bahçeli ev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bahçeli ev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2025 Perşembe

Yılın İkinci Gününde Bir Bahçem Olsun Hayalini Abartalım

Yılın ikinci günü, bugün yine hava çok güzel. Aklıma ne gelirse yazma çabasına devam ediyorum, bakalım nereye kadar sürecek bu macera…

Dışarı çıkabilsem çok daha güzel olacak aslında.

Ama sanki içimde bir güç var, beni hep engelliyor.

İşe giderken nasıl çıkıyordum yağmur demeden çamur demeden.

Mecburiyetler ve keyfiyetler demek ki…

Şöyle diyorum, şahane kocaman bir bahçem olsa. Hangi ağaçları dikerdim?

Bir kere vişne olacak kesin. Sonra kızılcık, sonra mürdüm eriği, sonra mor üzüm. Ve mutlaka leylak ağacı olmalı ve misler gibi kokutmalı bahçeyi. Bence ayva da olsun bir tane. Şeftali, elma ve armut da olsun. Yağ armudu diyorlar, kocaman sapsarı olandan… Bir de portakal ağacı, yanına da limon yakışmaz m? Hadi bir de kumkuat dikelim yamacına. Dut olmasın, yerlere dökülür uğraşamam onunla. Ama muz olabilir bak. Bu yaz tatilde ilk kez dalında muz gördüm, çok güzeldi.


Peki sadece ağaçlar mı olacak bahçede?

Bir köşeye çilek ekmek isterim. Bir de ot köşesi yaparım. Nane, maydanoz, dereotu, mor reyhan sonra. Sahi yazın kuruttuğum reyhanlardan çay mı yapsam, bak iyi geldi aklıma. Salkım domates de mi eksem bir köşeye, belki yanına da karpuz… Dalında karpuz hiç görmedim, ilk kez kendi bahçemde tanık olurum büyümesine… Şahane olmaz mı?

Peki ya çiçekler? Bu bahçede çiçek olmayacak mı?

Olmaz mı iki gözüm, elbette çiçekler de olacak. Bir köşede kokulu yediveren gülü, kendiliğinden yedi kere açacak her sene. Sonra bir köşede ortancalar olmalı, pembeli ve mavili karışık. Ama ortanca gölgede yetişmez mi? Tamam işte ben de ortancaları bahçe duvarının dibine, bol yapraklı bir ağacın gölgesine dikerim. Dert dediğin böyle olsun yeter ki…

Peki başka ne çiçekler olsun bu bahçede?

Bence şebboylar da olsun. Akşam serinliğinde mis gibi koksunlar. Biraz papatya köşeye, sonbahara doğru kırmızılı sarılı kasımpatıları da ekerim. 

Sen ne unuttun?

Ne unutmuş olabilirim? 

Begonvilleri mi? Onları en sona sakladım.

Bir küçük okuma köşesi yapmayacak mısın bu bahçeye?

Asmanın altına olur mu?

Çok da güzel olur.

Ananas ağacı olur mu peki? Ya da ejder meyvesi? Belki de kivi?

Biliyor musun, hayalleri de bir yerde durdurmalı insan.

Senin de durun durağın yok, ha deyince koşturup gidiyorsun.

Evet öyle; yeter ki bir başlayayım, hayal olsun gerçek olsun kimse tutamaz beni sonra…

İyi o zaman, unuttuğun bir şeyi söyleyeyim sana…

Neymiş?

Bahçe kapısını saracak mis gibi kokan yaseminleri unuttun; bahçe çitini süsleyecek melisaları unuttun. Bir de ne unuttun biliyor musun? Lavantaları unuttun…

Hadi yaaa, nasıl dikmem bahçeme lavanta!

Hemen dikiyorum, ohh mis gibi kokuları şimdiden burnuma geliyor!

Çok güzel oldular, hadi sen de gelsene….

Bir de şarkı patlat da bari, sürrealizmi arşa çıkaralım..

Emrin olur, işte şarkı da geldi...



 


Devamını Oku

20 Haziran 2023 Salı

Ağaç Ev Sohbetleri - #200

Biz blogcular, kendi evrenimizde bir ağacın tepesindeki eve çıkıp sohbet etmeye devam ediyoruz. Her hafta içimizden biri gündemi belirliyor. Bu haftanın konusunu, bu etkinliği bıkıp usanmadan organize eden sevgili Sade ve Derin /DeepTone belirlemiş.

Gelsin konu başlığı:

“Boş zamanları dışarıda, açık havada, doğada geçirmeyi mi yoksa evde veya kapalı ortamlarda geçirmeyi mi yeğlersiniz?

Benim gibi her cümleyi irdeleyen gıcık birine böyle soru sorulur mu? Şimdi bu soruya “boş zaman” kavramından başlayıp yanıt vermeye kalksam; kapitalizme saydırma replikleriyle girer, klişelerden çıkar ve herhalde sayfalar dolusu yazarım. O yüzden “boş zaman” kavramını başka bir ağaca tırmanış sohbetimize erteleyip soruya döneyim.

” …Açık havada, doğada geçirmek…”

Bu iflah olmaz irdelemecilik mi desem, muhalefet etme merakı mı desem bilemedim. Ne olacak benim yazarken bu kendimi tutamayışlarım? Görüyorsunuz değil mi sevgili blog dostlarım; soruyu bütün olarak görmek kesmedi, hâlâ parçalamakla meşgulüm. İçime “dış güçler” mi kaçmış nedir? Ama benim gerçekten bu işte bir suçum yok! Sorunun kendisi kurumuş yarama tuz bastı, ben ne yapayım! Keşke açık hava dediğimiz şey, doğa ile özdeş bir şey olsaydı da ben de dümdüz yazabilseydim!

Mesela balkona çıkmak da açık hava oluyor; şansın varsa balkonun vardır, oraya çıkabilirsin, sardunyalarını seversin. Bu bana uyar; netekim mütevazı derme çatma balkonumda var olan on küsur çiçek ile bu özlemimi giderecek kadar şanslıyım. 

Sokakta korna gürültüleri içinde, betonların arasından sızan şey de açık hava oluyor. Oraya çıkmak ister miyim? Daracık, kargacık burgacık kaldırımlarda, beton yığınlarının dibinde, cep telefonuna baktığı için her an bana çarpacakmış gibi yürüyen, sigarasını yere atışı kadar medeni “şehirli eşekler” arasına niye çıkayım ki? Çıkmam, otururum evimde.

 Öte yandan doğa deyince sessizlik geliyor mesela akla. Doğanın kendi sesleri geliyor. Yeşilin, mavinin, kırmızının, toprak renklerinin bin bir tonu geliyor. İlle de köy olması gerekmez; şöyle devasa, yürüyerek gidebileceğin mahalle parkları geliyor akla. Hadi abartmayayım, burası Avrupa mı, özümüze dönüp mahalle parkını geçeyim; evin önünde ağaç, ağacın altında bir bank da olur.  E o da olmayınca ne oluyor, otur evinde oluyor!

Şöyle denize en fazla beş yüz metre mesafede evim olsa, evimin bahçesi olsa, o bahçede salkım söğüt ağacının altında yumuşacık minderli bir kanepem olsa, rüzgar efil efil esse, o kanepenin yanında -sol ya da sağı fark etmez ayağa kalkılmayacak kol mesafesinde yani- bir de mini bar olsa, o mini barda envaı çeşit içecek olsa, o bahçede birkaç adım ileride bir açık hava mutfağı da olsa mesela, mis gibi taze demlenmiş çay kokusu gelse semaverden! Az ötemde, süs havuzunun önünde yani, açık hava sinema sistemim olsa, yerlerde yağmur suyunda leke yapmayan minderler falan olsa… Hatta biraz daha abartayım, hayal bu ya; olmuş olacak bir de o bahçede açık hava kütüphanesi olsa, elimin altında laptopum, hızlı internetim şıkır şıkır…

Denize beş yüz metreydi ya ev. O beş yüz metre yol, akasya ağaçlarının, ıhlamurların, leylakların gölgesinde; yasemin ve zambak kokuları arasında yürünse, sonra doğal tahtalarla döşeli patika yoldan denize ulaşılsa… Orada dostlar olsa, güneş batarken arkadan bir yerlerden tatlı tatlı piyano sesi gelse, sepetindeki mis gibi kokan tazecik çıtır çıtır simitleri bembeyaz eldiveni ile ikram etse simitçi, martılarla birlikte yesek sonra, tanıdık martılarla, ahbap kuşlarla…

Şimdi soruya dönüyorum:

Evet böyle anlattığım gibi şeyler olsa, boşa çıkmasını beklemeden bütün zamanımı “AÇIK HAVADA, DOĞADA” doldururdum… Çünkü bu hayalde, kapalı ortamda sevdiğim her şey var; kitap var, içecek var, yiyecek var, sinema var, çiçekler var, üzerine temiz ve açık bir hava hem de doğası da olan temiz hava var! Böyleyse “ahval ve şerait”, o zaman benim evde ne işim olur? Evimin bahçesinde açık havada takılır, sonra da evime en yakın deniz kenarına inerim. Görüyorsunuz işte, hayallerde bile evden uzaklaşamadım...

Bu sorunun içinde başka bir soru daha var aslında.” Yalnızlığı mı seversin, yoksa insansız yapamaz mısın?” gibi bir gizli soru da görüyorum sanki.

Açıkçası öyle çok insan sevmem. Gideyim dışarılarda AVM’lerde, kafelerde takılayım kişisi de değilim. İnsanlarla boş beleş muhabbet etmek pek de tarzım değil, sıkılırım. Kırk yılda bir diyelim. Evden bazen beş gün altı gün çıkmadığım olur.  Hiç de sıkılmam. Okurum, yazarım, izlerim, çiçeklere bakarım, olmadı internetten yemek tariflerine bakıp bir şeyler denerim. Yemek yaparken bir taraftan da romantik komedi izlerim de demeyeyim de dinlerim telefondan. Arada gözüm ilişir öyle bakarım.

Böyleyim ben de.

Yani aslında bildiğiniz ev kuşuyum, ama elbette doğaya da hayır demem. O kadar da değil yani. Ama o doğaya ulaşmak için otobüse, minibüse, taksiye, vapura falan binmem gerekecekse, efendime söyleyeyim evet o cefayı çekerim arada sırada ama kırk yılda bir.  Mesela Burgaz Ada’yı severim, yılda bir kere giderim. Gittiğim yer ne kadar güzel olursa olsun, dönüşte evimin ruhunu içime çekmenin tadı başkadır.

Son Not:

 Çok eğlenerek ve severek yanıtladım, teşekkürler sevgili Deep, Ağaç Ev Sohbetleri cidden insana iyi geliyormuş. Geç katıldım ama iyi ki katıldım.  Haftaya ağaç tepesinde tekrar görüşmek üzere efenim sevgiyle… 

 


Devamını Oku

26 Ağustos 2014 Salı

Bir düşbazın evi ve kahvaltı sofrası...

Sabah erkenden kalkmışım yine.. Bahçeye bakan salon kapısını sonuna kadar açıyorum, içeriye mis gibi çiçek kokuları doluyor. Çayın altını yakıyorum, koyuyorum hafiften bir müzik. Seçmiyorum müziği, akşamdan kalan Pera Klasikleri var cd-çalar'da, biliyorum...



Bahçeye bakan mutfak balkonundaki bambu masayı hazırlamaya başlıyorum. Topladığım vişnelerden yaptığım vişne reçelini, kızılcıklardan yaptığım kızılcık marmelatını, kayısılardan yaptığım kayısı reçelini koyuyorum süslü seramik tabaklarıma.
Ege köylülerinin kendi çizdikleri kalamata zeytinleri diziyorum sonra cam bir tabağa.. Bahçemden ellerimle topladığım taze domateslerin üzerine yine kendi topladığım taze kekiklerden ilave ediyorum ve elbette ki sızma zeytinyağı ile şenlendiriyorum bu cezbedici tabağı..


Körpecik çıtır biberleri de koyuyorum minik camdan bir tabağa.. Kaynamakta olan çaydan yayılan nefis bargamot kokusu geliyor burnuma, gidip demliyorum çayımı.. Artık ekmekleri kızartabilirim diye düşünüyorum. Gerçek köy ekmeğinin kızarmaya başladığında etrafa yaydığı koku resmen iştahımı daha da artırıyor.




Masaya şöyle bir bakıyorum ve Cemal Süreya geliyor yine aklıma:

Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem, ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı

diyor, her zaman der zaten.. Sonra gülümsüyorum kendi kendime, Edip Cansever'den de bir dize aşırıyorum çünkü:

“...Masa da masaymış ha, bana mısın demedi bu kadar yüke...”


Sevdiklerimi uyandırıp neşeli bir kahvaltıya başlayacağım az sonra. Kahvaltı bitince kaldığım yerden devam edeceğim kitabımı yazmaya. İşe gitme derdim yok nasıl olsa, ohh keyif işte böyle bir şey..

Bir düşbazım ben; huzurlu ve mutlu imgelerin peşinden giden, aynı görüntüleri senelerce hiç bıkmadan ve hiç yorulmadan hayalinde canlandıran iflah olmaz bir düşbazım..
Seviyorum bu hallerimi, beynimin içinde ikinci bir dünya olmasını, “paralel dünyalar”da uçarak dolanmayı çok ama çok seviyorum.





Bahçeden bir erik aşırıp kaldığım yerden devam ediyorum hayata..

Herkese kahvaltı mutluluğunda kocaman bir “Günayyyydınnn!” diyesim geliyor bu sabah..

Devamını Oku

17 Aralık 2013 Salı

#Blogfırtınası-13. gün / Hayalimdeki Ev

#blogfırtınası etkinliğinin 13.gün ödevini yapıyorum, bir günde iki yazı hazırlayarak böylece geride kaldığım gün sayısı 4'e düşüyor, o la la ..

Gün 13.Hep hayalini kurduğunuz evde yaşıyor olsanız nasıl bir şey olurdu onu yazın.

Beton yığınının muazzamlığında, bir plazanın 50. katında, minimal mobilyalarla döşenmiş, ev mi ofis mi olduğu belli olmayan, halısız, kilimsiz, perdesiz, şehirden uzak mı uzak, kira gibi aidatı olan, ruhsuz ama uzay istasyonu denilebilecek kadar modern bir ev dermişim. Demiyorum tabii ki!

Bu bahsettiğim 50-60 katlı dev binalar bir kere doğanın kendi dinamiklerine ters. Benim bu konudaki teorim şöyle:

İnsan sokakta kafasını fazla kaldırmadan evinin camını görebilmeli, bu da yaklaşık bir ağaç boyu eder, yani maksimum 3 kat.

Eğer başka bir çağda yaşıyor olsaydık, bizim de boyumuz 5 metre olsaydı, günümüzde ortalama insan boyunu 165 cm kabul edersek kaba bir hesapla 500/165= 3 sonucuna varırdık. Şu andaki 165 cm boyumuzla bize normal gelen 3 katlı evlerin 3 katı, yani 9 katlı evlerde yaşamak yine mantıklı olurdu. 5 metrelik boyumuzla 9. kattaki penceremizi rahatlıkla görebilirdik. Ama kardeşim el insaf, hem ortalama 165, bilemedin 170 cm boyumuz var, hem de 50 katlı binalarda oturuyoruz. Doğadaki en yüksek ağaç Amerika'da Sequoi Ulusal Park'ındaymış ve 85 metre yüksekliğinde Kaliforniya Sekoyası adında bir çeşit çam ağacıymış. Şimdi bir kat evin yüksekliğini ortalama 2,80 metre düşünürsek; 2,80*50 =140 metrelik binalar yaparak doğanın en yüksek ağacına meydan okumuş oluyorsunuz. Benden uzak durun mümkünse, beni hayallerimin eviyle başbaşa bırakın..

Üç kat kabul edilebilir sınırdır dediğime bakmayın siz, benim hayalimdeki ev kesinlikle tek katlı. Tek katlı, bildiğiniz kırmızı kiremitten çatılı ve geniş. Kocaman bir bahçesi olduğunu, kendisinin deniz kenarında, sosyal hayatının mütevazı bir hareketliliği olan, entelektüel insanların oturduğu bir sahil kasabasında olduğunu söylememe gerek yok sanırım.

bu evlerden birinde yasamak isterim
bu evlerin biri, mümkünse karışımı bir evde oturabilirim..


Sahil kasabası derken sakın yanlış anlaşılmasın, “site” denilen tel örgülü yalıtılmış yerlerden bahsetmiyorum. Kasabı, manavı, balıkçısı, kafeleri, kitapçı dükkanları, konser salonları, lokantaları, sinemaları, büfeleri, gazete bayileri, arnavut kaldırımları, ağaçları, parkları olan bildiğiniz kasabada olacak benim evim. Ama insanların hepsi kitap okuyacak, kasabanın sokaklarında müzik şenlikleri olacak. Herkes sinemaya, hatta mümkünse açık hava sinemasına gidecek; edebiyat söyleşileri olacak, felsefik tartışmalar olacak, kimileri resim yapacak, kimileri kitap yazacak. Hem büyük şehir olanaklarının hepsi olacak, hem de kasabanın güzelliği ve de huzuru olacak. Aslında hayalimde evden çok yaşamak istediğim şehir var benim.

Ev tek katlı olacak demiştim ya, içi biraz geniş olacak. Hayatım boyunca hiç geniş mutfaklı bir evde oturmadığım için aslında kocaman bir mutfağı da olsun istiyorum. Mutfakta her türlü konfor olsun elbette, ben dünya mutfaklarından çeşit çeşit lezzetler deneyeyim orada. Ama kocaman pencereleri olsun, soğanlar ocakta kavrulurken ben pencereden ağaçları seyredeyim isterim. Hatta elimi uzatıp bir meyve de koparsam hiç fena olmaz..

Evim ahşap ve orijinal taşların karışımı olsun. Taş duvarlar ayrı bir dekoratif güzellik getirsin evime, bir de öyle malikane gibi olmasın elbet ama yeterince odası olsun. Yani yatak odası, salon, banyo haricinde ekstra misafir yatak odası, çalışma ve kitap okuma odası, dağıntıların konulacağı dolap ve kiler odası, ütü ve çamaşır odası, sinema odası olsa hiç de fena olmaz. Geniş bir veranda olsun salona açılan ve hanımelleri, yaseminler koksun bahar aylarında..
Ne bileyim işte, hayal bu ya, bahçesinde yüzülebilecek bir havuz da olsa fena olmaz, barbeküsünü, muhteşem çiçek tarhlarını saymıyorum bile.. En sevdiğim meyvelerin hepsi bahçemde olsun; hatta kendi domateslerimi, salatalıklarımı da kendim yetiştireyim organik organik..

Unutmadan söyleyeyim, ses ve ışık sistemi mükemmel olsun evimin. Işıklar asla tavandan gelip gözümü yormasın mesela. Kenarlardan köşelerden gelsin ışık, bazen yeşil yapayım onları, bazen mavi, bazen de beyaz. Ruh halime göre evimin renkleri değişebilsin.
Ses sistemi ise evin her yanına yayılsın. İstersem çalışma odasında, istersem mutfakta, istersem verandada dilediğim gibi müzik dinleyebileyim..

Bıraksalar sayfalarca anlatırım daha, hayal kurmak gibisi var mı.. Hele ki insan benim gibi
iflah olmaz bir hayalperest olmayagörsün..


Hayalsiz kalmayınız efendim, sevgiyle..





Devamını Oku