izlediklerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
izlediklerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2019 Pazartesi

Müsahipzade Celal ve Hayal Kırıklığı Oyunlar


Müsahipzade

Baştan söyleyeyim; Üsküdar Müsahipzade Celal Sahnesi’nde oyun izlemeyi hiç sevmiyorum! Nedense o sahnede izlediğim (Kadıköy’de sahnelenmediği  için orada izlemek zorunda kaldığım) oyunları da pek sevdiğim söylenemez.

Eski binası eminim çok güzeldi, ben ne yazık ki göremedim. Bu sahneyi ise yeni yapmışlar. Dolayısıyla ruhsuz bir bina. Dışı kırmızı kaplamalı. Kocaman camları var. Hani oyunların afişleri asılmış olmasa tiyatro binası demez insan. Tahmin edemez bile buranın sanat mekanı olduğunu. Girişteki alüminyum merdiven korkulukları herhangi bir banka binasını ya da iş merkezini andırıyor. Neyse ki binanın dışında tekerlekli sandalye kullanıcılarını düşünüp  eğimli  bir yol yapmışlar; ama nasıl bir kafaysa mimarın kafası, içeride bu izleyicileri unutuvermiş! Çünkü binaya girmekle iş bitmiyor. Salona girmek için kenarında hiç bir korkuluk olmayan 3-4 basamağı daha çıkmak gerekiyor. Bu kadar da değil! O basamaklardan sonra yine en az 10-15 merdiven daha var salona erişebilmek için. Dostlar alışverişte görsün mantığı yani. Binanın dışına rampa koymuşlar mı koymuşlar, onların işi orada bitiyor. İçeriye giren yaşlı ya da yürüme zorluğu çeken izleyici de başının çaresine baksın artık! Evde otursunlar canım, bu kadarını da belediye mi düşünecek yani…

Demem o ki, son yıllara damgasını vuran kutsal komut “kopyala yapıştır” mantığı Müsahipzade Sahnesi için de geçerli! Hani derler ya “şıpın işi”! Öylesine bir kimliksizlik, aceleci bir estetik yoksunluğu. Özensiz detaylar! Dışında kocaman camları var, içeriye girdiğinizde  ise fuaye demeye bin şahit isteyen karmaşık bir düzen(!) ile karşılaşıyorsunuz. Önce kocaman bir güvenlik kontrolü, onun arkasında devasa bir saksıya dikilmiş zavallı bir gerçek ağaç! Sahi bina içine dikilen ağacın anlamı nedir, bilen var mıdır. Ben bu konuda yorum yapamıyorum netekim. Para atılınca ürün veren cinsten içecek ve yiyecek otomatları var sonra. Halbuki küçük bir büfede emektar bir çaycı arıyor insanın gözü...Bir tiyatro salonunda değil de zevksiz bir zenginin evindeymiş gibi hissettiren çirkin taşlarla bezeli, yarısı tabii ki alaturka olan tuvaletleri de unutmamak gerekiyor!

Oysa binanın adındaki nostaljiye bakın! MÜSAHİPZADE CELAL!




İlk tiyatro yazarlarımızdan kendisi. İnsan bu isme yaraşır kırmızı kadife perdeler hayal ediyor. Eski kostümler, eski afişler, ya da ne bileyim sanata dair detaylar hayal ediyor.

Ne yazık ki bu binada her şey köşeli ! Oysa sanat yumuşaktır, kıvrımları zariftir, insanın ruhunu okşar...






Balkonlu bir salon. Soldan sağa bazı sıralarda 22, bazı sıralarda ise 23 koltuk var. Arada boşluk yok! Dolayısıyla sıranın ortasında bileti olan ve son dakika gelen seyirci yüzünden bir çok insan rahatsız oluyor. Eski salonlarda mutlaka arada boşluk olur halbuki, bu ince bir detaydır.
 “Balkon izleyicisi nasıl anlar oyuncunun mimiğini?” diye sorarsanız bu sorunun yanıtı bende yok. Dolayısıyla bu salona girdiğimde sanki tiyatro oyunu değil de gişe filmi izleyecekmiş hissine kapılıyorum hep. Dedim ya, sevmiyorum bu salonu.

Müsahipzade Celal Sahnesi

Oysa Kadıköy Haldun Taner Sahnesi böyle mi. Eski bir bina. Anılar adeta cisimleşip insanın ruhuna işliyor orada. Düz ayak girişi, eski afişleri, duvarlarına sinen yaşanmışlıkları ile nasıl da güzel duygular geçiriyor insana bu bina. Geçen sene bir ara Kadıköy Haldun Taner Sahnesi’nin de yıkılıp yeniden yapılacağı dedikodusu yayılmıştı da günlerce üzülmüştüm. Allahtan o proje şimdilik rafa kalktı, umarım unutulmuştur!

 Her yer ruhsuz yeniliklerle dolmak zorunda mı? Neden korumak istemiyoruz eski güzellikleri? Neden doymak bilmez bir canavar gibi önümüze ne gelirse silip süpürüyoruz?


Amanvermez Avni

Bu kadar uzun bir girizgahtan sonra Müsahipzade Celal Sahnesi’nde izlediğim son iki oyuna değinmek istiyorum. Geçen ay gittiğim ilk oyun Amanvermez Avni’ydi.

İlk hatırladığım şey soğuk! Salon o kadar soğuktu ki, üzerime paltomu örtmek zorunda kaldım. Konu yeterince içine çekmeyince ve paltonun sıcaklığı da eklenince itiraf edeyim oyunun çoğu yerinde uyudum.

Oyundaki kostüm, dekor ve ışıklara gerçekten sözüm yok, çok başarılıydı. Sahneyi ortadan ikiye bölmüşler, sol taraf iki katlı, sağ taraf tek katlı. Bu sahnenin önüne de akordeon gibi açılan bir perde yerleştirmişler. Dolayısıyla her sahne geçişi için hiç beklemeden dekor ve ışıklar değişebiliyor. Bu dinamizm ve ışık kullanımı gerçekten çok hoşuma gitti. İnsan ödenekli tiyatroda dekor ve ışığın bu şekilde profesyonel kullanımını bekliyor açıkçası. Daha doğrusu ben bekliyorum. Baş roldeki Burak Davutoğlu da oldukça başarılıydı. Ama iki buçuk saat süren bu oyun bana göre yine de tatmin edici değildi. Konu mu eskiydi, diyaloglar mı uzundu, yoksa metin mi yetersizdi bilemiyorum. İkinci Abdülhamit niye vardı mesela? Gereksiz Karadeniz şiveli diyaloglar niye vardı?
Son dönem İBB Şehir Tiyatroları’nın yeni çıkardığı oyunlara gitmekten çekinir oldum işte bu gibi nedenlerden ötürü. Yerli oyun seçiliyor ama seçilen metinler genelde kötü. Evet tiyatro emekçilerine saygım sonsuz; ama seyirciye de saygı duyulması gerekir. İzleyici de aptal değil ki, hangi metnin neden seçildiğini anlamaz mı?


Söz Veriyorum

Müsahipzade’de son dönem gittiğim ve yer yer uyuduğum bir diğer oyun da "Söz Veriyorum" oyunu oldu. Rus yazar Aleksei Arbuzov’un yazdığı metin çok güzel gerçekten de. Ama ben yine de "oyun bitsin ve gideyim artık"modundaydım.

Kocaman sahnenin ortasında dönebilen dinamik bir dekor düşünün. Yanlar boş. Oyun bu dekorda gerçekleşiyor. Ben de üçüncü sıranın en solunda oturuyorum. Her ne kadar karanlık olmasına dikkat edilmiş olsa da, sahnenin sol arkasında kuliste hareket edenleri açık ve seçik görebiliyorum. Oyundan kopmamak mümkün mü?

Özellikle ilk sahne, yani savaş sahnesi oldukça sıkıcı geçti benim için. Sahne bitmek bilmedi. Kostümler ve oyuncuların tuhaf davranışları yaşanmış bir savaştan değil de "post-apokaliptik" bir kurgudan bölüm izliyormuş gibi hissettirdi. Kocaman adam ve kadın, beş yaş çocuk zekası seviyesinde garip garip hoplayıp zıplıyordu.
 Dekorun, diğer tabirle  oyun alanının sol yanındaki zemine güya bomba efekti versin diye  spot lamba koymuşlar. O lambaları izlerken haliyle  ışıkların bomba ışığı olduğuna ikna olmak mümkün olmuyordu. Keşke sahnenin tamamını oyun alanı olarak kullansalardı ve ben izleyici olarak bir bütünlük görebilseydim. Mesela Karıncalar-Bir Savaş Vardı da Şehir Tiyatrosu’nda izlediğim savaş konulu bir oyundu. Ve ben o oyundaki dekor, sis, ışık, sahne kullanımına hayran kalmıştım. Tek kişilik oyunu hiç sıkılmadan  zevkle izlemiştim.  Bu oyunda ise oyuncuları da alkışlamadım açıkçası; çünkü maalesef beni hikayenin içine alamadılar. Oysa okuduğum onca kötü yoruma rağmen, bütün önyargılardan arınarak ve oyunu beğenmek amacıyla bilet almıştım. 

Demem o ki; başka bir dekor ile, başka oyuncularla, başka bir yorumla "Söz Veriyorum"u bir kez daha izlemek isterim.

Açıkçası bu oyunla ilgili fazla da eleştiri yapmak istemiyorum. Zira çeşitli sosyal medya platformlarında oyuna yapılan eleştirilere yönetmen çok sert  cevaplar vermiş. Okuduğumda  gerçekten kullandığı üsluptan ürktüm! İzleyici olarak beğenmeme hakkımı saklı tutuyor ve bu konuda polemiğe girmek istemiyorum.




Son söz olarak diyorum ki; keşke Şehir Tiyatroları her geçen gün bu kadar kan kaybedeceğine Darülbedayi’nin ihtişamlı günlerine geri dönse… 

Umutla ve sevgiyle,





Devamını Oku

18 Kasım 2016 Cuma

"ALDATMA" Oyunu / Harold Pinter

Harold Pinter'ın yazdığı Haluk Bilginer'in incelikli çevirisiyle dilimize kazandırılan keyifli bir oyun izledim Şehir Tiyatroları'nda; ALDATMA. Oyunun orijinal adı Betrayal, yani İHANET. 1978'de yazılan metin gerçekten de müthişti. Yaklaşık 90 dakika süren tek perdelik oyunda hiç ama hiç sıkılmadım. Hal böyle olunca oyunun yazarı Harold Pinter'dan bahsetmek adeta bir teşekkür borcu oldu benim için.

Oyunun yazarı Harold Pinter


1930-2008 arasında 78 yıl yaşamış yazar. Harold Pinter'a yazar demek haksızlık olur; aynı zamanda senarist, aynı zamanda şair, aynı zamanda tiyatro yönetmeni ve aynı zamanda oyuncu olarak da anılıyor kendisi. Yahudi bir terzinin oğlu olarak Londra'da doğmuş. Dolayısıyla savaş dönemini görmüş ve zorluklarını yaşamış. Oyunlarında gündelik konuşmaların çözümlemesini yaptığı ve insanlar üzerindeki baskıyı incelediği özellikle belirtiliyor. Öyle bir ustalıkla yapmış ki bunu yazar, kendine özgü tarzına “Pinteresque” adı verilmiş oyun dünyasında. Yani Pinter Stili...

Genellikle tek bir odada geçen, kısa konuşmalarla gerilimi ve tehditi anlatan bir tarz bu. İnsana özel ne varsa, yani kıskançlıklar, nefretler, fantaziler... Sanatçı yaşamı boyunca 29 tane oyun yazmış. Senaryolar da yazmış. Geçen yıl son derece keyifle okuduğum John Fowles'in Fransız Teğmenin Karısı adlı romanını sinemaya O'nun uyarladığını öğrenince, kitabın filmini de neden sevdiğimi şimdi daha iyi anlıyorum.

Toplumsal duyarlılıkları ön planda sanatçının. Mesela Irak'daki savaşa karşı yazdığı şiirlerle ödül almış. İnsan hakları konusunda çalışmış. Hatta Küba Dayanışma Partisi'nin üyesiymiş. 12 Eylül döneminde baskı gören aydınlara destek olmak için ülkemize gelen sanatçı, Hasankeyf'i koruma kampanyasını başlatmış. Ülkemize geldikten sonra yazdığı “Bir Tek Daha” ve “Dağ Dili” oyununu açıkçası çok merak ettim şimdi... Bütün bunları öğrendiğimde ise “aydın sorumluluğu” kavramının önemini bir kez daha düşündüm.

2005 yılında Nobel Edebiyat ödülünü alan sanatçı için akademi şöyle demiş:
Günlük keşmekeş içindeki uçurumları gözler önüne seren ve zulmün kapalı odalarını açmaya zorlayan bir yazar”


Harold Pinter'ın kapıları

II. Dünya Savaşı sırasında henüz bir çocukken, birgün kapıların açılıp içeriye Nazilerin girmesinden o kadar korkmuş ki yazar, oyunlarında “kapı” simgesini hep kullanmış. Oyunlarında genelde kapıdan giren birisi, ya da bir hayvanın bütün düzeni altüst ettiği yorumu var. Mesela “İnce Bir Sızı” eserinde bir arının içeriye girmesiyle karakterin kör oluşunun anlatılması son derece etkileyici...

Gelelim Aldatma Oyununa

Oyundaki ihanet, aldatma olgusu çok boyutlu işlenmiş. İşte bu nedenle oyunda anlatılanları orta sınıfa ait eşlerin birbirini aldatması ve yaşadıkları suçluluk duygusu olarak algılamak, gerçekten de metne haksızlık olur. Oyundaki 3 karakterden biri olan yayın editörü Jerry, yayıncısı ve en iyi arkadaşı olan Robert'in karısı Emma ile tam 7 yıl gizli bir ilişki yaşayarak ihanet ediyor. Konu bu aslında.


Aldatma, ihanet nedir?

Kararsız ve güvenilmez olan hafızamız ve hatta zamanın kendisi de bir ihanet değil midir? Oyunda zamanın hafızayla olan ilişkisi, ihanete etik yaklaşmaktan öte estetik bakış, kullanılan ironik tonlama insanı oldukça etkiliyor. Her adatmada olduğu gibi burada da üç kişilik bir aşk üçgeni söz konusu. Yeni aşkın eskisine ihaneti anlatılırken, romantizmden düş kırıklığına doğru gelgitler yaşamak, açıkçası oyunu izlerken büyülenmeme neden oldu.


Zaman ve hafıza arasındaki ilişkiye oyunda tanık olmak son derece etkileyici. Çünkü oyun, bir barda iki kişinin konuşmasıyla başlıyor. Biz izleyiciler olayları merak ederken, yazar bizi geçmişe doğru yolculuğa çıkarıyor. Sahne tasarımının çok başarılı etkisi bu atmosferi oldukça gerçekçi kılıyor.

Ne zaman?

Fotoğraf Aldatma Instagram sayfasından alıntıdır.

Aldatma ya da ihanet deyince akıllara “neden?” sorusu gelir ya hani... Hiç de öyle olmuyor, çünkü Harold Pinter biz izleyicileri “ne zaman?” sorusunun peşinde sürüklüyor. 2016 ve 2008 yılları arasında geriye doğru bir yolculuğa çıkıyoruz oyunda, orijinalinde 1977 ve 1968 arası... İşte bu zekice kurgulama sonunda birden gerçeklere farklı açıdan bakabildiğimizi fark ediyoruz. Ve hafızanın yol göstericiliğinde geçmişe bakmanın, olayları nasıl da farklı kavramaya neden olabildiğini düşündürüyor adeta yazar.  Müthiş, gerçekten son derece etkileyici...


Bu arada oyunculuklar, ışık, sahne tasarımı ve kostümler de mükemmeldi. Emeği  geçen herkesin gerçekten ellerine sağlık... Sezonu  Saadet Hanım ile açmıştım, önümüzdeki hafta bir biletim daha var şehrin tiyatrolarından...



Kimse sanatsız kalmasın diyor ve sizi oyunun fragmanıyla başbaşa bırakıyorum. Bence kaçırmayın...

Devamını Oku

23 Ekim 2016 Pazar

Haldun Taner Sahnesi'nde Saadet Hanım'ı izledim

 Perde açılınca bir banka şubesini görüyoruz. Dekor çok başarılı. Numara alma makinesinden bankodaki kayan yazılara kadar her şey bütün detaylarıyla düşünülmüş. Sahnede bir müşteri, banka memurları ve güvenlik görevlisi var. Öğle tatili bitmiş, ama şubedeki rehavet sürüyor. Derken sahneye emekli ilkokul öğretmeni Saadet Yurtlu giriyor. Üzerinde kendisine çok yakışan, tam da sosyal konumuna ve yaşına uygun yeşil şık bir elbise var. Saçları sıkıca topuz yapılmış. Herkese “evladım” diye hitap eden, disiplinli, mesleğini yaşam tarzı olarak benimsemiş bir öğretmen kendisi. Aynı zamanda çocuğunun üzerine titreyen bir anne. Bankadaki parasını çekecek ve oğlu Sermet'e hediye alacak. Çünkü Sermet'in o gün doğum günü. Daha bankaya adımını atar atmaz güvenlik görevlisinin laubali ve cahilane davranışlarından rahatsız olan Saadet Hanım “bunlar hep müfredat sorunu, sizleri eğitemedik” diyerek tavrını ve halini belli ederken, bankaya yüzlerinde kadın çorabı olan 3 kişi giriyor ve olaylar böylece başlıyor.



Buraya kadar anlattıklarım zaten oyunun tanıtım broşüründe de mevcut, dolayısıyla oyunu izlemek isteyenlere bir kopya vermediğimin altını çizmek isterim. Gelelim yorumlarıma.

Oyunu izledikten sonra yazarın neyi anlattığını pek anlayamadım.

Geçen sene önermesiz tiyatro metin yazarlığı eğitimi aldıktan sonra, izlediğim oyunlarda hep yazarın asıl anlatmak istediği ana temayı bulmaya çalışıyorum. Ama “Saadet Hanım” da o kadar çok mesaj kaygısı vardı ki, oyundan çıktığımda aklımda kalan şey sadece “ yazarın kafasının çok karışık” olduğuydu. Oyunun tanıtımında özetlendiği gibi eski zaman disiplinlerinden kalma emekli öğretmen Saadet Hanım'ın bakış açısından olaylar anlatılsaydı, “güldüm eğlendim düşündüm” der çıkardım. Ama böyle olmadı. Çünkü son dönemin popüler tanımlaması olan “sübliminal mesajlar” oyunda o kadar çok yer alıyordu ki, açıkçası izleyicilerin çoğunun topluca güldüğü bazı yerlerde ellerim çenemde donuk bir yüz ifadesiyle bakakaldığım çok oldu. Bir karışıklık komedisi olarak kalabilirdi belki oyun, ben de güler eğlenir stres atar çıkardım. Ama öyle değildi...

Oyundaki mesajlar
Saadet Hanım bankadaki çalışanların ya da eylemcilerin beğenmediği davranışları için “işte bunlar hep müfredat yüzünden, okullardaki müfredat değişmeli” mesajını birkaç kere tekrarladı. O sırada salondaki izleyicilerden büyük bir alkış koptu. Oysa “müfredat değişmeli” diyen Saadet Hanım'ın okullarda nasıl bir eğitim sistemi istediğini bilmiyorduk biz seyirciler olarak. Dolayısıyla ben alkışlamadım bu repliği. Çünkü bu sloganvari tekrar edilen mesaj beni hiç ama hiç etkilemedi.


Oyunda solcu eylemciler aşırı derecede karikatürize edilmiş. Tamam silahlı eylemler yanlıştır, elbette şiddet yanlısı değilim ben de. Ama kitap cümleleriyle konuşan eylemcilerin -ki böyle konuşmaları alay konusu edilmiş- bir bildiri yazıp isteklerini dile getirmekten bile aciz olarak gösterilmelerini, grubun başkanının gözlüğünden sarkan etiketi egzajere edilmiş detaylar olarak gördüm. Aynı şekilde eylemcilerin bir konuya karar vermek için oylama yapmaları da abartılarak komedi unsuru haline getirilmiş. Neden? Bir toplulukta karar vermek için oylama yapmak çok mu gülünesi bir durum... Oyunun sonunda “her şeyi sevgiyle çözelim” gibi bir mesaj verildi gibi oldu bir ara ama, açıkçası bu kadar laf kalabalığında çok sönük kaldı bence.


 Işıklar kararıp da son sahnede Saadet Hanım oyuncuların arasına karışarak “biz çocuklarımızdan gözyaşlarımızı sakladık, sonunda kendileri arayıp buldular. Siz çocuklarınıza acılarınızı öğretin ki mutluluğu bulsunlar” dediğinde çok beğendim bu repliği. Ama oyunun bütünüyle ne alakası vardı, yine bağlantı kuramadım...


Muhtemelen yazar Ahmet Levent Pala, dünyaya soldan bakanları eleştirmek istemiş, ama açıkçası kendisinin nerede durduğu da pek belli değil. Bu eleştiriyi yaparken ortak değer olan öğretmenlerden yola çıkmış. Biraz müfredattan dem vurmuş, biraz eğitimsizlikten dem vurmuş, araya görevini kötüye kullanan memur, elemanıyla sevgili olan evli yönetici, sevince evlenmek gerekir klişesi, az biraz da komik unsur ekleyince, sonuna da “sevin, sevilin” mesajını kulağa güzel gelen bir akışla koyunca, dediğim gibi ortaya karmaşık bir oyun çıkmış.




Oyunda en çok Nilgün Kasapbaşoğlu'nu sevdim.

Oyunda Saadet Hanım rolünde oynayan Nilgün Kasapbaşoğlu'nu çok sevdim. Gerek ses tonu, gerek sahne hakimiyeti, gerekse mimikleriyle gerçekten de çok başarılıydı. 200'e yakın oyunda görev yapan, sinema ve dizilerden de tanıdığımız, aynı zamanda çok başarılı bir seslendirme sanatçısı olan Nilgün Hanım'ın performansını ve müthiş enerjisini izlediğim için kendimi şanslı hissediyorum. Siz de eğer fırsat bulup oyunu izlerseniz yorumlarınızı merakla bekliyorum.

Son not; 
Sansürsüz, düşüncelerin özgürce aktarıldığı, tiyatrocuların işten atılmadığı, oyunların yöneticilerin istekleri doğrultusunda seçilmediği ve  doya doya sanatla dolu geçen günler dilerim hepimize...



Devamını Oku

14 Haziran 2015 Pazar

Oyun Atölyesi'nde Nehir'i izledim...

Çok sıradandır bazen hayat, basittir. Siz ne kadar hayal kursanız ve beklentilerinizi üst seviyeye çıkarsanız da o yine kendi bildiğini okur. Mesela bazen  en heyecan verici anlar bile sanki daha önce yaşanmış gibi gelir insana, belki de yaşanmıştır gerçekten de...
Kadın erkek ilişkileri zaten böyledir. Değil midir?

Nehir-Oyun Atölyesi*

Çevrenize bir bakın, aşkından ölebilecek gibi hisseden bir çok kadın görürsünüz. İlişkisini hayatının merkezine koymuş, deli divane dolaşan; ama aşkından ölebilecek gibi hisseden ve öyle davranan erkek sayısı biraz daha azdır sanki. Acaba neden böyledir? Hızlı hızlı yanıtlayabilirim bu soruyu, çoğunuz aynı benim gibi hiç düşünmeden hızlı hızlı benzer bir cümle söylersiniz:

Çünkü kadınlar her türlü ihtiyacını öncelikle “aşk” dahilinde gidermeye programlanmıştır, bir sonraki “level” ise kendilerini güvende hissedecekleri evlilik, yani kutsal aile bağıdır.
Erkeklerse aşkı kendi cisimlerinden soyutlamayı genelde iyi bilirler... “

Ayça Bingöl-Haluk Bilginer- Oyun Atölyesi*

Bir kadın, yemek yediği ve hatta üzerine geceyi birlikte geçirdiği adamdan ertesi gün yüzükle ilgili bir şeyler duymak isterken, adamsa sadece ona göstermek istediği bir çocukluk anısı olduğunu, bu anısını karyolanın altında bir kutuda sakladığını söyleyebilir. Kadın, özel bir gece geçirdiği, o gece içinde kendisini sevdiğini söyleyen erkeğin, karyolanın altından çıkacak kutuda kendisi için bir yüzük sakladığını düşünebilir ve hatta o kısacık zaman dilimi içinde giyeceği gelinliğin modelini bile tasarlamış, gelin topuzu için bir an önce saçlarını uzatması gerektiğine bile karar vermiş olabilir. Evet karyolanın altında bir kutu olabilir gerçekten de, içinde kocaman taşlı bir yüzük hayal eden kadın, aradığından daha büyük bir taş görünce afallayabilir. Neden afallamasın ki, çünkü kutunun içinde kocaman bir taş görmüştür, bildiğiniz taş hem de! Kadın bozuntuya vermeyebilir, ne diyeceğini de bilemeyebilir, adamsa kendi oyunu içinde mutludur muhtemelen. Ritüel tamamlanmış, kadın “tek taş”ını da almıştır, daha ne yapacaktır ki adam?

Ayça Bingöl-Haluk Bilginer- Oyun Atölyesi-Nehir*

 Ben şahsen satırlara ve satır arasında anlatılanlara hayran kaldım. Jez Butterworth, iyi bir metin yazmış gerçekten de.  Kadın erkek ilişkilerine, insanın kendi içindeki yalnızlığına, belki bencilliğine, aslında iç dünyasına demek daha doğru olacak sanırım, kendi aynasını tutmuş. Ben yansımaları sevdim.. Çeviren Hira Tekindor'un da hakkını teslim etmek gerekir elbette...

Oyun Atölyesi-Nehir*

Bir çocuk düşünün, hayatının ilk balığını tutmuş, çok heyecanlı, kendini büyümüş gibi, kocaman balıklar tutan amcası gibi, daha doğrusu önemli gibi hissediyor. Derken ne oluyorsa oluyor, balık kayıp gidiyor kucağından, ağlıyor “ne olur gitme!” diyor balığın ardından. Akşam oluyor, sanki bütün bu kötü şeyler hiç yaşanmamış gibi afiyetle yemeğini yiyip mutlu mutlu uyuyor çocuk. Şimdi de bir adam düşünün, hayatının kadınını arayan. Bir kadın geliyor ve sonra terkedip gidiyor. Elinden kayan balığa ağlayan çocuk gibi azıcık ağlıyor adam ve hemen sonra kaldığı yerden hayatına devam ediyor. İnsan ister istemez afallıyor ve ayılıyor sonrasında.. O çocuk aslında o balığı istememişti, aynı o adamın o kadını istemediği gibi... Sahte gözyaşlarının insanın göz pınarındayken kuruyuvermesinden daha normal ne olabilir ki! İkisinin de aradığı bambaşka şeylerdi çünkü.. Adam kadını değil, çocuk balığı hiç değil...

Nehir*
Öyle adamların, kadınları kandırmak için genelde sabit bir hikayesi de olur. Yani işte ne bileyim çok etkilendikleri bir çocukluk anısı vardır mesela, ya da ezberledikleri iki şiir, ya da altında uyudukları bir ağaç... Çok da önemli değildir bu hikayede ne anlatıldığı, gerçek de olabilir, kurgu da olabilir. Önemli olan tek şey, adamın kendini özel hissetmesidir o hikayeyi anlatırken; ha pardon bir de karşısındaki kadını etkilemek ister. Kadınsa genelde zavallıdır, etkilenmiş gibi yapar. Hiç ilgisini çekmeyen bir konu da olsa adamın anlattığı, adamın gözünün içine bakarak pür dikkat dinler, arada çok eğleniyormuş gibi kahkahalar bile atar. Çünkü birine sığınma ihtiyacı hissediyordur muhtemelen. “O adamı etkilerse belki yuva kurabilirler birlikte” hayali geçer, belli belirsiz de olsa usundan.

 Bu tip erkekler, karşılarındaki kadına bir şeyler öğreterek de egolarını okşamayı ihmal etmezler. Öyle ya kadın dediğin nedir ki? Adamdan daha az bilgisi olan, adamın her anlattığı hikayeyi dinlemek zorunda olan, adamın içgüdesel ihtiyaçlarına cevap vermekle yükümlü, adamın canı istediğinde çağırıp canı istediğinde gönderdiği bir ŞEYdir kadın.. Hatta kadın dediğin kafasız bir şeydir, sadece vücuttan ibarettir. Oyunda, özellikle de adam, kırmızı elbiseli kadın resmi çizip kafasını karaladığında bunu iliklerime kadar hissettim, daha doğrusu yazar Jez Butterworth ve yönetmen Haluk Bilginer bana çok iyi hissettirdi bunu.
Nehir*

Peki ama adam suçlu mudur gerçekten de? Yani aşkı arıyorsa, bulamıyorsa, çok denediyse ve bir türlü hissedemediyse ve vazgeçmişse, artık boşvermişse, ânı yaşamaya karar vermişse, kendini bir nehrin akışına bırakır gibi bırakıvermişse kadınların kollarına, hayatına davet ettiği kadınlar, hep aynı gibi davranıyorlarsa, adamı etkilemeyi başaramıyorlarsa, adam ne yapabilir ki? Çaba sarfetmeyi bırakır, otomatiğe bağlar, hep aynı müziği dinler, kadınlara hep aynı hikayeleri anlatır, hep aynı şarabı içer, hep aynı balığı yer... Adam suçlu mudur gerçekten de?
Kimilerine göre bu sorunun yanıtı evet, kimilerine göre hayır. Daha doğrusu kendi hikayenize ne kadar değmişse adam, o kadardır!

Ben bu oyunda anlatılanları çok derin ve çok dolu dolu buldum, hiç ama hiç sıkılmadım izlerken, bilakis metni noktası virgülüne kadar iyi algıladığımı sanıyorum. Bir çok yerde güldüm, kahkaha attığım zamanlar da oldu, düşündüm, üzüldüm, sevindim, şaşırdım... Yani bu oyun bir çok duyguyu aynı anda yaşattı bana. 

Modern tiyatro metinleri noktalı virgülle bitmeli” demişti “Modern Tiyatroda Önermesiz Metin Yazarlığı” dersi aldığım sevgili hocalarım Serhan Alben ve Sercan Alben. Bu metin tam da öyle bitti. Yani, ben ne hissettiysem sonu oydu oyunun, siz ne hissederseniz size göresi mutlaka farklı olacaktır. Zaten aşkın tam olarak ne demek olduğunu kim bilebilir ki?

Merak unsuru oyunun sonuna kadar devam ediyordu. Finalde ters köşeye yatmadık gerçi ama beklenmedik bir sürprizle bitti oyun. Çatışmalar yerli yerinde ve dozundaydı. Yanılmıyorsam 4 sahne vardı, oyun  tek perde ve olması gereken gibi yetmiş dakikaydı..

Dekor muhteşemdi, gerçek bir dağ evi gibi nemli ahşap kokusunu, doğranan salatalığın kokusunu bile hissedebildim ikinci sırada oturduğum için. Oyuncuların yediği balığın üzerinden dumanlar çıkıyordu, o derece gerçekti her şey.. Müzikler, ışıklar ve oyunun sonunda ayakta alkışlanan Haluk Bilginer, Ayça Bingöl ve Canan Ergüder müthişti..

Sezon bitti yanılmıyorsam, ama yeni sezonda Oyun Atölyesi'nde Nehir'i izlemenizi tavsiye ederim ben.

Yaşasın sanat ...


* Fotoğraflar Oyun Atölyesi web sayfasından alıntıdır. 
* "Modern Tiyatroda Önermesiz Metin Yazarlığı" dersi almak isterseniz, www.tiylab.com 'a göz atın.  
Devamını Oku