Bir
kitap hakkında olumsuz konuşmak, yazmak hiç istemem aslında. Sonuçta öyle ya da
böyle emek verilmiş, üzerinde düşünülmüş olması bir yana, bir anlamda
sanatçının düşünce dünyasına da saygısızlık etmiş olmaktan kaçınırım. Ve
Dağlar Yankılandı için söyleyeceklerimden dolayı şimdiden Khaled
Hosseini'den özür dileyeyim o halde; çünkü yazarın Uçurtma Avcısı, Bin Muhteşem
Güneş adlı kitaplarından sonra maalesef Ve Dağlar Yankılandı
benim için neredeyse “yarım bırakılası, keşke hiç başlanmayası” bir
kitap oldu ve tahmin edeceğiniz üzere zorla bitirdim.
Ne
oldu da bu kadar hüsran yaşadım diye merak ediyorsanız, yorumlarımı zaten
göreceksiniz. Kitap hakkında yapacağım yorumların “spoiler”
içerdiğini baştan belirtmek isterim; yani kitabı okumak isteyenler lütfen
yazının bundan sonrasını görmesinler. Spoiler nedir derseniz, sizi Vikipedi açıklaması için buraya alayım...
Gelelim
kitabı neden zorla bitirdiğim konusuna:
Bu
kitap bence roman değil, hikâyeler bütünü!
Yazar
kusura bakmasın ama bu kadar da kolaycılığa kaçılmaz ki! Kitapta kurgu adına
bir şey neredeyse yok gibi. Dokuz ayrı bölüm var, neredeyse dokuz ayrı hikâye
var diyeceğim de Allahtan son bölümlerde lütfedip ana karakterlere geri
dönüş yapılmış!
Kitap,
Afganistan'da birbirlerini çok seven Abdullah ve Peri kardeşlerin hikâyesi ile
başladığında “tamam işte yine sürükleyici bir hikâye” demiştim ama ne yazık ki
yanılmışım. Babası yoksulluktan Peri'yi evlatlık veriyor. Ben bir okuyucu
olarak ne bekliyorum? Peri'nin, Abdullah'ın, Peri'nin yeni ailesinin ve hadi
bir de bu olaya aracı olan Nebi Dayı'nın yaşadıklarını eş zamanlı bir kurgu ile
okumak istiyorum değil mi?
Yazar
maalesef bu beklentime yanıt vermek yerine kitaptaki her bölümde bir kaç karakteri
ele alıyor, neredeyse doğumundan ölümüne kadar o karakterlerin hikayesini
anlatıyor. Ayıp olmasın diye de bu insan kalabalığının birbirleriyle olan
bağlarını birkaç cümleyle geçiştiriyor.
Olay
kurgusu bu denli zayıfken zaman kurgusu ise başlı başına karmaşa halinde. 58
yıl geçiyor kitapta ama mesela bölüm2, sonbahar 1952 de geçerken, bölüm 3'de
1949'a geri dönüyoruz. Bölüm 6'da Şubat 1974 'e atlıyoruz, bölüm 7'de 2009
yazına zıplıyoruz, bölüm 8'de sonbahar 2010'a uçuyoruz. Başkahraman Peri bir
anda çoluk çocuk torun torba sahibi olup yaşlanıveriyor, ölse belki de daha mantıklı
olacaktı!
Kitapta
o kadar çok karakter var ki!
Tamam,
bir romanda çok fazla karakter olabilir, bunların hepsinin hayatları bu kadar irdelenmez
ki! Tam Peri'nin evlatlık verilmesi olayının ve duygusunun içine girmiş,
keyifle kitabı okurken hoop Peri'nin üvey annesi Pervane ve O'nun kardeşi Masume'nin
detaylı hikâyelerine atlıyoruz. Oradan çocukların evlatlık verilmesine sebep
olan Nebi Dayı'nın hayatına dalıyoruz, sonra araya Peri'yi evlatlık alan Nila
Wahdati'nin hikâyesi giriyor. Hadi buraya kadar tamam, sonra araya komşunun
çocukları Timur ile İdris girince sıkılmaya başlıyor insan ister istemez. Adel,
Markos, Thalia derken hoop alakasız bir Yunanistan bölümü giriyor araya. İşte
bu noktada sabrımın zorlandığını hissederek kitabı okumaya bir gün ara veriyorum ister istemez.
Sonrasında yarım bırakmamak için tekrar geri döndüğümde hikâyeler kafamda zaten karman çorman olmuştu bile..
Sanki
yazara birisi 400 sayfa civarında bir kitap yaz demiş de yazar da kendini
zorlayarak sayfaları doldurmuş gibi geldi bana.
Evet,
hikayeler kendi içinde akıcıydı kabul ediyorum ama bir hikayeden çıkıp alakasız
başka bir bölüme başlamak hiç de keyifli değildi benim açımdan. Tam kendimi
zorlayıp o anlatılan karaktere ısındığımda pat bölüm bitiyordu ve o karakter
bir daha karşıma hiç çıkmıyordu.
Dedim
ya kurgu diye bir şey yoktu.
Anlatım
bozuklukları can sıkıcıydı.
Şimdi
134. sayfadan bir alıntı yapıyorum size:
“...İdris, bir hafta önce döndüğü
Kabil'de, Afgan kültürünün onlara uymayan, ters gelen özellikleriyle baş etmeye
çalışan yabancı yardım gönüllüleri arasında şen, umursamaz bir öfkeyi dışa
vuran bir ses tonunun bir hayli yaygınlaşmış olduğunu fark etti.”
Yani
pardon bu nasıl karmaşık bir cümle böyle derken abartıyor muyum?
Bir
de kitapta sık sık karşılaştığım zaman hataları da vardı ki, çeviri hatası
mıdır nedir bilemedim doğrusu. Mesela sayfa 2’de bildiğiniz masal anlatılıyor,
masal nasıl anlatılır? Miş’li geçmiş zaman ile elbette. Öyle başlıyor,
“…onların iki misli çabalamak
zorundayMIŞ. Ancak Eyüp Baba yine de kendini talihli sayıyorDU, çünkü her
şeyden aziz tuttuğu bir ailesi varDI.”
Yani ne oldu da miş'li geçmiş'ten di'li geçmişe zıpladık? Yazar, aynı masalın bir kaç satırını duymuş, sonrasında birden bire masala tanık mı olmuştu yoksa? Hem de bu affedilemez hata 2. sayfada yer alıyordu?
Oh my got!!
Hadi
gözden kaçmıştır desem, aynı rahatsız edici yanlış zamanlara sayfa 65’de, sayfa 72’de, sayfa 146’da, sayfa 163’de yine rastlayınca “bu kadarı da fazla” dedim kendi
kendime.. Sahi "bu kitap bir şaheser" diyenler, bu hataları görmezden mi geliyorlar, yoksa ben kıl(!) bir okuyucu muyum bilemedim...
Kitapta
Türkiye’den de bahsediliyor ama nasıl?
Sayfa
291’de Madaline, gezilerinden bahsederken Ankara Çayı’ndan, Kuğulu Park’ta
yaptığı gezilerden söz ediyor. İyi güzel
tabii ki de bakın ne diyor:
“…Ankara Çayı’nın kıyılarında gezindiği, içine azıcık rakı katılmış yeşil çay içtiği Türkiye seyahatinden…”
Fas’la
ilgili duymuştum; meşhur nane çaylarının içine uyuşturucu koyarlarmış. Bu
satırları okuyunca gözümün önüne direkt öyle egzotik bir sahne geldi. Bir kere yeşil çay pek içilmez bizim ülkede,
içilse de rakıyla içildiğini ben hiç duymamıştım şahsen. Hayır kitabı okuyup
ülkemize gelenler yeşil çaylı rakı isteyecekler, ona üzüldüm ben..
Son
bölümde artık sabrımın sınırları cidden zorlandı!
Üç
yüz küsur sayfada karmaşık hikâyeler arasında boğulmuşuz zaten, bari ağız tadıyla mutlu ya da mutsuz bir son
yaşayalım değil mi? Nerde bizde o şans? Yazar okuyucuya işkence etmeye maalesef
son bölümde de devam ediyor. Küçük Peri onca yıl sonra halası Peri ve Abdullah’ın
kavuşmasını sağlıyor, azıcık duygulanmak istiyoruz okuyucu olarak. Sağ olsun
yazar hemen araya girip geçmişten alakasız bir şeyler anlatmaya devam ediyor,
çok da gereksiz ayrıntılar üstelik. Kavuşmanın duygusunu bile rahat rahat
hissedemiyoruz; tabii ki ben son bölümde satırları atlayarak okuyorum tahmin edeceğiniz üzere!
Kitap
bitince derin bir “oh!” çekiyor ve rahatlıyorum anlayacağınız.
SONUÇ:
"Bestseller" yazarların birinci, bilemedin ikinci kitabı iyidir, üçüncüsü zorlamadır
diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
Khaled
Hosseini yeni bir kitap yazdığında kitabını alır mıyım bilemiyorum. En azından
çıkar çıkmaz almam ve insanların okuyup dürüstçe yapacağı yorumları beklerim
sanırım.
Okuyanlarınız varsa sizin de bu kitap hakkındaki yorumlarınızı çok merak ediyorum açıkçası..
Sevgi ve özgür düşünce sizlerle olsun diyor ve gidiyorum...

