hayat dersi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat dersi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2025 Perşembe

Fatih Altaylı’nın Silivri Günlüklerinden Çıkardığım Dersler

İlk gün, nezarethanedeki polislerin kendisine ne kadar nazik davrandığını anlattı. Köhnemiş ortamdan, yan taraftan gelen kesif “ot” kokusundan ve kendisini uyutmayan nezarethane komşularının seslerinden bahsetti. Sonra Silivri… İki katlı odasına “süit” dedi, sabahları kuş sesiyle uyandığını anlattı. Sivrisinekleri öldürdüğünü ama duvardaki örümceklere kıyamadığını…

Yerler pisti, temizleyecek ne su vardı ne de su gideri... Derken koridordan bir şekilde su bastı odasını. Sevindi Altaylı... Öyle ya; yerdeki pislikler temizleniyordu işte kendiliğinden… Çekbasla suları geri yollayıp bir de üzerine güzel kokan deterjanla sildi mi, mis gibi olmuştu işte… Başkası olsa veryansın eder; yerler pis, üzerine bir de su basıyor odayı... 




Hiç yere hapishaneye gönderilen bir gazetecinin isyanını değil, kendi hayatına bir dış göz ile bakabilen ve bir dış ses olarak gördüklerini anlatabilen şahane bir yazarın hikayesini okutuyor bizlere… Her anlattığı gözümde canlanıyor; “oh be” diyorum, “bugün televizyon ve buzdolabı da gelmiş.” Anlatımı sayesinde neredeyse gördüğüm hücreye yerleştiriyorum buzdolabı ve televizyonu. Ben de en az O’nun kadar seviniyorum. Çünkü bazen küçücük şeyler öyle mutlu eder ki insanı...

Kahramanımız bildiğim kadarıyla atadan babadan zengin. Tahminimce hayatı boyunca hiç yokluk görmemiştir. Fakat adaptasyon gücüne bakar mısınız? Hücre değil suit; su bastı kızgınlığı değil, oda kendiliğinden temizlendi mutluluğu… Ve bugünkü üçüncü yazısında “burasının da kendine göre konforu var” diyor, “hayatımda ilk defa bir yerlere geç kalma derdim yok ve sürekli çalan telefonlara bakma zorunluluğum yok, tek derdim sevdiklerimden uzak olmak…” Oysa bildiğiniz tecritte... Bütün alışkanlıkları ve insanla bağlantıları koparılmış... Adi suçlulara tanınan, "havalandırmada voleybol oynama, laflama ayrıcalığı" bile yok! 

  "Yalnızlık" diyor "zor geliyor"... Öte yandan, içeriye giren serçe kuşu ile bağlantı kurmayı da ihmal etmiyor…

” Belki yine gelir bugün…” beklentisiyle avunabiliyor...

Ve annesine teşekkür ediyor; “Bütün bu işleri zamanında kadınların değerini anlamam için bana öğretmiştin; sayende hiç zorluk çekmiyorum” diyor…

Buradan alınacak çok ders var...

Görüşlerini seversiniz sevmezsiniz, ki çoğunlukla kızmışımdır bazılarına... Ama son zamanlarda en keyif alarak dinlediğim, aslında tek gazetecidir... 

Yorumlarını bir kenara bırakalım, anlattığı günlüklerden alınacak çok ders var gerçekten de…

Olanı olduğu gibi kabullenip adapte olmak teslimiyet değildir; o insanın yaşama  direncini, ayakta kalma gücünü gösterir bu birrr!

“Her şey insanlar içindir diyor Altaylı, bu ikiii!

“Bu da geçer ya hu!” diyor; bu da üççç!

Ve ben, en çok da olayları hikâyeleştirmesini benzetiyorum kendime… Zor durumlara düştüğümde, birileri beni üzdüğünde; evet ilk anda çok acı çekerim ama sonradan o olayları hafifletecek nedenler bulurum kendi kendime… Var olana adapte olur, şükür edecek şeyler icat ederim… Daha doğrusu hayat, böyle yapmayı, böyle bakmayı kafama vura vura öğretti şükür... Ya öğrenemeseydim...

Altaylı’yı izledikçe, kendimdeki gücü de gördüm sanki, bu da döörtttt!

********************************************

NOT: 

Evet, artık gerçeğe ve buralara dönme zamanı… Yazmadan olmaz!  Altaylı’nın yazdıkları ruhuma nasıl da iyi geldi; belki benim yazdıklarım da birilerine iyi gelir; belli mi olur…

Evet, bunlar da geçer ya hu! 

Devamını Oku

9 Eylül 2024 Pazartesi

2024'den Aldığım Dersler

Hani insanlar yeni yıl gecesi dönüp arkasına bakıp “Bu sene müthiş bir deneyim yaşadım! “ falan derler ya, ben bu saptamayı eylül ayından yapmak istiyorum:

 2024 sen neymişsin be abicim!

 “Sen bu senenin cinsiyetini nerden biliyorsun?” diyeceksiniz; biliyorum işte. Hissiyat diyelim. Bence, hoyrat, “tak tak tak” konuşan, bitirim, bıçkın bir delikanlı bu içinde bulunduğumuz 2024. Ha  pembiş tüllü prenses kıyafeti giymiş şirine şeklinde davrandıysa birilerine; elbette kendisini ağzı açık HAYRAN budalası gibi izleyebilme özgürlüğüne sahipler...

Osmanlı’da esrar sarhoşuna “hayran” denilirmiş. Bunlar esrarı içip sanki etrafını görmüyor gibi donuk donuk baktıklarından bu deyim ortaya çıkmış. Sonra ne olmuş da o Hayran’ın başındaki “H” harfi kaybolmuş bilemem. Rakı yerine ayran için, bak o da insanı “hayran” eder düşüncesini savunan gizli bir lobinin işi olabilir bu; tabi ya kesin vardır bir yerlerde Ayran Lobisi)

Böyle bir kültürlenme arasından sonra demem o ki bu bıçkın, bu külhanbeyi, bu “Heeyt ülenn, ben ne dersem odur” diyen delikanlı 2024, daha bitmeden bana Hanya’yı ve de Konya’yı şahane bir şekilde öğretmiş bulunuyor. Hanya Konya deyimi nerden çıkmış derseniz de kimse kusura bakmasın; bu kadar detayın içinde boğulmaya hiiiç niyetim yok! Zaten detaylarda boğulmaktan açık denizlere ulaşamayan “interesting” bir ülke ve insanlar kalabalığı olup çıkmışız…

Neyse işte, bana Hanya ve Konya’yı gösteren, sağ gösterip sol yanıma 'okkalı' yumruklar atan, “hayatın anlamı aslında neymiş”i gösteren bu 2024 kardeşime bin bir minnet ve şükranlarımı sunmayı boynumun borcu biliyorum. Tabîî burada yine sorgulamaya kalksak, "neden kulağımın değil de boynumun borcu?" sorusuna yanıt aramak durumunda kalabiliriz.  Evet kulak olabilir bak, boyun mevzusuna girip bu kadar da gaddarlaşmaya hiç gerek yok.

Her neyse; 2024 abinin öğrettiklerini unutmadan yazayım yıldızlı harflerle:

Fazla empati kurmayacaksın!

En çok da bunu öğrendim kendisinden. Karşındaki insan için fazla üzülmeyecek, çok içselleştirmeyeceksin. Çok hemhâl olursan, aniden kendini o insanın yerine koymuş olarak bulabiliyorsun. Hele de o kişi haksızlığa uğramışsa, adil değilse içinde bulunduğu durum ve kibarlığından ya da bulunduğu pozisyon gereği kendini savunamıyorsa! Ve herkesin içinde zavallı durumuna düşüyorsa! Çok empati kurduğun için O’nun söyleyemediklerini haykırırken buluverirsin kendini. Sonra bir de bakmışsın ki suçlu sen olmuşsun! Meğer o hemhâl olduğun kişi aslında bu dramdan besleniyormuş… Ve hemen, oracıkta, hatta hiç nefes almadan sana düşman olabilir bu kişi. Çok acayip bir ders bu!

 2024 kardeşimin beni  adeta savurduğu bir ders! Basit gibi görünüyor, ama yaşayan bilir! Sonuçları çok ağır, ama öğrettiğine paha biçilemez!

Sen iyiysen herkes iyi

Evet, bir de bunu öğretti 2024. Sen karşındakine iyi, nazik, anlayışlı, hep dinleyen ve  çoğunlukla susan biriysen senden iyisi olmaz. Ama bir de “hayır” demeye gör; kendi isteklerine ait küçük bir tavır geliştir; işte o zaman görüyorsun, nasıl da pamuk ipliğine bağlıymış o “yıkılmaz” dediğin, “kale gibi sağlam” dediğin ilişkiler… En acısı da ne biliyor musunuz? Bunca yıl sevildiğinizi sanmış olmanız…. Oysa öyle bir şey yokmuş! Tabi ya, seviyor görünen kişiler varmış meğer!

 Sevgili 2024, başımdan aşağıya o tas tas kaynar suları, ve hemen ardından tas tas soğuk suları nasıl da bu kadar sistemli bir şekilde dökmeyi başardın helal olsun sana… Bir kaynar bir soğuk, ardından bir soğuk, bir kaynar; sonra iki soğuk iki kaynar, üç soğuk üç kaynar… 

Soğuk  suyu dök, tekrarla!

İnsan dost bildiği kişilere karşı kendini savunmak zorunda kalmamalı! Dostsa anlamalı, savunma istiyorsa zaten hiç dost olmamıştır… Vay be 2024, teşekkür ederim, şahane bir deneyimdi bu.

Önce Sağlık

Ve 2024’ün en kallavi dersi de şu oldu.

 Bütün bu insan ilişkileri, şunlar, bunlar, hepsi ama hepsi  fena halde önemsiz. Sağlık yoksa gerisi gerçekten boş ve aşırı anlamsız. Bu dersi yana yana hem de çok güzel aldım, kabul ettim. Teşekkürler...

Yalnızlık

Ve en çok da şunu öğrendim.

Her insanın kendi gök kubbesi var.

Evet, bütün o sevgi gösterileri, dostluklar, aile bağları, şunlar bunlar hepsi bir yere kadar… Göğe baktığında sadece kendi menzilindeki maviliği görebiliyor insan. Gerisine ne oluyor biliyor musunuz?

 Miş’li geçmiş zamana bürünüyor bütün eylemler. Her şey, ama her şey bir anda masallar gibi mazide kalıveriyor.

 Sevgili bıçkın, dediğim dedik, yumruğu güçlü, gözü pek, pilavdan dönmez, kaşığı asla kırılmaz 2024!

Sana çok teşekkür ederim bütün bu acı soslu yemek gibi önce boğazı yakıp sonra mideye varan yangına sebep olan, ama bu acının etkisiyle de içerideki bakterileri ve virüsleri kaçırtan değerli derslerin için…

Bunca yıllık hayatımda hiç bu kadar ayılmamıştım, çok teşekkür ederim sana…

Bundan sonra beni insanlar sevsin diye kendimi asla paralamayacağım!

 Sevene de teşekkürler, seviyor görünüp aslında o sevgi sandıkları şeyin merhamet ya da ne bileyim sosyal sorumluluk katarsisi olduğunu bilenler ya da farkında olmayanlara, yani herkese teşekkürler…

Hepinizden bir şeyler öğrendim. Ve sizi, hepinizi özgür bırakıyorum… 2024 sen de artık bir durul be ya! En azından yeni seneye girmeden önce kalan üç ayda güzel anılarımız olsun.

Sevgiyle, ve büyük bir minnetle...

Devamını Oku

9 Ağustos 2024 Cuma

Hızlandırılmış Hayat Simülasyonu Turu

Tamam olabilir, böyle zamanlar hep olabilir. Ama neden hızlı çekim gibi her şey… Senaryonun birden hızlanıp izleyicinin kafasını karıştırdığı, ucu açık bir finalle sonlanan ve ağızda kekremsi bir tat bırakan kısa film tadında bu aralar hayat… Hayır nasıl bu kadar hızlı olup bitiyor bir şeyler ve hemen “sıradaki” geliyor? Yıllarca suda bekletilen bir yaprağın köklendiğini görüp sevinmekle, o yaprağın kararıp solmasına üzülmenin aynı film karesine sığması gibi…

5 günde 8 ülke 12 şehir gezdiren tur şirketlerinden biri beni kafaladı da hayatı mı turlatıyor yoksa? Bir deneysel çalışmanın kurbanı mı oldum? Tur şirketi 'nasılsa kimse bir şey anlamıyor' diye insanları simülasyona alıyor ve her şeyi yaşanmış gibi mi gösteriyor?


 Bak bu senin arkadaşındı; artık değil, hoop serbest zaman… Akşama dileyenler 38 Avro karşılığında arkadaşlığının neden bittiğine “mercek tutan” bir yaşam koçundan 12 dakika brifing alabilir. Lütfen sabah 5:52’de heykelin altında buluşalım, öbür ülkeye geçeceğiz.”

 “Öbür ülkenin adı ne?”

“ Ülke demeyelim de Kırılgan Aile İlişkileri Kasabası diyelim. Orada sizi güzel bir aile masasına oturtacağız. Ortada en sevdiğiniz yemekler olacak. Herkes bir şeyler söylerken bazı sırlar ortaya dökülür gibi olduğunda hoop bulaşıkları yıkayacaksınız. Bir sonraki ailenize kavuşmak için saatler gece yarısını gösterirken rehberimiz sizi teker teker otobüse alacak. Lütfen gecikmeyin…”

“Neden bir sonraki aileye gidiyoruz?”

“Çünkü aile dediğin şey zaten sanal bir kasaba gibidir. Sıkıcı, aynı şeylerin tekrar edildiği, uzaktan huzurlu gibi görünen, ama aslında yaklaşınca o huzur diye görünen şeylerin kartondan figürler olduğunun anlaşıldığı unutulmuş bir kasaba… E bu durumda yeni bir kasabaya geçmek kadar doğal bir şey olabilir mi?”

“Bir dakika rehber bey, benim kafam karışıyor, lütfen biraz yavaşlayabilir miyiz?”

“Kusura bakmayın, size ayrılan süre ancak bu hıza yetiyor. Daha derin ve daha tutarlı ilişkiler turu için fazla para verseniz bile maalesef bulunduğunuz level buna yetmiyor”

“Peki ne yapmalıyım?”

“İzleyin ve geçin sevgili dostum. Tüketimi hedefleyen, içselleştirmek için değil de fotoğraf çektirmek için gezen; tatmin olmayan, deneyim oburu turistler gibi olun. Hızlanın, size sunulan hayatın keyfine varın… Hem hızlı hızlı geçerken, bu ülkelerin ne çamurunu görürsünüz ne de kirli yüzünü…Bu turlar hep sizin iyiliğiniz için aslında, siz sevinin diye…”

“İyi de elimden kayıp gidiyor sanki bir şe.…”

“Hayır dostum, size öyle geliyor. Bu hızlandırılmış tur bittiğinde sizi evlerinize sağ salim bırakacağız. Hepinizi tek tek hem de… İşte o zaman, bu kadar kısa sürede gezdiğiniz bütün şehirleri elbette anımsamayacaksınız. Zaten biz de böyle bir şey istemeyiz.”

“Amacınız ne peki? Ne anlamı var bütün bu hay huyun? Bu kadar acelenin?”

“Gezi sonunda elinizde kalanların kıymetini anlayacaksınız sevgili gezgin ruh. Kalan arkadaşlarınızın, benimsemek istediğiniz ailenizin ve en önemlisi de neyin biliyor musunuz?”

“Neyin?”

“Gerçek sevginin değerini anlayacaksınız… Bu kadar kısa süreye bilerek sıkıştırıyoruz her şeyi… Yüreğinizde izi kalan şehir ya da kasaba her neyse, gerçekten sevdiğiniz yerin orası olduğunu anlayacaksınız… Ona sıkı sıkı sarılın ve dilediğiniz kadar uzun bir tur ayarlayın o kasabaya… Tek yönlü alın biletinizi…”

Unutmayın; sevgi… Her şeyden önce gelir sevgi ve ne kadar hızlandırışmış tur olsa da sevgi süzülerek kalır pencerenin kenarında…”

--------------------------------------

Simülasyonun fişini çekin arkadaşlar, makine çok ısınmasın…

Devamını Oku

6 Ağustos 2024 Salı

Son Durak Filmi Gibi Bir Gündü...

Gece kabuslar gördüm. Kendi sesime uyanmış olabilirim. Kalktım, önceki yazıyı yazdım. Biraz oyalandım sonra. Dünden kalan mısır ekmeği, birkaç zeytin, domates, üzerine zeytin yağı… Kolayından neskafe… Sonra karnımda olağan dışı hareketlenmeler hissettim, azıcık bekleyeyim dedim; sokakta tuvalet kazası falan yaşanmasın bir de…

Evet azıcık bekledim. İyi hissedince kol çantamı boşaltıp sadeleştirmeye başladım. Maksat ağırlığı azaltmak mıydı, yoksa evden çıkmayı geciktirmek mi… İptal ettiğim kredi kartlarını, birkaç kalemi, birkaç fişi ve bozuk paraları ayıkladım çantadan. Mide ekşimesi hapını da aldım masaya bıraktım. Gözüme dizim ağrıdığında sürdüğüm, dibi kalmış ağrı kesici merhem takıldı. Çok iyi anımsıyorum şimdi yazarken o ânı. Normalde çanta temizliği yaparken o merhemi çıkarmam gerekirdi aslında… Nereden bilecektim bu merhemin bir işaret olduğunu; parçaları birleştirince çıktı ortaya bu detay. Merhemi tekrar çantama koydum.


Sokağa attım kendimi sonra. Salı Pazarı'na gitmek ve kızılcık almaktı niyetim… Pazar bahanesiyle evden çıkabilmekti belki de… Her zamanki yolumdan yürürken kafamın içinde hep dünkü konuşmalar, yazışmalar, işittiğim çirkin suçlamalar, basit ama yaralayan imalı sözler dönüp dolaşıyordu.

“İlle dostun bir tek gülü yaralar beni beni…”

Ne güzel söylemiş Pîr Sultan Abdal…

Her zamanki yolumdan yürüyordum. Normalde o yürüdüğüm yol günün çok büyük kısmında trafiğe kapalı olduğu için ve zaten kaldırımlar çok dar olduğu için sallana sallana yolun ortasındaydım.

Sonra nasıl oldu bilmiyorum, sanırım bilinç kaybı yaşadım bir anlık.

Yerdeydim, kalbim deli gibi çarpıyordu ve ağlıyordum. Sol ayağım beyaz bir minibüsün arka tekerleğinin tam yanındaydı.

Minibüs geri geri gidiyormuş, mal bırakacağı dükkânın önünde olduğu için Allahtan yavaşmış. Başıma insanlar toplandı sonra. Biri benden özür diliyordu, “Kornaya basarak geri geri geldim, duymadınız…”

Ben hiç korna sesi duymamıştım, ve zaten olayın nasıl o hale geldiğini de anımsamıyordum. Can havliyle ve kalbim deli gibi çarparak adama bağırdım:

“Ya ben burada ölseydim, ya ayağım kopsaydı, özür mü dileyecektin…”

Çevreden "tamam sakin olun" diyen oldu. Birisi elime su şişesi tutuşturdu, ayağa kalkabildim sonra. Kenardaki dükkanların birinin tek basamaklı merdivenine oturdum. Sandalye getirmiş birisi, ona oturmadım. Yerde hızlı hızlı nefes almaya, bir yandan da adama bağırmaya devam ettim. Birisi “Ambulans çağırayım mı? “ dedi. “Hayır” dedim. 

Adam biraz da korkmuş belli ki. Bir yandan esnafa mal bırakıyor, bir yandan da “Bilerek yapmadım” diyordu… Orada birkaç dakika oturup ayağa kalktım sonra. İşte o zaman fark ettim bileğimin sızladığını. Birkaç adım  attıktan sonra aklıma çantama geri koyduğum ağrı kesici merhem geldi. Onu sürdüm, bir sızı vardı evet. Acaba üzerine basmasa mıydım? Biraz daha yürüyüp kendime “Bak var bu işte bir hayır, Allah sana bir mesaj yolladı. Takma artık kafana  insanlar şunu demiş bunu demiş’leri diye telkin verirken uzaktan gelen tramvayı fark ettim. Tramvay gelene kadar karşıya geçebileceğimi düşündüm. Demek ki tramvayın ne kadar uzakta olduğunu da algılayamamışım o an Ben tam karşıya geçerken bir adam bana seslendi:

“Kenara geçin, tramvay geliyor…”

Adamın sesi ile eş zamanlı olarak tramvayın zilini de duydum, son andaki hamleyle kendimi sola atarak kurtuldum bundan da…

Nefes nefeseydim. Bir günde iki tane ölüm tehlikesi atlatmıştım! Üstelik bir tanesinde arabanın altında kalmıştım…

Otobüs durağına vardım. Oturdum, bileğimdeki sızı devam ediyordu, merhemi çıkarıp tekrar sürdüm.

Neydi şimdi bütün bunlar? Yaşadığım olayların mistik boyutu muazzamdı! Bilincini kaybederek minibüsün altında kalıyorsun, ama mucize oluyor ve hafif bir sızı ile kurtuluyorsun. Tramvay konusunda bir adam seni uyarıyor, son anda kenara çekiliyorsun.

Gitmese miydim acaba pazara? Ya bileğim çok sızlarsa! Ama belki de maydanozların yeşilleriyle domateslerin kırmızılarını görmek iyi gelecekti bünyeme.

Atladım otobüse gittim pazara…

Tedirgin yürüdüm hafif bir sızı ile…

Evet evet çok büyük bir sınamaydı bu… Yaşam buydu işte, bir minibüsle bir tramvay arasında mucizelerle ayakta kalabilmek… Gerisi gerçekten de boş, hem de bomboş…

Dostum bana zehirli oklar atmış, atsın varsın…

Öbürü beni azarlamaya kalkmış, azarlasın varsın…

Bir diğeri hasta olduğunu söyledikten sonra bana zehirli bir mesaj yazarak, ve o durumdayken cevap veremeyeceğimi, kendimi savunamayacağımı bile bile  “orantısız güç kullanmış” ve benim ne biçim bir dost olduğumu haykırmış, ben alttan aldıkça “git kendi yoluna selametle…” demiş…

Hepsi, ama hepsi boş…


Pazar dönüşünde yolumun üstünde sevdiğim kuaförün dükkânı var. Kapısının önüne tabure koymuş, tanımadığım başka biriyle laflıyordu. “Otur soluklan” dediler. Oturdum, biraz kızılcık ikram ettim kendilerine. Çok sevdiler. Kızılcıklar gerçekten çok büyüktü. Derken derken laf lafı öyle bir açtı ki, birden “bugün iki kere ölümle karşılaştım” cümlesi çıktı ağzımdan.. Adını şimdi anımsamadığım matbaacı esnaf vardı sadece masada. O kadar güzel moral verdi ki bana… “Her şey işaret” dedi. “Hayatı çok da takmamak lazım” dedi. “Akrabalardan ve tanıdıklardan uzak durmak lazım” dedi…

Sonra dükkândan bir müşteri kadın çıktı. Konuyu hiç bilmeden:

“Allahın mucizelerine inanmak lazım ve sormak lazım “Bugün gelecek mucizeleri görmek için neler mümkün” diye…

Çok acayip, çok da mistik bir gündü anlayacağınız.

Sanırım çok da ders almadığımı görmüş olacak ki, Yaradan bugün beni bir minibüsün altına attı, yetmedi sonra tramvay tehlikesi ile karşılaştırdı. Sonra da bilge matbaacı ile son dersini verdi.

Teşekkürler bütün bu aydınlanmalar için…

Evet, kimse için fazla üzülmemek gerektiğini öğrendim bugün… Ve insanın aklı başka yerde olursa başına neler gelebileceğini çok acı deneyimledim. Yaşadığımız âna odaklanmalı ve o ândaki gerçekleri ve güzellikleri görebilmeliydik. Yaşamak dediğimiz şey, bir parça pamuk ipliği ve onu bağladığımız dal parçası arasında rastgele bir şeydi... İpe asılarak  mahsur kaldığımız dal parçasından kurtulabilir, bu arada ipin kopma riskini de dibine kadar yaşayabilirdik...

Ve fark ettim ki, hayatta hiç kimse için ama gerçekten hiç kimse için fazla düşünmeye değmiyor…

Sonuçta o minibüs az daha hızlı olsaydı, bugün bu yazıyı belki de görünmeyen âlemlerden görünmeyen harflerle yazıyor ve birilerine hayat dersi veriyor olacaktım… 

Ve şu anda bütün olumsuzlukları ardımda bırakmaya yürekten niyet ediyorum….

Teşekkürler, çok çok teşekkürler…

Not: Bileğim hâlâ sızlıyor, viks sürdüm…


Devamını Oku

8 Mayıs 2024 Çarşamba

Hayat Kişi'yi Durdurursa...

Hayat   : “Hop, hele dur biraz geride bakalım! Şimdi söz sırası da eylem sırası da bende!”

Kişi        : “Sana karşı gelince neler olacağını kestirecek kadar senin hakkında tecrübem var; ama yine de merak ediyorum. Ne oldu da olağan akışı kesip araya girme ihtiyacı duydun? 

Hayat   : “Ne oldu merak ediyorsun ha? Yuh sana! Daha anlayamadın mı ne olduğunu? Aklın sıra benden rol çalmaya kalktın! Aklın sıra ona buna benden dert yandın. Bunu yapmayacaktın! Şimdi pelerinimi rüzgâra karşı savurup şöyle bir arkama dönsem ve

 ‘Nöbetçiler! Getirin katran dolu kazanı!’ desem, kurtulmak için elinden ne gelir?


Kişi        : “Tabii ki bir şey gelmez. Ama gerçekten merak ediyorum. İyi kötü akıp giden hayatımı kumandanın ‘pause” tuşuna basar gibi durdurdun! Ve lütfen söyle, neden yaptın bunu?

Hayat   : “Çünkü beni buna mecbur ettin. Akışı sen durdurdun! O kadar çok şey yaptın ki, hangi birini anlatsam. Her şeye takıldın sen! Yapmadığın, yapamadığın ya da yapılmayan her şeye hem de! Mesela çamaşırları neden yıkamadığın için kendi kendini yedin, ama yıkamak için de çaba göstermedin. Diksiyonu bozuk kişilere bile takıldın. Adam ‘travma” yerine “tramva” diyormuş, sana ne?

 Gerçekten S A N A   N E ?

 Yok efendim orda insanlar yoksulmuş da öbür yerde zenginlik sınırsızmış. Tekrar ediyorum;  

S A N A   N E Y D İ?

Müdahale etmeseydim kendi yoluna taş koyma ustası gibiydin adeta!


Benim de sabrım bir yere kadar, var mı diyeceğin?

Kişi        :“ Yok tabii, ben ne diyebilirim ki sana?”

Hayat   :“Sen demeyeceksin, ‘efendim’ diyeceksin.

Kişi        :” Peki efendim, cezam uzun sürecek mi?”

Hayat   :”Cezan bitecek elbette; ama bana söz vereceksin. Bu saatten sonra hiçbir insana, - bak altını çiziyorum- hiçbir insana benden yana dert yanmayacaksın! Arkadaş, dost falan anlamam. Anlaşıldı mı?

Kişi        :”Ama efendim, derdimi anlatmazsam içimde patlar sonra, nasıl baş ederim?”

Hayat   :” Ah be Kişi! Ne diyeyim ben sana! Bunca yıllık hukukumuz var aramızda, çok da üzerine gelmek istemiyorum. Anlamıyor musun? Bütün bu yaptıklarım hep seni sevdiğim için! Ben iyiyim, sen de iyisin, aslında insanlar da iyi ama içlerinde kendilerinin bile farkında olmadığı kötücül duygular var. Seni onlardan koruyabilmek için böyle yapmaya mecburdum. Daha doğrusu dikkatini başka şeylere çekmem gerekiyordu.

Kişi        :”Ben de senin beni sevdiğini biliyorum. ‘Bu kadarını da hak etmedim’ demeyeceğim elbette; dersem başıma neler geleceğini az çok gördüm anladım. Ama n’olur bir daha böyle cezalandırma beni olur mu! Artık bütün dikkatim senin üzerinde olacak efendim, söz veriyorum. İsterse bütün insanlar ‘travma” yerine ‘tramva’ desin; hiç umurumda olmayacak. Hatta bunu ‘travmatik bir hata olarak değil’ bilakis komik bir unsur olarak değerlendireceğim, söz veriyorum.


Hayat   :”Peki ya insanlara karşı nasıl davranacaksın?”

Kişi        :” Onlara yüreğimi açmayacağım efendim. İsterse yapayalnız kalayım! Sadece, ama sadece iç sesim ne derse onu dinleyeceğim. Yüreğim seninle benim aramda kalacak.”

Hayat   :” Söz mü?”

Kişi        :”Sen yeter ki bir daha beni böyle durdurma, sen ne dersen yaparım efendim. Akmak istiyorum, suya akmak ve de özgürce yoluma devam etmek...

Hayat   :”Dersini aldığına sevindim. Hadi ağlama artık, al sözünü ve git istediğin yere…

Devamını Oku

4 Mart 2023 Cumartesi

"Oh Be" Deyince Geçip Gitse Keşke!

Şu hayatta öğrendiğin şey nedir diye sorsalar, derim ki:

 “Büyük konuşmayacaksın, ‘ötesi olmaz’ demeyeceksin. Sonuca tüm duyu organlarınla ikna olmadan bir şeye ‘oldu’ demeyeceksin!”

Örnek mi vereyim, tamam vereyim. O kadar çok ki;

Örneğin üniversite sınavı bittiğinde “oh be” demiştim; şimdi artık her şey çok kolay olacak. Bu kadar stres bir daha olmaz hayatta!

İlk işime girdikten sonra demiştim, “oh be” bundan sonra bolluk bereket var artık!

Birinci işten ayrıldıktan sonra demiştim, “oh be” bundan sonra bu kadar strese sokan patron olmaz artık hayatımda!

İkinci işten ayrıldıktan sonra yine demiştim, “oh be” bundan sonra kafam rahat olur en azından!

Sekizinci işten tazminatımı alamadan ayrıldığımda demiştim “oh be”, sektör değiştirmeme bahane oldu bu durum!

Onuncu iş diye tazminatımı alamadığım sekizinci işe geri döndüğümde demiştim “oh be”, belki haklarımı da tamamlarım!

Sevmediğimiz bir başbakan değiştiğinde “oh be” demiştik arkadaşlarla, ülkemiz artık bu kadar karanlık bir yönetim görmez!

Depremden sonra demiştik “oh be” artık ülkemiz bilinçlenecek, binalarımız güçlenecek, deprem dede hepimizi kurtaracak!

İkinci depremden sonra yine demiştik “oh be” artık çok daha deneyimliyiz bu konuda!

İnsanlar ağaçları korumak için seferber olduğunda; yani gezi’lerdeyken demiştim “oh be”, artık birleşebiliyoruz, ağaçları kolay kolay kimse kesemez!

Yılların ana muhalefet partisi başkanı aniden bırakıp gidince herkes gibi ben de “oh be” demiştim, artık iktidar da değişir, yeni bir nefes gelir hayatımıza!

Bir öğretmen çıkıp “Endüstri 4.0 diyen bir cumhurbaşkanınız olacak!” deyince “oh be” demiştim ben de, artık muasır medeniyetler seviyesine coşarak gireriz!

Altı benzemez bir araya gelince çok inanmasam da “oh be” demiştim, nihayet ülkede bir şeyler değişiyor.

Ne mi oldu peki gerçekte?

Üniversite sınavı bitti ama, üniversiteyi bitirme stresi başladı. İlk işe girdiğimde hiç de bolluk bereket olmadı, maaşım kuş kadardı. Birinci işimden ayrıldıktan sonra “deli” lakabıyla anılan ilk patronumu aratacak cinslikte patronlarım ve yöneticilerim oldu. Sekizinci işten ayrıldıktan sonra sektör değiştirdim evet ama, yenisinde de insanların “ha sektör!” dedirtecek kadar berbat olduklarını gördüm ve kuyruğumu pısarak kendi mesleğime geri döndüm. Onuncu işimde patron aniden intihar edince, bırakın haklarımı tamamlamayı, üstüne beş sene daha yakmış oldum! Sevmediğimiz başbakan öldüğünde çok gençtik, aldık boyumuzun ölçüsünü sonra kat be kat! Deprem dede ülkemizi kurtaramadan göçtü gitti bu dünyadan. Yeni depremler geldi, hem de çok daha yıkarak, sanki “Hiçbir şey yapmadınız, bu da sizin cezanız” dercesine! O ağaçlar da kesildi sonra, ormanlar kesildi hatta! Can suyu olan ne varsa yok oldu gitti. Ana muhalefet yerli yerinde duruyor. O öğretmen maalesef ders zili çalmadan öğrencilerini yarı yolda bırakıp çekti gitti.  Şimdilerde yine ortaya çıktı ama geçmiş olsun, “endüstri 4.0” söylemi güzel bir umut olarak mazide kaldı çoktan. Altı benzemezin masası şimdiden beş benzemeze dönüştü bile. İçlerinden birisi sandalyesinden kalktığı yetmiyormuş gibi, masayı da devirmeye yeltenerek çekti gitti.



Peki hiç umut yok mu? Hep daha kötüsü mü olur hayatta? 

Umut elbette var, umut olmaz olmaz olur mu hiç! Bunun sırrını kendimce çözdüm ben.

“Şu hayatta büyük konuşmayacaksın!” demiştim ya yazının başındayken, büyük konuşmayacaksın evet. Başına daha büyüğü gelmeden o “musibeti” masaya yatırıp analiz edeceksin. Dersini alacaksın ki, daha büyük şeyler gelmesin başına! Ve bir de esnemeyi bileceksin arkadaş! Esnemek derken sakın yanlış anlaşılmasın; yanar döner olmaktan bahsetmiyorum ben. “Duruma göre pozisyon almaktan” bahsediyorum, belki de analitik düşünmektir bunun diğer adı. Siz nasıl anlarsanız artık.

İşte böyle sevgili dostlar. Umut hep var. Büyük usta Nazım’ın da dediği gibi,

“…Kararmasın yeter ki
Sol memenin altındaki cevahir!

Devamını Oku

16 Ekim 2022 Pazar

Çare Olamayacağın Şeylere Üzülmeyeceksin!

Bugün dünyadan göçtü Billur Kalkavan. Kanser olduktan sonra konuştuğu bir video dolanıyor sosyal medyada. Böyle şeyleri genelde okur geçeriz, dinler geçeriz ya. Bana öyle olmadı. Gerçekten bir aydınlanma yaşadım. Vermeye çalıştığı mesaj yumruk gibi vurdu kafama sanki. Işıklar içinde uyusun, kendisine gerçekten çok teşekkür ediyorum. Şöyle diyor özetle:

“Hep ver hep ver olmaz. İnsanın al ver dengesini kurması lazım. Vermeyi bilmek kadar almayı da bilmek lazım. “İstemem” demek, ben kendi kendime yeterim demek, biraz da kibir bu. Kibir doğru bir şey değil. Ben bu dengeyi kaçırmışım.

 Duygularınıza dikkat edin. Duyarlı olmak ve duygusal olmak başka şeyler. İşte orman yangınları, kadına şiddet, çocuklara yapılanlar… Her şeyi içselleştirmek doğru bir şey değil. Her şeye yetemez ki insan! Ben hep bu duyguları içime gömmüşüm. Neşeliyim ve dışa dönüğüm, enerjiğim ya. Zannediyorum ki; neşemle her şeyi aşarım. Aşamıyorsun işte! Bir laf vardır, herkese söylerim ama kendim uygulayamamışım:

“ÇARE OLAMAYACAĞIN ŞEYLERE ÜZÜLMEYECEKSİN!”

Çok güzel bir şeyin altını çizmiş Billur Hanım. Duyarlı olmakla duygusal olmayı karıştırmamak lazım diyor. Yani bencil olun, olan biten ile ilgilenmeyin demiyor! Aksine elinizden geleni yapın, üstünüze düşeni yapın, ama elinizden gelmeyen şeyler için de kendinizi yiyip bitirmeyin diyor.

Mesela içimizden kaçımız -muhalif ya da yandaş fark etmez- televizyon kanallarında bağıra bağıra konuşulan, sinir katsayısının tavan yaptığı politika programlarını izleyip sinirden içi içini kemirir hale gelmiyor? Sen sen sen, biz…Peki ne geçiyor elimize? Kocaman bir hiç! Üstüne uykusuz kalınan geceler, mide krampları! Neyseki ben dört beş senedir bıraktım o işleri. Hatta sabahları kahvaltı yaparken izlediğim sabah haberlerini bile “en light” kim sunarsa onu dinliyorum. İçim kaldırmıyor negatif şeyler duymayı. Özne farklı, olaylar hep aynı. Ve  Billur Hanım’dan aldığım derse göre dertlenmeyeceğim artık, elimden çözüm gelmeyen şeyler için.

Sonra iş yerlerini düşünelim. Kaçımız “Bu adam bu koltuğu hak etmiyor, patron bu kadına boşu boşuna para veriyor, ben görevimi yaptım ama bu işten şirket zarar etti! ” gibi konulara dertlenmiyoruz ? Hatta ben, şu anda çalıştığım iş yerinde göz göre göre patronun parasını cebine atan, yani bir şekilde hırsızlık yapan insanlar hala bu işyerinde nasıl oluyor da çalışıyor diye uykusuz kaldım daha geçen hafta. Tepkimi dile getirdim mi, evet getirdim. Değişen bir şey oldu mu? Hayır. Patron hırsızlara, yalakalara, çalışıyormuş gibi davrananlara, ağlayıp vicdanına oynayan yalancılara para dağıtmak istiyorsa bana ne oluyor ki? Alan razı, veren zaten vermeye razı!  Adalet yoksa yok, ben gerçeğin avukatı mıyım?  Billur Hanım gelecek bundan sonra aklıma.

Çare olamıyorsam, üzülmeyeceğim….

Sonra bir de bireysel ilişkilerde insanı çökertenler var. Gelip sana dertlerini anlatıp seni üzer üzer, üzerler. Elinden bir sey de gelmez. Sonra arkanı bir dönersin, bakarsın ki o çok dertli kişi düğünde halay çekme videosu atmış sosyal medyasına. Çünkü dertlerini sana yükledi gitti, rahatladı…

İşte buna da bir son vermek lazım. Yani sadece kötü gününde gelip sana ağlayıp ağlayıp iyi günlerini başkalarıyla yaşayanların dert babası da olmamak lazım.

Yani, çare olamıyorsan, üzülmeyeceksin…

Bir de öfkelerden ve nefretten de kurtulmak lazım. Mesela babanın karısı sana laf mı sokuşturuyor, sen de onunla  tatlı tatlı dalga geçeceksin. Nefret ederek kendini zehirlemeden, olayı içselleştirmeden, yani uzatmadan kısa keseceksin ve orada bitecek konu.

Çünkü her organın duygularla ilişkisi var. İster inanın ister inanmayın. Nasıl ki "Dert verem eder" der atalarımız, üzüntüden nasıl ülser olursa insan… Nefretten ve kinden de hasta olunuyor.

Sana zarar veren o insanı hayatından çıkarıver, çıkaramıyor musun, o zaman görmeyiver. Ama gerçekten görmeyiver. İçine atarsan olmuyor.

Tekrar minnetle anıyorum Billur Hanım’ı…

Unutmayalım,

ÇARE OLAMIYORSAK ÜZÜLMÜYORUZ… 

Sağlıkla ve sevgiyle kalın...

 

 

Devamını Oku