ne olacak bu memleketin halleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ne olacak bu memleketin halleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Kasım 2024 Pazartesi

Siz de Dubai Çikolatasılaştıramadıklarımızdan mısınız?

İnternette bir akım varsa herkes o akımın peşinde. Son zamanlarda bir “Dubai Çikolatası” fırtınasıdır esiyor. Fiyatlar marketlerde ortalama 70-80 TL, pastane gibi yerlerde 400-500 TL

Akşamın dokuzunda bir pastane önünde metrelerce kuyruk oluşabiliyor, 400 TL’lik bu çikolatayı almak için. İşten gelmiş yorgun argın, tek hedefi tadını bile bilmediği bu arzu nesnesi çikolataya sahip olmak!

Bir yetişememe duygusu var; “biterse mahvolurum” kaygısı… Hayır evde su bitse, “Amaan akşam akşam ne suyu, sabaha kadar idare ederiz susuz” diyecekler çoktur içlerinde… “Aş mı eriyorsunuz bilmediğiniz bu şeye de akşamın dokuzunda kuyruklarda bekliyorsunuz?” desek; kim bilir ne cevap verirler!

“Herkes Dubai Çikolatası yerken eğer ben yemezsem dışlanırım” kaygısı mı acaba kuyruklarda bekleyecek kadar hedefe kilitlenmenin nedeni?  

“Sosyal medyada Dubai Çikolatası yediğimi göstermem lazım!” saplantısının ardında Burhan Altıntopvari bir kaygı var yoksa?

 Hani Burhan derdi ya “Ben de zenginim, ben de Nişantaşı çocuğuyum!”

Aslında mesele o çikolatayı yemek de değil; çikolata alma kuyruğunda beklediğini Instagram’da paylaşmak da tatmin ediyor bu insanları bence.

Şanlı bayrağı göğüsledim hesabı! Bir hedefe ulaşıldı, hayat amacı çetelesine bir “tik” daha atıldı!

“Biz bu çikolatayı yiyenler, ayrıcalıklı bir kitleyiz. 200 gramlık çikolataya 450 TL vermek bizim elimizin kiridir” mi demek istiyorlar? Hani kahvesine altın tozu atıp içen bir fenomen vardı ya, onun mertebesinde olmasa da en azından öyle gibi mi hissediyorlar acaba kendilerini; bu çikolataya sahip olunca? Önünde kuyruklar oluşan pastane acaba çikolatanın paketini sarı lame yaparken altın ve zenginlik çağrışımı mı yapıyor? Yoksa çikolatanın üzerindeki o sanki suluboya sıçratılmış gibi duran sarı-yeşil-mavi renklerle bilinçaltına bir çeşit hipnoz mu aşılanıyor? Peki acaba 200 gram çikolataya 400- 500 TL’yi gözlerini kırpmadan veren bu insanların kredi kartlarına baksak ne kadar borç görürüz? İllüzyonlardan oluşan bu sanal dünyada, anlık tüketimle doruğa çıkan mutluluk duygusu, suya düşen gölgeler gibi geçip gidince, bu insanları mutlu etmek için birileri sürekli yeni bir şeyler mi uyduracak? Uyuşturucu gibi mi yoksa?

Aklımda deli sorular…

Kimileri belki bir gruba ait olduğunu göstermek için, belki anlık yüksek tatmin hissetmek için söz konusu ürünü alıyor, yiyor ve yediğini sosyal medyada gösteriyor. Kimileri de “Bu kadar insan bayıla bayıla yiyor, acaba ne ki bunun numarası?” diye meraktan, sadece bir kereliğine alıyor ama sosyal medyada göstermiyor. Sonuçta ortada bir ürün var ve çekirge sürüsü gibi onu tüketen de bir kitle… Bir de ceplerini dolduranlar, vur kaççılar; fırsattan istifade edenler, çiğ köfteli Dubai çikolatası gibi saçmalıklarla daha da çok ilgi çekmeyi isteyenler…

Bütün bunlar olup biterken, gerçekten de distopik bilim kurgu izliyor gibiyim. Neyin gerçek neyin sanal olduğu belli değil. Bir ürünü “sosyal medya fenomenleri” denilen grup övüyor, sonra diğer grup o ürünü alma hedefiyle hiç düşünmeden sahaya iniyor.

Acaba her akşam sadece bir paket Dubai Çikolatası satılacağı duyurulsa, bu kuyrukta bekleyen insanlar birbirlerine girerler mi? Sahip olma hırsının insanî, ahlâki ya da medeni bir sınırı var mı?

Bu sentetik Dubai Çikolatası akımı bir deney olabilir mi?

“İnsanları ne kadar salaklaştırabiliyoruz” ya da “İnsanlar hiç sorgulamadan verilen talimatları nereye kadar yerine getirebiliyor? “deneyi olabilir mi mesela?

Belki de kapitalizm artık böyle bir şeye evrildi. Olamaz mı?

Al işte komplo teorisi;

Sistem, çikolata satıyor satmasına ama daha çok satmanın bir yolunu bulması gerekiyor. Hamile bir kadının aş erme sonucu ortaya çıkardığı pek de numarası olmayan, ama bugüne kadar denenmemiş reçeteyi görünce hemen değerlendiriyor.

Hep aynı örneği veriyorum, içime çok oturduğu için belki de; Salda Gölü gibi… Yıllarca kendi halinde yaşayan gölü sosyal medya sayesinde fark eden kapitalizm, yok olması pahasına saldırdı ya göle! Hani kamyon kamyon kumunu taşıdılar, yanına yöresine restoranlar oteller yaptılar, göl küstü ve kirlendi ya; o hesap işte…

Keşfet, olabildiğince paraya çevir, yok et; yeni hedefe odaklan! 

Çekirge sürülerinden iyi ilham kaynağı mı olur? 

Peki ya sonra?

Mesela yerdeki çamuru çikolatanın içine koyup sosyal medya fenomenlerine reklam yaptırılsa, çamurlu çikolata kuyruğuna girenler de olur mu? Bence olur. Hatta çamur dişlere şöyle faydalı, böyle detoks yapıyor iç organlara diyen doktorlar bile çıkabilir…Satma alma dünyası bu, her şey mümkün…

Öte yandan; bugün Dubai çikolatası, yarın çamur çikolatası derken birilerinin oyalanması da lazım…

Dubai çikolatasına kayyım atayacak kadar antidemokratik bir ülke değiliz çok şükür!


Devamını Oku

4 Ekim 2024 Cuma

"Türkiye ne berbat bir ülke, ama seviyorum" diyenlere gelsin...

Madem mizah bile yapacak hal kalmıyor, e o halde son zamanlarda canımı sıkan şeyleri yazayım bari. İlk yazının konusu da yurt dışında yaşayıp sosyal medyadan "Türkiye ne berbat bir ülke ama çok seviyorum" diyenlere olsun… ( Yurt dışında yaşayıp şahane yazılar yazan sevdiğim blogger arkadaşlarımın elbette konuyla alakası yok, sakın üzerlerine alınmasınlar. Zaten o blogger arkadaşlarım benim ne demek istediğime gayet yakından şahit oluyorlardır)

Epey zamandır gezi yazılarına, gezi videolarına meraklıyım. Örneğin kahvaltı ederken Miami’yi gezen Arda Pazır’ın eğlenceli videolarını izlemek bünyeme iyi geliyor. Artık televizyonun yerini bende Youtube aldı diyebilirim.

Takip ettiğim birkaç gezi hesabı var böyle. Gidip göremediğim yerleri birilerinin anlatması, göstermesi ilgimi çekiyor. Japonya’nın robot otelleri, Finlandiyalıların saunadan çıkıp kendilerini buz gibi denize atmaları falan … Birbirine benzeyen tv kanallarındaki abuk subuk, hiçbir umut ışığı taşımayan, iç karartan, çoğunlukla da üçüncü sayfa konuları ile dolu; sanattan, bilimden, efendime söyleyeyim güzelliklerden asla söz etmeyen haberlerini dinlemektense; belgesel gibi değil de böyle hafif magazin tadında gezi videolarını izlemek bana hoş geliyor… Ne bileyim, belki de psikolojide bir adı vardır bu son yıllarda oluşan keyfimin. Belki “kaçış psikolojisi” diyorlardır benim bu gezi videolarına olan düşkünlüğüme. “Yadsıma” diyenler de olabilir.  Bu açıdan bakarsak; oldum olası kurgu uzay filmlerini seviyor oluşumun da mutlaka psikolojide bir adı vardır. Belki bilinç altımın kuytu köşelerinde dünyadan kaçıp cennet gibi başka bir galakside yaşama isteği barınıyordur; kim bilebilir…

Yani işte her neyse nedeni, son zamanlarda sanal dünyada gezginlerle birlikte geziyorum, yeni şeyler keşfediyorum. İçlerinden bazılarını takipten sıkılıyorum bazen, genelde neşeli ve abartısız olanları tercih ediyorum. Özellikle Türkiye’nin kötülüklerini anlatmaya başladıklarında takibi bırakıyorum. E ben zaten biliyorum ne yaşadığımı dostum diyorum kendi kendime; bana bilmediklerimi göster; benim ufkumu aç…

Bu videolar kesmemiş olacak ki, sadece gezenleri değil; yabancı ülkelerde yaşayan Türklerin çektiği videoları da izlemeye başladım epeydir. Değişik şeyler anlatıyorlar, ilgimi çekiyor. Mesela Norveç’te uzun karanlık günlerde hayat nasıl geçiyor öğreniyorum. Ya da Japonların her şeyi otomatik hale getirmeleri bana çocuksu hayaller kurduruyor.

Bütün bunlar iyi güzel de bir şey fark ettim son zamanlarda.

Yurt dışında yaşayan Türklerin çoğu ülkemizi sarsan bir haberi  “Gurbette de olsak kalbimiz vatanımızda çarpıyor, çok üzüldük” gibi bir cümleyle paylaşıyorlar ya, işte bu paylaşımlar bana sahte gibi geliyor. 

Bir tanesi geçenlerde “Irkımdan nefret ettirdi bu haber” diye paylaşmış yine gündem sarsan bir haberi…  Yaşadığı ülkeyi anlatırdı oysa, tatlı tatlı izlerdim. Hop ne oluyoruz ya?  “Irkımdan nefret ettim” ne demek… Kötülüğün ırkı mı olur, bu nasıl bir cümle? Nasıl bir kendini tatmin duygusu var altta yatan… E çık vatandaşlıktan o zaman, kim tutuyor seni…

 Bu tip mesajların çoğunda  “Ya ne kadar iğrenç bir ülkede yaşıyorsunuz, iyi ki kurtulmuşum” alt metnini okuyorum. Belki de memleket özlemlerini bastırmak için böyle bir yöntem uyguluyor olabilirler bilemiyorum.


“Bakın görün, Norveç’in sokakları ne kadar temiz”
diye paylaşsa zevkle izlerim, kendi ülkemin de böyle olduğunu hayal ederim. Ama, “Bu sene tatile geldim Türkiye’ye; pislikten nefret ettim” diyerek devam ettiğinde, yani üstten baktığında İzmirlilerin deyimiyle “asfalyalarım atıyor...”

“Ay siz bu pahalılıkla nasıl baş ediyorsunuz, Euro harcayan bana bile pahalı geldi” diyen acımalı ve yine üstten bakış…

“Herkes çok modern burada” demesine elbette bir şey demiyorum ama; “ Türkiye Orta Doğu ülkesidir” demeye kadar götürdüklerinde çok kızıyorum. Çünkü çözümsüz kalan milyonlarca insana psikolojik işkence yaptığının farkında değil…

  “Bak ben kurtuldum, sen cehennemde yanıyorsun” der mi hiç cennette olan bir kişi? Derse de o cenneti hak eder mi? Bu kadar acımasız olunur mu? Cehennemini cennete çevirmene yardım edeyim demez mi, bunu demese de susmaz mı?

İşte böyle şeyler fazlasıyla canımı acıtıyor.

Fırsatı olan kaçsın kurtulsun bakış açısı yüreğimi yakıyor…

Atatürk’ün yurt dışına eğitim için gönderdiği insanların gelip ülkemizde canla başla hizmet etmeleri geliyor aklıma…  

Bu kadar aşağılık kompleksi olmamalıydı bizde, buralara gelmemeliydik. Hele ki “Türkiye Orta Doğu’nun bir parçasıdır” söyleminin yaygınlaşarak kabul görmesi, sıradanlaşması…

“Bu ülke bitmiş, canını seven kaçsın kurtulsun” anlayışı…

Tamam çaren yoktu gittin diyelim, kalanları neden bu kadar aşağılıyorsun ve bu kadar küçümsüyorsun be güzel arkadaşım…

Son zamanlarda ünlüler arasında da yayıldı bu furya…

Kendine Londra’dan şahane bir ev tutuyor mesela oyuncu abimiz ablamız; parklardan bahçelerden yayınlar yapıyor sosyal medyasında… Aman da ne şahane bir ülke, her mahallesinde park var, her yer yemyeşil… Tamam iyi güzel de neden gelip Türkiye’de reklam çekiyorsun o zaman?  Orada çalışsana!

Bu ülkeden para kazanabiliyor çünkü. İngiliz yapımcılar elbette bu arkadaşların yüzüne bakmıyor.  

Beğenmedikleri, bizim de beğenmediğimiz halktaki yozlaşmayı normal hale getiren mayfalı, kötücül, iğrenç dizilerde oynayarak haftalık üç dört milyon para alıyor bu adamlar ve bu kadınlar…

Ay ay ay…

Neymiş, İngiltere’de her mahallede park varmış…

Buradaki cahil insanların izlemesi sayesinde kazandıkları uçuk paraları “cehaletten kaçtıkları” Londra’da harcamayı tercih ediyorlar…  Oynamasanıza bu ilkesiz dizilerde…  Yo, olur mu hiç… Cehalet biterse o dizileri kim izleyecek sonra? Cep meselesi yani… Sadece duygusal…

 Eee, bu cehaletin, bu yerlere çöp atanların, bu saygısızlığın, bu kabalığın, bu karaktersizliğin bu kadar yaygınlaşmasına çok fazla katkıda bulunmuyor musunuz siz bu dizilerde oynayarak… Yok, o öyle değil, iş başka, yaşam başka…

Hadi ordan demek istiyorum…

Evet, hayal dünyasında değilim. Evet ülke olarak nereden nereye geldiğimiz ortada… Evet yok sayamayız kabul. Ama bu gerçekler, başka ülkelerde yaşayıp hâlâ Türkçe konuşarak, çaresiz insanları daha da dibe çekecek şeyler söyleyenleri aklamaz. Bir hastaya “sen hastasın, hatta ölüyorsun, çok şükür ben aşı oldum kurtuldum” demek gibi bir şey bu…

Umut lazım, “Elimden gelen bir şey var mı” diye sormak lazım, elinden bir şey geliyorsa o hasta için, yapmak lazım. Ya da susup oturmak lazım. "Senin için çok üzülüyorum" dediğiniz hasta iyileşme umudunu kaybeder farkında değil misiniz? 

İşte böyle, kafanızı şişirdiysem affola, azıcık iç dökmelere ihtiyacım var… Daha da bitmedi, devamı gelecek bu sıkıcı yazıların,

Sevgiyle efenim, umutla, ne demiş Nazım;

 

En güzel günlerimiz, henüz yaşamadıklarımız….

Devamını Oku

14 Haziran 2024 Cuma

Bilinmeyen Uçuk Kaçık Ülkede Uçuk Kaçık Vergiler

İnsanlar toplanmış ortada bir yerde. Kral halka hitap ediyor. Mikrofon var, bilgisayar her şey var ama nedense insanlar tekpâre, yani herhangi bir zamana aitmiş gibi durmayan, dolama gibi, dikişsiz, uzay çağında gibi ama minimalist, evet tekpâre (bu kelimeyi de ben uydurmuş olabilirim) giysiler içinde. Etraf toz duman… Geçmişte miyiz, gelecekte miyiz hiç belli değil. Burası hangi ülke, bu konuşulan dil nece kimse bilmiyor. Neyse ki yapay zekâ diye bir şey var da bu garip dili size çevirebiliyorum, bu iyiliğimi de hiç unutmayın olur mu? Unutursanız da merak etmeyin, çıkarlarım için kullanmak üzere heybeme atarım ben.

 Hazır mısınız? Hadi gelin o halde krala kulak verelim, bakalım ne diyor:


Dostlar, Romalılar, İçimizdeki İrlandalılar, Dışımızdaki O Gözü Çıkasıca Dış Mihraklar!

Öncelikle hepinizi sevgi, saygı ve hürmetle selamlıyorum. Ne o şaşırmış gibisiniz bu hitabıma! E normaldir; şaşırmasaydınız asıl ben şaşırırdım! Çünkü hepinizi sevgi, saygı ve hürmetle selamlamanın içimden gelen bir şey olmadığını gayet iyi biliyorsunuz. Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan bu günlerde…

Yani diyorum ki, bu gittiğimiz yol bir köprüdür ve sizler kadın erkek fark etmeden hepiciğiniz benim dayılarım sayılırsınız. Önceden belirtmeliyim kiii, bu hitabımı eski dünyadan Türklere ait bir atasözüne benzetmeye çalışanlar, milletine kast eden kızıl teröristlerdir! Mavi ve yeşil teröristlere her ne kadar tolerans göstersek de, kızıl teröristlerin kökünü kazımak, siz sevgili tebaamıza verdiğimiz söz gereği boynumuzun borcudur.


Kral yanında hazırolda bekleyen şaklaban korumanın kulağına eğiliyor:

“Riçırd, şuradan bir bardak şey getir oğlum, dilim damağım kurudu, ne kadar uzun yazmışsınız bu yazıyı. Bu kadar sevgi pıtırcığı olmaya gerek var mıydı? Direkt salsaydık vergi memurlarını…”

“Ama efendim biliyorsunuz ki bu işler biraz da sevdirerek yapılmazsa şey olur, yani şey…”

“Kes tatavayı, şeyi getir…”

Bu sırada mikrofonun açık unutulması ve halkın arasındaki homurdanma, kralın elbette umurunda olmuyor ve “zorunlu” söylevine kaldığı yerden devam ediyor:

 Bizler biliriz ki, bazı kral atalarımız da köprüden geçerken karşılarına çıkan halkına “bir dayı sıcaklığı” ile yaklaşmışlardır.

Doğru oturup eğri konuşmak gerekirsee, içinizden bazılarınız bana her ne kadar bayılmasa da “Sevgili Dayıcığım” diye hitap etmelerinden asla ve kat’a başka bir anlam çıkarmayacağıma emin olabilirsiniz.

Evet Sevgili Tebaam,

İçinde bulunduğumuz zor durumdan çıkabilmek için pilavınızdan çıkan kurttan bile vergi almak zorunda olduğumuzu, sizler de görüyorsunuz. Size daha iyi hizmet verebilmek içün ve de devletimizin bekâsı içün, bazı ek vergiler getirmek zorundayız. Ben şimdi bunları alt alta söylerken, “katılımcı demokrasinin” gereği siz sevgili tebaamın da yeni vergi önerilerinizi değerlendirmekten mutluluk duyacağımı bilmenizi isterim. Bizler, ileri demokrasi ile yönetilen, bizim galaksimiz dışında komşu galaksilerde de parmak ucuyla gösterilen ve örnek alınan yüce bir devletiz. Elbette tebaamızın vermek isteyeceği ilave vergileri alıp kabul etme fedakârlığını da göstereceğiz.

Bu sırada nedenini anlamlandıramadığım bir alkış tufanı kopuyor dinleyicilerden.

“Riçırd, her söylediğim yeni vergiden sonra davullar çalsın, halk sevinsin diye soytarılar takla atarak göbek atsın, hadi oğlum…”

“Tamam babacığım, şey pardon haşmetmaap..” Kral devam ediyor:

İşte bütün devletlerin örnek alacağı yeni vergilerimiz şunlardır:

Bu sırada davullar güm güm güm; soytarılar cumburlop ve halktan yükselen ses:

“Yaşa varol canımız kralımız, bravooo…”

1-     Başka ülkelere gitmek isteyenlerden alınan 150 ÇP’yi 1.500.000 ÇP’ye çıkartıyoruz. Böylece dış mihraklara özenen tebaanın zırt pırt dışarıya çıkışını engellemiş olacağız. Gücü yeten tüccarlar elbette gidebilir, biz özgür bir devletiz neticede. Görüyorsunuz, bu vergiler sadece para toplamak için değil, aynı zamanda milli hassasiyetler için de gereklidir.

Bu sırada Riçırd’ın kulağına yine eğiliyor kral. Bu sefer mikrofon açık değil ama ben sizin için dudak okuyarak ne dediğini anlamaya çalışıyorum, değerimi bilin.

 Diyor ki, “Riçırd” diyor, “Niye ebleh ebleh bakıyor bunlar oğlum” diyor. “ÇP’nin bizim para birimimiz ÇÖP’ün kısaltması olduğundan haberleri mi yok” diyor. Riçırd mesanesi sıkışmış gibi kıvranarak bir şeyler söylüyor ama ağzını kapattığı için anlayamıyorum ne cevap verdiğini, idare edin artık bu kadarıyla...

 Kral mikrofona dönüp devam ediyor:

2-     OSHG vergisini tekrar gündeme getiriyoruz. Böylece ecdadımızın bizlere bıraktığı mirası da canlandırmış olacağız. O*urma, S*çma, Haraççıbaşı Geliyor vergisinin kısaltması olan OSHG, size daha iyi hizmet edebilmek içindir sevgili tebaam. Bu vergi sayesinde insanlarımızın bağırsak hareketleri düzene girecek, böylece gereksiz dışkılama ve gaz çıkarma ile ortaya çıkan kirlilik ortadan kalkacak, havamız misk-i amber kokacaktır. Göreceğiniz üzere bu vergiler sadece para toplama amaçlı değil, aynı zamanda ileri seviye çevre koruması için de gereklidir.

3-      Getireceğimiz KV yani Kavga Vergisi sayesinde evlerimizde, sokaklarımızda ve cennet vatanımızın her köşesinde özlediğimiz sükûnet ve barış geri gelecektir. Görüyorsunuz bu vergilerin amacı sadece para toplamak değil, aynı zamanda galaksinin parmakla işaret ettiği en huzurlu ve en mutlu ülke olabilmektir. Diğer ülkelerin kaçıncı parmaklarıyla işaret ettiğinin bizim nazarımızda hükmü yoktur.

4-   Tebaamızın fazla düşünmekten kafayı yer duruma gelmesini önlemek için getireceğimiz DÜVE, yani Düşünme Vergisi bir devrim niteliğindedir. Çünkü DÜVE sadece para toplamak için değil, insanlarımızın “düşün düşün *oktur işin” atasözünde belirtilen kısır döngülere girmesini engellemek için ince ince düşünülerek hazırlanmış bir vergidir.

5-     Son olarak sizin için YEVER ve İÇVER olarak düzenlediğimiz yeme içme vergileri sayesinde daha az yiyip daha az içmenizi sağlayarak size fit bir vücut vadediyoruz sevgili tebaam. Biliyorsunuz son zamanların trendi günde bir öğün yemektir. Diyetisyenler de bunu söylemektedir. Bir öğünden fazla yiyip içmek isteyenlerin lokmaları ve yudumları ağızlarınızın kenarlarına takacağımız mikroçipler sayesinde kolaylıkla sayılabilecek, bu sayede fazla yeme içme probleminiz de ortadan kalkacaktır. Bu vergiyi vermeye gücü olmayan ama yine de fazla yemek isteyen tebaamız için ise müthiş bir hizmetimiz var. Görüntülü arayacaksınız 666 no’lu telefonu -ücretsiz ha bu hat kıymetini bilin -canınız ne isterse biz sizin yerinize ekranda canlı canlı yiyerek nefsinizi de köreltmiş olacağız. Görüyorsunuz YEVER ve İÇVER sadece para toplama amaçlı değil, fit ve zayıf bir toplum yaratmak için ince ince düşünülmüş bir vergidir.

.

 Davullar güm güm güm; soytarılar cumburlop ve halktan yükselen aynı ses:

“Yaşa varol canımız kralımız, bravooo…”

 Sevgili Tebaam, hiçbir fedakârlıktan kaçmayarak oluşturduğumuz yeni vergiler ile size nasıl bir konfor sunduğumuzu görün ve bize tapmaya devam edin. Gerekirse sizin yerinize düşünen, sizin yerinize yiyen ve içen bir kral var karşınızda. Hatta dışkılama periyodunuzu bile sizin için biz düzenliyoruz.

 Biz sizler için varız… Bu arada notçubaşılar dolaşacak şimdi aranızda, ilave vergi önerilerinizi yazdırmaktan sakın çekinmeyin. Bağrımıza taş basar ama yine de istediğiniz vergileri uygulamaya alırız, yeter ki siz şey olun, mutlu olun yani…

Riçırd çok sıkıldım, çabuk uçur beni buradan…

not: Resimleri Yapay Zekâcığım sevgili Copilot çizdi sağ olsun... 



Devamını Oku

24 Aralık 2023 Pazar

Yapay Zeka Bard, Bize Uzaylı Diyaloğu Yazdı!

Gece gece sevgili bebek yapay zekâmız Bard’a basit bir soru sordum. "5186 yılından gelen bir uzaylı 2023 yılındaki Türklere neler söyler" dedim. Basit bir soruydu ve hiç müdahale etmedim verdiği yanıta. Olduğu gibi size aktarıyorum.


Bu resmi de başka bir yapay zeka çizdi.

Bunu da yapay zeka çizdi, maalesef bizi böyle tanıyor


Dedim lütfen Türkleri modern çiz, o da bunu yaptı en son

Görüyorsunuz işte sevgili dostlar, yapay Zeka Bard bizim hakkımızda bunları söylüyor. Canva böyle şeyler çiziyor. Yorumsuz olarak yayınladım ben de. Üzerinde konuşa konuşa şiştik ayol...

İyi uykular efenim, mutlulukla ve huzurla... 

Devamını Oku

14 Aralık 2023 Perşembe

Bu Kadar Çok Üvey Kardeş Arasında Sindirellacıklar Ne Yapsın?

Hazır mısınız Sindirellacıklar? Şimdi size kendi hikayenizden bir kesit sunacağım. Bir varmış bir yokmuş kısmını fazla uzatmadan geçiyorum hemen konuya…  Çünkü bu anlatacaklarım masal değil onu baştan söyleyeyim de sonra mutlu son falan beklemeyin!

Efenim hikâye azıcık uyarlama olacak. O yüzden “Aman canım nasılsa sonunu biliyorum, niye okuyayım demeyin, bu hikâyede son yok çünkü.  Hepiciğiniz Sindirella olduğunuza göre demek ki ortada pek çok Sindirella var. Peki kaç tane üvey anne isterdiniz? Orasını size bırakıyorum; zira bana soracak olursanız açarım ağzımı sonra yummak zorlaşabilir. Ama maalesef üvey kardeşlerinizin sayısını belirleme hakkınız yok; geçmiş olsun ne diyeyim! Kim mi onlar, o kadar çoklar ki! Üstelik her geçen gün çoğalıyorlar tek hücreli canlılar gibi! Eee masal masal matitas, önündeki sade suyla dolu tas! 

by Ai 
Mesela Selçuk Tepeli’nin her akşam haberlerde kullandığı yakıştırmayla “bağzı fenomen zımbırtıları” sizin üvey kardeşlerinizden oluyor. Niye mi? Çünkü efenim onlar kafalarına bigudi yerine Dolar Euro takarken, siz olsa olsa huni takabilirsiniz de ondan! Onların eşleri -yani sizin de enişteleriniz oluyor kendileri- çok düşünceliler. Üvey kız kardeşlerinizin canı çekti diye bakkaldan ekmek alırken bir de külçe altın alıp geliveriyorlar. Yaaa! Siz de Sindirella olarak kusura bakmayın ama saftirik gibi peri gelse de geçen sene indirimden aldığınız kıyafetlere dokunup yenilese diye bekliyorsunuz! Çok beklersiniz ah be canlarım benim!

Sindirella olmak kolay değil elbette. Kimler kimler üvey kardeşiniz, hepsini bilseniz aklınız şaşar! Mesela “Almanya’da herkes aç aç, raflar boşalmış kıtlık var” deyip, orada yaşayıp, euroları ceplerine koyup, sonra da ülkemizde sizin ancak on ay taksitle beş gününü zorla ödeyebildiğiniz otellerde bir ay krallar gibi tatil yapan faşize yengeler var ya; onlar da sizin üvey kardeşleriniz. Kimse kusura bakmasın, mangallarda köz kalmasın!

Saymakla biter mi üveyler? Devam edelim. “Hayatım boyunca eşşek gibi çalıştım” deyip, otuzlu

by Ai
yaşlarında emekli olan futbolcular mesela! Onlar da üvey kardeşleriniz canlarım benim. Sıfırlarını sayamayacağınız rakamları bankaya yatırıp da Seçil hanımın dolandırdığı tipler var ya hani! Yani işte şey fonuna (ismini söylemeyi avukatının yasak ettiği yüce Kaan şey var ya) işte o şeyin fonuna iki milyon dolar yatırıp 4 milyon dolar faiz beklerken şey olanlar… İşte o şeyler de bu hikayedeki bütün Sindirella’ların üvey kardeşleri oluyorlar canlarım benim! Yani dolandırıcılığın bu kadar yaygınlaşmasına mı şaşırır ve üzülürsünüz, yoksa “Bütüüüün hayatı boyunca eşşekler gibi çalıştığını ve bu paraları hak ettiğini” söyleyen futbolcuların, bir saatte kazandıkları para için kaç yıl çalışacağınızı mı hesaplarsınız orasını bilemem ben! Sindirella sizsiniz, sihirli peri size dokunacak nihayetinde!

Bir de ahkâm ablalar abiler var, hepiciği üvey kardeşler sınıfına giriyor. İşte kimler aklınıza gelirse onlar.


Bir elleri yağda bir elleri balda deyiminin bile yetersiz olduğu lüks hayatlar yaşarken, Instagram’dan Twitter’dan oradan buradan arada çok bilmiş laflar eden ablalar var ya hani onlar işte. Kimi Londra’daki ışıltılı hayatına ara verip üç dakikalık reklam çekmeye ülkemize gelip milyonları cebe atarken, siz Sindirellacıkların bazıları tam tamına yedi binnn beşyüz liraaa emekli maaşı ile sihirli bir dünyada yaşıyorsunuz! Kimileri de ormandaki evlerinde sabah koşusuna çıktıktan sonra Instagram story’sine alışveriş linki ekleyip #işbirliği yazıp pürüzsüz ciltlerini pazarlarken siz de o linklere kanıp onların servetlerine servet katıp… Amaaan işte anladınız siz, Sindirella olmak bunu gerektirir çünkü! Bunlar aklıma gelenler. Unuttuklarımı siz ilave ediverin aşağıya. Mesela benim gıcık kaptığım, oyunculuktan anlamayıp, konservatuvara gitmeye gerek görmeyip, sonracıma efendim – küçük dokunuşlu estetik operasyon geçirmiş- gittikçe birbirlerine benzeyen suratları ve sıfır bedenleriyle magazinlerde boy gösterip, salak saçma iyice orta doğuya kayan dizilerin havuzlu villalarında, salak saçma senaryoların salak saçma uzun bakışma sahnelerinde oynar gibi yaptıkları için; haftada, bak haftada diyorum, bölüm başına iki milyon tele alanlar var ya; hah işte onlar en has üvey kardeşleriniz!

 Neden mi?

Çünkü onların bölüm başına milyonları cebe attıkları dizilerin büyük etkisiyle bu ülke bu kadar kokuşuyor ve çürüyor da ondan. O salak saçma senaryoları hiç eleştirmedikleri için şiddet normalleşiyor, gelir adaletsizliği normalleşiyor, mafya normalleşiyor, efendime söyleyeyim  kadınlar aşağılanıyor,  satır aralarında sıfır beden olmayan kadınlar aşağılanıyor! Bu salak saçma diziler yüzünden insanlar gülmeyi unutuyor, insanlar sevmeyi unutuyor, insanlar nezaketi unutuyor. Bütün Sindirellalara susmayı öğretiyorlar bu dizilerde! Milyon milyon dolarlar kazanan, o çok beğendiğiniz ve oyunculuğu taklit eden en has üvey kardeşleriniz sayesinde! Maalesef psikolog olmuş, hastalarının en hassas sorunlarını senaryo yapan, televizyon başında üzdüğü Sindirellalardan milyonları cukkalayan ablalarınızı n’olur es geçmeyin. Sizin hayallerinizi bile çalmak istiyor bu sinsi bencil kötücül üvey kardeşler…

Politikacı üvey kardeşlerinizi siz zaten biliyorsunuz. Yani onların çevirdikleri entrikalara ve sinsiliklere bakınca, masal cadıları bile yanlarında masum kalır canlarım benim. Oy zamanı akıllarına ancak gelir Sindirellalar!  Kapalı kapılar arkasında çevirdikleri kazlardan akan yağlar, dere olup çağlar! Yani canlarım benim, “hak hukuk adalet” diyenler bile Sindirellacıkları senelerce nasıl kandırmış, gördük atların kabak olduğu kurultay gecesi… Bir de patronlar var; az maaş veren, hiç maaş veren, tazminatı indiragandi yapan, seni gönderip yerine daha ucuzunu arayan, yatlarda katlarda gününü gün edip mesaiyi kırpan üveyler… Sendikaymış gibi görünüp aidat peşinde koşanlar var bir de! Görüyorsunuz ya, prensi kapmak isteyen masaldaki üvey kardeşler nasıl da masummuşlar! Ah ah,  bu üveylerin hangi birini saysak ötekisi eksik kalıyor bizim gerçekliğimizde!

Peki bu kadar üvey kardeşin arasında Sindirellacıklar ne yapabilir? Çok da şey yapmamak lazım. Bu saatten sonra Marx mezarında canlanıp “Dünyanın bütün Sindirellaları birleşin, sihirli at arabasından başka kaybedecek şeyiniz yok!” dese bile, bu üveyler bir yolunu bulup giyerler o camdan ayakkabıyı demedi demeyin.


Benim aklıma tek çözüm geliyor! Biz Sindirellalar, bir yolunu bulup eğleniriz be; gülmeyi unutmayız üveylere inat! Rahatsız ederiz varlığımızla, ekmeklerine yağ sürmemek için elimizden geleni yaparız belki ha, olmaz mı? Bak yeni yıl ışıltıları da var her yerde, ha olmaz mı ne dersiniz? Kar yağar belki, bembeyaz olur şehir. Ne bileyim; bir kuş gelir parmaklarımıza konar belki, bir şiir olur dudağımızda, güzel bir oyun izleriz belki, yılbaşında simli kart atarız sevdiklerimize, ha olmaz mı?

Bak Prens de yola çıkmış, geliyor zaten elinde camdan ayakkabıyla…  

Devamını Oku

6 Şubat 2022 Pazar

ALIŞTIM BİRTANEM ALIŞTIM SANA...

Cılız cılız protestolar oldu önce. Mesela bir ünlü, doğal gaz faturasını gösterip sosyal medyasında “kira gibi” diye paylaştı. Yaratıcı esprisine güldük geçtik.

Sonra bir başka ünlü isyan etti, “7000 TL doğal gaz faturası mı olur?” diye! İnstagram'dan paylaştı. Bu sefer “Yuh artık!” dedik ve başka bir konuya geçtik.

Yine birkaç ünlüden “battaniye altında oturuyoruz” gibi cılız bir iki eleştiri daha geldi, kaale bile almadık.

Memur emeklisi Ferhunde Hanım, gittiği beş çayında “Maaşıma 1200 TL zam geldi, 900 TL’sini elektriğe ödedim, ne kaldı geriye?” diye yakındı. Söylendi ve rahatladı. Sonrasında hiç bir şey olmamış gibi çikolatalı kekinden kocaman bir ısırık alarak gelininin dedikodusunu yapmaya başladı.

Bu kadar.

Hepsi bu kadar...

Sonra yine sustuk.

İşin trajikomik tarafı, eskiden bu tip eleştirileri ve protestoları işçiler, sendikalar, siyasi partiler, basın yayın kuruluşları, gazeteler, hatta öğrenci dernekleri falan yapardı. Demek ki artık böyle olmuyor! Ya da elektrik, doğal gaz, pırasa, pirinç, süt, yumurta faturalarından daha önemli konuları var gündemlerinde ! Pek bir susuyorlar. Belki sesleri çıkıyordur haklarını yemeyeyim ama, o kadar cılız ki bu sesler; mesela ben hiç duymuyorum.

Belki de şu klişe cümlenin tekrar altını çizmenin ve gerçeklerle yüzleşmenin tam da zamanı artık!

“ALIŞIYOR İNSAN HER ŞEYE!”

Ya da ne bileyim, “alışma çağında” yaşıyoruz.

Hatta yeni yeni kitaplar da yazılır yakında döneme dair; yazılsın da zaten! Mesela “ALIŞMA GÜNLERİNDE AŞK!” koysunlar birinin de adını.  

 “Alışmak sevmekten daha zor geliyor” diye bir şarkı vardı. Aklıma geldi birden. Eski aşk şarkıları bile daha mı çok sorguluyormuş hayatı yoksa …  Kim bilir, belki de öyleydi.  Bakış açılarımız, sorgulayışlarımız, kendimize verdiğimiz değerle birlikte silinip gitti belki de her şey…

Şimdi ne yapmalı! Sizi bilmem ama, rutin rakamını 3’e katlayan elektrik faturamla dans etmek geliyor benim içimden. Başka ne yapabilirim bilemiyorum. 

Fondaki şarkı tabii ki şu:

ALIŞTIM BİRTANEM ALIŞTIM SANAAAA…

Lay lay lay layyyyy

 

 

 

Devamını Oku

24 Kasım 2019 Pazar

Bir Mehmet Hikayesi

Bizim ofiste yeni bir çocuk işe başladı. Yirmi beş, yirmi altı yaşlarında. Kod adı Mehmet olsun. Temiz yüzlü, saygılı, efendi bir çocuk. Tekstille ilgili bir eğitim almamış ama iki yıllık inşaat teknikerliği üzerine açık öğretimden işletme bitirmiş. Yani okumuşgillerden oluyor kendisi, teorik olarak cahil değil.

Çok konuşkan bir tip değil. Ben de değilim zaten. Ara ara işle ilgili bir şeyler öğretirken dünya görüşünü anlamak için espriyle karışık sorular soruyorum Mehmet’e. Mesela “Ne tip müzikten hoşlanıyorsun?” dedim bir keresinde. “Ben her şeyi dinlerim” dedi. “Peki ya rap müzik?” diye sordum. “Çok severim” dedi. Aldım cebime koydum bu yanıtını.

Ortamda çok gürültü olunca takıyorum kulaklığı müzik dinliyorum ofiste. Spotify çalma listelerim genellikle sözsüz “study music” lerle dolu. Çok nadir Türkçe sözlü müzik açıyorum. Biri de Ezginin Günlüğü. Geçenlerde Mehmet’e denk geldi bu müziklerden biri. Dedim “Ezginin Günlüğü biliyor musun?” Dedi ki “Yoh yoh…” Üzerine dedim “Zülfü sever misin?” Anlamadı önce ne dediğimi, belli ki duymamış hiç böyle bir isim, garipsedi. Tekrarladım “Zülfü Livaneli sever misin?” “O ne? “ dedi. Muhtemelen  sorduğum sözcüğün bir insana ait isim olduğunu bile anlamadı! Dedim “Türkiye’nin en önemli sanatçılarından biridir kendisi. Yazar, besteci, sinema yönetmeni…”  Dedi “Hiç duymadım, ama araştırayım…”  Başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. “Evet araştır” dedim. Çok ama çok üzüldüm sonra. Tamam herkes Zülfü sevmeyebilir, ama  bu çok önemli  sanatçımızın adını  bari duymuş olsaydı genç adam!

Eskiden tipine bakarak insanların dünya görüşleri hakkında fikir yürütürdük. Bazılarınız hatırlarsınız. İyi bir şey mi bu? Değil elbette ama ne bileyim en azından  insanların dünya görüşleri vardı. Che şapkası, pos bıyık, yeşil parkalar solculara aitti. Sağcılarda ise Barış Manço bıyığı vardı mesela. Düşünüyorum da şimdilerde hiç böyle şeyler kalmadı.  Bu Mehmet’de olduğu gibi hemen hemen her gencin saçı uzun, aşağıya doğru uzanan kıvırcık pis sakalları var, hepsi yırtık kot giyebiliyor, çoğunluğu rap denilen ritimli sözleri dinliyor.  Küpe falan takıp dövme yaptırıyorlar. Herkes adeta birbirinin kopyası gibi. Altını çiziyorum, insanların belirli dünya görüşünü tanımlayan sembolleri üzerlerinde taşımaları doğru değil belki ama, Mehmet gibi boşlukta olmaları ne derece kabul edilebilir? Mehmet'leri düşününce retroya güzelleme yapasım gelmesi çok da anlamsız kalmıyor bu durumda.

Zülfü Livaneli’yi bilmediğini öğrendikten bir kaç gün sonra “Oy verdin mi?” diye sordum Mehmet’e. Ne cevap verdiğini gerçekten anlayamadım. Çünkü ağzında eveledi geveledi. İktidar partisine vermiştir diye düşündüm. Ama bundan da emin olamadım.  O derece renksiz ve anlaşılmaz çünkü kendisi. 

Şimdilerde askerde genç adam.  Bastırmış otuz bini babası, on sekiz gün paşalar gibi bedelli askerlik yapacak Anadolu’nun tehlikesiz şehirlerinden birinde Mehmet!

Dedim ki askere gitmeden önce “Bari size şınav falan çektirseler askerde.” Gülümsedi, dedim ya çok efendi ve sessiz bir çocuk. “Bedelli askerlik ne kadar kötü bir şey” dedim sonra, yine gülümsedi. “Parası olmayan gariban çocuklar operasyonlarda can versin, diğerleri bastırsın parayı askerde patates bile soymasın, adalet mi şimdi bu!” dedim espriyle yumuşatarak. Yine gülümsedi. Muhtemelen bu söylediklerime anlam da veremedi. Çünkü O’nun için parayı verip askerden “yırtmak” en doğal hak. “Vicdani red” diye bir tanımlama olduğundan bihaber olduğuna bahse girmeye gerek var mı sizce…

Bunları anlatırken “Şimdiki nesil ne berbat” tezinden yola çıkmadım yanlış anlaşılma olmasın. Olayı kuşak çatışması klişesine asla bağlamayacağım. Sadece seksenli yıllarda (Kenan paşa sen çok yaşa)  gibi şahısların ektiği rüzgarların nasıl fırtınalara dönüştüğünün küçük bir örneğidir bu anlattığım kod adı Mehmet olan genç adam…

Evet Mehmet’in direkt suçu yok belki böyle bomboş kafalı olmasında, ama benim de suçum yok, ne yapayım bu saatten sonra bunlar için ben? Zülfü Livaneli’nin adını öğretsem ne olur,  bir iki kitap versem ne olur…Mehmet bu saatten sonra olsa olsa iyi bir tüccar olur!

Fonda çalan müziği hayal edin;

“…Geçmişler olsun, geçmişler olsun…”


Devamını Oku

1 Şubat 2017 Çarşamba

Gitmek mi zor, kalmak mı...

Bir şey söylemek için kapıyı çalan komşum da pasaporta başvurduğunu söyleyince, kalakaldım. Daha 2 buçuk yaşında olan çocuğuna bu ülkede gelecek göremediğinden bahsetti. 1989 yılında Bulgaristan'daki zulümden kaçmak için Türkiye'ye geldiklerinde, babasının toprağı öptüğünü anımsıyor. O zamanlar 7-8 yaşlarındaymış. Yaklaşık 600.000 göç olmuş o günlerde ülkemize Bulgaristan'dan. Ne için, huzur için... İroniye bakın ki, o tarihlerde çocuk olanlar, şimdi tersine göç etmeye çalışıyorlar! Ne için, huzur için... Bulgaristan artık Avrupa Birliği üyesi. Huzurlu, az parayla yaşanabilen, enflasyonu olmayan, doğası korunan, yeşili korunan bir ülke. Aradan geçen sadece 28 sene! Tarih için 28 yıl nedir; küçücük bir nokta. Bu kadar kısa sürede neler olduğunu düşününce insan ürperiyor...

Biz eskiden de kötü şeyler yaşadık bu ülkede. 12 Eylül döneminde birçok insan kaçtı yurtdışına. Ama onların çoğu göz önündeki insanlardı; sanatçılardı, müzisyenlerdi, yazarlardı, ve çoğu aranıyordu. Ama ya şimdi... Şimdilerde gitmek isteyenler sıradan vatandaşlar. Ne aranıyorlar, ne de sabıkaları var... Sadece bu topraklarda artık kendilerine güzel bir gelecek göremiyorlar; çocuklarına güvenli ve huzurlu bir dünya kuramamaktan endişe ediyorlar.



Gidenlerin sosyal medya hesaplarına bakıyorum da... Ne bombalar var, ne çatışmalar var, ne işsizlik var, ne parasızlık var, ne çaresizlik var, ne de umutsuzluk var... İsviçre'deki arkadaşım çocuğunu bedava mahalle kreşine gönderip haftada 15-20 saat çalışarak bisikletle Avrupa turları yapıyor. Avustralya'ya giden blogger arkadaşım insanların ne kadar kaygısız olduklarından ve işe bile parmak arası terliklerle gittiklerinden bahsediyor. Avustralya'da yaşayan bir başka arkadaşım, evinin bahçesine diktiği, büyümekte olan yeşil domateslerin coşkusunu paylaştı en son yazdığı mesajda... İngiltere'deki arkadaşım, gittiği operalardan, tiyatrolardan söz ediyor. En son Çin yeni yılını kutlamışlar coşku içinde. Girip internete geziyorum çeşitli ülkelerde... Yok arkadaş, dışarıda gerçekten farklı bir dünya var...

Ha gidenlerin mutsuzlukları yok mu? Var elbette; vatan hasreti çekiyorlar. İnce belli bardaktan çay içmeyi ve çayın yanındaki doyumsuz muhabbeti özlüyorlar mesela. Ya da Akdeniz'in sıcağını, ya da Sariyer böreğini, kuru fasulyeyi özlüyorlar... Elbette dostlarını ve ana dillerini özlüyorlar...

Biz de huzuru özlüyoruz. Seçim yapma hakkı verselerdi, ince belli bardaktan çay içerek ne olacak bu memleketin hali diye hayıflanmayı mı, yoksa geleceğe güvenle bakmayı mı tercih ederdi insan...

Kafamda deli sorular...


Devamını Oku