tatil anılarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tatil anılarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2023 Çarşamba

Tatilimden izler -2- Faşize Yenge ile Sokak Röportajı Keyfisi Ayağıma Geldi!

Kendisini ilk fark etmem sesini yükseltmesiyle oldu. Nasıl tarif etsem size; hani o üst perdeden konuşan, buyurgan, çok bilmiş kadın sesi vardır ya! Yumuşak değil, insanın içini okşayan hiç değil, gıcık olunacak bir ses. O sesi duysan kaçasın gelecek cinsten. Uzanmış şezlonga, kocasına buyuruyor, ya da böğürüyor da desek olur bence:

“Bir kola getirmiyorsun, hiçbir şey yaptığın yok!”

Kocası belli ki önceden gıcık olmuş; hatta yılların gıcık olmuşluğuyla söyleniyor, bir taraftan da kaçmaya çalışıyor:

“Hiç kusura bakma! Bar şurada git kolanı al, dondurma dersen ilerde! Benim hareket alanım sadece yüz metre ötesi! Gerisine hiiç karışmam. Tatile gelmişim dokunma bana! “

Kalkıyor adam, gözlüğünü ve şapkasını takıyor, uzaklaşıyor. Yanlarında bir kız bir de erkek iki genç çocukları var. Onlar da kendi aralarında gergin gergin konuşuyorlar. Hani kavga etmeseler bile birbirlerine sürekli laf sokan aileler var ya, bunlar onlardan. Karısı kocasıyla, ablası kardeşiyle sürekli didişmede. Tatile gelmişsiniz, rahatlasanıza! Dünyanın en güzel manzarasının dibine atsanız bu aileyi; huzura ermek bir yana yine de kavga edecek bir şey bulurlar. Göstermelik bir iki girerler havuza, göstermelik aile fotosu çekip atarlar sülale WhatsApp gruplarına, gerisi bu şekildedir! Neden mi böyle söylüyorum; bu hikâyeyi başka türlü tamamlamak içimden gelmiyor da ondan.

Efendime söyleyeyim, kocası kalkıp gittikten sonra, çocukları da dağılınca bizim Faşize Yenge yalnız kalıyor. Adını nereden biliyorsun demeyin; ben taktım, zaten başka bir şey olamaz bu kadının adı! İyi de madem ad taktın, bir de niye “yenge” diyorsun diyecek olursanız ona da cevabım var. “Yenge” diyerek iyice dışlıyorum kendisini hikâyeden ve hatta dünyanın tüm samimiyetinden. Çünkü bana göre “yenge” ve “enişte” sıfatları kadar dışlayıcı başka bir alt metin olamaz.  Bana göre bu sıfatlar, "aileden değilsin, sonradan geldin, orada kal!” demektir. Misal, ablanın eşini sevdiysen abi dersin, sevmediysen enişte diyerek araya mesafe koyarsın. Neyse, konuyu fazla dağıttırmayın bana böyle sorular sorarak. İnce ince inceler, kelimelerin suyunu sıkana kadar didiklerim bilirsiniz.

Nerde kalmıştık; evet, akşam herkesin havuzdan çıkma vakti gelmiş. Resort ahalisi odalarına dağılacak, giyinecek paklanacak akşam için hazırlanacak. Şezlonglarda üç beş kişi kalmış. Ben de tam boş havuzun keyfini çıkaracakken bu Faşize Yenge yanıma gelmez mi?

“Türk, Douçe? “diye soruyor, “Türk” diyorum. “Ben yarı Alman, yarı Türk” diyor ve başlıyor anlatmaya. Efendim 6 ay Kütahya’da, 6 ay Almanya’da yaşıyormuş. Euro olmuş 30 TL, Almanya’da kazandığını 30 misli eziyor tatillerde bizim Faşize Yenge, ama söylemiyor orasını! Anlatıyor da anlatıyor. Normalde konuşmam böyle tiplerle. Tatillerde sosyalleştiğim de nadirdir aslında. Neden bilmiyorum, kadınının dominantlığından belki de mecburi bir diyalog gelişiyor aramızda.

Kadın tam bir misyoner gibi, lafı evirip çevirip “müridi” olduğu partiye ve icraatlarına getiriyor. Klasik propaganda başlıkları sıralamış kafasında belli ki! Kütahya’da arkadaşı işçi arıyormuş, bulamıyormuş ile başlıyor. “E mahalle aralarına üniversite açılırsa ara eleman tabii ki bulunmaz, meslek liselerini yok ettiler” deyince ben, kadın bir an boş bulunup dediğime onay verecekmiş gibi oluyor, ama son anda misyonerliği aklına geliyor ve başka yerden giriyor bu sefer propagandaya. Millet iş beğenmiyormuş. Almanya’ya gelsinmişler de görsünlermiş ne zormuş hayat. Bizimkiler yan gelip yatarak para kazanmak istiyorlarmış, Almanya’da disiplin varmış disiplin! Kendisi de yaşlı bakmış orada yıllarca, kolay mıymış, değilmiş…”

“Peki Almanya’da kiralar ne kadar?” diyorum.1100 Euro’ya kiralık ev bulunurmuş. “Asgari ücret ne kadar?” diye soruyorum, eveleyip geveleyerek “1800 Euro gibi” diyor.  “Bak ne güzel işte, asgari ücretli insan ev kiralayabilir, bizde bu mümkün değil” diyorum. Faşize yenge durur mu, hemen çeviriyor lafı. Efendim Kütahya’da evi varmış 600 TL’ye kiraya veriyormuş, ne kadar ucuzmuş. Tamamen palavra atıyor, yersen!

“Suriyeliler doldu ülkemize“ dediğimde sesi bir perde daha yükseliyor:

 “Bennn” diyor kitlelere hitap eden Hitler edasıyla;

 “Suriyelilere assla karşı değilim, çünkü bennn de Almanya’da Suriyeliyim!” diyor. “Gelsinler tabii diyor” “Bre Geri zekalı!” demek istiyorum o an ve devam etmek istiyorum. Tabii ki susmayı tercih ediyorum sonra. Böyle bir kadına laf yetiştirmemin mümkün olmadığının gayet de farkındayım.

“Her yer çok pahalandı, bak Türkiye’de!” falan demeye çalıştığımda buna da cevabı hazır Faşize Yengenin, hem de nasıl bir hikayeyle…

 “Efendim zamanında cehapenin çok bankası varmış, bu bankalar batınca borçlarını devlet ödediği için enflasyon yükseliyormuş.”  Ağzım açık kalıyor, hikâyeye bak!  “Böyle bir şey yok” dememe kalmadan ellerini beline koyuyor, “Nerden biliyorsun” diyor… Bakıyorum propaganda ve çirkeflik seviyesi bir üst seviyeye doğru gidiyor. “Ben tatile geldim, bunları konuşmak istemiyorum, üstelik yüksek sesle konuşup etrafı rahatsız ediyorsunuz!” diyorum. Anında yüzünde gülücükler beliriyor ve hemen sevimli görünmeye çalışıyor.  Akşam yemekte karşılaşmamak için dualar ederek uzaklaşıyorum kibarca. Faşizan misyoner yenganım ertesi gün beni havuz başında gördüğünde sanki hiç kendisini kibarca susturmamışım gibi gülümseyerek halimi hatırımı sorduğunda anlıyorum ki bir de “yüzsüz” sıfatını yakıştırmak lazım bu tiplere.

Neyse ki tatilimin sondan önceki günü tanışma gafletinde bulunmuştum kendisiyle. Yani sevgili dostlar, sokak röportajlarında onlarcasını gördüğüm, Alamancı Yuro ezen yenganım da tatilimde bir figüran oluyor böylece. Allahtan sadece figüran olarak ve de hikâyesi ile kalıyor.

Bu olaya şahit olan bir başka gurbetçi aile yorum yapıyor sonra yanıma gelerek. “Kendinizi üzmeyin, bunlar maalesef böyleler, Almanya’da da kaçıyoruz biz bunlardan” diyor. Onlar da yıllardır Almanya’dalar, kendi işlerini kurmuşlar, çocuklarını üniversitede okutmuşlar, gayet modern ve tatlı insanlar. İçime su serpiliyor. Elbette “Alamancı” dediğim bu tipler ile Almanya’ya göç etmiş ve asla “Alamancı” sıfatını hak etmeyenleri aynı kefeye koymuyorum.


1 Euro 1 TL’ye eşitlenmediği sürece bu Faşize Yengeler her yerde salına salına misyonerlik yapmaya devam edecekler maalesef. Çifte vatandaşlık haklarını al ellerinden, ülkeye girişte al “ayak bastı” vergisini, otelleri kendi vatandaşına pahalı satacağına sat bunlara pahalı; bakalım Faşize yengenin bu çok milli duyguları aynı şekilde kabaracak mı? 

Faşize yengenin dili de dini de paradır, var mı ötesi…

Not: Bu senenin tatil maceraları epey bir yazı dizisi olacak gibi, bakalım daha neler çıkacak...


Devamını Oku

14 Ekim 2023 Cumartesi

Tatilimden izler - Gizemli İdol Babaanne


Hayran oldum kendisine, idolüm oldu orada kaldığım altı gün boyunca. Peki altı gün bittikten sonra unutacak mıydım? O kadar da tüketemem böyle güzel bir iletişimi. Yapamam ya… “Yapmam değil mi?” diye soruyorum kendime… Ya yaparsam diye kaygılanmış olmalıyım ki, buraya da yazasım gelmiş işte. Hayat felsefeme unutamayacağım izler bırakan bir melekti adeta. Bak şimdi bile o kısık gözlerindeki gülüşü anımsıyorum. Karşılıklı bakıştık ve gülüştük hemen hemen her sabah. O kadar sadece. Aramızda hiç muhabbet de geçmedi. Geçemezdi zaten; O alman ben Türk, dillerimiz ayrı. Gözlerinin rengini hiç öğrenemedim. Sadece ellerini gördüm. Her sabah havuz başında bir ritüel şeklinde sigarasını içerken, heyecanla ve hızla okuduğu kitabının sayfalarını hafiften titreyerek de olsa çevirirken ve de iki renkli atkısını örerken. Ne de hızlı örüyordu, hayran olmamak elde değil!

Kimi sabahlar turkuaz mavisi mayosunu giyerdi, kimi sabahlar ise çiçekli olanını. Hiç havuza girerken görmedim; ama hep özenli ve şıktı şezlongda otururken. Ellerinde pembe, ayaklarında kırmızı ojeler yeni sürülmüş gibiydi, hep pırıl pırıl…

O’nu ilk gördüğümde yeni başladığı kitabı, altıncı günün sonunda neredeyse bitmek üzereydi. Yanında torunu olduğunu düşündüğüm genç kız da yatardı bütün gün şezlongda ve O da okurdu. Stephen Hawking hem de… O yaştaki diğerlerinin elinden cep telefonu düşmezken, O babaannenin güzel torunu bir bilim adamının öğütlerini okurdu.

Yaşını çok merak ettim, kesin seksenin üzerindedir diye düşünüyordum. Almanya’da yaşayan bir Türk aile doksandan aşağı olmadığını söyledi. Almanya’da seksen genç sayılırmış, öyle dediler. “Genleri böyle, çok uzun ve sağlıklı yaşıyorlar” dediler. Ben bilmiyorum tabii ki, onlar dediler. Relaks havuzun kenarında gördüğüm bütün yaşlı Almanlardan daha yaşlıydı kendisi. Sadece gülümserdik birbirimize, nedense yanına gidip tanışmaya hiç cesaret edemedim. Ama öyle değil midir; bazen yalnızca gülümseyerek gözden göze aktarılmaz mı hayranlık, sempati, saygı… Bence geçer duygular. Çünkü O’na bu kadar hayran olmasaydım, belki de bana bu kadar güzel gülümsemeyecekti.

Aslında desteksiz yürüyebiliyordu; havuzun başındaki küçük bara tek başına gittiğini gördüm. Ama belki de tedbir amaçlı bilmiyorum, bir yürüteçle gelirdi havuzun başına. Yanında kızı ve torunu ile. Ya da arkadaşlarıdır ikinci ve üçüncü nesil; tabii ki benim hayalim kızı ve torunu oldukları. Gelirdi yürüteçle. Yürütecin sepetine atkı ördüğü yünlerini, kitabını, özenle şezlonga serdiği havlusunu ve günde sadece bir tane içtiği sigarasını da koyardı. Kim bilir, yatarken ikincisini içiyor da olabilir, belki bir kadeh şarapla... Bunları yazarken, havuzdan ayrılma saati geldiğinde özenle  havlusunu katlayışı geliyor gözümün önüne. Hem de üzerinden neredeyse bir ay geçmişken…

Tutunduğu yürüteci bisiklet olarak hayal ediyordum. Bisikletin selesine rengarenk yünleri değil de taze toplanmış papatyaları koyuyordu sanki… Yirmili yaşlardaydı, çiçekli elbisesinin etekleri uçuş uçuştu. Uzaklaşıyordu, otelin ağaçlarla dolu yolları arasındaki iki katlı cumbalı konağına doğru…

İdolümdü, çünkü bana hayatın aslında ne kadar güzel olduğunu ve ne kadar sessiz yaşanabileceğini gösterdi.

“Çok konuşmaya gerek olmadan, hızlı hızlı ve heyecanla çevrilen kitap sayfalarında, umutla kış için örülen atkıda, keyif için içilen sabah sigarasında, evden uzakta tansiyon mu çıkar, mide mi bozulur derdi olmadan yapılan tatilde, tatile gücün yetmediğinde evinin balkonunda bir sardunya saksısının yanında, hiç tanımadığı dilini bile bilmediği benim gibi birine gülümseyerek, çok güzel olabilir hayat” diyordu bana ona hayranlıkla bakarken…

Ve hiç yapmayacağım bir şeyi yaptım O'ndan aldığım cesaretle. Anısı kalsın istedim, yüzünü unutmamak istedim. Evet dayanamadım ve yaptım. Gizli gizli fotoğrafını çektim! Yaptığım şeyden utana sıkıla o kadar heyecanla ve hızla çektim ki fotoğrafı, elim titredi hatta. Apar topar çektim. Ve evet, yüzünü hiç saklamadan buraya koymak istiyorum.

Çünkü idollerin fotoğrafları, kayıtlı kalmalı zamanın sayfalarında…



 

 


Devamını Oku

7 Haziran 2019 Cuma

Tatillerden İnsan Manzaraları / Pamuk Şeker

Sapsarı saçları vardı, Nazım'ın “Saman sarısı” dediği cinsten. Uzun ve çok doğal. Şirin bir yüzü vardı, hep makyajsız. Ama O'nu asıl güzel kılan şey, gülümseyişiydi. Sanki yüzünün bir parçası gibiydi bu gülümseme. Yürürken, otururken, bir şey içerken hep gülümsüyordu. Otuzlu yaşlarındaydı belki, belki de değil; bilemiyorum. Bildiğim tek şey, O'nun bir masal prensesine benzediği. Dedim ya güzeldi evet, ama çarpıcı bir güzellik değildi bu. O'nu bu kadar izlememe neden olan şey, çevresine yaydığı yumuşak enerjiydi. Pembe pamuk şekerler gibi... Evet tam da böyle gibi. Sanki bu dünyaya ait değilmiş gibi.

Masal Prensesi

Önceleri kendisine benzeyen, sessiz, huzurlu 3-4 yaşlarındaki bir kız çocuğuyla birlikteydi. İki şezlong ayırırdı. Birini kendisi, birini de sonradan “kızı” olduğunu anladığım küçük çocuk için. Hiç konuşmazlardı. Çocuk kendi aleminde sessizce güneşlenir, kendi kendine oynar, sonrasında havuza girerdi tek başına. Kolluklarıyla havuzun kenarında gülümserdi, suyla dans ederdi adeta. Sınırlarını bilir, annesinden uzaklaşmazdı hiç. Annesi de arada sırada öpücük atardı O'na şezlongdan.

Çocuğa “Şöyle yap, böyle yap!” diye telkinde bulunduğunu hiç duymadım. Daha doğrusu ben bu ailenin sesini hiç duymadım. Konuşsalar da sessiz sessizlerdi. Mesela bu küçük kız çocuğunun ağladığını da hiç duymadım. O yaştaki tanıdığım bütün kız çocukları tek başına hiç bir şey yapamazken, küçük pamuk şeker havuzdan çıkınca kendi kendine kurulanıyor, elbisesini tek başına giyiyor, minik ayaklarına terliklerini geçirip eşyalarını minik sırt çantasına dolduruyordu. O yavaş yavaş giyinirken annesi sessizce ve sabırla beklerdi. Bir keresinde elbisesinin kolunu bir türlü bulamadı, çünkü elbiseyi ters tutmuştu. Annesi sakince elbisenin yüzünü çevirip tekrar önüne koydu minik pamuk şekerin. Başka anne olsa giydirirdi, O ise minik kızın tekrar denemesini bekledi. Ufaklık, hiç itiraz etmeden kendisine verilen görevi yerine getirdi sessizce.

Sırt çantaları hep terlikleriyle uyumluydu. Annede pembe terlik, küçük kızda pembe terlik. İkisinin de sırt çantası pırıltılı! Küçük kız, gülümseyen pamuk şeker annesinin elini tutuyor, birlikte sakince terk ediyorlardı havuzu. Birkaç saat sonra görüyordum onları tekrar bahçede. Anne kız bir örnek şortlarını giyerler, süslenip pamuk şeker gibi yemek saatini beklerlerdi.

pink world
Bir akşam 6-7 yaşlarındaki bir erkek çocuğu da dahil oldu bu masal ailesine. Hepsi bir örnek siyah üzerine karikatür desenli tişörtler giymişlerdi. Sonraları üçünü bir arada görmeye başladım. Demek ki minik kızın abisiydi bu delikanlı. O da diğer aile fertleri gibi sessiz, tatlı ve kendi işini kendisi gören bir çocuktu.

Gülümseyen pamuk prensesesin çevresinde bir erkek yoktu; ne çocukların babası, ne de bir sevgili. Aslında çevresinde kadın arkadaşı da yoktu. Daha doğrusu ben hiç görmedim. Birlikte bir şeyler içtiği veya dans ettiği bir kişi gördüm yanında. O da eşcinsel olduğu vücut diline ve dış görünüşüne yansıyan animatör! Hatta O'na memleketinden getirdiğini düşündüğüm yerel votka şişesi hediye etmişti bir keresinde. Çok samimi oldukları belliydi.

Bu masumiyet, bu masalsı güzellik, akşamları çocuklarını otel odasında uyutup dans etmeye iniyordu disco'ya. Hep tek başına dans etti, dışarıdan bakıldığında gayet dişiydi de dansları. Ama belli ki kimseyi görmüyordu gözü. Yüzündeki gülümseme hiç gitmezdi; hep pamuk şeker gibi, hep naif... Bence erkekler O'na yaklaşmaya cesaret de edemiyordu. Çünkü dışarıya kapalı olan iç dünyasında çocuklarıyla mutlu olduğu o kadar belliydi ki! Sanki o dünyaya başka biri sığamaz gibi bir izlenim uyandırıyordu.

Bu satırları yazarken ben de şaşırıyorum kendime. Şimdiye kadar hiç bir kadın bu kadar ilgimi çekmemişti. Normalde böyle biri için kadınsı kıskançlık duyulur ya! Bence hiç bir kadın bu masal prensesini kıskanmaya bile kıyamaz! İşte ilginç olan da bu! Tanımadan çok sevdim ben kendisini. İsmini bile bilmiyorum.  Dedim ya, bu kadın sanki başka bir dünyadan geliyor gibiydi! Çizgi film kahramanı gibi, pamuk prenses gibi, Şeker Kız Candy gibi.

İşte tatillerden bir insan manzarası daha size...

Sevgiyle,



Devamını Oku

24 Ağustos 2017 Perşembe

Havuz Mahallesinde Adını Bilmediğim Dostlar

İnsan yeni bir yere gittiğinde ilk gün yabancılık çekmez mi? Çeker. Yazlık bir yere gidince bana hep böyle olur. Mesela bir otele gittiğimde ilk gün biraz da çekine çekine havlumu bir jezlonga koyarım. O gün etrafı tanıma günüdür. En azından benim için öyledir. Oradaki insanları anlamaya çalışırım; rahatsız edecek enerjide birileri varsa uzaklaşmak isterim. Eğer durum pozitifse, ertesi gün aynı jezlonga havlumu koyarken daha bir tanıdık gelir her şey. Hatta dünden göz aşinalığım olan kişilere gülümseyerek selam veririm. Belki de siz böyle değilsinizdir. Ben, aynı kalan şeylerin güvencesini hissetmek isteyenlerdenim. Nasıl desem; her gittiğim yerde kendime güvenli bir yaşam alanı oluşturuyorum sanki. Bazen bir havuz köşesi oluyor, bazen bir tiyatro salonunda ikinci sıranın en sol kenarı; bazen de hep aynı rafından domates soğan seçtiğim manav oluyor bu güvenli köşeler. 
Hep aynı yerlerdeyken, bildiğim limanlardayken, yani ben  böyleyken, kendimi daha iyi hissediyorum...

Relaks Havuzunda 
Mesela haziran ayında gittiğim otelde bir hafta boyunca aynı havuzun hep aynı şezlonguna oturdum. İlk gün gittiğimde biraz çekinerek, ikinci sabah erkenden aynı yeri ayırarak... Bu arada itiraf edeyim; hani kızarlar ya “Şu Almanlar yok mu şu Almanlar, sabahın altısında havuzda yer ayırırlar...” diye. İşte ben de onlardanım, yani havuzda yer ayıranlardan. 

 Bu sene gittiğim otelde ağırlık Almanlardı. Gerçekten de relaks havuzunda sabahın altısında yer ayırıyorlardı. İlk gün şansıma yer buldum. İkinci sabah yedi buçuk civarında gittiğimde çoktan bazı yerler dolmuştu; ama ben yine aynı şezlonga yerleşebilmiştim. Üçüncü gün artık birbirimize gülümsüyorduk. Onlar bana “Guten Morgen” diyordu, ben onlara “Good morning” diyordum, hepsi buydu iletişimimizin. Sonradan anladığım kadarıyla içlerinde İngilizce bilen yoktu, belki de bilseler bile konuşmayı tercih etmiyorlardı.

Üçüncü sabah on on beş dakika daha geç gittiğimde benim şezlongumun üzerinde havlu görünce canım sıkıldı. Sonra adını hiç öğrenmediğim, ama bir haftalık tatil boyunca sadece gülümseyerek ve nezaket göstererek kurduğumuz iletişimden içime huzur dolduran, orta yaşlı Alman çift meğer benim için ayırmıştı şezlongu... Almanca bir şeyler söyleyerek havluyu şezlongdan alışı, sorasında “buyurun” der gibi şezlongu bana emanet etmesi gerçekten çok güzel bir andı. İletişim böyle bir şey işte. Bazen saatlerce konuştuğunuz insan hakkında hiç bir fikir edinemezsiniz. Bazen de adını bilmediğiniz, sadece “günaydın, iyi akşamlar” deyip gülümsediğiniz insanın varlığıyla huzur bulursunuz. Belki de benim gibi iç dünyasında yaşayan insanlara özgü bir şeydir bu. Bilemiyorum.

Otel büyüktü, geride 3 tane daha kocaman havuz vardı. Benim gittiğim havuza on iki yaş altı çocukların girmesi yasaktı ve aylardan haziran sonuydu. Yerli tatilcilerin pek rağbet etmediği şeker bayramı öncesi günlerdi. Durum böyle olunca, bu benim gittiğim relaks havuzu haliyle bir sitcom setine dönüştü. Havuzun gölgeli ve de minderli tarafında her gün belirli köşelerde hep aynı insanlar olarak yerlerimizi alıyorduk. Sanki yönetmen bir yerlerden “motor!“ diyordu saat on gibi. Önce ben giriyordum havuza. Sonra saat on bire doğru köşede oturan Alman çift havuza girip ıslanıp çıkıyor, sonrasında özenle katladıkları mayo üstü giysilerini üzerlerine giyerek, pet şişelerine kırmızı şarap ya da kola arasında karar veremediğim kırmızı sıvıyı doldurmaya bara gidiyorlardı. Bizim relaks havuzu, kenarında bar olmayan tek havuzdu. Bar olsaydı belki de bu kadar sessiz olmazdı. Kim bilir... Sadece bir çay kahve makinesi ve bir su dolabı vardı bizim havuz mahallesinde. Bazen garson bir tepsiyle gazoz, meyve suyu falan dağıtırdı. Saat on ikiye doğru bir örnek, aynı renkli ve kenarlıklı şapkalar giyen, sigara içen kırmızı saçlı Alman ve sarışın partneri gelirdi. Tam da öğle sıcağında havuza kendilerini atarlardı. Bizim havuz mahallesinde iyi yüzme bilen neredeyse yok gibiydi. Zaten buna kimsenin aldırdığı da yoktu. Havuza girdiğim noktanın tam dikey çaprazında en az seksen yaşında olan bir Alman çift vardı. Kadın sürekli kitap okurdu, kocası sürekli uyurdu. Adamın arada sırada havuza girdiğini gördüm ama kadın hep kitap okurdu, hiç ıslanmadı belki de.  Ve çok yakından tanıdığım, ve çok yakında kaybettiğim birinin yüzü vardı kadının yüzünde. Bana gülümsediğinde kaybettiğim yakınımla göz göze geliyordum sanki. O'na her baktığımda içimde sesler yankılanırdı. Söyleyemediklerim, söylediklerim ve dinlediklerime dair sesler... Şimdi  bunları yazarken yine  o kadının gözlerini görüyorum; çukura kaçmış gözleri gülümsüyor nihayet.

Bizler, havuz sakinleri olarak havuz mahallemizde gerçekten çok huzurluyduk. Her sabah biraz daha erken kalkarak havuzda yer ayırırken, erkenci Almanlarla birbirimize gülümserdik. Kimse sohbet etme derdinde değildi. Kimse diğerinin hayatını ya da adını merak etmiyordu. Sonra bir gün bir Türk geldi. Bütün Almanlar gibi ben de baktım “Kim şimdi bu!” diye. Geldi, suları sıçrata sıçrata gösterişli bir şekilde yüzdü önce. Sonra kendini anlattı bir kaç dilde. Bir yere gitmiş de nasıl yılan yakalamış havuzda da, yüzmeyi nasıl öğrenmiş de, neler neler neler... Tepeden bakan haller, bir havalar bir tuhaf haller. Havuz mahallesi olarak aramıza almadık onu. Ertesi gün  tekrar geldiğinde, havuzun karşı kenarındaki jezlonglardan birine yatmak zorunda kaldı. Öyledir ya; çember bir kere oluştuysa, dışarıdan birileri giremez artık.

Havuz Mahallesi
Son gün, sabah erkenden havuza gittim. Üzerimde normal kıyafetlerimle. Önce en kenarda oturan Alman çifte İngilizce kendilerini tanıdığım için çok mutlu olduğumu, çok tatlı tatil arkadaşları olduklarını söyledim.  Onlar da Almanca bir şeyler söylediler. Anlamadık belki biribirimizin söylediklerini ama, çok güzel gülümsedik karşılıklı... Sonra yapyaşlı çifte “Hoşçakalın” dedim, bana el salladılar.  Şapkalılar henüz gelmemişti. Sırtı en kırmızı olanla da vedalaştıktan sonra, havuza son bir kez bakıp ayrıldım oradan. İçim huzur dolmuştu bu vedalaşmayı yaptığım için. Onlar da mutlu oldu, gördüm yüzlerinde. Ama belki de adını bilmedikleri birisinin, anlamadıkları bir dilde kendilerine samimiyetle veda etmesi tuhaflarına gitmiştir...

Saramago kitabından fırlamış karakterlerdik adeta. Hiç birimizin adı yoktu. En köşede oturan yaşlı çift, sırtı kırmızı olan adam, şapkalı çift... Sahi benim adımı ne koymuşlardı acaba... Bunu hiç öğrenemeyecek olmak hem iyi, hem de kötü. İsmimden bağımsız gülümsemeler aldım çokça, yetmez mi...

Bazen hayat böyledir işte. Adını bilmediğin birilerine yürekten hoşçakal demek istersin; ya da sadece adlarını değil, haklarında çok şey bildiğin birilerine sırtını dönüp hemen gidesin gelir... Ve zaman geçer, gitme vakti geldiğinde ne yapacağını için söyler... 


Bugünlük hoşçakalın sevgili blog dostlarım, yürekten...  
Devamını Oku

11 Ağustos 2017 Cuma

Avşa'da doksanlarda donan hayat...

Geçen hafta cuma salı arası 4 gün Avşa kaçamağı yaptım. Avşa'ya geçen yıl yine bu zamanlarda gelmiş ve ada hayatını çok sevmiştim. (bkz: bu yazı
                                                                                
Yine sevdim, hatta bu sefer daha çok sevdim. Denizle biraz daha barıştım; beni daha çok kucakladı. Dışarısı çok sıcakken serindi, yumuşaktı, sakindi; iyi bir dost gibiydi. Beni dinledi, anlamaya çalıştı ve sırtımı okşadı. Gerçekten çok güzeldi. Çocuklar vardı her zamanki gibi sahilde. Onlarla arkadaşlık yaptım; en çok da Rüya ile. 6 yaşındaki Rüya beni çok derinden etkiledi, anlatırım bir ara. Sonra Aras vardı 12 yaşlarında. “Aman ya, alt tarafı deniz; denizden mi korkacağım yani. Atarım kendimi içine olur biter!” demesi bana nasıl da cesaret verdi. Aradığı hazine haritasını buldu mu acaba... Gerçekten çocukların dili büyüklerden daha çok etkiliyor insanı. Ne Rüya'nın, ne de Aras'ın annesi ya da babasıyla tanıştım. O yüzden de 3,5 gün boyunca “Nerelisin, ne iş yapıyorsun, kimsin?” gibi büyüklerin soracağı saçma ve gereksiz sorulara maruz kalmadan, son derece steril tatil arkadaşlarım oldu. Ne zamandır çocuklarla bu kadar haşır neşir olmamıştım...

Avşa Kumsal Manzaraları
Bu sefer mutfağı balkonda olan bir oda tercih ettim. Diğer odalar öyle değildi, sadece otelin köşesindeki 2 odanın mutfağı balkondaydı. Küçük ama sevimli olan balkon mutfağım, sol taraftan adanın tepelerine, sağ taraftan denize bakıyordu. Bir de elma ağacı vardı önünde, dokunabiliyordum yapraklarına. Beton yoktu görüş alanımda, bunu çok sevdim. Otelin diğer odalarına göre daha küçüktü kaldığım oda. Diğer odaların mutfakları yenilenmişti, benim mutfak eskiydi. Ama takılmadım böyle şeylere. Çünkü Avşa'ya salaşlığı yakıştırıyorum ben. Balkonda yemek yapmak, rüzgar geldiğinde ocağın sönmesini engellemek için balkon iplerine havlu sermek, köfte kızartırken balkonun sağ tarafına gidip güneşin batışını izlemek, sonra köfteleri çevirip Avşa yapımı Ada Karası şarabından bir yudum almak, kekremsi şarap tadını hissetmek, sonra tekrar köfteleri çevirmek güzeldi. Bir tür arınma gibiydi.

Geçen sene gittiğim apartta mutfak eşyaları gayet iyiydi. Bu sene gittiğim, adı daha bilinen apartta ise azdı her şey. Vardı da aslında bir şeyler, sanırım ben sevmedim. 2 çukur tabağı, bir tencereyi, bir de çaydanlığı kullandım. Dondurma kutusunu yıkayıp salata kasesi yaptım mesela, çok minimalistti, çok huzurluydu. Giderken yanımda çatal kaşık, rende, bir de hafif tava götürmüştüm; adadan 2 tane de bardak aldım. Cam kupa, ama kısa. O bardaklara şarap da yakıştı, bira da yakıştı, çay da yakıştı. Aslında yakıştırmak insanın bakışına bağlı bir şey. Yakıştı gibi görüyorsan, gerçekten de yakışıyor...

Avşa apart balkon soldan manzara
Adanın en güneyinde tutmuştum odayı. Çünkü geçen sene akşamları oralar çok sakindi. Akdeniz Akşamları çalan gençler oluyordu sadece. Ama kapitalizm sahilin en ucuna kadar ulaşmış maalesef. Kaldığım otelin 30 metre ilerisine bir şey yapmışlar. Gündüz kafe, gece bar gibi bir şey! Akşam ben balkonda köfte kızartırken başladı canlı müzik. Ama doksanlardan kalan müziklerdi; Levent Yüksel, Aşkın Nur Yengi, Sezen falan çalıyordu akşamın ilk saatlerinde. Sonra sesi tam da Haluk Levent'e benzeyen biri sahneye çıkıp Elfida'dan başlıyor, Gel Etme Nazlı Güzel ile devam ediyordu. Sonra Ahmet Kaya şarkılarına geçiyordu. Bir ara İzmir Marşı ile coşturdu insanları. Ne garip değil mi; barlarda Çav Bella'dan barlarda İzmir Marşı'na evrildi hayatımız. Devrildi mi demeliyim yoksa...

Dediğim gibi, çıs tak yoktu. Hande Yener, Serdar Ortaç falan çalsaydı ne yapardım bilemiyorum. Allahtan yoktular. İlk akşam çok güzel geldi çalan müzikler, balkon keyfim şenlendi. İkinci akşam yine yormadı. Ama üçüncü akşam artık şarkıların sırasını ezberlediğim için sıkıldım, balkonda oturamadım. Sonra düşündüm o gece. O işletmenin sahibi para kazanacak diye; mesela benim yan odamda kalan ve söylediklerine göre on beş sene boyunca hep aynı otele gelen, en az seksen yaşındaki tatlı tatilciler uyku uyuyamıyordu gece bir buçuğa kadar. Neden? Eskiden parası olanlar düdüğü çalarmış, şimdi de sahillerde bar açıp müziği çalıyorlar. Ya da hemen hemen her yerde kendi tellerinden çalıyorlar. Ama hep çalıyorlar! Senin benim hayatımdan, huzurumuzdan çalıyorlar! Çala çala yaşayıp gidiyorlar. Açıkçası Haluk Levent sesli, doksanlar repertuarlı müzisyen olmasa tatilim berbat olacaktı. Ama olmadı; dedim ya ben huzurluydum çok. Bazı kapital sahiplerinin ötekine saygı duymayan; doğayı, huzuru ve çevresindekileri yok eden azgın iştahını düşünmeden de edemedim. Sahi dünyayı kim yaşanılmaz kılıyordu?

Ada Karası
Avşa'yı neden sevdiğimi sabah sahilde yürürken buldum. Hayat doksanlarda donmuş gibi orada. Türkü barlar var; ama Haluk Levent, Hüseyin Turan, Levent Yüksel, Ahmet Kaya çalan türkü barlar. Benim sevdiğim türden yani.  Esnaf geçen seneye göre zam yapmamış; kahvaltı yine 15 TL, domates yine 2-3 TL. Gözü tok eski esnaf var, köşe dönmeciler uğramamış sanki Avşa'ya... Herkes şortlu, herkes askılı tişörtlü, herkes terlikli. Yani sahil kasabalarında görmeye alıştığımız, zaten bildiğimiz manzaralar. Yaşlı bir iki teyze kapalı giyinmiş o kadar. Akşamları ufak ufak içiliyor, kahkaha atılıyor, kadınlar kumsalda birbirlerine kocalarını çekiştiriyor, çocuklar özgürce oynuyor. Sanki ülkemiz hiç değişmemiş gibi, sanki Anadolu kültürü öylece kalmış gibi, sanki kutuplaşma olmamış gibi, sanki yüzümüz batıya dönük gibi...
Avşa Gün Batımı
Güzeldi Avşa; seneye tekrar gitmek isterim. İyi hissettiren harika bir enerjisi var oranın. Bozulmasın, öylece kalsın isterim. Doksanlarda kalsın, milenyuma girmesin...  Hulusi Kentmen'ler ölmesin, onlar hepimizin dedesi olsun... İsterim...

Devamını Oku

16 Haziran 2017 Cuma

İki Ekran; Cızırtılar ve Adalet ve Tatil...

Sanki yarı karanlık bir odaya konmuş gibiyim. İki ekran var odada. Birinci ekranda kendi hayatımı yaşıyorum; ya da belki de eş zamanlı olarak hayatımı izliyorum. İkinci ekranda da dış dünya var. Yani çoktandır dışında hissettiğim, daha doğrusu öyle hissettirdikleri dünya! Dışında hissettiğim olaylar, o ikinci ekranda mavi dijital sayılar halinde akıp duruyor sürekli. Kendi yaşamıma ara verdiğim bir sırada parmağımı dokunuyorum bu ekrandaki bir mavi sayıya, hoop olayın içine giriyorum. Mesela bazen olay bir gazetecinin tutuklanışı oluyor. Bazen bir açlık grevi, bazen bir çocuk ölümü! Genelde böyle başlıklar var o cızırtılı mavi sayıların içinde. Başka türlü olsaydı; mesela edebiyattan, sanattan, bilimden, türkülerimizden haberler olsaydı; bir odada iki ekran tutmazdım ki zaten! Kendi hayatımı ve dışarıyı bir dev ekrana sığdırmaz mıydım...


Neyse işte, dokunuyorum o dijital sayılara, dışarıdan izlediğim olay canımı sıkınca tekrar kendi dünyama dönüyorum. Fakat ikinci ekrandaki akış o kadar hızlı ve cızırtılı ki, istemesem de parmağım kendiliğinden mavi sayılara uzanıyor. Sürekli dokunuyorum ekrana, beklenmedik şeylerle karşılaşıyorum. Mesela dün bir dokundum; o da nesi! 

 “Ana muhalefet lideri 'adalet' için uzun bir yürüyüşe çıkmış Ankara'dan İstanbul'a doğru! “ 

Heyecanla uzun süre olayın içinde kalıyorum. Sonra diğer ekrandaki iç dünyam beni çağırıyor: “Temkinli ol, fazla sevinme; ya sonunda yeni bir 'ekmek için ekmeleddin' sloganı çıkarsa!” diyor. O kadar ürkütmüşler ve incitmişler ki, böyle düşünmekten kendimi alamıyorum. Ruh halim karışık anlayacağınız. Bütün bu gelişmelerde (!) payı olan birinin “adalet” için yürümesi bir taraftan “zararın neresinden dönülse kârdır” mantığıyla umut veriyor. Öbür taraftan da -tekrar hayal kırıklığı yaşamak istemeyen- iç sesim “izle ve gör” diyor.

Bir film sahnesinde gibiyim anlayacağınız. Aslında bir gün yazacağım filmde mutlaka yer alacak sahnelerde yaşıyorum desem, belki de daha doğru olur. O filmin bir sekansında mutfakta soğan doğrarken küçük tabletimden “Kuzey Güney” izliyorum. Dışında olduğum dünyadan kaçış yöntemim bu. Normal insanlar gibi, değil gibi... Gündemden çoktan düşmüş bir dizinin içinde kaybolurken yemek pişirerek terapi yapmak ne kadar normalse, o kadar normalim anlayacağınız! Sahne şöyle gelişiyor:

Tablette Kuzey ve Cemre, elimde bıçak ve soğan! Sonra aniden salona geçiyorum. Televizyonda her zaman olduğu gibi CB konuşuyor, “Yeni sisteme uygun yeni yasalar yapmalıyız, mesela daraltılmış seçim bölgesi!” diyor. Sonra tekrar mutfağa gidiyorum ve kaldığım yerden soğan doğramaya devam ediyorum. Salondaki televizyondan bu sefer spikerin sesi geliyor : “ CB, verdiği iftar yemeğinde içlerinde İbo, Hülo, Sedo gibi sanatçıların da olduğu önemli konuklarını ağırladı!” Gözümde yaşlar beliriyor. Soğan doğruyorum ya, ondan ötürü. Yanlış anlaşılmasın! Bu duyduklarımdan, gördüklerimden, yaşadıklarımdan falan yaşarmıyor gözlerim. Çünkü bunca şeyden sonra; insan sadece soğan doğrarken gözlerini yaşartmayı öğreniyor!

Demem o ki, ben bu akşam güneye gidiyorum. Çok önceden ayırttığım otelde bir hafta kafa dinleyeceğim. Cızırtılı ekranlardan uzakta; televizyondan, medyadan, haberlerden ve CB'dan uzakta olacağım. Hem belli mi olur; döndüğümde bir bakmışım sağım solum, önüm arkam dört yanım ADALET olmuş!

Sevgiyle, 


(not:  Virgül koydum, yazıyı noktalamadım. Çünkü film hala devam ediyor!
Bu arada yorumlarınızı bir hafta sonra yayınlayabilirim, ama siz yine de yazın. Zaten bir avuç insanız, birbirimize söyleyecek sözümüz vardır mutlaka, olsun da zaten...

İkinci kez ve yine sevgiyle, )

Devamını Oku

24 Mayıs 2017 Çarşamba

Hamdi Enişte Macerası

Hayat rutininde akıp duruyordu Gülsüm için. Ta ki Hamdi Enişte ile tanışana kadar. Tanışmak da denmez aslında, “tanık olmak” daha yerinde bir tanımlama...

O sene moda deyimle “kasım görünümlü bir mayıs” yaşanıyordu. Güneş bir görünüyor bir kayboluyor, nazlı bir kız edasıyla işveli cilveli oynaşıp duruyordu hayranlarıyla. Haliyle metropol insanları da bıkmıştı bu durumdan. Baharın müjdecisi kiraz çıkmıştı ama, evlerde kombi yanıyordu! Kalın montlu insanlar çağla erik seçiyordu manavdan. Tuhaftı yani. Her şey tuhaftı, sanki bir hikayenin ortasında gibiydi Gülsüm.

Çok sıkıldığı bir akşam, internetteki tatil kampanyalarından birini gözüne kestirdi, sonrasında ver elini Antalya. Akşam bindi otobüsün en arkadaki 53 numarasına, sabah Kemer'de açtı gözlerini. Acentenin otobüsü tatil köyünün kapısına kadar gidiyordu, oh şahane.


Odasına yerleşti, yemyeşil bir ormanın içinde, doğayı fazla katletmemiş bir tesisti burası. “Tam kafa dinlemelik bir yer” diye düşündü. Etrafta kuş cıvıltıları, göğe uzanan çam ağaçları, neşeli sardunyalar, pembe pembe gelin çiçekleri... Odaya yerleştikten sonra mayosunu giyip havuz kenarına yollandı. Klasik tatilci profili olan kendi halinde Ruslar, onların hiç ses çıkarmayan güzel mi güzel çocukları. Güneş bulutların arasından çıktıkça ısınan, bulutların arkasına saklandıkça yağmur yağan, ama üşütmeyen şahane bir hava vardı. Her şey olması gerektiği gibiydi yani. Hafif alkollü kokteylini aldı, şezlonga uzandı, güneşin neşeli dokunuşlarıyla kendinden geçti Gülsüm. Hayat güzeldi be, hoştu yani.

Ertesi gün yine aynı rutinle devam etti. Kah yüzerek, kah okuyarak, kah yağmur gelince ıslanarak, kah 5 dakika yağan yağmurdan sonra havanın masmavi açmasına hayret ederek tatilinin sondan bir önceki gününe geldi. Etraftaki güzel mi güzel, üstelik sesi neredeyse hiç çıkmayan Rus çocukları seyretti, aralarda dondurma yedi, alkollü kokteyllerle içini ısıttı, havuç suyunu kumpire yoldaş etti, akşamları odasında kitap okumaya devam etti. Hava bulutluyken her şey olması gerektiği gibi, yani orta halli sıradan bir tatil köyünde nasıl geçerse öyle geçiyordu. İnsanlar kibar kibar birbirlerine gülümsüyor, birbirlerini hiç tanımayan farklı ülke tatilcileri “good morning” leşiyor, sanki bütün dünya kardeşmiş, herkes eşitmiş, ülkede müthiş bir mutluluk havası varmış gibi canlarının istediğini yiyip içiyor, eğleniyor, yüzüyor ve kimse kimseyi rahatsız etmeden yarı çıplak geziyordu.

Her şey güzeldi yani. Ne olduysa oldu, hava birden masmavi kesildi. Hava masmavi kesilince Hamdi Enişte çıktı ortaya. Gülsüm O'nu nereden mi tanıyordu? Tabii ki havuzun öbür yanından “Hamdi Enişteee!” diye bağırıp tatil köyünü domine eden büyüklü küçüklü Hamdi ve Hamdiye'lerden öğrenmişti. Yani istemeyerek ama mecburen!

Hamdi Enişte kel kafalı, göbekli, 30'lu yaşlarının sonlarında bir kaç çocuklu sıradan bir yurdum insanıydı. Havuzda kadınlardan oluşan 10-15 kişilik sabah jimnastiği yapan gruba karıştı önce. Yaptığı işten müthiş zevk alan, sevimli gay animatör Isac, kadınlara havuzda zumba yaptırıyordu. Tam da bu sırada göbeği ve esprileriyle kadınların ortasında aniden belirdi Hamdi Enişte. Önce Isac'in havuzun kenarında gösterdiği hareketleri acemice ve kendi kendisiyle dalga geçerek yapmaya çalıştı, tabii ki beceremedi. Bu arada kucağında en fazla bir aylık bebeğiyle karısı havuzun kenarından bağırdı Hamdi Enişte'ye:

- Sen zumba yapmayı biliyor musun Hamdi?
- Ohoo, ben zumbanın kralını yaparım!

Gülsüm, Isac'in dansını izlemeyi seviyordu. Ama maalesef Hamdi Enişte bu güzel ambiyansı bozmuş, şaklabanlıklarıyla havuzdaki kadınların ilgisini çekmeye çalışıyordu. Evet rol çalıyordu Hamdi Enişte. Şahane dans eden, hayatı sevdiği her halinden belli olan ve bu enerjisini havuzdaki herkese geçirmeyi başaran Rus Animatör Isac'ten, mutlulukla havuz jimnastiği yapan etli butlu kadınlardan, masmaviye çalan havadan, ve bütün bunları şaşkınlıkla izleyen Gülsüm'den rol çalıyordu. Daha doğrusu çalmaya kalkıyordu. 

Bir iki jimnastik hareketini yapmaya çalıştı, sonra baktı ki beceremiyor, kolunu havaya aniden kaldırıp öbür eliyle destekleyerek küfür anlamına gelen bir hareketi yaptı ve sırıta sırıta kadınların arasından çekildi sonra. Ama obur ruhu doymamıştı! Bu sefer havuz kenarında serilip yatan on kişiye yakın akrabası ya da arkadaşı her neyse tanışlarına, havuzdan avuç avuç su sıçratmaya başladı. Kuru kalması için görevlilerin sık sık temizlediği havuz kenarı Hamdi Enişte'nin bu aşırı sevimli şakalarıyla göle dönüşmüş, ve ıslattığı yakınlarının şımarık çığlıklarıyla havuz başı keyfi havuz başı işkencesine dönüşmeye başlamıştı.

Gülsüm hızla eşyalarını topladı, havuz başını terk etmek üzere ayağa kalktı. Tam da o sırada iki şezlong ötesinde bebeğiyle karısının yanında ayakta duran Hamdi Enişte, yanından geçen çocuklu ve güzel Rus kadınına öyle bir baktı ki, neredeyse kafasını çevirmekten kemikleri çatlayacaktı! Tam da o sırada Hamdi Enişte'nin 8 yaşlarındaki kendine benzeyen kızı havuzdan sesleniyordu;

- Babaaa, beni sırtına alsanaaa!

Bu bet çocuk sesi etrafta yankılanırken, havuzun ücra köşesindeki yaşlıca Alman karı koca neden bu otele geldiklerini sorgulayan pişmanlık dolu bakışlarla, bardaklarından kocaman bir yudum birayı içlerine çekiyordu.


Gülsüm düşündü sonra. Recep İvedik öncesinde Hamdi Enişteler bu kadar rahat mıydı fütürsuzlukta? Hamdi Enişte Recep İvedik'in kaç filmini izlemişti acaba?  Her yer İvedik kopyalarıyla mı dolacaktı yoksa! Gülsüm ürktü bunları düşününce... Türk filmlerinde kafasına kitap koyarak düzgün yürümeyi öğrenen karakterler yok olduğunda mı,  yoksa okullarda “adab-ı muaşeret” dersleri okutulmaktan vazgeçildiğinde mi değişmişti dünya! Hamdi Enişte ne kadar suçluydu? Sahi Hamdi Enişte kimin eniştesiydi bu arada? Hamdi Enişte hep sırıtık mı dolaşırdı? Hamdi Enişte'ye birisi “Yeter ama Hamdi, insanları rahatsız ediyorsun!” demiş miydi... Devlet büyükleri Hamdi Enişte'yi seviyor muydu? Hamdi Enişteleri çoğaltmak için bilinçli bir gayret var mıydı?

Tam şezlongdan kalkıyordu ki Gülsüm, birden gök yarıldı, yağmur başladı. Sevindi kendi kendine. Ne de olsa, ağır havalarda Hamdi Enişte görünmez oluyordu...

NOT: Olay sahicidir, "Hamdi Enişte" ismiyle cismiyle gerçek bir karakterdir.


Devamını Oku

22 Ağustos 2016 Pazartesi

Avşa Adası'ndan İzlenimlerim

Geçen hafta salı ve cumartesi arasında 4 gece Avşa Adası'ndaydım. Daha önce hiç gitmediğim Avşa'nın pozitif enerjisi ruhuma o kadar iyi geldi ki, yazmasaydım olmazdı. “Ada nasıldı?” diye sorarsanız, eskilerin tabiriyle “nev-i şahsına münhasır” cevabını vermek gelir içimden. Yani kendine özgü, değişik ama sıcacık bir karakteri var bence Avşa'nın. Ne İstanbul'un Prenses Adaları gibi aristokrat, ne Cunda gibi pahalı, ne Ege'ye benziyor, ne de Akdeniz'e! Dedim ya değişik bir atmosferi var; ama sizi hemen sarmalayan sıcak bir atmosfer bu. Adada kaldığım 5 gün boyunca eski Türkiye'de gibi hissettim kendimi. Belki de Avşa'da beni en çok rahatlatan duygu buydu. 

 

Yani bizim Anadolu insanı vardı ya hani, özlediğimiz, sevdiğimiz, bizden olan, kanımıza işleyen; işte Avşa'da o ruhun henüz tamamen yitip gitmediğini gördüm. İnancını inançsızlığını giyimiyle kuşamıyla haliyle tavrıyla gözler önüne sermeyen, hani denize de giren, mayo da giyen, ortamı olunca iki duble içkisini içen, nasıl desem Münir Özkul Adile Naşit kıvamında olmasa da, yine de mütevazı bir insan tiplemesi vardı ya hani, işte onu gördüm Avşa'da! Kutuplaştırılmamış günlerden kalmış bir insan topluluğuydu içimi ısıtan. Etnik kimliğin, dini kimliğin, maddi gelirlerin önemsenmediği, dışarıdan bakıldığında herkesin eşitlendiği zamanlara bir yolculuktu sanki Avşa benim için. İşte bu yüzden çok huzurluydum tatil boyunca. Ülkeme dair umutlar bile yeşerdi içimde, çünkü reset çektim sanki hayata; haber dinlemedim, televizyon izlemedim, sosyal medyadan uzak durdum.

Avşa'nın mütevazı sahili

Sıfır beden kaygısı duymayan, çoğu evli ve çocuklu kadınlar; eşlerinin ne giydiğine karışmayan adamlar, çığlık çığlık denize giren mutlu çocuklar, yani Türkiye'nin bildik tanıdık yurdum insanları vardı Avşa'da. Sevgilisini koluna takıp gelen öğrenci de vardı, tekstil fabrikasında işçi olan da vardı, emekli öğretmen karı koca da vardı, ev hanımı da vardı, ama dedim ya herkes halk plajında eşitlenmişti...

Avşa'ya IDO ile gidiş

Marmaray ile Yenikapı'ya 10 dakikada geçtim, indiğim yerden İDO'nun servisine bindim. IDO ile 2 saat 45 dakikada Avşa'daydım. Buraya kadar her şey çok güzel. Ama IDO, denizin tek hakimi olduğu için bilet fiyatları uçuk! 2 saat 45 dakikalık yolculuk için verdiğiniz neredeyse bir uçak parası! Zaten sistem de uçak sistemi! Erken davrananlar biletini 35 TL'ye alabiliyorken, benim gibi iki gün önce alanlar 70 TL'yi, son gün alanlar ise 100 TL'yi gözden çıkarmak zorunda kalıyor. Şimdi güzel güzel tatil yazısı yazacağım fazla eleştirmeyeyim diyorum ama, söylemeden de geçemiyorum işte. Bu kadar özelleştirme, bu kadar para hırsı gerçekten de bu cennet ülkenin bünyesine fazla geliyor! Diyorum, ve bu konuyu kapatıyorum.

Avşa'da konaklama
Avşa'da benim gördüğüm kadarıyla fazla otel yok. En yaygın konaklama biçimi ise pansiyonlar ve apart odalar. Ben üzeri yemyeşil sarmaşıkla kaplı, dolayısıyla serin, denize 15 adım uzaklıkta şirin mi şirin bir apart odada kaldım. Yatak, küçük bir mutfak ve banyodan oluşan yaklaşık 15 metrekarelik apartın en güzel özelliği ise her odanın bahçeye açılan kapısı önünde kendine ait tahta bir masa olmasıydı. İhtiyacım olan mutfak eşyalarının da olduğu bu apartta minimal hayatın gayet de mümkün olduğunu deneyimleme şansını yakaladım. Gördüm ki, insan pekala da 15 metrekarede yaşayabiliyor; 3 tane bardak, 2 tencere, 3 tabak ile bal gibi de ihtiyacını karşılayabiliyor! Bulaşık hemen toparlanıyor, fazla eşya olmadığı için ortalık dağılmıyor, hoş yürüyecek pek alan da kalmıyor sana ama, dışarısı var, sahil var, ne yapacaksın geniş odayı! Ağaçların serinliği sayesinde klimaya ihtiyaç duymuyorsun. Hafiflik, mutluluk getiriyor, daha ne olsun!

Ağaç varsa, klimaya ne gerek  var!

Avşa'da yeme içme
İskelenin sağında ve solunda kumsalın önünde yer alan dar sokaklar boylu boyunca yeme içme mekanları ile dolu. Ada neredeyse 18 saat ayakta olduğu için mekanlar da çok yönlü hizmet veriyor. Yani sabah sokak boyunca her işletme kahvaltı verirken, bu işletmelerin çoğu öğleden sonra waffle ve kumpir dükkanlarına dönüşüyor. Bazıları ise kebapçı ya da balıkçı oluyor akşamları.
Avşa'da kahvaltı!


 Ben sadece bir kere haricinde hiç dışarıda yemek yemedim. Adanın sebzeleri o kadar taze ve ucuz ki, açıkçası yaptığım her yemekten oldukça da keyif aldım. Adada et de ucuz, sebze de ucuz. Ama siz dışarıda yemeği tercih ederseniz, açık büfe kahvaltılar ortalama 15 TL, bir porsiyon balık ya da et yemeği de ortalama 20 TL civarında. Fiyatlar İstanbul ile kıyasladığınızda oldukça ekonomik. Bir top dondurma 75 kuruş, daha ne olsun...


Avşa'nın mis kokan domatesleri
Avşa'nın yerli zeytinleri
 Ama dediğim gibi kendi yaptığım yemeklerle hafifledim resmen, bir daha gitsem Avşa'ya, yine apartta kalır, yine kendi yemeğimi kendim yaparım. Çünkü Avşa'nın ruhu bence bu tarza daha müsait sanki... Bir çok market var, fırın var, kasap var. Her şeyi ucuz olarak temin etmek mümkün. Tabii ki en son ramazan bayramında 2500 kişinin yaşadığı adaya 130.000 kişi gidince çıkan kıtlık haberlerini okumuşsunuzdur. Okumayanlar buradan detayları öğrenebilir.  Bayramda seyranda gitmemek lazım!

Avşa'nın  sahilinde yemek çok!
Ada Karası adlı yerli şarabı da meşhurmuş, ama ben bu sefer tadamadım, bir dahaki sefere artık!
Avşa'nın havası

Mükemmeldi. Serindi, hiç terlemedim. Odada bir pervane vardı, çalıştırma ihtiyacı bile duymadım. Tertemizdi havası, sabah nasıl da iyi geliyordu temiz havada yürümek!

Avşa'nın denizi ve güneşi

Deniz hemen derinleşmiyor, temiz, serin; ben çok sevdim. Koli basili var mıdır bilmem ama, öğleden sonra bile dalga çıkmayan havuz gibi deniz, benim gibi yüzme konusunda sıkıntı yaşayanlara ilaç gibi gelecektir. Senelik iyot ve D vitamini depoladım ben, saatlerce kumsalda ve suda kalmama rağmen güneşten aşırı da yanmadım. Dedim ya, Avşa üzmüyor insanı... Her şey orta karar, çok güzel, insana “hayat böyle bir şey olmalı” dedirten cinsten... Adada her yer halkın plajı, para vermiyorsunuz doğa ananın sunduğu nimetlerden yararlanmak için. İlle de şezlong kiralamak isterseniz, o da gün boyu 8 TL. Ama kendi şemsiyenizi getirip kumsala dikseniz, kimse size bir şey demiyor; yani olması gerektiği gibi, yani dedim ya herkes eşit!

Avşa'nın güzel denizi

Avşa'nın gece hayatı

O kadar enteresan bir yer ki Avşa, bir tatil beldesinde olması gereken her şeyin minyatür hali mevcut. Yani diskosu da var, 5-6 işletmeden oluşan barlar sokağı da var. Akşamları sahil oldukça kalabalık oluyor. Açıkçası ben akşam yemeğinden sonra apartın huzurlu bahçesinde kitap okuyup erkenden uyumayı tercih ettiğim için Avşa'nın gece hayatı hakkında fazla yorum yapamayacağım. Ama sanırım bir hareket var.

Avşa'nın kedi köpekleri
Ben kedi köpeklerle fazla haşır neşir olmayı sevmem, daha doğrusu tırsarım itiraf edeyim. Ama adanın kedi köpekleri beni bile ürkütmeyen cinstendi, efendilerdi anlayacağınız. Ne sesleri çıkıyordu, ne de insanı rahatsız ediyorlardı. Verdiğim yiyeceği kapıp gizlice yiyen, ve daha vermem için sırnaşmayan ada kedileri keşke Kadıköy'ün şımarık kedilerine biraz kalenderlik dersi verseler!

Avşa'nın  efendi köpekleri 

Motor gürültüsü yok!
Huzur...

Ada sahilinde yaz sezonu boyunca motorlu araç yasak, arka sokaklarda tek tük araba gördüm ben. Dolayısıyla motor gürültüsü yok. İnsanlar elektrikli ve sessiz motorlar ya da bisiklet kullanıyorlar. Zaten her yer yürüme mesafesi olduğu için sorun da yok. Bu da adanın güzelliğine güzellik katıyor.

İskelenin sağı solu
Çok meraklıyız ya inşaat yapmaya, ve inşaat yapılan yerleri ortalama halktan koparıp ultra zenginlerin hizmetine açmaya! Avşa'da da denizi doldurmuşlar, yat limanı yapıp adanın çehresini değiştireceklermiş. Neden bilmiyorum, bu inşaat yarım kalmış. Ama olan adanın doğal dengesine olmuş! Dolan deniz, rüzgarların yönünü etkilemiş ve işte bu nedenle iskeleyi arkanıza alıp sola döndüğünüz kısım, çok rüzgarlı olduğu için tercih edilmiyormuş. Ben de öğrendiklerimin yalancısıyım, bilmiyorum işin aslını. Ama bildiğim bir şey var; bırakalım artık doğayla uğraşmayı, bir ada da sakin kalsın! Yatlar Avşa'ya da gelmeyiversin, nasılsa gidecek çok yerleri var! O yatlar gelince bu deniz bu kadar temiz kalacak mı, hadi kaldı diyelim, fiyatlar yükselmeyecek mi, o zaman nereye gidecek tatil için, emekli öğretmen Ruhi Bey Amca...

Sonuç,


Ülkemiz gerçekten çok güzel! Çok güzel denizlerimiz var, çok güzel sebzelerimiz, meyvelerimiz var. Çok güzel insanlarımız da var. Özümüze dönsek, değerlerimize sahip çıksak, esen rüzgarlara kapılmasak, birilerine körü körüne inanmasak yeter de artar bu ülke bize, hem de hepimize...
Devamını Oku

28 Temmuz 2014 Pazartesi

Tatilden arta kalan sözcükler..

Herkes bayram iznini değerlendirmek için tatil beldelerine doğru yol almışken ben eve dönüyordum. Şahane oldu böylesi, zira tatilden döner dönmez işe başlamak kadar zor bir şey yoktur bilirsiniz.
Yediğin içtiğin senin olsun, anlat bakalım” diyenleriniz var biliyorum; kısa kısa aktarmak istiyorum bu nedenle tatilin bende bıraktıklarını.

agac
tatilin romantik agaci

Erken rezervasyon hikaye, yaşasın son dakika indirimleri..

Kasım sonundan itibaren erken rezervasyon duyurularını takip ettim. Güya aralık başı gibi %60-70'lere varan indirimler olacak, sonrasında ise tatile yaklaştıkça o oranlar düşecekti, öyle söylüyorlardı ya.. Hikayeydi bence bütün o reklamlar; erken rezervasyon bu yıl sadece kocaman bir kandırmacaydı.. %60 indirim olan oteller elbette vardı, ama mayıs ayında! İyi de mayıs ayında buz gibi havada tatil yapmak için erken rezervasyona ne gerek var ki, zaten bütün oteller o aylarda çok ucuz.. Önümüzdeki sene için yine takipte olacağım, bakalım yabancı turistlere sağlanan erken rezervasyon indirimi bizim için de geçerli olacak mı?
havuzda jakuzi bir başka keyif..

(Dikkatim nasıl da dağıldı, saat sabahın 10'u ve davul zurna ile “Ankara'nın Bağları”nı çalarak para topluyorlar sokakta.. Ankara'nın bağlarına mı yanayım, zurnanın tek perdeden çıkan tiz sesinin kulakları tırmalamasına mı? Üstelik biraz önce başka davulcu geçmemiş miydi, şimdi de “Bas bas paraları Leyla'ya” ya başladı günümüze uyarlı bayram davulcusu.. Ne acayip bir toplumuz, seviyorum bu hallerimizi yine de, para atayım bari âdet yerini bulsun..)

Davulcuya takılırsam hiçbir şey yazamam, devam ediyorum; erken rezervasyon hikaye, yaşasın son dakika indirimleri diyordum ya, bence en doğrusu da bu.. İzin günüm belli değildi, tatilden iki hafta önce yaptım rezervasyonumu.. Bayramdaki fiyatlardan çok daha ucuza kapattım tatil olayını netekim..

Tatilde hayattan koptum..

Son yıllarda böyle yapıyorum; bu sene hele tam koptum hayattan. Elimde 513 sayfalık “Kurt Seyit ve Shura” kitabım- ki en kısa zamanda anlatacağım bu güzel kitabı- 7 gün boyunca hiç televizyon açmadım, hatta üzülüp sinirleneceğim bir haber görürüm diye sosyal medyaya bile bakmadım, iyi ki de öyle yapmışım.. Çünkü tatil, zaten kafayı boşaltıp insanın normal rutininin dışına çıkması değil midir? Medya bombardımanı altında bütün yıl ambale oluyoruz, bari bir hafta zihin detoksu yapalım, haksız mıyım?


tatil kitapsız olmaz!

İmkanı olanlar için herşey dahil sistemler bunun için biçilmiş kaftan.. Giriyorsunuz bambaşka bir dünyaya, ne şehrin gürültüsü, ne satıcıların “buyrun buyrun buyrun” sesleri.. Tatile başlarken cüzdanı kasaya kilitliyorsunuz; “bütçeyi aştım mı acaba, bu da çok pahalıymış yemesem mi, içmesem mi!” gibi dertlerle beyninizi de yormuyorsunuz. Zaten baştan ödemişsiniz paranızı, içiniz rahat oluyor. (Bu arada sigarayı bırakarak biriktireceğiniz parayla kendinize şahane bir tatil ısmarlayabilirsiniz, benden hatırlatması.)
Elbette bütçeye de bağlı olarak iyi bir otel seçmek lazım.. Zira her şey dahil otel diye gidip zeytin peynir domatese talim etmek zorunda da kalabilirsiniz. Ben otelpuan.com, zoover.com gibi sitelerden otelle ilgili yorumları okuyarak yaptım seçimimi, çok da memnun kaldım açıkçası..
Tercih meselesi tabii ki, bazıları tatilde yeni yerler keşfetmeyi sever, bazıları her şey dahil otele kapanıp kalmaktan hoşlanmaz. Benim seçimim aslında biraz tembellikten yanaydı; yemek elimin altında, içmek elimin altında, eğlence ayağımın dibinde, deniz şurada, havuz burada hesabı.. Gittiğim otelin çok geniş de bir bahçesi vardı, ne yalan söyleyeyim hiç sıkılmadım.. Bir kere müthiş akıcı bir tatil kitabım vardı. Okumadığım zamanlarda ise çevreyi izlemek, güneşlenmek, yemek, içmek, havuza girmekle meşguldüm.. Daha ne olsundu ki zaten, bir tatilden daha ne bekler ki insan..



Tatilden insan manzaraları..




Sizi bilmem ama ben ne zaman bir tatile gitsem mutlaka bir kaç insan hikayesi olur dönüşte cebimde.. Geçen sene buradan okuyabileceğiniz Francesca vardı mesela, İngilizler ile ilgili anılarım olmuştu. Bu sene ise başrolde Kazaklar, Ruslar ve bir iki tane de Türk hikayesi ile döndüm..

Yalnız anneler
Cesur Rus bebek..

Gittiğim otelde yalnız anneler çoğunluktaydı. Özellikle Ruslar içinde, yirmili yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim çok genç anneler vardı çocukları ile birlikte.. Çocuklar tek başlarına havuzda iken onlar genelde güneşleniyorlardı, rahatlardı yani.. Doğrusunu söylemek gerekirse gerçekten de hayran olunası bir genetik yapıları var. Çocuk da doğursalar yine de çok güzeller, doğruya doğru şimdi..

Tatil kahramanım Jack


Kahramanım Jack.

Bu seneki tatil kahramanım ise her ne kadar kendisi ile tanışıp konuşma fırsatı bulamasam da havuzun gözdesi Jack'ti.. Yanında ebeveyn olarak sarışın bir İngiliz kadın vardı. O bütün gün güneşlenirken Jack de havuzun sevgilisi olmuştu. Çikolata rengindeki teni, kıvır kıvır saçları, atletik yapısı ve her şeyden önemlisi kocaman gülümsemesi ve cana yakın davranışlarıyla Jack tatilin kahramanı olmayı bence fazlasıyla hak etmişti.

Kazak kızı
İsimsiz Kazak kizi

İşte bu da adını bilmediğim sevimli Kazak kızı.. Yanında oldukça yaşlı bir çift vardı. Bilemiyorum ya Kazaklar çok geç yaşlarda çocuk sahibi oluyorlar, ya da büyükanneler ve büyükbabalar torunlarını tatile getirmişler. Birkaç yaşlı çift ve küçük çocuk dikkatimi özellikle çekti.

Tatilin en mutsuz kadını

Tatilin en mutsuz insanı ise maalesef bir Türk kadındı. Boylu poslu endamlı hoş bir kadındı kendisi. Neredeyse 2 metre boyunda, yapılı, söylemese üniversiteli diyebileceğim ama sadece 16 yaşında olduğunu öğrendiğim oğluyla birlikte gelmişlerdi. Oğlan babası ile beraber yaşıyormuş, kadın yalnızmış.. Benimle tanışır tanışmaz anlatmaya başladı.. Mutsuzdu.. Tatilden hiç keyif almıyordu. Çünkü oğlu bütün gün odada tv izlemek istiyordu, havuza girmiyordu, denize girmiyordu, birlikte vakit geçiremiyorlardı. Özel okulda okuyup 2 dil bilmesine rağmen kimseyle sosyalleşemiyordu da.. Kadıncağız gitmelerine 2 gün kala oğlunu birkaç Türk genciyle tanıştırdı da rahatladı. Bu sefer de oğlan “tatili uzatalım” diye tutturdu. Kadın mutsuzdu, havuza ayağının kenarında azıcık kumla giren bir çocuğu güvenliğe şikayet edecek kadar, neden otelde çok Kazak var diye yakınacak kadar, yüzünde çıkan küçük bir sivilceyi büyük bir sorun edecek kadar mutsuzdu hem de.. İnsanın kafası rahat olmayınca en lüks tatili de yapsa fark etmiyordunun güzel bir örneğiydi kadın. Yalnızdı ve yapayalnız hayatına geri döndü tatil bitiminde de.. Yani mesele tatile gitmek değil gerçekten de..

Tatilin en arabesk ve en ateşli adamı



Fireman Tahir diye tanıttılar kendisini, son gece bahçede yaptıkları “garden party” de.. Tahir sanki derdinden içiyormuş gibi çekiyordu şişedeki ispirtoya benzeyen renkli sıvıyı ve ateş püskürüyordu sonrasında.. Şişenin dibini görene dek devam etti bu çok tehlikeli gösterisine.. İnsanlar alkışladılar, bense sadece bitsin istedim bu gösteri bir an önce.. Fireman Tahir'in duygularını çok merak ediyordum aslında. Acaba kendisini bir kahraman olarak mı hissediyordu, insanın ağzından göğe doğru ateş fışkırması nasıl bir iz bırakıyordu acaba ruhunda? Fireman Tahir'in ne hissettiğini, neden böyle bir iş yaptığını maalesef öğrenemedim.


Adı bilinmeyen “Karpuz oyma sanatçıları”




Bu şahane sanat eserlerini ortaya çıkardıkları için kendilerine “karpuz oyma sanatçısı” diyebileceğim insanlar kimdir? Kopya mı çekerler, yoksa kendi içlerinden geldiği gibi mi oyarlar karpuzları? Bu işi nasıl öğrenmişlerdir? Acaba karpuzlara böylesi güzel anlamlar yükleyen parmaklar diğer zamanlarda patates kabuğu mu soymaktadır? Ellerine fırça ve boya alsalar aynı başarıyı gösterirler mi? Sahi kimdir karpuzları bunca emek vererek bu kadar güzel hale getiren naif insanlar? Kimse onlar, ellerine emeklerine sağlık diyorum..

Anlatacak çok şey var aslında, devamını da sonraki zamanlara bırakalım ne dersiniz.. Umarım sıkmadım sizi bunca şey anlatarak, biraz uzun oldu sanki yazı ☺

Herkesin yazacağı veya anlatacağı, bir sürü bir sürü bir sürü tatil anısı olsun diliyorum; bu arada iyi bayramlar efendim.. Küçüklerin gözlerinden, büyüklerin ellerinden..

Sevgiyle ve huzurla..



Devamını Oku