İstanbul'da yaşamak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul'da yaşamak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak 2016 Salı

İstanbul'dan İzmir'e uçma maceram!

Sabah 7:45'de uçak kalkacaktı. Alarmı beşe kurdum, buna hiç gerek yoktu aslında. Zira beynim alarm gibidir; ben kurarım 06.00'ya, uyanırım 05.58'de! Bilinçaltım değişik mi işliyor, yoksa çok mu abartıyorum sorumluluklarımı bilemiyorum. Bir randevuya geç kaldığım pek görülmemiştir. Tahmin edeceğiniz üzere bugüne kadar hiç bir uçağı ve otobüsü de kaçırmışlığım yoktur. Ama o sabah neredeyse kaçırıyordum. Neden mi, çünkü İstanbul'da yaşıyorum!

Sabah beşte kalktım, hemen hazırlanıp on beş dakikada Havataş durağına gittim. 05.45 servisine bindim. Trafik yok, etraf bomboş, hafif yağmur yağıyor ama yol şahane! 06.30'da havaalanındaydım. Ne diyor yetkililer, “iç hatlar için bir saat önce havaalanında olun! ” Tam zamanında oradaydım işte. Herşey normal seyrinde ilerliyordu. Maceram tam da bu noktada başladı; zira içeriye adımımı atar atmaz öylece kalakaldım. Abartmıyorum, o saatte mahşeri bir kalabalıkla karşılaştım.  İnsanlar stresliydi, uzun bir kuyruk oluşmuştu giriş kontrolünde. Ne olduğunu anlamadım önce, nasılsa vaktim çoktu. Sakin sakin kapıdan girdim, check in yaptırmak için Pegasus sırasına girmeye kalktığımda ise iyice afalladım. Kuyruk almış başını gidiyordu! Karşılıklı iki kontuarı var Pegasus'un, sıraya sığmayan bizleri karşı kontuara aldılar. Fazla telaşlı da değildim aslında, nasılsa vaktim vardı ya! Karşı kontuara gittiğimde gördüm ki, orada da durum farklı değil! Bir görevli “bagajı olmayanlar check in işlemlerini sarı makinelerden yapsın!” diye anons edince, yük taşımaktan hoşlanmayışıma bir kez daha memnun olarak sarı makinelere yöneldim. Sırt çantam vardı sadece, bir de büyükçe omuz çantam. Sırt çantam da olmasa iyiydi gerçi ama, İzmir'de bir gece kalacağım için ona mecburdum. Şemsiye, pijama, yedek gömlek, çorap ve çamaşır... İnsan sırt çantasında başka ne taşır ki! Bazıları bütün hayatını taşıyor gerçi, ben onlardan değilim; sırtımda yükler olsun istemiyorum!



Sarı makinelere uçuş bilgimi girmek için telefonumda Pegasus'dan gelen e-postayı buldum. Çok güzel bir program hazırlamışlar, adını soyadını rezervasyon kodunu yazıyorsun, hoop uçuş kartın çıkıyor saniyeler içinde. Teknolojinin nimetlerine teşekkür ederek, nasılsa vaktim var diye yavaş adımlarla kapılardan önceki ikinci kontrol noktasına doğru yürümeye başladım. İçimden de “bir dahaki sefere mutlaka online check in yaptırmalıyım” diye geçiriyordum. Teknoloji bize kolaylıklar sundukça iyice tembelleşiyoruz. İki dakikalık “check in” işlemini evde yapsaydım ne iyi olurdu oysa, çay içmeye vaktim kalırdı diye düşündüm. Ne kadar iyi niyetliymişim, çay içeceğimi hayal ediyormuşum!
Niye böyle anlatıyorum ki? “Check in” değil “giriş işlemleri” demeli aslında. Hiç yakışıyor mu bana böyle İngilizce sözcüklerle konuşmak! Global dünyanın sonuçları hep bunlar! Beynimizi ele geçiriyorlar günbegün! 

Etrafıma bakınarak yürürken, beyaz giysili insanların çokluğunu gördüm. "Demek ki havaalanı yoğunluğu umre nedeniyleymiş" dedim. Neyse canım, ne olacaktı ki, nasılsa uçuş kartımı da almıştım!

 Defalarca geçtiği köşeyi dönünce, nasıl bir şeyle karşılaşacağından emin olamayan insanların yaşadığı yerdir İstanbul!

Bunu nasıl unutabilirim? Kapılardan önce ikinci kontrol noktası vardır ya hani Sabiha Gökçen'de; tek kişilik labirent gibi döne döne geçilen yoldan sonra arama yapılır ve uçağın kalktığı kapılara gidersiniz. Ben şimdiye kadar hiç o noktada kuyruk olduğunu görmemiştim. O dönen yere gelmek için tam 3 sıra kuyruk vardı o sabah! Ama nasıl üç sıra! Yüzlerce insan bekliyordu tespih boncukları gibi! Saat 6.45'di ve uçağa 7.15'de binmem gerekiyordu. Yarım saatte kontrol noktasına gelmem gerçekten imkansızdı! Çünkü sıra ilerlemiyor, dakikalar içinde kuyruk uzadıkça uzuyordu. İnsan çaresiz durumlarda kural tanımazmış, temel içgüdüleri devreye girermiş. Bunu yaşayarak doğrulamış oldum. Gözüm döndü resmen, yanyana üç sıra halinde uzanan kuyruğun aralarında bir yerde aniden 5 erkeğin olduğu bir noktada durdum ve dedim ki onlara:

Hayatımda hiç böyle bir şey yapmadım, üniversitedeyken yemek kuyruğunda kaynak bile yapmadım, çok utanıyorum ama araya girebilir miyim?”

İçlerinden biri “bizim için fark etmez, arkadakilere sormak lazım” dedi. Arkada yüzlerce insan! Hangi birine sorayım! Baktılar halim kötü, bir diğeri “tamam tamam hadi girin!” dedi. Böylece medeniyetsiz, bencil bir insana yakışan deneyime adımımı atmış oldum. Başkalarının hakkını alarak uçağa yetişmeye çalışan ben, bu yaşanan rezilliğin tam da içindeydim işte...

Öğrenci deyimiyle bana "kaynak yapanlar", anladığım kadarıyla beş arkadaşlardı ve bir başka şehre toplantıya gidiyorlardı, eğlenceli tiplerdi, kendi aralarında şakalaşıyorlardı.  Bir taraftan şakalarına kendi kendime gülümserken, diğer taraftan  strese girmeye başladım. Saat 7 oldu, onbeş dakika sonra uçağa binmem gerekiyordu ve o döne döne geçilen labirentimsi yere gelmiştim nihayet ama, kontrol noktasına ulaşabilmem için önümdeki onlarca insanın işinin bitmesi gerekiyordu. Yan tarafta bir  adam, ilk uçağını kaçırmış, ikincisini de kaçıracağını söylüyordu ve bana “sizin uçağınız kesin kaçar!” dedi. 

“Evrene negatif enerjiler göndermeyin, kaçmayacak benim uçağım!” dedim O'na. Meğer uçaklar tam zamanında kalkıyormuş, kimseyi beklemiyorlarmış.

Ben dahil hiçbirimiz o sıkışıklığı protesto etmedik. Bizi büyülemişler, bizi inandırmışlar, İstanbul'da yaşamanın böyle bir şey olduğunu bilinçaltımıza işlemişlerdi. Beğenmezsek kapı oradaydı! İstanbul demek trafik demekti, İstanbul demek sorunlar demekti, İstanbul'da yaşamak demek, hoyratça davranışlara alışmak demekti. Kelle koltukta var olmaya çalışan, kendi derdine düşmüş, bir yerlere yetişmeye çalışan telaşlı insanlar bütünüydük.

Derken bir mucize oldu, hiç tanımadığım bir adam o daracık labirent yolda kollarını iki yana açarak bana yol verdi ve seslendi diğerlerine :

Yol verin, uçağı kaçmak üzere olanlara yol verin!”

İnanamadım, gerçekten inanamadım, işte İstanbul'un sürprizlerinden biriyle karşı karşıyaydım, İlle de hep kötü şeyler olacak değildi ya! Bu sayede, bu adını bilmediğim iyilik meleği sayesinde, 7.05 gibi kapılardan önceki kontrol noktasına gelebildim. 


Yerlerde galoşlar... Sıranın neden ilerlemediği ayan beyan ortadaydı. Çünkü ayakkabı kontrolü vardı. Kış günü herkesin ayağında bağcıklı botlar, uzun çizmeler, haliyle sıra ilerlemiyordu! Peki niye böyleydi? Çünkü bir gün önce, yani 12 Ocak 2016 günü Sultanahmet'te bir canlı bomba patlamıştı! 

Bu şehirde insanlar gülsün istemiyorlardı! İnsanlar korku içinde yaşasın, kimse kimseye güvenmesin istiyorlardı! İnsanlar sokağa çıkmasın, seyahat etmesin, şehre turist gelmesin, medeniyet  uzak bir ütopya olsun! Burası bir Avrupa şehri değil, ortadoğunun karanlık dehlizlerinden olsun istiyorlardı!

 Bu olayın üzerine bir de lodos gelmiş, dünkü iptal olan yüzlerce sefer bugüne sarkmıştı! Amma gün bulmuştum ben de seyahat etmek için! Ama olsun pes etmeyecek, moralimi bozmayacak, evrene negatif enerjiler göndermeyecektim. Öyle de yaptım, artık o saatte 
“Amaca ulaşmak için her araç yasal ve ahlakidir!” diyen Makyavelizm'in yılmaz bir neferiydim! Merak etmeyin; ruhumu şeytana satmadım, sadece kısa süreliğine anlaşma yaptık...  Çünkü İstanbul'da yaşayınca bazen böyle anlaşmalar yapmak gerekiyor, çünkü kuralsızların şehri burası. Çünkü kibar olmaya kalktığınızda üstünüzden birileri sizi ezip geçiyor. Tabii hep böyle değil, her yerinde böyle değil. Mesela Kadıköyümde böyle değil, ama İstanbul'un genelinde böyle! Burası, gittikçe medeniyetten uzaklaşan garip bir yer, ama umudum var. Düzelecek elbette, birbirlerine şapka çıkararak selam veren 40'lı yılların insanları elbette bir şekilde geri gelecek!

Ayakkabımı çıkartmamak için uygun bir bahane bularak kontrol noktasından geçtiğimde, uçağa binmeme sadece 5 dakika vardı. Allahtan yakın bir kapıya gitmem gerekiyordu. Kan ter içinde kapıya gittim, tam 7.15'di saat. Yani biniş saatim gelmişti. Bindim, yerim ortadaydı, olsun dedim, yetiştim ya! Bir fotoğraf çektim bulutların arasından!



İndiğimde, kontrol sırasında bana "kaynak" yapan, teşekkürü borç bildiğim 5 arkadaşın üçünü önümde konuşurken gördüm. Demek onlarla aynı uçaktaymışız. Kulak misafiri oldum:

Abicim o son kontroldeki labirent sırada soldan dönmeyeceklerdi, bak kaçırdılar işte!”

Kendi kendime gülümsedim, sola dönünce kaçan uçak, sağa dönünce yakalanabiliyordu, demek kader böyle bir şeydi.  Maceralı bir yolculuktan sonra İzmir'e kavuşmuştum sonunda. Bu gelişimde İzmir ile İstanbul arasındaki medeniyet farkını o kadar iliklerime kadar hissettim ki! Bu yazıya sığmayacak kadar çok gözlemim oldu İzmir hakkında. Kendimi başka bir ülkedeymiş gibi hissettirdi bana İzmir. Ve dedim ki :

İstanbul'da bize layık görülen bu hoyrat muameleyi gerçekten de hak etmiyoruz! İstanbul gibi güzel bir şehir nasıl da acınası hallerde!”

Bir sonraki yazımda İzmir'de yaşadıklarımı anlatacağım. Sevgi dolu ve medeni bir dünya dileğiyle bugünlük benden bu kadar.

Kar yağsın lacivert düşlerimize...






Devamını Oku