :)

Görsel, lohrien.tumblr.com sitesinden alıntıdır.


Hayal kurmak özgürlüktür de aslında!
Hayalimde bir bahçeli ev var mesela, gerçi henüz netleşmedi detayları ya, bazen bahçesine elma ağaçları dikiyorum, bazen onları söküp yerine gülhatmiler ekiyorum. Kim ne karışabilir ki benim hayalime! Ya da bir roman yazmışım, imza günleri yapıyorum mesela. Böyle bir hayalim daha var. Romanın adı henüz yok ama olsun, imza günlerim var!

Böyle düşününce, beynimin sınırsız hayal kurma kapasitesi için şükrediyorum. Ne kadar güzel ve etkileyici bir güç bu! Düşünsenize, istediğimiz dünyayı, üstediğimiz boyutta kurgulayabiliyoruz ve o dünyayı istediğimiz renklere boyayabiliyoruz. Orada senarist de kendimiziz, yönetmen de! İstediğimiz insanlara istediğimiz rolleri biçebiliyoruz...


(görsel, etsy.com sitesinden alıntıdır)


Ne demiş Proust:

Biraz hayal kurmak tehlikeliyse, bunun çözümü daha az hayal kurmak değil, daha fazla ve her zaman hayal kurmaktır.“

Ben bir hayalciyim, dedim ya yarınki iş görüşmem için şimdiden hayaller kurmaya başladım. Olursa şahane olur, olmazsa yeni hayallerim olur...

Daha çook uzun yıllar güzel hayallerim olsun istiyorum, “Pişmanlıklar hayallerin yerini almadığı sürece bir insan yaşlı değildir.” demiş ya John Barrymore, ben hep genç kalacağım bu gidişle...


İşte böyleee...

Gözünüzü kapatın, bir hayal kurun, hatta yazın buraya da, hep birlikte güzel hayallerimize güzel enerjiler gönderelim, hayallerimiz gerçek olsun, sevgiyle...

(görsel, etsy.com sitesinden alıntıdır)


Devamını Oku

14 Aralık 2015 Pazartesi

Bir işyerinde insanlar neden huzursuz olur? VOLUME-1

Ofiste herkes birbirine ismiyle hitap ediyor, iyi güzel de bol geliyor bünyeye!
Amerikan özentisiyiz ya, bazı ofislerde yeni bir moda var, herkese ismiyle hitap ediliyor! Yaş önemli değil, pozisyon önemli değil. Bunu layıkıyla başarabilen, bir de eline yüzüne bulaştıran yerler var! Yani bazı ofis ortamlarında güya herkes herkese ismiyle hitap ediyor ama mesela çaycı, herkese ismiyle hitap edemiyor; etse kesin tersleneceğini biliyor. Yani Türkiş ortaya karışık durumlar!
Hanım-sız Bey-siz hitap tarzı ilk başta kulağınıza hoş gelebilir, ama bence bizim kültürümüze ters bir durum bu. En basitinden onlar “hala, yenge, teyze” gibi bütün akrabalara “aunt”, yine “dayı, amca, enişte, yaşlı adam” gibi bizim kategorize ettiğimiz insanların hepsine de “uncle” diyerek, zaten toplumdaki hitabet olayına ne kadar farklı yaklaştıklarını gösteriyorlar. Biz de öyle değil ki; kayınbirader var, elti var, görümce var, kayınço var, yenge var, amcaoğlu var, dayıkızı var... Yaşça büyük insanlara abi, abla demeyi alışkanlık haline getirmiş bir toplumuz, haliyle iş yerindeki bu Amerikanvari hitap şekilleri de bünyeye uymuyor. Misal aynı mahallede oturup, "Hüseyin Abi" diye tanıdığınız adamla böyle bir ofiste çalışsanız ne yapacaksınız? Mahallede abi, ofiste Hüseyin.. Oldu mu şimdi bu çifte standart! Ezkaza yılların Hüseyin abisine mahallede adıyla seslenmeye kalksanız olay olur, ne kadar ayıplanırsınız düşünsenize!

Bence tam da ayranı yok içmeye durumu bu! Yani madem Amerikan tarzı şirket kültürü oluşturuyorsun, ya tam yap, ya hiç yapma! 
Peki bunun ofiste huzursuzlukla ne ilgisi mi var diyorsunuz, gelin satır aralarına bakalım o halde..


*“Americans are very time conscious. They believe in the principles of time-management. They come to office early and leave on time. You will rarely find them working late hours, or on weekends. They plan their weekends ahead of time and value their privacy.”

Yukarıdaki orijinal anlatısında da görüleceği üzere Amerikalılar iş yaşamında zamana önem verirler. Ofise tam zamanına gelirler, ofiste oldukları zamanı iş için harcarlar, tabiri caizse "goygoy" yapmazlar. Haftasonları çalıştıkları, mesaiye kaldıkları nadirdir. Mesaiye çok kalan bir kişiyi Amerikan şirketinin ayın elemanı seçeceğini sanmıyorum. Zira onlar için mesai dışında kendilerine ayırdıkları zaman çok değerlidir. Peki biz nasılız?

Örneğin ofiste iş 9'da başlıyordur, +/- 15 dakika toleransla ofiste olmak mantıklıdır değil mi? Bizde ise bu durum, adamına göre değişir. Mesela iş yerindeki kıdemli çalışan en erken 9:40'da gelir, çalışmadan önce bir çay kahve sigara molası verir, adı bile vardır bu bize özgü ritüelin, ayfonunu patlatır yani, acelesi yoktur, 11'e doğru işine başlar. Muhasebeci daha da sonra gelir, ee ne de olsa kasa kendisinden sorulur, hakkıdır yani işe geç gelmek! Tepedeki yönetici ise 11 mi 12 mi olur artık keyfine göre takılır. Erken gelenler ise ya gerçekten prensip sahibidirler, ya alt seviyede çalıştıkları için laf yemekten korkarlar, ya yenidirler göze batmak istemezler, ya da evlerinde vakit geçirmeyi sevmedikleri için erken gelmişlerdir! Çünkü kıdemi yüksek olup da ofise kafasına göre saatlerde gelenler, diğer geç gelenlere laf sokma, ya da arkalarından konuşma hakkını kendilerinde bulurlar. Şimdi bu karakterlerin hepsinin birbirilerine adıyla hitap ettiği bir ofis hayal edin. Güya her çalışan ismiyle hitap edilerek eşitleniyor ya, fiiliyat elbette öyle değil! Bazıları daha eşit, bazıları daha ayrıcalıklı...


Bizim eski ofis de öyleydi. Herkes birbirine adıyla hitap ederdi. Ama enteresandır mesela mutfağa ve temizlik işlerine bakan Ayşe'ye, ofisin en kıdemli çalışanı yani yöneticisi, Ayşe Hanım diye hitap ederdi, tahmin edeceğiniz üzere bir tek O'na öyle derdi. Demek ki kendisini mutfak personeliyle eşitleyememişti, zaten istese de yüksek egosu buna izin vermezdi! Ne enteresan değil mi, normalde tam tersi yaygındır. Yani ast üste “hanım” der, hiyerarşik konumu bunu gerektirir. Tersi durumlarda da demek ki tersi oluyormuş; yani üst alta “hanım” diyerek, hatta biraz daha abartıp sizli-bizli konuşarak onu kategorize ediyormuş. Nitekim, herkesin herkese ismiyle hitap ettiği bir ortamda ofisin kıdemli çalışanının, yani ayrıcalıklı şahsiyetinin
Ayşe Hanım, bir çay getirir misiniz?”
şeklinde hitabını duyunca cidden çok ironik bulmuştum.

Dedim ya bünyeye bol geliyor böyle kopyala-yapıştır şeyler, özde eşitlik inancı olmayınca! Ben önceleri garipsedim bu durumu, hatta bocaladım, hanım bey laflarını ağzımda geveleyip durdum, zira yılların alışkanlığı vardı bende de. Çünkü ben yeni tanıdığım insanlara pozisyonu ne olursa olsun ismiyle hitap etmekte, senli beni konuşmakta çok zorlanırım, beceremem de zaten.  Hatta bazıları “canım” der ya, onlardan nefret ederim, çünkü “canım” sözcüğü bir çeşit küçümseme hitabıdır ve kadınlar arasında yaygındır. Konuyu dağıtmayalım, baktım herkes senli benli konuşuyor benimle, hem de yeni tanıdıkları, daha doğrusu hiç tanımadıkları halde, uyum sağlamaya çalıştım bu duruma, ama dediğim gibi insanın kafası karışıyor.


Madem herkes eşit, birbirine son derece sıcak samimi bir şekilde adıyla hitap ediyor, o zaman haklar da eşit olsun, yani en kıdemli çalışan 9:40'da ofise gelip 10.30-11.00'de masasına oturuyorsa mesela mutfaktaki Ayşe de aynı haklara sahip olsun, o da kimseden izin almadan takılsın kafasına göre! Bu doğru mu, yanlış elbette! İş hayatının kuralları var, herkesin giriş çıkış saati patronun onayladığı gibi olmak zorunda, yani disiplin olmak zorunda!

Bu küçük örnekten de görüleceği üzere bir taraftan ismiyle hitap ederek eşitmiş havası yaratıp öte taraftan bazılarına yazılı olmayan ayrıcalıklar tanırsanız, o ofisin kimyası da biyolojise de yavaş yavaş bozulur ve çürümeye başlar birşeyler... Alın size ofiste huzursuzluk, volume-1!

Amerikan iş hayatındaki alışkanlıkları araştırırken şöyle bir cümleyle de karşılaştım:

*“Generally, Americans are very polite, friendly and helpful, but have less tolerance for people who interfere in their private lives.”

Yani diyor ki özetle, Amerikalılar iş hayatında oldukça kibardırlar, birbirlerine arkadaşça yaklaşıp yardımcı olurlar. Ama özel hayata müdahale konusunda toleransları yoktur.

Bizde de güya Amerikan tarzı şirketler türüyor ya, herkes birbirine ismiyle hitap ediyor ya hani.! Ama nezaket yerlerde sürünmekte o ayrı. Mesela “müziğin sesini biraz kısabilir misin, çalışamıyorum” demeye görün birine, hemen bir atmaca gibi üzerinize atlar! Hani yaygın bir laf vardır ya, batıdan yarım yamalak örnekler alıyoruz, kendimize uyarladığımızda da ucubeler çıkıyor ortaya diye. Durum aynen öyle aslında. Ofiste isimle hitap ederek yaratılmaya çalışılan eşitlik havası tamamen bir ilüzyondan ibaret! Sigara içen, içmeyene saygı göstermez, yemek saati mutfağı dumanaltı yapar, “Çok dumanaltı olmuş, ne zaman biter sigaranız, yemek yiyeceğim” derseniz hemen üzerinize atlarlar: “Siz sigarayı bırakanlar da pek bi artistsiniz!” Halbuki, desene evet buna bir çozüm bulalım, mutfakta içiyoruz madem sigarayı, yemek saatlerinde bunu yasaklayalım desene.. Yok demez, ismiyle hitap ediyor ya, herkes eşit daha ne yapsın?

Eşitlik meselesini tersinden anlıyoruz genelde. Mesela kırk yılın başında mesaiye kalmıştır birisi, afralar tafralar, ayılıp bayılmalar, kendini özel hissetmeler. İstiyor ki telefonlara bakan kişi de onunla beraber mesaiye kalsın. Telefon çalmasa da olur, ne gam! İsmiyle hitap ediyor ya, eşit ya! İyi de sen kafana göre milyonuncu iznini kullanırken o zavallıya doktor izni bile haram ediliyordu, sen neredeydin, eşitlik anlayışına ne olmuştu?

Yani demem o ki, makyajla olmuyor. İsmiyle hitap etmek bir makyajdır, oysa cildin kendisi sorunlu. Kanlı irinler var alt yapıda, fondöten sürsen ne yazar, allıkla kapatsan ne yazar?

Neden anlattım bunca şeyi? Çünkü diyorum ki iş hayatındaki huzursuzluğun ana kaynağı adil olmayı beceremeyen yöneticilerdir, eşitsiz ve adamına göre esnetilen kuralsız davranışlardır. Görüntüde demokrasi varmış gibi mutlu mesut, herkesin birbirine ismiyle hitap ettiği ofislerde yaşayanlara sormak lazım... Dışı kimi, içi kimi yakıyor acaba?

Şapkayı önümüze koyup bir düşünelim, adalet kimin için var, adalet nereye kadar işliyor? Bu soruyu genel hayata da sorsanız, iş hayatına da sorsanız cevap pek değişmeyecektir bizim gibi ülkelerde...
------------------------------------

Bu yazı burada bitmez, hızımı alamadım; devamı elbette olacak...

Şimdilik gidiyorum ve sizlere sevgi dolu, stressiz günler diliyorum...

*Kaynak:
http://www.path2usa.com/office-environment-work-culture-in-us



Devamını Oku