tiyatro sevgisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tiyatro sevgisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Aralık 2024 Pazar

Tiyatro- Yenilmez Oyunu- Çok Sevdim

Sezonun ilk oyununu izledim geçen gün. Adı Yenilmez. 

Oyun, Müze Gazhane’deydi. Salona girdik. Sahnede boş bir evin dış çeperlerini andıran bir ışıklandırma vardı sadece. Hani çocukken yaptığımız ev resimleri var ya, aynı öyle…  Boş bir çerçeve gibi düşünün.


İlk anda dekorsuz bir oyun diye yorumladım. Ama seyircilerin büyük bir kısmı koltuklarına oturduktan sonra, çok sevdiğim “Oyunun başlamasına 10 dakika var” anonsunun hemen ardından; o boş ev dolmaya ve anlam kazanmaya başladı.

Bazı izleyiciler, “Dekoru yerleştirmeye neden geç kalmışlar?” diye düşünmüş olabilir. Oysa oyun tam da o anda yaşanıyordu. Sahneye koltukları getirdiler; sonra masayı, sandalyeyi, kütüphaneyi… Oyunculardan biri, kütüphaneye kitapları yerleştirdi yavaş yavaş. Henüz salonda ışıklar kapanmamış, oyun görünürde başlamamıştı; oysa oyunun içindeydik…

Boş bir çerçeveden ibaret olan eve bir çift taşınıyordu ve o boş çerçeve, yaşanmışlıklara sahne olacaktı az sonra.



Geç Kalanlar ve Geçit oyunlarındaki yönetmenliğini beğendiğim yönetmen Nihat Alpteki’nin bu yorumunu çok beğendim. Işıklar sönmeden önce başlayan oyunlardan ayrı bir haz alıyorum. Böylesi tanıklıklarımda, yaşamın içinde var olan her şeyin âdeta bir oyun olduğunu ve bizlerin de “eğer istersek” bu oyunları izlemeyi başarabileceğimizi düşünüyorum hep.

Oyunun Konusu

Boş eve taşınan çiftimiz Oliver ve Emily ile tanıştırayım sizi. Oliver, bakanlıkta çalışırken işinden atılmış, liberal görüşte biri. Partneri Emily ise sosyalist görüşlerinden asla taviz vermeyen bir ressam. Bu ikisinin sahnede hiç görmediğimiz, içeride uyuduğunu söyledikleri bir çocukları var, ama evli değiller. Çünkü Emily, kapitalizmin pek çok kuralına olduğu gibi evliliğe de karşı.

Daha oyun başlarken Emily “barış” simgeli bayrağı özenle katlıyor. Sehpanın üzerine Marx’ın Kapital kitabını yerleştiriyor. Oyun boyunca “kitabî” bir dille yaptığı konuşmalardan, sosyalizm teorisini tabiri caizse “yalayıp yuttuğunu” anlıyoruz. Duvarda iki soyut tablo var. Sonradan öğreniyoruz ki bu tabloları Emily yapmış.

Konuşmanın bir yerinde Oliver Emily’ye “Sanki kilisede mi evlenelim diyorum, yine de kabul etmiyorsun!” gibi bir şey söylüyor. Emily’nin tavizsiz bakış açısını daha net anlayabiliyoruz bu sayede. Öyle “sosyalist ki” hesapta; Oliver’in ölmek üzere olan hasta annesinden kalacak mirası bile kabul etmek istemiyor. O parayı ihtiyacı olanlara dağıtma derdinde. Ve gayrı resmî kayınvalidesinin son isteği olan evliliği de asla kabul etmiyor. Oliver ise annesinden kalacak miras ile çocuğuna iyi bir gelecek kurabileceğini düşünüyor.

Oliver daha liberal, daha esnek görünüyor. Emily’ye boyun eğmiş gibi duruşuna başlangıçta anlam veremiyorum. Karşı çıksa da O'nun her isteğini yerine getirmeye çalışmasına şaşırıyorum. Oyun kişilerinin hayat hikayelerini öğrendikçe, bütün bu davranışların nedenleri de anlamlanıyor. 

 Çiftimiz, Londra’da gayet iyi bir muhitte yaşarken, gelirleri düşünce İngiltere’nin kuzeyinde, sakin bir kırsala yerleşmeye karar vermiş. Zaten daha oyun başlamadan, onların yeni evlerine yerleşmelerine tanık olmuştuk.

Komşuları Alan ve Dawn’ı bir akşam çaya davet ediyorlar. Teoride komün yaşamı savunan Emily, aslında insanlarla sosyalleşmekten de pek hoşlanmıyor. Bu daveti atılması gereken zoraki bir adım gibi görüyor. 

Ev sahibi Emily ve Oliver'ın şehirli ve eğitimli olduğunu biliyoruz. Oysa davet ettikleri Alan ve Dawn tam tersi bir çift. Kasabada doğmuşlar ve eğitimsizler. Alan, bir posta memuru; Dawn da sıradan bir sekreter…

Önce Dawn geliyor davete. Kırmızı, göz alıcı, dekolteli bir kıyafet giymiş. Evin erkeği Oliver’a asılacak kadar samimi… Sonradan gelen eşi Alan ise futbol fanatiği, elinde bir kasa bira ile misafirliğe gelmiş; kendi göbeğiyle bile dalga geçebilecek rahatlıkta. 

Resmî dille konuşan, klasik müzik dinleyen, alkol kullanmayan ev sahiplerimizin karşısında küfürlü konuşmaktan çekinmeyen, su gibi bira içen Dawn ve Alan çifti var. Alan, karısının ne kadar güzel olduğunu fütursuzca söyleyebiliyor. Tam bir tezatla karşı karşıyayız anlayacağınız. 

Ev sahiplerimiz, her ne kadar dolaplarında yıllanmış şaraplar olsa da; içki içmedikleri özellikle belirtiyorlar. Bunun altında yatan trajik nedeni daha sonra öğreniyoruz.

 Sınıf ve yaşam farkı çok belirgin… Oyun ilerledikçe her iki çiftin kendi içlerinde yaşadıkları sorunlara yakından tanık oluyoruz. Beklenmedik gelişmeler yaşanıyor ve izleme keyfi gittikçe artıyor. 

Oyuna gidecekler için “spoiler” vermek istemiyorum. Bu iki çift arasında olaylar yer yer komedi, yer yer dramatik ögelerle gelişiyor. Mesela sarhoş olma sahnesinde gülünüyor, bazı sahnelerde ise hüzün var. 

Oyun kişilerinin hayatlarına katman katman dahil oluyoruz. Nefis bir metin, iki perdeli yaklaşık iki saat süren oyun hiç sıkılmadan akıp geçiyor…

Peki oyunun adı neden Yenilmez?

Çünkü Alan’ın kedisinin adı Yenilmez!

Özetle farklı sınıflara ait iki çiftin yaşamlarına tanık oluyoruz oyun boyunca. Çelişkileri, sorunları, aşkları, duyguları…

Oyunun sonunda ise dekor ilk sahnenin tersine toplanıyor ve o evin sadece dış çeperlerini gösteren ışıklar kalıyor geride.

Çok güzel bir oyun bence. Hemen hemen tüm oyunlarını izlediğim için ancak kasım ayında gidebildiğim Şehir Tiyatroları iyi ki var! Özel tiyatrolar biliyorsunuz artan bilet fiyatlarıyla orta sınıftan giderek uzaklaşırken Şehir Tiyatroları çölde vaha gibi...


Oliver rolündeki Gökçer Genç’i  Şehir Tiyatroları’nda İngiliz oyunları Yatak Odası Komedisi ve Aldatma, Fransız oyunu Uzlaşma’dan biliyor ve severek takip ediyorum. Sanatçıyı İngiliz ve Fransız oyunlarına çok yakıştırıyorum; ki bu oyun da İngiliz yazar Torben Betz’e ait. Yüz hatları ve vücut dilinden midir nedir bilmiyorum, kendisini izlerken bir Türk oyuncuyu değil; sahici bir İngiliz ya da Fransızı izliyor gibi hissediyorum.

Alan rolündeki Tankut Yıldız’ı özellikle Öldün Duydun Mu’dan hatırlıyorum. İyi bir komedi oyuncusu bence. Yenilmez’de de çok başarılı.

Emily rolündeki Nurdan Kalınağa ve Dawn rolündeki Gizem Akkuş da gayet başarılılar.

2014’de yazılmış, görece yeni olan metin; iyi organize edilmiş, akıcı ve evrensel. Yeni bir oyun olmasına rağmen 10’dan fazla ülkede oynanması zaten başarısının kanıtı. Türkiye’de ise ilk kez Şehir Tiyatroları’nda oynanıyor. Bu seçim için kendilerini tebrik ediyor ve iyi ki gitmişim diyorum.

 Oyundan Bende Kalan

Oyun sonrasında sorguladığım ilk şey şuydu:

İnsanların, kendilerini anlatırken tanımladıkları ideolojik kimlikleri ne kadar gerçek?

Keskin bir sosyalist olarak kendini tanımlayan Emily, kasabaya yerleşirken halkın katılacağı sanat enstitüsü gibi bir şey açmayı hayal ediyordu. Ama komşusu Alan’ın büyük bir tutkuyla çizdiği resimleri son derece kırıcı ve hatta yıkıcı bir şekilde eleştirirken aslında kimdi? Üstten bakan tavrı ile eşitliği savunması arasındaki çelişki nasıl açıklanabilir? Konfor ve hatta ciddi bir zenginlik içinde yaşarken, kendilerini ateşli bir sosyalist olarak tanımlayan tanıdıklarım geldi aklıma. Hangisi gerçek? Yaşananlar mı, savunulanlar mı? 

Oyundaki sıradan kişinin askere giden oğlu için “Neden zenginlerin değil de bizim çocuklarımız ölüyor savaşlarda” çığlığı bir de… Neden birilerinin umutları, aileleri, çocukları ya da yaptıkları işler diğerlerininkilerden daha değerli oluyor? Eşit ve sınıfsız toplum hiç mi mümkün değil?  

Oyunda öyle eleştirdi ki Emily, Alan'ın çizdiği resimleri. En sonunda bütün resimlerini yaktı Alan! Peki eleştirinin sınırları nerede son bulmalı? Sanat gerçekte nedir? Emily’nin “kendi duygularını aktardığını” söylediği ve bakan kişilerin ilk etapta anlamlandıramadığı soyut çizimler sanat kabul edilirken; eğitimsiz Alan’ın sevgiyle çizdiği ve daha anlaşılabilir tablolar neden sanat kabul edilmiyor?

Oyundan çıkarken böyle şeyler düşünüyordum...

Baysan Pamay Anısına;

Geçtiğimiz Eylül ayında Baysan Pamay’ı kaybettik. Tiyatro izleyen hemen hemen herkesin bildiği, sevgili Baysan Abi, senede 300’e yakın oyun izleyen çok özel biriydi. Hatta TRT-2, O'nun hakkında belgesel bile yapmıştı. Nezaketiyle, bilgisiyle, zarafetiyle tam bir İstanbul beyefendisiydi.

Ortak oyuncu dostumuz aracılığıyla 2015'de tanışmıştık. Bilet alma kuyruklarında sık sık karşılaşırdık. Oyunlar hakkında çokça bilgi alırdım kendisinden.

Salona girdiğimde Baysan Abi geldi aklıma. İlk kez “O’nun izlemediği bir oyuna geldim” diye düşündüm…

Bu oyunu Baysan Abi adına da izleyeceğim dedim kendi kendime. 

O’nun lafı ile kapatayım yazıyı:

"Çok Yaşa Tiyatro!"

Ruhu huzur bulsun, anısına saygıyla…


Devamını Oku

11 Şubat 2017 Cumartesi

Oyunda silah patlayacak mı?

Bu akşam Livingroom sahnesinde Mavi adlı oyunu izledim. Psikolojik gerilim olduğunu bilmeden gittim oyuna, bilseydim gitmezdim. Zaten hayatımızın her yanı psikolojik, her yanı gerilim; bir de oyuna gidip niye gerileyim ki... Neyse oldu bir kere, bu da değişik bir deneyimdi diyelim.
Küçük sahnelerde kuru sıkı silah kullanılmasını sevmiyorum. Oyuncu, izleyicilerin arasında elinde silahla dolaşırken"keşke bitse de kurtulsam" diye düşündum. Zaten kenarda oturuyorum, bir ara silahını bana doğrulttu, "biran önce uzaklaşsa yanımdan" diye kendi kendimi yedim bitirdim. Hayır salon da küçük, çıksan çıkamazsın ayıp olur... "Geldik bir kere mecbur katlanacağız artık" dedim. İşin absürt tarafı ise, en öndeki yaşlı abinin olmadık yerlerde biraz çekingen de olsa gülmesi oldu. Aslında O'nu çok iyi anladım. Zira o kadar sıkıldı ki, istemsizce gülme ihtiyacı hissetti. Yoksa oyunda gülünecek bir şey yoktu. Adı üstünde, “psikolojik gerilim”
Bence oyuncuların sahne sınırlarından çıkıp seyircilerin arasına dalarak, üstelik onların gözünün içine baka baka silah doğrultmaları ve bu şekilde gerilim yaratmaları sanki biraz kolaya kaçmak gibi... Büyük sahnelerde silah patlamasını izleyici tolere edebiliyor, ama küçük sahnelerde o çıkan ses ve barut kokusu insanı gerçekten rahatsız ediyor. Oyunun başında “kuru sıkı silah atılacaktır, dikkatinize” diye anons yapıyorlar genelde. Daha da kötü oluyor benim açımdan bu durum. Gergin bir şekilde bekliyorum, şu silah patlasa da bir rahat etsem diye... Dışarıda bunca şiddet varken, insan ister istemez oyundaki kuru sıkıya bile katlanamıyor.
Bir de “Mavi” adlı oyundaki inişli çıkışlı ses tonlarını sevmedim. Durağan giden metinde aniden oyuncuların seslerini yükseltmeleri, bence bütünün içinde çok sırıtıyordu. Nasıl desem, sanki şarkı söylerken aniden detone olmak gibi... İnsan sinirliyse anlık ses yükseltmez, sesini yükselttiyse de bir süre öyle devam eder. Aniden tekrar yumuşak tona geçmez. Yani bence böyle, yönetmen demek ki benden farklı düşünmüş.
Elbette emeğe saygım sonsuz. Ama gerek metin, gerekse oyunculuklar bana hiç hitap etmedi. Doktor rolündeki Şahin Sancak daha iyiydi ama hasta rolündeki Can Yaman'ın yürüyüşünden ses tonlamasına kadar her şeyini yapay buldum. Belki de gerilim sevmediğim içindir ama; dışarıya çıkınca oyun bittiği için gerçekten çok mutlu oldum. Sıcağı sıcağına bu yazıyı yazarken de hala gülesim geliyor kendi halime. Ne işim vardı benim psikolojik gerilimde... Üstelik dünyaya pembe gözlüklerle bakmak için kendimi zorladığım bu günlerde...
Gerçek hayatın değerini anlaması için insanın bazen kendine hitap etmeyen oyunlar izlemesi de gerekiyormuş! Oyundan çıkınca ne referandum, ne de başka khk'lar gözüme kötü göründü. “Oh be, nefes alıyorum” dedim...
Kendime not-1 : Psikolojik gerilim olayına hiç girme!
Kendime not-2 : Gireceksen de aç tiyatroya sor; "oyunda silah patlayacak mı?"

Kendime not-3 : Ne olursa olsun, tiyatro güzel bir şey, asla vazgeçme! 



Devamını Oku

19 Ocak 2017 Perşembe

Darülbedayi aşkına, bilet kuyruğu...

Sabah saat sekiz buçuğa gelmeden alelacele giyinip hızla semtimizin Şehir Tiyatroları sahnesine gittim. Henüz tiyatronun kafe'si bile açılmamıştı ama, kapının önünde dört beş kişi beklemeye başlamıştı bile. Şubat biletleri satılacaktı bugün. Gişe 11'de açılsa da erken gitmek lazımdı. Usul böyleydi, ben de yeni öğrendim... En erken gelen, beyaz bir kağıda isim listesi yapmaya başlıyor. Her gelen bu listeye adını yazdırıyor. Saat 11'e kadar liste gittikçe kalabalıklaşıyor. İlk gelen kişi, gişe açılmadan 15 dakika kadar önce listedeki isimleri yüksek sesle çağırıyor ve soruyor tek tek:

- Kredi kartı mı nakit mi?
- Kredi kartı
-O zaman sol tarafa!
-Nakit
-O zaman sağ tarafa...

Üç dört metrelik alanda çift sıra oluyor tiyatro sevdalıları. Zamanda yolculuk gibi, hani hastahanelerde ışıklı panolar olmadan önce bir deftere hastaların ismi yazılırdı da sonra bir odacı yüksek sesle sırası geleni çağırırdı ya... Tabii ki, odacının avucuna üç beş bir şey sıkıştıranlar çaktırmadan öne geçerdi; ya da odacının tanıdıkları, tanıdıklarının tanıdıkları hep torpilli olurdu. Şehir tiyatrolarında ayda bir kez yaşanan bilet kuyruğu böyle değil işte. Herkes birbirine karşı saygılı, herkes birbirine karşı son derece nazik.

Sanatsever olmak böyle bir şey çünkü...


Daracık bir yer gişenin önü, Darülbedayi'den kalma eski resimler, eski bir dekorasyon. İyi ki böyle, iyi ki modernize (!) olmamış... Elbette kapıdan girişte herkesin göreceği şekilde konuşlanmış ayaklı panoda, ortama kesinlikle uymayan çirkin bir çerçevede, koskocaman ve tepeden bakan resminin üzerinde “daha yapacak çok şeyimiz var!” yazan belediye başkanını saymazsak... Sanki Darülbedayi 100 yaşına girmemiş de, sanki belediye başkanının projesiymiş gibi... Politika, propaganda... Yalan Dünya'daki Çağatay gibi bağırası geliyor insanın:

-Diyafraaaammm!

Bilet almaya erkenden gelenler genelde yaşlılar ve öğrenciler... Birkaç aydır ben de gidiyorum ve görüyorum ki müdavimler değişmiyor. İçlerinde gerçekten çok yaşlı olanlar var. Zarif hanımefendiler, nazik beyefendiler... Açıkçası sırf onların çevreye yaydıkları medeniyet enerjisini solumak için bile, o bilet kuyruğunda bir saat bekleyebilir insan... Eski Türkiye'nin gün görmüş eğitimli insanları...
Geçen ay sarışın uzun boylu, yeşil gözlü, seksen yaş civarlarında olduğunu tahmin ettiğim bir hanımefendi kuyrukta sıra beklerken anlatıyordu:

-Eskiden gişede bir hanımefendi vardı, 30 sene burada bilet sattı. Sonra emekli olmuştur herhalde. Nasıl güzel bir diksiyonu vardı, nasıl kibardı, sanırsınız tiyatro sanatçısı...

O sırada gişedeki günümüz görevlisi bayan, yavaş hareket eden yaşlı beyefendiye;

-Ama biraz çabuk olun, böyle bu işi bitiremeyiz!

şeklinde anlamsız, kaba saba ve nedensiz ve biraz hoyratça sesleniyordu! Sanki dünyanın bütün işini o yapıyormuş gibi... Altı üstü ayda bir kez yoğunluk yaşanan bir iş... O anda sarışın uzun boylu, yeşil gözlü, seksen yaş civarlarında olduğunu tahmin ettiğim hanımefendiye “Sizin döneminizde eğitim önemliymiş, kültür önemliymiş, medeniyet önemliymiş, cumhuriyet baloları varmış...” demek isterdim; diyemedim, sustum...


Bu ay bilet kuyruğunda çok şaşırtıcı bir şekilde çay dağıtıyordıu görevliler, ne kadar hoşuma gitti. Oysa geçen ay, gişelerden biri bozuktu, insanları saatlerce bekletmişlerdi. Tiyatro sevdalıları ses çıkarmamışlardı fazla. “Zaten özelleştirmek için bahane arıyorlar, gelmeyelim istiyorlar” diye üzgün ve yorgun konuşmalar geçiyordu arada. Tam da o sırada İkinci Dünya Savaşı sırasında sanata sığınan insanların görüntüleri geldi gözümün önüne... Sanki hiçbir şey yokmuş gibi hayatlarını devam ettirmeye çalışan, sanata sığınan bir avuç insan görüntüsü... Ürktüm, bir an kendime gelemedim. Biletleri alıp dışarıya çıktığımda polisler vardı, ürktüm; tarihe not düşmek için fotoğraflarını çektim...

 Duvarın içinde tiyatro sevdalıları, duvarın dışında bir tiyatro...


Şimdi diyeceksiniz ki “neden internetten almıyorsun biletini?” Çünkü gişeler internet satışından 1 saat önce açılıyor ve tiyatro sevdalısı bir avuç insan, zaten bir avuç olan biletleri hemen gişede bitiriyor. Ama ben şikayetçi değilim bu durumdan. Bilet alma ritüelini, verdiğim emeği, orada gördüğüm insanları seviyorum...

Demem o ki; sanata sığınıyorum, ruhumu iyileştiriyor...

Sanat güzel şey, tiyatro çok güzel bir şey....


Devamını Oku