sosyal medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sosyal medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mart 2023 Salı

Linç Yemeyeceksem!

Sosyal medya kullanıcılarının çok aşina olduğu nur topu gibi yeni bir deyimimiz var artık:

“Linç yemek…”  

 “Yargısız infaz” anlamına gelen “linç etmek” versiyonu, eskiden beri kullanılır. Bakalım sözlükler ne diyor bu konuda:

Linç: Birden çok kimsenin, kendilerine göre suç olan bir davranışından ötürü birini, yasa dışı ve yargılamasız olarak öldürmesi (Kaynak TDK).

Bir kalabalığın, bir grubun, yasal bir yargılama / karar olmadan, bir kişinin hayatına son vermesi ya da onu şiddete maruz bırakması (Kaynak Larousse)

Günümüzde işin içine sanallık girince linçi de haliyle yemeye başladık. Zaten her şeyi yiyoruz, bu da eksik kalmasın!

Sanal olmayan hayatta, meselâ bir hırsız mahalledeki dükkânlardan birini soymaya kalksa, mahallenin tüm esnafı toplanır, o hırsızı eşşek sudan gelinceye dek döver. Böyle bir olay da gazetelerin üçüncü sayfalarına “Hırsızlık yaparken yakalanan E.T, vaktinde gelen polis sayesinde mahallelinin linç girişiminden kurtarılarak mahkemeye sevk edildi” gibi yansır. Yani fiziksel bir şeydir “linç etmek”! İyi midir? Kesinlikle hayır. Saldırganlık iyi bir şey olabilir mi? Cahilce ve insanlık dışı bir şeydir elbette. Ama en azından yaygın değildir. Yani önüne gelen, önüne geleni linç etmez, edemez! Dediğim gibi ne yazık ki “yemek” fiiliyle birleşince, linç de sıradanlaşıp sosyal medyada “normal” bir eylem haline geldi. Ama bizler, yani aklıselim insanlar ne yapıyoruz? Her ‘normal’ leştirilmeye kalkışılanı alıp bağrımıza basmıyoruz.


Nedir bu normalleştirilen şey peki?

Örneğin birisi sosyal medyada bir şey yazıyor, aynı görüşte olmayan diğerleri 

“Vay sen bunu nasıl yazarsın, vatan hainisin, teröristsin, şusun busun…”

diye başlıyor psikolojik şiddete! Ve bu şiddet yaygınlaşıyor, öyle ya tuşa basmak kolay! Yüzlerce binlerce insan tarafından çok kısa süre içinde hedef tahtası haline gelebiliyor düşüncelerini yazan kişi. Ya da birisi bir fotoğraf paylaşıyor; başlıyorlar alay etmeye. 

Ne kadar çirkinsin, şişkosun, o saçlarla cadıya benzemişsin… vs”.

Bu davranışların ardında yatan nedenleri araştırmak elbette psikologların uzmanlık alanı. Tabii ki ahkâm kesmeyeceğim bilmediğim konuda. Ama  ben de, bu olayların sonuçlarıyla her vicdanlı insan gibi ilgileniyorum elbette. Çünkü ötekileştire ötekileştire iyice zıvanadan çıkan toplum beni de çevreliyor ne yazık ki!

“Benim gibi düşünmezsen yazma, çizme konuşma! Hatta benim gibi düşünmüyorsan yok ol!”

“Benim tuttuğum parti hakkında laf edecek kişi daha doğmadı!” (parti tutmak, dikkatinizi çekerim)

“Bu film hakkında nasıl böyle konuşursun, sen ne anlarsın sanattan, bre cahil!”

“Kutsalıma dokunanı yakarım!”

“Blog senin de olsa, düşüncelerini özgürce yazamazsın. Beni rahatsız eden düşünceni yerden yere vurma hakkım var! Ülkedeee dimokraaasi varrr! “

“Kabul görmüş vücut ölçülerinde değilsen, fotoğraf paylaşma. Paylaşıyorsan da sonuçlarına katlanırsın!

Örnekler çok… Geldiğimiz noktada, zaten yazarken çizerken oto sansür sıradan hale gelmişken, linç yemeyi de normalleştiren bir cümleyle başlar oldu çoğu kişi sözlerine:

“Linç yemeyeceksem ben şu diziyi sevmedim” demek zorunda kalıyor mesela. Yani sıradan bir dizi hakkında yazılanlar için bile “linç yeme” tehlikesi var! Ve bunun adı da “Demokrasi, söz söyleme özgürlüğü”! oluyor. İfade özgürlüğünü kendi bakış açılarına göre ne de güzel sınırlandırıyorlar! Hele hele medeniyete bak sen!

Makul ölçülerde eleştiri elbette yapılabilir; ama be kardeşim eleştirinin de bir yolu yordamı, usulü olmaz mı? Kafa kol dalar gibi, küfürlü aşağılamalı sözler eleştiri değil basbayağı hakaret sınıfına girmez mi?

İşte bu hakaretlerden korunmak için “Linç yemeyeceksem” ile başlayarak baştan önlem almak zorunda kalıyor kişi. “İçinizden bazıları bu şeyi seviyorsunuz ama yüksek müsaadelerinizle ben de sevmediğimi belirtmek istiyorum. Baştan söylüyorum, aman ha benimle alay falan etmeyin…” babında, biraz da espriyle karıştırıp yumuşatarak kendine kalkan yapma gereği hissediyor anlayacağınız.

Peki bütün bunları neden anlatıyorum? Bir önceki yazımda da niyetlenip girizgâhı çok uzatarak değinemediğim  konu için… Evet, önceki yazıda olduğu gibi aslında yine cumbaba adayı Kemal Kılıçdaroğlu hakkında duygularımı ve düşüncelerimi anlatacaktım. Yazıya da “Linç Yemeyeceksem” diye başlamayı planlıyordum. Yine laf lafı açtı, laf derine kaçtı, uzadı da uzadı. Şimdi Cumbaba adayı hakkında düşündüklerimi böyle son paragrafa sığdırsam ayıp olur. Başka yazıya söz diyeyim.

Linç yemeden kaçıp gideyim en iyisi

Sevgiyle,

Not: Görseller, internetten alıntıdır. 

Devamını Oku

16 Ağustos 2018 Perşembe

Koca Koca Yalanlar ve Sayıklamalar


Yeni bir dizi çıkmış, adı “Koca Koca Yalanlar”. Geçen gün yorgun argın işten gelince, kafa dağıtma amaçlı zap yaparken ilk bölümüne denk geldim. İzledim, eğlendim. Çok mu güzeldi, tartışılır. Ama eğlenceliydi en azından. Dizide eşlerini aldatma eğilimli adamların söyledikleri yalanlar ve bu nedenle düştükleri garip haller anlatılırken, bir taraftan da evlenme meraklısı genç kızların söyledikleri yalanlar ve evli adamlarla birlikte olan kadınların yaşadıkları durumlar esprili bir dille konu ediliyordu. Adı üzerinde, “Koca Koca Yalanlar” üzerine bir komedi yapılmıştı anlayacağınız. İzlerken bir taraftan da el alışkanlığı ile Twitter’a baktım, aman aman neler denmiş dizi hakkında! Vay efendim ahlaka aykırıymış bütün bu anlatılanlar, vay efendim erkekleri aldatmaya teşvik ediyormuş dizi, vay efendim ülkemizde kadınlar evli erkek peşinde miymiş, vay efendim şarap kadehini bile sansürleyen RTÜK neredeymiş… Şikayet hattının telefon numarasını yazanlar mı dersiniz, ekmek parası için dizide yer alan oyunculara “Böyle rezil bir senaryoda (!)” yer aldıkları için hakaret edenler mi dersiniz… İ

Sosyal medya çağı böyle bir şey işte. O gün en çok konuşulan konular, yaygın kullanımıyla “TT” yani “trending topics”  neyse hoop galeyana geliyoruz, o konular hakkında bilip bilmeden, çoğunlukla da kopyala yapıştır şeklinde atıp tutuyoruz. Bir konudan sıkılınca hoop en çok konuşulan diğer konuya atlayarak sosyal medya dünyasının gündeminden de geri kalmamış oluyoruz.  Emeğe saygıymış, karşı taraf incinirmiş kimin umurunda ki… “Yaz kabağa koy tabağa ye sabaha” şeklinde bir hayat formatı içindeyiz anlayacağınız.

Herkesin zevki ve beklentisine elbette karşılık gelmez her şey. Bu mümkün olabilir mi zaten! Tek tip miyiz, robot muyuz, yoksa robotlaştırılmak istenenlerden miyiz…  Yani yukarıdaki dizi örneğinden gidersek, beğenmeyen  kapatır izlemez. Eğer beğenmediğini belirtmek istiyorsa da bunu saygı çerçevesinde, eleştiri dozunu iyi ayarlayarak yapar olur biter. Ama yok, böyle olmuyor işte! Son yıllarda bir moda var ülkemizde. Herkes kendi fikrini en doğru olarak kabul ediyor ve kendinden olmayanı direkt ötekileştiriyor. Hatta bununla da yetinmiyor hakaretler yağdırıyor. Kendi fikrinde olmayanı kolayca vatan haini bile ilan edebiliyor. Karşı tarafı dinlemeye, anlamaya çalışırsanız, hele de empati kurmaya, üstüne üstlük hemhal olmaya kalkışırsanız vay halinize! Evlerden ırak olsun, hemen “monşer” damgasını yapıştırıverirler alnınıza. Sonra da uğraş dur; bu damga lazer ışınlarıyla bile temizlenmez. Öyle kalıcı bir mürekkebi var ki!

 Bütün bunlar olup biterken bense  tedavülden çoktan kalkmış “saygı temelindeki” dinozorlaşmış düşünce yapımda ısrar etmeye ve de azınlıkta kalmaya inatla devam ediyorum.  Örnek mi istiyorsunuz; mesela “Yüz yüze geldiğimde ne söyleyebilirsem onları yazarım sosyal medyada ”  diyorum. Bu kadar da netim yani!

Nerden nereye geldik. Yazdıklarım böyleyse kafamın içi kim bilir ne haldedir.  (Zavallı beyin hücrelerim, affedin beni. ) Aslına bakarsanız derdim konuya başlarken örneklediğim gibi  dizi falan değil elbette, derdim başka. Derdim büyük.

 Tüketim toplumunun tüm iğrençliğini dört bir yanımda hissetmekten gerçekten de çok yorgun düştüm.  Yine yukarıdaki dizi örneğinden gidecek olursam, siz benim diziyi savunuyormuş gibi konuşmalarıma bakmayın. Bu tür dizilerin aslında izleyicide iz bırakacak lezzetli bir sanat eseri yaratma amaçlı ortaya çıkarılmadığını gayet de iyi biliyorum.  Diğer her şeyde olduğu gibi günümüz dizilerinde de“Tüketilsin, bitsin, yenisi  gelsin. Araya ne kadar çok reklam alınırsa o kadar iyi” mantığı hakim elbette. Nerede o Çemberimde Gül Oya'lar... “Best Seller” denilen kitaplar da aynı durumda. Sabun köpüğü gibi konuları olan, süslü kapaklı bu kitapları okuyanların aklında da büyük olasılıkla bir şey kalmıyor. “Yaz şarkısı”  dedikleri müzikler farklı mı sanki!  Ekseriyetle havalı ismi olan beach club’larda çalınan bu şarkıların, içilen şemsiyeli kokteyllerden pek de farkı yok bana kalırsa. İçiyorsun unutuyorsun, dinliyorsun unutuyorsun. Yaşadığımız çağ zaten “unutma” zemininden beslenmiyor mu? Tükettiğini unutacaksın  ki benzeri önüne sürüldüğünde yeni bir şeymiş gibi hevesle satın alıp yine para veresin! Yaşadığın kötü deneyimi unutacaksın ki benzer politikaları ısıtıp ısıtıp önüne sürdüklerinde yine aynı partiye oy veresin! Gibi, gibi, gibi…  Koca koca yalanların içinde kaybolan kum taneleri değil miyiz  zaten, neyiz ki biz…


Olayın çok boyutu var. Mesela her şeyin maddi bir karşılığı olduğu için, para ya da zaman harcayanlar, tükettikleri şeyi sosyal medyada acımasızca eleştirme hakkına da sahip oluyor doğal olarak. Yine dizi örneğinden gidersek; bir saatlik dizi izlemek için en az kırk beş dakika reklam izlemek zorunda bırakılan, dolayısıyla da “izleyici” statüsünden “müşteri” statüsüne geçirilen bizler de sosyal medyada “Bu konu hiç olmamış, o başrol oyuncusunun saçı ne öyle, ahlakı bozuyor bu dizi hemen kaldırılsın…” şeklinde çemkirmeyi kendimizde hak görüyoruz.

“İyi güzel de peki sen bu dünyanın neresindesin?” diye sorarsanız, yine cevabım net;

“Vücudum içeride, kafam dışarıda!”


Ne güzel söylemiş Murathan Mungan yıllar önce:

“Ya içindesindir çemberin, ya da dışında yer alacaksın…” diye.

Bense dışında kalamıyorum, içine giremiyorum, girmeyi zaten istemiyorum!
Sonra da “Niye daha sık yazmıyorsun?”  ya da “Neden insanlarla görüşmüyorsun?” dediklerinde söyleyecek lafım sözüm olmuyor.

Galiba “Koca koca yalanlar” dan ibaret olan bu kocaman sahnede, ne yapacağını bilemeyen insanların esrikliğiyle pek bi’ içime savruluyorum…


NOT: Çok karmaşık bir yazı oldu farkındayım.  Dedim ya savruluyorum diye. Kafasının içi savrulanın dışavurumsal yazısında giriş, gelişme ve sonuç olur mu hiç!,

Affola... 






Devamını Oku

11 Ağustos 2015 Salı

Facebook'da bunları yapanlara sinir oluyorum!

Mutlaka bir yerlerde karşınıza çıkmıştır “Sosyal Medya Görgü Kuralları” adlı bir takım yazılar. Merak etmeyin tekrara düşmeyeceğim. Hem işin uzmanları varken, ne haddime birilerine görgü kuralı öğretmek! Ben sadece Facebook ortamında kendi gözüme çarpanları, daha doğrusu rahatsızlıklarımı dile getirmek istiyorum:

1- İzin istemeden gruba ekleyenler...
Zannediyorlar ki Facebook ortamı sanki yaşamdan farklı bir yer! Sevgili arkadaşım, sen beni gerçek hayatta iznim olmadan bir topluluğa kaydedebilir misin? Edemezsin! En azından imzamı isterler. Sosyal medya ortamlarında henüz dijital imza geçerli olmadığı için (bence en kısa zamanda benzer bir şey uygulanmalı) çeşitli çıkarlarına hizmet eden gruplar kuranlar, akılları sıra kurnazlık yapıp listesindekileri bir yerlere ekliyorlar.
Eski eski iş yerimden bir arkadaşım kendisine bir grup açmış. Orada kendi ürünlerini satıyor hesapta. Yani web sitesi açmadan e-ticaret yapmaya çalışıyor. Kurnaz ya! Önceleri anlayamadım; saçma sapan, dilbilgisi hatalarıyla dolu, büyük büyük harflerle yazılmış, amatör ve itici reklam iletileri görüyordum sık sık. Biraz araştırınca fark ettim ki bizim kurnaz arkadaş aklı sıra zaman kazanmak için listesindeki herkesi -sormadan- o gruba eklemiş. Bununla da kalmayıp o eklediği kişilerin de kendi listelerini gruba eklemelerini istiyormuş! Allahtan bir arkadaşım beni uyardı da, yıllar sonra Facebook'dan “merhaba..” diyen bu düşüncesiz kişinin mesajını görünce şaşırmadım ve elbette ki o mesaja yanıt vermedim...
Ne mi yaptım; tabii ki gruptan çıktım, o arkadaşı kısıtlı listeme ekledim. Direkt silmeyerek elimden gelen nezaketi gösterdim, ama pes diyorum!
Facebook görgüsüzü olmayın!

2- Sormadan etiketleyenler
Birkaç günlük etkinlikte birlikte çalıştığımız, istediği için ayıp olmasın diye Facebook adresimi verdiğim arkadaş, abartmıyorum her sabah “Günaydın” mesajı yazıyor sayfasına ve listesinde kim var kim yoksa etiketliyordu o iletiye. İlk zamanlar yine ayıp olmasın diye “günaydın” yazıyordum ben de. Sonra baktım başa çıkılacak gibi değil, 'dııt dııt dıt' listesindeki tanımadığım insanların o iletiye yazdığı herşey bana geliyor...
Bu arkadaşı da kısıtlı listesine aldım. Sayfamdaki “etiket” ayarlarını değiştirdim, iznim olmadan kimse beni bir yerlerde etiketleyemiyor artık.
Hele o fotoğraf etiketleme olayı yok mu? Ben sevmiyorum sık sık fotoğramı paylaşmayı arkadaşım! İçimden gelince bir iki fotoğraf koyuyorum sayfama o kadar. Düşüncesiz bir arkadaş, sormadan, izin almadan etiketleme yapınca da sinirleniyorum doğal olarak... Tamam Facebok bir sosyal paylaşım ağı, ama bu kadar da özele girilmez ki! Yani şimdi sen benim fotoğraflarımı iznim olmadan bilboard'lara asabilir misin? Asamazsın, özel alanıma girdiğin için mahkemeye veriririm! İyi de sosyal medyada neden bunu yapıyorsun?
Eskileri karıştıran işgüzar tipler var bir de! İlkokuldaki 'afedersiniz sümüklü' fotoğraflarımızı internete aktarmış, hiç üşenmeden herkesi tek tek etiketlemiş bir de! Belki ben o 'sümüklü', kafamda kocaman kurdelalı halimi görmek istemiyorum şu an... Nedir yani bu nostalji takıntısı? Git evinde albümlerine bak, beni niye taciz ediyorsun?
Allahtan “etiketleme ayarı” diye bir şey var da, kontrol edebiliyoruz bu -aşırı sosyalleşme zehri taşıyan- insanları...

3- Herkes yemede içmede eğlenmede tatilde!
Sosyal medya, insanların birbirlerine hava attıkları yer olup çıktı. Yediği, içtiği, gezdiği ve hatta satın aldığı herşeyi yayınlayan tipler var mesela. 
Gösteriş yapmak ayıp değil miydi bizim toplumumuzda? Ne zaman bu kadar hava atar olduk birbirimize? 
Tamam mutlu anlarımızı sevdiklerimizle paylaşalım, bir şey demiyorum. Olayın maddi boyutu ön plana çıkınca irite edici oluyor ama, yalan mı? 

Sosyal Medyada hava atanlar!

4- Sürekli felaket haberi paylaşanlar
Sanırsınız her biri felaket tellalı... Orada cinayet, burada sel, öbür tarafta yangın, terör! Tamam duyarlısın, herşeyden de haberin var arkadaşım ama, ben zaten haber sitelerini takip ediyorum. Neden benim enerjimi düşürüyorsun gün boyu? Öyle hayat geçer mi? Facebook sayfanda bu tip haberleri paylaşarak vicdanını mı rahatlatıyorsun? Kusura bakma sen de kısıtlı listesindesin!
Bir de sürekli hastalık haberi yayarlar ya!
Şunu yaparsan “xyz” hastası olursun, bunu yaparsan “abc” hastası olursun, aman diyim şöyle yapma, “yumuşak g hastalığına” yakalanırsın!
İyi de sen benim dikkatimi hastalıklara yoğunlaştırmamı neden bu kadar çok istiyorsun? İyilik mi yapıyorsun aklın sıra? Yapma, bırak dağınık kalsın!

5- Gazeteci gibi davrananlar!
Gündemi takip ediyor ya arkadaş, biri ölüyor mesela, sevsin ya da sevmesin hemen bir baş sağlığı mesajı yayınlıyor, daha doğrusu bir yerlerden kopyalıyor. Mesela o gün “dünya zerzevatçılar günü”mü, hemen kutluyor zerzevatçıların gününü.
Arkadaşım, saatli maarif takviminin hiç olmazsa bir karakteri var! Oradan buradan kopyaladığın bu şeylerle sen duyarlı olduğunu göstermeye çalışıyorsun ama, benim gözümde yüzeyselliğin artıyor! Seni de görmek istemiyorum zaman tünelimde!
Sosyal Medya'da ünlü olmak!

6- Kedi-köpek-bebek videolarından bıkmadınız mı?
Bana sahici gelmiyor, zamanımı böyle şeylere ayırmak da istemiyorum açıkçası. Sosyal medyaya bakılsa herkes hayvansever, herkes sevgi dolu, herkes über süper iyi kalpli !..
Geçiniz efenim geçiniz; madem bu kadar duyarlı herkes, dışarıdaki hayat ne o halde? 
Dolayısıyla kedi-köpek-bebek videolarınız beni zerre kadar ilgilendirmiyor.  Biraz daha yaratıcılık bekliyorum açıkçası. Her gün böyle  klişe şeylerle beni bezdirirseniz, üzgünüm sizi de kısıtlı listeme atmak zorunda kalacağım.

7- Enerji sömürenler
Kendinizi keyifli hissetmişsiniz, bir çiçek ya da böcek resmi paylaşmışsınız, gülücük koymuşsunuz yanına da mesela. Bir enerji sömürücüsü gelip o resmin altına şöyle yazıyor:
Ama şurda şu oldu, burda bu oldu, sen çiçekle böcekle niye uğraşıyorsun, ne kadar duyarsızsın!”
Peki sen ne yapıyorsun sayın sömürgen, senin yaptığın bu şeyin neye faydası oldu şimdi? Yıktın perdeyi, eyledin viran... Dünyayı mı kurtardın?


Yani demem o ki, "insan bazen gerçekten hayret ediyor sayın seyirciler!"
Sevgiyle, her daim...



Devamını Oku

3 Temmuz 2014 Perşembe

Konuk Yazar: Sosyal Medyayı Sevemedim, Blogculuğu Sevdiğim Kadar

Bugün sizleri "Hızlı Adam" blogunun sahibi Bünyamin Kapıcıoğu'nun bu güzel yazısı ile başbaşa bırakıyorum. Bloguma renk kattığı için kendisine teşekkür ediyorum..

Evde Yazar'a misafir olmadan önce 11 ay bekledim. Diyeceksiniz ki neymiş bu Evde Yazar'a misafir olmak. Biz de okadar çalışmalı mıyız? Ne kadar çalışmanız gerektiğini bilmiyorum ama asıl açmak istediğim konu bu değil. Söylemek istediğim, 11 ay boyunca bu blogu takip ediyor olmam.

Peki Bundan Bize Ne?

Sosyal medya çılgınlığıdır almış başını gidiyor. Beğen, paylaş, yorum yap; yorum yap, paylaş, beğen hep aynı hep aynı. Takipçi sayısı veya arkadaş sayısı "kişisel popülarite ibresi" haline gelmiş. İnanılmaz bir rant kavgası var; gizli ve içten içe. Benim iletim daha çok beğenildi, daha çok yorum aldı. Nihaha...

social media da bitecek
Facebook da bir gün bitecek!
Netlog vardı bir zamanlar. Hi5'i hatırladınız mı? My Space? vardı da vardı.. Şimdi Facebook, Twitter, Vine gibi sosyal platformlar revaçta. Son gelenler pazara güçlü girdi fakat trendlerin özelliği kısa ömürlü olmalarıdır. Hayatımızın sonuna kadar Twitter olacağını zannetmiyorum.

Blog yazarlığının tarihini biliyor musunuz? Bloglamak kelimesinden türeyen blogculuk tam 20+ yıldır var. Blogculuğa trend diyemeyiz. Öyle olsaydı çoktan modası bitmiş olurdu. İnternetin bir parçası diyebiliriz. Dijital Medya'nın merkezi dersek de yanlış olmaz.

bloglar
Begen, paylas, yorum yap!


Sizce Blog Yazarlarının Tek Derdi Para Kazanmak mı?

Sizin Facebook duvarınızda paylaşacağınız bir yazı en fazla kaç kelimeden oluşmalıdır. 500 kelimeden oluşan duvar yazınızı kaç arkadaşınız okur? Kaç kişi yorum yapar? Bence hiç şansınız dahi olmaz. Fakat blogcuların 500-1000 kelime arası yazdığı fayda yüklü makaleler hevesle okunuyor. Dahası bir sonraki yazı mail adresine bildirim olarak gelsin diye insanlar abone oluyor.

Bakın ben şu an burada misafir yazarım. Dün de Blog Hocam'da misafirdim. Uzun emek verdim yazabilmek için. Peki sizin Facebook duvarınıza katkı sağlamak için kaç arkadaşınız oturup saatlerce yazı yazar?

Tam da bunu söylemek istiyorum. Blog yazarları dijital medyanın gerçek sosyal karakterleridir. İlişkiler daha sağlıklı ve daha uzun ömürlüdür. Paylaşılan makaleler okuyucuya fayda sağlar. Bazen eğlendirir, bazen hüzünlendirir. Neticede okuyucu, almak/ulaşmak istediği bilgi veya duyguya bloglarda erişir. Milyonlarca blog yazarı olduğu için milyonlarca konu vardır. Bundan 9 yıl önce tanıştığım blog yazarı Eda Suner'i halen daha takip ediyorum. Eda Suner bir blog fenomenidir. Eğer merak edip araştırma gereği duyduysanız, Eda Suner Demirel olarak aratın. O artık evli ve ikinci soyadı var. Eda örneğini neden anlattım: Hiçbir sosyal platformda arkadaş olarak ekli olmamasına rağmen Eda'nın hakkında bilgi sahibiysem; bugün Facebook'un yaptığını biz blogcular yıllar önce yapıyorduk demektir. Kazanç kısmı ise emeğin karşılığı sadece.

Yukarıdaki örnekte olduğu gibi Evde Yazar'ı da uzun yıllar takip etmek ve iyi dostluklar kurmak ümidiyle: tüm blogculara başarılar diliyorum. Blog sahipleri birbirini takip etmeli ve bir yorum yapmaya, bir çay içmeye gitmelidirler.

Yazar Hakkında:

Yedi yaşımdan beri hep bir şeyler satmanın merakındaydım. Biyomedikal Teknikeri olmama rağmen Türkiye'nin en iyi bilişim akademisinin satış departmanında "uzman" pozisyonunda çalışıyorum. Ticareti sevdiğim kadar yazmayı da seviyorum. Tam dokuz yıldır blog yazıyorum. Bu yüzden iki tecrübemi birleştirerek iş hayatında rakiplerinize fark atmanızı amaçlayan HızlıAdam bloğunu oluşturdum. 1990 doğumluyum, sene 2014 ve ben bugüne kadar iki farklı kurumsal markada yönetici pozisyonunda çalıştım. Freelance otomobil alım satımından tutun e-ticaret de dahil bir çok gelir projesinde yer aldım. Evliyim ve bir oğlum var. Bu yüzden benim gibi hızlı yaşayıp, hızlı kariyer edinen kişilere hızlı adamlar diyorum;)
Devamını Oku

5 Haziran 2014 Perşembe

Hurriyet SOSYAL Deneyimim

Facebook ve Twitter severler bu yazım sizin ilginizi çekebilir. Neden mi?
Nedeni yeni deneyimlediğim Hürriyet Sosyal servisi Facebook ve Twitter
mantığına benzemiş ama ikisinden de çok daha farklı olmuş. Çünkü
paylaşımlar artık haber odaklı ve yorumlarınız daha da değerli..
Şimdi Hürriyet Sosyal benim deneyimlediğim kadarı ile nedir nasıl
kullanılabilir ona bir bakalım!
Öncelikle bu servis bir hurriyet.com.tr servisi. Eğer üye olmak istiyorsanız
diğer sosyal paylaşım sitelerinde olduğu gibi bir mail adresi ile ücretsiz olarak
kayıt oluyorsunuz. Daha sonra kendi üyeliğinizi aktif ediyorsunuz. Isterseniz
üyelik bilgilerinizi herkese açık veya sadece arkadaşalarınızın görmesini
sağlayarak özelleştirebiliyorsunuz.
Üye olmak için 2 dakikaya ihtiyacınız var.
1. adım Kategori Seçimi

Tam olarak sayısını bilmiyorum ama 100 civarında kategoriden size uygun olanları
seçiyorsunuz. Bu kategori seçimleri size ait özelleştirilmiş sayfanızda hangi
hurriyet.com.tr haberleri öncelikle görünmesini istediğinizi belirliyor. Bu
sayede sizin ilginizi çekmeyen örn: hamilelik haberleri sizin sayfanızda ilk
sıralarda çıkmamasını sağlayabiliyorsunuz. Bu kategorilere ayırma fikri benim
çok hoşuma giden bir özellik. Ayrıca seçimleri daha sonra da
değiştirebildiğiniz için çok da zaman harcamadan 5-6 kategori seçerek hemen
ilk adımı geçebilirsiniz.
2. adım Takip edeceğiniz kişiler

2. adımda takip edeceğiniz kişileri Twitter mantığı ile kendiniz
seçebiliyorsunuz. Bu kişileri seçerek onların gönderilerini ve haberlere
yorumlarını takip edebiliyorsunuz. Ayrıca ilk kategori gibi takip edeceğiniz
kişileri daha sonra da şekillendirebiliyor değiştirebiliyorsunuz.
ve son olarak 3. adım profil ayarlarınızı yapmak.

Profilinizde isterseniz kullanacağınız fotografı seçebiliyorsunuz.
Kategorilerinizi ve takip ettiklerinizi görebiliyorsunuz. Hakkında bölümünü
doldurup takipcilerinizin sizi nasıl tanıyacaklarına karar veriyorsunuz...
Kısacası Hürriyet Sosyal Twitter ile Facebook karışımı HABER ODAKLI bir
sosyal paylaşım servisi olmuş. Ben çok beğendim. Öncelikle haber siteleri
içinde yine hurriyet bir adım önde olduğunu göstermiş. Facebook gibi
istediğiniz fotoğrafı ve durumu paylaşmanızı sağladığı için özgürlük hissi
veriyor. Gerçekten hürsünüz.
Twitter gibi takip etme ve edilme seçenekleri de getirdiği için başkalarını takip
etmek için ille arkadaşınız olması gerekmiyor. Farklı düşüncelere farklı ilgi
alanlarına sahip kişilerle tanışma ve onların yorumlarını görme şansınız da var.
Sonuç olarak
Hürriyet Sosyal, Haberin Sosyal Platformu olmak için çok güzel ve önemli bir
adım atmış. Bizlere de haber kaynaklı bir sosyal platformda yorumlarımıza
önem verdiğini göstermiş.

Hem sosyal medya kullanıcısını hedef kitlesi olarak seçtiği, hem de kendi
platformunu twitter ve facebook özelliklerini birleştirerek yapılandırdığı için
Hürriyet ekibini bir kez daha tebrik ediyorum. Bence çok güzel bir platform
oluşturmuşlar bundan sonrası kullanıcıların deneyimlemelerine ve haber ve
yorum odaklı bir sosyal medya platforumuna ne kadar ilgi göstereceklerine
bağlı olarak gelişecek.
Teşekkürler Hürriyet
http://sosyal.hurriyet.com.tr/

İçerik: http://www.omactivities.com/
Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını Oku

17 Nisan 2014 Perşembe

Sosyal medyada nasıl var olunur?


Dün yeni işim gereği en az 5-6 saat Facebook'da takıldım. Şimdi içinizden “hahaha ne diyor 
yine bu cins kişi?” şeklinde söyleniyor, hatta gülüyor olabilirsiniz. Amacım saatlerce kalmak değildi gerçekten, rakip firmaların Facebook paylaşımlarına bakıp çıkacaktım, çıkamadım takıldım resmen.
Oradan oraya, o paylaşımdan bu paylaşıma derken kendimi sosyal medya ajanslarının Facebook sayfalarında buldum.

Ayinesi iştir kişinin” demiş atalarımız ya, vardır bir bildikleri dedim, en doğru paylaşımları sosyal medya ajanslarında görürüm diye düşündüm. Belki doğru adresleri bulamadım bilmiyorum ama resmen hayal kırıklığı yaşadım. Web sitelerinde “şöyle harika ekibiz, şöyle ROI hesaplarız, firmanızın Swot analizini şak diye çıkarırız, sizi uçururuz..vs” şeklinde kendilerini lanse eden sosyal medya ajanslarının çoğu (hepsi değil elbette, baktıklarımın çoğu diyeyim, durduk yerde sosyal medyacıları kendime düşman etmek istemem) öncelikle güncellemede benim gözümde sınıfta kaldılar. Günde bir kere bile paylaşım yapmamış olanlar bir yana, Facebook sayfalarında en son yeni yıl mesajı yazanlar bile vardı!

social media


Ben mi tuhafım, beklentilerim mi yüksek? Bir şirket kendini sosyal medya ajansı olarak tanıtıyorsa, kendi hesaplarını mükemmel şekilde yönetmesi gerekmez mi?

 Söylemesem içimde kalacak, her başarısızlığa kulp takmada üstümüze yoktur ya, belki de en yaratıcı yanımız burasıdır bile diyebiliriz milletçe.. Hemen sizin de aklınıza gelen o cümleyle cevap verilir değil mi, efendim neymiş “terzi kendi söküğünü dikemezmiş”!

Kabul etmiyorum ben, dikecek kardeşim, o terzi kendi söküğünü dikecek, nokta ☺

Dedim ya kıvırtma uzmanıyız hepimiz, “terzi o kadar başarılı ki, işler kuyrukta bekliyor, o nedenle kendi söküğünü dikemiyor” diyenleriniz olacaktır. Yine yemiyorum, çırak alsın kendine diyorum, başarısızlığa kulp çok, maksat katıksız başarı oysa ki.. En azından benim gözümde böyle.

O halde işini iyi yapan sosyal medya uzmanı arkadaşlaradır sorum:


Nedir sosyal medya işlerinde optimum paylaşım sıklığı? Mesela Facebook'ta günde 2'dir de Twitter'da 5'dir gibi net bir şey söyleyebilir miyiz?

"Kedi videosu/ fotoğrafı olmadan bu işin altından kalkılmıyor  mu?" gibi ikinci sorum var bir de; laf aramızda kedilerle aram pek iyi değildir de☺

Hadi o zaman, kesiyorum lafı yine balla, kalın sağlıcakla..





Devamını Oku

28 Mart 2014 Cuma

30 mart seçim günü ne yapacağım?

Ne yaparsan yap, bize ne?” diyebilirsiniz. Ama ben yine de anlatmak istiyorum.
Sabah erkenden kalkacağım her zaman olduğu gibi, muhtemelen kalkar kalkmaz gözlerimi ovuşturarak sosyal ağlara şöyle bir göz atacağım. Sosyal ağ kalmışsa tabii ki o güne kadar!

internet ozgur kalsin
Bendeki de ne şans ama, tam da “Şu sosyal medya işlerinde epey aşama kaydettim, bloğumun Facebook hesabı, Twitter hesabı, Google Plus hesabı bir yerlere geldi, bir de Instagrama eğilsem iyi olacak” diye düşünürken Twitter gitti, Facebook sallantıda, Google Plus da sıradadır kesin...
Ya bir de sosyal medya uzmanı olarak geçimimi sağlasaydım ne yapardım? Sahi son zamanlarda sayısı giderek çoğalan sosyal medya uzmanı arkadaşlar nasıl da strestedirler şimdi? Umarım olmaz ama bir sabah yöneticilerinden “sosyal medya sektörü devlet tarafından yok edildiği için sizi işten çıkarıyoruz” talimatı alıp işsiz kalabilirler. Olur mu böyle bir şey, belki bir ay öncesinde "yok artık, daha neler!" derdim  ama artık “olur, her şey olabilir” diye düşünüyorum.
Tam da mesleğimi unutup “gelecek internette” diyerek son bir buçuk yıldır kendimi sanal ortamlarda geliştirmiştim, tam da yeni projeler için anlaşmalar yapmak üzereydim. Ne yapsam, tekstil mühendisi özgeçmişimi güncelleyip iş başvuruları mı yapsam yeniden?

Amma da karamsarsın iç ses, bir sus da anlatmaya devam edeyim 30 martta ne yapacağımı!

Sahi ne diyordum, evet, o gün eğer kalmışsa sosyal ağlara bakıp, kapatılmamışlarsa internet gazetelerinden her gün okuduğum köşe yazarlarına  bir göz atıp bir iki lokma bir şey atıştırdıktan sonra oy vermek için evden çıkarım herhalde..

Bak şimdi yine içime kurt düştü. Ya birisi devletin bekasına yönelik iç ve dış mihrak odaklı bir yazıyı bloğunda yayınlarsa ve kırmızı güvenlik seviyesi nedeniyle Blogger'a da giriş engellenirse ne yaparım? Onca yazı yazdım, blog benim hayatım oldu, sanal dünyada takipçilerim oldu, takip ettiklerim oldu, ya bir daha görüşemezsek, eyvah eyvah yazılarımın yedeği de yok, Bloghocam'a acilen başvurmam lazım!

Sus be iç ses! (Yemek programlarındaki dış ses hiç olmazsa espri yapmaya çalışıyor, sen nasıl bir iç sessin böyle felaket tellalı gibi)

freedom


Son günlerde internetim niye yavaşladı, ne oluyor böyle diye Google'da gezinirken bir yazı ile karşılaştım. Güvenlik gerekçesiyle -tape denilen videolar izlenemesin için- internetin bant genişliği bayağı bir daraltılmış. Bir tek benim değil, herkesin interneti yavaşmış bu aralar. Yani şimdi bu internet bilinçli olarak yavaşlatılabiliyorsa pat diye neye kapatılmasın ki?

Ya uyandığımda interneti yerinde bulamazsam?

Canım ne olacak, dünyanın sonu değil ya, eskiden internet mi vardı diyebilirsiniz. Ben diyemiyorum ama, çünkü artık internet var. Revolution dizisinde nasıl aniden elektrik kesiliyor ve dünya kaosa sürükleniyorsa benzer bir şey olmaz mı? Düşünsenize artık hayatımızı internet olmadan zor idame ettiriyoruz. O kadar adapte olduk ki, sanal banka hesaplarımız var, e-devlet işlerimiz var, faturalar internete geliyor, müşterilere faks çekme dönemi bitti, internette çalışıyor, internette eğleniyor, internetten iletişim kuruyoruz. İşin ekonomik yanını düşünmek bile istemiyorum; dev e-ticaret şirketleri ve oralardan ekmek parası kazanan milyonlarca çalışan?

Yeter iç ses yahu, 30 mart sabahı ne yapacağımı ağız tadıyla bir anlattırmadın bana! Ne diyordum, kahvaltımı yaparım 30 mart sabahı, oy vermeye gitmeden önce belki televizyon açarım bir süre.

Ya televizyonu açtığımda 12 Eylül dönemindeki gibi tek tip yayınla karşılaşırsam? Hadi canım olmaz deme, niye olmasın ki! Söz konusu olan devletin güvenliği ve bekası ise zararlı yayınlardan beni korumak ister tabii ki RTÜK, zaten korumuyor mu, zaten süzgeçten geçirmiyor mu yayınları, biraz daha sıkı çalışacak hepsi bu.. Olur mu olur..


election

Tamam iç ses, anlaşıldı sen bana 30 Mart'ta ne yapacağımı anlattırmayacaksın ağız tadıyla.. O zaman kısa kesiyorum, gidip vicdanımın sesini dinleyerek oy verme işlemini yapacağım,  yani çok ama çok önemli  olan vatandaşlık görevimi yerine getireceğim.
 Karar verirken gelecek nesillere olan sorumluluk bilincim bana kılavuz olacak.

Peki ya sizler, sizler ne yapacaksınız 30 martta?


Devamını Oku