tüketim toplumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tüketim toplumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ağustos 2018 Perşembe

Koca Koca Yalanlar ve Sayıklamalar


Yeni bir dizi çıkmış, adı “Koca Koca Yalanlar”. Geçen gün yorgun argın işten gelince, kafa dağıtma amaçlı zap yaparken ilk bölümüne denk geldim. İzledim, eğlendim. Çok mu güzeldi, tartışılır. Ama eğlenceliydi en azından. Dizide eşlerini aldatma eğilimli adamların söyledikleri yalanlar ve bu nedenle düştükleri garip haller anlatılırken, bir taraftan da evlenme meraklısı genç kızların söyledikleri yalanlar ve evli adamlarla birlikte olan kadınların yaşadıkları durumlar esprili bir dille konu ediliyordu. Adı üzerinde, “Koca Koca Yalanlar” üzerine bir komedi yapılmıştı anlayacağınız. İzlerken bir taraftan da el alışkanlığı ile Twitter’a baktım, aman aman neler denmiş dizi hakkında! Vay efendim ahlaka aykırıymış bütün bu anlatılanlar, vay efendim erkekleri aldatmaya teşvik ediyormuş dizi, vay efendim ülkemizde kadınlar evli erkek peşinde miymiş, vay efendim şarap kadehini bile sansürleyen RTÜK neredeymiş… Şikayet hattının telefon numarasını yazanlar mı dersiniz, ekmek parası için dizide yer alan oyunculara “Böyle rezil bir senaryoda (!)” yer aldıkları için hakaret edenler mi dersiniz… İ

Sosyal medya çağı böyle bir şey işte. O gün en çok konuşulan konular, yaygın kullanımıyla “TT” yani “trending topics”  neyse hoop galeyana geliyoruz, o konular hakkında bilip bilmeden, çoğunlukla da kopyala yapıştır şeklinde atıp tutuyoruz. Bir konudan sıkılınca hoop en çok konuşulan diğer konuya atlayarak sosyal medya dünyasının gündeminden de geri kalmamış oluyoruz.  Emeğe saygıymış, karşı taraf incinirmiş kimin umurunda ki… “Yaz kabağa koy tabağa ye sabaha” şeklinde bir hayat formatı içindeyiz anlayacağınız.

Herkesin zevki ve beklentisine elbette karşılık gelmez her şey. Bu mümkün olabilir mi zaten! Tek tip miyiz, robot muyuz, yoksa robotlaştırılmak istenenlerden miyiz…  Yani yukarıdaki dizi örneğinden gidersek, beğenmeyen  kapatır izlemez. Eğer beğenmediğini belirtmek istiyorsa da bunu saygı çerçevesinde, eleştiri dozunu iyi ayarlayarak yapar olur biter. Ama yok, böyle olmuyor işte! Son yıllarda bir moda var ülkemizde. Herkes kendi fikrini en doğru olarak kabul ediyor ve kendinden olmayanı direkt ötekileştiriyor. Hatta bununla da yetinmiyor hakaretler yağdırıyor. Kendi fikrinde olmayanı kolayca vatan haini bile ilan edebiliyor. Karşı tarafı dinlemeye, anlamaya çalışırsanız, hele de empati kurmaya, üstüne üstlük hemhal olmaya kalkışırsanız vay halinize! Evlerden ırak olsun, hemen “monşer” damgasını yapıştırıverirler alnınıza. Sonra da uğraş dur; bu damga lazer ışınlarıyla bile temizlenmez. Öyle kalıcı bir mürekkebi var ki!

 Bütün bunlar olup biterken bense  tedavülden çoktan kalkmış “saygı temelindeki” dinozorlaşmış düşünce yapımda ısrar etmeye ve de azınlıkta kalmaya inatla devam ediyorum.  Örnek mi istiyorsunuz; mesela “Yüz yüze geldiğimde ne söyleyebilirsem onları yazarım sosyal medyada ”  diyorum. Bu kadar da netim yani!

Nerden nereye geldik. Yazdıklarım böyleyse kafamın içi kim bilir ne haldedir.  (Zavallı beyin hücrelerim, affedin beni. ) Aslına bakarsanız derdim konuya başlarken örneklediğim gibi  dizi falan değil elbette, derdim başka. Derdim büyük.

 Tüketim toplumunun tüm iğrençliğini dört bir yanımda hissetmekten gerçekten de çok yorgun düştüm.  Yine yukarıdaki dizi örneğinden gidecek olursam, siz benim diziyi savunuyormuş gibi konuşmalarıma bakmayın. Bu tür dizilerin aslında izleyicide iz bırakacak lezzetli bir sanat eseri yaratma amaçlı ortaya çıkarılmadığını gayet de iyi biliyorum.  Diğer her şeyde olduğu gibi günümüz dizilerinde de“Tüketilsin, bitsin, yenisi  gelsin. Araya ne kadar çok reklam alınırsa o kadar iyi” mantığı hakim elbette. Nerede o Çemberimde Gül Oya'lar... “Best Seller” denilen kitaplar da aynı durumda. Sabun köpüğü gibi konuları olan, süslü kapaklı bu kitapları okuyanların aklında da büyük olasılıkla bir şey kalmıyor. “Yaz şarkısı”  dedikleri müzikler farklı mı sanki!  Ekseriyetle havalı ismi olan beach club’larda çalınan bu şarkıların, içilen şemsiyeli kokteyllerden pek de farkı yok bana kalırsa. İçiyorsun unutuyorsun, dinliyorsun unutuyorsun. Yaşadığımız çağ zaten “unutma” zemininden beslenmiyor mu? Tükettiğini unutacaksın  ki benzeri önüne sürüldüğünde yeni bir şeymiş gibi hevesle satın alıp yine para veresin! Yaşadığın kötü deneyimi unutacaksın ki benzer politikaları ısıtıp ısıtıp önüne sürdüklerinde yine aynı partiye oy veresin! Gibi, gibi, gibi…  Koca koca yalanların içinde kaybolan kum taneleri değil miyiz  zaten, neyiz ki biz…


Olayın çok boyutu var. Mesela her şeyin maddi bir karşılığı olduğu için, para ya da zaman harcayanlar, tükettikleri şeyi sosyal medyada acımasızca eleştirme hakkına da sahip oluyor doğal olarak. Yine dizi örneğinden gidersek; bir saatlik dizi izlemek için en az kırk beş dakika reklam izlemek zorunda bırakılan, dolayısıyla da “izleyici” statüsünden “müşteri” statüsüne geçirilen bizler de sosyal medyada “Bu konu hiç olmamış, o başrol oyuncusunun saçı ne öyle, ahlakı bozuyor bu dizi hemen kaldırılsın…” şeklinde çemkirmeyi kendimizde hak görüyoruz.

“İyi güzel de peki sen bu dünyanın neresindesin?” diye sorarsanız, yine cevabım net;

“Vücudum içeride, kafam dışarıda!”


Ne güzel söylemiş Murathan Mungan yıllar önce:

“Ya içindesindir çemberin, ya da dışında yer alacaksın…” diye.

Bense dışında kalamıyorum, içine giremiyorum, girmeyi zaten istemiyorum!
Sonra da “Niye daha sık yazmıyorsun?”  ya da “Neden insanlarla görüşmüyorsun?” dediklerinde söyleyecek lafım sözüm olmuyor.

Galiba “Koca koca yalanlar” dan ibaret olan bu kocaman sahnede, ne yapacağını bilemeyen insanların esrikliğiyle pek bi’ içime savruluyorum…


NOT: Çok karmaşık bir yazı oldu farkındayım.  Dedim ya savruluyorum diye. Kafasının içi savrulanın dışavurumsal yazısında giriş, gelişme ve sonuç olur mu hiç!,

Affola... 






Devamını Oku

14 Şubat 2016 Pazar

Bergüzar'lara inat, yaşasın 14 Şubat!

Evet yine geldi 14 Şubat. Beklediğinizi söylemeyeceğim; yani 14 Şubat, kapitalizmin alışverişe teşvik günüdür demeyeceğim. Çünkü bu söylemin de içi boşaltıldı, artık zengin klişesi oldu. Bize de farklı şeyler söyleme gerekliliği doğdu. Dolayısıyla, az kazanan herkes doya doya 14 Şubat'ı kutlasın, doya doya tüketsin diyeceğim. Neden mi? Bergüzar Hanım yüzünden! Hayatındaki tüketim unsurlarını olabildiğince azaltmaya çalışan ben bile, sayesinde kendimle çeliştim bu sene. Yani "doya doya 14 Şubat kutlayın" deyip sizleri şaşırtmışsam, bunun tek suçlusu Bergüzar Hanım'dır!


Yaşasın 14 Şubat Bayramı!

Pek magazin takip etmem ama geçenlerde gözüme çarptı, Bergüzar Hanım'a sormuşlar Sevgililer Günü hakkında ne düşündüğünü : Bana sormayın, dünyanın en saçma günü. Tüketim günü olduğu için sevmiyorumdemiş. “Pardon, oynadığınız dizilerden bölüm başına aldığınız yüzbinlerce tele'yi tüketmiyor musunuz Bergüzar Hanım?” diye sormak isterdim kendisine. Sanki minimal bir hayat yaşıyor da hanımefendi, tüketim gününe karşı çıkıyor! Oysa kimbilir kaç kadın, Bergüzar Hanım'ın saçlarını savura savura tanıttığı şampuan reklamından etkilenerek, kimbilir kaç lirasını bırakmıştır kozmetik dükkanlarında? Hem tüketim toplumunun ikonik yüzlerinden olacaksınız, hem de tüketime karşı olduğunuzu söyleyeceksiniz öyle mi? Hem saçma reklamlarda yer alarak insanları tüketime teşvik edeceksiniz, hem de “tüketim günü saçma” diyeceksiniz. Dünyanın en saçma çelişkisi değil midir bu duruşunuz? 


En sevgilin benim sevgilim!

Bu ülke kutuplaştıysa, bence sadece politikacıların nefret söylemleri yüzünden olmadı. Çok kazananlarla az kazananlar arasındaki makas açıldı hızla bu sistem sayesinde. Ve çok kazananlar, kazançlarını basın ile az kazananların gözüne gözüne sokmaktan çekinmediler. Hava attılar “life style” dergilerinde evlerini, malikanelerini göstererek; hangi diziden kaç para aldıklarını, nasıl zengin bir hayat yaşadıklarını ilan ederek... Ünlüler basın yoluyla, ünsüzler sosyal medyada paylaştıkları yeme, içme, gezme, satın alma fotoğraflarıyla... İnsanlar bu kadar deli gibi tüketiyorsa, birilerine öykünmelerinin bu durumda o kadar çok payı var ki! Bergüzar Hanım, oyunculuk anlamında karşılaştırılır mı bilemem ama, neredeyse Hollywood starları seviyesinde paralar kazanırken, set işçileri asgari ücrete talim ediyor. Set işçilerinin ve ülkedeki herkesin maaşı da Bergüzar Hanım gibiler ile aynı oranda artsaydı, kendisini alkışlar ve söylediği şeyden dolayı şapka çıkartırdım. (Bergüzar Hanım kusuruma bakmasın, bu yazıda kendisini sık sık örnek olarak gösteriyorum. Ee haftada yüzküsur bin lira kazanıp sonra da tüketim gününe karşı olduğunu beyan etmenin bu kadarcık bir bedeli olmalı artık. Mesleğin yan etkisi diyelim. Hap gibi yani, faydası var ama azıcık baş ağrısı yapıyor! Daha doğrusu bu söylemim şahsına değil, pozisyonunadır; hakaret olarak algılamasını istemem.)


Ay lav yu, ay lav yu, du yu lav me, yes ay duuu..

Nerede kalmıştım, evet böyle şeyleri gördükçe, eskiden karşı olduğum 14 şubat kutlamalarını teşvik edesim geliyor gerçekten de! Bir tarafta neredeyse sonsuz denilecek tüketme kapasiteleriyle her gününü Sevgililer Günü gibi geçiren Bergüzar Hanım gibiler var; diğer tarafta da senede bir gün Sevgililer Günü bahanesiyle tüketme lüksünü yaşamak isteyenler var. Kimden yana olmamı bekliyorsunuz, “Bravo Bergüzar Hanım'a, ne güzel de söylemiş, 14 Şubat tüketim günüdür” mü demeliydim. Derdim gerçi de, rol çaldı benden ve benim gibi orta sınıf mensubu insanlardan. Daha doğrusu birisi yaşam standardına göre konuşmuyorsa, ben buna çok bozuluyorum. Lüks içinde yaşayıp Marksizm'den bahsedenleri nasıl kaale alasım gelmiyorsa ve kendileriyle inceden inceye eğleniyorsam, asgari ücretin 100 katını bir haftada kazanıp “14 Şubat tüketim günüdür” diyenleri de kusura bakmasınlar kaale alamıyorum.


Bir tek kalp yeter bize!

Aslında Bergüzar Hanım'a teşekkür de etmem gerekiyor. Sayesinde 14 Şubat'a farklı bakıyorum bu sene. Gül mü alınması gerekiyor, alalım kardeşim! 50 lira vermeyelim de pazarlık yapalım ama alalım fena mı! 14 Şubat mumları mı yakılması gerekiyor, onu da yakalım! Senede bir gün sevgi sözcükleri uçuşsun havada, romantik şarkılar çınlasın dört bir yanda! Madem kapitalist düzende yaşıyoruz, tadına varalım azıcık, bizim de hakkımız değil mi? Hatta abartalım, her yıl 14 Şubat'ta karnavallar düzenleyelim, sokaklara dökülelim, eğlenelim, coşalım.

Ya dışındasındır çemberin
Ya da içinde yer alacaksın...” Demiş ya sanatçı Murathan Mungan, ben de diyorum ki;

Bergüzar'lara inat, yaşasın 14 Şubat!”

Bu özel güne  en yakışan şarkı ve görüntülerle sizleri başbaşa bırakıyorum, mutlu pazarlar...


Devamını Oku

22 Haziran 2015 Pazartesi

Çorbayı TÜKETTİKTEN sonra...


Sabahleyin haberlere bakıyordum, beyaz önlüklü bir uzman, ramazanda nasıl beslenilmesi gerektiğini anlatıyordu. Tam hatırlamıyorum ne söylediğini ama şöyle şeyler duydum:

Günde mutlaka 8 bardak su TÜKETMELİYİZ, iftarda sebze TÜKETMELİYİZ. Ara öğün olarak sütlü tatlı TÜKETEBİLİRİZ. İftarda çorbayı TÜKETTİKTEN sonra biraz dinlenip  salata TÜKETMEK faydalıdır...!


Tdk Sözlüğe baktım, ben mi yanlış biliyorum acaba diye, şöyle diyordu TÜKETMEK sözcüğünün karşılığında:

Bu durumda beslenme uzmanının önerilerini şöyle anlamak lazım:

Günde 8 bardak suyu harca, iftarda sebzeleri bitir, sil süpür yani, sütlü tatlıları canından bezdir, çorbayı hızla yok et!

Zaten realite de böyle değil mi?

Neredeyse 34 bedeninin de altına düşmüş, güzellik ikonu genç kıza mikrofon uzatılıyor:

Formunuzu nasıl koruyorsunuz?

 Kız anlatıyor: “Alkali sü tüketiyorum, eehmm şey, sonraa, ara öğünde 2 badem tüketiyorum, kahvaltımı tükettikten sonra gidip koşu bandında o aldığım kalorileri bir güzel yakıyorum...

Hay bin kunduz! “Kendini tüketmişsin, beyninden sinyaller geliyor haberin yok!” diyesi geliyor insanın!

Dil, yaşantının gerçekten de yansıması... Doğayı, kaynakları ve her şeyi o kadar tüketir hale geldik ki, artık dilimizde de sonuçları oluştu bu kötü dönüşümün. İşin acı tarafı ise kimse bu durumu eleştirmez hale geldi. Yoksa algılarımız da mı tükeniyor biz farkına varmadan?

Ağaçları tüketip yerine taş kuleler yığıyoruz, suların doğal akışını tüketip üzerlerine enerji üreten saçma tesisler konduruyoruz, yetmiyormuş gibi denizleri tüketmeye kalkıp kumla dolduruyoruz içlerini, üzerine daha fazla taş dikmek için! Madenleri oydukça oyuyoruz, tükensin istiyoruz yerin altı da, daha çok altın, daha çok elmas olsun istiyoruz!
 Ormanları kesip yollar yapıyoruz,  daha çabuk tüketmek için daha çok araba geçsin diye...

Bütün bunların sonunda doğal olarak beslenme uzmanı şahsiyet de çıkıp "günde 3 tane elma tüketin, siz tüketin gerisine karışmayın” manasına gelen “bilimsel” açıklamalar yapabiliyor!

Neden bu kadar tüketiyoruz, ihtiyacımız kadarını alıp, aldıklarımızı yerine koysak ya? Suyu yararlı olduğu için içsek, tüketmesek; sebzeleri afiyetle yesek doymak için ama ihtiyacımız olmayan kısmı tükenmeden yerinde dursa, ilişkilerimize özen göstersek, ilk çıkar çatışmasında birbirimizi yok ederek tüketmesek!



Yine “sıfırcı edebiyatçı” gibi oldun diyeceksiniz, “çok takılıyorsun” diyenleriniz bile olacak. İnanın gıcıklığım üzerimde olduğu için değil, bu durum bende hıçkırık yaptığı için söylenme gereği hissediyorum...

Biz ne zaman böyle dönüştük? Peyniri- ekmeği yemeyi bırakıp ne zaman tüketmeye başladık?
8 bardak suyu TÜKETİNCE başımız göğe mi eriyor?
İnsanlarla olan ilişkilerimiz TÜKENE TÜKENE nereye varacak?


Obur bir canavar olan kapitalizm, doğayı, güzelim dünyamızın yerüstü ve yer altı kaynaklarını tükete tükete ilerlerken beynimizin loblarına da saldırıyor! Aman sakın biz biz olalım, bu canavara karşı aklımızı bari koruyalım...


Devamını Oku

23 Eylül 2014 Salı

Koton'un rezil reklamları yayından kaldırılsın!

Koton'un “Çocuk kafası, Çocuk modası” reklamını ilk gördüğümde nefret ettim ve bu konuyu blogumda mutlaka yazmalıyım dedim kendi kendime. Benim yazı işi biraz geç kaldı, fakat bu arada internete şöyle bir baktım da Pedagoji Derneği reklamı durdurması için Koton'a mektup yazmış, Twitter'da #kotoncocuklarımızıkullanma etiketi ile tepkiler yağmış, Change.org'da imza kampanyası açılmış. Demek ki bu ülkede hâlâ Koton Kafasında(!) olmayan sağduyulu insan sayısı az değilmiş, ne güzel dedim kendi kendime.



Daha geçen gün hatırlarsanız ilkokul günlerinden bahsedip kendi aramızda nostalji yaparken, yerli malı haftasında muz pahalı olduğu için okula götürmek ayıp karşılanırdı diye konuşuyorduk. Geldiğimiz noktaya bakın, şaka gibi! Bir giysi markası çıkıyor, “Bir beden büyük almayın, seneye de giymem, moda neyse onu giyerim” sloganını küçük bir kız çocuğuna söyletebiliyor! Üstelik o kız çocuğunu küçük bir kadın gibi giydirerek, bir ton makyaj yapıp büyük bir kadın bakışları ile resimlerini çekerek yapıyor bu işi.

Sosyal medyadaki tepkiler ve Change.org'daki imza kampanyası sonrasında Koton yetkilileri lütfedip şöyle bir açıklama yapmışlar:

Koton müşterilerini dinlemeyi ve onların görüşleriyle uygun şekilde hareket etmeyi ilke edinmiş ve bugünlere bu yaklaşımla başarılı bir şekilde gelmiştir. Son reklam kampanyamızda kullandığımız ve imza kampanyanızda bahsi geçen sloganımızı dün akşam itibarıyla iletişim faaliyetlerimizden çıkardığımızı ve bu sloganı içeren billboardları değiştirdiğimizi bilgilerinize sunarız.

Müşterilerimizin görüş ve istekleri Koton için her zaman yönlendirici olmaya devam edecektir. Saygıyla duyururuz.

Koton

Ne yapmış, sadece “seneye de giymem” sloganını değiştirmiş, oysa reklam baştan sona çocuklara korkunç mesajlar veren rezilliklerle dolu ve hâlâ televizyonlarda dönmeye devam ediyor.
Reklamda verien mesajların hepsi birbirinden berbat, hangi birini anlatsam ki!
İyi ve pahalı marka giyinen insanların nasıl ayrıcalıklı olduğunu anlatıyor, parası olanın bir üst sınıf muamelesi göreceğini söylüyor, satır aralarında "iyi giyinmezsen seni adam yerine koyan olmaz" diyor, "dış görüntün güzel olmalı" mesajı veriyor, yani "parası olan mutlu olur" demeye getiriyor,“okumadan yazmayı öğrendi” şeklindeki argo tanımlama ile küçücük çocukların birbirlerine kur yapmasını ima ediyor, pedofilinin yaygınlaşmasını hiçe sayarak resmen çocukları cinsel obje gibi kullanıyor. Ayrımcılık konusunda insanlık adına yapılabilecek ne kadar hata varsa hepsini yapıyor reklam, hem de fütursuzca! 
Reklamı daha fazla anlatmayı içim kaldırmıyor açıkçası!
Bir rezillik, bir soytarılıktır gidiyor anlayacağınız. Para kazanmak için çocukların masumiyetini hiçe sayan bu rezillikler, kapitalizmin sonuçları maalesef! Bu rezil reklamlarda çocuklarının oynamasına izin veren aileleri ise zaten anlamak mümkün değil! Biz de saf gibi “efendim eskiden okula muz götürülmezdi, çünkü alamayanlara ayıp olurdu” diye nostalji yapıyoruz. Heidi masumiyeti ile büyüyen bir nesiliz çünkü, Winx kızları, mankenler, starlar yükselen değer olmuş çoktan! Harbiden de dinozor kafa kalmışız... 


Yüksek perdeden konuşmak moda ya, ben de sesleniyorum aynı onlar gibi, belki sesimi duyan olur:

  • Ey RTÜK, reklamlarda bütün bu rezillikler olup biterken efsaneleşmiş Kemal Sunal'ın “eşşoğleşşek” gibi  komik ve nispeten çok daha masum bir lafını sansürleyeceğine dön de bir bak bakalım, Koton gibi markalar çocuk istismarını nasıl gözümüze gözümüze sokuyor?
Yok, onlara bir ceza vermezsiniz tabii ki, çünkü kapitalist değerlere övgü yapıyorlar, ne suç işliyorlar ki? “Bol bol tüket, daha da çok tüket, en fazla sen tüket!” mesajını veriyorlar gayet masumca(!) Çocuklar tüketmeye  teşvik edilmeli ki sistemin çarkları dönsün, çocuklar marka fetişisti olsun ki o devasa devasa yapılan AVEME' ler yaşasın değil mi! Zira bir beden büyük alınıp da seneye de aynı giysiyi giyen çocuklar, büyüdüklerinde tutumlu olurlar, sonra kim gider aveme'lere değil mi?

Pardon RTÜK, şikayetimi geri alıyorum, sizi meşgul etmeyeyim böyle saçma şeylerle, sistem yürüsün, çocuklar birbirleriyle  kıyasıya zenginlik rekabeti etsinler, güçlü olan güçsüzü ezsin, yoksulların canı çıksın! Hatta hınç yapsınlar, zenginlere düşman olsunlar, ellerinden bir şey gelmezse de Bonzai var, ekstazi var, sarma vaar, tiner vaar, bir şekilde yollarını bulurlar elbet!

Yeter ki sistem yürüsün!

Hay bin kunduz!


 Not: Change.Org'daki imza kampanyasına destek vermek isterseniz, burada.


Devamını Oku