Gece kabuslar gördüm. Kendi sesime
uyanmış olabilirim. Kalktım, önceki yazıyı yazdım. Biraz oyalandım sonra.
Dünden kalan mısır ekmeği, birkaç zeytin, domates, üzerine zeytin yağı… Kolayından
neskafe… Sonra karnımda olağan dışı hareketlenmeler hissettim, azıcık bekleyeyim
dedim; sokakta tuvalet kazası falan yaşanmasın bir de…
Evet azıcık bekledim. İyi hissedince kol çantamı boşaltıp sadeleştirmeye başladım. Maksat
ağırlığı azaltmak mıydı, yoksa evden çıkmayı geciktirmek mi… İptal ettiğim kredi
kartlarını, birkaç kalemi, birkaç fişi ve bozuk paraları ayıkladım çantadan.
Mide ekşimesi hapını da aldım masaya bıraktım. Gözüme dizim ağrıdığında sürdüğüm, dibi kalmış
ağrı kesici merhem takıldı. Çok iyi anımsıyorum şimdi yazarken o ânı. Normalde
çanta temizliği yaparken o merhemi çıkarmam gerekirdi aslında… Nereden
bilecektim bu merhemin bir işaret olduğunu; parçaları birleştirince çıktı
ortaya bu detay. Merhemi tekrar çantama koydum.
Sokağa attım kendimi sonra. Salı Pazarı'na gitmek ve kızılcık almaktı niyetim… Pazar bahanesiyle evden
çıkabilmekti belki de… Her zamanki yolumdan yürürken kafamın içinde hep dünkü
konuşmalar, yazışmalar, işittiğim çirkin suçlamalar, basit ama yaralayan imalı
sözler dönüp dolaşıyordu.
“İlle dostun bir tek gülü yaralar
beni beni…”
Ne güzel söylemiş Pîr Sultan Abdal…
Her zamanki yolumdan yürüyordum.
Normalde o yürüdüğüm yol günün çok büyük kısmında trafiğe kapalı olduğu için
ve zaten kaldırımlar çok dar olduğu için sallana sallana yolun
ortasındaydım.
Sonra nasıl oldu bilmiyorum,
sanırım bilinç kaybı yaşadım bir anlık.
Yerdeydim, kalbim deli gibi
çarpıyordu ve ağlıyordum. Sol ayağım beyaz bir minibüsün arka tekerleğinin tam
yanındaydı.
Minibüs geri geri gidiyormuş, mal
bırakacağı dükkânın önünde olduğu için Allahtan yavaşmış. Başıma insanlar
toplandı sonra. Biri benden özür diliyordu, “Kornaya basarak geri geri geldim,
duymadınız…”
Ben hiç korna sesi duymamıştım, ve
zaten olayın nasıl o hale geldiğini de anımsamıyordum. Can havliyle ve kalbim
deli gibi çarparak adama bağırdım:
“Ya ben burada ölseydim, ya ayağım
kopsaydı, özür mü dileyecektin…”
Çevreden "tamam sakin olun" diyen
oldu. Birisi elime su şişesi tutuşturdu, ayağa kalkabildim sonra. Kenardaki
dükkanların birinin tek basamaklı merdivenine oturdum. Sandalye getirmiş
birisi, ona oturmadım. Yerde hızlı hızlı nefes almaya, bir yandan da adama
bağırmaya devam ettim. Birisi “Ambulans çağırayım mı? “ dedi. “Hayır” dedim.
Adam
biraz da korkmuş belli ki. Bir yandan esnafa mal bırakıyor,
bir yandan da “Bilerek yapmadım” diyordu… Orada birkaç dakika oturup ayağa
kalktım sonra. İşte o zaman fark ettim bileğimin sızladığını. Birkaç adım attıktan sonra aklıma çantama geri koyduğum
ağrı kesici merhem geldi. Onu sürdüm, bir sızı vardı evet. Acaba üzerine
basmasa mıydım? Biraz daha yürüyüp kendime “Bak var bu işte bir hayır, Allah
sana bir mesaj yolladı. Takma artık kafana insanlar şunu demiş bunu demiş’leri
diye telkin verirken uzaktan gelen tramvayı fark ettim. Tramvay gelene kadar
karşıya geçebileceğimi düşündüm. Demek ki tramvayın ne kadar uzakta olduğunu
da algılayamamışım o an Ben tam karşıya geçerken bir adam bana seslendi:
“Kenara geçin, tramvay geliyor…”
Adamın sesi ile eş zamanlı olarak
tramvayın zilini de duydum, son andaki hamleyle kendimi sola atarak kurtuldum
bundan da…
Nefes nefeseydim. Bir günde iki
tane ölüm tehlikesi atlatmıştım! Üstelik bir tanesinde arabanın altında
kalmıştım…
Otobüs durağına vardım. Oturdum,
bileğimdeki sızı devam ediyordu, merhemi çıkarıp tekrar sürdüm.
Neydi şimdi bütün bunlar? Yaşadığım olayların mistik boyutu muazzamdı! Bilincini
kaybederek minibüsün altında kalıyorsun, ama mucize oluyor ve hafif bir sızı
ile kurtuluyorsun. Tramvay konusunda bir adam seni uyarıyor, son anda kenara çekiliyorsun.
Gitmese miydim acaba pazara? Ya
bileğim çok sızlarsa! Ama belki de maydanozların yeşilleriyle domateslerin
kırmızılarını görmek iyi gelecekti bünyeme.
Atladım otobüse gittim pazara…
Tedirgin yürüdüm hafif bir sızı
ile…
Evet evet çok büyük bir sınamaydı
bu… Yaşam buydu işte, bir minibüsle bir tramvay arasında mucizelerle ayakta
kalabilmek… Gerisi gerçekten de boş, hem de bomboş…
Dostum bana zehirli oklar atmış,
atsın varsın…
Öbürü beni azarlamaya kalkmış,
azarlasın varsın…
Bir diğeri hasta olduğunu söyledikten sonra bana zehirli bir mesaj yazarak, ve o durumdayken cevap veremeyeceğimi, kendimi
savunamayacağımı bile bile “orantısız güç
kullanmış” ve benim ne biçim bir dost olduğumu haykırmış, ben alttan aldıkça “git
kendi yoluna selametle…” demiş…
Hepsi, ama hepsi boş…
Pazar dönüşünde yolumun üstünde sevdiğim
kuaförün dükkânı var. Kapısının önüne tabure koymuş, tanımadığım başka biriyle
laflıyordu. “Otur soluklan” dediler. Oturdum, biraz kızılcık ikram ettim
kendilerine. Çok sevdiler. Kızılcıklar gerçekten çok büyüktü. Derken derken laf
lafı öyle bir açtı ki, birden “bugün iki kere ölümle karşılaştım” cümlesi çıktı ağzımdan.. Adını
şimdi anımsamadığım matbaacı esnaf vardı sadece masada. O kadar güzel moral verdi ki bana… “Her şey
işaret” dedi. “Hayatı çok da takmamak lazım” dedi. “Akrabalardan ve
tanıdıklardan uzak durmak lazım” dedi…
Sonra dükkândan bir müşteri kadın
çıktı. Konuyu hiç bilmeden:
“Allahın mucizelerine inanmak
lazım ve sormak lazım “Bugün gelecek mucizeleri görmek için neler mümkün” diye…
Çok acayip, çok da mistik bir
gündü anlayacağınız.
Sanırım çok da ders almadığımı görmüş
olacak ki, Yaradan bugün beni bir minibüsün altına attı, yetmedi sonra tramvay
tehlikesi ile karşılaştırdı. Sonra da bilge matbaacı ile son dersini verdi.
Teşekkürler bütün bu aydınlanmalar
için…
Evet, kimse için fazla
üzülmemek gerektiğini öğrendim bugün… Ve insanın aklı başka yerde olursa başına
neler gelebileceğini çok acı deneyimledim. Yaşadığımız âna odaklanmalı ve o ândaki gerçekleri ve güzellikleri görebilmeliydik. Yaşamak dediğimiz şey, bir parça pamuk ipliği ve onu bağladığımız dal parçası arasında rastgele bir şeydi... İpe asılarak mahsur kaldığımız dal parçasından kurtulabilir, bu arada ipin kopma riskini de dibine kadar yaşayabilirdik...
Ve fark ettim ki, hayatta hiç kimse
için ama gerçekten hiç kimse için fazla düşünmeye değmiyor…
Sonuçta o minibüs az daha hızlı
olsaydı, bugün bu yazıyı belki de görünmeyen âlemlerden görünmeyen harflerle yazıyor
ve birilerine hayat dersi veriyor olacaktım…
Ve şu anda bütün olumsuzlukları
ardımda bırakmaya yürekten niyet ediyorum….
Teşekkürler, çok çok teşekkürler…
Not: Bileğim hâlâ sızlıyor, viks
sürdüm…