küçük mutluluklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
küçük mutluluklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2014 Çarşamba

İzmir'den boyoz geldi, evde bir bayram havası..

boyoz ve İzmir
Boyoz kutusunu açınca mutluluk saçıldı etrafa..
Dün, tam da öğle yemeğine çıkacakken kargo getirdi boyozleri. Poşetin dışından bile geliyordu kokuları burnuma. 
 Aslında bencil biri değilimdir, paylaşmayı severim. Ama ne yalan söyleyeyim; dün öyle olmadı. Kaptığım gibi kutuyu, hızlıca gittim eve. Çünkü boyozdü söz konusu olan, alelade bir börek değildi ki!  Boyoz demek İzmir demekti, İzmir demekse geçen yıllar, anılar, bir sürü şey demekti. Açsaydım boyoz kutusunu iş yerinde, belki de beğenmeyeceklerdi İzmir'e gönlü düşmemiş olanlar. 
 “Bu biraz fazla yağlı, ığykk
 diyeceklerdi muhtemelen ve boyoz küsecekti.. Dedim ya, o bir yiyecek değildi, bu eziyeti yaşamamalıydı. Açmadım boyozleri ben de iş yerinde; gönderen sevgili  dostum Demet'e coşku içinde teşekkür ederken dediğim gibi hızlıca eve gittim. Kutuyu açtım, hiç ısıtmadan yedim ayaküstü iki tanesini. O anda mutluluk hormonlarım sanki cisimleşmiş, gözle görünür hale gelmişti desem abartmış olmam sanırım. O anda ne kilo derdi, ne diyet ne başka şey vardı kafamda..
 Sadece İzmir'in imbatı eksikti...

Geçenlerde yine ansızın boyoz özlemim kabarmış ve Facebook sayfama boyoz resmi koyarak “Ahh, olsa da yesek” yazmıştım. Blogosfer'den arkadaşım Sevgili Gülşah Hanım, “ben getireyim” demişti tüm içtenliğiyle sağ olsun.. Aslında otobüs saati uysaydı, hem kendisiyle tanışırdım, hem de seve seve kabul ederdim boyoz teklifini.. Dedim ya, boyoz bir börek değil çünkü, boyoz İzmir'in ta kendisi benim gözümde.


Boyoz da ne ola ki demeyin, o tarifsiz bir lezzet

1400'lü yıllarda Türkiye'ye göç eden Seferad'lar getirmişler İspanya'dan boyozu. Tabii ki sadece İzmir'e değil, İstanbul'a da, Anadolu'nun başka yerlerine de götürmüşler beraberlerinde kültürlerinin parçası olan bu tarifi. Ama bir tek İzmirliler benimsemiş bu tadı, dolayısyla İzmir'de ticari ürün olmuş boyoz, zaman içinde de İzmirlileşmiş.. Boyozcu Avram Usta'ymış İzmir'lilere boyozu sevdiren.
İspanyolca küçük ekmek anlamına gelen “bolloz” müş asıl adı, çift -L- İspanyolca da -Y- diye okunurmuş, yani onlar da -boyos- dermiş bu lezzetli yiyeceğe.
 İnternetteki tariflere aldanmayın bence, evde kolay kolay yapılacak bir şey değil çünkü boyoz. Bir videosunu görmüştüm, küçücük hamuru ellerinde savura savura, mermer tezgaha çarpa çarpa, oklava merdane olmadan incecik ve kocaman, ama cidden kocaman bir yufka haline getirerek yapıyorlar bu böreği.. Öyle her yiğidin harcı değil yani boyoz yapmak.. 

İzmir'e gidecek, deniz kenarında bir çay bahçesinde yiyeceksiniz boyozu. Yanında sıcacık bir çay, elbette haşlanmış katı yumurta ve sevdiğiniz bir  dostunuz, yüzünüzde imbatın serinliği, sokaktan geçen güzel ve kendine güvenli İzmir'li kızlar olacak.  Bir yerlerden "gevreeekçii, taze  gevrekleeerim vaar!" diye sesler gelecek kulağınıza..  Hatta üşenmeyip ardından Kemeraltı'nda közde sakızlı kahve içeceksiniz... Başka türlü çıkmaz boyoz keyfi; börek yemek isterseniz zaten boyozle işiniz olmamalı..

boyozler
Bu sabah kahvaltım böyleydi..
İstanbul'a ilk geldiğim yıllarda şekerli kürt böreğini görünce şaşırmış, boyozun yokluğuna ise hiç alışamamıştım. O zamanlar anlamıştım her yerin kahvaltı kültürünün farklı olduğunu. Kahvaltı ise mutluluk demekti Cemal Süreya'nın en sevdiğim şiirinde söylediği gibi..
 Ne demişti: 
" Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem, Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı” 
değil miydi o kocaman anlam içeren kısacık şiir..

Biz İzmir'deyken üzerine şeker dökülen börek bilmezdik, aslında açma da bilmezdik, simit de bilmezdik.. Bizim uzun sade böreklerimiz vardı, boyozlerimiz vardı haşlanmış katı yumurtayla birlikte satılan, kumrumuz vardı ve elbette bir de gevreğimiz ..


Bakmayın böyle içtenlikle İzmir'den söz edişime, İzmir'de doğmadım ben.. Ama yıllarca yaşadım bana göre  kutsal olan o şehirde. İzmir'de yaşayan, boyozun değerini bilen herkes tıpkı benim gibi kendini İzmir'li sayar zaten, kalpleri Ege'de kalanlarız biz. Hayalimizde Ege'nin sahil kasabalarından birinde yazarak çizerek yaşlanmak vardır. Ev yapımı kırma zeytin görünce dayanamaz, gördüğümüz bütün otları zeytinyağı-limon-sarımsak üçlüsüyle harmanlayıp yemek isteriz. Haa bir de bayılırız Yunan müziklerine..

Şimdi İzmir'de olmak vardı...
.....................
İzmirliler, değerini bilin şehrinizin; sevgilerim size gitsin bugün de..



Devamını Oku

28 Nisan 2014 Pazartesi

RUH DETOKSUNDAYIM..

Bir süredir ülke gündeminde, politik dünyada neler olup bittiğinden uzağım. Aslında tam uzak da değilim ama detayları bilmiyorum diyelim. Öyle bir hafifledim ki anlatamam.

Mesela Anayasa Mahkemesi başkanının zehir zemberek açıklamalar yaptığını ve bunun üzerine başbakanın toplantıyı terk ettiğini bir haber başlığı olarak biliyorum, detayları ile hiç ilgilenmiyorum.. Birileri çıkıp basın açıklaması yapıyor, ama gerçekten de ne dinliyorum ne de okuyorum o saçmalıkları, ruhumun detoksa ihtiyacı var çünkü..

huzur


Çok yaraladılar, çok kirlettiler bilinç altımızı son yıllarda. Üst perdeden konuştular, kavga ettiler. Gözümüzün içine baka baka yalanlar söylediler, bizi aşağıladılar. Birileri, gözümüzün önünde koltuk kavgası yaşarken, bunu “halk” adına yaptığını belirtmekten geri durmadı. Hangi halktı bu; ben mi, siz mi, kimdi bu yararı çokça düşünülen insan grubu?

Daha çok kitap okuyorum son günlerde, “Paşa Gönlüm” diye eski zamanlardan kalma güzel duyguları anlatan bir dizi film başladı, onu izliyorum mesela.. Akrabalarıyla yaşadığı evden kaçıp, belki de hiç görmediği annesini İstanbul'da aramaya gelen Türkan, bir Türkan Şoray edasıyla içimi ısıtıyor. Beş parasız bir parkta otururken Paşa Dede rolündeki müthiş oyuncu Sezai Altekin ile karşılaşıyor, Paşa Dede ısrar ediyor ve O'nun konağında yaşamaya başlıyorlar birlikte. Paşa Dede Türkan'ı çevresine “torunum” diye tanıştırıyor. Düşünsenize bu devirde, böyle bir olayın yaşanması gerçek bir masal gibi geliyor kulağa.. Politikacıların nefret kokan acı söylemleri sonrasında eski zamanlardan süzülüp gelen, insan sevgisi dolu masal izlemek, gerçek bir arınma yaratıyor ruhumda..

Çok değil yirmi gün öncesine kadar akşamları tartışma programlarını izleyerek geriliyordum boşu boşuna.. Ne gerek var ki bütün bunlara, neden sinirlerimi bozayım ki dedim sonra birdenbire.. Açıyorum bazen belgesel kanallarını, evrende ne kadar küçük olduğumuzu görerek rahatlıyorum. Onlar da, o bizleri aşağılayan, o kendilerini dev aynasında gören tipler de küçücükler çünkü evrende..

Tavsiye ederim dostlar; bu kirlilikten arınmak, moda deyimle 'ruh detoksu' yapmak cidden iyi geliyor..

Sevgiyle kalın..




Devamını Oku

13 Nisan 2014 Pazar

Bu aralar çok şanslıyım..


Bu günlerde hep güzel haberler veriyorum, ne hoş değil mi..  Şans mutluluğu, mutluluk da şansı getiriyor beraberinde; zincirleme reaksiyon gibi..
Bakın  bu sefer ne oldu?

Blog çekilişi kazandım ☺

Daha önce de kazanmıştım ve hatta bir arkadaş edinmiştim bu sayede. Bakın, nasıl da sevinerek yazmıştım şu yazımda.

 Aslında ne zaman pozitif enerjiler hissetsem hayatımda güzellikler ard arda geliyor, bunu defalarca deneyimlediğime göre çıkarım da yapabilirim rahatlıkla.

Demek ki neymiş, kendimizi negatif enerjilerden uzak tutacakmışız..

Mesela son bir haftadır sevmediğim politikacılar televizyonda çıktığında direkt zap yapıyorum, böylece onların o kötü enerjilerinden kendimi korumuş oluyorum. Basit ve etkili bir yöntem, şiddetle tavsiye ederim.
 Seçim sürecinde 'maç delileri' gibi tartışma programlarını izleyip def gibi gerilirdim, artık izlemiyorum ve de gerilmiyorum; bakın ne güzel şeyler oluyor hayatımda..

İnsanın şansı bir dönmeye görsün, gerisi de zincirin halkası gibi geliyor gerçekten de. Geçen hafta cuma günü keyifle takip ettiğim sevgili Whiteglaze'den “sürprizli haberlerim var” diye bir yorum almıştım, hemen gitmiş bakmış ve çekilişi kazandığımı öğrenmiştim.

İşte bakın, bu yazı da kanıt.. İnsan çekiliş sonuçlarında ismini görünce cidden acayip seviniyor..

kazandım..


TuruncuKasa adını sıkça görüyorum bloglarda, bu çekilişin de sponsoru onlardı. Kendileri sağolsunlar gayet ilgili davrandılar; aradılar, mesajla bilgilendirme yaptılar ve özenle paketledikleri hediyem kısa sürede elime ulaştı.

Teşekkürler sevgili  White Glaze / Beyaz Sır ve Turuncu Kasa

Koşulları zor olmayan blog çekilişlerine genelde katılıyorum. Hem böylece sosyalleşmiş oluyorum, yeni bloglarla karşılaşmış oluyorum, hem de “ya çıkarsa” heyecanı ile mutlu oluyorum.

Mutlu olmak için hayatımızda çok önemli şeyler olmasına gerek yok ki, var mı?
Bakın çekiliş kazandım, mis gibi kremlerim oldu, bir blog yazarıyla sıcak bir bağ kurdum bu sayede..
 Daha ne olsun ki, mutlu olmak için bundan  güzel bahane olabilir mi..

"Mutluluk mavi çocuk", mutluluk o kadar zor değil..

Hazır Youtube bu aralar açıkken gelin nostaljik bir mutluluk şarkısıyla şenlendirelim bu pazar gününü, içimiz aydınlansın ☺


Devamını Oku

7 Nisan 2014 Pazartesi

Adı ŞEBBOY'muş...

Mahallemizde  trafiğe kapalı güzel bir cadde vardır, o caddede hep aynı sarı evin merdivenlerinde çiçek satan güler yüzlü karı kocadır onlar.. Çok değil birkaç kez nergis almışlığım vardır kendilerinden. Haa bir de bu sene ilk kez gidip kokinamı (yılbaşı çiçeği) onlardan aldım. Âdetmiş ya, uğur getireceğine inandığınız,  sevdiğiniz  bir kişi size yılbaşı gelmeden önce kokina alırsa bütün seneniz uğurlu geçermiş. İş yerinde yapardık bu ritüeli, işten ayrıldım, evde çalışıyorum diye bozmadım bu sene de geleneği. Mahallemizdeki en sevdiğim arkadaşımı tuttuğum gibi kolundan, götürdüm bizim çiçekçiye yılbaşına bir gün kala.. Birbirimize kokina aldık, âdet de yerini bulmuş oldu. O gün nasıl da gülmüştü halimize çiçekçi, çocuklar gibi şendik...-

Neyse işte bugün yine geçiyordum önlerinden, daha önce hiç görmediğim harika çiçeklerle  karşılaştım. Saat de öğleden sonra 3'e geliyordu.

Abla al bir çiçek de siftah yapalım” dedi, adını bilmediğim ama hep gülümseyip selamlaştığım çiçekçi..
Bunlar harikaymış, adları ne?” dedim.
Şebboy” dedi, kokladım, şebboylar adı gibi güzel kokuyordu. Eve gelince araştırdım biraz; Farsça şeb (gece) ve buy (koku) sözcüklerinin birleşimi, yani gece kokan  demekmiş şebboy... Geceler böyle koksa ne savaş kalırdı ne de cinayet diye düşündüm kendi kendime.


icki sisesinde sebboylar


 “Ama bunlar çok uzunmuş” dediğimde, “keserim abla” dedi. O arada sordum fiyatını,
12 TL ama sana 10 TL olur abla “ dedi bizim çiçekçi..
Ben de “Ooo çok pahalıymış, ben 5 TL falandır diye düşünmüştüm, vazgeçtim” dedim, cimriliğim tuttu nedense.. 
Abla gitme dur, 8 TL olur” dedi güler yüzlü çiçekçi. Gerçekten de pazarlık yapmak gibi bir derdim yoktu; şebboylar harika görünüyorlardı ama ucuz olsunlar istiyordum. Domates 5 lira, ananas 9 lira, herşey pahalı pahalı.. Mesela bugün Kabalcı Kitabevi'ndeki fırsat köşesinden daha önce okumadığım, Stendhal'ın meşhur Parma Manastırı adlı 560 sayfalık, kullanılmamış kitabı 3 liraya aldığımda nasıl da mutlu olmuştum.

 Güzelliklerin sembolik paralara satılması beni hep mutlu etmiştir. 

Para denilen nesnenin olmadığı bir dünyada, herkesin eşitlendiği bir dünyada, şebboyların bedava olduğu bir dünyada yaşamalıydım ben..

Hayallere ve Thomas Moore Ütopya'sına kadar gitmeden konumuza döneyim..

Başka sefere artık “ dedim ve tam uzaklaşmaya başlamıştım ki bizim çiçekçi yetişti arkamdan: “Kiminin parası, kiminin duası. Hadi abla siftah yapalım, tamam, sana 5 lira bu şebboylar, kısaltıyorum boylarını bak istediğin gibi” dedi.
 Nasıl sevindim, nasıl sevindim sormayın. İşte bu küçük mutluluklar, tanıdık yüzlerdir şehrin göbeğinde, sade bir apartmanda oturuşumun neden. İşte bu yüzdendir hiç sevmem çok katlı sitelerde robot gibi yaşamayı..

 “Ayağım uğurludur, aman helal edin” diyordum ki, elimdeki harika şebboylara sevgiyle bakan bir kadın yaklaştı yanımıza.. 
Bakın ne kadar şahane kokuyorlar"  diye uzattım kadına buketimi. İtiraf edeyim, her ne kadar ütopyalara inansam da  biraz utanmıştım çiçekçinin yaptığı indirimden.  Kadın “tamam" dedi, "verin 2 demet,” sonra da sordu, “kaç lira?
 Benim çiçekçi beni göstererek  “Ablaya da 10 TL dan verdim, size de 10 TL  olur" dedi, gözüme kaçamakça bakarken, yüzü aydınlanmıştı. 
Eh gördüğünüz gibi ayağımı da sürüdüğüme göre artık gidebilirim” dedim çiçekçiye ve içim mutlulukla dolarak geldim evime.

Bende uzun çiçeklere uygun vazo ne gezer, dolapta meğerse bugünler için beklettiğim boş "Baileys" şişeleri ve bir de arjantin bira bardağı buldum..

Uyduruk vazoda da olsalar baksanıza ne kadar güzeller..

Bu şebboylar ki, mahallemizin güler yüzlü çiçekçileri gibi azla yetinmeyi bilenlerin elbette bir gün yüzlerinin güleceğini, bazen esnek olmanın çok daha kazançlı olduğunu hatırlattılar bana..

Bu şebboylar ki gönülden isteyince bir şeylerin olabileceğini kanıtladılar; ki çok istemiştim benden sonra birilerinin çiçek almasını ve bizimkilerin kazanmasını..

Bu şebboylar ki, 5 lira ile gelen mutluluğun paha biçilemez olduğunu bir kez daha gösterdiler...

Bu şebboylar ki, vazo çirkin olsa da çiçeğin özündeki güzelliğin ön planda olduğuna gözlerimle şahitlik ettirdiler bana..

Bu şebboylar ki, yaşadığım  mahalleyi ne kadar sevdiğimi bir kez daha duyumsattılar..
....................................

Ne kadar da özlemişim pozitif olma günlerini kaç zamandır yaşanan gerginliklerden sonra,  nasıl da mutlu oldum böyle..

Paylaşayım dedim sizinle de, belki size de bulaşır mutluluğumun enerjisi ☺

Günleriniz ve geceleriniz hep güzel koksun..


Şebboylu yaşamlarınız olsun, sevgilerimle..
Devamını Oku