KONUK YAZAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KONUK YAZAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Kasım 2016 Salı

Konuk Yazar'dan; Leylak Kokulu Saçların

Bugün sizlerle bir Türkçe öğretmeninin kaleminden yazılmış çok güzel bir öyküyü paylaşmak istiyorum.  www.gonuldendile.com   adındaki blogunda güzel yazılarını paylaşan değerli konuk yazara bloguma renk kattığı için teşekkür ediyor, sizleri bu güzel öyküyle başbaşa bırakıyorum...

Leylak Kokulu Saçların



Leylak kokulu yârim... Sana kalsa o yumuşacık saçlarının kokusu bir kutu şampuanın mucizesi, bana göreyse başlı başına senin kokun çiçekleri kıskandıran.

Ellerim saçlarının arasında gezinirken bak aklıma ne geldi? İkimiz de İstanbul'a gitmek için tren istasyonunda bekliyorduk hani. Şairin dediği gibi galiba ikimiz de en çok İstanbul'a dönüş yolunu seviyorduk bütün yolların. Düşünceli bir şekilde önümden geçerken almıştım saçlarının kokusunu. Baharın bütün çiçeklerini saklamıştın sanki her bir teline saçlarının. İşte o an en çok leylak kokusu dolmuştu içime. Ben seni içime çekerken önünde durduğum vagonun içine giriverdin. O an aklıma biletim geldi, çantamdan alelacele çıkardığım kağıt ile senin biraz önce adımını attığın vagonun sayısı birbirini tutunca bir tebessüm kondu dudaklarıma. Bir elimi yerdeki bavuluma uzatmış, diğer elimle pardösümü düzeltirken peşi sıra girdim ben de trene. Vagonun ön taraflarında seni gördüğümde hemen arka koltuğuna oturmaya karar vermiştim ki bilet numaraları geldi aklıma. Şansımın yaver gitmesi arzusuyla koltuk numarama göz gezdirdiğimde altı sıra kadar arkanda kaldığımı fark ettim. Biraz buruk iliştim koltuğumun ucuna. Trenin hareket etmesine daha vakit vardı, yalnız sayılırdık bulunduğumuz vagonda. Sonra seni izlemeye başladım. Adını göremediğim bir kitabı ellerine almış, ara sıra gözünün önüne düşen o güzelim saçlarını kulağının arkasına atmakla meşguldün. Yüzünün her bir ayrıntısını hafızama kazımaya çalışırken sen okuduğun kitaba dalmış, benden habersiz gibiydin.

Trenin hareket etmesiyle kaç dakikadır seni izlediğimden bihaber kendime geldim. Çok da kalabalık olmayan bir vagonda İstanbul yolculuğumuz başlamıştı sonunda. Yolcu sayısının az olmasını da fırsat bilerek hemen arkanda bulunan koltuk sırasının yüzünü en çok görebileceğim bir yerine geçiverdim. Ben senin yörüngende yolculuğumu sürdürürken senin tek yaptığın, okuduğun kitabın sayfalarını çevirmekten ibaretti. Kitabının pembe kapağının ve az da olsa görebildiğim isminin yardımıyla Aşk'ı okuduğunu fark ettim. Demek sen de Elif Şafak'ı benim gibi seviyordun. 


İşte aradığım fırsat dedim içimden. Yavaşça, ürkütmemeye çalışarak tekrar içime dolan leylak kokunun sarhoşluğunda seni yeni fark etmiş gibi "Aşkı bulmuşsunuz!" dedim. Ağzımdan bu cümle çıkar çıkmaz normalde çok da girişken olmayan kendimin böyle bir cümleyle konuşmaya girme cesaretini nasıl bulduğumu aradan yıllar geçse de bilemiyorum. Biraz şaşırdın önce, sonra tebessüm ederek "Kitaptan bahsediyorsunuz." dedin. İçimdeki bütün heyecana rağmen renk vermemeye çalışarak "Evet, elbette!" diyebildim. Sonra biraz Elif Şafak'ı biraz hayatlarımızı konuştuk. Editörlük yaptığını öğrenmemle neden bilmiyorum "Ben de hikaye yazıyorum." dedim. Büyük ihtimalle seni son görüşümün bu trenle sınırlı kalmasını istememiştim. Evrak çantamdan çıkardığım henüz dumanı üstünde olan iki hikayeyi uzattım sana. Bir süre hiç konuşmadan okudun kağıttakileri. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen dakikaların ardından gözlerini gözlerimle buluşturduğunda biraz şaşkınlık biraz da heyecan vardı yüzündeki ifadede. "Belki yeni tanıştığı bir insana nazik davranmaya çalıştığımı düşüneceksin ama yazdıkların gerçekten güzeller." dedin. Şu anda hayat arkadaşın olarak ne kadar sert bir eleştirmen olduğunu bildiğimden o an için nezaket icabı söylediğini düşündüğüm bu ifadenin aslında gerçek bir beğeni içerdiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Yanımızdan akıp giderken şehirler ne kadar şanslı olduğumu düşünmüştüm o anda. Başka bir şehirde başka bir zamanda alakasız insanlar olma ihtimali varken aynı trende aynı şehre aynı dünyanın insanları olarak gidiyorduk.

Şimdi yatağının yanı başında oturuyorum. Seni sarssam da uyanmayacağını bilerek üstelik. Yanı başında bipleyen, bir sürü sayının kalabalığında monitörler ve ciğerlerinin yapamadığı işi sana mekanik olarak yaptıran solunum cihazının o soğuk sesi... Bir yıllık mücadele, kimi zaman umut kimi zaman acı ve hüzünle dolu tedavi süreci. Artık yoruldum deyişinden sonraki üçüncü gün. Yanındayken hep güçlü kalmaya çalışsam da şu anda beni göremeyeceğini bildiğim için gözyaşlarıma izin veriyorum. İçimde kopan fırtınalar gözlerimdeki yağmur damlalarıyla ruh halimi tamamlıyor adeta. Saçlarını bir süre daha okşayıp yanağına bir öpücük konduruyorum bütün bu düşünceler arasında. Odanın kapısında kanserle mücadelen boyunca bize destek olan doktorun var. Bir saat kadar önce seni artık bu halde görmeye dayanamadığımdan ve gerçekten yorulduğunu bildiğim için imzaladım belgeleri. Yaşlar süzülmeye devam ederken yanaklarımdan doktoruna son kez bakıyorum, dilim kelimelere küs olsa da o anlıyor onay verdiğimi. Makineleri kapatıyor teker teker. Artık nefes almıyorsun, monitörlerden de hiçbir ses gelmiyor. Sen son nefesini verirken yanı başındaki kitaba takılıyor gözüm. İlk kitabım, ilk göz ağrım, ilk editörümün sen olduğu eser. Seni tanımamla yaşadığımı hissettiğim için adını "Nefes" koyduğumuz kitabımız, sen son nefesini verirken de yanı başında duruyor.

Zafer Babal - 19.11.2016


Yazar Hakkında: Satırların arasında kaybolduğu ve sözcüklerin rehberliğinde yolunu bulduğu her anın tadını çıkaran, 30'lu yaşlarında bir eğitimci, www.gonuldendile.com kişisel bloğunda gönlünden gelenleri dile getirme çabasında...


Devamını Oku

1 Aralık 2014 Pazartesi

Konuk yazar anlatıyor, bir doktor nasıl yetişiyor...

Bugün ilginizi çekeceğini düşündüğüm bir konuyla konuk yazar ağırlıyorum yine. Kayb-ı Kelam, mesleğini belli ki çok seven, çiçeği burnunda bir tıp öğrencisinin blogu. Çok güzel yazıyor, kendisini konuk etmekten son derece memnunum ve bu güzel bilgilendirici yazı için kendisine teşekkür ediyorum. 
Hep söylerim, bu hayatta kutsal iki meslek vardır ve bu iki meslek sevilmeden yapılmaz: Birincisi hayat kurtaran doktorluk, ikincisi de hayat şekillendiren öğretmenlik... Sözü fazla uzatmadan geleceğin başarılı doktoruna bırakmak istiyorum, bakın neler anlatmış mesleği hakkında:  

----------------------

 Son birkaç gündür ne yazsam diye düşünürken, aklıma kendi branşımla ilgili bir şeyler yazmak geldi. Yani tıpla, doktorluk mesleğiyle ilgili. Buyurun bir doktor nasıl yetişiyor ülkemizde, yani tıp fakültesi serüveni nasılmış aslında :


doktor olmak kolay değil
Lise Yılları ;
Lise yıllarının son senesi özellikle de tıp isteyen öğrenciler için tam bir monotonluk senesidir. Sabahın erken saatlerinde hafif bir kahvaltı ile başlayan bu yeni hayat, o gün boş derslerde, teneffüs aralarında çalışılacak kaynakların özenle hazırlanmasıyla da devam eder. Okulda geçen yoğun temponun ardından kısa bir dinlenme bu süreçte o öğrenci için eşsiz bir ödül olur. Ne yazık ki bu ödülün de tam zevkini çıkaramadan çalan etüt ziliyle çalışma odalarına geçer ve uykunun kendisini zorladığı son anlara kadar kendini bir çalışma havasına sokar. Ve günler böyle devam eder, eder, eder; ta ki sınava kadar... Dedim ya monotonluk diye, arada farklı aktiviteler yapması belki de bünyesine iyi gelecek; ama sağ olsun dış uyaranlar, ki bu aile bireyleri, komşular, arkadaşları olabilir, bu öğrenciyi farklı bir aktivitede gördüklerinde ''bak hele, sınava kalmış kaç gün dışarılarda sürtüyor. Olacak şey mi bu aa!'' söylemleriyle bu monotonluğu sürdürmelerinde etkili rol oynar. Neyse efendiler, sınav vakti geldiğinde ise koskocaman o çalışma zamanının birkaç saat içinde meyvelerini beklemeye gelir sıra. Heyecanlanma, omuzlarına yüklenen ağır sorumlulukların sınav anında akıldan çıkaramama, saçma sorular macerasının yaşandığı o birkaç saat... Nihayetinde kazasız belasız o sınavı da atlatan öğrenci kendi isteğiyle(!) tıp fakültelerinden birine yerleşir. Ve üniversite kapıları o öğrenci için sonuna dek açılır(!) 


Üniversite Yılları ;
Artık eskisi gibi stres yok, dert yok düşünceleriyle harmanlanmış öğrenci, 
komite sistemini duyduğunda daha bir sevinir. Çünkü senede ortalama 5-6 sınava girecek olması kulağa çok rahatlatıcı sözlermiş gibi gelir. Derslerine de girecek olan 50-60 hocayı da duyunca ve hele de aralarında profesörlerin olduğunu görünce de değmeyin keyfine. Ama işin içine girince öyle olmadığını anlaması birkaç ayını alacaktır. Çünkü farklı bir dille, tıp diliyle, tanışması birçok hocanın slaytlara bağlı kalması, gerekli gereksiz binlerce bilgiyle karşılaşması ve sınavlarda da çalıştığı onca şeyin arasında hiç tahmin edemediği yerlerden sorularla buluşması için gereken zaman işte bu kadar kısadır.


Tıp okumanın dayanılmaz hafifliği!

Özellikle de 3.sınıfa gelindiğinde ise sayısız hastalığın nedenlerini, sıklıklarını, nasıl olduklarını sadece teorik yönden öğrenip hasta üzerinde görememesi en büyük dezavantajlardan biridir. Ayrıca derslerde hocaların azarlarına maruz kalınması, 
bunu nasıl bilemezsiniz cümlesinin oldukça sık duyulması psikolojik, günlük 6-8 saat ders işlenmesinin ardından öğrencinin ders çalışmaya ne zaman, ne de güç bulamamasına bağlı fizyolojik açıdan çökmesi de bu dönemde gayet mümkündür. Özellikle diğer fakültelerde okuyan arkadaşlarının aksine vaktinin çoğunu çalışmaya çalışmak için ayırması sonucu tıp öğrencisinin asosyal bir birey olması da cabası.

Nihayet stajların başlamasıyla birlikte hastalıkları hasta üzerinde görmeye başlayan öğrenciler farklı şeylerle de karşılaşmaya başlarlar. İlk olarak yakın akrabalar 
''ne kadar maaş alıyorsun 4.sınıfta ? Gerçi siz doktorlar iki tıkla 70 lirayı götürüyorsunuz zaten; ama hiç doymuyorsunuz'' tarzında sözleri sıralamaya başlar. "Ne uzmanı doktor olacan bakim sen" diyenler,"bu doktorlar var ya bu doktorlar para için imanını satarlar" diyenler,"şu doktor hiçbir şey bilmiyor, bir ilaç bile yazamadı/sadece bir Parol yazmış baksana" diyenler, "doktorları dövenler" vs.. onlarca tabloyla yüz yüze olmaya başlarsınız. Halbuki biraz empati yapabilseler...


Tıp fakültesi 
minimum 6 senelik bir fakülte. Minimum diyorum; çünkü alttan ders almak gibi bir ihtimal olmadığı için böyle bir durum söz konusu olursa sınıf tekrarına kalıyorsunuz.[bizim fakülteye 120 kişiyle başlayıp 6.sınıfta sadece 54 kişi kaldığını duydum]Bu süreçten sonra karşınıza dünyanın zorluk olarak en zor ilk beş ve ayrıca Türkiye'nin en zor sınavı olan TUS (Tıpta Uzmanlaşma Sınavı) illeti çıkar. Şayet bu sınavda yeterli bir puan aldıktan sonra da 4-5 sene daha uzmanlık okursunuz. Yani sizi hastanede muayene eden doktor en azından 10 yıllık bir tıp eğitimi almış doktordur. [Bazı istisnalar hariç]Ve maaş noktasına gelince de normal eğitim süresince öğrenci olduğunuzdan maaş alamıyorsunuz ta ki mezun oluncaya dek. Uzmanlık sınavını geçtikten sonra asistanlık maaşı almaya başlıyorsunuz ve onun ne kadar yüksek (!) bir miktar olduğunu her sene açıklanan kim ne kadar maaş alacak? tablosundan bulabilirsiniz.


iki tık değil, perküsyon!

İki tıkla 70 lira meselesine gelince o iki tık denen muayenenin adı 
PERKÜSYON ve vücudun farklı yerlerinde çıkan sesle rahatsızlık olup olmadığını anlamada kulağı iyi olan doktorlar için etkili bir yöntem. Bizim insanlarımız genellikle neden film çekmiyor diye yakınırlar, halbuki ne kadar yüksek dozda radyasyon yediğinin farkında değiller. Mesela tipik normal bir hastalığı olan kişi eğer BTdenen tomografi çekiyorsa normal röntgen filmlerinde maruz kaldığı radyasyonun 422 katı daha fazla radyasyona maruz kalıyorBu da ileride birçok kanser için bulunmaz fırsat adeta. O yüzden gereksiz tetkikler hastalığı daha da kötüleştirebilir. Kaş yaparken göz çıkarmak misali...

İlaç yazmadı sözü... Ülkemizin antibiyotik kullanımında 1.sırada olduğunu biliyor musunuz ? Halbuki en basitinden serum bile insan için zararlı olabiliyor. Ama illaki ilaç kullanmamız gerekiyor ya gerekli gereksiz, tüm bünyemizi mahvetmeye başlıyoruz. Hani sürekli derler ya eskiler hiç hastalanmazdı diye. Neden hastalansın ki. Doğal beslenme ve gereksiz ilaç kullanımın olmadığı o dönemlerde hastalık nasıl olsun ki ? 
Her ilaç bir zehirdir diye öğretirler bize. Gerçekten de bir ilacın etkinliği olduğu kadar yan etkileri de oldukça fazla. Hele de antibiyotikler... Bakteriler, sürekli bir direnç kazanmaya başlıyor o ilaçlara karşı. Ve günden güne de ilaçların dozları artırılıyor. Ne kadar yüksek doz, o kadar yan etki ve bir o kadar da bozulan bağışıklık sistemi.


Hayat kurtaranlar

Mesela grip için birkaç ilaç kullanan çok sayıda kişi var. Ama gribin 
%80-85 nedeni virüsler.Yani kullanılan hiçbir ilaç virüslere etki etmez. Antibiyotikler sadece bakterilere etki eder. O yüzden kullanılan ilaçların birçoğu gereksiz olur. Onun yerine bağışıklık sisteminizi güçlendiren C vitamininin olduğu gıdalarla beslenmek, dinlenmek o ilaçların neredeyse hepsinden daha yüksek bir etkiye sahiptir. Kısacası ilaç yazmayan ya da bildiğiniz ilacı yazan doktor her zaman hiçbir şey bilmeyen doktor değildir. Çoğu zaman sizi sizden daha fazla düşünen doktordur düşüncesini unutmayın.
Bir de doktorları dövenler var, onlar hak ediyor diyenler... Hangi hastanın daha acil bir vaka olduğunu sizden daha iyi bilir doktor değil mi? Çünkü her hasta yakını için hastası acildir diğerlerine göre. Ayrıca acilde çalışan bir doktor ortalama 
100-150 hastaya bakıyor.Unutmayın o doktor da bir insan ve belki de 30 saatten fazla uyuyamayan biri. %100 performans beklemek ne kadar doğru olur ? Karar sizin...

NOT : Elbette her zaman doktor haklı değildir; ama ben sadece haklı olan doktorların düşüncesini buraya yazdım.


Yazar Hakkında :Tıptaki sanatı kelimelerde de gören ve vaktinin bir kısmını yazarak geçiren bir tıp öğrencisi. Yazılarını sadece kendi değil başkaları da okuyup değerlendirebilsin diye Kayb-ıKelâm blogunda da yazan kelimelerin bir hayranı. Buyurun gelin, hep beraber okuyalım...


NOT: Bu tıp serüveninin 4.sınıfında olduğumdan daha ilerisini anlatmam doğru olmaz. O yüzden serüvende geçen bu sorulara cevaplar vererek yazıyı bitirmem daha uygun olur sanırım.

Kısaca değinmek istediğim doktorluk mesleğini yazarken anladım ki kısaca anlatmak oldukça zormuş. Peki sizler ne düşünüyorsunuz doktorlar hakkında ?



Devamını Oku

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Konuk Yazar- İstanbul'un Ruhsal Reçetesi: Durum Ciddi!

Bu hikaye HızlıAdam blogunun sahibi Bünyamin Kapıcıoğlu tarafından Evde Yazar blogda yayınlanmak üzere kurgulanmıştır. Keyifli seyirler..


Geçen gün haritadaki şehirleri tedavi eden bir psikiyatriste rastladım. Bana şunları anlattı: 2014 verilerine göre İstanbul'un ortalama nüfusu 14 milyon hasta (Küsüratsız)

Ne yani hepimiz ruh hastası mıyız?” dediğinizi duyar gibiyim. Ruh hastalığı gündelik hayatımızda sık sık duyduğumuz hakaret tabiri olsa da, tıptaki karşılığı grip olmak kadar masum ve doğal bir durumdur. “Ruh” kelimesinin psikolojideki karşılığı: “Zihinsel aktivitelerin manevi merkezi” olarak açıklanır. Birçok çeşidi ve seviyesi vardır. Öyleyse başlığı biraz daha açabilirim. İstanbul'da yaşayan biri olarak tüm İstanbul sakinlerine hakaret etme derdinde değilim. Karamsar hiç değilim. Aksine bir takım karmaşıklıklara cevap verip rahatlamayı/rahatlatmayı arzuluyorum. Acaba ruhsal bunalımda mıyım?

Az bir sessizlik rica ediyorum. Klavyenizi öttürmeyin. Bu konuyu düşüneceğim.

Koca bir metropolde yaşıyoruz. Türkiye'nin en kalabalık nüfusu, en yoğun trafiği ve en ışıklı sokaklarında hayat sürdürüyoruz. Binalarımız çok katlı ve iç içe. Böyle bir ortamda sükuneti aramak ne kadar mantıklı olabilir ki?





Düşünün:

1 saat sonra alarmınız çalacak ve işe gitmek üzere yatağınızdan kalkacaksınız. Lakin alarm öncesi martılar çığlık çığlığa bağırmaya başladı bile. Öylesine gürültü yapıyorlar ki köyümün erken öten horozunu bin kez aratıyorlar. Yahu bekleyin uyanalım. İstediğiniz kadar çığlık atarsınız. Uykumuz açıldıktan sonra sizden asla rahatsız olmuyoruz. Yok ama kime anlatıyoruz ki.. Yarın sabah aynı gürültü, aynı martı çığlıkları bizi bekliyor. Bir gün sürpriz yapsalar da sessizliği tercih etseler, yandaki boş arazide inşaat çalışması veya apartmandaki tadilat gürültüsü o güzel günü hiç ıskalamaz. Neticede 10-20 daireli apartman. Hangi birini susturasınız..

Öyle ya da böyle uyandınız. Güzel bir kahvaltı yapmak istersiniz. Ben de isterim ama trafiğe takılmadan işime yetişmek için bugün poğaça, tost yemeyi tercih ederim. Muhtemelen yarın da aynı tercihi yapacağım. İyi ki pazarım var. O da olmasa maya adam olabilirim.
Velhasıl dışarı attık kendimizi. İstanbul'da işe her gün özel araba ile gitmek herkese nasip olmaz. Bunun trafiği var, yakıt derdi var, park sorunu var; var da var yani... Bugün de toplu taşıma araçlarını tercih etsek iyi olacak. Yarın da aynı tercihi yapacağımı düşünüyorum.

Durağa kadar yürürken yolda bir öte bir beri koşuşturan insanları da bir türlü anlamış değilim. Sabah sabah herkes telaşe içinde bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Galiba bizim gibi onların da işi gücü var. Aman abla dikkat et! demeye kalmaz: Daaattt!!!!! korna sesi. "Önüne baksana kardeşim. Uyanamadın mı halen daha. Sabah sabah başımı belaya sokacaksın!" dedi mi taksici amca. Hadi buyurun buradan yakın! E ama o da haklı. Her gün trafikte ve bela her an ensesinde dolanıyor. Yılların verdiği tedirginlik ile ilk önceliği insan hayatı değil de bela engelleme olmuş.

Hadi taksici amcayı anladık da bu minibüsçüler neden kornayla konser veriyorlar. Yolun kenarında bekleyen insanların dikkatini çekmenin yolu demek ki korna çalmak. "Şşşt mavi şapkayım ben. Kartal'dan Kadıköy'e E5 üzerinden giderim. Gördün di mi. Kaçırma sakın. Daat daaat!!!"

İyi hadi kaçırmadınız ve bindiniz. Hazır mıyıııııız? Aksiyon başlasın. Bu minibüs şoförü eski driftcilerden olmalı. Makas atmalar, aniden fren, ani kalkış ve ani yola çıkışlar. Vuhuuu... artık dayanamaz hale geldiğinizde nihayet yolculuk biter. Artık iş yerinize vardınız. Güvendesiniz şimdilik. Akşama aynı macera sizi bekliyor unutmayın.

Bugün güzel bir gün olmasını ve güzel insanlarla muhatap olmayı diliyoruz. İlk müşterimiz veya ilk görüştüğümüz kişi, iş ortağı, yönetici, kurye veya herhangi x biri çok kibar, pozitif düzgün bir insan. Oh be herkes böyle olsa da güzel bir mesai geçirsek. Gerçi bizimki de laf mı şimdi. 5 parmağın 5'i farklıyken; 14 milyon parmaktan eşit olmasını beklemek çılgınlık olur.

Dedik ya metropol.. İşler de doğu bölgelerine göre daha hızlı işliyor. Tüketim daha hızlı olduğu için üretimin yetişmesi lazım. Her ne işle meşgul olursak olalım zaman önemli. Hani derler ya: "İstanbul'un taşı toprağı altın." O söz artık değişti. "İstanbul'un saati dakikası altın" oldu. Hızlı hızlı hızlı... Şükür. İşler bugün de yetişti. Eve gittiğinizde kafanızı yastığa rahaaatça koyabilirsiniz. "Eğer kafa kaldıysa!"

Sabahki yolculuk maceranız tekrar ederken bir yere yaslayamadığınız zavallı kafanız gövdenizde joystick gibi bir öteye bir beriye düşüyor olmalı. Bir anda camdan seken kafanızla kendinize gelirseniz birileri kıkırdıyor mu diye dinleyin. Ohh kimse farketmemiş uykusuzluktan cama tosladığınızı. Olur öyle şeyler. Yorgunluk hali. Sabah ve akşamın diğer farkı da ışıklar. Yürüdüğümüz sokakta ne kadar çok ışık var. Sokak lambaları, dükkan tabelaları, trafik lambaları, araba farları, evlerin ışıkları... Renk cümbüşü maaşallah. İnsanın zihni bulanıyor. Göz de yoruluyor haliyle.

Eve vardıysanız bacaklarınızı uzatın hemen. Biraz dinlenmek hatta tv karşısında uyuyakalmak çok cazip bir fikir. Pardon pardon! Hemen bacak uzatmak olur mu? Hani ailenize ayırmanız gereken zaman? Tabi ailenize de zaman ayırın. Muhabbet edin, çay demleyin, çocuğunuzu sevin, oyunlar oynayın. Hele de çocuk varsa öncelik onda. Bugün paşazadenizin uykusu tutmazsa vay halinize. Sabah uyanmak için 5 kez alarm ertelemek kaçınılmaz olur. Derken aileye de zaman ayırdık, nerede şu kumanda? Tv karşısında biraz bacak uzatabiliriz. Gerçi saat 24'e gelmiş. Tv karşısında sızıp boynumuzu ağrıtmak yerine gider yatağımızda mışıl mışıl uyuruz. Hadi iyi geceler.

Sabah idrak edemediğiniz bir gürültü ile uyandınız. İş saati mi geldi diye bakarken alarmın çalmasına daha 1 saat olduğunu fark ettiniz. Martıdır martı :)

Böyle de bir şehir güzelim İstanbul. Demek ki sorun bizde değil. Turp gibiyiz maaşallah. Bu tempoya dayanmak yürek ister, ruh ister, enerji ister. Biz iyiyiz iyi. Psikolojisi bozuk olan İstanbul'muş meğerse. Hatta psikopata bağlamış.

Ohh be... Aman bize bir şey olmasın da İstanbul'u bu haliyle kabul ederiz. Öyleyse benim bu haplara da ihtiyacım yok. Dökeyim mazgallara İstanbul içsin. Onun daha çok ihtiyacı var. Ne yapalım; onun da dünyadaki rolü bu demek ki. Biz iyiyiz iyi. Psikolojisi bozuk olan İstanbul!

İstanbul'u İstanbul gibi kabul edersek bir çok problemden sıyrılabileceğimize inanıyorum. Bu şehir hızlı ve renkli. Değiştirmeye kalkmayın. Ona ayak uydurup mutlu olmak daha kolay. Siz iyisiniz. Ben de iyiyim. Psikolojisi bozuk olan İstanbul bence...


Yazar Hakkında:Annemin anlattıkları ve benim hatırladıklarıma göre 5 yaşımdayken gazetedeki araba resimlerini makasla kesip biriktirirmişim. Bozuk para saymayı da yine 5-6 yaşımda öğrenmişim. Bu durum dedemin çok hoşuna gittiği için bana saydırmak üzere bozuk para biriktirmeye başlamış. Çelik kasadan bihaber olan ben, sahip olduğum bozuk paraları muhafaza edebilmek için konserve kutusuna benzeyen kumbaralardan almışım. 7 yaşımda ise oynamadığım oyuncaklarımı mahallede satarak ticarete başlamışım. O gün bugündür ticareti ve para kazanmayı severim. Gelirinizi arttıracak ve iş hayatınızda hızınıza hız katacak makaleler okumak isterseniz benim bloguma da beklerim. www.HizliAdam.com


Devamını Oku

3 Temmuz 2014 Perşembe

Konuk Yazar: Sosyal Medyayı Sevemedim, Blogculuğu Sevdiğim Kadar

Bugün sizleri "Hızlı Adam" blogunun sahibi Bünyamin Kapıcıoğu'nun bu güzel yazısı ile başbaşa bırakıyorum. Bloguma renk kattığı için kendisine teşekkür ediyorum..

Evde Yazar'a misafir olmadan önce 11 ay bekledim. Diyeceksiniz ki neymiş bu Evde Yazar'a misafir olmak. Biz de okadar çalışmalı mıyız? Ne kadar çalışmanız gerektiğini bilmiyorum ama asıl açmak istediğim konu bu değil. Söylemek istediğim, 11 ay boyunca bu blogu takip ediyor olmam.

Peki Bundan Bize Ne?

Sosyal medya çılgınlığıdır almış başını gidiyor. Beğen, paylaş, yorum yap; yorum yap, paylaş, beğen hep aynı hep aynı. Takipçi sayısı veya arkadaş sayısı "kişisel popülarite ibresi" haline gelmiş. İnanılmaz bir rant kavgası var; gizli ve içten içe. Benim iletim daha çok beğenildi, daha çok yorum aldı. Nihaha...

social media da bitecek
Facebook da bir gün bitecek!
Netlog vardı bir zamanlar. Hi5'i hatırladınız mı? My Space? vardı da vardı.. Şimdi Facebook, Twitter, Vine gibi sosyal platformlar revaçta. Son gelenler pazara güçlü girdi fakat trendlerin özelliği kısa ömürlü olmalarıdır. Hayatımızın sonuna kadar Twitter olacağını zannetmiyorum.

Blog yazarlığının tarihini biliyor musunuz? Bloglamak kelimesinden türeyen blogculuk tam 20+ yıldır var. Blogculuğa trend diyemeyiz. Öyle olsaydı çoktan modası bitmiş olurdu. İnternetin bir parçası diyebiliriz. Dijital Medya'nın merkezi dersek de yanlış olmaz.

bloglar
Begen, paylas, yorum yap!


Sizce Blog Yazarlarının Tek Derdi Para Kazanmak mı?

Sizin Facebook duvarınızda paylaşacağınız bir yazı en fazla kaç kelimeden oluşmalıdır. 500 kelimeden oluşan duvar yazınızı kaç arkadaşınız okur? Kaç kişi yorum yapar? Bence hiç şansınız dahi olmaz. Fakat blogcuların 500-1000 kelime arası yazdığı fayda yüklü makaleler hevesle okunuyor. Dahası bir sonraki yazı mail adresine bildirim olarak gelsin diye insanlar abone oluyor.

Bakın ben şu an burada misafir yazarım. Dün de Blog Hocam'da misafirdim. Uzun emek verdim yazabilmek için. Peki sizin Facebook duvarınıza katkı sağlamak için kaç arkadaşınız oturup saatlerce yazı yazar?

Tam da bunu söylemek istiyorum. Blog yazarları dijital medyanın gerçek sosyal karakterleridir. İlişkiler daha sağlıklı ve daha uzun ömürlüdür. Paylaşılan makaleler okuyucuya fayda sağlar. Bazen eğlendirir, bazen hüzünlendirir. Neticede okuyucu, almak/ulaşmak istediği bilgi veya duyguya bloglarda erişir. Milyonlarca blog yazarı olduğu için milyonlarca konu vardır. Bundan 9 yıl önce tanıştığım blog yazarı Eda Suner'i halen daha takip ediyorum. Eda Suner bir blog fenomenidir. Eğer merak edip araştırma gereği duyduysanız, Eda Suner Demirel olarak aratın. O artık evli ve ikinci soyadı var. Eda örneğini neden anlattım: Hiçbir sosyal platformda arkadaş olarak ekli olmamasına rağmen Eda'nın hakkında bilgi sahibiysem; bugün Facebook'un yaptığını biz blogcular yıllar önce yapıyorduk demektir. Kazanç kısmı ise emeğin karşılığı sadece.

Yukarıdaki örnekte olduğu gibi Evde Yazar'ı da uzun yıllar takip etmek ve iyi dostluklar kurmak ümidiyle: tüm blogculara başarılar diliyorum. Blog sahipleri birbirini takip etmeli ve bir yorum yapmaya, bir çay içmeye gitmelidirler.

Yazar Hakkında:

Yedi yaşımdan beri hep bir şeyler satmanın merakındaydım. Biyomedikal Teknikeri olmama rağmen Türkiye'nin en iyi bilişim akademisinin satış departmanında "uzman" pozisyonunda çalışıyorum. Ticareti sevdiğim kadar yazmayı da seviyorum. Tam dokuz yıldır blog yazıyorum. Bu yüzden iki tecrübemi birleştirerek iş hayatında rakiplerinize fark atmanızı amaçlayan HızlıAdam bloğunu oluşturdum. 1990 doğumluyum, sene 2014 ve ben bugüne kadar iki farklı kurumsal markada yönetici pozisyonunda çalıştım. Freelance otomobil alım satımından tutun e-ticaret de dahil bir çok gelir projesinde yer aldım. Evliyim ve bir oğlum var. Bu yüzden benim gibi hızlı yaşayıp, hızlı kariyer edinen kişilere hızlı adamlar diyorum;)
Devamını Oku

30 Haziran 2014 Pazartesi

Dün Bloghocam'da konuk oldum..

Tebdil-i mekanda ferahlık vardır.” demiş atalarımız. Ben de öyle yaptım; gittim Bloghocam'a konuk yazar oldum.

Blog dünyasına girdiğim günden bu yana bana çok yardımcı olan Bloghocam'da yazımın yayınlanması ile inanın çok mutlu oldum; kendisine bir kez daha teşekkür etmek isterim..

O halde sözü fazla uzatmayalım; bugünkü yazımı okumak üzere buraya tıklamanızı rica ediyorum ve Bloghocam'a ışınlıyorum sizleri..


Sevgiler..


Devamını Oku

10 Ekim 2013 Perşembe

Konuk Yazar Gününde KONU: Kadınlar Hakkında Gülümseten Tespitler

 Bu gün sizlerle Travel-Spree bloğunun kaleminden, keyifle okuyacağınızı tahmin ettiğim "Kadınlar" hakkındaki yazıyı paylaşıyorum.. Ben gerçekten çok keyif aldım yazıyı okurken, sizlerin de beğeneceğinize eminim. Kendisine buradan tekrar teşekkür ediyorum bloğuma konuk olup renk kattığı için.. 


KADINLAR HAKKINDA GÜLÜMSETEN TESPİTLER

Konuşmaktansa düşünmeyi seven bir insan olduğumdan başkaları konuşurken genellikle dinlerim ve kendimce tespitler yaparım. Bazen tespit ettiğim şeyler yüzünden içimden kıs kıs gülerim, yüzüme yansımaması ve karşımda konuşanın fark etmemesi için yanaklarımı ısırıp dururum.. Eh kadınların çoğunlukta olduğu bir ofiste çalıştığım için kadınlarla ilgili de bir takım tespitler yapmam kaçınılmaz oluyor tabii ki! Size şöyle söyleyeyim ki, her gün bir yenisi ekleniyor bu tespitlere.. 
diyetteki-kadin


Yediklerini içtiklerini, aldıkları ve verdikleri kiloları gram gram hesap ederler ve anlatırlar.
-Ay dün akşam yemekten sonra yarım su bardağı kola içtim, 3.5 tane de acı badem kurabiyesi yedim.. Bu hafta 450 gram vermişim” gibi..


Sevgililerine beğendikleri bir
sevinen-kadin
şeyi hediye olarak aldırabilmek için kırk takla attıktan sonra, sanki hiç haberleri yokmuş da sevgilileri kendiliğinden beğenip almış gibi anlatıp gösteriş yapmaya bayılırlar.
“-Ay baksana, sevgilim bana Louis Vuitton’dan şu çantayı almış. Çok güzel değil mi ? Bayıldım!“gibi..



dedikoducu-kadin
Etraflarında olan alakalı-alakasız her türlü olay onları derinden ilgilendirir, her şeyi bilmek zorunda hissederler kendilerini.
“-Ayşe bugün işe geç geldi. N'oldu acaba ya?” gibi..

Diğer kadınların üstlerinde başlarında ne varsa tepeden tırnağa süzerler.
“- Baksana Ayşe’ye kayın validesi düğününde ne takmış.. Bu fiyatta bir şey takılır mı hiç; cimrilik resmen! “ gibi.. (Bu sırada açar bilmem ne pırlantanın web sitesini, hediye takılan şeyin aynısını bulur ve hemen fiyatına bakar!)

zeki-kadin

Okuldayken sınav sabahı sınıfa gelirler ve bir önceki akşam kitabı yalayıp yuttukları halde “Ay hiç çalışamadım ben ya. Ne sorar ki acaba?” gibi şeyler söylerler. Hani amaç “Off bu kız çok zeki ya! Baksana çalışmadan 90 alıyor.” dedirtmek..


çekici-kadin

İlgi kendilerinden başka bir kadın üzerine kaydığı zaman deli olurlar, hemen tekrar ilgi odağı olmaya çalışırlar.

Birbirlerine karşı genelde son derece yapmacıklardır.
Saçlarını kestiren bir arkadaşına “Ay ne kadar güzel olmuş. Vallahi yüzüne çok yakışmış” derken, içlerinden “Iyyy çok aradı mı bunu kesen kuaförü acaba!” diyebilirler.



ev-kadini
Birbirleriyle her daim titizlik ve hijyen yarışına girebilirler.
"-Ben aslaaa yıkadığım sebze ve meyveleri mutfak evyesinin içine koymam"
 "-Ben aslaaa her sabah klozete domestos dökmeden evden çıkmam"
"-Ben aslaaa iç çamaşırlarını ve diğer kirli çamaşırları aynı anda makinede yıkamam"
"-Ben aslaaa toz bezi ile mutfak bezlerini karıştırmam" gibi..

Evleri bal dök yala olsa bile bir misafir geldiğinde “Dağınıklığın kusuruna bakma n’olur” derler.
 Burada da amaç “Aman ne düzenli, titiz bir kız. Bu eve bile dağınık diyor yahu!” dedirtmektir.

medgul-kadin
Muayyen günlerindeyken yanlarına yanaşılmaz, pek dengesiz olurlar.

Şikayet etmek doğalarında vardır.

Sevgililer gününde “Yok ya sevgililer gününün benim için hiçbir anlamı yok. Bugün de hediye almak zorlama gibi oluyor. Popüler kültüre karşıyım.Sevgilimden hiçbir beklentim de yok." deyip bütün gün çiçek, hediye, sürpriz vs. beklerler. Bekledikleri sürpriz gelmeyince de bir dolu trip atmaları kaçınılmaz olur.

Bazıları yemek yapmadıkları halde mutfak dolapları düdüklü tenceresinden el rondosuna kadar çeşit çeşit mutfak alet ve edavatı ile doludur.



Bir maili 10 dakikada yazarlarsa bir 30 dakika da CC’ye kimleri koyacaklarını düşünürler, 1 saatlik toplantının ardından 3 saat boyunca toplantı raporu yazarlar.

Ama yine de hayat onlarsız çekilmez bence. Siz ne dersiniz ?


Yazar hakkında:
Yazmaya ve gezmeye tutkun bir mühendis.
Üniversite sınavını kazanıp İstanbul’a yerleşmemle birlikte keşfettim gezmeyi, yeni yerler görmeyi, değişik kültürler tanımayı, yeni lezzetler tatmayı ne denli sevdiğimi.
Yazmaya olan tutkum ise henüz ilkokul sıralarındayken başladı. O zamanlar günlük tutuyor, gün içerisinde yaşadıklarımı defterime aktarıyordum. Ortaokula gelince İngilizce öğrenmeye başladım ve dünyanın dört bir tarafından mektup arkadaşları edindim. Hem yeni kültürler tanıdım hem de doyasıya yazdım, yazdım ve yazdım. Kendi ülkemi ve memleketimi başka kültürlerden insanlara tanıtmaya çalıştım.
En sonunda bu iki büyük tutkum bir gezi blogunun açılmasına vesile oldu. Şimdi farklı bir ülkeye veya şehre gittiğimde gezerken, yeni lezzetler denerken bir yandan notlar alıyor, daha sonra aldığım notları bir yazıya dönüştürerek deneyimlerimi blogumda paylaşıyorum.
http://travel-spree.blogspot.com






Devamını Oku

1 Temmuz 2013 Pazartesi

Konuk yazar günü / Banyo yapmazlar halkı

Bugün ilk  kez özel bir konuk yazarın müthiş öyküsünü yayınlayacağım için çok heyecanlıyım.. Kendisi ile bu bloğa yaptığı e-posta yorumları ile tanıştım. Yazdığı e-postalardaki esprili ve akıcı dil o kadar hoşuma gitti ki, bir yazısını yayınlamak konusunda teklifim oldu.. Çok mütevazi olan bu arkadaşımız, yazılarının kötü olduğunu iddia ederek başta teklifimi  kabul etmese de ben biraz da baskı yaparak bir öyküsünü yayınlama iznini koparabildim :) Öyküyü okuduğunuzda ne kadar haklı olduğumu sizler de anlayacaksınız.. Kendisine çok teşekkür ediyorum bu değerli öyküyü benimle paylaştığı için..

Bu arada telif haklarına saygı anlamında kendisinden bir tanıtım yazısı rica ettim; işte böyle tanımlamış kendisini:

Evde yazmaz, çoğu zaman yazmaz, bunu istemediği için değil yapamadığı için gerçekleştirir. Saçmalama konusunda liseler arası birinciliği vardır.
Ha bir de yazarın adı: Yaşamaz:))

İsmi bende saklı olan bu değerli arkadaşımıza teşekkür ediyorum ve size keyifli okumalar diliyorum..

banyo-yapmazlar-halkı

Ambargo...

Bombardıman uçakları sürekli üzerimizde. Bırakın başımızı çıkarmayı, nefes almak için bile pencerelere yaklaşamıyoruz. Şehir 3 gündür fiili saldırı altında. Son 3 yıldır ise Ambargo uygulanmakta. Ama düşmedik. Düşmeyeceğiz de. Tarihin görebileceği en kuvvetli, en cesur savaşçılar değiliz belki ama, yenilgiyi kabul etmek de bizim için kolay bir iş değil. Çünkü haklıyız.
İlk bombardımanın yapıldığı günü hatırlıyorum; şehirde ilk defa sirenlerin çaldığı gün, dünyanın geri kalanından çok şiddetli ültimatomlar yediğimiz günün ertesiydi. Tüm dünya ilk defa bir amaç uğruna birleşmişti adeta. Birçok farklı din, renk ve fikirde insanın tek bir derdi varmışcasına birleşip bize karşı durmaları gerçekten takdir edilebilirdi, eğer zalimce olmasaydı.. Küçük bir ülkeyiz biz. Ama dünyanın nabzı her zaman burada attı. Asla, hiçbir ülke vatandaşına ayrımcılık göstermedik. Mesela vize uygulaması bizim için sadece uluslararası gündemden öğrendiğimiz bir şeydi. Ayrıca komikti. Başka insanların ülkelerini ziyaret etmesini engellemeye çalışmak paranoyaklığın dik alasıydı çünkü. Onlar önce toprakları sınırlarla böldüler, sonra insanları sınıflarla. Biz kapımızı her zaman bu topraklara gelmek isteyenlere açtık. Ne olursanız olun gelin.” Bir sufi seslenişi gibi tüm dünyaya seslendik. Peki ya sonuç? Asla! Tek bir ziyaretçi bile uğramadı coğrafyamıza. Bunca iyi niyetin karşılığı ne mi dersin? Acımasızca sergilenen düşmanlık ve tüm benliğimizi bu dünyadan söküp atma isteği.
Savaş bize çalışkanlığı öğretmişti. Bombaların sustuğu saatlerde tüm halk tek bir yürek olup, zarar görmüş kenti ayağa kaldırmak için canımızı dişimize takıyorduk. Ne kadar başarılıyız bir şey diyemem ama şehri korumak için elimizden geleni yapıyoruz. İşte yine böyle bir günde, hepimizin dışarıda olduğu zamanlarda -bizi o göklerdeki uydulardan gördüklerini çok sonradan öğrendim- özellikle sivil hedeflere yönelik bir saldırıya maruz kalmıştık. Hayatımın en acı günü. Susab 1 adını verdikleri bu bomba o an dışarıda olan herkesi temizledi. Gerçek manada. Ve bu insanlar acı içerisinde hayatlarını sürdürmek zorunda bırakıldı. Biz... Banyo yapmazlar halkı olarak hiç bu kadar aşağılanmamıştık.  Antibakteriyel sabun ve şampuan katkılı su ile karıştırılmış ölümcül sıvı acımasızca üzerimize boşaltıldı. Biz ki yağmur başlar başlamaz evimize kaçardık. Artık tüm ülke mis gibi kokuyorduk. Dünyanın yedi kat dibi ve üstünde bulunan tüm tanrıların meleklerinden daha temizdik. Bu leke ile nasıl yaşanır bilmiyorduk. Ama yenilmeyeceğiz... Ve yenilmedik. Tekrar eski günlere dönmek için büyük çabalar göstererek dünya halkının dikkatini kokumuzla tekrar çekmeyi başardık. Zaten bombardıman da bu yüzden, bizi tekrar hizaya sokmak için başlatılmıştı. Ama bu sefer asla evlerimizden çıkmamaya kararlıyız. Köstebek gibi ömür boyu yer altında kalma pahasına hem de. Kokuyor olabiliriz ama bu insanlık dışı muameleyi hak ettiğimizi asla savunamazsınız.

Tüm dünya kirleninceye kadar savaşımız sürecek. Passak -savaş tanrımız- bizimle olsun! Tuvka denilen yeni bombalara nasıl dayanacağımızı ise bize O gösterecek. Tuvalet kağıtları her sokağı beyaza boyasa da inancımızı asla yitirmeyeceğiz. Şehirde tekrar sirenler çalmaya başladı... Şimdilik hoşçakalın.
Devamını Oku