seçimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seçimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2023 Çarşamba

Bu günler Bir Geçse!

Seçimlere üç gün kaldı. Her ne kadar uzak kalayım, ruh sağlığım bozulmasın desem de öyle olmuyor işte. Elim işte gözüm Twitter’da. Kim ne demiş, kim kimi desteklemiş, kim kendini yadsımış, kim yemişim ilkeyi deyip dönmüş, ne olmuş sürekli takipteyim.

Bunca yıldır bu kadar gerilimli, bu kadar saçma sapan bir seçim süreci görmedim. Neler neler yaşıyoruz böyle… Daha doğrusu bize neleri layık görüyorlar?

İsmi lazım değil içlerinden biri mesela. İktidara muhalifim diye meydanlara çıkıp, ağır ağır ithamlarda bulunup, kimilerine göre hakkıyla, kimilerine göre ise ayarlanıp yazılmış yüzde beş küsur ile ilk turu bitirdi. Sonrasında sanki o yüzde beş somut bir şeymiş gibi değerlendirdi. Yani ne bileyim, sanki bir filenin içindeki elma gibi düşündü kendisine verilen oyları. Filesini aldı eline ve elmalarını pazarlamaya başladı! Kim ne verirse hesabı! Gel vatandaş filedeki yüzde beşe gell!  Elmaları kimler ne için filesine koymuş, umurunda bile değil! Bütün bunlar da evet inanılır gibi değil, ama gerçek! İlke milke hak getire. Kendisine oy veren vatandaş sanki kukla! İpi sağa çekince iktidara, sola çekince muhalefete verecek oylarını! Tamam siyasette dönen, daha doğrusu eskiden öyle şimdi böyle düşünenler olabilir. Ama aradan geçen sadece dokuz günde bu derece vaz geçer mi insan düşüncesinden! Ha bir de buna strateji diyenler var! Benim kafam basmıyor arkadaş, strateji cahiliyim mazur görsünler!

Komplo teorileri mi dersiniz, montajlar şantajlar mı dersiniz? Havada leş gibi bi şeyler uçuşuyor. Muhalefet liderine saydıran saydırana.  E iktidara saydıramayınca millet nereye kusacak enerjisini? Ben de önceki yazımda muhalefete çemkirmiştim hatırlıyorsanız. Neyse geçti gitti, yuttum ben, artık önümüze bakalım.

Bende durumlar ne derseniz, açıkçası en kötüsüne hazırladım kendimi. Evet bir önceki yazıda oy moy yok demiştim ama, güncel olaylara bakınca son kez gitmek gerekir diye düşündüm. Oy vereceğim.

Kimse artık içimizi çürütmesin, kimse baharımızı çalmasın, kimse özgürlüğümüzü elimizden almasın arzusundayım ama, olmuyorsa da yapacak bir şey yok. Hayatın akışına kimi zaman uyum sağlayarak, kimi zaman kürek çekerek geçecek ömrümüz…

Bilmiyorum, daha doğrusu yoruyor beni bütün bunlar.

 

Belki şehre bir film gelir

Bir güzel orman olur yazılarda

İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse.

 

diyor ya Kemal Burkay, belki de olur, belli mi olur.

Oy verip seçim akşamı hiç tv açmadan, hiç Twitter’a bakmadan durabilir miyim acaba diye kendimi telkin etmeye çalışıyorum…

Hayırlısı….

Devamını Oku

18 Mayıs 2023 Perşembe

Ana Muhalefete Çemkirme Yazısı

BAŞLANGIÇ NOTU: Aşağıdaki  yazı ağır umutsuzluk içerir. Bunu baştan söyleyeyim de ruh halini bozmak istemeyen dostlar okumadan kaçıp kendilerini kurtarsınlar…

Sayın ana muhalefet,  sen diyorsun ki, “Bir buçuk senedir seçim güvenliği için çalışıyoruz, kesinlikle merak etmeyin, siz sadece oy verin, gerisi bizde.”

Sonra ne oluyor, seçim akşamı ıslak imzalı tutanakları sisteminize girmeye başlıyorsunuz. Her şey normal, önde görünüyorsunuz. Hatta seçimin yüzü gibi kullandığınız, af edersiniz eşşek gibi çalışıp 85 tane miting yapan belediye başkanına “Siz hiç merak etmeyin, daha girilmedik büyük şehirler var, kesin kazanıyoruz” dedirtiyorsunuz. Sonra hiçbir şey olmasa bile bir şeyler oluyor ve ekrandaki sayılar hoop ysk verileri ile eşleniyor ve gece boyunca 5 puan geriden gelmeye devam ediyorsunuz.  O tablo hiç değişmiyor! Sinirden hali kalmayan vatandaşa çıkıp bir açıklama yapmıyorsunuz. O zavallı çok çalışan belediye başkanlarınızı da halkın karşısında yalancı durumuna düşürüyorsunuz. Daha sabah bile olmadan, "Oyları inceleyelim, bakalım, belki itiraz ederiz" bile demeye tenezzül etmeden “Seçim ikinci tura kaldı” deyip havluyu kirliye atıyorsunuz!

Ertesi gün oluyor açıklama yine  yok sizden. Vardıysa da ben sinirden görmemiş olabilirim.

Allahtan iyi örgütlenmiş sol muhalefet var da, onlar başlıyorlar itiraz etmeye, meğer ne çok yanlış veri işlenmiş ysk sistemine!

Sizden biri çıkıyor sonra, başkan yardımcısı mıdır nedir, eline vermişsiniz matbu bir yazı: 

“Aman da bu seçimde başarılıydık, aman da sistemimiz harikaydı, çok çalışıp ikinci turda kesin kazanırız…”

 falan filan hamaset!

Lideriniz nerede? Yok. İttifak liderleri nerede? Hanımefendi olan, muhtemelen sizi yine yarı yolda bırakıp kendi önüne bakacak olan kişinin “Ben dememiş miydim, kazanacak aday olacaktı” falan söylemiyle sütten çıkan ak kaşığa yatacağına yüzde bin beş yüz eminim, fakat ispat edemem. Eski başbakan olan kişi, havadan kazandığı vekilleriyle zafer fotosu çektirmekle meşgul. İçlerinde sadece “bilge” dediğiniz kişi samimi davranıyor. Öbür iki ortağınızın çarpmada mı, yoksa toplamada mı etkisiz eleman olduklarına ben bir türlü karar veremiyorum! Takdir sizin! Hayır bu nasıl ittifak?  Başarıda ittifak, başarısızlıkta arka kapıdan kaçmaca mı yani!

Eee, size oy veren milyonları böyle iki gün boyunca ortada bırakmanın bir açıklaması olmayacak mı? Pardon da, hiç haz etmediğim Mince, 2018’de daha sayımlar doğru dürüst bitmeden “adam kazandı” deyip ortadan kaybolmuştu ya, ee şimdi sizin ne farkınız kaldı? Mince'nin ahı tuttu mu diyeceksiniz, nasıl açıklayacaksınız bu durumu? Hoş her şey vatandaştan bekleniyor, durumu açıklayacak olan son tahlilde yine biz oluruz ya neyse...

İkinci turda efendim çok çalışıp sandıkları koruyup falan filan… Elime tava alıp hepinizi dövesim var!  Susun ya, hamasetinize cinsiyetçi söylem içermeden etkisi de olmayan, ama cinsiyetçi söylemin de bana yakışmayacağı şekilde bir şeyler söyleyesim var!!! Harbiden yettiniz gari!!

Bilgi işlemden sorumlu onursal kişisini görevden aldınız. O da çıkmış açıklama yapıyor, muhtemelen görevden alınmış olmanın verdiği hınçla! " Bize veri gelmedi, ben gelen verinin sisteme girilmesini sağlamaktan sorumluydum, görevimi de yaptım" diyor. Mübarek sanki Ford fabrikasında montaj işçisi!

"Bana gelen işe bakarım, ben sadece çivi çakarım! "

Bantta çalışan işçi mi, yoksa koskocaman kurucu partinin bilgi işlemden sorumlu müdürü ya da neyiyse işte o mu? İnsan utanıyor yahu! Ben utandım bu onursal kişisinin overlokçu gibi üzerinden sorumluluk atmasından! Bir zamanlar vardı ya, chp hep kavga eder, kavga etmekten iktidar olamaz söylemleri. Onursal kişisi o günleri çok özlemiş olacak ki, şöyle diyor:

“ 600 sandıktan bize hiç oy çıkmamış, demek ki 600 sandıkta müşahit yokmuş!”

Rezalete bak! Bunu bahane edene mi kızmalı, yoksa o 600 sandığı boş bırakan boş kafalı her kimse, onun kafasını mı kırmalı?

Biri de çıkıyor, "hayır" diyor "600 değil, sadece 350 sandıkta müşahidimiz yoktu." Ah canım ponçiğim benim, maymunlar sevsin seni!

 Ben bugün başka birini okudum o da diyor ki, "Olur mu canım" diyor, "Sadece Konya’da 140 sandıkta müşahit olmadığını tespit ettik, gerisini siz düşünün" diyor. 

Ortada şeffaf veri yok! Birisi de çıkıp adam gibi rapor yayınlayamıyor! Ortamı boş bulan tabii ki sallıyor da sallıyor. Pardon da trollere boş bırakırsan meydanı, böyle her kafadan ses çıkması normal değil mi? Karşı taraf bu boşluklardan tabii ki saldıracak. Onlara kızacağınıza aynaya baksanıza! 

Çıldırmamak işten değil!

Yüz senelik kurumsal geçmişi olan ülkenin kurucu partisi, meğer bakkal Ali Abi’den beter bir haldeymiş! Bunu ne zaman öğreniyoruz?

"Bu seçim şöyle önemli, böyle önemli, şöyle bahar gelecek, böyle kuşlar ötecek, sorunları çözdük bilin” diyen ana muhalefete oyları verip “Oh be görevimizi yaptık” hadi bir çay demleyelim Melahat dedikten sonra öğreniyoruz.

Çay sıcak sıcak böğrümüze böğrümüze dökülüyor!!

En çok neye acıdım biliyor musunuz, cidden acıdım hem de. Hani biri kendini çok sarhoş olup rezil eder de siz onun adına utanırsanız ya, öyle bir şey hissettim bu anlatacağım sahnede!

Seçim yapılalı üç gün olmuş, açıklama bekleyen seçmen hiçe sayılmış ve benim gibi çantada keklik sayılan, ama hiç de öyle olmayan, belki de yüzbinlerce kişi “Hay sizin sayacağınız oya da, yapacağınız işe de , sattığınız umuda da, tırınnn tırınnn diye" söylenirken, bay kemal (küfür etmiyorum, kendisi temiz biri, belki iyi niyetli, ama benim gözümde artık adını küçük harfle yazmak isteyecek kadar sıradanlaştı ve çok kızgınım kendisine. Bu yüzden, adının baş harfini küçük yazdım bilerek ve çok isteyerek)  bir video yayınladı ya, işte o noktada cidden kızmadım, sadece ama sadece ve içtenlikle acıdım kendisine. 

İşte bu bay kemal, (Bu şahıs, sadece baş harfini değil bende isminin her harfini küçültme hissi uıyandırıyor artık, üzgünüm. Benden çaldığı uykusuz anksiyeteli gecelerin karşılığı olarak bunu bari yapayım) arkasına kalpaklı bir Atatürk resmi koymuş, belli ki kendisine matbu olarak verilmiş metni okuyor:

“Bu vatanııı, bu topraklarııı, hıııı, haa, sakın haaa, yedirmeyizzzz!!”

Çok acıdım, çok utandım onun adına. Keşke baştaki kapsayıcı söyleminin arkasında durabilseydi! Belli ki seçim gecesi üzerine çok gitmişler. Çıkıp keşke “Benim üzerime çok geliyorlar” diyebilseydi, şeffaf olabilseydi, samimi olsaydı ve liderliğiyle bizi alıp götürebilseydi. Ya da keşke “Bu oyları yeniden saymamız lazım, bu sonuçlar imkansız!” diyecek kadar kendine ve  partisinin sistemine güvenebilseydi!

Hiçbiri olmadı.

Şimdi kalkmışlar, ikinci turda kesin olacak, falan filan cılız seslerle bir şeyler söylüyorlar. Ya bir gidin işinize ya! Partiniz bakkala dönmüş, kimin eli kimin cebinde belli değil. Tek göreviniz olan sandıklardan ıslak imzalı sonuçları alıp bilgisayarda salak bir excel’e işleme işini bile başaramamışsınız! Seçimi kaybettiğinize kendi seçmeninizi inandıramamış olmanız zavallı bir ironi değil mi?

Gidin ya! Hatta birbirinizi ittire ittire gidin!!!

Evet gördüğünüz üzere tam da iktidarın istediği kıvamda dağıldım. 

Bunu kim başardı? Tabii ki  ana muhalefet başardı. Düşünsenize, kendilerine güvenmenizi sağlayıp sizi bir balona koyuyorlar. Yani onca yükseklik korkunuza rağmen, "Bunlar beni iple tutuyor" deyip o balona biniyorsunuz. Sonra yükseltiyorlar, yükseltiyorlar, yükseltiyorlar. Tam zirvedeyken bir de bakıyorsunuz,  boşlukta yalpalamaktasınız. O da ne! Aaa, muhalefet ipi bırakmış! Birbirleriyle kavgaya tutuşmuşlar,

 “O bıraktı, hayır sen bıraktın, siz bıraktınız…” derdindeler. 

Manyak mısınız ya, adam düşüyor!!

Bu saatten sonra asla ikna olmam demiyorum, çünkü ben esnemeyi bilen insanım. Rijid kafalı olmadım hayatım boyunca. Ama pardon ya, çok şükür SALAK  da eğilim. KOYUN hiç değilim.

Muhalefetin ikinci turda kazanamayacağına eminim. Birinci turda seçimi altın tepsiyle verip yenilgiyi paşa paşa kabul ettiklerine göre, belli ki tuz değil hava bile çürümüş!

Atatürk ya da Lenin gelse belki kurtuluruz, o derece umutsuzum yani sevgili blog.

Bakalım göreceğiz, daha ne rezillikler olacak... Umarım yanılırım...

Devamını Oku

17 Haziran 2018 Pazar

Yoğurt Güzellemesi!

Hani uzun zamandan beri görüşmediğimiz bazı tipler vardır ve ilk karşılaşmada ya da ilk telefon aramasında şöyle derler:

Niye aramıyorsun hiç; hayırsız?” Ne diyeceğini bilemez insan, kalakalır. Sanki kendisi aramış mıdır, siz sorgulamamışsınızdır üstelik bu durumu, zaten umurunuzda da olmaz... Ya da sözleri daha da sivridir:
Hayırdır, hangi dağda kurt öldü de aradın bakalım?” Hebele gübele kem küm edersiniz, içinizdeki birikmiş özlem de tuzla buz olur o ara. “Hay bin kunduz!” diye düşünürsünüz sonra, “Keşke aramasaydım!”

Böylesi durumlarda zamandır tek suçlu aslında. İnsanın en sevdiği eylemlerle, en sevdiği insanlarla, en sevdiği şeylerle arasına öyle sinsice sızıverir ki, bir bakmışsınız o şeyi yapmayalı çook uzun zaman olmuş!  O kahvede çay içmeyeli, içtenlikle gülmeyeli, ezberden bir şiir dizesi söylemeyeli, ne bileyim işte o sevilen sahaftan kitap almayalı…

Bunları neden mi söylüyorum? Bir baktım da bloga yazmayalı neredeyse bir buçuk ay olmuş! Sormayın olur mu “Nerelerdeydin hayırsız?” diye. İnanın ben değilim ihmalkar, ben değilim suçlu! O zaman var ya o zaman; sinsice girmiş aramıza işte. Neyse ki ucundan bucağından yakaladım yine günü şu anda. Buna  da şükür; ya hiç geri gelmeseydi bu yazma isteği…

Son okuduğunuzdan bu yana bende bir değişiklik yok aslında. Sadece zaman akmaya devam ediyor hepsi bu. Haftaya bugün seçimler var malumunuz. Her ne kadar güncel politikadan uzak kalayım desem de yine başaramadım. Eminim siz de benim gibisiniz. Yine Twitter’a yapışık yaşıyorum bu aralar. Kim ne demiş, hangi politikacının sosyal medya grafiği yükselmiş, nerede ne miting olmuş, kalabalık mıymış falan filan. Aslında son yıllardaki en az gerildiğim seçim öncesi sürecini yaşıyorum diyebilirim. Hatta olan biteni izlerken eğleniyorum da. Psikolojideki “Yok sayma” sendromunu yaşıyor da olabilirim ne bileyim.  Yani “ Ya her şey kötüye giderse!” olasılığını aklıma bile getirmek istemiyorum.

Bu yüzden evrene olumlu mesajlar gönderiyorum sürekli. Koskoca Nasrettin Hoca göle maya çalmış, ben de O’nun izindeyim işte:


Ey göl, bu mayayı sana  çalıyorum ama yoğurttan beklentilerim var; şöyle ki;

Yoğurdum tertemiz olsun. İçinde kötü niyetli pislikler olmasın. Zorluklar karşısında taş gibi sert dursun ama, içine kaşık sallayınca güzel sözleriyle insanı mest eden bir dost gibi yumuşacık oluversin. Tadıyla içime sinsin, yağ gibi kayıp gitsin boğazımdan.

Öyle bir yoğurt olsun ki, herkesi eşit doyursun. Ekşi olmasın, çok tatlı da olmasın. Yoğurt gibi yoğurt olsun. Organik olsun, bizden olsun. Göz boyayan çakma sanayi yoğurtlarından olmasın. Anne elinden çıkmış ev yoğurdu kadar saf, bir o kadar da katıksız olsun.

Özümüz gibi olsun. Ne Orta Doğu’nun tuhaf baharatlarıyla tadı kekremsileştirilmiş olsun; ne de Batı’nın çilekli yoğurtlarını taklit eden yabancı bir lezzeti olsun. Damak tadımıza uysun uysun da; füzyon mutfağına da uyum sağlasın.

Öyle bir yoğurt olsun ki, gerekirse astronotlar uzaya götürebilsin! Can olsun, kan olsun, vitamin saçsın ülkemize.

Sanata ve sanatçıya da dost olsun bu yoğurt. Tiyatroda konu olsun, operada şarkılara girsin. Bu yoğurt gerekirse bizi Eurovision’da da temsil etsin.

Neşe olsun, kaygılardan uzaklaştırsın. Mesela bu yoğurdu yiyenler “Ya yazdığım sözcük başıma ekşirse” diye kaygılanmasın. Yoğurt dalga dalga yayılsın, bir kaşık yiyen herkes kardeş olsun sarılsın…

Çok mu abarttım, yoo bence abartmadım. Sadece ülke olarak düştüğümüz “Ayranı yok içmeye…” modundan çıkıp "yoğurdun  kaymağını yemeğe" ihtiyacımız var hepsi bu…
Devamını Oku

10 Mayıs 2018 Perşembe

Politik seçimlerden kendi seçimlerimize sıra gelmiyor!


Son yıllarda bana sanki her yıl seçim oluyormuş gibi geliyor.  Ve bizler aşırı dozda seçime maruz kalmaktan o kadar çok  hipnotize ve de politize oluyoruz ki, özel hayatımızda seçmemiz gereken şeyleri unutuyoruz  ya da önemsemiyoruz.

Mesela  birileri “Yine seçim geldi aman aman, Gel sen beni seç yaman yaman!” şarkısını söylerken çilek mevsimi gelip geçiyor. Reçel yapmak için çilek seçmeyi unutuyoruz…
Şimdilerde herkes otorite, herkes köşe yazarı ve de siyaset uzmanı. Önceden hiçbir yerde görmediğimiz tiplere bakıyoruz; televizyondaki bütün tartışma(MA) programlarının gediklisi olmuşlar! Yüksek sesle bağırarak “en haklının” kendi düşünceleri ve en “doğrunun” kendi tuttukları parti olduğunu kanıtlamaya çalışan  -çoğunlukla bıyıklı adamlar ve cırtlak sesli kadınlardan oluşan sabit konuşma uzmanlarını- dinlerken sinirlerimiz def gibi geriliyor. Peki sonra ne oluyor? Günlük hayatımızda iletişim kurarken naif ve zarif sözcükler seçmeyi es geçiyoruz.

Bakıyoruz etrafımıza; fanatik futbol taraftarı gibi parti tutuyor çoğunluk. Hal böyle olunca da bir yandan bu fanatizmi yaratan parti başkanları, diğer yandan da fanatik parti taraftarları hep bir ağızdan konuşarak kakafoni yaratıyor. İşte bu hengameye maruz kalan bizler gürültüden o kadar bıkıyoruz ki, ruhumuzu okşayan güzel müzikleri bırakınız seçmeyi, müzik dinlemekten bile vazgeçer hale geliyoruz.

Seçilmek için ortaya saçılan vaatler ise sanallığın sınırlarını zorluyor! Gerçeklerle yalanları ve de palavraları birbirinden ayırt edip kendimize en uygun adayı seçmekte  başarısız olmamız da işte bu yüzden sıradan hale geliyor!

O kadar çok şeyi etkiliyor ki bu seçme- seçilme- seçememe halleri! Mesela anne babalar bu seçim hengamesinde çocuklarına en uygun okulu seçemiyor. Zaten seçim vaatleri sıralanırken sınav sistemi de araya kaynayıp metamorfoza uğradığı için bu konuda ailelerin seçme şansı pek de mümkün olmuyor.

Mesela politik seçimler yüzünden yüzümüzü güldüren gerçek yarışmaları takip edemez hale geliyoruz. Örneğin bu sene Eurovision’da kimin seçildiğini artık kimse bilmiyor!  Ya da Afife Jale Ödülü’nü kim almış kimse ilgilenmiyor. Zaten böyle şeyler medyada gündeme bile gelmiyor. Gelse de günümüzün moda deyimiyle seçimlerden “metal yorgunu” haline gelen zihinlerde sanat  sepet işleri boş sepetlere atılarak bir köşede unutuluyor.

Hayır manavda ayşe kadın fasulyesi seçmeye kalksak; ona bile müdahaleye ses çıkaramaz hallerdeyiz!

“Elle seçme abla, kiloya ne girerse alacan artık bahtına ne çıkarsa!”  diyor yılların esnafı Manav Yavuz…  Bu durumda bazılarımız el mahkum torbaya doldurulan fasulyelerden lezzetli yemek yapmak için basıyor yağı tencereye… Sonrasında duygu obezi hantal insanlar haline gelmek an meselesi… Hayır hatırşinas manav Yavuz bu cüreti nereden alıyor!

Ya Fikriye’nin cakasına ne demeli! Kocası Galip, seçimlerde galip gelen partinin ilçe meclisi üyesi diye mahallenin altın gününde kurum kurum caka satan Fikriye’yi gören herkes yolunu çeviriyor!

Korkarım yakında “Kavun mu ki koklaya koklaya seçesin!” sözü de tedavülden kalkacak ve hep beraber peynirin yanında keleğe talim eder hale geleceğiz!!

Demem o ki, bir an önce normalleşsek artık!

Cumbaba seçimleri 5 senede bir olsa, vekil seçimleri dört senede bir olsa, biz de kendi küçük dünyalarımızda “Bu bluzun mavisini mi seçsem yoksa pembesini mi” ikileminin sıradan ve sade mutluluğunun keyfini sürsek fena mı olur…




Devamını Oku

5 Haziran 2015 Cuma

Şirincikler oldu mu, gargameli kovdu mu hey hey hey!


Bir varmış bir yokmuş, bazıları mavi, bazıları yeşil, bazıları pembe, bazıları turuncu renkli şipşirin yaratıkların yaşadığı kocaman bir köy varmış. Yıllar önce köylerini kara yürekli emperyal kasabalıların saldırısından kurtarmak için savaşmışlar. Bir dönem kendi yağlarıyla kavrularak mutlu mutlu yaşamışlar da.. Ama bilirsiniz mutlu hayatlar, masallarda ve hikayelerde bile pek uzun sürmez. Ya babaanne görünümlü kurt gelir, ya kıpkırmızı elma ile prensesi kandıran kötü kalpli cadı çıkar, ya da kıskanç üvey anne devreye girer. İşte bizim rengarenk şipşirin köye de Gargamel'giller dadanmış.



İlk zamanlar bizim saf ve temiz yürekli şirinler inanmış bu gargamelgillere. Gargamellerin kırmızı kurdela keserek açılışını yaptığı büyülü çeşmeden akan su, hoş görünmüş bizim saf şirinlere. Zaman içinde gözünü para hırsı bürümüş gargameller, köyün bütün güzelliklerini yavaş yavaş ele geçirmeye başlamışlar. Başlarda hiçbir şeyin farkında olmamış şirinler, çünkü gargamel onlara kıpkırmızı bir elma şekeri dağıtıyormuş her gün. Bizim şirinler ise afiyetle ve ağızlarının suyu akarak yedikleri elma şekerinin aslında onları aptallaştırdığının hiç farkında değilmişler ne yazık ki!



Gargamelgiller ve onlar gibi gözünü para hırsı bürümüş yaratıklar yüzünden köyün eski güzelliğinden, estetiğinden ve yeşilliğinden pek bir eser kalmamış maalesef. Ve bir sabah uyandıklarında kendilerini tanıyamamış şirinler. Eskiden birbirlerine sevgiyle bakan mavi şirinler, yeşil şirinlere öfle ile bakıyormuş artık; pembe şirinler turunculara ağaçlardan kopardıkları kuru dallarla saldırıyorlarmış. Şirin köyü savaş alanına dönüşürken gargamelgiller ise altınlarını mücevherlerini sevip okşamakla meşgulmüşler.



Bu öfke ve kindarlık yıllarca sürüp gitmiş. Ta ki bir ağaç, kendini ve canını ortaya atana kadar! Gargamel, her zamanki oburluğu ile köyün son kalan ağaçlarından birini kesip yerine kendisine kırmızı mantardan yazlık köşk yapmayı düşünürken, ağaç birden konuşmaya başlamış:
Artık yeter, beni ve hiç bir ağacı kesemezsin!”

Gargamel şaşırmış, biraz da korkmuş. Böyle bir tepkiyi beklemiyormuş çünkü. Elma şekeriyle uyuttuğu şirinler hiçbir yaptığına ses çıkarmıyormuş ki yıllardır! “Amaan!” demiş, “Bir tanecik ağacı susturamaz mıyım!” Tam ağaca baltasını uzatıp kesmeye kalktığında ise bir mucize olmuş. Pembe şirinler ağacın önüne kendilerini siper etmişler. Ardından yeşil şirinler onları takip etmiş, ardından maviler ve turuncular; derken kahraman ağacın önünde binlerce rengarenk şirinden bir duvar örülmüş adeta.



Gargamel bağırmış, çağırmış, askerlerine emirler yağdırmaya başlamış. Ama o da ne! Daha öncesinde bir dediğini iki ettirmeyen gargamelin askerleri, birer birer arkalarını dönmeye başlamışlar. Gargamel çıldırmış, “neden, neden, neden!...” diye kendi kendine bağırıp dövünürken derinlerden bir ses gelmiş :

Gargamel bir şeyi atladın, o şirinleri uyutmak için tonlarca alıp depoladığın elma şekerleri var ya, onların son kullanma tarihleri geldi artık! Bilirsin, bu dünyada her şeyin bir son kullanma tarihi vardır; ama sen o kadar zengin ve güçlüydün ki, bu küçücük detayı düşünemedin. Maalesef elma şekerlerin artık şirinleri aptallaştıramayacak. Ve biliyor musun, senin de son kullanma tarihin çok yakın! Çünkü elma şekerlerine yaptığın büyü bozulurken, kendin de hızla yok olmaya başladın. O elini uzatıp kesmeye kalktığın ağaç var ya, kötüleri yok eden hayat ağacıydı! Yok oluyorsun artık Gargamal ha ha ha!”

Gargamel ürkmüş, sağına soluna bakmış, sesin nereden geldiğini anlamaya çalışmış, ama kimseyi görememiş. Bu sefer bir kahkaha sesi daha işitmiş, o davudi ses konuşmuş tekrar:

Benim kim olduğumu merak mı ediyorsun, ben bu köyde yaşayan şirinlerim!”

Nasıl yani, bütün köy tek ses olmuş benimle mi konuşuyor yani, saçmalamayın be!” diye bağırmış gargamel çaresizce. Cümlesini bitirememiş, çünkü oracıkta erimeye başlamış bir elma şekeri gibi. Gargamel eridikçe yere katran karası bir siyahlık yayılıyormuş. O siyahlık yavaş yavaş buharlaşmış ve şirinler köyünde gargamelin izi bile kalmamış sonra...



Aradan uzuuuun yıllar geçmiş, o gün bugündür rengarenk şirinler köylerinde mutlu mutlu yaşıyorlarmış. Hatta bu pazar günü şirinköyde seçim bile varmış biliyor musunuz, şirincikler neşe içinde oylarını verecekler ve mutluluk saçan şarkıları yükselecekmiş ağaç dallarının arasından...



Devamını Oku

17 Mayıs 2015 Pazar

Magazin özlemim kabardı!

Hepimizde magazin özlemi var, kimse itiraz etmesin. Hele ki politik magazin, dozunda alındığında insanı gevşeten, rahatlatan bir şey...
Ben sadece belgesel izliyorum, köşe yazısı okuyorum , magazin mi, asla ve kat'a! “ diyerek sıyrılmayın.

Bakın mesela İngilizlere, veliaht Prens William ve Kate Middleton'un ikinci bebekleri kız mı olacak erkek mi olacak diye bahisler açıldı, insanlar merakla bekledi, çocuk doğunca bu sefer isim bahisleri açıldı. Tatlı tatlı dedikodular dönmeye başladı. Hatta Rus kadınları olur mu canım, Kate hiç doğum yapmış kadına benzemiyor, bu bebek de bir günlük bebek olamaz, kesin taşıyıcı anne doğurdu bebeği diye ortalığı karıştırdılar. Eğlenmedik mi, eğlendik. İçinizden kaçınız Kate ile William'ın fotoğraflarına bakmadınız? Ben- ki kıyafet, stil, tarz marz konularına hiç mi hiç ilgi göstermem- Kate'in şapkalarına zevkle bakmaktan kendimi alamıyorum. Bu da politik magazin neticede. Zararsız ve dozunda...

Kate Middelton ve bebeği (netten alıntı)

Adamların ülke çapında sorunları yok ki! Para dersen paraları var, yargı dersen en güvenilen hakimler onlarda. Demokrasi kültürleri zaten oturmuş. Elbette arada sırada tatlısu magaziniyle ilgilenip eğlenecekler.

Obama'nın eşi Michelle, paskalya töreninde obeziteye ilgi çekmek için kameralar önünde bir dans grubuyla dans etti geçenlerde. Yüzümüzde gülümseme ile izledik, vay be dedik, kadın ne kadar formda, çok da güzel dans ediyor dedik.

Michelle Obama (netten alıntı)

Bu da magazin işte, hem de politik magazin! Dünyayı yöneten Amerika'nın först leydisi giymiş sıradan pantolon tişörtü dans ediyor. Tepeden bakmıyor, halkdan biri gibi rahat davranıyor.

Daha neler var neler! Mesela Katar'dan sonra dünyanın en zengin ülkesi olan Lüksemburg'un gay başbakanı erkek arkadaşı ile evlenmiş, yüzünde samimi bir gülücükle eşini tanıştırıyor topluma, şöyle diyor: “Herkes benim gibi mutlu olsun!” Bırakın kendi zihniyetlerini dayatmayı, herkes herkese saygı duyuyor anlayacağınız.

Bir de bizdeki politikacılara bakın, gündemlerinde neler olduğuna değinmeye niyetim yok merak etmeyin. Büyük çoğunluğu renksiz, sıradan olmanın ötesinde stresli ve sevimsizler zaten! Üst perdeden bağırıp çağırmayı, sanki kendileri uzaydan gelmişler gibi içinden çıktıkları halkı aşağılamayı biliyorlar sadece. Omuzları dik, gözleri ufukta uzaklara bakıyor, sanırsınız mitolojiden fırlayıp gelmişler, bir havaları var ki!
 Kendilerine aşıklar, bu aşikar!

Çok değil geçen seçime kadar kendimi bu gri adamların (aralarında kadın zaten çok az) stresli söylemlerine kaptırıyor, televizyon karşısında kendi kendimi yiyordum. Artık akıllandım, onlar yüzünden niye kendime zarar vereyim ki! Bunu yapmamaya başladığımdan beri inanın çok daha huzurluyum, tavsiye ederim.

İnsanların yüzünden ve özellikle bakışlarından aldığım elektriği önemserim. Mesela o gözleri kötü kötü bakan, samimiyetsiz ve etrafına kötü enerjiler yayan, hiç gülmeyen adam var ya, o çıkınca hoop kanalı değiştiriyorum. Olmadı televizyonun sesini kısıyorum.
Bir de sesi çatal çatal çıkan, oldum olası ne kendisini ne de düşüncelerini beğenmediğim o itici adam var, o çıkınca da aynısını yapıyorum. Hele bir tanesi var ki, yenilerden olur kendisi, bakışlarından bile “siz kimsiniz ya, ben üstün insanım” mesajı yayılıyor, hem de dalgacı dalgacı bakıyor. Konuşmuyor, adeta höykürüyor, halbuki kendisini pek kaale alan da yok! O'nu da es geçiyorum. Bir tanesi zaten kitleler için büyük hayal kırıklığı, çıkıyor sahneye hep aynı şeyleri söylüyor da söylüyor, söylüyor da söylüyor! Kısa cümlelerle hem de, sanırsınız okul müsameresinde şiir okuyor. O da hiç ilgilendirmiyor artık beni. Rahatım, ne yaparlarsa yapsınlar, ne derlerse desinler onlara hiiç kızmıyorum. Biliyorum ki hepsi tarihin tozlu sayfalarında silinip gidecekler. Kimler silinmedi ki!

Hollanda Başbakanı bisiklette (netten alıntı)

Ne kadar asık suratlı ve ne kadar samimiyetsizler... Konuştukları zaman etrafa ateş püskürüyorlar adeta, ağızlarından çıkan sözcükler ortalığı yangın yerine çevriyor. Oluşturdukları yangın kırmızı da değil, bildiğin gıpgri.. Oysa hayat renkli, bu kadar ağır değil, güzel tarafları da var. Olmalı... Birisi çıksın mesela Aleksis Çipras gibi yanında koruma olmadan halkın içinde dolaşsın. Hollanda Başbakanı Mark Rutte gibi bisikletle gitsin toplantılara... Michelle gibi kot pantolonla, sıradan giysilerle, günlük hayatıyla çıkabilsin kameralar karşısına!

Kate Middelton ve şapkaları (netten alıntı)


Bunlar hep magazin işte, sizi bilmem ama benim özlediğim magazin haberleri tam da böyle...Yoksa kim mitingde ne demiş, kim bol keseden atmış tutmuş duymuyorum bile, duymaya da niyetim yok seçim sonuçlanana kadar.

Sahi Kate'in şapkaları ne güzel değil mi, o tüllü olan var ya o tüllü olan...



Devamını Oku

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Yalaka Selim mi yoksa Pısırık Niyazi mi!

İlkokuldaki sınıf başkanı seçimlerini hatırladım şimdi. İki aday olurdu genelde, ikisi de birbirinden kıl! Biri olur olmaz her şeyi öğretmene gammazlayan yalaka Selim; diğeri de sınıfın uzun boylu yaramazları tarafından ezik muamelesine layık görülen, çalışkan ama pısırık Niyazi..
Bu gibi durumlarda ne yapardım hiç anımsamıyorum, çoğunlukla seçimi protesto edip boş oy mu verirdim, olabilir.. Çünkü benim için Selim ya da Niyazi fark etmezdi, ikisini de sevmezdim. Yıl bitince en çok da pısırık Niyazi'nin ya da yalaka Selim'in saçma başkanlığından kurtulduğuma sevinirdim. Sonra yeni bir yıl başlardı ve yine büyük olasılıkla sevmediğim biri başkan olurdu. 
“Madem başkan adaylarını sevmiyordun, sen niye aday olmazdın ki?” diyenleriniz var biliyorum. Benim hiç başkan olmak gibi bir arzum olmazdı ki, kültür ve edebiyat koluna seçilir paşa paşa kitaplarımı okurdum, hem sonra başkan olmak bence saçma bir şeydi. Sahte bir güçtü, sınıf başkanının saltanatı “örtmen” gelinceye kadardı zira.. Başkanların, öğretmen sınıfa girmeden önceki “Susun bak fena olur, susun yoksa örtmene söylerim, tahtaya adını yazarım!” şeklindeki efelikleri kapı açılınca pıs diye sönerdi. Sınıf başkanı denilen şahsiyet, öğretmene kendini şirin göstermek için sınıf arkadaşlarını ayak üstü satan kötü karakter değil miydi? Yetki sarhoşluğu ile egosunu kısa süreliğine tatmin eden sınıf başkanı, kendini aynada dev gören bir cüceden başka neydi ki? Zira hepimiz cüceydik, küçüktük, ne farkı vardı ki O'nun bizden?

Düşünürken aklıma geldi şimdi, öğrencilik hayatım boyunca sınıf başkanlarını ve başkan adaylarını hiç sevmeyişimin acaba bu insanların ortak kişilik özellikleri ile alakası olabilir miydi? Tabi ya, güce tapan, pozisyonu gereği insanlara rahatça eziyet edebilen, şantaj yapabilen, kendi başarısızlığını ört bas etmek için herkesi gözünü kırpmadan harcayabilme potansiyeli olan, sanki kendisi de diğer arkadaşlarıyla aynı yaşta ve hormon seviyesinde değilmiş gibi yüzüne sahte bir ciddiyet maskesi takan, çıkarcı, bencil, üstüne üstlük sınıfın ajanı değil miydi onlar? Düşünün, öğretmen sınıfa gelmeden önce, yani daha ders başlamadan önce, insanın  yanındaki arkadaşıyla konuşmasının suç sayılması kadar saçma bir şey olabilir miydi? Saçmaydı ama otorite bunu istiyordu, zira bir saçma kural olmalıydı ki başkan da bu saçma kurala karşı çıkanlara başkanlığını yapabilsin, gücünü gösterebilsindi..

Hayat da aynı bu ilkokul sınıfları gibi işte. Birileri gösterişle, büyük ihtişamla başkan oluyor, otoritelerini göstermek için de koydukları saçma kurallara koşulsuz şartsız riayet etmemizi istiyorlar..



Açıkçası ben sıkılıyorum bu otoriter şaklabanlıklardan.. Benim için A kişisi, B kişisi gelse de hiç fark etmiyor kafası aynı veya benzer zihniyette olduktan sonra.. İlkokulda ya da lisede sevmediğim Selim ya da Niyazi başkan olduğunda onları yok sayıp nasıl ki kitaplarıma gömülürdüm, yani onların eline koz vermezdim, yine öyleyim.. Kaale almıyorum saraylarını da soytarılarını da.. Sadece çok sıkıldım bu yaşanan tiyatrodan. Artık senaryo ve kahramanlar değişsin istiyorum, taze hikayelere ihtiyacım var, daha doğrusu merak etmeyi bile özledim.. Çünkü yıllardır olan biteni ezberledim artık..

Aslında düşünüyorum da okul yıllarında sınıf başkanı diye bir şey olmamalı. Öyle bir eğitim verilmeli ki çocuklara, elinde sopa sallayan biri olmadan da efendi efendi durmayı, başkalarını rahatsız etmeden yaşamayı bilebilsinler..
Bu seçim saçmalığı ve de zulmü çekilir dert değil zira.. Çoğunluğun oyunu aldı diye yalaka Selim veya pısırık Niyazi'ye katlanmak zorunda olmak cidden insanı çok ama çok yoruyor..


İstemiyorum başkan maşkan kardeşim, yöneticiler olmadan hayat daha güzel...
Onların ayrıcalıklı yaşamları, zenginlikleri, entrikaları, sadece güce tapan içi boş yaşam felsefeleri, kendilerini üstün insan gibi görme gafletinde bulunmaları, çevrelerine yağdırdıkları emirler talimatlar, etrafındaki şemsiye tutucuları, kapı açıcıları; çoğunluğun oyları ile bütün bunları elde etmelerine rağmen çoğunluğu hiçe sayan yaklaşımları, çoğunlukla muhatap olmayan ukala tavırları, dayatmaya çalıştıkları saçma kuralları ile  yani sistemlerinin bütün yozlukları ile birlikte benden uzak olsunlar...

Ömür dediğiniz hızlı geçer; 5 sene Selim'le, 5 sene Niyazi ile ömrümü çalmaya ne hakları var??


Devamını Oku