SOSYAL HALLERİMİZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SOSYAL HALLERİMİZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2025 Perşembe

Kutu kutu hayatlar...

Son zamanlarda neyi fark ediyorum biliyor musunuz, her yerde kapaklı kutular var, içleri kutuya özel insanlarla veya duygularla dolu...

Mesela eski adıyla Twitter, yeni adıyla X! Bir türlü vazgeçemediğim tek sosyal medya platformu.  Her sabah uyanır uyanmaz açtığım, gündemi takip ettiğim ve evet sanırım bağımlısı olduğum gürültü kutusu!  

Evet, geçenlerde Twitter’ın bir gürültü kutusu olduğu geldi aklıma aniden; hatta gözümün önünde de canlandırdım. Bir kutu var, koli gibi düşünün… İçinde her kafadan bir ses çıkıyor! Kimi kendi kendine boşluğa konuşuyor, kimi aynadaki kendine bakarmış gibi kendini tatmin edercesine konuşuyor, kimi kutudaki diğer gürültücü kitleye hitap ederek konuşuyor… Kiminin önünde diz çökmüş yatıyor birileri, konuşsa da duysam diye… 



Bazıları başkalarının söylediklerini tekrar ediyor sadece… Yankılar birbirine karışıyor. Kimileri de birbiriyle kavga ediyor. Ben ve benim gibileri; yani ne diyeyim bilemedim- Allah ıslah edesiceler grubu olarak bizler- bu gürültü kutusuna pek bi meraklıyız. İnsan böyle saçma bir gürültü kutusunun bağımlısı olabilir mi? Bin tane zararını bildiğimiz nelere bağımlı olmuyoruz gerçi… Netekim, Twitter benim gözümde bakkal kolisi gibi gösterişsiz bir kutu, içinde bir dünya gürültücü minik insan var.

Bir de allı pullu kutular var. Mesela Instagram gibi… O kutunun dışı yanarlı dönerli, ışıltılı pırıltılı… İçinde milyonlarca minik sahne kurulmuş. Herkes en güzel, en zengin, en gezgin, en sosyal haliyle o sahnelerde. Kimisi şahane sofralarda kadeh kaldırıyor; kimi “kocişinden” gelen pırlanta yüzüğü gösteriyor… Her yer ışıl ışıl pırıl pırıl… Ama neticede orası da bir kutu, gösteriş kutusu… 

Yanlış anlaşılmasın; o paylaşımları yadırgamıyorum. İnsan bir şeyleri göstermek, paylaşmak istiyor neticede, ruhumuzun ona da ihtiyacı var demek ki… Hiç Instagram kullanmıyorum diyen ben bile, çiçeklerimin fotoğraflarını, gittiğim tiyatroların alkış videolarını paylaşıyorum orada, bir nevi arşiv gibi… Ama sonuçta orası da bir kutu; kapağını açmadan içine giremiyorsun…


Bu kutu metaforunu çok sevdim sonra… Ben değilim ki bu metaforu icat eden. Yıllardır apartman daireleri için “kutu gibi evler” demiyor muyuz? Şahane benzetme, bulanın düşüncesine sağlık. O kutu evlerin hepsinde bir hayat var ve kapağını, kapısını açmadan içeride neler oluyor bilemiyoruz. Peki ya insanlar? Hepsi birer kapalı kutu değil mi? Kapağını açıyorsun, kutu içinde kutu çıkıyor bazılarında!

İşte bütüün bu kutular arasındaki yaşamda insanın kendini en güçlü hissettiği an kapaklara bağlı… Yani kutuların kapaklarını canın istediğinde kapatıp canın isteyince açabiliyor musun, senden iyisi yok… Kendi kutunun kapağı da dahil elbette…

Devamını Oku

14 Mayıs 2025 Çarşamba

Kaçtığımız Konularla Yüzleşelim mi - 2

Madem bu aralar konuşulmayan konulara değiniyoruz, bir de şu engelli konusuna bakış açımızı masaya yatıralım mı tatlı tatlı…

Geçenlerde kendi kulağımla duydum. Hakkını gasp eden bir adama çıkışan bir engelli bireye adam aynen şöyle dedi, eksiksiz yazıyorum:

“Bir de engelliyim diyorsun, engelli dediğin bu şekilde sesini yükseltmez, biraz susar…”

Bizim toplumumuz çok merhametli, çok yardımsever falan geçinir ya, elbette “duyarlı” vatandaşları ayrı tutarak söylüyorum; toplumun engellilere bakışı özet olarak tam da böyle…


Yani engelliysen, sana verilene şükredip oturacaksın bir kenarda, hatta sana verilenlere minnet edeceksin ömrün boyunca! Sanki engelli olmayı sen seçmişsin gibi...Mesela sana çocukken yardım eden aile bireylerine, hayatının sonuna kadar minnet etmen beklenir. Seni kırsalar da üzseler de hep bu "minnet" gözlüğüyle bakman beklenir; azıcık isyan etsen ve engelliysen "nankör" diye yaftalanırsın... 

Eğer sesini yükseltip hakkını arıyorsan da bu adamın dediği kadar kaba olmasa da bir şekilde sana had bildiren birileri çıkacaktır! Dost acı söyler, maalesef gerçekler böyle...

Mesela ülkenin en büyüklerinden biri çıkar ve senede bir kere bayrammış gibi "kutladığı (!)" engelliler haftası gibi saçma bir haftada “Engelli Kardeşlerimize yardımcı olmalıyız” der… “Engelli kardeşlerimiz” söylemi, görünüşte masum ve merhamet dolu gibi görünen ama engelli bir insanın gözünde ise dışlayıcı, küçümseyen, sadece acıyan bir ifadedir.

Daha da ileri gidelim. Bir işyeri düşünün; çok mümkün değil ama hadi diyelim oldu ya bedensel engelli biri çabalarıyla yönetici pozisyonuna gelmiş olsun. Ve sert, disiplinli, işini çok ciddiye alan biri olsun. Alt pozisyonunda çalışan insanların kaç tanesi ardından “hem engelli hem de bize ahkâm kesiyor” diyordur acaba? Öyle ya engelli dediğiniz kişi sekreterya, büroda veri girişi gibi pasif görevler yapmalıdır. Yönetici olmak kimin haddinedir? Ya da çok okumuş biriyse de gitsin bir engelli derneğinde engelli haklarını savunsun değil mi ama…


Ailelerde engelli bireyin başına buyruk davranışları hiç hoş karşılanmaz. Çünkü engelli kişi oturduğu yerde oturmalı; her zaman naif, her zaman saygılı, her zaman denilene boyun eğen kişi olmalıdır…

Adamın dediği laf Türkiye’de pek çok insanın iki yüzlülüğünü bir tokat gibi çarptı suratıma o gün…

“Bir de engelliyim diyorsun, engelli dediğin bu şekilde sesini yükseltmez, biraz susar…”

Mesela “engelli” biri “engelsiz” biri ile evlenirse ana haber bültenlerine çıkar:

 “Aşk engel tanımadı” diye kocaman başlıklar atılır!! Çünkü bu, normal dışı bir şeydir. Davul bile dengi denginedir… Yani sağır sağırla, kör körle olmalıdır…

Şimdi toplumda bu kadar demokrasi, özgürlük sorunu varken bu da nerden çıktı diyeceksiniz ama, bence tam da zamanı böyle şeyler konuşmanın… Çünkü toplumun gözle görülmeyen defoları sümen altına atıldığı sürece; ben iyileşme ve barış olacağına inanmıyorum!

Dönüp aynada yüzleşmek lazım; lütfen şu soruları sorun kendinize:

Ø  Engelli biriyle karşılaştığınızda “Çok şükür ben böyle değilim” diyerek o kişiye acıyarak bakıyor musunuz?

Ø  Engelli bir arkadaşınız varsa O’na nasıl davranıyorsunuz? Mesela bu adamın dediği gibi kaba olmasa da onaylamadığınız bir şey söylediğinde ya da yaptığında “engelli haline bakmadan neler söylüyor, hadsiz…” gibi ya da benzeri bir cümle yakaladınız mı hiç içinizde, lütfen dürüstçe düşünün…

Ø  Bedensel bütünlüğünde ya da görsel simetrisinde eksiklik olan birini mesela dans ederken gördüğünüzde ya da ne bileyim havuz kenarında güneşlenirken gördüğünüzde içinizde bir yerlerde bu görüntüden rahatsız olan flu da olsa bir düşünce beliriyor mu?

Ø  Mesela halka açık bir pilates dersine gittiğinizde, hoca eğer kenarda kendince hareketleri tekrar etmeye çalışan engelliye fazladan üç beş dakika ayırdı diye içinizden kızıp “ben o kadar para veriyorum, bu engelli benim iki dakikamı yedi” diyen bir iç ses duydunuz mu hiç; ya da böyle bir durumda ne hissedersiniz veya o kişiye nasıl bakarsınız ya da o kişiden uzak kalmayı mı tercih edersiniz?

Ø  Mesela halka açık bir havuzda hep sağ kenarda yüzmek zorunda olan bir engelliyi havuz görevlisine şikâyet edip “Bu kişi lütfen engelli havuzuna gitsin, sağ tarafı meşgul ediyor” der misiniz?

Ø  Bana ne engelliyse, benim yüzümden mi diye mesela, engelliye tanınan örneğin geçiş önceliği hakkını yanlış bulduğunuz oldu mu hiç?

Ø  Ya da böyle biriyle gönül ilişkisine giren birine yüce gönüllü insan muamelesi yapar mıydınız?

Ø  Mesela bacağından engelli çocuğunuz varsa, elalem bakmasın diye ona hep pantolon mu giydirirdiniz?

Ø  Mesela kendi çocuklarınıza sokakta engelli birini gördüğünde sakın O’na dik dik bakma evladım, bu çok ayıp bir şey, bazı insanların farklı hastalıkları olabilir, kör olabilirler, topal olabilirler, sağır olabilirler, ama biz onlara dik dik bakarsak çok yanlış bir şey yapmış oluruz diye öğrettiniz mi?

Ø  Sokakta bir engelliye dik dik bakan çocuğa “Ne bakıyorsun? “diye kızan bir engelliye “Ama o çocuk, ne bağırıyorsun” diyen anne haklı mıdır mesela? Çocuklar masum mudur, yoksa cahil ebeveynlerinin yansıması mıdırlar? Böyle bir hadsizlik yapan çocuğa bir şey dememek mi gerekir?

Gibi gibi şeyler işte…

Hayatta her canlının kendi tekamülü var. Belki de sizin tekamülünüz de benzer bir soruya verdiğiniz cevapla olacaktır…

Sevgiyle…

Devamını Oku

28 Temmuz 2024 Pazar

Buzlar Kraliçesi ile İmtihanım...

Bazen zamanı algılayamazsın, sonra bir de bakmışsın ki epey geçmiş!

Altı yıl önce çok sevdiğim birinin düğün törenine katılmıştım. Ama işte öyle böyle değil; çocukluğunu bildiğim, içtenlikle yeğenim gibi sevdiğim, çok özel biri benim için. Düğünleri sevmesem de O’nunkine katılmıştım. O günlerde beni yaralayan, zaman içinde içimde küllediğim bir anı maalesef Buzlar Kraliçesi’nin yaz sıcağında estirdiği soğuk rüzgarlar sayesinde tekrar canlandı!

Fotoğraf çekilme merasimindeydik. Ben de nasıl denk geldiyse gelinle damadın ortasına düşmüşüm. Çok sevdiğim damattan hiç unutamadığım şöyle bir tepki geldi;

“Lütfen seni kenara alalım; eşimle aramıza kimseler giremez…”

Gayrı ihtiyarî çok irkildiğimi, sanki başımdan aşağıya bir kova buz dökülmüş gibi hissettiğimi dün gibi anımsıyorum. Hemen refleks olarak yana çekilmiştim. O fotoğraf nerede bilmiyorum; belki de hiç almadım. Muhtemelen suratımda buzların etkisi olmuştur poz verirken. Ve aslında çok yaralayıcı bu cümlenin; aramızdaki bağların gelecekteki durumunu özetleyeceğini altı sene sonra gözlerimle görmüş oldum bu ziyaret sırasında.

Aradan geçen sürede değil aralarına girmek (Fotoğraf çekilirken böyle bir uyarıyla karşılaşmak, herhalde dünyanın en incitici anlarından biri olmalı. Kötü kaynanaya bile yapılmayacak soğuk bir şaka gibi…) Ne zaman aklıma gelse, hadi o ânın duygu seliydi, falandı filandı diye üzerinde durmamaya çalışsam da etkisinden kurtulmak pek de mümkün değil böyle bir tepkinin… Ben yetişkinken kendisi çocuk olan ama buna rağmen çok iyi dost olabildiğim, kimselere anlatmadığım iç dünyamın en azından yarısını açabildiğim birinden gelen yaralayıcı tavır ne de olsa! Âşıkların kavuşma coşkusu deyip küllemiştim bu cümleyi. Nereden bilecektim “Buzlar Kraliçesi”nin o külleri tekrar karıştıracağını ve buz gibi ama kor alev etkisi yapan tavırlarıyla yüreğimi acıtacağını…

Aradan geçen o altı senede evlerine hiç gitmedim. Çocukları oldu, güzel bir hediye sepeti gönderdim. Arada ufak tefek de olsa bir iki hediye göndermişliğim vardır; en azından yılbaşında kart göndermişimdir. O, araya fotoğraflarda bile kimsenin girmesine izin verilmeyen eşten en küçük bir teşekkür dahi almadım bunca sene. Bir yılbaşı kutlama mesajı almadım, ya da yeni yıl dileği almadım. Beni tanıma çabası da olmadı. Mesela sosyal medyasına defalarca yorum yazdım. O, çok nadir yanıt verdi. Yüzlerini görmediğim blog dostlarımla olan diyaloğum, kendisiyle olan diyaloğuma göre kat be kat daha samimidir, gerisini siz düşünün. Mantık olarak insan tanımadığı birini sevmemezlik edemez! Tanıdı da sevmedi der geçerim öbür türlü. Zaten ben de vıcık vıcık iletişim kuran biri değilim ki! Ayda yılda bir görüşüldüğünde güler yüz gösterse yeter de artar bile bana… Özel hayata saygım vardır, insanları rahatsız etmemek gerektiğini bilirim. Sadece samimiyet olsun, azıcık güler yüz olsun; başka beklentim olamaz…  Büyük konuşmuş gibi olmayayım, Evren beni yanlış anlamasın ama bu saatten sonra evlerine gitmek de istemem. 

Neyse işte altı sene sonra bir vesileyle karşılaşacağımız için sevinçliydim. Çocukları dört yaşına gelmişti. Çok heyecanlı olacaktı benim için bu süreç. Aşk dolu bir ilişkileri olduğunu hayal ediyordum. Dünya tatlısı çocukları da muhtemelen sevgi pıtırcığı gibi bıcır bıcır bir şey olmalıydı…

Hayaller ve gerçekler…

Nihayet beklenen an geldi, dile kolay altı sene sonra…

Kapıdan girdiler, çocuk direkt bir köşeye attı kendini ve nedensiz yere bağırmaya başladı. Annesinin huzursuzluğunun çocuktaki yansımasının yüksek sesle bağırmak olduğunu sonradan anladım. Aslında çocuk gayet tatlı ve mutluydu iç dünyasında. Keşke bu küçük insanı tanımak için annesi daha fazla alan açsaydı bana…

Sadece gelinlikle gördüğüm kişiyle nihayet tanışıyordum. Öyle ya, en sevdiğim dostumun eşi ile eminim ki ben de iyi anlaşacaktım. 

Önyargılar, ah bu kandırıkçı ön yargılar!

Keşke hiç karşılaşmasaydık ve keşke dostumun aşkını adeta bir melek olarak varsaymaya devam etseydim… Maalesef kraliçesi olduğu buzlar diyarından getirdiği buzdan okları acımasızca fırlattı ve kendisi hakkındaki olumlu bütün ön kabullerimi yıktı geçti…

Ufak tefek hediyeler getirmiştim. Teşekkür etmedi. Çocuğa kitap götürmüştüm, çocuk da teşekkür etmedi. Belli ki annesi öğretmemiş. Hayır bir de çocuk gelişimi konusunda ciltler dolusu kitap okuyor bu tip anneler. Acaba yeni nesil “kişisel gelişim” kitaplarından mı geçiyor bu bencil soğukluk! O kadar korkutmuş ki çocuğu; ailesinden birisinin sevgiyle başını okşamasına çocuk “özel bölgeme dokundun” diye çığlıkla yanıt verdi! Ürktüm… Bu doğru bir şey mi, paranoyaklık mı bilemedim. İçim acıdı, çocuğa üzüldüm…


Çocuk bu ya!  Kendisini gerçekten seven insanlardan bile ürküterek büyütülür mü bir çocuk? Gerçek sevgiye izin vermeyerek; iyiyi kötüyü ayırt etmeye çabalamadan, herkese potansiyel kötü muamelesi yaparak kendini korumaya geçerse; nasıl sevgi dolu bir dünya kurabilir? En yakınındakilerden bile şüphe duyarak büyürse gelecekte nasıl bir paranoyak olur? Bilemedim, yorum da yapamadım. Sadece şaşırdım ve çok üzüldüm… Belki de annelik böyle bir şeydir, bilemiyorum.

 Korumacılık tamam da nerede kaldı sevgi dolu aile bağları? Herkesi potansiyel tehlike mi görüyor bu buzlar kraliçesi? Bu nasıl bir samimiyetsizlik, nasıl bir şey, bende adı yok… Çocuk yetiştirmek deney faresi ile oyunlar kurmak mı? 

Ne diyordum, evet, insan neden hediye verir? Ben şahsen hediyeyi verene kadar,  karşı tarafın nasıl mutlu olacağını, paketi nasıl açacağını hayal ederim. Zaten amaç da budur. Küçücük bir şey de olsa, karşı tarafta yaratacağı mutluluk etkisiyle kendim mutlu olmak için hediye veririm. Bana verilen hediyeden hiç hoşlanmasam bile, düşünülmüş olmak beni mutlu eder ve karşı taraf da mutlu olsun diye içtenlikle teşekkür ederim. Buzlar Kraliçesi böyle düşünmüyormuş maalesef.

Çok uzun saatler gezip emek vererek, kendisine yakışacağını düşündüğüm bluzü almış, özenle paketlemiştim. Paketin üzerine kalpli not kâğıdı bile yapıştırmıştım…  Kim bilir ne kadar dalga geçmiştir içinden. Hiç yorum yapmadı alınca. Giymedi de zaten. Birlikte geçirilen iki gün sonunda sordum, “Beğendin mi? “dedim. “Tam da işe giderken giymelik” diye yanıtladı… Yani "evet" demedi, “İşe giderken giymelik” acaba bir memnuniyet sözü mü yoksa memnuniyetsizlik mi, tam anlayamadım. O’nu az çok tanıdıktan sonra teşekkür etmesini beklemenin yersiz olduğunu fark etmekse, yaşadığım hayal kırıklığının tuzu biberi oldu. Yüzünde mutluluk görme hevesim tabii ki kursağımda kalmıştı…

Çocukla yapışık gibiydi. Çocuğa ulaşamadım. Halbuki kısa süreli bir görüşme olacaktı bu. Zamanı iyi değerlendirip çocukla yakın olmayı, bolca oynamayı, masallar anlatmayı hayal etmiştim. Çünkü iletişim kuramayacağım çocuk olmadığını biliyordum, insan kendini bilmez mi? Son güne kadar bunu başaramadım. Hani çocuğu kendine yapışık kılan, kendi kendine yemek yemesine, oynamasına bile müsaade etmeyen anneler var ya tam onlardandı kendisi. Hem her fırsatta “Ben zaten soğuk yemeğe alışkınım” şeklinde çocuktan vakit kalmadığını ima eden, hem de çocuğu özgür bırakmayan anne tipi… Hani dese, “Bak sana ne güzel kitap getirmiş bu teyze” diye, belki çocuk da bana yaklaşacak…Çocuğu herkesten uzak tutma amaçlı tüm çabalarına rağmen son gün aramızda o kadar güzel iletişim oldu ki! Çocuk kahkahalar atarak kucağıma koşuyordu en son. Tabii ki annesinden hiç tepki yoktu; muhtemelen hoşlanmadı bu durumdan.

Nasıl üzüldüm… Hem de nasıl üzüldüm…

Kalabalık sofralara oturduğumuzda, gözünü çocuk için açtığı çizgi filme dikip araya görünmez dikenli teller ördü. İki kelime konuşmaya izin vermedi.


“Seni hiç tanımıyorum, tanışsak, mesela hangi tür müziklerden hoşlanırsın?” gibi gayet esprili ve sıcak bir adım atmaya kalktığımda:

“Her türlü müziği dinlerim” deyip kendini kapatan buzlar kraliçesi kendisi…

Bir akşam nasıl olduysa üç kişilik güzel bir sohbet gelişti aramızda. Konu tabii ki günümüz çocukları ve onları bekleyen tehlikelerdi; ama olsun, güzeldi o sohbet. Sevinmiştim aramızdaki buzlar eridi diye. Yanılmışım… Sabah yine beş karış suratla kalkmış ve sanki akşam hiç sohbet etmemişiz gibi, ruhunu kendi vücudunun içine hapseden o görünmez duvarları örmüştü.

Denize gidildi cümbür kalabalık. Kendisi “muayyen günlerinde” olduğu bahanesiyle saatlerce ağaçların altında oturup telefona bakmayı tercih etti. İnsan bir kere bile deniz kenarına gelip eğleşen çocuğuna gülümsemez mi? Ayaklarını sokmaz mı suya? O kendisine bağımlı olan çocuk da denizi görünce annesini hiç aramadı gerçi. Çok mutlu bir şekilde eğlendi. Acaba kendine bağımlı olan çocuk başkalarıyla gülüp eğleniyor diye mi gelmedi deniz kenarına; hiç anlamadım. Belki de annelik böyle bir şeydir, yorum yapamıyorum…

Belli ki eşiyle arası çok kötüydü. Hiç göz teması kurmadılar; birbirlerine hiç isimleriyle hitap etmediler. Aralarında sürtüşme olduğunu adeta gözümüze sokmak ister gibi davrandı. Amacı bizi acıtmak mıydı hiç anlamadım.

En son ben dönerken havalimanında beni uğurlamak için zoraki sarıldığında “buz gibi bir kalkanı olduğunu” hissettim. “Seni tanıdığıma çok memnun oldum” dedim, yanıtsız bıraktı "içinde gizli onaylanma beklentisi barındıran" bu cümleyi… Hani nezaketen “Bizim eve de bekleriz, ben de çok memnun oldum” gibi şeyler söylenir ya böyle durumlarda; ben bu sözleri gerçekten de beklememiştim… Zaten söylemedi...

Çok büyük hayal kırıklığıydı bu karşılaşma. Beni sevmesi önemli değil, ama o çocukluğunu bildiğim çok özel adama bu şekilde davranmasını hazmedemedim. Umarım geçici bir durumdur…

Düğününde fotoğraf çekilmek için bile araya kimseyi sokmayacak kadar kendisine aşkla bağlı olan birine buzlar kraliçesi gibi davranmıyordur umarım her zaman. Öyle olmasın lütfen, mutlu olsunlar… Çocukluğunu bildiğim ve çok sevdiğim çok iyi dostumun artık uzaklarda bir yerde olduğunu güzel anlattı bana… Evet belki altı sene sonra bir daha görüşemeyebiliriz gibi anladım ben. İçim buruldu ama olsun, uzaktan mutluluk haberleri gelsin yeter diyeceğim ama; ne bileyim; sanki dostumu sınıyor hayat… Umarım bu sınavı başarıyla geçer diye dua etmek kalıyor bana…

Hayat işte; bazen çok sevdiğin birilerini çeşitli nedenlerle uzaklaştırabiliyor. Ben de yeğenim kadar sevdiğim bu özel kişinin “buzlar kraliçesi” eliyle uzaklaşmasına şahit oldum yıllar sonra…

Kim bilir neyin karması bu yaşadığım, adını koymakta zorlandığım hüzünlü şey; zaman gösterecek…

Hayırlısı...



Devamını Oku

18 Ekim 2023 Çarşamba

Tatilimden izler -2- Faşize Yenge ile Sokak Röportajı Keyfisi Ayağıma Geldi!

Kendisini ilk fark etmem sesini yükseltmesiyle oldu. Nasıl tarif etsem size; hani o üst perdeden konuşan, buyurgan, çok bilmiş kadın sesi vardır ya! Yumuşak değil, insanın içini okşayan hiç değil, gıcık olunacak bir ses. O sesi duysan kaçasın gelecek cinsten. Uzanmış şezlonga, kocasına buyuruyor, ya da böğürüyor da desek olur bence:

“Bir kola getirmiyorsun, hiçbir şey yaptığın yok!”

Kocası belli ki önceden gıcık olmuş; hatta yılların gıcık olmuşluğuyla söyleniyor, bir taraftan da kaçmaya çalışıyor:

“Hiç kusura bakma! Bar şurada git kolanı al, dondurma dersen ilerde! Benim hareket alanım sadece yüz metre ötesi! Gerisine hiiç karışmam. Tatile gelmişim dokunma bana! “

Kalkıyor adam, gözlüğünü ve şapkasını takıyor, uzaklaşıyor. Yanlarında bir kız bir de erkek iki genç çocukları var. Onlar da kendi aralarında gergin gergin konuşuyorlar. Hani kavga etmeseler bile birbirlerine sürekli laf sokan aileler var ya, bunlar onlardan. Karısı kocasıyla, ablası kardeşiyle sürekli didişmede. Tatile gelmişsiniz, rahatlasanıza! Dünyanın en güzel manzarasının dibine atsanız bu aileyi; huzura ermek bir yana yine de kavga edecek bir şey bulurlar. Göstermelik bir iki girerler havuza, göstermelik aile fotosu çekip atarlar sülale WhatsApp gruplarına, gerisi bu şekildedir! Neden mi böyle söylüyorum; bu hikâyeyi başka türlü tamamlamak içimden gelmiyor da ondan.

Efendime söyleyeyim, kocası kalkıp gittikten sonra, çocukları da dağılınca bizim Faşize Yenge yalnız kalıyor. Adını nereden biliyorsun demeyin; ben taktım, zaten başka bir şey olamaz bu kadının adı! İyi de madem ad taktın, bir de niye “yenge” diyorsun diyecek olursanız ona da cevabım var. “Yenge” diyerek iyice dışlıyorum kendisini hikâyeden ve hatta dünyanın tüm samimiyetinden. Çünkü bana göre “yenge” ve “enişte” sıfatları kadar dışlayıcı başka bir alt metin olamaz.  Bana göre bu sıfatlar, "aileden değilsin, sonradan geldin, orada kal!” demektir. Misal, ablanın eşini sevdiysen abi dersin, sevmediysen enişte diyerek araya mesafe koyarsın. Neyse, konuyu fazla dağıttırmayın bana böyle sorular sorarak. İnce ince inceler, kelimelerin suyunu sıkana kadar didiklerim bilirsiniz.

Nerde kalmıştık; evet, akşam herkesin havuzdan çıkma vakti gelmiş. Resort ahalisi odalarına dağılacak, giyinecek paklanacak akşam için hazırlanacak. Şezlonglarda üç beş kişi kalmış. Ben de tam boş havuzun keyfini çıkaracakken bu Faşize Yenge yanıma gelmez mi?

“Türk, Douçe? “diye soruyor, “Türk” diyorum. “Ben yarı Alman, yarı Türk” diyor ve başlıyor anlatmaya. Efendim 6 ay Kütahya’da, 6 ay Almanya’da yaşıyormuş. Euro olmuş 30 TL, Almanya’da kazandığını 30 misli eziyor tatillerde bizim Faşize Yenge, ama söylemiyor orasını! Anlatıyor da anlatıyor. Normalde konuşmam böyle tiplerle. Tatillerde sosyalleştiğim de nadirdir aslında. Neden bilmiyorum, kadınının dominantlığından belki de mecburi bir diyalog gelişiyor aramızda.

Kadın tam bir misyoner gibi, lafı evirip çevirip “müridi” olduğu partiye ve icraatlarına getiriyor. Klasik propaganda başlıkları sıralamış kafasında belli ki! Kütahya’da arkadaşı işçi arıyormuş, bulamıyormuş ile başlıyor. “E mahalle aralarına üniversite açılırsa ara eleman tabii ki bulunmaz, meslek liselerini yok ettiler” deyince ben, kadın bir an boş bulunup dediğime onay verecekmiş gibi oluyor, ama son anda misyonerliği aklına geliyor ve başka yerden giriyor bu sefer propagandaya. Millet iş beğenmiyormuş. Almanya’ya gelsinmişler de görsünlermiş ne zormuş hayat. Bizimkiler yan gelip yatarak para kazanmak istiyorlarmış, Almanya’da disiplin varmış disiplin! Kendisi de yaşlı bakmış orada yıllarca, kolay mıymış, değilmiş…”

“Peki Almanya’da kiralar ne kadar?” diyorum.1100 Euro’ya kiralık ev bulunurmuş. “Asgari ücret ne kadar?” diye soruyorum, eveleyip geveleyerek “1800 Euro gibi” diyor.  “Bak ne güzel işte, asgari ücretli insan ev kiralayabilir, bizde bu mümkün değil” diyorum. Faşize yenge durur mu, hemen çeviriyor lafı. Efendim Kütahya’da evi varmış 600 TL’ye kiraya veriyormuş, ne kadar ucuzmuş. Tamamen palavra atıyor, yersen!

“Suriyeliler doldu ülkemize“ dediğimde sesi bir perde daha yükseliyor:

 “Bennn” diyor kitlelere hitap eden Hitler edasıyla;

 “Suriyelilere assla karşı değilim, çünkü bennn de Almanya’da Suriyeliyim!” diyor. “Gelsinler tabii diyor” “Bre Geri zekalı!” demek istiyorum o an ve devam etmek istiyorum. Tabii ki susmayı tercih ediyorum sonra. Böyle bir kadına laf yetiştirmemin mümkün olmadığının gayet de farkındayım.

“Her yer çok pahalandı, bak Türkiye’de!” falan demeye çalıştığımda buna da cevabı hazır Faşize Yengenin, hem de nasıl bir hikayeyle…

 “Efendim zamanında cehapenin çok bankası varmış, bu bankalar batınca borçlarını devlet ödediği için enflasyon yükseliyormuş.”  Ağzım açık kalıyor, hikâyeye bak!  “Böyle bir şey yok” dememe kalmadan ellerini beline koyuyor, “Nerden biliyorsun” diyor… Bakıyorum propaganda ve çirkeflik seviyesi bir üst seviyeye doğru gidiyor. “Ben tatile geldim, bunları konuşmak istemiyorum, üstelik yüksek sesle konuşup etrafı rahatsız ediyorsunuz!” diyorum. Anında yüzünde gülücükler beliriyor ve hemen sevimli görünmeye çalışıyor.  Akşam yemekte karşılaşmamak için dualar ederek uzaklaşıyorum kibarca. Faşizan misyoner yenganım ertesi gün beni havuz başında gördüğünde sanki hiç kendisini kibarca susturmamışım gibi gülümseyerek halimi hatırımı sorduğunda anlıyorum ki bir de “yüzsüz” sıfatını yakıştırmak lazım bu tiplere.

Neyse ki tatilimin sondan önceki günü tanışma gafletinde bulunmuştum kendisiyle. Yani sevgili dostlar, sokak röportajlarında onlarcasını gördüğüm, Alamancı Yuro ezen yenganım da tatilimde bir figüran oluyor böylece. Allahtan sadece figüran olarak ve de hikâyesi ile kalıyor.

Bu olaya şahit olan bir başka gurbetçi aile yorum yapıyor sonra yanıma gelerek. “Kendinizi üzmeyin, bunlar maalesef böyleler, Almanya’da da kaçıyoruz biz bunlardan” diyor. Onlar da yıllardır Almanya’dalar, kendi işlerini kurmuşlar, çocuklarını üniversitede okutmuşlar, gayet modern ve tatlı insanlar. İçime su serpiliyor. Elbette “Alamancı” dediğim bu tipler ile Almanya’ya göç etmiş ve asla “Alamancı” sıfatını hak etmeyenleri aynı kefeye koymuyorum.


1 Euro 1 TL’ye eşitlenmediği sürece bu Faşize Yengeler her yerde salına salına misyonerlik yapmaya devam edecekler maalesef. Çifte vatandaşlık haklarını al ellerinden, ülkeye girişte al “ayak bastı” vergisini, otelleri kendi vatandaşına pahalı satacağına sat bunlara pahalı; bakalım Faşize yengenin bu çok milli duyguları aynı şekilde kabaracak mı? 

Faşize yengenin dili de dini de paradır, var mı ötesi…

Not: Bu senenin tatil maceraları epey bir yazı dizisi olacak gibi, bakalım daha neler çıkacak...


Devamını Oku

25 Ağustos 2023 Cuma

Ağaç Ev Sohbetleri - #209

Ağaç Ev Sohbetleri 209. sayısıyla birlikte beşinci yaşına girmiş. Aksatmadan organize eden ve asla

kaytarmayan canımız blogger arkadaşımız Deep’e ve sohbete katılan bütün blog dostlarına sevgilerimi göndererek bugünün konusunu hemen alıyorum:

"İyi dinleyen mi iyi, güzel konuşan mı daha iyi arkadaştır?"

N'apalım, madem böyle iki seçenekli soru var karşımda; ben de gider, her iki kulübü de ziyaret eder, didik didik inceler ve kafama göre en güzel sonucu bulurum. Böyle düşünüp üzerime bir kot bir tişört geçirerek çıktım evden, istikamet “İyi Dinleyenler Kulübü”

Tam zile basacaktım ki çatt diye kapı açılmaz mı? Neredeyse şaşıracaktım,  pat diye aklıma geldi: E burası “İyi Dinleyenler Kulübü” ya! Ve evet kapıyı açan Melahat Hanım neden hemen kapıyı açmıştı sizce? Bildiniz, bingo! Çünkü kendisi kapıyı dinliyordu. Ne alaka, yine sulandırdın suyu diyeceksiniz de; demeyin arkadaşım demeyin. Burada arkadaş seçmek söz konusu, hayat memat meselesi. Şimdi Melahat benim iyi arkadaşım olabilir mi? Tabii ki hayır, çünkü iyi dinleyen Melahat her şeyi dinliyor! Kapıları, pencereleri, insanın iç seslerini, dizilerde hikayesi durma noktasına gelen senaristlerin yazdığı dış sesler de dahil, her şeyi ama her şeyi dinliyor Melahat! Sanırsın psikolog doktor Gülseren KafaBudayan... Dinliyor, “hmm” diyor, arada “emme basma tulumba gibi” kafa sallıyor,  fakat dinliyor! İyi de bu Melahat sadece dinlese başım gözüm üstüne! Benden dinlediğini sana satıyor. Senden dinlediğini altın gününde komşularına satıyor; hatta hızını alamıyor, dinleyip dinleyip sonra da sosyal medyasında olmasa da en kötüsü whatsapp durumunda laf sokmalı aforizma şeklinde dünya aleme yayın yapıyor. Şimdi bu Melahat’ten iyi arkadaş olabilir mi? Güya insan ruhundan anlayan Melahat, güya dinleyen Melahat gördüğünüz üzere sizi dinliyor ayağına yatıp, aslında kişisel filmlerini çekmek için veri topluyormuş. Ne diyeceksiniz şimdi? Aman aman; dostlardan ırak olsun Melahatgiller ve tüm uzak yakın familyaları! Çıkıyorum bu kulüpten hızlıca!


İki sokak ötede “Güzel Konuşanlar Kulübü” var. Zili çalıyorum, açan yok. Uzun uzun çalıyorum yine açan yok. Tam vazgeçip geri dönecekken birisi kapıya çıkıyor. Peki sizce neden kapı geç açılıyor? Yine bildiniz, bingo. İçerideki arkadaşlar konuşmaktan kapıyı açmaya fırsat bulamıyorlar da ondan. Kapıyı açan Nebahat de elindeki telefonla konuşuyor zaten. Bana kaşıyla gözüyle “içeri geç” işareti yapıp “Yaa deme öyle şekerim, insan insanın kurdudur, ya ya benim bir arkadaşım vardı bla bla bla…” diyerek uzaklaşıyor. Her şeyi bilir bir tavrı var. Hep bir hayat dersi vermeler, hep kendi hayatından örnek göstermeler. “Hastayım” diyor belli ki telefondaki kişi, başlıyor “Benim kaynımda da vardı o hastalıktan, eşek kulağına sirke suyu döküp içti bir şeyciği kalmadı” diye tavsiye veriyor. Anlatıyor anlatıyor anlatıyor, arada da “Yanlış mıyım?”, diyerek telefondaki zavallı kurbanından onay bekliyor.

İstemiyorum arkadaş ben bunların ikisini de. Ne dinleyen Melahat ne de konuşan Nebahat benim arkadaşım olamaz!

Dinleyen ve dinlediklerinin dedikodusunu yapan Melahat’in okumuş versiyonları bile var artık.  Gülseren Hanım mesela! Psikolog yahu kadın! İşi dinlemek ve hasta mahremiyetine saygı göstererek dinlediklerinden çıkarımlar yapmak ve karşısındakinin ruhunu iyi etmek gibi bir işi var! Kadın sattı ayol dinlediklerini televizyonlara! Üstelik dinlediklerinin hikayelerini sattıkça “Beni de dinle beni de sat!” diyen danışan sayısı da patladı! Yaaa Melahat, paraya çeviremedin sen! Bu devirde her şey para iken hem de! Hem kelsin hem de fodulsun Melahat ama, en azından sahicisin be!

Çok konuşan Nebahat de sütten çıkmış ak kaşık değil elbet. Üstelik bu kişiden bence herkesin çevresinde var. Benim vardı mesela. Bir şey paylaşmak için açardım telefonu, O başlardı anlatmaya. Araya girip bir kelime etmeyi başarırsam da hemen o kelime üzerine destan yazmaya kalkardı. Amaan bir gün bana deli cesareti geldi;” Sen ne kadar bencilsin, ben artık seninle konuşmak istemiyorum” deyiverdim de kafam rahatladı.

Eee,ne anlattım şimdi ben, soru neydi:

"İyi dinleyen mi iyi, güzel konuşan mı daha iyi arkadaştır?"

Kimse kusura bakmasın da ikisinden de arkadaş olmaz bana. Arkadaş dediğin dengeli olacak. Bir sen konuşacaksın bir o. Tık tık, tık tık, pinpon maçı gibi… Bir sen dinleyeceksin bir O dinleyecek. 

Hiçbir ilişki Allahım korusun Gülseren KafaBudayan standardında olmayacak. Arkadaş kişisi senden dinlediğini başkasına satmayacak. Konuşmak istediğinde ağzına lafı tıkmayacak. Efendime söyleyeyim arkadaş dediğin kişi sürekli dert anlatmayacak. Hep hayatını dramatize edip ilgiyi üzerine çekmeyecek. Sende de hep dert aramayacak. Hayatını, aileni, ilişkini kurcalamayacak. Bitmedi; tabii ki hava atmayacak. Karşısındakini sarımsak gibi ezmeyecek büzmeyecek. Arkadaşlık dediğin şey limonata gibi olacak. Senin şekerinle O’nun limonu su dolu bir bardakta eriyecek, ortaya çıkan şey homojen olacak. Ağza ne şeker kristali gelecek ne de limon lifleri takılacak dişlere… Ortaya lezzetli bir şey çıkacak. Serin serin dinlemeler, ekşi tatlı konuşmalar olacak.

Anladın mı Melahat, peki ya sen Nebahat!

Güzeelll, hadi biraz sohbet edin bakalım. Pinpon maçı gibi, bir sen bir O, bir O bir sen, tık tık, tık tık...

Benden bu kadar, dağılabilirsiniz gençler, sevgiyle…



Devamını Oku

17 Ağustos 2023 Perşembe

Hayırlısı be Gülüm!

Yaz bitiyor gibi. Daha tatile gidemedim. Hayırlısı bakalım…

 Geçenlerde  sosyal medyada bir paylaşım dikkatimi çekti, rahat bir kafanın 4 mucize kelimesinden bahsediyorlardı;

” Aynen, Boşver, Hayırlısı, Eyvallah”

Bu yazıyı görünce bizim rahmetli son patron geldi aklıma. Bilmeyenlere özet geçeyim; kendisi çalışanlarını ve alacaklılarını ortada bırakıp üçüncü köprüden atlayarak başka alemlere göçmüştü neredeyse bir yıl önce. Şimdi içinizden bazıları böyle mizah tonlu başlayan bir yazıda hüzünlü bir örnek vermemi yadırgamadan hemen araya gireyim. Merak etmeyin, eğer bir yerlerden bu yazıyı görüyorsa kesin gülümsüyordur. Çünkü O öyle biriydi; başına gelen şeylerden sonra hemen “Next” der ve hayatına kaldığı yerden devam ederdi. Bence köprü de O’nun için bir “Next” ti. Neyse lafı karıştırmayayım, neden aklıma ex patron geldi onu anlatayım. Bilirsiniz ben biraz detayları görürüm, sözcüklere de dikkat etme huyum var. Bu bizim ex patronun çok fazla “hayırlısı” dediğini fark ettim bir gün. Sonra hangi durumlarda söylediğini gözlemledim ve sonunda dedim ki kendisine;

“Abi çok akıllısın! Bir şeye onay vermek istemediğinde, birisi bir şeyi şikâyet ettiğinde ya da herhangi bir konuyu geçiştirmek istediğinde hep ‘Hayırlısı’ diyorsun. Böylece karşı tarafın ağzına lafı tıkıyorsun, ne diyeceğini şaşırıyor! Hem de bunu yaparken kimseyi kırmamış oluyorsun. Konuları tatlı tatlı öteliyorsun, bir kelimeyle noktayı koyuyorsun ve durumu kurtarıyorsun. Whatsapp iş grubunda herkes hararetli hararetli tartışırken sen ‘Hayırlısı’ kelimesiyle araya girerek herkesi çil yavrusu gibi dağıtabiliyorsun!”

Dediğimde bana gülmüştü. Sonradan ne zaman “Hayırlısı” dese göz ucuyla gülümserdik karşılıklı… Çok hoşuma gitti bu durum, ben de kullanmaya başladım sonra. Nasıl bir konfor yarattı anlatamam size. Resmen level atladım hayat çorbasında.

Bu bir mod aslında, “Her şeyin farkındayım ama çok da müdahale edemiyorum” modu. “Hayırlısı be gülüm” derken aslında iç ses şöyle de diyor olabilir:

“Ne halin varsa gör, seninle uğraşamayacağım!”

“Madem kendi burnunun dikine gitmekte kararlısın, git bakalım; kendi bedenin kendi kararın!”

Cümlenin sonunu başka ufuklara bağladım sanmayın; sonuçta burun da bedenin bir parçası oluyor netekim.

“Hayırlısı” bir boş vermişlik hali. Azıcık teslimiyet de barındırıyor. Uyuşturucu gibi bir şey, insanı acayip rahatlatıyor. Bunca meditasyon, bunca psikolojik formasyon, bunca laf kalabalığı boş aslında! “Hayırlısı gardaş!” deyip çekileceksin kenara!

-         Benzine yine zam gelmiş!

-         Hayırlısı be güzelim…

-         Kılışdar istifa etmeyecekmiş!

-         Canı sağ olsun, hayırlısı be tatlım…

-         Taze fasulye yaz ortasında 80 lira olur mu?

-         Hayırlısı be canım, olur niye olmasın…

-         Saçlarımı yeşile boyatayım mı?

-         Hayırlısı be güzelim, boyat tabii!

Gördüğünüz üzere ben bu muhteşem dörtlüden “Hayırlısı” fanıyım. Öyle mucize bir kelime ki bu “Hayırlısı”, sanki söyleyince insanın etrafına sihirli bir koza örüyor gibi. Sinir stres hiçbir şey bırakmıyor. Niye mi? Misal Kılıçdar istifa etsin diye içim içimi yerken beyefendi bütün soğukkanlılığı ile çıkıp “Bu seçimlerde kaybetmedik” diyebiliyorsa ve “Gemiyi asla terk etmeyen bir kaptanım” pişkinliğinde ise niçin içim içimi yesin ki bu saatten sonra! “Hayırlısı” diyerek kendimi rahatlatırken aslında bu tatlı, masum, şeker mi şeker kelimenin içine bir yerlere o kadar çok şey sığdırabiliyorum ki… “Hayırlısı be tatlım kalsın bakalım biraz daha” diyorum güya ama, alt metinde bir yerlerde “Allah O’nun cezasını veracah!” diye bağıran İbo var mesela. Azıcık da kendimcilik var. Benim bedenim benim kararımcılık var. Öyle ya, kafa da bedenin bir parçası sonuçta! Kılıçdar Bey muhalefeti parça pinçik etmeyi hedefliyorsa varsın etsin, kafam yerinde kalsın, onu da yemeyeyim değil mi! “Hayırlısı be gülüm” diyerek yoluma devam ediyorum. Tarih aksın azıcık seyredelim bakalım ne oluyor!

Kakafonik bir yere gitmişim. Ortam underground film sahnesi gibi karman çorman, azıcık da sürreal. Bir taraftan tarlalar yanıyor, bir taraftan ormanlar yanıyor, öte taraftan her şeyin fiyatı bir yerlerine füze takmışçasına havalanıyor. Beri taraftan Suriyeliler Araplar Afganlar falanlar filanlar. Ortada aydın kalmamış Ayşe Arman kanaat önderi olmuş iyilik kolyesi yapıyor Bodum’da misssler gibi atölyecağzında, arada sırada “kadın cinayetleri” gibi bir şeyler söylüyor alt perdeden o da takipçileriyle vicdan çorbası içer gibi yani, Mehmet Aslantuğ’u İşçi Partisinden aday yapıyorlar sonra O da küçücükksss teknecağzına binip kaptanın seyir defteri diye entel dantel bir şeyler karalarkene efendime söyleyeyim, ay dur bir nefes alayım ayol virgül yok mu bu klavyede, virgüüülll!! Ha ne diyordum Akbelen’de ağaçlar kesilerkene Livaneli de gidip bir şarkı söyleyip sonra da döndükten sonra, televizyonların tamamında Gülseren Budayıcıoğlu psikolog profiterol pardonn profesörünün pisi pisikopat karakterleri milleti oyalarkene,  öte taraftan da birileri twitter’dan para kazanılıyormuş diye bol keseden sallerkene, bütüüünnn gazeteciler bağımsız gazetecilik ayağına Youtubersss olmuşkene, yani develer tellal iken pireler berber iken ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, olanlar olmuşsa bana da üç harfli bir şeyi yemek değil elbette kenara çekilip deriiin bir nefes alıp dörde kadar sayıp içimde tutup sonra ağızdan mum üfler gibi verip kenara çekilip şöyle dolu dolu haykırmak düşer:

Hayırlısı be gülüm…

Aklıma Oruç Arıoba geldi bak şimdi de! Bir ara hayatımın en kaotik döneminde dilime pelesenk olmuştu! O zamanlar “hayırlısı” nirvanasına ulaşamamış, şiirlerden medet umardım. Diyordu ki

“Bırak da biraz yağmur yağsın”

Derinliğe bakar mısınız! “Bırak da” diyor “Biraz” diyor “Yağmur” diyor, “Yağsın” diyor…

Nirvana bu değildir de nedir…

Hayırlı işlerr, bol güneşler efenim hepinize, cem-i cümlenize…

Devamını Oku