corona virüsü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
corona virüsü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2021 Pazar

Corona-14- Aşı Karnesi ve Salatalık Özlemi

Tam evin köşesini dönmüşlerdi ki, Filiz telaşla kocasına sordu:

“- Aşı karnesini aldın mı Recai?”

“- Sen almayacak mıydın?”

Bu devirde aşı karnesiz sokağa çıkmak demek, geceyi karantina köyünde korku içinde geçirmek demekti. Hem de böylesi özel bir günde! Nasıl bir heyecansa artık, nasıl unuttularsa! Mecburen adımlarını geri çevirdiler. Maskenin altında nefes nefese kalmıştı Filiz. Recai ise sakin kalmaya çalışıyordu. Zaten aklı fikri bu işi nasıl başaracaklarındaydı! Ya işler ters giderse! Ya PSP’lerin sözüm ona -dezenfektan- fışkırtan silahlarından korunamazlarsa! (PSP: Pandemi  Sivil Polisi)  Çok şükür bu güne kadar hiç PSP’lerle muhatap olmamışlardı ama mahalleden Giray’ın durumu da dillerden düşmüyordu. Hani beş yüz metre sınırını ihlal ettiği için dezenfektan sıkmışlar da sonrasında Giray iyice boş boş bakmaya başlamış ya!  Şehir efsanesi olmuştu bu olay.

“-Amaaan ne olacaksa olsun artık Filiz ya, içim bunaldı!”

“-Tamam Recai sen sakin ol. Bak gör planımız tıkır tıkır işleyecek, PSP’leri atlatıp o pazara da gideceğiz, özlemini çektiğin taze salatalıkları da alacağız sen hiç merak etme. Benim kalbim temizdir, bir sorun çıkacak olsa içime doğardı.”

Birbirlerine daha bir sokuldular. Evet artık ne olacaksa olsundu!

 Aşağı mahalledeki pazara yıllardır adım atmamışlardı. Kendi mahallelerinde kurulan pazarda ise sadece beş çeşit ürün satılıyordu.

Soğan, patates, yeşil biber, domates ve pırasa!

İstedikleri şey ise sadece taze bir salatalık yiyebilmekti! Hepsi bu! Beş senedir kokusunu özledikleri salatalığı bir kerecik olsun ısırsalar yetecekti Recai ve Filiz’e.


Eskiden ne güzeldi diye düşündü Filiz. İnsan, parası yetmese de her pazara gidebilir, her mağazaya girebilirdi. Şimdilerde ise dijital SIT kodu (SIT: Sağlık İçin Takip) yetmezmiş gibi bir de eskilerin pasaportlarını andıran kocaman, kırmızı kapaklı AŞI karneleri vardı. Herkesin yaşam standardı, olduğu aşı cinsine göre belirleniyordu. Piramit gibi yani. En alttakiler “su aşısı” olanlardı. Aşı görünümlü bildiğiniz tuzlu su! Bunlar sadece su, ekmek ve patatesle besleniyor, en ağır işlerde çalışıyordu. Diğer aşıları olanlarla karşılaşmaları yasaktı. En üstte ise “ay tozu aşısı” olanlar vardı. En elit, en zengin, en ünlü, en sağlıklı, en bi öz bi en kimselerdi bunlar. Şarkıcılar, inşaatçılar, futbolcular, pek tabii ki siyasetçiler falanlar filanlar yani. Filiz ve Recai'nin SIT sınıfı ise alttan dördüncü  sıradaydı. Kısmen de olsa şanslı azınlıktan sayılırlardı! Mahallelerinde kurulan pazara girebiliyor, iki tane tv kanalı izleyebiliyor, fabrikadaki işlerine devam edebiliyorlardı.  Ama işte sorun şu ki, gidebildikleri pazarda salatalık satılmıyordu!. Ah keşke bir de salatalık yiyebilselerdi!

Evden karnelerini aldılar. Karnenin sahtesini yapmaya gerek duymamışlardı. Çünkü Recai yıllardır Dark Web’de araştırma yapıyordu. Nihayet SKP kalkanını edinebilmiş ve  cep telefonlarına yüklemişti. (SKP: SİT Kodu Parçalayıcı ) Bu kalkan olduğu sürece dijital polise takılmazlar ve böylece kimse de aşı karnesini sormazdı.

O gün çok özel bir gündü. Beş senelik mücadele artık sona eriyordu. Nihayet salatalık yiyebileceklerdi. 

 Ve nitekim başardılar da! Hiç bir engele takılmadan beş yüz metre sınırını sağ salim aştılar. Çok garip bir duyguydu bu. Eski normal günlerdeki gibi, zafer bayramı gibi, özgürlüğe uçan kuşlar gibi...

Heyecanla karısının elini sıktı Recai:

“-Bak Filiz, pazarın kırmızı tenteleri göründü !”

“-Evet Recai, burnuma salatalığın o baş döndürücü kokusu gelmeye başladı bile!”

Koşarcasına daldılar pazara. Karşılarına çıkan ilk salatalık tezgahında aldılar soluğu. Attılar bir yüzlük tezgahtaki para kutusuna. Sonra da yıkamaya bile gerek duymadan ısırmaya başladılar salatalıkları. Çevredekilerin şaşkın bakışları altında yediler, yediler, yediler, yediler… O dakikada ne virüs vardı düşündükleri, ne SİT kodu, ne de PSP polisleri…        

Ve bu kahramanlık hikayesi yayıldı kısa sürede bütün ülkeye.

Ve cesaret, bulaşıcıydı…

Virüs mü, onu hiç sormayın...

Devamını Oku

22 Kasım 2020 Pazar

Corona-12- İç Döküş, İçe Döküş

Şimdi saat 09:19. Günlerden cumartesi. Sokağa çıkma yasağının bitmesine 41 dakika kaldı. Yasaklar bildiğim kadarıyla akşam 8 ve sabah 10 arası. Sadece cumartesi gecesi var bu uygulama. Ya da ben yanlış biliyorum. Neyse ne artık, sorgulayacak güç mü kaldı! Çık çalış diyorlar çıkıp çalışıyoruz, hafta sonu çıkma evde otur diyorlar, tamam peki diyoruz. Avemeler açık, marketler açık, arap turistler Taksim’de fink atıyor.  Onlara hep serbest. Ama hesapta cumartesi gecesinden pazar sabahı 10’a kadar sokağa çıkma yasağı var. Bu yasak  üretimde çalışanlara, şunlara bunlara geçerli değil..65 yaş üstü bahtsız vatandaşlara gündüz belirli saatlerde çıkmak yasak ama cuma namazı saati özel izinli sayılıyorlar! Çocuklar belli saatlerde çıkamıyor ama ebeveynleri yanlarında olunca falan filan. Çok yorucu, çok bıktırıcı, çok şey... Ne bileyim, tarifi zor. Bir çay daha koymak lazım belki de. İnsan bu kadar saçmalığı nasıl kaldırabilir başka türlü!

 Virüs tabii ki alınan bu cılız önlemler yüzünden yayıldıkça yayılıyor. Artık herkesin en az bir tanıdığı Korona oldu. Artık herkesin çevresinde en az bir kişi bu virüs yüzünden hayatını kaybetti.

Türk Tabibler Birliği dün Corona’ya yakalanan sayıyı 47 bin 629 olarak açıkladı, Sağlık Bakanlığı verileri ise 5 Bin 103’ü gösteriyor.

Aklımda yine üniversite birinci sınıfta aldığım istatistik dersinden kalan cümle var:

“İstatistikler bikini gibidir, asıl merak edilen yerler hep kapalı kalır” diyen hocamız, meğer ne büyük bir hayat dersi vermiş bizlere…

Kahvehaneler, lokantalar kapatılsın diyorlar, kapanıyor mecbur. Peki o işlerden evlerine ekmek parası götürenler ne olacak? Ne yiyecekler, ne içecekler, nasıl ısınacaklar! Yedek akçesi olan ülkeler de bu tip işyerlerini kapatıyor, ama vatandaşlarına karşılıksız maddi destek  sağladıkları için kimse en azından aç kalmıyor.  İngiltere’de yaşayan bir arkadaşım yazmış. Geçen yılki cirosunun %70’ini karşılıksız veriyormuş devlet esnafa. Bizde ise virüsün ilk dalgasında  biraz kredi verdiler, tabii ki geri ödemeli. Sonrası ise meçhul. 

Coğrafya kader, coğrafya acımasız, coğrafya cahil bırakılmış...

Arka fona acılı bir kaval ezgisi ne de yakışır şimdi. 

Dürü dürüüüü dürü dürüüüü...

Şu an bu kelimeleri sıcak evimde, kesilmeyen internetimle, arka planda çalan “Free as a bird” albümünün huzur veren ezgileri eşliğinde yazıyorum.  Ve ne kadar şanslı olduğumun bilinciyle...

Bir Amerikan Doları 7,5922, bir Euro 9,0112, bir İngiliz Sterlini ise 10,0920 TL olmuş. Kafamı kaldırıp yağmur sonrası açan güneşe doğru bakıyorum. Kızamıyorum bile. Ne acı değil mi; insan “kızamaz” noktaya da geliyormuş, bunu da öğreniyoruz yavaş yavaş...

Çok değil geçen sene bu zamanlar Prag’a ve görmediğim ülkelere gezi hayalleri kuruyordum. Şimdi ise ülkemin her geçen gün daha da fakirleşmesine tanık oluyor gözlerim.

En kötüsü de ne biliyor musunuz? Akşam yastığa başını koyunca hayal kuramıyor ya insan!

 Ben eskiden güzel hayallerle uyurdum, oysa şimdi... Oysa şimdi az delikli uykuya bin şükür noktasındayım.

 Ve aklıma geliyor Edip Cansever’in o muhteşem şiirinden birkaç dize…


 “…Ah güzel Ahmet Abim benim

Gördün mü bak

Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar

Ve dağılmış pazar yerlerine memleket…

Gelmiyor içimizden hüzünlenmek bile

Gelse de

Öyle sürekli değil.

Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün!

O kadar çabuk

O kadar kısa

İşte o kadar...

 

Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar

Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar

Mendilimde kan sesleri…”


görsel:

https://www.etsy.com/listing/656140418/vintage-handkerchief-bleeding-hearts..

Devamını Oku

18 Nisan 2020 Cumartesi

CORONA-7-Evde Kal Türkiye, Satın Al Türkiye!


Sen evde kal ihtiyaçların kapına gelsin diyor Trendyol! Waikiki ve Defacto diyor ki 2 buçuk milyon adet maske bağışladık devletimize! Sübliminal mesaj var geri planda, anlayana! Kızılay maden suyu da magnezyumsuz kalmayın diyerek korona reklamları zincirine katılıyor. Bir sürü vitamin desteği bi şeylerin de reklamları var. Kimisi çinkolu bu sıvı diyor, kimisi propolis yersen güçlü olursun diyor. Ömrünüze ömür katar bu kefir sloganına yükleniyor bir marka. Tabii ki evdeyim ve maret sucuğun hastasıyım diyor Ayhan Sicimoğlu. Hayallerindeki tatil için evinde kal Türkiye diyor bir turizm şirketi. Nasıl olacaksa artık! Vestel geri durur mu, sen evde kal diye Türkiye, bizden sana televizyon hediye diyor. Üç bi şey alana televizyon veriyor! Elbette bankalar da bu furyadan geri kalmıyor. Siz evde kalın, yeter ki bankada işlem yapın, biz hallederiz diyorlar.  Bir de evinden çalışan banka memurunun kucağına en sevimlisinden çocuk oturtmuşlar ki mesaj tam olsun! Sonunda zafer bizim olacak sabret diye bir şarkı yapmış Türkcell. Peros diye adını ilk kez duyduğum deterjancı bir firma en arabeskinden en ağdalısından “Bu da geçer sakın üzülme” şarkısıyla yer alıyor- sözüm ona- umut veriyormuş gibi görünen reklamlar furyasında. Hepsi “ Evdekal Türkiye” diyor;  oysa ben cümlenin dillendirilmeyen devamını da duyuyorum:

“ Satın al Türkiye!”

Kapitalizm bu zor günlerde de boş durmuyor anlayacağınız, insanların cebindeki son kuruşları  da almaya çalışıyor! Ne yalan söyleyeyim, istedikleri kadar ağlak şarkılarla duygusal sözlerle süsleseler de, bütün bu reklamları son derece sahtekar, son derece oportünist buluyorum.

Sistemin içinde dev organizmalar var. Satıp satıp büyüyen, büyüdükçe büyüyen, tıpkı virüsün kendisi gibi, vantuzlarıyla yapıştığı organizmayı sömüren ve yok eden! Bir de bu virüslere karşı emeğiyle alın teriyle ayakta kalmaya çalışan, antikor üretmeye çabalayan geniş kitleler…

Birileri canının derdiyle ölüm kalım savaşı verirken, diğerleri ise var olma amacı daha çok insana bulaşıp daha çok insanı yiyerek büyümek ve yayılmak olan korona virüsü gibi vantuzlarını kitlelere daha sağlam yapıştırma derdinde.

Berberler, terziler, marangozlar, kalay ustaları, kaynak ustaları, temizlik emekçileri, yufka açan kadınlar, alternatif sahne sanatçıları, tiyatro emekçileri, garsonlar, komiler, şarkıcılar, kukla sanatçıları, manikürcüler, aşçılar, aşçı yamakları, hamam tellakları, masörler, otobüs muavinleri, tekerlek tamircileri, atanamayan öğretmenler, işsiz kalan tekstil mühendisleri, yüzme hocaları, kapanan atölyelerden kovulan overlokçular, son ütücüler, pansiyon işletenler, sandviç büfesi çalışanları, sokak satıcıları, daha kimler kimler...

 Bütün bu insanlar, kırk katır mı kırk satır mı misali yoksulluk ve/veya virüs sarmalında hayatta kalmaya çalışırken ve unutulmuşken, bu kocaman kocaman dev firmaların yaptığı reklamlara da, bu reklamlardan akan vıcık vıcık arabesk duygusallığa da, şöyle seslenesim geliyor:

Madem evde kalıyorsun Türkiye, bari akıllan biraz Türkiye!





Devamını Oku

17 Mart 2020 Salı

CORONA-3-Sıfırcı Hoca Bayan Korona!


Hayatımda iki tane fizik öğretmenim oldu. Biri lisedeki Ruhsar Hanım, kendisi antipatiklikte bir dünya markasıydı. İkincisi ise üniversitede en az yedi bilemedin sekiz tane fizik dersime giren Hanife Hanım. Hanife Hanım Ruhsar Hanım kadar gıcık değildi, güzel bakan boncuk gibi mavi gözleri vardı ama tavizsizdi, korkardık yani kendisinden.  Bunları niye mi anlatıyorum. Örgün eğitim hayatımın gayet uzaklarda kaldığı 2020 yılı içinde, nur topu gibi yeni ve eskiler kadar korkunç bir fizik öğretmeninin hayatıma girdiğini ilan etmek için! Kendisinin adı Bayan Korona! Ruhsar kadar ürkütücü, Hanife kadar bıktırıcı! Adeta kafama- kafamıza- vura vura bize bir şeyler öğretmeye çalışıyor son aylarda. Dünyadaki bütün dengeleri alt üst etmesi ise içindeki kara mizahın yansıması diyelim (!)

İsterseniz Bayan Korona’dan aldığım dersleri sizinle de paylaşayım:
görsel**

Yerele dönün, tarım yapın kardeşim!

Bayan Korona’dan önce tembellikte zirve yapmışız çoğumuzun haberi bile yok! Ülkemizin mis gibi verimli toprakları dururken çerezlik ay çekirdeğini Çin’den alıyormuşuz mesela! Korona’dan sonra stoklar azalmaya başlayınca 2 liralık çekirdek paketi 10 liraya çıktı da öyle öğrendim ben bunu! Tütünü bile Çin’den alıyormuşuz! Soğanıydı, lahanasıydı, sarımsağıydı derken karpuzu da dışarıdan aldığımızı öğrendim ve “yuh” dedim kendi kendime! Tabii ki Bayan Korona hemen duruma el attı.  Baktı bu ithalatın afedersiniz kokusu çıkıyor, görürsünüz siz demeye getirdi!  Virüsü fırlattı tepemize, hoop her şey alt üst oldu!  Hadi ayıklayalım hep beraber bakalım  bakalım ithal pirinçlerde ne kadar taş varmış!

Diyor ki Bayan Korona:

 “Yerele dönün kardeşim! Egzotik meyve mi yetişmiyor topraklarınızda, onu da yemeyiverin!  Dedeleriniz ejder meyvesinden yapılma smoothie mi içiyordu? Atın üzerinizdeki tembelliği, işleyin topraklarınızı! Ne demiş atalarımız: ‘Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde bulunmaz’

"Baktım ki işler çığırından çıkıyor, alın işte sınırları kapattım! Şapka düştü kel göründü? Eğer tarımı önemsemezseniz, o glutenli diye burun kıvırdığınız kuru ekmeği yapacak un bile bulamazsınız yakında!
Ya aklınızı başınıza devşirin, tarım yapın kendi yiyeceğinizi üretin, ya da… Anladınız siz!"


Şu turizm işlerini de bu kadar abartmayın!

Bayan Korona turizme de bir ayar verdi gördüğünüz üzere. Sırtına çantasını takanın kendine “ gezgin” dediği, uçakların vızır vızır işlediği bir dünya iyi değilmiş gördünüz diyor Bayan Korona! O uçaklar yüzünden havanızı kirlettiniz zaten diye de kızmaya devam ediyor:

“Çoğunuz sosyal medyada fotoğraf vermek için, sırf gitmiş olmak için, sırf o ünlü lokantada yemek yemiş olmak için geziyorsunuz. Aslında farkında değilsiniz ama dünyayı tüketiyorsunuz! Biraz sakin olun, az durulun! Hayatınızı yavaşlatın! Harala gürele oradan oraya atlayıp zıplayarak bir yere varamazsınız.  Üstelik virüsleri de ben taşımadım, siz taşıdınız!

Her şeyi tüketmekten ne zaman vazgeçeceksiniz!

Çekirge sürüleri gibisiniz! Evet bunu ben söylemiyorum, Bayan Korona söylüyor.

“Çekirge sürüsü gibi önünüze çıkan her şeyi yok ede ede, birbirinizi ittire kaktıra uçuruma doğru tam gaz gidiyorsunuz, farkında değil misiniz? Böyle diyor Bayan Korona.

" Eğer doğanın dengesini bozmasaydınız, eğer her önünüze geleni yemeseydiniz, eğer her şeyi paraya çevirmek uğruna gıdalarınıza kimyasallar katmasaydınız, betonları dikip  ağaçları keserek havanızı kirletmeseydiniz, ben de sizi böyle zorlu bir sınava sokmak zorunda kalmazdım..."

 Şimdi Çıkarın Kağıtları Kalemleri!

Evet şimdi hepimiz kalemlerimizi ve kağıtlarımızı çıkarıp sınava giriyoruz. Önümüzde kocaman bir problem var. Soru şu:

            “İnsanlık nereye gidiyor, yeni Korono’lar olmadan önce nasıl önlemler almalıyız,  sizce de hayata başka bir yerden bakmamız gerekmiyor mu?"

Ben tam “Hocam soruyu kompozisyon şeklinde mi yazalım yoksa matematik formülü mü…” derken Bayan Korona kan ter içinde bana döndü ve tabiri caizse tam da  lafı ağzıma tıktı :

“Yoruldum evladım, benim de bir kapasitem var, beni bile yordunuz… Nasıl biliyorsanız öyle yapın, ben daha ne diyeyim size…”

Dedi ve kapıdan çıktı gitti…


** görsel https://www.dreamstime.com/royalty-free-stock-photo-teacher-big-pencil-image21487855

Devamını Oku

3 Mart 2020 Salı

CORONA-1-Corona fırsatçıları iş başında!

Corona maskesi ve tulumu

Duymuşsunuzdur; Corona virüsü nedeniyle Çin başta olmak üzere dünyada medikal maske ve tulum stokları hızla eriyor. İşte bu konuda tekstilci olarak kulağıma çalınan bazı şeyler var. Çin hükümeti peşin para verip virüsün yayılmadığı ülkelerden koruyucu  medikal maske ve  medikal tulum satın alıyormuş. Ankarada’da da bu işe aracılık eden adamlar varmış. Anlayacağınız, işin ticari boyutu hızla yayılıyor bu aralar.

Birçok tekstilci bu işe ilgi duymaya başladı. Basında görmüşsünüzdür. Kimi fabrikalar, var olan üretimlerini durdurup bu işe girişiyor. Kimileri büyük bağlantılar kurmaya başladı bile. Makul fiyatlarla maske ve tulum üreten tekstilcilere lafım yok elbette. Benim vurgulamak istediğim şey, arada pıtrak gibi biten Corona fırsatçıları olduğu!

Dün bir ortamda konuşuluyordu duydum. Tüccar tekstilcilerden biri şöyle diyor:

“Abicim başladık üretime, günde on üç bin adet maske dikiyoruz. Basıyoruz düz makineyi geçiyoruz. Yüz bin adetini teslim ettik bile!”

Sözün özü şu:

O maskeler normalden daha az dayanacak! Hemen sökülecek!

Bir zamanlar Laleli’de bavul ticareti vardı bilirsiniz. Bizim bu -çok akıllı tüccar kafalı(!) – tekstilcilerimiz parasını peşin aldıkları siparişlerin karşılığında bavullara çöp doldurup göndermişlerdi. Bir kerelik vur kaç taktiği uygulayarak kısa vadede kazandıklarını sanmışlar, uzun vadede ise ülkemizin ticari itibarını yerle bir etmişlerdi! İşte bu durumun benzeriyle, bence daha da kötüsüyle karşı karşıyayız şu an. Söz konusu olan şey insan hayatı çünkü! Ve  çaresiz milyonlar maske beklerken, bizim sözüm ona akıllı geçinen fason kafalı tekstilcilerimiz yine iş başında! Tabii ki dürüstçe üretim yapan iş adamlarını altını çizerek ayrı tutuyorum. Çünkü bu maskeleri ve tulumları olması gereken standartlarda üretip makul fiyatlarla ihtiyaç sahiplerine ulaştıracak düzgün işletmelere gerçekten ihtiyaç var. Ama ya diğerleri! 

Demem o ki, biraz ahlaka ve özümüze dönmeye, unuttuğumuz vicdanlarımızı devreye sokmaya  acilen ihtiyacımız var!  Bir mühendis olarak ise yorumum şöyle:

“Süreç analizleri, uygulanacak standart prosedürler, PUKO analizleri, kalite güvence sistemleri iyidir, lazımdır, herkese lazımdır hem de.

Tüccarlar ve siyasetçiler hariç değil hem de…


NOT VE TEŞEKKÜR:

Aklımdan hiç çıkmayan
 Bütün kara parçalarında, Afrika hariç değil ...” dizesiyle çok ama çok şey anlatan Cemal Süreya’ya saygı ve sevgiyle…

Devamını Oku