koca koca yalanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
koca koca yalanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2024 Cumartesi

Ağaç Ev Sohbetleri - #234 / Doğru Söylemek İnsan İlişkilerinde Önemli mi?


Ağaç Ev Sohbetleri - #234 / Alışveriş Merkezleri mi Mahalle mi?

Sevgili Deep’in organize ettiği Ağaç Ev Sohbetleri 234. Sayısına gelmiş bulunuyoruz. Şu anda sosyal deney yapıyorum. Bence bu giriş kısmını kimse okumuyor, okuyan varsa “ben okuyorum” desin…

"Daima doğruyu söylemek insan ilişkilerinde en önemli faktör müdür?”

Cevap veriyorum; evet daima doğruyu söylemek, insan ilişkilerinde en önemli faktördür. Çünkü insanlar daima doğruyu söylerlerse ortada ilişki falan kalmaz! Hatta diyorum ki yalan söylemek, hayatın en temel unsurlarından biridir. Herkes doğru söyleseydi, yaşamın devamlılığı tehlikeye girerdi!

Haydiii, ne oluyor diyorsunuz ama şimdi eğri oturup doğru konuşalım; silkelenip bir hayatımıza bakalım.  Elbette ben de temel ahlaki değerlerle yetiştirilmiş birisi olarak “Doğruyu söylemek, dürüstlük çok önemli” romantizmine kapılmak isterdim ama maalesef mantığım buna izin vermiyor. Aslında yazıya başlarken doğruculuğu övme niyetindeydim; ama daha ilk kelimeyi yazarken hükmedemediğim düşüncelerim ve onların yönlendirdiği parmaklarım beni aşağıdaki karalamalara götürdü. Ah her şeye muhalefet eden aykırı bilinçaltım! Evet itiraf ediyorum;

“Yalan söylenmeseydi; dünya distopik bir çöle dönerdi!”

Şöyle bir düşünelim; neler olurdu neler, maydanozlu köfteler… Eğer yalanlar olmasaydı  bir kere herkes kanlı bıçaklı olur, aileler yıkılır, insanlar hapislerde sürüm sürüm sürünürdü. İş yerlerinin müşterisi kalmaz; elemanlar patrona küfreder, patron elemanlara nefretini kusardı. Üst komşu alt komşunun kafasına kızgın yağ döker, dökmese de bunun hayalini kurduğunu “dürüstçe” anlatır ve dökmüş kadar olurdu! Muhtemelen kardeşler kardeş olmaktan vazgeçerdi. Hatta İngiliz Milletler Topluluğu dağılırdı! Demokrasinin olmadığı ülkelerin başkanları, yanlarında kim varsa- çocukları dahil- onların kendi tahtında gözleri olduğunu haykırır, hepsini katran çukurlarına atmak istediklerini söylerdi


Bunlar daha bir şey mi, eli artırıyorum; diyorum ki yalan söylemek diye bir şey olmasaydı, seçimler falan da olmazdı; saraylar, parlamentolar yıkılırdı muhtemelen! Ekmeklerini taşı sıkarak değil, yalan atarak kazanan politikacılar işsiz kalırdı! Sadece onlar mı? Çoğu meslek yok olurdu. Mesela ajanlar! Yalan söylemedikleri için ajanlık yapamazlardı! Avukatlar hiçbir davayı kazanamazdı; çünkü hep doğru söylemenin adalet getirmediğini öyle iyi biliyorlar ki!

Yalan söylenmediğinde anneler, hiçbir şeyi doğru dürüst anlayamayan şapşal çocuklarını “Ah benim prensim, zeka küpüm” diye sevmek yerine “Bir şeyi de bir kere de anla, salak oğlum” diyecekleri için çocuklar zaten aptal olduklarını bilerek büyürlerdi. O kafayla da bir yerlere gelmeleri imkansız olurdu. Yaptığı lezzetsiz yemeklere “Çok güzel olmuş, ellerine sağlık” denilmeyen anneler, yemek yapmaktan vazgeçer, böylece de “ Anne keki, anne dolması, anne kahvaltısı” diye kakalanan- pardon pazarlanan- yemek sektörü daha başlamadan hayal kırıklığı ile yok olurdu.

“Bu saate kadar neredeydin kocacım?” diyen kadınlara “Toplantım uzadı karıcım!” diye yalan cevap vermeyip “dürüstçe” “Bizim ofiste Beril var ya, işte o Beril yani taş Beril, işte O’nunla bir iki kadeh içmeye gittik” diyen erkekler yüzünden herhalde aile kurumu hafiften sallantıya uğrardı. En çok da günümüzde bu durumdaki erkeklerden duyarsınız “İnsan ilişkilerinde doğruyu söylemek çok önemlidir, ben asla yalan söylemem!” safsatasını!

Yani yazdıkça yazasım geliyor, burada yüzlerce örnek verebilirim size. Meğer ne kadar çok yalan varmış hayatımızda! Birçok örneğin yanında saçlarının rengini beğenmese de karısına “Harika olmuş” diyen erkeklerin söylediği yalanlar elbette masum kalır.

Yalan söylenmemiş olsa diplomasi kurumu çökerdi! Nedir diplomasi? Uluslararası platformlarda devlet temsilcilerinin siyasi ve hukuki temelde yazılı ve sözlü kurulan iletişimleri ve anlaşmaları. Düşünsenize, kalkıyor Çinli bürokrat “Siz Amerikalılar zaten salak şişko beyinlersiniz!” diyor; skandala gel! İyi de adamın kafasının içinde bu düşünce var, e yalan söylemek de ayıp bir şey; niye demesin ki Amerikalıya “Sen salaksın” diye! Ne oldu? Yalan söylemedik ama üçüncü dünya savaşı çıktı! Canımız sağ olsun, en azından dürüsttük diye kendilerini mi avutacaklar!

Bütün bu karmaşık politik süreçleri falan bir kenara bırakalım ve kendi küçük dünyalarımızı bir gözden geçirelim isterseniz! Bırakın en yakınlarımızı, kendimize bile onlarca yalan söylüyoruz, nasıl doğrucu Davutluktan bahsedelim şimdi? Mesela hangimiz aynanın karşısına geçip yanlarımızdan pörtleyen simitlerimizi ya da göz kenarlarımızda beliren kırışıkları görmezden gelip “Çok güzelim ve de acayip genç görünüyorum” demiyoruz ki! Demeyenler varsa da onlar zaten depresyonun dibine inecekleri için, kendilerine yalan söylemeyi öğretsin diye mutlaka psikolog kapısını tez zamanda aşındıracaklardır! Üzgünüm dost, acı ama "doğru" söyler!

Bütün bunları yazdım diye “E biz sana nasıl güvenelim, bu kadar yalanı savunuyorsun, demek ki sen yalancısın” diyebilirsiniz elbette. Evet yeri geldiğinde yalan söylemek zorunda kaldığımı söylemekten çekinmeyecek kadar doğrucuyum dostlarım benim! 

Yalanın en büyüğünü kendime söylüyorum yıllardır:

“Başarabilirsin, sen yapabilirsin!” diyorum her düştüğümde; işe de yarıyor biliyor musunuz? Çünkü bal gibi de yapamayacağını bile bile “yapabilirsin!” yalanına öyle tutunuyor ki insan; yalanlar en sonunda gerçek bile olabiliyor!

Yani demem o ki; bir yalanı kırk kere söylüyorsun kendi kendine, sonra bir de bakıyorsun ki hayalini kurduğun yalanlar gerçek oluvermiş! Bu da olayın açılım gerektiren başka bir boyutu olarak burada yazılı kalsın.

Evet, son söz olarak diyorum ki,

“Daima doğruyu söylemek, insan ilişkilerinde en önemli faktördür, çünkü insanı dibe çeker...”

Alın size paradoks:

 O kadar dürüstüm ki, gerektiğinde yalan söylemekten çekinmediğimi  dürüstçe itiraf ediyorum sevgili dostlarım.

Kalın sağlıcakla ve sevgiyle,

Kalın sağlıcakla ve sevgiyle,

 


Devamını Oku

16 Ağustos 2018 Perşembe

Koca Koca Yalanlar ve Sayıklamalar


Yeni bir dizi çıkmış, adı “Koca Koca Yalanlar”. Geçen gün yorgun argın işten gelince, kafa dağıtma amaçlı zap yaparken ilk bölümüne denk geldim. İzledim, eğlendim. Çok mu güzeldi, tartışılır. Ama eğlenceliydi en azından. Dizide eşlerini aldatma eğilimli adamların söyledikleri yalanlar ve bu nedenle düştükleri garip haller anlatılırken, bir taraftan da evlenme meraklısı genç kızların söyledikleri yalanlar ve evli adamlarla birlikte olan kadınların yaşadıkları durumlar esprili bir dille konu ediliyordu. Adı üzerinde, “Koca Koca Yalanlar” üzerine bir komedi yapılmıştı anlayacağınız. İzlerken bir taraftan da el alışkanlığı ile Twitter’a baktım, aman aman neler denmiş dizi hakkında! Vay efendim ahlaka aykırıymış bütün bu anlatılanlar, vay efendim erkekleri aldatmaya teşvik ediyormuş dizi, vay efendim ülkemizde kadınlar evli erkek peşinde miymiş, vay efendim şarap kadehini bile sansürleyen RTÜK neredeymiş… Şikayet hattının telefon numarasını yazanlar mı dersiniz, ekmek parası için dizide yer alan oyunculara “Böyle rezil bir senaryoda (!)” yer aldıkları için hakaret edenler mi dersiniz… İ

Sosyal medya çağı böyle bir şey işte. O gün en çok konuşulan konular, yaygın kullanımıyla “TT” yani “trending topics”  neyse hoop galeyana geliyoruz, o konular hakkında bilip bilmeden, çoğunlukla da kopyala yapıştır şeklinde atıp tutuyoruz. Bir konudan sıkılınca hoop en çok konuşulan diğer konuya atlayarak sosyal medya dünyasının gündeminden de geri kalmamış oluyoruz.  Emeğe saygıymış, karşı taraf incinirmiş kimin umurunda ki… “Yaz kabağa koy tabağa ye sabaha” şeklinde bir hayat formatı içindeyiz anlayacağınız.

Herkesin zevki ve beklentisine elbette karşılık gelmez her şey. Bu mümkün olabilir mi zaten! Tek tip miyiz, robot muyuz, yoksa robotlaştırılmak istenenlerden miyiz…  Yani yukarıdaki dizi örneğinden gidersek, beğenmeyen  kapatır izlemez. Eğer beğenmediğini belirtmek istiyorsa da bunu saygı çerçevesinde, eleştiri dozunu iyi ayarlayarak yapar olur biter. Ama yok, böyle olmuyor işte! Son yıllarda bir moda var ülkemizde. Herkes kendi fikrini en doğru olarak kabul ediyor ve kendinden olmayanı direkt ötekileştiriyor. Hatta bununla da yetinmiyor hakaretler yağdırıyor. Kendi fikrinde olmayanı kolayca vatan haini bile ilan edebiliyor. Karşı tarafı dinlemeye, anlamaya çalışırsanız, hele de empati kurmaya, üstüne üstlük hemhal olmaya kalkışırsanız vay halinize! Evlerden ırak olsun, hemen “monşer” damgasını yapıştırıverirler alnınıza. Sonra da uğraş dur; bu damga lazer ışınlarıyla bile temizlenmez. Öyle kalıcı bir mürekkebi var ki!

 Bütün bunlar olup biterken bense  tedavülden çoktan kalkmış “saygı temelindeki” dinozorlaşmış düşünce yapımda ısrar etmeye ve de azınlıkta kalmaya inatla devam ediyorum.  Örnek mi istiyorsunuz; mesela “Yüz yüze geldiğimde ne söyleyebilirsem onları yazarım sosyal medyada ”  diyorum. Bu kadar da netim yani!

Nerden nereye geldik. Yazdıklarım böyleyse kafamın içi kim bilir ne haldedir.  (Zavallı beyin hücrelerim, affedin beni. ) Aslına bakarsanız derdim konuya başlarken örneklediğim gibi  dizi falan değil elbette, derdim başka. Derdim büyük.

 Tüketim toplumunun tüm iğrençliğini dört bir yanımda hissetmekten gerçekten de çok yorgun düştüm.  Yine yukarıdaki dizi örneğinden gidecek olursam, siz benim diziyi savunuyormuş gibi konuşmalarıma bakmayın. Bu tür dizilerin aslında izleyicide iz bırakacak lezzetli bir sanat eseri yaratma amaçlı ortaya çıkarılmadığını gayet de iyi biliyorum.  Diğer her şeyde olduğu gibi günümüz dizilerinde de“Tüketilsin, bitsin, yenisi  gelsin. Araya ne kadar çok reklam alınırsa o kadar iyi” mantığı hakim elbette. Nerede o Çemberimde Gül Oya'lar... “Best Seller” denilen kitaplar da aynı durumda. Sabun köpüğü gibi konuları olan, süslü kapaklı bu kitapları okuyanların aklında da büyük olasılıkla bir şey kalmıyor. “Yaz şarkısı”  dedikleri müzikler farklı mı sanki!  Ekseriyetle havalı ismi olan beach club’larda çalınan bu şarkıların, içilen şemsiyeli kokteyllerden pek de farkı yok bana kalırsa. İçiyorsun unutuyorsun, dinliyorsun unutuyorsun. Yaşadığımız çağ zaten “unutma” zemininden beslenmiyor mu? Tükettiğini unutacaksın  ki benzeri önüne sürüldüğünde yeni bir şeymiş gibi hevesle satın alıp yine para veresin! Yaşadığın kötü deneyimi unutacaksın ki benzer politikaları ısıtıp ısıtıp önüne sürdüklerinde yine aynı partiye oy veresin! Gibi, gibi, gibi…  Koca koca yalanların içinde kaybolan kum taneleri değil miyiz  zaten, neyiz ki biz…


Olayın çok boyutu var. Mesela her şeyin maddi bir karşılığı olduğu için, para ya da zaman harcayanlar, tükettikleri şeyi sosyal medyada acımasızca eleştirme hakkına da sahip oluyor doğal olarak. Yine dizi örneğinden gidersek; bir saatlik dizi izlemek için en az kırk beş dakika reklam izlemek zorunda bırakılan, dolayısıyla da “izleyici” statüsünden “müşteri” statüsüne geçirilen bizler de sosyal medyada “Bu konu hiç olmamış, o başrol oyuncusunun saçı ne öyle, ahlakı bozuyor bu dizi hemen kaldırılsın…” şeklinde çemkirmeyi kendimizde hak görüyoruz.

“İyi güzel de peki sen bu dünyanın neresindesin?” diye sorarsanız, yine cevabım net;

“Vücudum içeride, kafam dışarıda!”


Ne güzel söylemiş Murathan Mungan yıllar önce:

“Ya içindesindir çemberin, ya da dışında yer alacaksın…” diye.

Bense dışında kalamıyorum, içine giremiyorum, girmeyi zaten istemiyorum!
Sonra da “Niye daha sık yazmıyorsun?”  ya da “Neden insanlarla görüşmüyorsun?” dediklerinde söyleyecek lafım sözüm olmuyor.

Galiba “Koca koca yalanlar” dan ibaret olan bu kocaman sahnede, ne yapacağını bilemeyen insanların esrikliğiyle pek bi’ içime savruluyorum…


NOT: Çok karmaşık bir yazı oldu farkındayım.  Dedim ya savruluyorum diye. Kafasının içi savrulanın dışavurumsal yazısında giriş, gelişme ve sonuç olur mu hiç!,

Affola... 






Devamını Oku