İŞ HAYATI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İŞ HAYATI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2019 Perşembe

Taht olmasın baht olsun be ya!



2019 oldu, bir yazı bile yazamadım. Geçen sene kasım ayında kırk yılın başı bir geziye gitmiştim, iki tane yazı yazdım hakkında, aylar geçti daha üçüncü yazı bitmedi maalesef. Oysa anlatacağım çok güzel şeyler var, içimden geçiyor hep. Tiyatroya gidiyorum arada; yazsam ya bunu diyorum. Yok bir türlü o da olmuyor. Otobüste kitap okuyorum, nefis kitaplar var. Mesela Suç Ve Ceza’yı nefesimi tutarak okuyorum bu aralar. Dostoyevski’yi bu sene silme bitirecek kadar hayran ola ola hem de. Balta sahnesini okudum dün. Hakikaten sahnede izlemiş kadar içindeydim olayın. Üç boyutlu yazmışsın be Dostoyevski diyesim geldi. Neredeyse Raskolnikov’un nefes alışını bile duyar gibi oldum, satır aralarında anlatılan kanın kokusu geliyordu. Hem okuyorum soluksuz, hem de olayın gayet dışına çıkarak “İşte böyle yazmalı, her şeyi çetrefilsiz ve net anlatmalı” diye hayranlık, haz  ve de kıskançlıkla yorum yapıyorum bir taraftan. Otobüste Dostoyevski, işe gidince beşinci sınıf diyaloglar! Neyse işte;  bahsetsem mutlaka blogda bunlardan diyorum, hayır yine olmuyor. Çünkü işe gitmek için harcadığım zaman, işte harcadığım  zaman, kafamın yorgunluğu, insanların yüklediği manevi yorgunluk, saçma salak şakalar, kulağa çalınan saçma salak dedikodular derken yazma dürtüm içimde hapsolup kalıyor ister istemez. E peki hayalini kurduğum roman ya da senaryo ne zaman çıkacak ortaya? Kem de küm…

Ben biliyorum nedenini, siz de biliyorsunuz bal gibi! İşte cevap:

 İş hayatı bir labirent. Dön dolaş aynı yerdesin, çıkışı bulan bile çıkamıyor  bu dolambaçtan!


Bazıları gerçekten iyi paralar kazanıyor bu dünyada, her gittikleri yerde hep üst düzey yönetici oluyorlar, “siefou”, “siyoo”, “kostumır representatif” gibi telaffuzu zor ama kulağa afili gelen kartvizitleri oluyor. Bir üstten bakmalar, bir afralar, bir tafralar… Sanki doğuştan “yönetici” olarak gelmişler dünyaya. Donuk bakışlar, omuzlar dik, göğüs dışarı, yere basınca “ tak tak” diye çıkan topuk sesleri. Kadınlarda kalkık kaşlar, erkeklerde keskin parfüm kokusu… “Ben emrederim siz yaparsınız” modu, heyt beee!  Afedersiniz sanki hiç sümükleri akmazmış gibi, sanki hiç tırnak kenarlarında gereksiz et parçaları uzamazmış gibi, sanki hiç günlük diziye takılmazlarmış gibi. Hep Netfliks, hep belgesel tadında geçiyor hayatları gibi… Ne bileyim işte zoruma gidiyor bütün bunlar. Şimdi bazılarınız “Kedi uzanamadığı ciğere…” falan gibi yorumlar yapıyor, aman diyeyim, gözünüzü seveyim yapmayın böyle. 

Uzanmak ya da uzanmamak değil ki mesele; mesele üstadın dediği gibi gerçekten de “Olmak ya da Olmamak” meselesi! Olmamış kavunu koy altından tahta, o kavun kelek kelek parıldar. Peki var mıdır tahtta balı damlayan, mis kokulu, kehribar sarısı kavun! Bana sorarsanız kavunun iyisi tarlada belli olur ayan beyan!.

Demem o ki, taht olmasın baht olsun be ya! Entrika olmasın, herkesin allı güllü entarisi olsun. Sevenler birbirine kavuşsun; şiir olsun, resim olsun, heykel olsun. Yönetenler ve yönetilenler bir kazanda aşure gibi kaynasın, az şekerlisinden, bol tarçınlısından hem de…

  Bir de daha çok yazmalı olsun, allısından morlusuna…

Not:
Yazayım yani, oh be rahatladım biraz...



Devamını Oku

17 Mart 2014 Pazartesi

Kariyer dünyasında postmodern Güzin Abla: Insparkus


Lisedeki hallerimize dönelim mi bir süreliğine? Üniversite seçme dertlerine mesela.

İtiraf ediyorum, lise sona gelene dek hangi mesleği seçeceğimi bilmiyordum. Hayallerim kısa vadeliydi çünkü; önce derslerimde başarı, sonra lise birincisi olmak, nihayetinde iyi bir okulu kazanmak. Hepsini gerçekleştirdim ama ne kadar bilinçsiz bir romantizmmiş yaşadığım? Yıllar sonra tanıştığım Insparkus o zamanlar olsaymış kim bilir şimdi hangi işi yapıyor olacakmışım?

kariyer kocu

Üniversite sınavından iyi bir puan aldığımı öğrendiğimde şaşkın ördek gibi hangi mesleği seçeceğini bilemez hallerde dolanıyordum ortalarda. Annem, benden iyi bir matematik öğretmeni olacağını söylüyordu, babam eczacı olmamı çok istiyordu, bense matematiği çok seviyordum, edebiyatım da hiç fena değildi ve kararsızdım...

 Öyle kazımışlardı ki kafamıza, meslek seçimini derslerdeki başarımıza göre yapmamız gerekir, en kötü olasılıkla moda meslek neyse onu seçmemiz gerekir diye düşünürdük. Yetenekmiş, ilgiymiş kimin umurundaydı ki! Yazar olma düşüncesi belli belirsiz vardı kafamda, zira girdiğim her kompozisyon yarışmasından birincilik ödülü alıyordum. Ama asla bu düşüncemi gündeme getirmedim, zaten getiremezdim de.. Bizim zamanımızda lisede edebiyat bölümünü (şimdiki adı sözel) tembel öğrenciler seçtiği için çok sevsem de edebiyatı, matematikte okumak zorundaydım. Öyle ya, lise birincisi olan bir öğrenciye edebiyat o dönem yakıştırılmıyordu (!) Nitekim, sonuçta o dönemin parlayan yıldızı olan tekstil mühendisliğini tercih ettim arkadaşlarımın da tavsiyesiyle, bildiğiniz gibi son bir senedir de mesleğimi yapmıyorum.

Konu nereden nereye gitti?
Bumerang, Insparkus'un online kariyer koçluğu programını hediye edince, ben de kendime bir test yaptım ve gördüm ki eğer şu anda lisede olsaydım, meslek seçme aşamasında bu yardımı alsaydım ne çok işime yarardı.. İşte bu nedenle liseli bir tanıdığınız ya da çocuğunuz varsa mutlaka Insparkus'u tavsiye edin derim. Gerçi Insparkus sadece meslek seçiminde değil, benim gibi mesleğine ara verip kendisine B planı arayan profesyonellere de hizmet sunuyor. 

kariyer yonlendirme

Insparkus ne fayda sağlıyor?

Vizyon, konum ve plan adındaki üç paketiyle arayış içinde olanlara rehberlik ediyor. Bu aşamalarda özenle hazırlanmış sorulara süre kısıtlaması olmadan yanıtlar veriyorsunuz ve kariyer koçunuz bu yanıtlara göre size bir rapor hazırlıyor.

Boş yere zaman kaybetmeyeyim, biraz daha ayrıntılı anlat diyenleriniz için isterseniz yaşadığım deneyimi biraz daha detaylandırayım:

Insparkus'un vizyon, konum ve plan adı altında üç tane paketi var, ben vizyon paketini tamamladım. Birinci bölüm, “yola hazırlık” kısmıydı, hadi bakalım girdik bir yola dedim kendi kendime ve soruları merak etmeye başladım iyice.

Kariyerini tasarlamaya hazır mısın?” dediler ve beni aldılar sanal yolculuğa. İlk soruları “bu kariyer yolculuğundan beklentin nedir?” konusuydu. Sonrasında kariyer çizgisinde nerede olduğumu sordular, ardından varmak istediğim noktayı hayal ettirdiler bana. Sonrasında “geleceğini ısmarla” adımına geçtim. Ses kaydı dinlettiler, hayal gücümü de kullanarak tasarladığım geleceği önüme serdiler. Aslında bütün soruları burada yazmak da istemiyorum, çünkü içinizde bu deneyimi yaşamak isteyenler varsa sürpriz olsun karşılaşacaklarınız diyorum.

 Sonraki adımda vizyon kolajı yaptırdılar. Sonrasında nasıl bir çalışma ortamında motive olacağımı irdeledik beraber. En son aşama ise kariyer alternatifleriydi. Aslında burada ne anlatsam boş, dedim ya kendiniz deneyimlemelisiniz. Bir uzmanla karşılıklı konuşuyor gibi sıkı bir çalışmaydı desem en güzel özeti yapmış olurum sanırım.

Sonuçta “Bugünkü iş hayatında iş ve hayat iç içe geçmiş durumda” cümlesi ile başlayan, ne istediğim konusundaki kafa karışıklığımı sergileyen ve bir takım yönlendirmeler içeren detaylı bir rapor sundular. Bazen bir bilene danışmak gerekir ya, Insparkus da kariyer adımlarında bir bilen olarak, hem de online olmasına rağmen gayet de iyi hizmet veren bir oluşum diyebilirim.

Bu standart paketlerin haricinde bir de ek koçluk hizmetleri var. Kariyer hedefleriniz konusunda ailenizi nasıl ikna edeceğiniz konusundan tutun da kariyer hedefinizi yöneticinize nasıl anlatacağınız konusuna kadar iş hayatında takıldığınız bir çok noktada uzman kariyer koçları yardımınıza koşuyor.

Sözün özü şudur: Kariyer konusunda uzman, size bilimsel anlamda yönlendirme yapacak postmodern bir Güzin Abla'dan tavsiye almak isterseniz, bence değerlendirin bu fırsatı !

Buradan Insparkus'a ücretsiz üye olarak bu güzel hizmetleri yakından tanıyarak başlayabilirsiniz mesela, mutlaka size ya da yakınlarınıza faydası olacaktır.



Başarıyla kalın..


Devamını Oku

14 Mart 2014 Cuma

İş görüşmesine çağırdılar güya!

Nedir bu iş görüşmelerinden çektiğim; ya ben kılı kırk yarıyorum, ya işverenlerin seviyesi iyice düşmüş, ya da işsizlik o kadar üst boyutta ki işverenler görüşmeye çağırdıkları kişilerin birer insan olduğunu umursamıyorlar bile..
Kusura bakmasınlar ama bu sefer afişe edeceğim yaptıkları kabalığı. Afişe edeceğim ki dönüp kendilerine bir çeki düzen versinler! İşe almak için görüşecekleri insana asgari nezaketi göstermeleri gerektiğini öğrensinler. Afişe edeceğim ki en azından beni okuyanlar, iş ilanı verdikleri için burunları havada olan işverenleri iyice tanısın!

Nereden çıktı bu iş görüşmesi demeyin, meraklanmayın; yazmayı bırakıp tekstile dönmek gibi bir karar da almadım. Sadece üzerinde son bir yıldır çalıştığım, epeyce de deneyim kazandığım ve son zamanlarda kariyer sitelerinde sıkça karşılaştığım “içerik yöneticisi” pozisyonu için piyasa ne alemde öğrenmek istedim.

Hata bende, nasıl bir ânıma denk geldiyse, ilanı üstün körü okumuşum sonradan fark ediyorum. Normalde böyle bir ilana asla başvurmazdım.

Her neyse, ilanı Kariyernet'ten aynen kopyalıyorum.


İçerik Yöneticisi (Ref:TK-1121933)1Personel sayısı: 25
BAYAN PERSONELLER ARIYORUZ.Metin yazarlığı konusundan deneyimli,Yaratıcı içerik yazabilecek ve fikir geliştirebilecek,Tasarım değerlendirme ve yönlendirme yeteneğine sahip.
BAŞVURULARReklam metinlerinin oluşturulması,İçeriklerinin kontrolü ve düzenlenmesiİletişim Direktörlüğünce hazırlanan tüm yazılı metinlerin redakte edilmesi, dil bütünlüğünün sağlanmasıKurum içi gelen metin, slogan, ürün ismi gibi taleplerin karşılanmasıYaratıcı içerik fikirleri üretilmesiŞirket içi iletişim sağlayan portal içeriğinin düzenlenmesi, koordinasyonu ve takibiSosyal medya platformlarına yönelik içerik üretilmesine destek verilmesiBasın ve PRa yönelik içerik fikri üretme ve içeriğin oluşturulması
Firmanın ilana eklediği diğer bilgiler:
Pozisyon Tipi: Sürekli / Tam zamanlıEğitim Seviyesi: Üniversite (Mezun), Yüksek Lisans (Mezun), Doktora (Mezun)


patrıonss
Neden böyle bir ilana başvurduğuma pişman oldum?

Her şeyden önce pozisyon için 25 personel alınacakmış, bu demektir ki pozisyon eften püften; muhtemelen de maaşı az olacak! Ben önemsememiştim bu detayı başvurmadan önce.  25 kişiye 2000'er TL maaş verseler (ki anlatılan iş için cidden çok az bir rakam) 50.000 TL eder, sanmam bu kadar vereceklerini.. İyi de nedir bu işlerin piyasası nasıl öğrenebilirim ki görüşmeye gitmeden? Komik bir rakam vereceklerse niye gideyim boşu boşuna görüşmeye! 
 En azından sosyal haklardan bahsetselerdi de bir fikir oluşabilseydi. İstediklerinizi madde madde yazıyorsunuz iyi güzel de vereceklerinizi neden belirtmiyorsunuz sayın işveren?
En azından haftanın kaç günü çalışılacağını, İstanbul gibi ulaşım sorunu olan bir şehirde servis olanağınız olup olmadığını, sigorta yapıp yapmadığınızı, yemek verip vermediğinizi, vereceğiniz ücretin ortalama miktarını belirtseydiniz de beni ve benim gibi birçok kişiyi yormasaydınız olmaz mıydı?
Yok olmazdı elbette, sanki bu bilgiler devlet sırrı! Hadi diyelim şirket sırrı diye düşündünüz, o halde öz geçmişini beğendiğiniz adaylara en azından maille bildirseniz ya, ya da telefonda ön görüşme yapsanız ya! Nedir bu kara düzen, ille de yüzyüze görüşme mantığı! Hayır neyle karşılaşacaklarını bilmeyen adayların hepsini ayağınıza çağırarak elinize ne geçiyor? Bu nasıl bir ego tatminidir?
Bir de şu, ilandaki “bayan personeller” kelimesi.. Şimdi kendi kendime daha çok kızıyorum işte, bu kelimeyi kullanan bir iş yerine hangi gaflet anında başvurmuşum! “Elemanlar aranıyor, erkek olanları tercih etmiyoruz” deyin. “Kadın eleman arayışındayız” deyin. Neden “bayan personeller” diyerek çoğul ve kişiliksiz bir kimlik yaratıyorsunuz? "Kadın" kimliğinden neden bu kadar korkuyorsunuz?

Başvurduktan sonra ne oldu?

Neyse işte ben başvurdum ve geçen hafta perşembe günü cep telefonuma bir mesaj geldi:
Kariyernet'ten gelen başvurunuz için cuma günü 13:00 ile 18:00 arası görüşmeye bekliyoruz. Adres şudur, telefon budur...”

Siz olsaydınız bu mesajı alınca ne düşünürdünüz?

Ben önce sevindim, demek ki eğitimini almadığım bu sektörde, yeterince etkileyici bir cv oluşturmuşum ki beni görüşmeye çağırdılar diye düşündüm. Bu düşüncem sadece birkaç dakika sürdü. Çünkü hayatım boyunca onlarca iş görüşmesine gittiğimi ve hiç birine telefon mesajı ile çağrılmadığımı ayrımsadım. Bu ne demekti, nezaket icabı telefonla ya da maille haber verilmesi gerekmiyor muydu? Kaldı ki bilinmeyen numaradan gelen mesaj silinip giderdi, yani demek ki ben mesajı görmesem umurlarında olmayacaktı; onlar zaten bayan eleman arıyorlardı, beni aramıyorlardı ki!

Gitmedim görüşmeye..

Pazar günü aynı mesaj tekrar geldi cep telefonuma, yine arayan soran yok.


ise girmek icin nelere katlanmak gerekir?

Pazartesi günü öğlene doğru aradım verdikleri numarayı. Dedim görüşmeye çağırıyorsunuz, yeriniz de bana oldukça uzak. Telefonda bir ön görüşme yapamaz mıyız? Dedi olmaz. En azından servisiniz var mı onu söyleyin, yoksa boşu boşuna gelmiş olmayayım dedim. Şirketin sahibiymiş gibi kibirle cevap veren sekreter ( ki şirketin sahibi de iş başvurusu yapan kişiye böyle kibirle davranamaz!) telefonda bilgi veremeyeceklerini söyledi. Sadece servis var mı diye sordum oysa ki, şirket sırlarını anlatsın istemedim! Dedim ki size gayet insani bir soru soruyorum, dedi ki “siz bilirsiniz!

Evet," işine gelirse" dedi yani kısacası sekreter bana.. Belki ben acayip sloganlar bulup acayip reklam metinlerine imza atacaktım, belki harika yazılar yazıp şirketlerini Google'a sevdirecektim. Bu kaba saba davranışları ile beni kaybetmiş oldular, sahi bu firmalar kendilerini ne zannediyorlar?

Mesela bu yazıyı eskaza bu şirketin yöneticisi okusa; ilanı verene, ters konuşan sekretere ne tepki verir?

Bu yaklaşımdaki bir firma, insan kaynağına önem vermeyerek ne kadar başarılı olabilir?

Firmanın kim olduğunu mu merak ediyorsunuz, ben yine de kibar davranıp adlarını yazmadım; ama merak ediyorsanız, yazıdaki ipucundan kim olduklarını kolayca bulabilirsiniz.

Siz siz olun, size saygı duymayan hiçbir işverenle çalışmayın diyorum ve bu günlük ayrılıyorum..


















Devamını Oku

21 Ocak 2014 Salı

Böyle işlerden para kazanıyorlar!

Şu iş hayatı ne kadar da eşitsiz, ne kadar da saçma bir yer, bunca yıldır çözemedim gitti. Birileri tabiri caizse eşşek gibi çalışıyor, birileri çalışıyormuş gibi yapıp entrika ile, yalakalık ile kazanıyor; birileri hiç çalışmayarak çalışanların sırtından geçiniyor, mesela kaçak elektrik kullanıyor, kaçak gecekondularda bedava oturuyor. Birileri zaten hırsızlığı alenen yapıyor, birilerinin sermayesi doğuştan var -ki onları bu yazıya hiç dahil etmiyorum bile- birileri dolandırıcı, birileri politikacı... Bunların hepsine bir şey söyleyebilir, hepsiyle ilgili eleştiriler yapabilirim elbette ama, benim asıl canımı sıkan bir grup var ki, onlara toleransım hiç yok!

Kim mi onlar, yapmayıp eleştirenler! O kadar çok ki onlardan, gelin bir bakalım:

              FUTBOL ELEŞTİRMENLERİ

futbol yorumculari


Dünyanın en ciddi işini yapıyormuş edasıyla takım elbise giyip, kravatlarını eksik etmeyen; neden olayın özüne uygun eşofman giymediklerini bir türlü anlayamadığım futbol eleştirmenlerine, onların yaptığı işe son derece sinir oluyorum. Şöyle bir araştırma yaptım, bu yorumcuların bazıları futbolculardan daha çok para kazanıyormuş. Senelik milyon liraları geçen ciddi rakamlar söz konusuymuş.
Hiç izlemediğim için bilmiyorum ama denk geldiğimde gördüğüm kadarıyla bu adamların çoğu futbolcuları yerden yere vuruyor, neden öyle yapmışmış, o top hiç ofsayta atılır mıymış, efendim niye koşamamışmış gibi gibi.. Birileri bana kızabilir ama bu futbol işini sanki Mars'a füze gönderiyormuşcasına abartıyorlar bence. Olayın zaten özü saçmalık iken bir de bu eleştirmenler konuşuyor da konuşuyor yüksek perdeden. Evet neden onlara çok para verildiğini anlıyorum, izleyicileri gaza getirmek onların görevi, daha çok bilet satılsın diye, daha çok reklam alınsın diye bir nevi ateşleyici görevi görüyorlar. İyi de bu kadar yüksek perdeden atıp tutan bu vatandaşlara birisi de çıkıp “konuşacağına kendin oynasana birader!” demiyor. O çok konuşan, ahkam kesen adamlardan çok daha iyi futbol eleştirisi yapan bir sürü boş kişi  yok mu kahvehanelerde? Sokakta bir araştırma yapsanız, çoğunluğun futbol profesörü (!) olduğunu görürsünüz zaten.
İşte benim sinir olduğum konu bu, haksızlık yahu!! 

                       GURMELER

ye kazan!


Sinir olduğum meslek gruplarından birisi de bu kendilerine gurme ünvanı verilen şahsiyetler. Mutfağa girse belki de yumurta bile kıramayacak kadar beceriksiz olan bu tipler yemeği tadıyor, olmamış diyor.

Kime göre olmamış?  Gurmeye göre olmamış.
Neden olmamış?  Çünkü gurme en iyisini bilir!


Adam, yani gurme şahsiyet gidiyor bir restorana, sofra donatılıyor kendisi için. Her tabaktan bir çatal bir kaşık alıyor, (kalan yemekler ne oluyor acaba?) hmmm bu fena değil, hım hım hım bu olmamış, bunun şekeri çok, bunun karamelize olması lazımdı gibi şeyler söylüyor ve bu yaptığı iş için para alıyor.
Ben de yaparım, siz de yaparsınız, “hım hım hım bu olmamış” demek zor değil ki. Hayır tamam bu işi yapmak için de bir bilgi gerekiyordur falan da emek yok be usta! Yani yemek dediğin şey makine mi ki "hım hım hım bu karamelize olsun" diyen bir gurmenin eleştirisiyle düzelecek? O anda aşçı belki dalmıştır, banka borcunu düşünürken az karamelize etmiştir soğanları, ne bileyim işte o tencereye tuzu çok koymuştur da bir sonrakinde daha az koymuştur veya o yemeğe konan domatesin genleri bozuktur.

Demem o ki, bir yemeği eleştirince ne oluyor? Yani gurmeler olmasa hayatımızda ne değişecek?


Bu eleştirip aslında hiçbir iş yapmayanlar kategorisine fabrikalara danışmanlık satan, basmakalıp danışmanCILARı (!) da eklemek isterim ki bu konu ayrı bir yazıyı doldurur. Zira çalıştığım fabrikalara danışmanlık hizmeti verip de biz çalışanlardan aldıkları bilgileri satarak saftirik patronlara hava basıp deli gibi para kazananları çok gördüm, bunu da yazarım bir ara.

ASLOLAN REKLAM!


Fark ettiyseniz örneklediğim bu 2 meslekte de aslolan şey reklam. Yani yaşadığımız çağda emeğin değeri yok, reklamın değeri çok!

Bir futbol eleştirmeni bir futbolcuyu yerden yere vurduğunda o futbolcunun parasal değeri görece düşüyor!
Bir sinema eleştirmeni bir filmi övünce o film daha çok satılıyor!
Bir gurme bir restoranı övünce o restorandaki yağda yumurta bile 50 liraya satılabiliyor!

Olay bu işte bana göre. Yani kendilerine şunun bunun eleştirmeniyim sıfatını verenler, aslında vahşi kapitalizmin çarklarına yağ döken piyon olmanın ötesine geçmedikleri gibi, boş yere kendilerini de bir şey zannediyorlar.

Komedi mi trajedi mi siz karar vereceksiniz bu duruma elbette ama, benim için tek doğru var:

EMEK KUTSALDIR!

Kalın sağlıcakla.


Devamını Oku

25 Ekim 2013 Cuma

Evden çalışmak kulağa hoş geliyor, ama...

Uzunca bir süredir home-office, yani evden çalışan biri olarak bu çalışma yöntemini anlatabilecek yeterince deneyime sahip oldum. Gelin, evden çalışırken neler oluyor bir göz atalım..
                                    Evden çalışmanın en güzel yanı, patronların olmayışıdır!
                             
patron yok!
 Aslında bizler tembel insanlar değiliz, çalışmayı sevmeyenimiz az. En azından ben, kendi adıma bu kategoride olduğumu söyleyebilirim. Bizleri çalışmaktan soğutan en önemli unsur, bence kendini bilmez patronlar, patronlardan daha da bıktırıcı olan kişiliksiz yöneticiler ve elbette ki çekilmez iş arkadaşları...Beni onlar bezdirdi bu güne kadar..  Bakınız bu yazı ..  
Evden çalıştığınızda, yüzlerini her gün görmek, kaprislerine katlanmak zorunda kaldığınız bu tiplerin hiç biri olmuyor.. Bir tek bu avantajı için bile evden çalışma yöntemi tercih edilebilir bence..

 İstediğiniz yerde çalışabilirsiniz!
Home-office yapılan işler, genelde  benim yaptığım gibi makale yazmak, içerik yöneticiliği yapmak, çeviri yapmak, e-ticaretle, affiliate marketing ile  ilgilenmek şeklinde bilgisayarla  ve internetle yapılabilen işler olduğu için, özellikle yaz günlerinde açık havalarda, parklarda, bahçelerde de çalışmanız mümkün olabiliyor. Yaşasın bedava  wi-fi bağlantıları! Çoğunuz havasız, camsız ofislere tıkılmak zorundayken, freelance çalışanlar, bol oksijen alabiliyorlar. Ama biraz sonra anlatacağım gibi bu pek de kolay olmayabiliyor bazen..
freelancer hayat
Bakınız, adamımız jakuziden ofis yapmış kendisine! Bir ofiste olması gereken her şey ve hatta daha fazlası mevcut yanında.. Bu da bir çalışma tarzı gördüğünüz gibi.. Home-office çalışmak için ille de kendi işiniz olması gerekmiyor ayrıca.. Call-center temsilcileri,  grafikerler, bilgisayar mühendisleri, mimarlar, tercümanlar, organizatörler, pazarlamacılar da bir şirkete bağlı ama özgürce çalışabiliyorlar artık.. Bu çalışma tarzı her geçen gün yaygınlaşıyor.. Ofis giderleri azaldığı için patronlar memnun, çalışanlar da patronları görmediği için memnun.. Aslında herkes memnun..

Home-office 7/24 full time iş!!
evden-calisinca-zaman-durur
Şimdiye kadar güzel taraflarından bahsettik, ama maalesef her şey öyle güllük gülistanlık da olmuyor evden çalışınca.. Zamanınızı iyi değerlendiremezseniz, bu zavallı gibi günde 15-16 saat çalışırken, hatta işinizin başında uyuklarken kendinizi bulmanız işten bile değildir. Çalıştığınız müşterilerinize, ya da şirketlere sizin de normal insanlar gibi mesai saatleriniz olduğunu iyi anlatmanız lazım. Kendi prensiplerinizi baştan belirleyip, bu prensiplere öncelikle kendiniz uyacaksınız ki, onlar da sizi anlayışla karşılayabilsinler. Bu işlere ilk başladığımda gece dörtlere kadar çalışıyordum, müşterim de gecenin 23:00'ünde mail atıyor, işi bir iki saat içinde yetiştirmemi rica ediyordu.Tabii ki kendisini kırmıyordum, zaten tek müşterim vardı! Bu böyle bir kaç ay devam etti, işlerde deneyim de kazanmaya başlayınca kuralları koyan ben olmaya başladım. Acil işleri geri çevirdim, kapasitemi zorlamaktan vaz geçtim.. Özgür olmak için home-office çalışmayı tercih edip, çok daha uzun süreler çalışmanın içinde kendinizi bulmak istemiyorsanız, bu konuya özen göstermeniz şart! Ben bu konuda kendimi iyi disipline ettim diyebilirim. Sabah erkenden kalkıyorum, kahvaltımı yapıp işlere başlıyorum. Gerçi öğle yemeği molası verdiğim pek söylenemez ama, gün içinde en geç 18:00'de işi bırakıp paydos ediyorum..



home-office calisirken yalnizsiniz!
 Fabrikalarda çalıştığım dönemlerde bilgi-işlem departmanında çalışan, genelde ukala, kendini bilgisayar dahisi olarak gören, yaşları ne olursa olsun ergen kişilikli olduklarını düşündüğüm tiplerden nefret ederdim.. Bin bir yalvarmayla sorunları çözerlerdi. İtiraf edeyim, home-office çalışmaya başlayınca zaman zaman “keşke olsalardı” dediğim oldu.. 
Home-office çalışırken bir sorunla karşılaşınca yardım alabileceğiniz kimse olmuyor maalesef. Ama zaman içinde bu sorunları da aşmayı öğreniyorsunuz. Sanal dünyada, yüzünü hiç görmediğiniz yardımsever insanlarla tanışıyorsunuz, karşılıksız yardımlaşmanın güzelliğini yaşıyorsunuz.. Bir çok teknik konuda ister istemez bilgi sahibi olmaya başlıyorsunuz.. Aslında sabırlı iseniz, bu sorun size zaman içinde avantaj olarak geri dönebiliyor. 
evden calisan pejmurde kisi

 Home-office çalışırken kendinize özen göstermez, dağılırsınız!
İşte benim yaşadığım en büyük sorun bu! Sabah pijamalarla oturuyorum bilgisayarın karşısına, akşam üzeri markete gideceksem değiştiriyorum ancak üzerimi.. Gerçi avantajı yok mu? Var elbette.. "Bugün  ne giysem acaba?" derdiniz yok.. Makyaj yapmak ya da traş olmak zorunda değilsiniz.  Acayip de ekonomik oluyorsunuz elbette.. Bir kadınsanız, örneğin eskiden on günde bir manikür yaptırırken, ayda bire indiriyorsunuz bu döngüyü.  Sokağa pek çıkmadığınız için yeni bir mont, yeni bir bot almak zorunda kalmıyorsunuz mesela.. Ama işte aynaya bakınca bütün bu büyü bozuluyor! Kendinizi öyle bakımsız, dağınık, özensiz görünce "yahu ofiste mi çalışsaydım!" çelişkisine düşüyorsunuz ister istemez.. Yani evden çalışmak için  öz disiplin şart! 
     
anti-sosyal olabilirsiniz!
  Home-office çalışırken anti-sosyal olma tehlikesine dikkat!

   Öncelikle çevrenize işsiz olmadığınızı, evde çalıştığınızı anlatmanız epey bir zaman alır. İlk başlarda tam da işinize yoğunlaştığınız zamanlarda sizi ararlar:
"Hadi gel dışarı çıkalım, hava güzel.. Nasılsa çalışmıyorsun" derler mesela.. İşinizin olduğunu, çalışmanız gerektiğini anlamaları epey bir zaman alırken, siz de bu duruma ister istemez sinir olursunuz.. Siz bu tür teklifleri reddettikçe zaman içinde arkadaşlarınız da bu durumu kanıksarlar ve sizi aramamaya başlarlar.. İlk aylarda özellikle eski iş arkadaşlarınızı görmek istemediğiniz için bu sakinlik size de iyi gelir. Bir kaç ay daha geçince, bu sefer siz aramaya başlarsınız, onlar "Şimdi telefonu kapatmam lazım, müşteri geldi, çok işim var" falan demeye başlarlar.  Derken derken bir de bakmışsınız ki kimseyle görüşmez olmuşsunuz! Hayatınızda artık "cuma gecesi iş çıkışında bir yerlere gidelim" gibi  spontan teklifler yer almamaya başlar.. Arkadaşlarınız, "Nasılsa üşenir ve gelmez" diye sizi aramazlar, arasalar da cidden üşenirsiniz. Zaman içinde bakkal, manav haricinde hiç bir yere gitmez olursunuz.. İşte bu nokta, tehlike çanlarının çalmaya başlayacağının göstergesidir.. Kalabalıklar her zaman iyi değildir ama insanlara da ihtiyacımız var nihayetinde.. Dedim ya, denge ve öz disiplin olmadan evde çalışmak zordur!                                                       

evden para kazanmak
Evden para kazanmak kolay değil!

Bu kadar zor yanları olduğunun farkına varmayanlar veya başka çaresi olmayanlar, zannediyorlar ki evde para kazanmak kolay iş! Kimse pembe hayaller kurmasın bence, hiç de öyle kolay değil bu işler. Evde bir şirketin elemanı olarak çalışıyorsanız, evet düzenli bir işiniz ve geliriniz olabilir. Ama evden kendi işinizi yapacaksanız, cidden çok fazla emek sarf etmeniz gerekiyor.
Öncelikle  evden yürütebileceğiniz bir mesleğiniz veya yeteneğinizin olması lazım. Yıllarca mühendislik yapmış ve bunun haricinde ne yapacağını bilmeyen biri olarak, aylarca internetten evde nasıl para kazanılacağını araştırdım ve sonunda "yazmak" gibi bir yeteneğim olduğunu fark ederek bu işlere soyundum. 

Aslında burada söylemek istediğim şey, "herkes nasıl yapıyorsa ben de yaparım" diyenlerin çoğunun kendilerini ve yeteneklerini iyi tanımamaları..

Daha önce de söylediğim gibi bir çok mailler alıyorum,"Sizin gibi ben de yazarak kazanmak istiyorum" diyenlerden.. Ama bazılarının yazdıkları iki satır e-posta bile, yazma konusunda ne kadar yeteneksiz olduklarını, basit dil bilgisi kurallarını bile bilmediklerini  gösterebiliyor. Üzülüyorum da aslında, ama yapacak bir şey yok elbette.. Herkes bir şekilde para kazanmak istiyor çünkü.. Ama dediğim gibi bir işe başlamadan önce o işte ne kadar yetkin olduğunuzu rasyonel bir bakış açısıyla test etmeniz lazım. Balıklama atlarsanız bir işe, hem hayallerinize, hem çabalarınıza, hem de zamanınıza cidden yazık olur! 
Her neyse konuyu dağıtmadan söylemeliyim ki, home-office çalışırken, işi kaytarma özgürlüğünüz olmadığını bilmeniz gerekir. Yani "çok kar yağdı, yollar kapandı" gerekçesiyle ofise gitmediğinizde maaşınız çalışır ama, evden yaptığınız işleri zamanında teslim edemezseniz para kazanamazsınız!
Evde çalışırken, hastalanıp rapor alma lüksünüz de olmaz.. Eğer sosyal güvenceniz yoksa, kenarda köşede paranız da yoksa;  sağlık sorunlarıyla karşılaştığınızda evden çalıştığınız için pişman olabilirsiniz. 
"Yazmak, çizmek, tasarlamak, tercüme etmek"  gibi bir yeteneğinizle para kazanmayı hedefliyorsanız, kendinizi müşterilerinize kanıtlayana kadar geçen sürede işiniz sürekli olmayabilir, kazandığınız paralar da emeklerinizin karşılığı olmayabilir. Zaten öncelikle müşteri bulmak için iş ilanlarını kovalamak zorundasınız. Kendinizi tanıtmanız lazım, bir yerlere başvurmanız lazım.. Pes etmemeniz lazım.. 
 Yani her işe başlarken nasıl ki çaba ve sabır gerekiyorsa, bu işlerde de aynı durum söz konusu.. Başlarda karşı tarafın isteklerine boyun eğmek zorunda kalacağınızı, kendinizi kanıtlayana kadar çok fazla özveride bulunacağınızı kabullenmeniz şart! Aylarca dürüst, güvenilir bir müşteri bulamayacağınızı da bilerek başlamalısınız bu işlere..

Sonuç olarak demeliyim ki, sabırlı ve çalışkansanız, yeteneğinize ve öz disiplininize güveniyorsanız, başarmamanız için hiç bir sebep yok aslında..

Bu uzunca yazıdan sonra merak ediyorum, home-office çalışmaya başlayacak mısınız?

Herkesin mutlu olacağı işlerde çalışması dileğiyle, sevgiyle kalın..





Devamını Oku

24 Ekim 2013 Perşembe

Sektör bitiyor, sayın bakan mutlu mu acaba?

Uzunca bir süredir mesleğimi bir kenara attım. Halbuki ne yüksek puanlarla girmiştik Ege Tekstil'e zamanında.. Tıpla neredeyse eşitti tekstil mühendisliğinin puanı, mezun olunca ne de çok paralar kazanmıştık.. Tekstili öve öve bitiremiyorlardı bir zamanlar.. Lokomotif sektör diyorlardı, ihracat şampiyonu sektör diyorlardı, milyonlarca insanın istihdam edildiği sektör diyorlardı!
tekstil-bitti
"Çin'e uygulanan kotalar kalkacak, bir şeyler yapılması lazım!" diye 2005 yılında kısık da olsa sesler yükselmeye başladı ama kimse kılını kıpırdatmadı maalesef.. Hatta ne oldu biliyor musunuz, sektörün dışında olduğunuz için belki de bilmiyorsunuzdur.. Gazetede haberi okuyunca başımdan aşağıya kaynar suların döküldüğü o ânı  ben çok iyi hatırlıyorum..
Evet, belki inanamayacaksınız ama, bu ülkenin maliye bakanı,

Bırakalım da ucuz iş gücü olan tekstili de Çin'liler yapsın” dedi.. 

Evet, aynen bu cümleyi kullandı; Google araştırması yapabilirsiniz isterseniz. Yıllardan 2007 falandı yanlış hatırlamıyorsam. Bu cümle öylesine sarsmıştı ki beni, hiç unutamıyorum gerçekten de.. O bakan, hâla  aynı koltukta oturuyor ve yılların ihracatçısı bir çok fabrika batmaya devam ediyor ne yazık ki..  
tekstil-bitti

 Bu sözlerin söylenişinden çok değil kısa bir süre sonra devasa tekstil firmaları teker teker battı, canlı şahitlerden biriyim.
Bu linke tıklayarak,  sadece 2008 yılında kapanan iplik fabrikalarını ve bu olayın nedenlerini görebilirsiniz.
 Sayın bakan, çalışan milyonlarca insanın akıbetinin ne olacağını düşünmeden, sektörü bir kalemde çizdi attı! Ne kadar içler acısı bir durum değil mi sizce de! 
 Eskiden tarım üretimleriyle, kendi kendine yeten ülke olması ile övünç duyulan yurdumuzda,  pamuk dışarıdan ithal edilmeye başlandı. Girdi maliyetleri, ssk ve vergi oranları hızla artarken, düşük kur politikaları ise ihracatçının her geçen gün hızla kan kaybetmesine neden oldu.. Kur düşük olunca, emekle üretip ihraç eden değil; oturduğu yerden ithal edip üzerine  yüksek kârlar koyan tüccarlar ise kısa sürede zengin oldular. Çin ve Uzak Doğu'nun  zorlayıcı  fiyat rekabetine  önlem alınmaması ise olayın tuzu biberiydi. Olan tabii ki tekstilde çalışan insanlara, üretime  ve ülke ekonomisine katkıda bulunmaya çalışan sanayicilere oldu, sayın bakana bir şey olduğu yok ki! 

"Sanki bu ülkede seri füze üretiliyor, ağır sanayide çağ atlamışız, dünyadaki markalara fason imalat yapmaktan öte üretimlerimiz varmış;  sanki her sene onlarca yeni fabrika açılıyormuş, katma değerli imalata geçmişiz gibi;  milyonlarca insanın ekmek teknesi olan tekstil sektörünü bakan kolayca aşağılayabiliyor" diye düşünmüştüm kızgınlıkla o zamanlar..  Bu gün, internette gezinirken bir de ne göreyim! 
Aynı sayın bakan, milyonlarca çalışanı etkileyen bu tarihi gafından yıllar sonra, yani 22 temmuz 2013 günü yine inciler döktürmüş. Diyor ki:

2013'te ürettiğimiz mini uydunun 1 kilosu = 6 ton tekstil değerindedir. Katma değer zincirinde yükselmeliyiz
 İşte buyrun,  bu açıklamalara tesadüfen rastladığım bir haber sitesinde buraya tıklayarak kendi gözlerinizle  okuyun! 

 Sormak isterdim sayın bakana,

 "Binlerce insanın işini kaybetmesi, çalışanların ise maaşlarının her geçen gün daha da erimesi,  yüzlerce fabrikanın kapanması size bir şey ifade ediyor mu acaba? Tekstil sektörünün yerine hangi sektörü koydunuz, inşaatı mı? İnşaat ve imalat arasındaki ayrımı fark edebiliyor musunuz?   Yoksa siz, sadece kasaya giren paraya mı bakıyorsunuz, peki ama ya insanlar ne olacak?" 

 Uydu üretmişiz bir tane, 6 ton tekstil değerindeymiş!!

Bir sektörün yok olup gitmesi, ayakta durmaya çalışan tekstil fabrikalarındaki maaşların her geçen gün kötüye gitmesine yakından şahit olduğum için,  sayın bakanının gelir durumunu kabaca araştırayım dedim.

2008 yılında çıplak olarak ( harcırahlar, ek ödenekler, özel sağlık sigortaları, bedava cep telefonu görüşmeleri, ev kiralarının devlet tarafından ödenmesi ..vs hariç) sayın bakan ortalama 8876 TL alıyormuş. Bu günse eline 12070 TL maaş + 8000 lira civarında emekli maaşı ile birlikte çıplak 20.000 lira civarında ve belki de daha fazla para geçiyor. Çünkü bilmeyenlerinize hatırlatayım, milletvekilleri yaşları ne olursa olsun, 2 yıl çalıştıktan sonra emekli olabiliyorlar. 25 yaşında vekil ol, 2 sene çalış ve yıllarca çalışan bir çok kişinin rüyasında göremeyeceği bir maaşı ömür boyu al, istersen yan gel yat! Ya da vekilliğe devam et, hem maaşın hem emekli maaşın çalışsın!  Yağma Hasan'ın böreği!  Sakın bana "politika yapıyorsun " falan diye eleştiride bulunmayın.. Sağcı, solcu, ortacı her kim olursanız olun, bu durumu onaylayacağınızı sanmıyorum çünkü...

 Çalışanlar %3 -4 zammı ancak alırken veya bırakın zammı, aynı maaşa çalışırken; bırakın çalışmayı iş bulamazken;  vekil maaşları ne güzel katlanıyor, farkında değil misiniz?

Sayın bakan hiç kusura bakmasın, can çekişen tekstil sektörüne hâla dil uzatmaya devam ediyorken, naçizane ben de kendilerinin gelir durumuna şöyle bir bakayım dedim..

Aslında ben bu gün sizlere home-office çalışmanın artı-eksilerini anlatacaktım, konu tekstille başlayınca tutamadım kendimi.. Mesleğimi gereğince yapamıyor olmaktan muzdaripliğim depreşti.. Konu nerelere vardı kendiliğinden! 

Sürç-i lisan edip kafanızı şişirdiysem affola..

Her şeye rağmen sinirlenmeden geçireceğiniz günlerde, siz yine de sevgiyle kalın..






Devamını Oku

25 Mart 2013 Pazartesi

Cahil Cesareti'ne bilimsel yorum: Dunning Kruger Sendromu

cahilin cesareti için aynada gördüğü..
Mutlaka iş hayatında sizinle aynı pozisyonda çalışan, ya da sizin üstünüz olan cahil tiplere denk gelmişsinizdir. Pozisyonun gerektirdiği hiç bir bilgiye sahip olmadıkları yetmezmiş gibi bir de ahkam keserler buldukları her fırsatta ve kendilerinden emin tavırlarla.. Aslında bu tiplere gündelik siyasi hayatta, aile meclislerinde, arkadaş gruplarında da sık sık rastlamışlığınız vardır. Her şeye hakim bir tavırla yüksek perdeden konuşurlar, asla aksi fikirleri onaylamazlar. Eleştirileri asla kabul etmezler ve her zaman her işin kendileri için çok kolay olduğunu düşünürler. Örneğin karmaşık hesapları bir çırpıda çözen iş arkadaşı için “ alıyor eline hesap makinesini, iki tık tık, bir şık şık tamam; ben alasını yaparım” derler. Oysa o arkadaşının çözebildiği problemin ne içerdiğinden bile haberleri yoktur. İngilizce anlamında bilgileri “how are you?” dan bir adım ileridir ama İngilizce'yi çok bilirmiş gibi insanlara şov yaparlar; komik duruma düşerler ama öyle cahildirler ki anlamazlar bu durumu bile. Kendini bilmezlik had safhadadır. Ben onlar için “öz güvenleri tavana vurmuş” söz öbeğini kullanmayı severim; halk dilinde bilinen “ cahil cesareti” kavramı da onları anlatan güzel bir deyimdir. Sadece bizim topluma özgü değil, evrensel anlamda sayıları milyonları bulan bu tiplerden Amerikalı iki psikiyatrist Justin Kruger ve David Dunning de çok rahatsız olmuşlar demek ki, bilimsel bir deney yaparak kendi teoremlerini geliştirmişler. O kadar ünlü bir çalışma ki bu; “DUNNING KRUGER SENDROMU” tanımlamasıyla artık günlük konuşmalara bile karıştı. Bu iki psikiyatristin yaptığı çalışma sonunda ortaya çıkan sonuç, kelimesi kelimesine şöyle:
“CEHALET, GERÇEK BİLGİNİN AKSİNE, BİREYİN KENDİNE OLAN GÜVENİNİ ARTTIRIR”***
“Yaptıkları araştırmalar sonunda ortaya çıkan bulguları okuduğunuzda tam da bu bulguları doğrulayan onlarca insan eminim ki gözünüzün önünde belirecektir.
  • Niteliksiz insanlar, ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
  • Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.
  • Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan acizdirler.
  • Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle arttırılırsa, aynı niteliksiz insanlar,niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.”***
      Dunning ve Kruger, metin çözme, araç kullanma, tenis oynama gibi konularda yaptıkları araştırmalarını Cornell Üniversitesi'ndeki öğrenciler arasında bir test yaparak sürdürmüş. Öğrencilere normal bir test sınavı yapmışlar ve her öğrenciye sorulan klasik soruyu sormuşlar:
“Sınav nasıl geçti?”
 gibi basit bir soruymuş bu.
Alınan yanıtlarsa tahmin edeceğiniz üzere çok ilginç olmuş. Soruların onda birine bile yanıt vermeyi beceremeyen öğrencilerin kendilerine olan güveni şaşılır derecede yüksekmiş ve yanıtları “ soruların %60'ını yaptım, aslında kötü bir günümdeydim yoksa daha çok yapardım” şeklinde olmuş.
Soruların %90'ından fazlasını doğru bilenler ise alçak gönüllü bir şekilde “ soruların %70'ine doğru yanıt verdim” demişler. Bu testin sonunda ünlü Dunning- Kruger Sendromu metni yazılmış:

İŞİNDE ÇOK İYİ OLDUĞUNA YÜREKTEN İNANAN “YETERSİZ KİŞİ”, KENDİNİ VE YAPTIKLARINI ÖVMEKTEN, HER İŞTE ÖNE ÇIKMAKTAN VE ASLINDA YAPAMAYACAĞI İŞLERE TALİP OLMAKTAN ASLA RAHATSIZLIK DUYMAZ!. AKSİNE, HER ŞEYİN HAKKI OLDUĞUNU DÜŞÜNÜR!”***

Bu çalışma, 2000 yılında psikoloji dalında Nobel Ödülü almış..
Bu tipler için dilimizde güzel bir karşılık da bulundu: “ Kifayetsiz muhterisler”.. Özetle
“ yeteneksiz, ama hırslı” olarak adlandırabileceğimiz bu tiplerin hırstan o kadar gözleri kararmıştır ki; başarıya giden yolda her türlü entrikayı çevirebilecek, insanları gözünü kırpmadan ezip geçebilecek, onları bir çırpıda harcayabilecek, iftira atabilecek, kullanabilecek kapasiteye sahiptirler. Bilgi eksikliklerini kendilerini överek, ya da sanal bahaneler üreterek örtbas etmekte üzerlerine yoktur. Dunning&Kruger'in öğrencilerle yaptığı çalışmada aldığı cevap gibi “ bu gün iyi günümde değilim, aslında çok daha iyisini yaparım” şeklinde savunma mekanizmaları vardır.
İş hayatında, politikada ve pek çok yerde maalesef bu “kifayetsiz muhterisler”in yükselişi de çok hızlı olur. Bilginin getirdiği şüpheci yaklaşımla kendilerini geri çekerek, aslında yapabilecekleri işlerde ön plana çıkmayan, fazla alçak gönüllü davrananlarsa “ hırs eksikliği” nedeniyle iş hayatında patronlarının gözünden düşer, siyasi hayatta kitlelerin “ pasif” damgalamasına maruz kalırlar.
Çünkü günümüzde başarı maalesef hırs kavramıyla neredeyse özdeş kullanılır hale gelmiştir.
Kifayetsiz muhterislerin  en önemli özelliklerinden biri de kendilerini değerlendirme zaaflarıdır. Kendilerini dev aynasında görmelerine en iyi örnekse çalıştıkları şirket için kendilerini bir kurtarıcı gibi lanse etmeleri, yönettikleri halk için de kahraman olduklarını sanmalarıdır... İşin belki de en trajikomik yanıysa patronların ve de kitlelerin bu insanları övmesi, hırslarından dolayı ödüllendirmesi, gerçekten başarılı olanları ya da olabilecekleri göz ardı etmeleridir.
Sonuçta eğitimli, bilgili ve bir o kadar da mütevazi insanlar iş hayatına ya da politikaya küsmüş birilerinin onları keşfetmesini beklerken, meydan maalesef cahil ve hırslı olanların at koşturduğu bir sirke dönüşür...
Bildiğim tek şey, hiç bir şey bilmediğimdir” diyen Sokrates'e ve “ Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır” diyen Bertrand Russel'e selam olsun diyor, Onlar'ın bu düşünceleri karşısında bir kez daha saygı ile eğiliyorum..

*** Teori metni alıntıdır.
Devamını Oku

7 Şubat 2013 Perşembe

"BEN YAZDIM" ADLI OKURUMA CEVABIMDIR; İŞ/MESLEK NEDİR ?

İlk günden bu yana değerli yorumlarıyla sitemize katkıda bulunan, " ben yazdım" takma isimli okurumun aşağıda alıntıladığım yorumundan " aklınızdaki iş tanımı nedir ?" sorusuna bu yazıda yer vermek istiyorum. Çünkü o kadar kapsamlı sorular sormuş ki, her biri ayrı yazı konusu olacak derinlikte..

Merak ettim aklınızdaki iş tanımı nedir? iş nedir? iş yeri neresidir? maaş neden verilir? kaldı ki,mecbur muyuz birinin bize maaş vermesine, bir şekilde gördüğümüz üniversite eğitiminin bütün hayatımıza karar ve yön vermesine? 

bekliyorum bundan sonraki yazılarda : sen mühendissin/ mimarsın/ doktorsun/ master yapmış adamsın ne işin var böyle boş şeylerle uğraşıyorsun/neden böyle giyiniyorsun/neden onunla konuşuyorsun gibi yargılarla üniversiteyi hayatımızın tek hedefi ve sonucu yaparak bizi küçücük bir dünyaya sınırlamaya çalışanlar için, evde yazar elinden çıkmış bi kalın kazak giydirmenizi..



İş nedir,  neden çalışırız  ?

İş, yani "meslek" deyince hayatımızı sürdürebilmek için gereken parayı kazanabileceğimiz uzmanlık alanı geliyor aklımıza.. Meslek kavramı taa çocukluğumuzdan itibaren bir ideal olarak işlenir beyinlerimize.. Annelerimiz bizi "okuyacak, doktor olacak, mühendis olacak, eczacı olacak...vb. benim oğlum / kızım " diye yetiştirir. Hiç bir anne baba, çocuklarının geleceğini hayal ederken onların az para kazanacağı bir mesleği olmasını, daha kötüsü işsiz güçsüz bir serseri olmasını ya da son noktada sokaklardan çöp toplayarak geçinmesini arzulamaz elbette. İşini gücünü bırakıp uzak bir köyde sebze meyve yetiştirerek para kavramından uzak yaşayan özel insanlardan değilseniz eğer, paraya ihtiyacınız var çünkü.. Bu parayı kazanmanın da yolu iyi bir meslek sahibi olmaktan geçiyor. Aksini düşünürsek, ben de isterdim herkes sevdiği  şeyleri üretsin kendi çapında; para kavramı olmasın, ihtiyaçlar ortak bir havuzdan karşılansın, herkes eşit olsun..Thomas Moore'un idealize ettiği Ütopya'nın çeşitli varyasyonları var elbet benim gibi düşünen bir sürü insanın hayal dünyasında.. Ama maalesef öyle değil yaşanan gerçekler..Gerçekler çok katı; 

        Bir işin olacak, para kazanacaksın..

Bu kadar basit işte; para kazanmak için bir işin olacak, olmak zorunda.. "İnsanlığa katkım olsun, kazancı önemli değil" temelinden yola çıkarak bir iş tutturan kaç kişi vardır bilemiyorum. Belki Afrika'ya yardıma giden idealist doktorları, ücra bir köyde gece gündüz çalışan öğretmenleri koyabiliriz bu kategoriye.. Ya geriye kalan milyonlarca insan? İnsanlığa katkı sunmak için çalışan bir borsa broker'ı düşünebiliyor musunuz? Ya da  bankacılar, kuyumcular, silah tüccarları, politikacılar, futbolcular, tefeciler ve daha neler neler..

İyi bir yaşam standardı oluşturabilmek için başlar meslek macerası. Diğerlerinin arasından sıyrılabilmek için de  okuruz yıllarca.. Her ekstra donanım, ekstra para demektir çünkü.. Ya da öyle zannederiz. Hoş artık günümüzde donanımlı insan sayısı o kadar fazla ki, dört dil bilip de asgari ücrete razı olmak zorunda kalan insanlar var maalesef.. Maaş konusundaki bir sonraki yazımızın konusu olsun bu da..

Her dönemin yükselen meslekleri vardır.. Bir dönem inşaat sektörü patlama yapar örneğin, herkes inşaat mühendisi olmak ister. Doksanlı yılların başında endüstri mühendisliği çok popülerdi mesela, günümüzde pek tercih edilmiyor.. Bir dönem de herkes işletme okuma yarışındaydı.. Neden popüler olur bu meslekler? Çünkü kazancı iyidir, çünkü iş bulmak kolaydır. Sonra o meslekte doyma noktasına ulaşılır ve günümüzde  ziraat mühendislerinin kaale alınmaması gibi; doksanlı yılların başlarında astronomik rakamlarla çalışan, günümüzde ise sektörün batması nedeniyle iş bile bulmakta zorlanan tekstil mühendislerinin durumu gibi noktalara gelinir.. İş hayatının kendi dinamikleri bunu gerektirir çünkü..

Meslek kavramının para kazanma  haricinde saygınlık boyutunu da yadsıyamayız kuşkusuz. Toplumda yer edinebilmenin, kabul görmenin de aracıdır iş kavramı. Toplumdaki etiketinizdir çünkü. Yeni tanışılan insanlara "adınız ne?" sorusundan sonra " mesleğiniz ne ?" sorusu yöneltilir. Hoş ben insanları yaptıkları işe göre değil, karakterleriyle değerlendirmeye çalışırım. Nice doktorlar vardır, çevresindekileri aşağılayan; nice yazarlar vardır, kendini kaf dağının tepesinde gören; nice gazeteciler vardır, gerçekleri çarpıtan..  Ama toplumun geneli böyle mi? Bir doktora, eczacıya, mühendise, avukata, bankacıya duyulan saygı; namusuyla sokakta simit satana, pazarda limon satana, merdiven temizleyen gariban işçiye ya da mahalledeki emlakçıya gösterilmez ..

Aslında yaptığınız iş, biraz  karakterinize de yapışır, zaman içerisinde bakış açınızı da değiştirir. Yıllarca benzer evrakları benzer dosyalara koyma işi yapan bir memuru düşünün.. Sizce o memurun özel hayatında araştırma, geliştirme gibi kavramlar olabilir mi ? Sizce o memur, evinde düzensiz, özel hayatında serseri olabilir mi? Hiç sanmıyorum.. Ya da işkence yapmak zorunda kalan bir gardiyanı düşünün. Sizce evinde şefkatle davranabilir mi? İşinde gereken şiddet, yapışmaz mı karakterine de? Sürekli entrika çevirerek kendine yer edinen bir politikacıyı düşünün, özel ilişkilerinde de uygulamaz mı aynı yöntemleri? Tam tersine sürekli sevgi şiirleri yazan bir şairi düşünün, bakış açısı derinleşip hoş görülü olmaz mı çevresindekilere?
 Belki de tam tersi olmuştur; düşünün.. Yani yapılan iş karaktere yapışmamış, karaktere göre iş bulunmuştur. Şiddete meyilli adam gardiyan olmuş, kendine verilen işi yapmanın ötesine geçmek istemeyen pasif karakter memur olmuş, doğuştan entrikacı şahsiyet de politikacı olmuştur.. Başlangıcı nasıl olursa olursa olsun, o iş bir şekilde karakterle bütünleşir zaman içinde.. Benim şahsi görüşüm budur sayın okuyucu..

--------------------------------------------------------------

Sevgili " ben yazdım",


Umarım "sizce iş nedir?" sorunuza yanıt verebilmişimdir. Bu kavram üzerinde yorumlarınızdan sonra ortak bir noktaya gelebilirsek, bir sonraki yazıda da maaş konusunu kendi penceremden irdelemeye çalışacağım. Kalın sağlıcakla...

Devamını Oku