#blogfırtınası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#blogfırtınası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ocak 2014 Pazar

#blogfırtınası-15 / KUS DOMATESLERİMİ!

#blogfırtınası etkinliğini zamanı geçse de bitirmeye kararlıyım..

Gün 15. İyi ya da kötü, herhangi bir çocukluk anınıza yeniden hayat verin, bugünkü içgörülerinizle tekrar bakın.

Ben öyle fazla çocukluk anısı hatırlamam, keşke çocukluğuma dönsem gibi özlemlerim de yoktur. İçimdeki çocuk, geçmişin küllenmiş çocuğundan daha canlıdır desem yeridir hatta.

Ama bir anım var ki, hayat dersi olmuştur bana, hatta şimdi anlattığımda bu anının ülke gündemine bile harika oturduğuna tanık olacaksınız. Bu öyle bir anıdır ki, yeri geldiğinde sık sık kullandığım bir cümle bırakmıştır hafızamda..

KUS DOMATESLERİMİ!

cocuk kiskancligi
Biz çocukken bahçeli ve iki katlı bir evimiz vardı. (ne kadar şanslıymışım) Komşuların da evleri bahçeli ve iki katlıydı. Bahçeler arasında sınır duvarları yoktu. Büyük siyah dut ağacı bahçenin en ucunun sınırı, ayva ağacının dibindeki kuyu da bahçenin öbür sınırıydı. Çocukluğumuz da bu bahçelerde komşu çocuklarıyla oynamakla geçerdi. Çamurdan heykelcikler yapardık, ağaçların altına bilyeler saklayıp onların hazine olduğunu hayal ederdik, ne bileyim işte çizgi, seksek, yakan top gibi oyunlar vardı. Akşam hava kararana kadar da eve girmezdik. Acıkınca komşunun bahçesindeki domateslerden, bizim bahçedeki eriklerden falan yerdik. Fast food bilgimiz yağlı ekmekle sınırlıydı nitekim.

Komşunun çocukları ile kimi zaman yaşlarımıza göre gruplara ayrılırdık, kimi zaman da hep beraber oyunlar oynadığımız olurdu. Ben en küçük olduğum için kim kabul ederse onunla oynardım, bazen de tek başıma takılırdım.

Bu kadar çok çocuğun olduğu yerde mızıkçılık olmaz mı, hem de nasıl olur.. Bizim komşunun iki numaralı çocuğu, kod adı Selvi diyelim, cazgır mı cazgır bir tipti, benden de en az altı yaş falan büyüktü..
Bir gün oyun sırasında yenilmiş, her zaman olduğu gibi yenilgiyi kabul etmeyerek mızıkçılık çıkarmış ve kavga başlatmıştı Selvi Abla.
İster büyükler arasında olsun, isterse küçükler arasında olsun, kavganın içeriği bellidir. Meclis Tv'yi açarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Sen bana böyle yaptın, sen de zaten şöyle yapmıştın, bir keresinde de böyle böyle yapmıştın şeklinde uzayıp giden kötü bir süreçtir bu.. Selvi Abla'nın, o günkü kavga anında ellerini belinin iki tarafına koyup, tam bir cazgır kadın modellemesi halindeyken söylediği,
    Bahçemizden yediğin domatesleri kus, çabuk kus domateslerimi!”
dediğini hiç unutmuyorum nedense.. Ne yaptım, kustum mu yoksa ağladım mı hiç hatırlamıyorum. Ama O'nun o kinci ve intikamcı, yaptığı iyiliği en küçük çıkar çatışmasında başa kakan, suça ortak olduğu halde direkt kendisini aklamaya yönelik iğrenç halini yıllar boyunca hep hatırladım.
Hatta yeri geldiğinde anlatıp gülümsedim. Ne harika bir replik bu diye düşündüm hep, baksanıza devleti yönetenlerin birbirlerine olan intikamcı, iğrenç hallerine ne de güzel yakışıyor bu cümle.. Meclis kürsüsünden konuşan başbakan, “Ne istedilerse vermedik mi?” derken aslında “kus domateslerimi!” diye haykırmıyor mu? Selvi Abla'nın annesinin kızacağı bir suçu birlikte işlemiştik zamanında, domatesleri beraber yemiştik ama bana kızdığı bir anda kendi yediklerini unutup direkt beni suçlamıştı.. Çocukken içimize dış güçler mi kaçmıştı yoksa?

Bir de dedim ya evlerimiz yakındı diye.. Biz ne zaman küssek evlerinin ikinci katına çıkar camda bize gösteri yapardı hiç unutamıyorum
         -Baak benim Almanya'dan gelen sarı saçlı bebeğim vaar, senin var mııı?
          -Baak bu elbiseyi de annem yeni aldııı, senin vaar mıı?
            - Baak, bu da benim çileklerim, sizde varrr mıı?
.....

Çok kötüymüş yahu, şimdinin gözüyle bakıyorum da  çok kötü bir çocukmuş gerçekten de..
Selvi Abla, çok hırslı ve kavgacı bir çocuktu, ara bozucuydu, anlaşılması zor bir tipti. Tek iyi özelliği olan şakacılığı bile bu kötülüklerini örtmeye yetmiyordu. O'nu çocukken hiç sevmedim, büyüyünce de sevmedim ve hala da sevmiyorum. O'nun gibi ağzından sanki
kus domateslerimi” sözcükleri çıkıverecekmiş gibi gelen hiç kimseyi sevmiyorum..

Okul hayatı boyunca hırsına yenik düştü, arkadaşlarını hep kıskandı. Okulda kendisinden yüksek not olan başkaları olunca ağladı, öğretmenlere resmen yalakalık yaptı ve iyi bir dereceyle liseyi bitirdi. Çok çalışkan olarak bilindiği için üniversite sınavında kendisinden iyi bir sonuç bekleniyordu ama, O kof, ezberci bir çalışkandı. İki yıllık sigortacılık gibi bir okulu zar zor kazandı, okudu.
Hırs gözünü bürümüş bi kere. Başarıya odaklı yaşaması, kendini gösterme, övme huyları iş hayatında da peşini bırakmadı. Nasıl yaptı, nasıl başardı bilmiyorum, bir kaç yıl içinde kendi sigorta acentasını kurduğu söylentisi yayıldı. Aslında söylentiye de gerek yoktu ki, Ankara'dan hafta sonları eve özel şoförüyle gelip ne kadar zengin olduğunu ballandıra ballandıra anlatırdı. İki tane evi, yazlığı, yaptığı tatiller, görüştüğü hatırlı(!) kişilerin isimlerini falan öyle bir anlatırdı ki ben o zamanlar lisedeydim sanırım; ne zaman denk gelsem kaçardım kendisinden. Hoş kasabaya yolum düştüğünde hala da kaçıyorum, laf aramızda..
Neyse efendim siz deyin 10 sene, ben diyeyim 15 sene sonra bir duydum ki Selvi Abla iş hayatında batmış. Nesi var, nesi yoksa hepsi hacze gitmiş, sonrasında intikam almaya uğraşmış bir süre  dediğine göre iyi niyetini(!) suistimal edenlerden, ruh sağlığı da bozulmuş mu.. Şimdilerde kasabada bir mobilyacı dükkanında tezgahtarlık yapıyormuş duyduğum kadarıyla, sinir ilaçlarıyla yaşıyormuş..

Bugünkü içgörüme geldi sıra.

Kıssadan hisse-1:
Çocuğunuzu hırslı yetiştirirseniz, aman çocuğum sen çok zekisin, her şeyde en bi öz bi birinci sen olacaksın, okulda en yüksek notu sen alacaksın falan derseniz, muhtemel başarısızlıklarda böyle çırılçıplak kalakalır ileride, ruh sağlığı falan.. Aman diyeyim. Tabi bu dersin politik bakış açıları da var isterseniz. Eğer topluma mal olmuş ünlü bir popstar ya da politikacıysanız, sizi öven danışmanlarınıza fazla güvenmeyiniz, maazalah Selvi abla gibi yalnız kalan çok politikacı örneği var..

Kıssadan hisse-2:
Çocuğunuzu madde bağımlısı olarak yetiştirmeyiniz! Yani oyuncaklarına, markalı elbiselerine, gezdiği gördüğü şeylere bağımlılık yaşamasınlar, paylaşmayı bilsinler. Birisine “kus benim domateslerimi” tarzında yaklaşımlarını görürseniz hemen anında götürünüz en yakın pedagoga.. Çünkü bağımlı oldukları madde neyse onu yitirince intikam peşinde koşanlar, gerçek hayatta dizi filmlerdeki gibi villalarda yaşayıp Rus Mafyası'ndan ders alan Yağmur Özden gibi olmuyorlar, genelde onların yansıması Selvi Abla'ya benziyor.. Eh koltuğa bağımlı politikacılar da bu konuyu gözden geçirse elbette faydalı olur kendileri için.

Kıssadan hisse-3:
Bir zamanlar bahçenizde var olan domatesleri yedirip sonra da kusturmak istediğiniz tiplerin hepsi benim gibi “aman boşver, ne hali varsa görsün!” demeyebilir, hatta bir gün gelip sizden intikam almak isteyebilirler.. Öfke anlarınızda ağzınızdan çıkacak sözcükleri siz yine de ölçüp biçin derim ben..

Benim aklıma gelen dersler bunlar. Peki siz bu anıdan nasıl bir “kıssadan hisse” çıkardınız, yorumlarınızı merak ediyorum doğrusu..


Sevgiyle, hırslara yenik düşmeden, domatesleri kusturmadan kalalım diyorum.
Devamını Oku

19 Aralık 2013 Perşembe

#blogfırtınası-14.gün/ Banana Republic'te skandallı bir sabah!


#blogfırtınası etkinliğinin 14.gün ödevini yapıyorum, yorgun gündeme mükemmel oturan bir ödev bu!

Gün 14.“Fırtınalı ve karanlık bir geceydi…” Yazıya bununla başlıyoruz, sonra neler oluyor bakıyoruz.

Fırtınalı ve karanlık bir geceydi. Banana Republic (Muz Cumhuriyeti)'in Public Bank General Manager'i Solomon Lion, her akşam yatmadan önce hiç bıkmadan tekrarladığı ritüel için evinin salonuna doğru adımlarını atarken arkasınden eşi seslendi:

          — Solomon, bu akşam da bırak şu kutuları, geç oldu, haydi artık yatalım.

Solomon, kütüphanedeki kırmızı ayakkabı kutularına bakmazsa, içindeki paracıkları sevip okşamazsa rahat edemezdi ki! Karısına hafif sitemle söylendi:

          —Geçen gün 'yeşiller geldi' diye bana telefon ederken mutluluktan havalara uçmuyor muydun? Bırak da yerlerinde olup olmadıklarını kontrol edeyim, yoksa uyku tutmaz gözümü!

Dile kolay; tam 4,5 milyon dolar yatıyordu o üç tane kırmızı ayakkabı kutusunun içinde! Tropik adalarda geçireceği emeklilik günlerinin hayaliyle Solomon salona girdi, kutuları açtı, destelere göz gezdirdi. Hepsi yerli yerinde duruyordu, artık rahatlıkla uyuyabilirdi. Işıkları kapatıp yatak odasına doğru yönelirken içinden “Çok akıllısın Solomon, bu işi de tereyağından kıl çeker gibi güzelce bitirdin, hem de şu ayakkabı kutularını iyi akıl ettin. Hangi hırsızın aklına gelir bu kutularda bir servet yattığı senden başka!” diye düşünüp, zekasına ve becerikliliğine hayran olarak gülümsüyordu. Hem ülkesine hizmet etmişti; yasaklı altın transferi için o kadar kolaylık sağlayıp kendisini riske atmıştı, alnının teriyle kelle koltukta kazanmıştı bu paraları!

Aynı fırtınalı ve karanlık gecede Minister of Interior (İçişleri Bakanı) 'nın oğlu Peace Laughs, evindeki 6 tane para kasasının şifrelerini kontrol ediyordu yatmadan önce. O, Solomon gibi paralarını ayakkabı kutusunda saklayacak kadar polisiye roman senaryosu gibi risklere atmazdı kendisini, garantici adamdı. 6 kasa vardı evinde, eskaza hırsız girerse en kötü olasılıkla kasaların birini alır gider, servetinin hepsini kaybetmemiş olurdu. Onca parayı 6 kasaya bölmek de kolay iş değildi elbet! Ama Peace, pratik zekalıydı. Para sayma makinesi almıştı evine. Hem de paraların sahte mi gerçek mi olduğunu kontrol eden fonksiyonel bir makineydi o. 
Aklımı seveyim!” dedi kendi kendine..

Bu günlere gelmek için az çalışmamıştı Peace. Ana dili gibi bildiği Rusça'sıyla uluslararası iş bağlantılarında genç yaşına rağmen uzmanlaşması tesadüf değildi ve bu çabalarının elbette bir karşılığı olacaktı. İnsanlara bir çeşit yol göstericilik(!) ve danışmanlık yapıyordu; bu zor işin karşılığında aldığı paraları kilitli kasalarda saklamayıp da ne yapsındı? Bankaya yatırıp bir de hesap mı verseydi...

O'nun gibi yetenekli, Banana Republic'in üst düzey yönetici konumunda babası olan birisi
9-6 mesaiyle memuriyet yapacak değildi ya.. Yatmadan önce kasalarını son bir kez kontrol eden Peace Laughts, “bazı insanlar doğuştan şanslıdır” diye düşünürek ılık sütünü içip kuş tüyünden yatağına doğru gitti o fırtınalı ve karanlık gecede. Sabahın neler getireceğinden hiç mi hiç haberi olmadan renkli rüyalara daldı..

rusvet degil, hediye..


Aynı gece, evlenirken birbirlerine verdikleri “60 yılımızı beraber geçireceğiz” sözünü görgüsüzce altın harflerle villalarının kapısına “60 yıl” arması olarak kazıtan ve sırf bu konuyla bile magazin gündemini işgal eden Rocky Zaruba ve magazin gazetecilerinin ekmek kapısı olmayı hep başaran eşi Marbling Daily, duvarlarına yeni astıkları tam 1 milyon 50 bin Banana Republic Lirası (BRL) değerindeki “the artist's house” tablosuna boş boş bakıyorlardı. Anlamı değil ticari değeri önemliydi tablonun..

Rocky Zaruba, daha 29 yaşında olmasına rağmen servetinin sınırlarını kendisi bile tam olarak bilmeyen bir iş adamıydı. Pek çok ticari faaliyet yaptığı söyleniyordu ama başarısının sırrı altın piyasasına olan ilgisiydi.

Para Rocky için adeta bir oyuncaktı. Banana Republic magazin dünyasına hızlı giriş yapmasını sağlayan, görkemli bir düğünle evlendiği “popesk” müziği kraliçesi eşi Marbling Daily'ye 40 milyon Banana Lirası'na yalı da almıştı, 3 milyon küsüra ofis de almıştı, 1 milyon Euro'ya yazlık da almıştı, 960 bin Euro'ya kralların otomobili diye bilinen Rolls-Royce Phantom da almıştı; yılbaşı hediyesi diye son aldığı tablonun lafı bile olmazdı! Banana Republic'in 900 BRL (Banana Republic Lirası) ile geçinen milyonlarca vatandaşı için ekmek almak neyse, milyonluk hediye almak da öyle bir şeydi O'nun için. Güzel eşine feda olsundu, hem de magazin gündeminde zenginliğiyle hava atıyordu bu sayede, itibarını koruyordu; bir taşla iki kuş!

Para kazanmak için kesenin ağzını cömertçe açmak gerektiğinin farkındaydı Rocky! Büyük işler çeviriyordu çünkü. Babasının İtalyan vizesi, bazı suç örgütlerine üye olan tanıdığı ve kendisine yardımı dokunmuş kişilerin Banana Republic vatandaşı olması, otel projeleri gibi ufak tefek sorunlarını halletmek için bakana ayakkabı ve çikolata kutularında, takım elbisenin içinde verdiği 1,5 milyon dolar hediye (!) paralarını hiç düşünmeden gözden çıkarmıştı mesela. Film senaryosu gibi bir hayatı vardı.. Ee bu kadar şaşaanın içinde heyecanlı ve riskli işler de olacaktı elbet! Hele elbise fikri şahaneydi. Bakan Dominant Donation, “Çok zevklisin, kravata da bayıldım” diye teşekkür telefonu açınca vize işini kafasından atmıştı mesela.. Bu ufak tefek işler maalesef hediyesiz yapılamıyordu.

rusvet değil, tesvik!

Hatta bir keresinde Banana yasalarının nedense kabul etmediği bu masum işleri yüzünden kendisini incelemeye alan emniyet müdürünün tayini için sağolsun Peace Laughs kendisine yardımcı olmuştu da, boyundan büyük işlere kalkışan işgüzar emniyet müdürünün tayini stressiz bir işe çıkarılıvermişti. 400 bin BRL Peace'e feda olsundu..

O fırtınalı ve kendisi için çok karanlık olacağını hiç bilemediği gecede Rocky, eşinin en meşhur şarkısı “Sweet Trouble”'ın sesini sonuna kadar açtı, bardağına içkisini doldurdu ve villasının muhteşem manzarasını seyre daldı.. Bilseydi sabah olacakları, hiç durur muydu böyle sakin sakin!

Gece bitmek üzereyken, şafak daha yeni doğmuşken, Solomon Lion, kapının acı acı çalan ziliyle sıçrayarak uyandı.. Peace Laughts, kapı zilini duyduğunda en güzel rüyasını yeni görmeye başlamıştı. Rocky Zaruba, kapı zilini Marbling'in şarkısı sanmıştı yarı uyanık halde..

Rüyaları yarım kalan bu üç şahsiyet, toplam 49 kapının zilinin aynı anda çalındığını, Banana Republic Kolluk Kuvvetleri'nin hepsini yaka paça götürdüğünü, başlarına gelecekleri henüz o saatlerde bilmiyorlardı..

Evet, benzer fırtınalı ve karanlık gecelere artık bağışıklık kazanan Banana Republic'in zavallı halkının merakla izleyeceği bir gün başlamıştı. Televizyonlarda flaş flaş geçiyordu haberler. Banana Republic tarihinin en büyük yolsuzluğu deniliyordu, neredeyse ülkenin toplam bütçesi kadar yolsuzluk ve rüşvetten bahsediliyordu. Rakamlar korkunçtu. Yoksulluktan, işsizlikten ne yapacağını bilemeyen; kuş kadar maaşlarıyla, ağır vergiler altında hakları gasp edilip milyon dolarlar halinde sağa sola saçılan bu halkın büyük bir kısmı, bu şafak operasyonuna yine de pek sevinemedi. Çünkü bu sabah, haklılık mücadelesinin tarafsız sesi değil; kirli iktidar savaşının çekilen kılıçlarının YANSITILAN sesleri çınlıyordu sadece..

Temiz eller operasyonu” göremedi bu halk hiç; çünkü bütün eller kirliydi, su bile çürümüştü....


Devamını Oku

17 Aralık 2013 Salı

#Blogfırtınası-13. gün / Hayalimdeki Ev

#blogfırtınası etkinliğinin 13.gün ödevini yapıyorum, bir günde iki yazı hazırlayarak böylece geride kaldığım gün sayısı 4'e düşüyor, o la la ..

Gün 13.Hep hayalini kurduğunuz evde yaşıyor olsanız nasıl bir şey olurdu onu yazın.

Beton yığınının muazzamlığında, bir plazanın 50. katında, minimal mobilyalarla döşenmiş, ev mi ofis mi olduğu belli olmayan, halısız, kilimsiz, perdesiz, şehirden uzak mı uzak, kira gibi aidatı olan, ruhsuz ama uzay istasyonu denilebilecek kadar modern bir ev dermişim. Demiyorum tabii ki!

Bu bahsettiğim 50-60 katlı dev binalar bir kere doğanın kendi dinamiklerine ters. Benim bu konudaki teorim şöyle:

İnsan sokakta kafasını fazla kaldırmadan evinin camını görebilmeli, bu da yaklaşık bir ağaç boyu eder, yani maksimum 3 kat.

Eğer başka bir çağda yaşıyor olsaydık, bizim de boyumuz 5 metre olsaydı, günümüzde ortalama insan boyunu 165 cm kabul edersek kaba bir hesapla 500/165= 3 sonucuna varırdık. Şu andaki 165 cm boyumuzla bize normal gelen 3 katlı evlerin 3 katı, yani 9 katlı evlerde yaşamak yine mantıklı olurdu. 5 metrelik boyumuzla 9. kattaki penceremizi rahatlıkla görebilirdik. Ama kardeşim el insaf, hem ortalama 165, bilemedin 170 cm boyumuz var, hem de 50 katlı binalarda oturuyoruz. Doğadaki en yüksek ağaç Amerika'da Sequoi Ulusal Park'ındaymış ve 85 metre yüksekliğinde Kaliforniya Sekoyası adında bir çeşit çam ağacıymış. Şimdi bir kat evin yüksekliğini ortalama 2,80 metre düşünürsek; 2,80*50 =140 metrelik binalar yaparak doğanın en yüksek ağacına meydan okumuş oluyorsunuz. Benden uzak durun mümkünse, beni hayallerimin eviyle başbaşa bırakın..

Üç kat kabul edilebilir sınırdır dediğime bakmayın siz, benim hayalimdeki ev kesinlikle tek katlı. Tek katlı, bildiğiniz kırmızı kiremitten çatılı ve geniş. Kocaman bir bahçesi olduğunu, kendisinin deniz kenarında, sosyal hayatının mütevazı bir hareketliliği olan, entelektüel insanların oturduğu bir sahil kasabasında olduğunu söylememe gerek yok sanırım.

bu evlerden birinde yasamak isterim
bu evlerin biri, mümkünse karışımı bir evde oturabilirim..


Sahil kasabası derken sakın yanlış anlaşılmasın, “site” denilen tel örgülü yalıtılmış yerlerden bahsetmiyorum. Kasabı, manavı, balıkçısı, kafeleri, kitapçı dükkanları, konser salonları, lokantaları, sinemaları, büfeleri, gazete bayileri, arnavut kaldırımları, ağaçları, parkları olan bildiğiniz kasabada olacak benim evim. Ama insanların hepsi kitap okuyacak, kasabanın sokaklarında müzik şenlikleri olacak. Herkes sinemaya, hatta mümkünse açık hava sinemasına gidecek; edebiyat söyleşileri olacak, felsefik tartışmalar olacak, kimileri resim yapacak, kimileri kitap yazacak. Hem büyük şehir olanaklarının hepsi olacak, hem de kasabanın güzelliği ve de huzuru olacak. Aslında hayalimde evden çok yaşamak istediğim şehir var benim.

Ev tek katlı olacak demiştim ya, içi biraz geniş olacak. Hayatım boyunca hiç geniş mutfaklı bir evde oturmadığım için aslında kocaman bir mutfağı da olsun istiyorum. Mutfakta her türlü konfor olsun elbette, ben dünya mutfaklarından çeşit çeşit lezzetler deneyeyim orada. Ama kocaman pencereleri olsun, soğanlar ocakta kavrulurken ben pencereden ağaçları seyredeyim isterim. Hatta elimi uzatıp bir meyve de koparsam hiç fena olmaz..

Evim ahşap ve orijinal taşların karışımı olsun. Taş duvarlar ayrı bir dekoratif güzellik getirsin evime, bir de öyle malikane gibi olmasın elbet ama yeterince odası olsun. Yani yatak odası, salon, banyo haricinde ekstra misafir yatak odası, çalışma ve kitap okuma odası, dağıntıların konulacağı dolap ve kiler odası, ütü ve çamaşır odası, sinema odası olsa hiç de fena olmaz. Geniş bir veranda olsun salona açılan ve hanımelleri, yaseminler koksun bahar aylarında..
Ne bileyim işte, hayal bu ya, bahçesinde yüzülebilecek bir havuz da olsa fena olmaz, barbeküsünü, muhteşem çiçek tarhlarını saymıyorum bile.. En sevdiğim meyvelerin hepsi bahçemde olsun; hatta kendi domateslerimi, salatalıklarımı da kendim yetiştireyim organik organik..

Unutmadan söyleyeyim, ses ve ışık sistemi mükemmel olsun evimin. Işıklar asla tavandan gelip gözümü yormasın mesela. Kenarlardan köşelerden gelsin ışık, bazen yeşil yapayım onları, bazen mavi, bazen de beyaz. Ruh halime göre evimin renkleri değişebilsin.
Ses sistemi ise evin her yanına yayılsın. İstersem çalışma odasında, istersem mutfakta, istersem verandada dilediğim gibi müzik dinleyebileyim..

Bıraksalar sayfalarca anlatırım daha, hayal kurmak gibisi var mı.. Hele ki insan benim gibi
iflah olmaz bir hayalperest olmayagörsün..


Hayalsiz kalmayınız efendim, sevgiyle..





Devamını Oku

#blogfırtınası 12.gün / Kod Adı Mehmet Öğretmen

#blogfırtınası etkinliğinin 12.gün ödevi en zor konulardan biriydi sanırım.

Gün 12.Sevdiğiniz birini bir karaktere çevirin ve onun hakkında yazın.

Kod adı Mehmet olsun. Bir köyde doğar Mehmet, yemyeşil bir köyde. Cumhuriyet kurulalı daha 16 yıl olmuştur. Yoksulluğun yoğun hissedildiği zamanlardır. Küçük yaştayken annesini ve babasını kaybetmiştir Mehmet. Kalakalmıştır amcalarıyla, amcalar derseniz pek de hevesli değillerdir Mehmet'le ilgilenmeye. Zira kendi çocukları da vardır, bir boğaz daha olsun istemezler, zaten az olan ekmeği kaça böleceklerdir! Babasından kalan az biraz toprağa da el koyup öksüz ve yetim Mehmet'i hiçbir şeysiz bırakıverirler ortada bir başına.

Neyse ki iyi yürekli bir el uzanır kendisine. Evlatlık edinir bir dul kadın O'nu, kod adı Hatice. İstanbul'da padişahları görmüş, cumhuriyete kolayca uyum sağlayıp yeni harfleri öğrenmiş, görgülü bilgili bir kadındır Hatice. Yalnız yaşar kasabada. Alır Mehmet'i yanına, tek derdi ise O'nu okutmaktır. Kasabada ortaokul yoktur, en yakını gemiyle saatlerce uzaktaki bir şehirdedir. Tutar kolundan Mehmet'in, alır tahta bavulu ve düşer yollara Hatice. Mehmet'i okutmaktır tek dileği, belki de gencecikken kaybettiği oğlunun acısı ancak böyle sönecektir..

Mehmet o uzak şehirde okumaya başlar. Gençlik var tabii ki serde, arada kaytardığı da olur. Hatice ise cabbar kadın, arada tek başına düşüp yollara, baskınlar yapar oğlu Mehmet'in okuluna. Kontrol eder hep.. Hatice'nin bu disiplini olmasa, belki de Mehmet, unutulmuş bir Mehmet olarak yaşayıp gidecekti sokak köşelerinde..

Mehmet'in okulu bitince gönderir Eğitim Enstitüsü'ne Orta Anadolu'nun uzak bir kentine. Mehmet okuyacak, zaten az sayıda olan muallimler ordusuna katılacak, kendisi gibi vatana millete hayırlı evlatlar yetiştirecektir, Hatice'nin tek derdi budur. Okul biter, sırada Yüksek Öğretmen Okulu vardır, onu da okursa zamanın üniversitelerine hoca olabilecektir. Ama Mehmet bu sefer dinlemez Hatice Ana'sını. Bir an önce çalışıp para kazanmayı, annesi bildiği Hatice'ye bakmayı arzulamaktadır.
60'lı yıllar ve idealist koy ogretmeni


Tayini çıkar doğduğu köye. O zamanlar yol yok, araba yok doğru dürüst. Karda kışta kimi zaman saatlerce yürüyerek, kimi zaman da at sırtında gider görevine canla başla.. Öğretmenlik mesleğini o kadar sever ki, başarısı ödüllendirilir bir süre sonra. Tayini kasabada açılan yeni ilkokula çıkar ve sonrasında tam 35 sene o okulda müdürlük yapar Mehmet Öğretmen.

Yetişmiş öğretmen o zamanlarda çok değerlidir, pek de fazla yoktur çünkü. Bazen müdürlük yaptığı okuldaki boş derslere girer, bazen de kasabada sonradan açılan ortaokulda Fransızca derslerine girer Mehmet. Efsane bir öğretmen olarak takdir toplar bütün meslek hayatı boyunca.

Kendi çocuklarının yazılı kağıtlarını başkalarına okutacak kadar adaletli bir öğretmendir.
Müdür odasına kendi çocuklarını asla sokmayacak, okuldan bir kalem, bir kağıt bile eve getirmeyecek kadar disiplinlidir.
Okulun bahçesini yazın karpuz satanlara kiralayıp okula müzik odası yaptırır, okula odun kömür alır, film gösterme makinesi bile alır! Kasaba okulu neredeyse bir özel okula dönüşür zaman içinde.

Öğretmen maaşı az o zamanlar, ama devlete hizmet aşkı o kadar yüksektir ki Mehmet'in, öğretmenlerin para karşılığında özel ders vermesine gönlü asla razı olmaz. Hafta sonları bedava kurslar açar okulda, çocuklar mezun olunca birer birer o zaman sınırlı sayıda olan kolejlere gidebilsinler diye.

Mandolin kursları, gitar kursları, folklor kursları derken okul artık ünlenmeye başlar git gide. Ülke çapında folklor yarışmalarına katılıp dereceler alırlar, bilgi yarışmalarında boy gösterirler.
Mehmet Öğretmen mutludur, pazar günleri bile kravatını takıp okulu kolaçan etmeye gidecek kadar bağlıdır işine.. Kendisi gibi bir ekip vardır okulda da, öğretmenlerin hepsi idealisttir, o zamanlar adı konmamış olan “ekip ruhu” Mehmet Öğretmen'in müdür olduğu okulda son derece doğal yollardan oluşmuştur bile. Öğretmenler birbirine bağlıdır, birbirlerine yardımcıdır, arada sadece tatlı rekabetler olur. Kimin sınıfı en başarılı olacak konusudur o rekabet! Öyle kimin evi, kimin arabası, kimin pahalı elbisesi gibi iğrenç kavramlar yoktur ki zaten!

Derken aradan yıllar geçer, Mehmet Öğretmen emekli olur, Allahtan öğretmenlik mesleği bu kadar ayağa düşmemişken, zirvedeyken bırakır görevini. Emekli ikramiyesiyle alacağı Murat marka ilk arabası ve emekli olduktan sonra aldığı ehliyetidir onca yıllık emeğin karşılığı. Fazlasına zaten parası yetmez ki!

45 sene sonra bulusma


 45 yıl öncesinde mezun olan öğrencileri Facebook'ta örgütlenip bir yemek düzenlerler, onur konuğu da Mehmet Öğretmen'dir. İçlerinde ta Amerika'dan gelenler bile vardır. Kimi doktor olmuş, kimi milletvekili.. Mehmet Öğretmen çok duygulanır bu yemekten, dile kolay bir sınıf dolusu insan neredeyse yarım asır  sonra toplanıp öğretmenleriyle hasret gidermişler..

Şimdilerde kendisi gibi öğretmen olan torunlarının başarılarıyla övünmektedir Mehmet Öğretmen. Zamanında tahta bavulunda sakladığı kitaplarından hiç ayrı düşmediği gibi kendisine bir laptop almış, yetmiş yaşından sonra bilgisayar da öğrenmiştir.

Sakin bir hayat sürmektedir artık, ömrü uzun olsun.. Yetiştirdiği onca insanın başarılarını sosyal medyadan takip ettikçe keyiflenir, “bu da öğrencimdi, bu da öğrencimdi..” diye gurur duyar.

Neden mi anlattım Mehmet Öğretmen'in hikayesini, hem içimden geldi, hem de yeni öğretmenlerin hallerini düşünüyorum bu aralar. İçlerinde Mehmet Öğretmen gibiler vardır mutlaka ama idealizm kalmadı pek. Ekmek derdi öyle üst boyutlarda ki, özel ders vermek ayıp karşılanmıyor artık. Hatta tam tersine bir öğretmenin özel ders verdiği öğrenci sayısı ne kadar fazlaysa o kadar değeri artıyor!

Bilemiyorum, keşke diyorum bazen, keşke tüketecek bunca şey olmasaydı, keşke yine tahta bavullarla at sırtında yolculuk etseydik de insanlığımız yerinde kalsaydı!

Çok mu romantik bakıyorum acaba bu aralar hayata?




Devamını Oku

16 Aralık 2013 Pazartesi

#blogfırtınası - 11. gün / İlk İş Deneyimim

#blogfırtınası etkinliğinin 11.gün ödevi şöyle:

Gün 11.İlk işiniz hakkında yazın.

Yazıyı dramatik bir boyuta taşıyacak olan nedenlerin detayına hiç girmeyeyim. Üniversiteyi bitirdikten yaklaşık 8-9 ay sonra yolum liseyi de bitirdiğim kasabaya düştü. Günlerden 8, aylardan mart. Özel bir gün olduğu için iyi anımsıyorum tarihi.. Her neyse kasabaya gittim, beş-on gün geçti ben sıkıntıdan patlıyorum. İzmir'de geçen 4 senelik öğrencilikten sonra kasabada ne yaparım? Arkadaşlarım, hatta okulunu uzatıp benden sonra mezun olanlar bile tekstil fabrikalarına girip mühendisliğe başlamışlar, bense evde oturup kitap okuyorum. Yapacak bir şey yok, hayat bunu gerektiriyor!
Efendim övünmek gibi olmasın liseyi birincilikle bitirmiştim, bütün öğretmenlerim de beni çok severdi. Bir gün sokakta yürürken -şimdi hangisi olduğunu anımsamıyorum- bir öğretmenimle karşılaştım. Neden kasabaya geldiğimi biliyordu, kasabalarda bilinir böyle şeyler. Ne yaptığımı sordu, sanırım “hiçbir şey” diye cevap verdim. Bir kaç gün sonra lise müdürü eve telefon etti, "boş derslere vekil öğretmen olarak girmek ister misin?" sorusunu sordu, durakladım ve şaşırdım. Kabul ettim tabii ki..

Beni aldı bir telaş, gerçi genlerde öğretmenlik var ama nasıl yapacaktım?

Mart ayı ortalarında vekil öğretmen olarak ilk işime işte böyle başladım. O zamanlar öğretmenler yine çok az maaş alıyordu, ama en azından saygınlıklarını yitirmemişlerdi. KPSS denilen saçmalık yoktu, mezun olan öğretmenin hemen tayini çıkıyordu. Demek çok da öğretmen açığı oluyordu ki “vekil öğretmen” denilen bir kavram vardı. Günümüzde ise, neredeyse her ilde bir üniversite var, insanlar okuyor, mezun oluyor, iyi güzel de nerede iş gücü planlaması? Bırakın mühendislerin vekil öğretmenlik yapmasını, 300.000 öğretmen atama bekliyor! Derin konular bunlar, detaya girsem söylenecek çok şey var ama konuyu dağıtmayalım..

ogretmenlik deneyimim


Öğretmen olmuştum olmasına da hangi derslere girecektim?

Ortaokul ev ekonomisi dersinden tutun da lise son edebiyat dersi, lise 2 matematik dersine kadar ne kadar boş ders varsa hepsine girecektim. Tam bir joker olmuştum anlayacağınız.
Hiç unutmam, ilk derse gireceğim gün, benim de eskiden öğretmenim olan müdür yardımcısı bana sınıfa kadar eşlik etmiş, sınıfa beni tanıtmış, başıyla selam vererek “iyi dersler hocam” deyip dersi bana emanet etmişti. Gözlerim dolmuştu, biraz da utanmıştım.

İkinci eğitim dönemi bitene kadar devam ettim öğretmenliğe. Sonraki işlerimde tanık olacağım ve nefret edeceğim entrikaların, kıskançlıkların, dedikoduların olmadığı, kendimi işime ruhumla verdiğim çok güzel bir dönemdi gerçekten de.. Sonraları tekstil fabrikalarında çalışmaktan bıkıp “keşke öğretmen olsaydım” dediğim çok olmuştur.

Farklı bir öğretmen oldum. Lise son edebiyat dersine haftalarca elimde Orhan Veli kitabıyla gittim mesela. “Kim şiir sevmiyor?” diye sormuştum, arka sıralarda oturup benden en fazla 3 yaş küçük olan sınıfın en haylaz öğrencisi parmak kaldırmıştı. Orhan Veli'nin en keyifli şiirlerini okutmuştum O'na, sonrasında pek de sevmişti şiiri..

En komik öğretmenlik anımsa ortaokul kız öğrencilerine verdiğim “Ev Ekonomisi” dersiydi. Ben ne anlarım örgüden, yemek tarifinden, ev ekonomisinden! "Siz kitapta yazılanları evde okuyun" diyordum; derste ise ergenlik sorunlarından, kız-erkek ilişkilerinden falan bahsediyordum. Bayılıyorlardı bu derse, çünkü bu konuları konuşmak tabuydu, kimse onlara yaşadıkları dönemin gerçeklerinden bahsetmiyordu; hoş hala da bahseden yok ya!

 Yaşı kendilerine yakın yeni mezun biri gelmiş, kendi sorunlarıyla ilgili bir şeyler anlatıyor, hiç görülmemiş şey bu düşünsenize..  Ders çok ilgi görmeye başladı tabii ki tahmin edeceğiniz üzere. Hatta dersin ününü duyan erkek öğrenciler yalvarıyorlardı, “hocam bu ders çok güzelmiş, ne olur bizi de derse alın” diye.. Elbette onları alamıyordum, maalesef ev ekonomisi sadece kızlara verilen bir dersti. Aynı saatlerde erkek öğrenciler de adını anımsayamadığım bir derste -erkeksi anlamda- el becerilerini geliştiriyorlar, sanırım tamirat yapmayı falan öğreniyorlardı kendi atölyelerinde. Kadın-erkek rolleri 14-15 yaşlarında belirlensin isteniyordu demek ki, müfredat böyleydi. Ama ben asi ruhumla bunu reddetmiş, ev ekonomisi öğretmemiştim!

Bir de orta-2'lerin fen dersinde güzel bir anım olmuştu. Bir kız öğrenci parmak kaldırmış, “Öğretmenim, babam da sizin fen bilgisi öğretmeninizmiş” demişti. Evet, çok ama çok sevdiğim fen bilgisi öğretmenimin kızıydı, ama olayın güzelliği neydi biliyor musunuz? Babam da O'nun babasının öğretmeniymiş zamanında. Yani 3 kuşak birbirine dokunmuştu eğitim hayatında. Çok merak ediyorum, o gözleri parlayan küçük kız da acaba öğretmen olup baba mesleğini devam ettirmiş midir?

Haziran sonuna kadar lisedeki öğretmenlik işime devam ettim. Teneffüslerde öğretmenler odasına girdiğimde  hep çekingenlik yaşadığımı, eskiden benim de öğretmenim olan ve çok saygı duyduğum insanların arasında kendimi öğrenci gibi hissettiğimi çok iyi anımsıyorum. Çünkü ben öğretmenlerime hayatım boyunca saygı duydum, onların değerini her zaman çok iyi bildim..

Karneleri verdiğimizde seneye artık olmayacağımı duyan öğrencilerin çoğu arkamdan ağlamıştı. Umarım bir iz bırakabilmişimdir onların hayatında, dokunabilmişimdir yüreklerine.. Çünkü hep söylerim, doktorluk ve öğretmenlik farklı iki meslek dalıdır diye. Birinde hayatlar kurtulur, diğerinde de hayatların şekillenmesine çok büyük bir katkı vardır. Sevgisiz yapılmaz bu işler! İyi ki çok kısa da olsa böyle bir deneyim yaşamışım diyorum.

Okullar tatil olduktan sonra ne mi oldu? Üç dört aylık bu güzel deneyimden biriktirdiğim paralarla İzmir'in yolunu tuttum sonra. Mesleğimi yapacak olmanın, ayaklarım üzerinde kimseden yardım almadan duracak olmanın umudu vardı içimde. Serde “Okul bitti, babadan para alınmaz!” gururu ile hiç vakit kaybetmeden karşıma çıkan Yeni Asır Gazetesi küçük ilanlar bölümünde işe başlayacaktım 6 aylığına, hayat bir deneyim daha çıkaracaktı karşıma..

İşte böyle sevgili okurlar, ben de öğretmenlik yaptım bir zamanlar. Peki sizlerin ilk işleriniz neydi, paylaşır mısınız benimle?





Devamını Oku

15 Aralık 2013 Pazar

#blogfırtınası- 10. gün / Bekir Abi'm

#blogfırtınası etkinliğinin onuncu gününe geldim sağ salim, hala 5 gün geride olmaya devam ediyorum, ama “ya hep ya hiç” kişiliğim yüzünden ısrarla gün atlamamaya devam ediyorum, bakalım arayı ne zaman kapatacağım?

Gün 10. Eskiden yazdığınız bir şeyi bulun. Girişini tekrar yazıp ona yepyeni bir ton verin.

2 Ağustos'ta yazdığım, buradan görebileceğiniz bir yazıyı güncelleyeyim dedim, bu aralar biraz da ihmal ettiğim Bekir Abi de mutlu olsun istedim.

Özet geçeyim isterseniz. Efendim işten ayrılmıştım. Alamadığım yedi yıllık tazminatım, en az altı aylık maaşım, gece gündüz verdiğim emekler, “bu şirket artık ailem gibi oldu, şirketin durumu kötü diye başka iş fırsatlarını değerlendirmek ayıp olur” şeklindeki gereksiz insani yaklaşımlarımdan dolayı kaçırdığım fırsatlar ve dolayısıyla yaşadığım psikolojik travma, umutsuz iş görüşmelerinde gördüğüm rezil işletmeler falan filan derken bir gün, “Yeter yahu!” dedim, başka bir yol olmalı!

Derken izleyenleriniz biliyordur evden para kazanma yollarını araştırmaya başladım. Makale yazıp para kazanmak fena fikir değildi, o işlere girdim, ki hala devam ediyorum. Önceleri saçma sapan da olsa verilen bütün konularda anahtar kelimelerle yazılar yazdım gece gündüz. Sonra, daha doğrusu bu işlerin nasıl yapıldığı konusunda deneyim sahibi olmaya başlayınca daha nitelikli yazma işleri buldum, seçici olmaya başladım. Bu arada bloğuma da sürekli yazılar yazıyordum, derken derken teklifler gelmeye başladı. Şimdilerde artık anahtar kelimeyle yazı yazmıyorum, bir kaç tane web sitesinin içerik editörlüğünü yapıyorum, yani yazılarını yazıyorum. Sırada yeni bir proje daha var, 6 bloğun içeriğini yöneteceğim, yazılar yazdıracağım, kontrol edeceğim, arada ben de yazacağım...

Bunlar iyi güzel de, çok emek istiyor. Yazarak para kazanmak öyle dışarıdan göründüğü gibi pek kolay bir iş değil, başka bir şeyler daha olmalı diye araştırmalara devam ettim ve karşıma güzel bir fırsat çıktı. Gittim Bonanza'lı oldum ve kendime bir e-ticaret sitesi açtım.. (İş fırsatı sayfamı en kısa zamanda güncelleyeceğim, içinizde arayış içinde olanlara yol gösterme amaçlı, azıcık bekleyin, güzel değişiklikler var)  Fazla da bir maliyeti yoktu, içinde binlerce ürün olan bir sitem olacaktı, depolamaya, kargolamaya, müşteri ilişkilerine karışmayıp sadece sitemin tanıtımını yapacaktım. Ala ki ne ala! İsmini bulmak için yaşadığım heyecan bile müthişti.. Sonra bir arkadaşımdan rica ettim Bekir Abi'me bir logo çizdi, şişman suratlı, bıyıklı esnaf Bekir'in bu amatör ruhla yaratılmış olmasına bayıldım ki ne bayıldım!

İşte böyle doğdu Ucuzcu Bekir..


Bekir sanal esnaf
Bekir Abi'miz







Ben hayalperest bir insanım, yani bir işe başlayacaksam, bir şey yapacaksam önce hayalini kurarım, hatta abartırım bu hayalleri. Aslına bakarsanız ticaretten de pek anlamam.. Ama olsun, yeter ki kendim gibi olayım, biraz da eğleneyim, yazar tarafımı da tatmin edeyim diye düşündüm ve Ucuzcu Bekir adında hayali bir karakter yarattım. Enteresan da bir öyküsü oldu, bizim Bekir yıllarca uyumuş, sonra uyandığında her şeyin değiştiğini görmüş, internetle tanışmış gibi gibi.. Hikayenin devamını merak ederseniz Bekir Abi'mizin bloğundaki şu ilk yazıyı bir okuyun derim..

Neyse efendim, dedim ki bu karakterin de bir bloğu olsun, orada kendini sevdirsin, bir şeyler söylesin, e esnaf adam, biraz da reklam yapsın.. Aslında her şey güzel başladı ama ben nedense son aylarda ihmal ettim kendisini, biraz yeni takipçiye ihtiyacı var, morale ihtiyacı var, gidin görün okuyun, yorum yapın mutlu olsunBekir Abim..
Hikayeleri var, fıkraları var, en çok da yazarla atışmaları var, yazarla Bekir bir türlü anlaşamıyorlar. Biraz nevrotik bir durum anlayacağınız.. (Çoklu kişilik bozukluğu yaşamam umarım)

İşte böyle sevgili okurlar. Sanal mağaza olayına böyle girdim, biraz çaba sonucunda Google ziyaretçileri oluşmaya başladı. Hiç unutmam, Bekir'e gelen ilk sipariş “At Kestanesi Balsamı”ydı ve iki kutu Ordu'ya gönderildiğinde sanki milyonlar kazanmış gibi havalara uçmuştum.

İsterim ki, ( Bazen O'nun hayali bir karakter olduğunu unutuyorum, sanki yaşıyor gibi geliyor bana, dedim ya tuhaf bir hayalperestim ben) neyse işte isterim ki Ucuzcu Bekir Abi'min sevenleri olsun, O'nun mütevazı web sitesinden birileri bir şeyler alsın, bloğu takip edilsin, Facebook sayfasında hayranları çoğalsın.. Hatta öyle bir noktaya gelsin ki başkalarına para karşılığı yazılar yazacağıma sırf kendim için, sırf okuyucular için daha lezzetli yazıları sırf keyif olsun diye yazmaya devam edeyim.. Yani Bekir Abi beni finanse etsin!


Herkes Bekir'i tanıyacak:)


Ben hayalleri gerçekleşmiş biri olarak bunun da olacağına can-ı gönülden inanıyorum..

Neyse efendim, Ucuzcu Bekir, EvdeYazar'ın bütün takipçilerine özel indirimler sunar her daim bilesiniz. Bir ürünü beğenin, mail atın yeter..

İşte budur sevgili dostlarım, benim de sanal mağaza hikayem böyle.. Ucuzcu Bekir sizden de destek bekler, ilgi bekler, dükkanında her ne kadar çay ısmarlayamasa da bloğunda iki muhabbet etmekten çok hoşlanacaktır..

Nasıl mı ulaşacaksınız, kendisinin eski zaman adamı olduğuna bakmayınız, sanal alemin her alanına kısa sürede uyum sağlamıştır..

Bekir'in sanal dükkanı: http://www.ucuzcubekir.com/
Bekir'in Pinterest'i: http://www.pinterest.com/uygunfiyat/
Bekir'in Twitter'ı: https://twitter.com/UcuzcuBekir


Herkesin hayali gerçek olsun diyorum, iyi pazarlar efendim..
Devamını Oku

14 Aralık 2013 Cumartesi

#blogfırtınası-9. gün / KİMİNLE KARŞILAŞMAK İSTEMEM!

#blogfırtınası etkinliğinin dokuzuncu gün ödevimi yapıyorum, hala 5 gün gerideyim.

Gün 9.Bir kafedesiniz, başınızı kaldırdınız ki kimi göresiniz! “Kimi” kısmı size kalmış, buyrun yazıda anlatın.


Hiç istemem biliyor musunuz böyle tesadüfi karşılaşmaları. Mesela uzun süredir görmediğim, yıllarca diyaloğum olmamış ilk okul arkadaşlarımdan biriyle, lise arkadaşlarımdan biriyle, üniversite arkadaşlarımdan biriyle, eski iş yerlerinde beraber çalıştığım ve sonrasında hiç görüşmediğim biriyle karşılaşmayı inanın hiç istemem!

Zaten bende bir değer yaratmış olsalardı, onca yıl mutlaka bir şekilde iletişim kurardık diye düşünürüm. Dijital çağda insanın sevdikleriyle uzun yıllar boyunca kopuk yaşaması mümkün mü? Değil elbette. Demek ki aradaki boşluk bir tercihmiş, görüşülmek istenmemiş! “Merhaba” deyip geçmeli insan böyle durumlarda, zorlamamalı.. Ben böyle düşünürüm.


kafede yalniz oturmak


Böyle karşılaşmalarda sahte diyaloglar yaşanır bana kalırsa. Mesela taraflardan biri tanıyamaz başlangıçta karşısındakini, bir duraklar. Ben kesin öyle olurum. Çok garip bir hafızam var çünkü, süzgeç gibi çalışıyor.. Bir kişi hayatımda iz bırakmamışsa O'nun ne ismini hatırlarım, ne yüzünü hatırlarım! Dolayısıyla hiç bir anısı da yoktur bende. Sokakta, kafede, bir mola anında karşılaşırım bazen bana göre yabancı olan bu insanlarla. Gülümserler, adımla hitap edip hal hatır sorarlar.
Pardon, benim yüz hafızam biraz zayıftır, çıkaramadım derim genelde.
Hani, xyz şirketinde çalışıyorduk ya der, adını söyler. Ben de hatırlamış gibi yaparak,
Tamam şimdi çıkardım, kusura bakma derim, muhtemelen hatırlamıyorumdur oysa ki..
Çoğu zaman yalan söylüyorumdur, kırmamak için. “Bende bir iz bırakmamışsın, kusura bakma çıkaramadım” dürüstlüğüne kalkışsam, göreceğim tepkiyi kaldıramam sanırım. Oysa insanların seçme ve seçilme hakları sandıkla sınırlı olmamalıdır. Seçilmişimdir ona göre ama ben seçmemişimdir kendisini. Olamaz mı yani, olamaz! Kim bilir ne kadar çok laf söylerler sonrasında. Böyle polemiklere girmekse hiç bana göre değil!
Ne diyordum, bu tür karşılaşmalar sahtedir diyordum. Tabi ya, düşünsenize aradan on beş sene geçmiş, lisede aynı sınıfta olduğun o gencecik kız kocaman bir kadın olmuş. Evlenmiş, çocuğu olmuş, bir işe girmiş, bir çok şey yaşamış, hayatı değişmiş. On beş sene sonra karşılaşıyorsun ve “Hiç değişmemişsin” diyorsun... Böyle bir gerçeklik olabilir mi, doğa kanunlarına aykırı zaten baştan!
Neler yapıyorsun, diye soruyor mesela. Dünyanın en saçma sorularından biri de bu bence. On beş seneyi nasıl anlatayım şimdi, nereden başlayayım, “çalışıyorum” gibi kısa bir cevap versem ne olacak zaten, hem niye anlatayım? On beş sene boyunca birbirimizi arama gereği duymamışsak ne gerek var ki şimdi bu soruya. Yanıtım bellidir genelde böyle durumlarda:
İyilik güzellik işte, hayat devam ediyor. “Sen neler yapıyorsun?” sorusundan kaçmaya çalışırım, çünkü hiç de beni ilgilendirmeyecek detayları duyma tehlikesi vardır bu sorunun cevabında. Uzaklaşmak isterim genelde bu “ansızın karşılaşma” sürprizlerinin (!) olduğu mekanlardan.
Ansızın karşıma çıkacak olan insanlar geçmişi getirmemelidir bana, mümkünse yeni insanlar olmalıdır onlar ki, geleceğimde yer alabilsinler. Sevdiğim bir yazarla, gazeticiyle, sanatçıyla karşılaşsam aniden, çok mutlu olurum. Ya da arkadaş olma potansiyeli olan yeni biriyse bu karşılaştığım kişi, ortak ilgi alanlarımızın olduğu bir etkinlikte tanışmışsam, aynı zorlukla mücadele ederken karşılaşmışsam hoş olur.

Geçmişten pat diye gelip karşıma aniden çıkıveren kişi bir de anılar anlatmaya başlarsa işte buna asla tahammül edemem! Lisedeki saçma hallerimizden, üniversitedeki sorumsuzluklarımızdan konuşmaya başlarsa, hele ki yanımda başkaları da varsa bu densizliği inanın hiç kaldıramam.

Düşünsenize bir kafede oturuyorsunuz, yanınızda da eşiniz var. Geçmişten bir densiz kişilik geliyor, oturuyor masaya ve başlıyor gündeme getirmekten asla hoşlanmadığınız, eşinizle paylaşma gereği duymadığınız saçma sapan anıları anlatmaya.. Belki de anlattıkları yüzünden eşinizle tartışmak zorunda bile kalabileceğiniz detaylara giriyor hatta.. Ne yaparsınız? Ben olsam sanırım kırılır mı kırılmaz mı düşünmeden kalkar giderim o masadan..

Geçmiş, geçmişte kalmıştır, nokta..

Bu kadar da basit aslında. Hiç sevmem sürekli anılardan bahseden, saçma detayları hatırlayıp “Aa, nasıl hatırlamazsın, hani vardı ya...” diye üsteleyen, bu halleriyle de gizliden gizliye hafızasını ve zekasını öven tipleri. Sana göre vardı, bana göre artık yok!

Bu Facebook'ta ilk okul arkadaşlarını bulma hikayesi de benzer nedenlerle saçma gelir bana. İtiraf edeyim lise arkadaşlarımdan en az on tanesi Facebook'tan arkadaşlık teklif etti, çoğunu yok saydım. Çünkü zaten lisede de iyi arkadaş olmadığım tiplerle şimdi neden gereksiz diyaloglara gireyim ki? Çoğunun derdi belli aslında, “biri bizi gözetliyor” formatındaki meraklarını gidermek! Bahse girerim, eski arkadaşlarını Facebook'dan bulanlar önce fotoğraflara bakıyordur. Arkadaşlarının ne kadar yaşlandığını, kilo aldığını, çirkinleştiğini görüp kendi zayıflıkları, güzellikleri, değişmezlikleriyle gurur duyacaklardır muhtemelen. Tüketim toplumunun dinamiklerinden biridir bu. Yüzeysel, anlık tüketilen, dolayısıyla değersiz bir enstantane. Başkalarının hayatını hızlandırılmış bir film gibi gözlemek ne  değer katar ki insana? Açıkçası benim beynim çok daha değerli bilgilerle dolmayı hak ediyor. Gereksiz detaylarla beyin hücrelerimi yıpratmayı da saçma buluyorum. Magazin programlarına, saçma yarışmalara, Facebook'taki gereksiz sosyalleşmelere uzak durmam biraz da bu yüzdendir.

Yani demem o ki, kafede karşılaşacaksam eğer, bari değecek biri olsun. Tanışmayı çok istediğim, yaşamları bana uzak insanlar olsun. Mesela Richard Gere ile karşılaşayım kafede, ya da ne bileyim Zülfü Livaneli otursun yan masada, Obama da olur Amerikan Başkanı neticede, hatta bizim mahallenin bakkalına da razıyım. Ama mümkünse geçmişte kalan silüetlerden biri asla olmasın karşılaşacağım kişi..

Peki aynı soru size sorulsa cevabınız ne olurdu? Yani kafede otururken kiminle karşılaşmak isterdiniz, yorumlarınızı çok merak ediyorum doğrusu..

Sevgiyle ve seçtiğiniz insanlarla kalın diyorum...




Devamını Oku