insan hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2026 Cumartesi

Bir Kolonoskopi Günü ve İnsanların Hikayesi

Yer bir devlet hastanesi, şahane bir bahçenin içinde bir sürü binadan oluşan eski hastanelerden. Cerrahi kolonoskopi bölümü girişe yakın binalardan birinin zemin katında. Altı ay önceden randevu alınmış olsa da n’olur n’olmaz diye randevu saatinden önce gitmek lazım. Ama gidince görüyoruz ki mesela üç hastanın üçüne de saat 9 randevusu vermişler, kalan ikisine 10 buçuk. Canımız sağ olsun, vardır bir bildikleri…

Koridorun en ucunda bir oda burası. Karşısındaki banklarda birileri oturuyor. Odanın kapısını çalıyoruz ses yok yok. Açıp bakıyoruz yine kimse yok.

Duvarları eski zaman mavisi boyalı. Küçük masanın önünde iki koltuk. Arkasında raflar ve raflarda anlamlandıramadığım çanta gibi şeyler ve dosyalar… Yanda bir kapı, muhtemelen orası operasyon odası. Özel hastanelerin o pırıltılı ışıltılı AVM tarzı cilalı mermerleri yok burada; daha köhne ama daha sahici.

Üçüncü kapı tıklatışımızda nihayet birini görüyoruz içeride. Odanın sonradan sarışın sahibesi, büyük bir ciddiyetle oturmuş koltukta. Sahibesi diyorum; çünkü öyle bir hakimiyeti var ki ortama, insan çıt çıkarmaya bile ürküyor. “Buralar benden sorulur!” diyen bir vücut dili düşünün, öyle işte…

“Refakatçi de gelsin” demiş, giriyorum içeriye.

Kendisine “hasta kabul memuresi” demeye dilimin varmadığı odanın sahibesi, büyük bir ciddiyetle evrakları istiyor. Kolonoskopi olacak kişi uzatıyor dosyasını. Sarışın sahibe, evraklara bakıp bilgisayardaki formu dolduruyor. Acele etmiyor, sakin sakin. Biz de izliyoruz sessizce. Arkasına uzanıp yazıcıdan çıktıyı alıyor. Odada çıt yok. Öyle bir aurası var ki oda sahibesinin, istesen de çıt çıkaramazsın. Dünyanın en ciddi işini yapıyor çünkü kendisi şu anda! Hareket etmeye bile ürküyor insan. Aklıma Moldova’ya girişte bize berbat muamele eden buz gibi soğuk bakışlı gümrük memuresi abla geliyor. O kadın bu kadın işte, “Ne fark var aralarında!” diyorum kendi kendime.

Odanın sahibesi sahte sarışın, çıktısını aldığı kağıtta bazı maddeleri sarı fosforlu kalemle işaretliyor önce. Sonra eline mavi tükenmez kalem alıp o fosforladığı yerlerin yanına (tik) Pişareti koyuyor özenle. Ritüel devam ediyor. Bu sefer kırmızı kalem alıp bir yerleri daha işaretliyor. Belli ki her evrakta aynı yerleri aynı renklerle dolduruyor. İşini ne kadar özenle yapıyor diye düşünüyorum. Bu konudaki düşüncemi sonradan reddedeceğimi bilmeden. Her şey bitince anlıyorum ki bizim hanım abla işini titizlikle yapmıyormuş ki; ritüelinin titiziymiş O sadece. (Gözlem gücüme bak sen hele, nelere de dikkat edermişim peh peh)

Okudum…..Anladım……Bir Nüshasını Elden Teslim Aldım!

Ne diyorduk, evet kolonoskopi adayı kişiye uzatıyor özenle işaretlediği beş altı sayfalık metni, yanında lacivert uçlu tükenmez kalem ile birlikte. Nereye yazacağını göstererek dikte ediyor kelimeleri, evet teker teker yazdırıyor!

“Okudum…..Anladım……Bir nüshasını elden teslim aldım! Tarih, imza…"

Kolonoskopi olacak kişi büyük bir ciddiyetle söylenilenleri yapıyor. Sonra refakatçi olan bana da veriyor bir lacivert kalem ve uzatıyor belgeleri. Beş altı sayfalık evrakta önce yazacağım yeri parmağıyla gösteriyor, sonra yine dikte ettiriyor:

“Okudum…. Anladım…. Bir nüshasını elden teslim aldım! Tarih, imza…”

El yazımızla yazdırıyor ki, ileride Allah korusun hukuki bir şey falan olacak olursa!

Bak diyecekler, “Okudum anladım” yazmışsın; üstüne üstlük bir de eline belgenin kopyasını vermişiz, daha ne yapsın bu devlet size!

Sonra bilin bakalım ne oluyor… Bize “Bir nüshasını elden teslim aldım” yazdırıp imzalattığı kağıtları arkasındaki raftan özenle çıkardığı mavi şeffaf dosyaya aynı özenle yerleştiriyor oda sahibesi. Ritüelin son parçasını yerine getirmenin huzurlu dinginliği var yüzünde.

Kşinev yazılarımda bahsettiğim - Moldovalı soğuk nevale gümrük memuresi sarışın abla- kadar ortamı soğutan, kolonoskopiye giriş memuresi ablaya bir söz söylemeden durur mu peki benim muhalif şahsım…

Hani romanlarda geçen “Dudağının ucunda müstehzi bir gülümseme ile” tabiri var ya, işte tam öyle bir gülümsemeyle diyorum ki:

“Bir nüshasını vermeyecek misiniz?”

“Gerekirse arşivden istetirsiniz…” gibi bir şeyler mırıldanıyor. “

“Ama aldım” diye imzaladım diyorum yine “müstehzi” bir gülümsemeyle. Moldovalı suratsız gümrük memuresinin çakması, “kolonoskopiye giriş memureliği görevini ritüel halinde yerine getiren çakma sarışın oda sahibesi” de nedense gülümsüyor! Yanıtsız bir gülümseme bu… Ve odadan çıkıyoruz.

Belki de yeni tasarruf genelgesi yayınlamışlardır hastanede, hastalara gereksiz kağıt vermeyin demişlerdir. Kimse bilemez. İyi de madem kağıt vermiyorsun, okusaydın ya bize çakma sarışın abla; biz de neye imza attığımızı bilseydik. Ya da beş dakika süre verseydin de “Önce okuyun sonra imzalayın” deseydin.  Hatta anlayıp anlamadığımızı test etseydin, bizi sınava tâbi tutsaydın, iyi olmaz mıydı be gülüm! Bu millet nasılsa okuduğunu anlamaz diye mi düşünülüyor acaba? Belgeyi hışımla hasta ve yakınının önünde çekip almak kurumsal bir davranış biçimi mi, yoksa “kolonoskopiye giriş memureliği görevini ritüel halinde yerine getiren çakma sarışın oda sahibesi” abla mı böyle uygun görüyor? Bu soru aklımda adeta bir kanca gibi asılı kalıyor. Finali çekilmeyen dizi izleyicisi gibi kendimi adeta terkedilmiş hissediyorum. Ama cevabı öğrenemiyorum. Hatta cevapsız sorular birikiyor. O belgede ne yazıyordu, abla bizden belgeyi neden kaçırır gibi çekip aldı…

Sorsam ablaya…

Soramazsın kardeşim böyle şeyler…

Oranın sahibesi O çünkü. Ters bir durum olur, zaten altı ay sonraya ancak alınmış randevu… Cevapsız sorularını alıp çıkmak zorundasın o odadan mecburen…

Oysa ne güzel de fosforlu kalemle boyamıştı kendince önemli bulduğu cümlelerin üzerini. Göz ucuyla gördüm ben, ilk 24 saat şöyle ağrı olursa doktora gidin falan gibi kolonoskopi bilgilendirme kağıdıydı bal gibi elindeki şey. Niye be abla, neden cahil bırakıyorsunuz bizi devlet bürokrasisinin çelikten gücünü kullanarak hem de…

“Gerekirse arşivden alabilirmişiz o kağıdı!” İçimizin rahatlaması gerek, devlette hiçbir belge kaybolmaz! Ben de rahatlıyorum elbet. Birileri işlerimizi ne kadar da kolaylaştırıyor!

 Ve “kolonoskopiye giriş memureliği görevini ritüel halinde yerine getiren çakma sarışın oda sahibesi” memure hanım, o saatten sonra benim hafızamdaki Moldovalı gümrük memuresi ile birleşiyor. İki farklı yüzde bir beyin, bir kalp oluyorlar. Anılar belleğimde adeta bir sıkıştırma efekti bu; yerden tasarruf hamlesi…  Böyle böyle insanları sınıflandırıp teke indirdiğinde içime bir sadeleşme hissi geliyor; sanki kolonlarda lavman etkisi gibi…

Özenle hazırladığı fosforlu evrakları gören müdürü kim bilir nasıl da “aferin” diyecek kendisine, belki bu tavrıyla terfi bile alır…

Ne İş Yaptığını Anlamadığımız Zümrüt Hanım ve Masası

Kolonoskopi odasının az ilerisinde bir tane koridor kapısı var. Kapıdan çıkıp sağa dönünce tuvaletler, asansör ve sonra da bahçeye çıkılıyor. Bu eski binaya bayılıyorum; birçok koridor ikinci katta bile olsa, merdivenle bahçeye açılıyor, dışarıda nefis ağaçlar…

Neyse işte, o kapının yanında miniminnacık bir masa duvara dayanmış, ama görsen derma çatma. Sandalyeden bir şeyler sarkıyor falan.  Bir kere o masa niye orda duruyor?  Üzerinde ayırt edici, “danışma masası” falan yazılmıyorsa niye o masa var, insan merak ediyor. Benzetmek gibi olmasın da afedersiniz hani aç gözlü dinlenme tesislerinde tuvalet girişine ufak bir masa koyup para topluyorlar ya hâlâ, insanın aklına ister istemez o görüntü geliyor. Kolonya yok masada ama olsun, hayalimizdekinde var nasılsa.

Ufacık tefecikliğiyle Adile Naşit’i andıran, ama O’ndan daha şişmanca, saçları turuncumtrak bir kadın oturuyor orada. Oturmuyor da ilişmiş sandalyeye sanki. Yaşlı gibi görünmüyor, yürüyebiliyor da aslında ama nedense elinde tahta, kısa, eski zaman bastonlarından var.  Koridordan her girene, “kapıyı kapatın!” diyor. Giren kişilerin çoğu açık bıraktığı için de her seferinde yüksek ama neşeli sesle söyleniyor:

“Bak işte yine kapatmadı kapıyı!”

Bizim kolonoskopiye girecek kişimiz gidiyor kapatıyor.

“Ya işte böyle, hep hastalar yardımcı oluyor sağ olsunlar”

“Böyle böyle bir sürü insanla akşama kadar arkadaş oluyoruz, sonra yenileri geliyor.” diyor, bizlerle iletişim kurmaya çalışıyor belli ki. Tam da dizi ya da filmlerdeki tipler gibi.

Adı Zümrüt’müş. “Senin ne işin var burada Zümrüt Hanım, yerine ne zaman geçeksin?” diyen bir doktordon öğreniyorum ben de.

Ne iş yapıyor ki bu kadın diye düşünüyorum. Şişirilmiş memur kadroları işte diyorum kendi kendime. Kadın, her gelene “kapıyı kapatın“demeye devam ediyor.

“Kapının üstündeki klimayı zorla taktırdım ama otomatik kapanışı yapmadılar” diyor.  Bu arada küçük masayı gören bir sürü kişi gelip bir şeyler soruyor Zümrüt Hanım’a.

Bir kadın geliyor mesela:

“Göz polikliniği nerde?”

“Buradan çık, iki sol bir sağ yap” gibi kestirmeden amaca hizmet eden cevaplar veriyor her seferinde.

Bir Afrikalı çocuk geliyor sonra, elindeki kağıtları gösteriyor. Zümrüt Hanım yine hiç düşünmeden, sanki önündeki resimden okur gibi:

“Buradan çık, yolun sonuna kadar yürü, sonra sol sağ yap B Blok” diyor.

Başta ne iş yapıyor ki dediğim kadının büyük bir kıvraklıkla herkese cevap verdiğini şaşkınlıkla izliyorum bir süre.

Böyle böyle bir sürü insan geliyor ve hepsine tıkır tıkır cevap veriyor. İsmi konulmamış bir danışmanlık pozisyonu sanki yaptığı işin adı.

“Navigasyon gibisiniz, her yeri ezbere biliyorsunuz” diyorum gülümseyerek;  biraz da ne iş yaptığını anlatsın derdindeyim.

“Benim işim o ki zaten” diyor. “Ben şurada ileride danışmadayım normalde, bu hafta beni rotasyonla asansörde görevlendirdiler” diyor.  Anlamsız geliyor bu durum bana.

“Ne yapıyorsunuz asansörle ilgili” diye soruyorum.

Kulak kenarlarındakileri kazıtmış, önünü yana yatırmış asimetrik uzunluktaki saçlarıyla ve bir sürü dövmesiyle “Çukur” dizi karakterlerine öykündüğü belli olan cama yaslanmış çocuk cevap veriyor bana:

“Biz çıkamıyoruz asansörle, O’nda kart var, o çıkartıyor. Yani hastaları sadece.”

diyor, meramını anlatmaya Türkçesi de yetmiyor. Mavi bir yelek giymiş; görevli yelekleri olur ya öyle, yeleğin arkasında bir ifade var:

“Denetimli Serbestlik”

O anda bakmıyorum internete ama tahmin ediyorum ne demek olduğunu. Yine de telefonuma not ediyorum, sonradan araştırmak için:

“Denetimli serbestlik!”.

Bakıyorum eve gelince; cezaevinde yatmak yerine ücret almadan kamuya yararlı bir işte çalışarak cezasını çeken suçlu kişi demekmiş. Yanında kendine benzeyen bir arkadaşı daha var, O da aynı yeleği giymiş. Ne iş yapıyorlar acaba? Benim gördüğümde belki de moladalardı. Açıkçası ters bir şey söylesen kavga çıkaracak kadar ürkütücü bir frekans yayılıyor kendilerinden.

Asansör sorusuna verdiği cevaba

“Hı hı” deyip konuyu kapatıyorum. Ne yalan söyleyeyim, “Çukur” tiplerini güven verici bulmuyorum. Hayır şekilcilikten değil, biraz insan sarraflığından, hissiyatımın yüksekliğinden diyelim.

Ne diziymiş arkadaş! Bir dönemin simgesel solcu bıyığı gibi “Çukur Traşı” var artık hayatımızda… Toplum mühendisliğinin en çarpıcı örneklerinden biri hem de. Dizisi bitti, saçı dövmesi kalıcı oldu.

Bakınmaya devam ediyorum sağıma soluma. Zümrüt Hanım bildiğiniz gibi, öylece oturuyor, gelene geçene cevap vermekle meşgul.

Memleketimden Hasta Manzaraları

Koridordan çıkınca kolonoskopi adaylarının ve de çağrılınca sonradan odaya giren refakatçilerin kapısı var; yani kayıt yaptırdığımız kapıdan girmiyor hastalar.

Bir hasta çıkıyor oradan, geliyor yanımıza oturuyor. Arada geğiriyor, çok gaz yemiş. Pardon diyor, lütfen diyorum, siz rahat olun… Laf lafı açıyor, adam keyifli de biri, konuşkan.

“Rüyamda börek gördüm” diyor, ayılayım doğrudan ete girişirim” diye ekliyor. “Akşam hanım ile oğlan yedi yemekleri, ben öyle kedi gibi baktım” diyor gülerek. Çok da yaşlı değil.

“Bunlar var ya hep stresten oluyor, bende her şey var “ diye devam ediyor. “Covid’den sonra da arttı”

 “Benim beynimde baloncuk var, midemde ülser var, şeker var, tansiyon var, afedersiniz yumurtalıklarımda da…” gerisini pek dinlemiyorum.

“Ben de rüyamda yemek gördüm” diyor bizim kolonoskopiye girecek adayımız.

Gülüşüyoruz. Kolonoskopi diyeti kolay değil, iki gün boyunca duru et suyu, duru hoşaf suyu ve duru su içen insanın tabii ki rüyalarına girer börek çörek…

Adam gidiyor, sonra annesiyle bir kadın geliyor.

Seninki neydi, benimki neydi diye dertleşmek iyi geliyor hastalara, bir nevi toplu terapi seansı gibi. Ben de böyle şeyleri izlemeye bayılırım zaten. Tiyatro bilet kuyruklarında beklerken ne çok insan tanımıştım. Sonra havaalanları, hastanede bekleme salonları, otobüs garajları… İnsanları gözlemlemeyi, tanımadığım kişilerle konuşmayı çok seviyorum. Hepsinden ayrı ayrı hikayeler kalıyor aklımda.

Burası güzel. Hem ferah hem havadar, hem de çok kalabalık değil.  Derin kalınlığıyla pencere önündeki duvar girinti beni benden alıyor, çocukluğumun iki katlı evinin mutfağındaki pencere önüne götürüyor. Benim masamdı orası, orada dersimi yapardım. Ve binaların duvarları ne kadar da kalın ve güvenliymiş diye düşündürtüyor insana…


Saatler öyle böyle geçiyor. Bizim randevu on buçuktaydı. On ikiye dokuz kalana kadar bekliyoruz çağırsınlar diye.

Arada Zümrüt Hanım bildiğiniz gibi.

Yanda bekleyen Özlem Hanım diyor ki:

“Hiç de çalışasım yok artık, on sene çalıştım kurumsalda. Kurumsalın verdiği stres… Bir de karşıya gittim geldim.”

“Evet” diyorum, “O stresi çekmektense az parayla geçinmek evladır...”

“Benim ağrı eşiğim yüksektir, çıkan kolumu kendi kendime yerine oturtmuş insanım, ama geçenlerde uyutmadan rektoskopi yapmaya kalktılar, işlemi yarıda bıraktırdım, polip var temizlenmesi lazım” diyor.  İkide bir stresten tuvalete gidiyor, herkesin derdi başka…

Başka bir kadın var öbür yanımda, “Bıktım kolonoskopi ilaçlarından” diyor, “kusuyorum” diyor.

Herkesin bir derdi var ama insanlar güzel geliyor o anda.. Çantamı, cep telefonumu orada bırakıp tuvalete gidebilecek kadar hem de. Seviniyorum böyle hissettiğim için. Özlediğimiz insan manzaraları bunlar, tanımadığı birine kolonoskopi odasına girerken iyi dileklerde bulunan, dua eden, moral veren güzel insanlar hâlâ var… Her şeye rağmen, tüm kutuplaştırmalara rağmen hem de…

“Denetimli Serbest” çocuğun yüzünden ise nasıl kötü bir enerji alıyorum… Bende galiba değişik bir yetenek var, insanlara bakınca  onları hissetme yeteneği.

Denetimli serbestlik yazan çocuğun arkasını dönünce tam pantolonunun beline saplanmış bıçak gibi bir şey gözüme çarpıyorç. Özlem Hanımın annesi de görmüş “Bıçak mı o?” diyor. Biraz tırsmış.

“Yeleklerinin arkasında “denetimli serbestlik” yazıyor diyorum, iyice kaygı beliriyor gözlerinde. Sonra bir kez daha volta attıklarında fark ediyorum ki bıçağa benzeyen şey, rulo halindeki çöp torbasıymış meğer.

“Merak etmeyin, çöp torbası o” diyorum, herkes rahatlıyor. Demek ki çevre temizliği görevi verilmiş “Çukur” çocuklarına…

Özlem Hanım da rüyasında börek görmüş, onu söylüyor. Kolonoskopi diyetini yapanların ortak rüyası börekmiş deyip gülüşüyoruz.

Saat 11:51… Benim hastayı çağırıyorlar. Biraz telaşlanıyorum ama bir şey yok nasılsa çabuk çıkar diyorum. Öyle olmuyor, 12:45’de çıkıyor… Detayını dillendirmek istemiyorum, O’nun özeli çünkü.

Özlem Hanım stresle giriyor içeriye biz çıkarken…

Zümrüt Hanım yemeğe çıkmış. İşimiz bitip dönerken fark ediyorum ki, asansöre herkes binebiliyor, hiç öyle kart mart da gerekmiyormuş. Denetimli Serbest çocuklar Zümrüt Hanım’ın önemli bir iş yaptığını anlatmak için abartmışlar belli ki…

Biz çıkıyoruz, hastanede hayat devam ediyor.... Hayat her yerde olduğu gibi devam ediyor...

“Çıkarken kapıyı kapatmayı unutmayın…” diyor  uzaklarda neşeli bir ses...

Devamını Oku

10 Şubat 2024 Cumartesi

Ağaç Ev Sohbetleri - #233 / AVM mi Esnaf mı, Yoksa İnsan Hikayeleri mi?


Ağaç Ev Sohbetleri - #233 / Alışveriş Merkezleri mi Mahalle mi?

Sevgili Deep’in organize ettiği Ağaç Ev Sohbetleri 233. sayısında tekrar beraberiz. Bu haftanın konusu yine sevgili Deep’den geldi. Deep iyi ki varsın; sayende sanki 5 Edebiyat A sınıfı gibi olduk, ödev yapıyoruz ve bu benim çok hoşuma gidiyor…

"Alışveriş merkezlerine alışverişe mi gidiyoruz, zaman geçirmeye mi?”

İzmir’de üniversite öğrencisiyken Mc Donald’s düşmanıydık. Fast food denilen şeye hiç ama hiç ısınamadık. Bizim için fast food, el arabasında boyoz satan amcaydı; yanında da mis gibi yumurta ile… Bir de uzun börek vardı, içi yağlı. Ne severdim onu. Herhalde okul hayatımın öğle yemeklerinin yarısı o börek ve yanında ayran içmekle geçmiştir. Kalan yarısında da sucuklu tost yemişimdir fakültenin kantininde. Yemekhaneleri de sevemedim hiç; kalabalık, hazır yemek suyunun kekre tadı, uğultu… Akşamları fiksti; yurt binamızın alt katındaki kantinde geçerdi yemek ritüelimiz. Bayram Abimiz inci gibi yazısıyla yazardı kara tahtaya günün menüsünü; bayram kebabı, bayram göbeği tatlısı, köpoğlu… Hiç unutmam; yurda ilk girdiğim zamanlarda yemek listesinde köpoğlunu görüp oda arkadaşlarıma “Ya aşağıda küfür gibi bir yemek var!” demiştim de gülmüşlerdi. Ama sonraları sarımsaklı yoğurtlu, salça soslu, patlıcanlı, patatesli, havuçlu, kızartmalı köpoğlu en favori yemeğim olmuştu.

Yıllar böyle geçti. Sinema izlemek için sinemaya, alışveriş için manava, kasaba, aktara, fırına giderdim; yine gidiyorum. Hadi en kötü alışkanlığımı söyleyeyim; evet mahalledeki Mopaş markete gittiğim de oluyor arada sırada; pirinç, çay, şu bu almak için.

Bizim mahallede pek çok market var. Ama ben ekmeklerimi fırından, simitlerimi özel simit fırınından ve  sebzelerimi de mahallemizin manavından alıyorum taze taze. Gerçi sebzeden iyi kazandıkları için dükkânı büyütüp markete çevirdiler ama, ben bir kere bile o deterjanların satıldığı market kısmına girmedim. Herhalde on sene olmuştur açılalı bu manav, anımsamıyorum pek. Çalışanların içinde en çok Davut’u severim. Zayıftır, pire gibi her yere yetişir, çok çalışkandır. Biraz saf gibidir, hep güler yüzlüdür. Aslında bana hem tip olarak hem gülüşüyle hem içten saflığıyla biraz Kemal Sunal filmlerini anımsatır. Enerjisi hiç bitmez. O aklıma gelince hep şu sahne canlanır gözümde;

“Ye çileek, ye çileek, ye çileek..!”


Son birkaç yıldır mahallede artan yabancı öğrenci popülasyonu bile alışmış Davut’a. Ne zaman rastlasam; kırık Türkçeleriyle bir şeyler isterler özellikle Davut’tan. Bazen çok alışveriş yapmış mahalle büyüklerimizin torbalarını, bazen de tekerlekli market arabalarını evlerine kadar taşır Davut. Hep gülümser, ama ne güzel gülümsemek… Erdal var bir de! Erdal Bey diyorlar. Kuaförlerde ve marketlerde insanların birbirlerine büyük bir ciddiyetle “hanım, bey” demeleri oldum olası dikkatimi çekmiştir. Yıllarca çalıştığım tekstil firmalarında bile bu kadar ciddiyetle kurumsal bir hitap şekli görmedim desem yeridir. Tekstil firmalarında genellikle “abla, abi” formatı olur; ben de işyerinde hiç sevmem bu hitap şeklini. Ama mahalle manavında artık çok iyi tanıdığımız Erdal’a “Erdal Bey” diye hitap edilmesi de biraz garip kaçıyor. Ya da ne bileyim işte, şaşırıyorum. İnsan hiç taviz vermez mi arkadaş, sanırsınız manav değil de banka şubesi! İşte bu Erdal (Bey) marketleşen manavın buzdolapları kısmında konuşlanır yaz kış. Yazın şanslı ama maalesef kışın da buzhane gibidir oralar. Erdal’ı yaz kış lacivert polarıyla gördüğüm için bendeki yansıması tek mevsimde yaşadığı şeklindedir. Manavdan domatesleri, elmaları tek tek seçerken Davut “Alsana bak, ne güzel kumkat var; ye bak; bal bal!” derse eğer; genelde kıramam; alırım az da olsa gösterdiği şeyden. “Biraz fasulye ver” derim; “Ne kadar?” diye sorar, “Bir avuç ver işte” derim; her seferinde iki elini kocaman açıp kocaman doldurur torbayı. Ben de “Ooo Davut, senin avcunla değil benim avcumla vereceksin” derim, gülüşürüz ve yarısını boşaltırız fasulyenin.

Sonra eve doğru giderken peynirciye uğrarım. Eskiden şarküteri gibiydi gerçi; çeşit çeşit peynirler, zeytinler, salamlar, sucuklar olurdu. Şimdilerde mahallenin değişen konseptine göre peynir zeytin dolabını olabildiğince küçülttüler, bir nevi yarı aktar oldular. Eskiden peynirciden taze süt alıp yoğurt yapardım, şimdilerde gidip bir avuç kara hindiba alıp çıkıyorum. Sinan var orada da; neredeyse çocukluğunu bildiğim Sinan. Bir de çok beyefendi bir sahibi vardı bizim peynircinin. Çok da gençti, Instagram adresimi bilir; “Evde Yazar Hanım, beğendin mi en son gönderimi?” derdi ve gülümserdik. Pandemi zamanı mahallenin Facebook grubunda ölüm ilânını gördüğümde gözyaşlarımı tutamamıştım. Çok gençti, çok kibardı. Hani ölen insanların sesleri unutulur ya bir süre sonra; ben bu arkadaşın sesini, yarı peltek konuşmasını hiç unutmadım; bakın yine aklıma geldi. Ama size tuhaf bir şey söyleyeyim, onca muhabbete rağmen adını yıllarca öğrenmemiştim, hâlâ bilmiyorum! Böyle kalsın hafızamda; sesiyle, güler yüzüyle… En çok tatillerden bahsederdik kendisiyle. O da benim gibi tatil köylerine gitmeyi severdi;

“İçkim yok, kumarım yok; hayatta tek lüksüm çoluk çocuk şöyle güzel bir tatil köyüne gidip bir hafta on gün kafa dinlemek” derdi. Benim gittiğim tatil köylerinden daha lükslerine giderlerdi, Voyage falandı onların segmenti. Öldükten bir süre sonra kendisi gibi genç eşi ve orta okula gittiğini tahmin ettiğim küçük çocuğunu gördüm birkaç kez peynircide. Artık selamlaşıp ayak üstü sohbetlerimiz de oluştu “yenge hanım” ile. Başka çocukları var mıdır hiç bilmiyorum. Bu güzel gülüşlü ailenin pandemi sonrasında tatilleri nasıl geçer diye düşünürken yakalarım kendimi zaman zaman…

“İyisine alıştıkları için çocuklar beğenmiyor alt segment otelleri” demişti en son bu konuda konuştuğumuzda… Hani esnaf gece gündüz çalışır ya, bu peynirci tatile gitmesiyle değişik gelirdi bana. Hayatı seviyordu; Atatürk’ü, bir de Fenerbahçe’yi… Sinan mı? Hâlâ çalışıyor orada gece gündüz; belki “yenge” dediği yeni patronuna biraz da iş öğretiyordur. Salıları izin yapmasın mı; birisine iş öğretmesi şart; saçları döküldü çok çalışmaktan! Sadece uyumaya gider evine. Allahtan sempatik de gelene geçene laf atarak eğleniyor uzun iş saatlerinde.

Hayat dediğimiz şey; peynircinin aktara evrilmesiyle, gidilen ve gidilmeyen tatillerin arasındaki  muhasebe değil mi?  Öyle ya da böyle; karahindibanın sadece kaynatılıp içilen bir ot değil de, aslında çocukken pamuk gibi üfleyerek uçurulan çiçeklerin bitkisi olduğunu anlamak değil mi? Bu ikisi arasında gidip gidip gelen, gelip gelip giden bir sarkaç değil mi...

Bu şiir gibi hayatın içinde hepimizin bazı gıcık tarafları var elbette. Ben mesela, tarhana konusunda çok seçiciyimdir. Doğru dürüst beğenmem; kaç tane yöresel tarhanayı yapanlardan gıyaplarında özür dileyerek dökmüşlüğüm vardır. Bu yüzden tadını sevdiğim tarhana için her seferinde mahalledeki kooperatif dükkânına gider, en sevdiğim yörenin sade tarhanasını alırım yıllardır. Nedense on beş gün süre ile gelmedi tarhana kooperatife.   Tam da canım çekmişken, havalar da soğukken. Ben de geçerken Sinan’a sorayım dedim, bizim Sinan her zamanki coşkusuyla:

“Bak senin gibi hiçbir şey beğenmeyen bir abla vardı, geçen bu tarhanadan aldı, sonra geldi bir daha aldı. Trakya’nın en güzeli bu; sen bana güveeennn” dedi, hık mık ettim  sonunda ikna oldum. "Bak beğenmezsem kavgaya gelirim" dedim gülümseyerek. "Tamam" dedi. Gerçekten de  damak tadına uymayan tarhanayı asla içmeyen ben, memnun kaldım bu öneriden! Gidip elbette teşekkür ettim. O gün bugündür ne zaman Sinan’ın dükkânının önünden geçsem;

“Çok yavaş içiyorsun sen bu tarhanayı, çoktan bitirip yenisini alman lazımdı” diyor. Gülüyorum. Sinan demişken, bu “skimpflasyon” dedikleri şey yükselmeden önce de ben kavurmayı, kaşarı “santimle” alırdım Sinan’dan…

“Sinancım, kavurma lazım”

“Kaç kilo vereyim ablama”

“Ne kilosu Sinan, sen kes oradan 2-3 cm, fazla olmasın” derdim; gülüşürdük… “Nasılsa taze taze alıyorum, ne gerek var fazlasına” derdim. Gerçi bu aralar pek kavurma satmıyor ama geçenlerde börek yapmak için kendisinden yine 2 cm peynir almışlığım var. “Skimpflasyon” günlerinde olduğumuz için benim santimle peynir almamın da pek bir esprisi kalmadı ya artık, neyse. Sinan ile aramızdaki muhabbet böyle bizim, santim santim; değer bilinen cinsten...

Mahallenin esnafı demişken, bizim kırtasiyeciye kocaman ayrı bir sayfa açmam lazım. Ne günlerim geçti O’nun üç-dört metrekarelik minik ve eski dükkânında! Eskiden işe giderken servisi O’nun dükkânında beklerdim sabahları; ne eğlenirdik. Politikadan, oradan buradan konuşurduk. Arada mahalle dedikodusu yaptığımız da olurdu. Daha influencer’lık kavramı çıkmadan önce, blogu ilk açtığım zamanlar “Ya şu dükkâna bir video kamera koysak, Youtube’da nasıl seyredilir muhabbet” derdim. O da “Bizim müşterilerin ağzının ayarı yok, sürekli hükümete sallıyorlar, başım derde girer” derdi de gülerdik. Şimdilerde pek sık olmasa da yine gidiyorum dükkânına. Geçen hafta sonu Oksijen Gazetesi almaya gittim, yine bana bu muhabbeti anımsattı da gülüştük. “Vay be; ne kadar da öngörülüymüşüm. O zamanlar bu işe kalkışsaydın şimdiye ünlü olmuştun” dedim yine gülüştük. Kendi küçük dünyamız güzel bence ya, böyle kalsın, ne yapalım ünü münü, iyi ki de olmamış!

Bizim mahallenin hikayeleri bitmez. Daha mahallenin Almanya’dan emekli, azıcık da cimri ama Atatürkçü kasabını, yıllarca tazecik yufkaları gözümüzün önünde açıp satan yufkacısını, elektrikli eşyaları tamir eden, çok kibar, ama gerçekten çok kibar Artin Ustasını anlatmadım bile…

Mahalleyi kafeler sardı sarmasına ama Artin Usta hâlâ küçücük dükkânında direnmeye devam ediyor. Laz bakkalların ikisi kapandı, elimizde sadece Ali Abi kaldı. Çok yaşlandı gerçi, ama O’nun artık titreyen elleriyle kapısının önünü süpürdüğünü görmek bile huzurun ta kendisi gibi geliyor benim iflah olmaz romantik tabiatıma.

Ne kadar uzattım lafı! Ne yazacaktım, nerelere gittim. Konu neydi? Dağıldı gitti her şey. Deep yakında konu dışına çok çıktığım için beni Ağaç Ev Sohbetleri’nden afaroz etse yeridir! Sahi neydi konu?

AVM’lere alışverişe mi gidiyoruz, zaman geçirmeye mi?

Cevap veriyorum efendim;

“Breh breh breh! Bende bu kafa olduğu sürece New York’a da gitsem kendime mutlaka küçük esnaf bulurum gibi geliyor. En kötüsü gider küçük esnafın olduğu mahallede otururum.

Ne kadar bazıları paragöz, şöyle böyle olsa da; zaman zaman kendilerine kızsak da; küçük esnaf ile sohbet etmek, sosyalleşmenin en güzel halidir. Domates dediğin, arada şaka yapılarak elle tek tek seçildiğinde lezzetli olur.

Bloglarımız da kocaman kocaman ışıltılı pırıltılı “web siteleri” yanında küçük dükkânlar gibi durmuyor mu zaten!”

İşte cevabım böyle. "Madem bu kadar kısa cevap verecektin, neden bu kadar uzattın?" diyorsanız da, esnaflık hali işte ne yaparsınız! Bazen böyle hesapsız kitapsız olabiliyoruz meslek gereği, af buyurunuz efenim...

Kalın sağlıcakla, dostlarım benim…

Devamını Oku

10 Aralık 2023 Pazar

Büyük Boraks Planına Sadık Kal Kız Ceylan!

“Kız Ceylaan, boyun posun devrilmesin, kapat o camı, gir içeri; kış günü, töbe töbee…”

“Öf mami ya, bir rahat bırak da kazandığım zaferin keyfini çıkarayım; birazdan gelir zaten şövalyem!”

“Neymiş o zafer mafer lafları ha; şövalye de kim? Seni sinsi cadaloz seniii! Ne o öyle giyinip makyaj yapıp camdan sarkmalar! Bi onunla kol kola girmeler, bi bununla fingirdeşmeler! Ben bilmem mi seni, kimin mamisiyim ben! Söyle; yine ne haltlar karıştırdın hangi bayramlık masayı devirdin bakayım!”

Ceylan’ın yanak damarları atar, gözleri çizgi film karakterleri gibi kana bürünür:

“Aman mami ya, kimin masasını kime karşı devirecem! Gizli saklı fingirdeşme falan bana göre şeyler değil; biner ata göstere göstere kaçarım dağlara! Damarıma basanın da böğrüne saplarım hançeri; görürler dünya alemin kaç bucak olduğunu!”

“Of kızım ya, kız doğurduk dedik içinden Van canavarı çıktı! Eğrisiyle doğrusuyla kızımsın diye fazla bir şey demiyom ama, iyice zıvanadan çıktın sen! Burnuma pis pis kokular geliyo. Eski yavuklusu Şaban ile cilveleşmeye başladı yine diyolar. Kız yoksa sen namusumuza leke sürecek bir şey yaptın da bu Şaban VHS’ye falan mı çekti seni? Şantaj mı yapıyo kız sana bu deyyus? İstakramda falan rezil mi edecekmiş seni? De bakayım dosdoğru! Hani bu Şaban’dan bir cacık olmazdı? Yoksa nişanlım diye gerine gerine dolaştığın o Mehtiyar denilen sinsi soytarının senin arkandan çevirdiği dolapların hıncını almak istiyon da ondan ötürü mü kabadayı Şaban’a meyletmeye başladın yine? Vaar bunda bi iş, çıkar kokusu yakında!

Ceylan’dan ses yok.

“Konuşsana kızım!”

Ceylan pısss…

“Kızım Ceylan konuşsana!

İyice sinirlenen Mami tam fırlatmak için yerden plastik terliği alacakken Ceylan iki adım öne çıkar, boğazını “ıhım ıhım, öhö öhö” diye temizler, sandalyenin üstüne çıkar. Başı önde, iki ellerini havaya kaldırarak yüksek sesle şiir okumaya başlar:

Erlik günü geldiğinde
Yiğitlere şan görünür…”

“Te Allaam ya! Ben kıza konuş diyom, kız bana kahramanlık destanları çığırtıyo! İndir o elini kolunu, coşma öyle deli Ahmet Emmi gibi!

Ceylan tam şiirin devamını söyleyecekken kapı çalınır. Hem de acı acı çalar zil!

“Kalk kız, koş kapıya bak!” der annesi. Ceylan istemeye istemeye de olsa kapıyı açar.

Ai tarafından yaratılan resim /Canva
Karşısında siyah rayban gözlüklü, beş kıl arayla cımbızlama tekniği kullanılarak seyreltilmiş bıyıkları olan, ben diyeyim iki metre, sen de iki buçuk metre boyunda, havacı mavisi kolej montu giymiş, montunun her bir yerinden armalar ve madalyalar sarkan, kargo cepli pantolonuyla fedaiye benzeyen bir adam belirir. Sarışın ve iri yarıdır; sarışın bir lama kadar heybetlidir hem de!

Hafifçe Ceylan’a göz kırpar. Ceylan “bir saniye” der. Mamisine göstermeden ayakkabı dolabına sakladığı kabin valizini alır, aykkabılarını sessizce giyer. Hiç tereddüt etmeden bu gizemli adamın koluna girer;  kapının önündeki “bor” enerjisiyle çalışan, son model denilemeyecek kadar üst level arabaya atlar ve uzaklaşırlar.

Annesi mutfakta söylenmektedir:

“Kız Ceylan, Allah seni bildiği gibi yapsın e mi! Kız dondum kız burda! Kimse o kapıdaki kişi, al içeriye de kapat bir an önce kapıyı. Allahım ben bu kızı hak edecek ne yapmış olabilirim acaba!”

O sırada yan odanın kapısı tekme vurularak açılır; yine rayban gözlüklü iki adam sırıta sırıta girerler içeriye.

“Siz de kimsiniz be, ne işiniz var evimde?” diye seslenir Mami. Ceylan’a olan hıncını alamamış zaten; bu hırtapozlar da kim diye düşünür.

İki adamdan birini o sinsi Mehtiyar’a benzetir, diğerini çıkaramaz… İşte bu iki adam kapıya doğru yönelirken;

“Seninle işimiz yok cadı kadın!” der Mehtiyar. 

“Ceylannn” diye seslenir yine Mami, adamlardan biri cevap verir.

“Boş yere Ceylan’ı arama artık. Kutsal Boraks Tengrisi yolunda kızınız Ceylan’ı emin ellere teslim ettik! Sen de sesini çıkarma otur oturduğun yerde. Sosyal medyaymış, gasteciymiş, öyle antin kuntin yerlerde bu olayı paylaşırsan senin de icabına bakarız haa!”

Mami neye uğradığını şaşırmıştır. Derin derin nefes alırken içerdeki televizyondan gelen ses odayı doldurur:

“Büyük Boraks Planına Sadık Kal! Pilavın yanında hoşaf içmeyi sakın ihmal etme!


Devamını Oku

18 Ekim 2023 Çarşamba

Tatilimden izler -2- Faşize Yenge ile Sokak Röportajı Keyfisi Ayağıma Geldi!

Kendisini ilk fark etmem sesini yükseltmesiyle oldu. Nasıl tarif etsem size; hani o üst perdeden konuşan, buyurgan, çok bilmiş kadın sesi vardır ya! Yumuşak değil, insanın içini okşayan hiç değil, gıcık olunacak bir ses. O sesi duysan kaçasın gelecek cinsten. Uzanmış şezlonga, kocasına buyuruyor, ya da böğürüyor da desek olur bence:

“Bir kola getirmiyorsun, hiçbir şey yaptığın yok!”

Kocası belli ki önceden gıcık olmuş; hatta yılların gıcık olmuşluğuyla söyleniyor, bir taraftan da kaçmaya çalışıyor:

“Hiç kusura bakma! Bar şurada git kolanı al, dondurma dersen ilerde! Benim hareket alanım sadece yüz metre ötesi! Gerisine hiiç karışmam. Tatile gelmişim dokunma bana! “

Kalkıyor adam, gözlüğünü ve şapkasını takıyor, uzaklaşıyor. Yanlarında bir kız bir de erkek iki genç çocukları var. Onlar da kendi aralarında gergin gergin konuşuyorlar. Hani kavga etmeseler bile birbirlerine sürekli laf sokan aileler var ya, bunlar onlardan. Karısı kocasıyla, ablası kardeşiyle sürekli didişmede. Tatile gelmişsiniz, rahatlasanıza! Dünyanın en güzel manzarasının dibine atsanız bu aileyi; huzura ermek bir yana yine de kavga edecek bir şey bulurlar. Göstermelik bir iki girerler havuza, göstermelik aile fotosu çekip atarlar sülale WhatsApp gruplarına, gerisi bu şekildedir! Neden mi böyle söylüyorum; bu hikâyeyi başka türlü tamamlamak içimden gelmiyor da ondan.

Efendime söyleyeyim, kocası kalkıp gittikten sonra, çocukları da dağılınca bizim Faşize Yenge yalnız kalıyor. Adını nereden biliyorsun demeyin; ben taktım, zaten başka bir şey olamaz bu kadının adı! İyi de madem ad taktın, bir de niye “yenge” diyorsun diyecek olursanız ona da cevabım var. “Yenge” diyerek iyice dışlıyorum kendisini hikâyeden ve hatta dünyanın tüm samimiyetinden. Çünkü bana göre “yenge” ve “enişte” sıfatları kadar dışlayıcı başka bir alt metin olamaz.  Bana göre bu sıfatlar, "aileden değilsin, sonradan geldin, orada kal!” demektir. Misal, ablanın eşini sevdiysen abi dersin, sevmediysen enişte diyerek araya mesafe koyarsın. Neyse, konuyu fazla dağıttırmayın bana böyle sorular sorarak. İnce ince inceler, kelimelerin suyunu sıkana kadar didiklerim bilirsiniz.

Nerde kalmıştık; evet, akşam herkesin havuzdan çıkma vakti gelmiş. Resort ahalisi odalarına dağılacak, giyinecek paklanacak akşam için hazırlanacak. Şezlonglarda üç beş kişi kalmış. Ben de tam boş havuzun keyfini çıkaracakken bu Faşize Yenge yanıma gelmez mi?

“Türk, Douçe? “diye soruyor, “Türk” diyorum. “Ben yarı Alman, yarı Türk” diyor ve başlıyor anlatmaya. Efendim 6 ay Kütahya’da, 6 ay Almanya’da yaşıyormuş. Euro olmuş 30 TL, Almanya’da kazandığını 30 misli eziyor tatillerde bizim Faşize Yenge, ama söylemiyor orasını! Anlatıyor da anlatıyor. Normalde konuşmam böyle tiplerle. Tatillerde sosyalleştiğim de nadirdir aslında. Neden bilmiyorum, kadınının dominantlığından belki de mecburi bir diyalog gelişiyor aramızda.

Kadın tam bir misyoner gibi, lafı evirip çevirip “müridi” olduğu partiye ve icraatlarına getiriyor. Klasik propaganda başlıkları sıralamış kafasında belli ki! Kütahya’da arkadaşı işçi arıyormuş, bulamıyormuş ile başlıyor. “E mahalle aralarına üniversite açılırsa ara eleman tabii ki bulunmaz, meslek liselerini yok ettiler” deyince ben, kadın bir an boş bulunup dediğime onay verecekmiş gibi oluyor, ama son anda misyonerliği aklına geliyor ve başka yerden giriyor bu sefer propagandaya. Millet iş beğenmiyormuş. Almanya’ya gelsinmişler de görsünlermiş ne zormuş hayat. Bizimkiler yan gelip yatarak para kazanmak istiyorlarmış, Almanya’da disiplin varmış disiplin! Kendisi de yaşlı bakmış orada yıllarca, kolay mıymış, değilmiş…”

“Peki Almanya’da kiralar ne kadar?” diyorum.1100 Euro’ya kiralık ev bulunurmuş. “Asgari ücret ne kadar?” diye soruyorum, eveleyip geveleyerek “1800 Euro gibi” diyor.  “Bak ne güzel işte, asgari ücretli insan ev kiralayabilir, bizde bu mümkün değil” diyorum. Faşize yenge durur mu, hemen çeviriyor lafı. Efendim Kütahya’da evi varmış 600 TL’ye kiraya veriyormuş, ne kadar ucuzmuş. Tamamen palavra atıyor, yersen!

“Suriyeliler doldu ülkemize“ dediğimde sesi bir perde daha yükseliyor:

 “Bennn” diyor kitlelere hitap eden Hitler edasıyla;

 “Suriyelilere assla karşı değilim, çünkü bennn de Almanya’da Suriyeliyim!” diyor. “Gelsinler tabii diyor” “Bre Geri zekalı!” demek istiyorum o an ve devam etmek istiyorum. Tabii ki susmayı tercih ediyorum sonra. Böyle bir kadına laf yetiştirmemin mümkün olmadığının gayet de farkındayım.

“Her yer çok pahalandı, bak Türkiye’de!” falan demeye çalıştığımda buna da cevabı hazır Faşize Yengenin, hem de nasıl bir hikayeyle…

 “Efendim zamanında cehapenin çok bankası varmış, bu bankalar batınca borçlarını devlet ödediği için enflasyon yükseliyormuş.”  Ağzım açık kalıyor, hikâyeye bak!  “Böyle bir şey yok” dememe kalmadan ellerini beline koyuyor, “Nerden biliyorsun” diyor… Bakıyorum propaganda ve çirkeflik seviyesi bir üst seviyeye doğru gidiyor. “Ben tatile geldim, bunları konuşmak istemiyorum, üstelik yüksek sesle konuşup etrafı rahatsız ediyorsunuz!” diyorum. Anında yüzünde gülücükler beliriyor ve hemen sevimli görünmeye çalışıyor.  Akşam yemekte karşılaşmamak için dualar ederek uzaklaşıyorum kibarca. Faşizan misyoner yenganım ertesi gün beni havuz başında gördüğünde sanki hiç kendisini kibarca susturmamışım gibi gülümseyerek halimi hatırımı sorduğunda anlıyorum ki bir de “yüzsüz” sıfatını yakıştırmak lazım bu tiplere.

Neyse ki tatilimin sondan önceki günü tanışma gafletinde bulunmuştum kendisiyle. Yani sevgili dostlar, sokak röportajlarında onlarcasını gördüğüm, Alamancı Yuro ezen yenganım da tatilimde bir figüran oluyor böylece. Allahtan sadece figüran olarak ve de hikâyesi ile kalıyor.

Bu olaya şahit olan bir başka gurbetçi aile yorum yapıyor sonra yanıma gelerek. “Kendinizi üzmeyin, bunlar maalesef böyleler, Almanya’da da kaçıyoruz biz bunlardan” diyor. Onlar da yıllardır Almanya’dalar, kendi işlerini kurmuşlar, çocuklarını üniversitede okutmuşlar, gayet modern ve tatlı insanlar. İçime su serpiliyor. Elbette “Alamancı” dediğim bu tipler ile Almanya’ya göç etmiş ve asla “Alamancı” sıfatını hak etmeyenleri aynı kefeye koymuyorum.


1 Euro 1 TL’ye eşitlenmediği sürece bu Faşize Yengeler her yerde salına salına misyonerlik yapmaya devam edecekler maalesef. Çifte vatandaşlık haklarını al ellerinden, ülkeye girişte al “ayak bastı” vergisini, otelleri kendi vatandaşına pahalı satacağına sat bunlara pahalı; bakalım Faşize yengenin bu çok milli duyguları aynı şekilde kabaracak mı? 

Faşize yengenin dili de dini de paradır, var mı ötesi…

Not: Bu senenin tatil maceraları epey bir yazı dizisi olacak gibi, bakalım daha neler çıkacak...


Devamını Oku

14 Ekim 2023 Cumartesi

Tatilimden izler - Gizemli İdol Babaanne


Hayran oldum kendisine, idolüm oldu orada kaldığım altı gün boyunca. Peki altı gün bittikten sonra unutacak mıydım? O kadar da tüketemem böyle güzel bir iletişimi. Yapamam ya… “Yapmam değil mi?” diye soruyorum kendime… Ya yaparsam diye kaygılanmış olmalıyım ki, buraya da yazasım gelmiş işte. Hayat felsefeme unutamayacağım izler bırakan bir melekti adeta. Bak şimdi bile o kısık gözlerindeki gülüşü anımsıyorum. Karşılıklı bakıştık ve gülüştük hemen hemen her sabah. O kadar sadece. Aramızda hiç muhabbet de geçmedi. Geçemezdi zaten; O alman ben Türk, dillerimiz ayrı. Gözlerinin rengini hiç öğrenemedim. Sadece ellerini gördüm. Her sabah havuz başında bir ritüel şeklinde sigarasını içerken, heyecanla ve hızla okuduğu kitabının sayfalarını hafiften titreyerek de olsa çevirirken ve de iki renkli atkısını örerken. Ne de hızlı örüyordu, hayran olmamak elde değil!

Kimi sabahlar turkuaz mavisi mayosunu giyerdi, kimi sabahlar ise çiçekli olanını. Hiç havuza girerken görmedim; ama hep özenli ve şıktı şezlongda otururken. Ellerinde pembe, ayaklarında kırmızı ojeler yeni sürülmüş gibiydi, hep pırıl pırıl…

O’nu ilk gördüğümde yeni başladığı kitabı, altıncı günün sonunda neredeyse bitmek üzereydi. Yanında torunu olduğunu düşündüğüm genç kız da yatardı bütün gün şezlongda ve O da okurdu. Stephen Hawking hem de… O yaştaki diğerlerinin elinden cep telefonu düşmezken, O babaannenin güzel torunu bir bilim adamının öğütlerini okurdu.

Yaşını çok merak ettim, kesin seksenin üzerindedir diye düşünüyordum. Almanya’da yaşayan bir Türk aile doksandan aşağı olmadığını söyledi. Almanya’da seksen genç sayılırmış, öyle dediler. “Genleri böyle, çok uzun ve sağlıklı yaşıyorlar” dediler. Ben bilmiyorum tabii ki, onlar dediler. Relaks havuzun kenarında gördüğüm bütün yaşlı Almanlardan daha yaşlıydı kendisi. Sadece gülümserdik birbirimize, nedense yanına gidip tanışmaya hiç cesaret edemedim. Ama öyle değil midir; bazen yalnızca gülümseyerek gözden göze aktarılmaz mı hayranlık, sempati, saygı… Bence geçer duygular. Çünkü O’na bu kadar hayran olmasaydım, belki de bana bu kadar güzel gülümsemeyecekti.

Aslında desteksiz yürüyebiliyordu; havuzun başındaki küçük bara tek başına gittiğini gördüm. Ama belki de tedbir amaçlı bilmiyorum, bir yürüteçle gelirdi havuzun başına. Yanında kızı ve torunu ile. Ya da arkadaşlarıdır ikinci ve üçüncü nesil; tabii ki benim hayalim kızı ve torunu oldukları. Gelirdi yürüteçle. Yürütecin sepetine atkı ördüğü yünlerini, kitabını, özenle şezlonga serdiği havlusunu ve günde sadece bir tane içtiği sigarasını da koyardı. Kim bilir, yatarken ikincisini içiyor da olabilir, belki bir kadeh şarapla... Bunları yazarken, havuzdan ayrılma saati geldiğinde özenle  havlusunu katlayışı geliyor gözümün önüne. Hem de üzerinden neredeyse bir ay geçmişken…

Tutunduğu yürüteci bisiklet olarak hayal ediyordum. Bisikletin selesine rengarenk yünleri değil de taze toplanmış papatyaları koyuyordu sanki… Yirmili yaşlardaydı, çiçekli elbisesinin etekleri uçuş uçuştu. Uzaklaşıyordu, otelin ağaçlarla dolu yolları arasındaki iki katlı cumbalı konağına doğru…

İdolümdü, çünkü bana hayatın aslında ne kadar güzel olduğunu ve ne kadar sessiz yaşanabileceğini gösterdi.

“Çok konuşmaya gerek olmadan, hızlı hızlı ve heyecanla çevrilen kitap sayfalarında, umutla kış için örülen atkıda, keyif için içilen sabah sigarasında, evden uzakta tansiyon mu çıkar, mide mi bozulur derdi olmadan yapılan tatilde, tatile gücün yetmediğinde evinin balkonunda bir sardunya saksısının yanında, hiç tanımadığı dilini bile bilmediği benim gibi birine gülümseyerek, çok güzel olabilir hayat” diyordu bana ona hayranlıkla bakarken…

Ve hiç yapmayacağım bir şeyi yaptım O'ndan aldığım cesaretle. Anısı kalsın istedim, yüzünü unutmamak istedim. Evet dayanamadım ve yaptım. Gizli gizli fotoğrafını çektim! Yaptığım şeyden utana sıkıla o kadar heyecanla ve hızla çektim ki fotoğrafı, elim titredi hatta. Apar topar çektim. Ve evet, yüzünü hiç saklamadan buraya koymak istiyorum.

Çünkü idollerin fotoğrafları, kayıtlı kalmalı zamanın sayfalarında…



 

 


Devamını Oku