Bumerang Etkinlik Günleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bumerang Etkinlik Günleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Aralık 2014 Perşembe

4. Bumerang Ödülleri ve Türkiye'nin İlk Content Marketing Konferansı'nda Yerinizi Ayırtın!

Türkiye’nin en prestijli blog ödülleri ve ilk Content Marketing Konferansı, Yapı Kredi Nuvo Ana sponsorluğunda 10 Aralık 2014’te InterContinental İstanbul’da ve İKSV Salon’da gerçekleşecek... Blog ve pazarlama dünyası bu günü bekliyor!

37.000’i aşkın yayıncısıyla Türkiye’nin lider yayıncı ağı Bumerang, 4. Kez Blog Oscarlarını sahipleriyle buluşturmaya hazırlanıyor. Yarışma yüzlerce blog ve websitesinin katılımıyla gerçekleşti ve tam 65.000 sms oyu kullanıldı! Şimdi ise kendi alanında uzman jüri üyeleri kısa listeye kalan blogları değerlendiriyor. Kazananlar ödül gecesinde açıklanacak.

Türkiye’nin İlk İçerik Konferansı
Content Marketing Konferansı, ödül töreni öncesi reklam, pazarlama ve medya dünyasından önemli isimleri bir araya getirecek. Konferans, 10 Aralık Çarşamba günü InterContinental İstanbul Otel’de gerçekleşecek ve içerikle pazarlamadan mobil pazarlamaya günümüzün popüler konuları masaya yatırılacak. Hürriyet Yazarı Ertuğrul Özkök, Google Türkiye Pazarlama Müdürü Özgür Kirazcı, Yapı Kredi Dijital Bankacılık Kanalları Direktörü Evren Şahin, Vodafone Mobil Pazarlama, Sadakat Programları ve İş Ortaklıkları Kıdemli Müdürü Emre Kanaat, Hürriyet Dijital Pazarlama Çözümleri Koordinatörü ve Boomads Kurucu Yöneticisi Haymi Behar, Radikal Dijital Yayın Koordinatörü Ezgi Başaran gibi birbirinden değerli isimler, içerikle pazarlama, 2015’in mobil trendleri, sosyal habercilik, dijital yayıncılık gibi konuları konuşacak.


Ustalardan İyi İçerik Atölyesi

Content Marketing Konferansıyla paralel salonda ise İyi İçerik Atölyesi gerçekleşecek. Alanında uzman isimlerden kaliteli içerik hazırlamanın inceliklerini, sosyal medya takipçilerini artırma tüyolarını dinleyeceğiz. Yola blog yazarak çıkan, kariyerinde bambaşka noktalara gelen isimler başarı hikayelerini anlatacak. Bywonderland.com ve Bayaiyi.com’un kurucuları Oylum & Onur Yüksel, Hurriyet.com.tr yazarı Bahar Akıncı, Instagram Fenomeni Sezgin Yılmaz İyi İçerik Atölyesi’nin konuşmacılarından bazıları...


Ödül Töreni ve Unutulmayacak Eğlence
10 Aralık Gecesi Yapı Kredi Nuvo Ana sponsorluğunda İKSV Salon’da gerçekleşecek ödül töreninde Türkiye’nin en iyi blogları ve birbirinden başarılı ajans ve markalar da ödüllerine kavuşacak. Bu yıl ilk kez Boomads mecra kullanımını en etkin şekilde gerçekleştiren ajans ve reklam verenler 4 kategoride ödül kazanacak.
Ödül töreninin hediye sponsorları D&R, USLA ve Doğan Kitap kazananlara sürpriz hediyeler dağıtacak. Ödül töreninin ardından Türkiye’nin en iyi prodüktör DJ’i Ozan Doğulu sahne alarak katılımcılara unutulmaz bir gece yaşatacak.
Ayrıntılı bilgi ve katılım detayları için: BumerangOdulleri.com #bum14


Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını Oku

6 Kasım 2014 Perşembe

Yine mimlendim, konu Bumerang!


Sevgili 1deliningunlukleri blogu beni Bumerang konusunda mimlemiş,  kendisine teşekkür ediyorum, bakalım sorular neymiş:

1.Bumerang hakkında genel düşünceleriniz nelerdir?
Blog dünyasına ilk girdiğimde tanıştım Bumerang'la, iyi ki de tanışmışım. Yaklaşık 22 aydır sürdürdüğüm blog yazarlığı serüveninde kendilerinden çok fayda gördüm. Geçen yıl YılmazÖzdil ve Ahmet Ümit söyleşilerine katıldım mesela, hayatımda unutamayacağım mükemmel etkinliklerdi.Yine Tolga Örnek'in “SeninHikayen” adlı filminin ön gösterimini Bumerang sayesinde bir çok ünlü kişiyle birlikte özel gösterimde izlemiş,Tolga Örnek'le de söyleşi yapma şansı bulmuştuk. Bu da benim için unutulmaz bir deneyimdi. Geçen yıl yine “İyi İçerik Atölyesi” ve Bumerang Ödül Törenine katılan şanslı blogger'lardan biri de bendim. Şahane bir deneyimdi. Bunlarla da kalmadı elbette, Bumerang'ın Facebook ve İnstagram yarışmalarından kitaplar da kazandım, söylemesi ayıp fena olmayan bir reklam geliri de elde ettim tekliflerinden. Bütün bu etkinlikler, hediyeler ve teklifleri alırken inanın"yazmak" dışında başka bir şey yapmadım. Üyelik tipi yükselmediği için Bumerang hakkında olumsuz düşünceler belirten arkadaşlara diyorum ki, aksatmadan güzel yazılar yazmaya devam ederseniz, Bumerang'dan karşılığını mutlaka görürsünüz. Adı üzerinde Bumerang bu, döner dolaşır sizi bulur.
Blog yazarlığını daha çok sevmemde Bumerang'ın katkısını yadsıyamam. Üstelik bunca basın-yayın kuruluşu arasında blog yazarlarına kapısını açan tek kuruluş olan Hürriyet'in hakkını da gözetmek lazım.

bumerang


2.Bumerang üyeliğiniz var mı ya da açmayı düşünür müsünüz?
Elbetteki var, Platin üyeyim. Sizin üyeliğiniz yoksa eğer, aşağıdaki kodu ilk üyelik başvurunuzda belirtirseniz, hem siz hem ben biraz para kazanmış oluruz :)




3.Bumerang'ın ilerde blogunuzu iyi yerlere taşıyacağını düşünüyor musunuz?
Bumerang sayesinde Yazarkafe'de yazılarım yayınlanıyor, dolayısıyla yeni takipçiler kazanıyorum. Daha çok etkinliğe katılırsam ve hatta yarışmada derece alırsam elbette blogum çok daha iyi yerlere gelebilir, köşe yazarı bile olabilirim, bu hiç de ulaşılmayacak bir hayal değil.
 Yeri gelmişken söyleyeyim, bu sene “En Çalışkan Blog” kategorisinde ben de Bumerang ödüllerine adayım, oylarınızı aşağıdaki linkten 
verebilirsiniz :)
 (Not: Bir mimden olabildiğince fayda sağlamak böyle bir şey olsa gerek) 

. 

4.Bumerang tekliflerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Teklifler konusunda Bumerang da sürekli kendini yeniliyor, birlikte kazanmaya devam ediyoruz.

5.Bumerang hakkında olumsuz düşünceleriniz var mı?
Olumsuz demeyelim de öneri diyelim. Kanımca yarışmada daha çok kategori olabilirdi, mesela ben kişisel, mütevazı bir blog olarak,10 tane yazarı olan, neredeyse profesyonel site kıvamına gelmiş bloglarla aynı kategoride yarışıyorum. Ya da yemek, makyaj, gezi gibi popüler konularda yazarak binlerce takipçiyi kolayca edinen bloglarla aynı kategoride yarışıyorum; biraz haksız rekabet oluyor sanki. Yeri gelmişken buradan sesleneyim, sevgili Bumerang, seneye yarışmada kişisel bloglar için lütfen ayrı bir yarışma kategorisi açın, içerik kalitesine göre bloglarımızı yarıştıralım ne güzel olur öyle...


6.Üye tipiniz sizce normal mi ya da tekrar değerlendirilmesi için bir talepte bulundunuz mu?
Ben blogumu açtıktan sonra başvurmuş, bronz üye olmuştum, birkaç ay geçtikten sonra altın, yanılmıyorsam 8. veya 9. ayımda da platin olmuştum. Gayet mantıklı bir süreçti.


7.Bumerang ile herhangi bir sorun yaşadınız mı?(Aldığınız reklam karşılığında ödeme yapılmaması gibi)
Kesinlikle hiçbir sorun yaşamadım. Bumerang ekibi çok arkadaş canlısı, çok kibar ve anlayışlı olduğu için kimsenin de sorun yaşayacağını sanmıyorum.

8.Bumerang dışında içerik eklediğiniz siteler var mı?
Çalıştığım reklam ajansının kurumsal blogunu yazıyorum, onun haricinde bir ara yazılarım, Maraş yerel gazetelerinden birinin hem dijital ortamında hem de basılı gazetelerinde yayınlanıyordu, bir süre sonra bazı haklı gerekçelerle bıraktım o işi.

9.İlerde bumerang ödüllerine katılmayı düşünür müsünüz?
Bu sene katıldım, herkesten oy bekliyorum :)


Evet, dileyen her blog yazarı bu mimi yanıtlayabilir, hayatımızdaki güzel bumerang etkilerinin hiç bitmemesi dileğiyle diyor ve gidiyorum bu günlük, sevgiyle..

Devamını Oku

28 Ocak 2014 Salı

Ahmet Ümit Söyleşisi-2 / Edebiyata bakış açısı

Ahmet Ümit'in doyumsuz söyleşisine kaldığımız yerden hızımızı kesmeden devam edelim, birinci bölümü okumayanları önce Ahmet Ümit Söyleşisi-1 yazısına  alalım ki kaçırmasınlar ..
Yazı dizimizin bu ikinci bölümünde de araya hiç girmeden Ahmet Ümit'in sözcükleriyle devam etmek istiyorum.

Ahmet Ümit ile edebiyata kısa bir yolculuk

Çok etkilendiğim sabit bir başucu kitabım olmadı. Bir dönem Tevrat'tı, bir dönem Kuran'dı, bir dönem İncil, bir dönem 1001 Gece Masalları, bir dönem Memleketimden İnsan Manzaraları. Ama şuna inanır ve hissederim:

Bence başından beri bütün yazarlar aynı kitabı yazıyorlar.

Bildiğimiz ilk destan, Mezopotamya'da yazılmış olan Gılgamış Destanı'dır. Gılgamış'tan günümüze dek sözlü ve yazılı ne kadar edebi eser üretilmişse, yani masallar, efsaneler, şiirler, romanlar, tiyatro oyunları, denemeler; hepsinde aynı şey anlatılıyor. Bu anlatılan şeyse şu:
HAYAT NEDİR, BİZ NİYE VARIZ, BİZİM HAYATLA İLİŞKİMİZ NEDİR?
Ve edebi eserlerin derdi tüm bu sorulara yanıt vermek de değildir.
17-18 yaşlarındayken bu soruları bana sorsanız yanıtlarını biliyordum, o kadar da emindim ki! Ama artık bilmiyorum. Bu sorularun yanıtlarını bilmediğim için de edebi eserle bilimsel eserin, dinsel eserin farklı olacağını düşünüyorum. Edebi eserler hep bir belirsizliğin üzerinde yükselirler.
Neden?
Belirsizlik derken neyi kastettiğimi açıklamak isterim size.

Homeros'un yerine koyalım kendimizi.,

Homeros neyi anlatıyor? İlyada'yı anlatıyor. Yunanlılar gelmişler, Truva şehrini kuşatmışlar. Burada bir şehir var, şehirde savaş var. Kuşatılmış bir şehir, savaşan insanlar var. Bir yanda aşk var, Truvalı Helen, bir yanda politik çıkarlar var, bir yanda tanrılar var. O dönemin dini anlayışı Zeus. Fakat dikkat ederseniz Homeros, Yunanlılar haklı veya Troyalılar haklı demez, asla!
Savaş doğru ya da yanlış da demez. Anlattığı şey, savaşın insanlar üzerindeki etkisidir.
Sadece savaşın değil, aşkın insanlar üzerindeki etkisidir.
Aşk müthiş bir şeydir demez.. Bir yandan Paris'le Truvalı Helen'in aşkını anlatır ve biz “Ah, ne kadar güzel aşk” deriz.
Öte yandan aşkın yıkıcılığını da anlatır.


Beyoğlu'nun en guzel abisi
Bence yazar – edebiyattan söz ediyorum- olguların insan yazgısı üzerindeki etkilerini anlatır.
Olgu derken, aşktan söz ediyorum, savaştan söz ediyorum; politikayı, dini, depremi kastediyorum. Yani ne varsa... Bir olgu olacak ve bu olgu doğru mu yanlış mıdan çok o olgunun karakter üzerindeki etkilerini anlatacaktır yazar. Yani örneğin olgu İslam Dini ise, yazarın endişesi İslam Dininin doğru ya da yanlış olması değildir. İslam Dininden ortaya çıkarak, o karakter üzerindeki etkilerini anlatacaktır. O yüzden yazar, bazı şeyleri belirsiz bırakacaktır. Kime bırakacaktır? Okura elbette.
Okur bu karakteri okuduğunda o karakterle özdeşleşecek, o karakterle içiçe geçecek, kendini o karakterin yerine koyacaktır.
Buradan da şöyle bir yere varılır. Okurun karakterle yüzleşmesi demek, aynaya bakması demektir. O aynada bir okur olarak o karakterden yola çıkarak kendi ruhunuzu hissedeceksiniz.

Bir edebiyat eserinin iyi olup olmadığının kriteri bana göre şudur:

Bir eseri okurken su gibi akıp gidiyorsa, bu, o eserin iyi olduğunu göstermez. Çünkü bazıları da akıp gitmeyen eserleri okumayı sevebilir.
Eserin çok güzel bir dili olması da onu iyi bir edebiyat eseri yapmaz.
Karakterlerin iyi anlatılması da bana göre o eserin iyi olduğunu göstermez. Ama siz, bir eseri okuduğunuzda:
Buradaki karakter gibiyim ben ya, bende bir aşağılık taraf var. Bir kere benim gibi zayıf. Şu yalan söyleme huyumdan bir türlü vaz geçemedim. Bu kıskançlıktan kurtulmam gerekir.” gibi şeyleri söylemeye başlıyorsanız, o eser size bunları itiraf ettiriyorsa, veyahut:
Ya ben ne fedakar bir insanım ya, geçen ne iyi yaptım o arkadaşım için, bak bu da yapmış!" dedirtiyor ise, bence o eser başarılı bir eserdir.
İşte bu yüzden ben, Dan Brown, Grangé gibi yazarların eserlerini çok beğenmiyorum. Çok güzel hikaye anlatıyorlar, merakla okuyoruz ama duygusal olarak bir yüzleşme, bir alt üst oluş, bir kendinizle karşılaşma yaşamıyorsunuz bu yazarları okurken. Burada iyi veya kötü tanımlamasını kullanmadık dikkat ederseniz. Bana göre diyorum, çünkü sanat çok subjektif bir şeydir. Ve sanatın tanımı çok zor yapılır.

Edebiyatın tanımı aşkın tanımı gibidir!

Edebiyat nedir demek, aşk nedir demek gibidir. Tarif edemezsiniz. Aşk hakkında bir sürü şey söyleyebilirsiniz. Ustalar sayfalarca yazmışlar. Biri dört cilt Anna Karanina'yı yazmış, öteki Madam Bovary'yi yazmış. Aşk nedir dendiğinde çok genel şeyler söyleyebiliriz. Mesela “imkansızı ümit etmek” deriz. Bir insanın şahsında o insana iyiyi, güzeli, kahramanı, etkileyiciliği yani her şeyi ona yüklemektir deriz.
Böyle bir şey olmaz ki, gerçekçi değil! O adama da yazık, kadına da yazık. Önce böyle her şeyi yükle, sonra da “umduğum gibi çıkmadı” de.. Böyle bir şey yok ki! Sanat da böyledir.
Tabii ki şöyle bir tarif de yapabiliriz:
Bir konuyu, bir düşünceyi, güzel Türkçemizi kullanarak bir kurgu içinde anlatma sanatına edebiyat denir” diyebiliriz.
Böyle bir tanıma edebiyat dersinde geçer not verirler. Bunu yapan binlerce eser vardır ama çoğu edebiyat değildir. Edebiyat değildir deme hakkım yok elbette, zaten kimsenin böyle bir hakkı yok. En büyük eleştirmenlerin bile hakkı yok. Çünkü Jules Verne yaşarken kendisini Fransız Akademisi'ne almamışlardı. O adamların hiç birini tanımıyoruz ama Jules Verne'i hepimiz biliyoruz.
Cervantes, Don Kişot'u yazarken “bu aptal hikayeyi niye yazıyorum ben” diyordu, “kendini şövalye zanneden bu salak kahramanı yazacağıma şiir yazmalıyım” diyordu, şiirlerinin hiç birini hatırlamıyoruz bugün. Yine Conan Doyle, yarattığı Sherlock Holmes'den nefret ediyordu, “ben büyük romanların yazarıyım, böyle bir dedektifle ne işim olur” dedi ve öldürdü kahramanını.
Öyküde ölüm raporu verilmediği için millet yazıhanesini bastı hatta!

Yani “iyi edebiyat nedir?” sorusunun yanıtı, ZAMANA DİRENEN METİNLERDİR!

Eğer 50 yıl sonra, 100 yıl sonra da okunursam bu demektir ki Ahmet Ümit iyi yazarmış. Yoksa bugün kitaplarımın 500.000 adet satması, birçok dile çevrilmesi, filmlerinin yapılması, ödüller alması – Nobel de olabilir– benim iyi bir yazar olduğumu göstermez. Bugün bu anlaşılmaz, sizin çocuklarınız, torunlarınız okuduğunda, “oo benim babaannem tanışmış bile” derlerse ben iyi yazar olabilirim, bunu asla bilemeyeceğim.
Ama ben şu anda çok mutluyum. Şöyle de olabilirdi:
Ben yazıyorum, kimse beni okumuyor, kimse beni okumadığı için giderek hırçınlaşıyorum, çok okunan yazarlardan nefret ediyorum, okur salak beni anlamıyor diyorum, böyle biri de olabilirdim. Bir yandan gündüzleri bir yerlerde çalışıp yokluk içinde akşamları yazmaya da uğraşabilirdim. İyi ki de böyle değilim.
Böyle bir sürü insan var ve aralarında gerçekten çok iyi yazarlar var. Biraz önce söylediğim gibi okunuyor olmak, ilgi görüyor olmak iyi bir yazar olduğum anlamına gelmiyor.

Sevdiğim işi yapıyorum, iyi de para kazanıyorum

Büyük ilgi görüyorum, büyük alkış var, gittiğim her yerde insanlar el üstünde tutuyorlar. Mesela bir lokantaya gitmişsem hemen bir yer bulunuyor, şahane bir şey. Mesela geçenlerde Konya'ya gitmiştim, normal bir oda ayırtmıştım otelde. Otel görevlisi “Aaa orası olmaz!” dedi ve bana otelin suitini verdi. Masaya oturuyorum şarabın en iyisi geliyor. Uçağa biniyorum, hostesler tanıyor, “Ahmet Bey, paltonuzu oraya koymayın verin biz içeriye asalım” diyorlar. Pilot, “buyrun kokpitten bakın” diyor. Bunun gibi çok güzel yanları var.
Bundan daha güzel bir şey olabilir mi? İmza günlerinde bir sürü insan fotoğraf çektirmek için kuyruğa giriyor. Şahane yani.. Bu kısmı çok güzel ama burada bir de tehlike var:

Sanatta değerli olan şey, biricik yani “unique” olmaktır.

Mesela Picasso, 20. yüzyılın en önemli ressamıdır. Neden? Çünkü kübist resimler yapmıştır. İstese klasik resimler yapamaz mıydı? Yaptı, önce onu yaptı. Sanatta mesele özgün olmaktır. Sizden önce yapılanlardan farklı bir şeyler yapmanız lazım. Ancak o zaman gerçek sanatçı olabilirsiniz. Zamana karşı kalıcı olmak dedik ya, işte o kalıcılığı böyle sağlayabilirsiniz.
Agatha Christie gibi yazarsam bunun hiçbir kıymeti olmaz. Kadın zaten en güzelini yazmış. Conan Doyle gibi yazarsam bunun da bir anlamı yok. Ben, Ahmet Ümit gibi yazmalıyım ve benim özel bir bakışım olması gerekir. Olaylara farklı bir bakış açısıyla bakmamdan kaynaklanan farklı bir üslupla eserlerimi oluşturmam lazım. Öncelikle kendi kültürüm olması lazım.
Mesela Peyami Safa, Cingöz Recai diye bir karakter yarattı, bildiğiniz Arsen Lüpen! Kemal Tahir daha berbatını yaptı, Mayk Hammer'i birebir yazdı. Taklitlerle bir yere gidilmez. Zaten onlar da bunu biliyorlardı. Her ikisi de gerçekten çok büyük yazarlardır.

Devamı gelecek ......
------------------------
Evdeyazar'ı notu: Bir sonraki bölümde edebiyatla ilgili yine çok ilginç ve bana göre çok değerli olan  notları paylaşacağım sizlerle, umarım beğenerek okuyorsunuzdur...












Devamını Oku

1 Kasım 2013 Cuma

Hürriyet Bumerang, Yılmaz Özdil Etkinliği'ne nasıl gittim?

Etkinlikle ilgili yazım uzunca  ve hatta parça parça olacak, bence siz okumayı burada keserek bir “virgül” koyun, çayınızı kahvenizi yanınıza alın ve rahatça yayılıp sonra devam edin..

Kadıköy'den Hürriyet Binası'na nasıl gittim?

İşte tam da bu aşamada Yılmaz Özdil yazılarına yakışır nitelikteki çelişkiler yumağı ile yüzleşmeye başladım. Nasıl gidecektim?
Kadıköy'den Bağcılar'a gitmek, Kadıköy'den Edirne'ye gitmekten daha zor inanın.. Ben ki Bağcılar'a daha önce adım atmamış insanım. Mantıklı bir  yol planlaması yapmam şarttı nitekim. Toplu taşıma denen şeyi kullanan bütün modern Avrupa vatandaşları gibi davranmaya çalışıyorum, hem de İstanbul'da! Ne büyük eziyet, gerisini siz tahmin edin artık..
Çok övdükleri, asrın projesi  ilan edilen Marmaray' a binsem, son durak Kazlıçeşme'de ineceğim, ya sonrası? “Sefillik” cevabıyla bu alternatifin üzerini çizdim. 20 dakika yürüyüp sonra Metrobüs'e binsem, Yenibosna'ya bir saatte giderim, sonra ne yapacağım?
Açtım telefon Hürriyet Gazetesi'ne.. İyi ki de açmışım.. 
"-Metrobüs'e binseniz, Yenibosna'da tekrar dolmuşa binmeniz lazım, o da 1 saat sürer, dolmuştan indikten sonra yaklaşık 20 dakika da yürümeniz lazım” dediler.. Bu da toplamda 2 saat 40 dakika yapıyor! Yuh ki ne yuh! Sahi İstanbul'da olimpiyat yapacaklardı değil mi? Hadi biz alışkınız da, elin Avrupalısı sporcular helak olacaklardı, Allah'tan Tokyo kazandı da aleme rezil olmaktan kurtulduk! 
Hürriyet Gazetesi'nden yol tarifi sorduğum beyefendiye ne kadar teşekkür etsem azdır, bana en mantıklı çözümü buldu.
Motorla Eminönü'ne geçin, oradan da Başakşehir otobüslerine binin, kapının önünde inersiniz.” dedi.
eminönü
Eminönü karmaşası..
Motorla Eminönü'ne geçmek yaklaşık 30-35 dakika sürdü.. Buraya kadar problem yok.. Bir yılı aşkındır Eminönü'ne gitmiyordum, adımımı atınca hiç bir şey kaybetmediğimi, hatta bu rezaletten uzak olduğum için ne kadar şanslı olduğumu düşündüm..
Motor iskelesine adımımı atınca inanın kendimi, belgesellerde gördüğüm herhangi bir Orta Doğu ülkesinde gibi hissettim.. Bir karman çormanlık, bir grilik, bir pislik, bir keşmekeş! Neye uğradığımı bilemedim.. Havada keskin bir duman kokusu, balık değil de simit yemek isterseniz örneğin, mideniz bulanacak cinsten.. Yerler pis, özensizce yerleştirilmiş mısırcı, kestaneci, simitçi tezgahları görüntü kirliliğinden başka bir şey değil. Daha vakit var nasılsa, bir çay içeyim dedim ama ne mümkün! Estetik yok çünkü.. İnsan çay içeceği mekanda, hele de deniz kenarındaysa biraz ruhu okşansın istiyor..  Bağıran çağıranlar bir taraftan, yerlerde yarısı içine göçmüş bildiğiniz gri beton, bir tane yeşil yok!
Kaç, kurtar kendini ” dedim içimden! Şöyle yola doğru bir baktım, ileride dağınık halde duran otobüs duraklarını görünce içim ezildi.. Hangisi nereye gidiyor öğrenmeniz için ya hepsini tek tek dolaşacaksınız -tabii ki ezilme riskiniz de var karmaşada- ya da klasik yöntemle insanlara hangi otobüsün nereye gittiğini soracaksınız. Böyle bir kaos ortamında detaylı bilgi alabileceğiniz bir pano, bir ekran bulabileceğinizi zannediyorsanız hatırlatayım, burası Türkiye! Yani, bir kaç kişiye sormadan işinizi halletmeniz neredeyse imkansız! Pano mano da neymiş allasen! Bir kaç kişiye dememin asıl nedeni de biliyorsunuz bizim yardımsever yurdum insanlarının, bilmedikleri sorulara da cevap verme gayretleri meşhurdur..
Ben de mecburen klasik yönteme başvurdum ve kendime garantiye almak için direkt otobüs şoförüne sordum, “öndeki 78 numaraya sor “ dedi.. Öndeki 78 numaranın şoförü ise 
“-Bu geçmez, bak orda 146'lar var, onlara sor “ dedi... Sahi ben binlerce turistin geldiği tarihi yarımadadaydım değil mi? İstanbul dünyanın incisi diyorlar ya, haklılar.. Ama sadece coğrafi anlamda..  Büyükşehir Belediyesi denetiminde olan ve her geçen gün Eminönü'ne daha çok benzeyen güzelim Kadıköy iskele sahili ve Eminönü'nde bu anlattığım, aslında harika bir yaşam alanı olabilecek rezaletini görmeyenler, lütfen ahkam kesmesinler! Bunlar üstelik iki küçük örnek sadece! 
Şehirleri yönetmek için biraz estetik bakış açısı gerekir, ucube üst geçitlerle, ne idüğü belirsiz betondan meydanlarla bu işler olmuyor beyler!

 
Eskişehir
Eskişehir, mükemmel görünüyor!
Bakınız sol fotoğrafta Eskişehir resmi var..
Deniz yok, boğaz yok ama çok güzel görünmüyor mu?
Söylemesem, kesin Avrupa şehirlerinden birinin resmini koyduğumu sanırsınız..
İşte şehir yönetmek, belediyecilik böyle bir şeydir.. Kamu yararına bir şey yaparken, estetik kaygıları bir kenara atmayacaksınız!
 Sayın Büyükerşen'e saygılarımı iletiyorum bu arada yeri gelmişken..

 Merak ediyorum, İstanbul'daki bu meydanları böylesine iğrenç hale getirenler, acaba evlerinde hiç sardunya bile yetiştirmiyorlar mı?

Bu estetik canavarlarına içimden neler söylediğim bana kalsın, siz de eşlik edebilirsiniz!

Girizgah çok uzun oldu farkındayım, Evdeyazar sokağa çıkınca böyle oluyor demek ki.. Aslında Yılmaz Özdil buluşmasında değindiğimiz memleket sorunlarına güzel de bir giriş oldu bu yazı..
Söylendiği gibi 146/B otobüsüne bindim.. Şoförün sakalları bıyıkları bakımsız, gömleği ütüsüz, bağrını açmış arabesk şarkıcıları gibi, bir elinde telefon – telefonu zaten yol boyunca hiç kapatmadı- filmlerdeki bıçkın delikanlılar gibi halleri vardı..
Güya otobüslerde şoförün arkasında bir ekran var, o ekranda bir sonraki durak yazıyor ve sesli anons sistemi ile de yolcular uyarılıyor.. Tabii ki burası İstanbul, burada kurallar işlemez.. Şoför Bey'in canı mı istemedi, yoksa ekranı bozuk muydu bilinmez, sistem çalışmıyordu.. Hiç şaşırmadım, doğrusu öyle bağrı açık şoföre de böyle arabesk bir çalışma tarzı yakışırdı.. Sistem çalışmadığı için herkes şoföre soruyordu:
      -Evladım, vergi dairesine ne zaman geleceğiz?
      -Şoför Bey, Hastahane'ye geldik mi?
Duraklarda bekleyen zavallı insanlar da aynı benim gibi sorular soruyorlar çaresizce:
     -Vatan Caddesi'nden geçer mi?
     -100. Yıl'dan geçer mi? gibi..
Ben de sordum tabii ki,
Hürriyet Binası'nı kaçırmayayım, aman unutmayın” diye.. Düşünsenize bir kaçırsam, eziyet devam edecek!
Birisi “Avrupa Birliği bizi almadığı için kendisi kaybediyor” gibi bir şey mi söyledi, duymamış olayım! Mega kent İstanbul'da bu rezaletler devam ettiği sürece sakın o lafı lütfen bir daha ağzınıza almayın!
Evden çıkmadan önce İETT'nin “oraya nasıl giderim” adlı sitesine de baktım oysa ki! Ama kardeşim, insan bu kadar mı kullanışsız site yapar? Yazıyorsun gideceğin adresi, hopp, yazdığın adres siliniyor, bir daha yazıyorsun yok! Siteyi kullanmak, cidden sinir savaşı gibi bir şey, sonunda vaz geçiyorsun..  Gideceğin yeri bilmezsen, toplu taşımayla bu şehirde bir yere ulaşamazsın nitekim! Bu İETT'nin sitesi de öyle, durak adını biliyorsan sorun yok.  İyi de adres var elimde, durak adını bilmiyorum, ne yapacağım? Cevap belli, ilkel yöntemlerle insanlara soracaksın!
  Bir de diyorlar ki, "insanlar toplu taşımaya alışamadılar!"
Düzelt, sistemini adam gibi kur, çalışanlarını eğit, insanlara nasıl davranılacağını öğret, bilgilendirme panoları yap, otobüs duraklarını düzene sok, temiz tut, bak bakalım insanlar toplu taşımaya alışıyor mu?
Neyse efendim bu maceralı ve de ister istemez muhalefetime maruz kalan otobüs yolculuğu da trafik pek yoğun olmadığı için yaklaşık 40 dakika sürdü.. Yani ben Kadıköy'den Hürriyet Gazetesi'ne toplamda 1,5 saat gibi bana göre çok başarılı olan bir sürede ulaştım..
Randevumuz 16:00'da idi, saat ise henüz 14:30'du..
"Nema preblema", nasılsa vardır kafeleri otururum dedim.. Öyle de oldu..
Gördüğünüz gibi bir sayfa yazı yazdım, hala etkinliğe geçemedim bile..Bir soluklanalım, devamı da gelecek yarın ya da yarından da yakın bir sürede..
Takipte kalın..








Devamını Oku