yazmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mart 2023 Cumartesi

Yazmaya Dair Sayıklamalar

Yazmak, hele ki azıcık edebiyata yeteneği varsa insanın, dar zamanlarda öyle yardımcı olan bir şey ki! Anlatmazsan içinde patlayacak ve fakat güvenip de kimselere aktaramadığın duyguları, olayları, sanki sihirli bir kaşık ile ağzından alır ve döker mürekkeple kağıtlara. Ya da günümüzde, klavyenin sihirli tuşlarıyla ekranlara… Evet kusarsın içindeki zehiri böylece, kimseler anlamaz.

Seems to Be by Marc Civitarese 45″x45″; oil and wax on linen
Yazdığın zaman kendini çok iyi hissedersin, kurtulmuş hissedersin, sanki sihirli bir güç seni şifalandırmış hissedersin. Nereden mi biliyorum bu duyguyu? Bugün çok uzak bir geçmiş gibi anımsadığım lise çağlarında, gizli gizli yazdığım günlüklerimden biliyorum. Ta o zamanlar çözmüştüm yazının sihirli dünyasını. Ve ta o zamanlar biliyordum, eğer o günlükler, birilerinin eline geçerse, benimle ya da duygularımla nasıl alay edeceklerini! İşte ta o günlerden bu yana kendimce metaforlar kullanarak, içimdeki çağlayanları kimselerin anlayamayacağı şekilde yazarak, kendimi korumaya aldım hep.  Belki de bilinçsizce ve el yordamıyla kendi kendimi şifalandırdım bu şekilde.  Aradan çok zaman geçti... Artık bir işlevleri kalmadığını anladığımda, bir parçam haline gelseler de o günlüklerle vedalaşmayı başardım. Ardından, blog başladı son on yıldır. Yazmak insanın kanına giren bir virüs gibi, kolay kolay vazgeçilemiyor. Sizler zaten buna şahitsiniz. Bu blogu takip eden herkesin, şöyle ya da böyle, yazı virüsünü tatmışlığı var, hissediyorum yorumlardan.

Peki yazarken çok açık mıyım, evet değilim. Bırakın kendimle alakalı konuları; toplumla alakalı; politik, eleştirel yazılarımda bile hep metaforlar, hep benzetmeler, hep soyutlamalar kullanıyorum uzun zamandır.

 Neden?ü

Çünkü öyle bir dönemde yaşıyoruz ki; seninle aynı fikirde olmayanlar ya iğrenç yorumlarla enerjini sömürüyor, ya gücü varsa sana dava açıyor, ya da ne bileyim üst aşamada “Silivri soğuktur” diye bir gerçek var hayatımızda. Hal böyle olunca, çoğunluk gibi ben de etliye sütlüye dokunmadan, küçücük dünyamda beş düşünüp bir yazarak, yazdıklarımın da onunu silip birini bırakarak iç huzurumu korumaya alıyorum. Evet, belki içinizden birileri “Ne korkaksın!” diyebilir. Ama gerçek bu! Etim belli, budum belli!  Mecazen söylersek, arkamda dayım yok! Bir dayım var aslında gerçek hayatta. Annemin bütün miras haklarını bir imza ile üstüne alan sevgili biricik dayım! Niye aramıyorum diye bana tatlı tatlı sitem eden dayıcığım! Geçen gün doğum gününü kutladım kuru bir mesajla. Kin tutmuyorum böyle tiplere ben. Sadece sınırları belli hücreleri var onların kalbimde. Asla çizgiyi aşmalarına izin vermiyorum ve böylece huzurumu muhafaza ediyorum. 

Tahmin edeceğiniz üzere hiç kancı, sülaleci, akrabacı falan değilim. Ama yine de şunu söylemeye hakkım olduğunu düşünüyorum.

 Kendi dayım böyle iken, parti başkanı veya ne bileyim devlet başkanına güvenebilir miyim?

 “Ya şimdi senin dayın ayı diye genelleme yapamazsın!” demeyin ne olur. Kendi ailenize, apartman komşularınıza, iş çevrenize, televizyon yüzlerine falan bir bakın. İddia ediyorum, herkesin çevresinde benim dayım gibilerden var. Mutlaka var! Çıkarcı, bencil, güvenilmez, kimseye faydası dokunmayan iki yüzlü tiplerden yani! Hal böyle olunca, insan ister istemez oto sansürle, şununla bununla, teslim olmamakla, sorgulamakla, yani  kendince yöntemlerle kendini korumaya alıyor. Ya da ben öyle yapıyorum.

 Niye mi anlatıyorum bunları? Aslında baştan beri derdim, Kılıçdaroğlu hakkında iki çift laf etmekti. Girizgâh biraz uzun oldu, öyle aktı yazı işte. Şimdi bu kadar alakasız laftan sonra bir iki paragrafa sığdırırsam, ayıp olur cumbaba adayımıza. O yüzden bu yazı burada bitsin. Kendisine özel bir başka yazı için sözüm olsun sizlere. Merak etmeyin, kötü şeyler yazmayacağım.

Bu sefer de böyle oldu, sıkıcı bir yazı oldu çoğunuz için. Ama ne yapayım, içimden böyle geldi, idare edin sevgili dostlar...

Esenlikle,

 

 

Devamını Oku

9 Haziran 2017 Cuma

İnsanlığın büyük romanı!

Dün akşam dizi izlerken birden konudan koptum, düşünmeye başladım. Dizideki karakterlerden biri, yani Ali Kemal tam da o sırada “flashback” ile geçmişte olanları anımsıyor ve acı acı gülümsüyordu.  Tam da o anda, “Evet ya, tabii ki öyle!” dedim kendime kendime. Ali Kemal çocukluğuna dönmüştü. Bense hepimizin, yani bütün insanların “yazar” olduğunu düşünüyordum. Ruhum aydınlandı birdenbire.

Hepimiz yazıyorduk işte; tüm yaşadıklarımızı görünmez bir kalem yardımıyla beynimizin kıvrımları arasındaki görünmez defterlere yazıyorduk! Sonra ara ara “flashback” yardımıyla okuyorduk yazdıklarımızı!

Demek ki insan denilen yaratık, özünde yazmaya yetenekliydi, hatta çocukluğundan itibaren yazabiliyordu. Kimilerimiz, içimizde var olan bu yeteneği sonradan unutuyor, kimilerimiz ise bu yeteneği hatırladığımız için, hayatımızın herhangi bir bölümünde yazmaya tutkuyla bağlanıyorduk.

Aslında herkes kendi belleğine yazdığı hayat hikayesini kaleme alsa, belki de insanlığın büyük romanı ortaya çıkabilirdi! Kişilerin anıları, başkalarının anılarıyla örtüştüğünde de, insanlığın gerçek tarihini yazabilirdik hep birlikte!

Ali Kemal, acımasız çocukların acımasız saldırılarıyla üzülüyordu geçmişinde. Bense beynimin kıvrımlarına yazdığım kişisel romanımın bir çok sayfasını bile isteye sildiğimi fark ediyordum! Ali Kemal, düşsel romanında birileriyle kavga ederken, ben de büyük insanlık ailesinin heyecan verici romanını düşünüyordum. Ali Kemal kendi romanının geçmiş sayfalarından kurtulup bugüne döndü. Ben de büyük insanlıktan kopup, Ali Kemal'in ağlayan şimdi'sini izlemeye devam ettim.


Yazmak için bundan daha güzel sebep olabilir miydi...
Devamını Oku