kitapçılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitapçılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2015 Çarşamba

B.Traven'dan KANLI OYUN!

İçi para dolu büyük bir torba ile gelen petrol şirketinin avukatı, çiftliği satın almak istiyordu. Kızılderili Jacinto paralara hiç bakmadı bile:
-Ama ben çiftliği satamam senyör, evet bu çiftlik benim, fakat ben burada sadece işleri yönetiyorum, çünkü bu topraklar, benden sonra gelecek nesillere ait. Hem çiftlikte yaşayan onlarca aileyi nasıl yüzüstü bırakırım?
-Bırak da başkaları kendi başlarının çaresine baksın! Sen onlara para verirsin, onlar da bütün ihtiyaçlarını karşılayabilir; hatta otomobil bile alabilirler!
-Ama mısır yetiştirecek toprakları olmaz! Bir otomobil belki çok güzeldir, ama mısır değildir. Toprak olmazsa et de olmaz, fasulye de olmaz, bakla da! Toprak ekmektir, ekmek de yaşamak! Daha fazla ne ister ki insan?...

Daha fazlasını istiyor maalesef insan, çünkü kapitalizm böyle buyuruyor!

Kanlı Oyun - B. Traven

İşte böyle (cümleler birebir kitap alıntısı değil) başlayan B. TRAVEN'İN KANLI OYUN adlı 252 sayfalık kitabını haftasonu bir solukta okuyup bitirdim.

 Büyük patronun kömür stoğu yapıp ülkede nasıl ekonomik kriz çıkardığını, ya da petrol kuyularının kanunsuzca çalışması için ülkede bir günde nasıl iç savaş çıkarıldığını okudukça tüylerim diken diken oldu. 

Bir kez daha anladım ki, ister Meksika olsun, ister Irak, ister Türkiye; kapitalizm hep aynı oyunlara başvuruyor! Aslında hiç de yaratıcı değil!


 İşin trajik yanı ise, maalesef bu oyunlar bilindiği halde, kapitalizme karşı koyanlar hep başarısız, hep başarısız, genelde başarısız...!

Kitaptaki olaylar Meksika'da 1910'lu yıllarda geçiyor ama, hikayeler o kadar tanıdık ki! Okurken sanki olaylar günümüz Türkiye'sinde geçiyormuş gibi ürperdim gerçekten de... Kitapta zaman zaman bir kapitalistin bakış açısı ile tamamen doğayla içiçe yaşayan kızılderilinin bakış açısı karşı karşıya geliyor ve birbirlerini asla anlayamıyorlar. Mesela kitabın bir yerinde çiftliği satın almaya gelen şirketin avukatı kızılderiliye diyor ki, “araba alırsın, böylece şehre daha çabuk gidersin!” Kızılderili ise “neden çabuk gideyim ki” diyor, anlayamıyor karşısındaki modern insanın acelesini, telaşını. “ Ben yollarda sevdiklerime selam vere vere; derelere, ağaçlara baka baka 5 saatte giderim yürüyerek. Hem zaten çok nadir, sadece şapka almak için giderim şehre, ne gerek var ki arabaya! “

Milletvekili olmak bir ticaret işiydi!

Bütün bu telaş, bütün bu koşturmaca, bütün bu zamansızlıklar, bütün bu savaşlar, bütün bu hırgür, bu seçimler... Mandıra Filozofu'nun romantik yaklaşımı, elbette yeterli değil bu olan biteni anlamaya!

Neyse daha fazla anlatmayayım ben; tavsiye ediyorum, okuyun. Ufak tefek çeviri hatalarını gözardı edin hem, o kadarı kadı kızında da olur... Yani kitapta geçen “kumpanya” sözcüğünü “şirket” olarak, “daktilo” sözcüğünü “sekreter” olarak algılarsanız işiniz kolaylaşır demek istiyorum.
Modern telaşlı zamanlar!

Bu arada B.Traven, gerçek ismi bilinmeyen; Altına Hücum, Dinamit, İsyan gibi 12 tane romanı, birçok öyküsü olan bir yazar. Hakkında bilgi yok; ve unutmadan not edeyim ki bu kitabı Metro Kitabevi'nden yanılmıyorsam 3 TL'ye aldım, korsan değil! Hani dışarıya sepete koyuyorlar ya ucuz kitapları, hep alırım onlardan ben!

Savaşlara kimler katılır?

Son olarak diyorum ki, günümüzün karmaşık politik ilişkilerine ne yorum getireceğinize şaşırıyorsanız, emin olun ki bu kitapta yazılanlar size ışık olacaktır.

Doğanın içinde, sevgi dolu, telaşsız, mutlu mesut günlerimiz olsun diyor ve gidiyorum ben, sevgiyle...



Devamını Oku

28 Kasım 2013 Perşembe

Dün Kadıköy'de hayattan bir gün çaldım.

İnsan evde çalışınca evde yaşamaya başlıyor bir süre sonra.. Hele bazen öyle oluyor ki, günlerce sokağa çıkmadığınızı fark ediyorsunuz. Dün sabah kendi kendime sordum:

Kaç zaman oldu dışarıya çıkmayalı?”

Cevap veremedim, çünkü unutmuştum.. At dedim üzerindeki ölü toprağını, sokaklara vur kendini! İçimdeki uyuşuk kişilik her ne kadar buna karşı çıkıp bahaneler üretmeye kalksa da, dinlemedim onu. Sanki bir yere yetişmek zorundaymışım gibi attım kendimi sokaklara.

Adımlarım beni kitapçılara yöneltti, öyle özlemişim ki..

Önce Seyhan' a uğradım.. Birinci katından kendime “ Cafe de Paris” cd'sini seçtim..




Kendimle baş başa kalmak istediğim zamanlarda, sözsüz müzikler dinlemek isterim hep. Ezgi beni alır götürür bir yerlere.. Demek ki dün, Fransız müziklerinin romantik modundaymışım. İnsan içindeki romantizmi zaman zaman açığa çıkarmazsa, yaşamanın anlamına nasıl varır ki... 

Romantizm, biraz da yaşama aşık olmanın dışa vurumu değil midir? İnsan yalnızken de romantizmi doya doya hissedemez mi? Öyle de güzel hisseder ki, aynı dün benim yaptığım gibi..

 Seyhan'ın  ikinci katından çok sevdiğim Jose Saramago'nun "Manastır Güncesi" adlı kitabını seçtim. Aslında ben "Ricardo Reis'in Öldüğü Yıl" adlı kitabını almak istiyordum ama yoktu. Üçüncü katı es geçtim, direkt dördüncü kattaki teras kafeye oturdum sonra.. Bahar kaçkını bir hava, Haydarpaşa'nın güzel görüntüsü, deniz manzarası.. Yaşlıca bir beyefendi vardı kafede sadece. Filtre kahvesini yudumlarken arada denize bakıyor, arada kitabının sayfalarını çeviriyordu. İçim nedensiz bir sevinçle doldu.. "Ben de yaşlanınca böyle olmak isterim." diye düşündüm. Güzel manzaraların keyfine güzel bir müzik eşlik ederken kitabımı okurum. Sevdiğim insanlar da olur yanımda, onlar da kitaplarını okurlar. Sonra da anlatırız birbirimize.. Hayal kurmak ne güzeldir, zamanda sıçrama yaparsınız özgürce. Hele de yazabilirseniz onları, sizden iyisi olmaz.
......

Çayımı söyledim, tabii ki ince belli bardakta.. Sevmem kocaman bardaktan çay içmeyi. Türk kahvesi nasıl küçük fincanda içilirse,  çay da ince belli bardaktan içilmeli diye düşünürüm. İnsanın keyif aldığı lezzetlerde az biraz estetik olmalı diyenlerdenim.. Şarap kadehte, çay ince belli bardakta, meze küçük tabaklarda güzeldir benim gözümde..

Başladım seçtiğim kitabın ilk sayfalarını okumaya. Sevdiğim Jose Saramago kitapları gibi başlamıyordu aldığım roman, hayal kırıklığına uğramadım ama, lezzetli gelmedi.  Belki de o anki psikolojim elvermedi, ne bileyim işte..

 Kapattım kitabı ve kalktım.

 Çay 3 buçuk liraydı, ama cüzdanımda ne kadar olduğunu bilmediğim, üç buçuk lira etmeyeceğini tahmin ettiğim bozukluklar vardı sadece. Bütün para uzattım. 
Güler yüzlü görevli,

"Bozmayayım şimdi, sabah siftahı sizden olsun, ne varsa verin" dedi.

 Bu yaklaşımıyla içimi ısıttı. Tanımadığım insanlarla yaptığım  ayak üstü sohbetlerden, sıcak bir gülümsemeden inanamayacağınız kadar güzel enerjiler alırım. Espri yapan bir tezgahtar, mütevazı fikirlerini söyleyen bir sahaf, gülümseten ayrıntılarla ürününü satmaya çalışan pazarcılar, hoş hikayeler anlatan beyefendi taksi şoförleri ile girdiğim kısa diyaloglar, o günümü neşeli kılmaya başlı başına yeter.. İşte  böylesi, yani  gülümseyen, para ötesi bir  yaklaşım, tam da  içinde olduğum moda yakışan cinstendi.

Parayı ödedikten  sonra ikinci kata tekrar inip aldığım kitabı yerine bıraktım. İnsan sabit fikirli olmamalıydı, Jose Saramago almak istemiştim, ama vaz geçebilmiştim işte.. Zemin kata inip aldığım cd'nin parasını ödeyerek ayrıldım oradan. Yan tarafta Mefisto vardı, girdim biraz daha baktım kitaplara. Biraz ileride İş Bankası Yayınları'na uğradım, yine kitaplara baktım uzun uzun, arka sayfalarına göz gezdirdim..  Hızımı alamadım, yeni açılan Ada Müzik-Kitap'a uğradım.. Şahane bir kitap-kafe yapmışlar. Gezdim dolaştım, kesmedi beni bu kitap alemleri. Kitabın o hafif nemli selüloz kokusu ancak sahaflarda olurdu çünkü. Yan taraftaki Akmar 
Pasajı'na girdim umutla. Dolaştım, dolaştım.. Eski 45'liklere baktım, kitap kokusunu çektim içime.. Dedim ya,  duygusal bir günümdeydim, bir hikayeye ihtiyacım vardı. işte o hikayeyi daha önceki romanlarını da okuduğum Khaled Hosseini'nin yeni kitabı “Ve dağlar Yankılandı” kitabında yakaladım sanırım.. Basit, edebi değeri pek olmayan, ama duygusal.. Modum öyleydi çünkü.. Bütün kitapçılarda 20 TL, Akmar Pasajı'nda 10 TL.. Kısa günün kazancı da böyle bir şey demek ki diye gülümsedim kendi kendime.

bu carsida hayat var
 Daldım Kadıköy Tarihi Çarşı'ya. O kadar severim ki burayı!  Sebzeler pırıl pırıldır, balıklar bütün cazibeleriyle  göz kırpar size. Taze çekilmiş kahve lezzetinin peşinden sürüklenirsiniz adeta. Baharatçıların kokusu ise içinizdeki yaşama sevincini uyandırır. Aklınıza gelmeyen meyveleri bile aldığınızı, elinizdeki poşetleri açtığınızda fark ettiğiniz çok olur. Ben de öyle oldum dün. Keçiboynuzu da almışım, tezgahtarın "Çikolata bunlar!" dediği muşmulalardan da almışım.. Çeşit çeşit zeytinlerin tadına bakarken kendinizi Ege'de gibi hissedersiniz bir an. Aksaray kırmasını seçerken sanki Ege'deydim ben de.
Bu çarşı sürprizlerle doludur. Mutlaka bir müzik etkinliğine denk gelir, duraklayıp dinlersiniz.  Çiya'nın önünden geçerken  kulağınıza çalınan İngilizce, Fransızca, Almanca, Japonca sözcüklerden mutlu olursunuz. "Bu güzel çarşıyı  dünyanın çeşitli yerlerinden insanlar da görüyor, ne güzel!" diyerek, güzelliğin evrensel boyutunu hissedersiniz; semtinize olan aşkınız kabarır biraz daha.. En azından ben böyle oluyorum hep. 

İnsan yaşadığı semti sevmeli,  bu anlamda ne kadar şanslı olduğumu düşündüm bir kez daha..

Ellerim kollarım dolu, her dükkana, her vitrine baka baka eve döndüm sonra. Ben eve girdim, bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı, hava karardı birden. Zamanlamam müthiş olmuştu, hemen açtım aldığım cd'yi. Bu karanlık ama  gözüme fevkalade güzel görünen havaya ne kadar da yakışmıştı akordeon sesi.

Yani demem o ki, hayattan bir gün çaldım dün. Ne dershane polemiklerini dinledim, ne de politikacıların hepsi birbirine benzeyen saçma sözlerini. Kendim dışında hiç bir şeyi önemsemedim anlayacağınız. Bilgisayarımı da açmadım, sosyal medyaya da bakmadım.

Dün ben, kendi içimde bir yerlerde unuttuğum insanı mutlu ettim..

Peki siz, en son ne zaman mutlu ettiniz kendinizi?

Her zaman olduğu gibi, sevgiyle...


Devamını Oku