kitap tercihlerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap tercihlerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mayıs 2019 Salı

George Orwell 1984 kitabı ile mide krampları!

1984


Bazı kitaplar vardır, ismi aklınızın bir köşesine kazınmıştır, okuma listenizin ilk başlarında yıllarca durur da nedense bir türlü okuyamazsınız ya! George Orwell'ın 1984 kitabı da öyleydi benim için. 1944 yılında yazdığı Hayvan Çiftliği kitabını soluksuz okumuştum, hem okumuş hem de iktidar denilen kavramdan nefret etmiştim.
Bu kitap da öyle, okurken iktidar denilen kavramdan, içinde bu hırsı taşıyanların hepsinden yine nefret ettim...
 Çünkü yazar, 1948 yılının penceresinden bakarak 1984 yılındaki baskıcı rejimi kurgularken, değindiği ayrıntılarla gerçekten de o baskıyı içinizde hissetmenizi sağlıyor. Düşünce Polisi var, Big Brother denilen partinin tepesindeki adamın her yerde broşürleri var, “Büyük biraderin gözü üzerinde” yazıyor nereye baksanız!

İzleniyorsunuz, telefonlarınız dinleniyor, sürekli propaganda altındasınız, düşünmeniz yasaklanmış, sorgulamanız söz konusu bile olamaz. Her evde mecburen var olan televizyonlarda hem propaganda yapılıyor, hem de ne yaptığınız, ne konuştuğunuz o televizyonlar aracılığı ile bir yerlerden izleniyor. Yazarın kurguladıklarının günümüzde gerçekleştiğini düşündüğümde, daha bir ürperdim kitabı okurken.

Parti propagandası eşitlikten bahsetse de halk ile yöneticilerin standartları arasında uçurumların olduğunu söylememe bile gerek yok, ve ne yazık ki halk bunun farkında değil, tam da tahmin ettiğiniz üzere!
Aşk, bağlılık, arkadaşlık, akrabalık duyguları köreltilmiş, aşk evliliği yapmak zaten yasak! Evlilik sadece partiye yeni çocuklar doğurmak anlamını taşıyor. Zaten çocuklar kendi anne babalarını partiye çok rahatlıkla ispiyonlayabilecek şekilde eğitiliyorlar. Kulaklarıma “en az 3 çocuk yapıınnn!” söylemi geliyor bu noktada, inanın kusacak gibi oluyorum kitabı okurken!
Parti “çiftdüşün” diye bir teknik geliştirmiş, bu sayede akla mantığa aykırı ne varsa “parti bağlılığı adına” rahatça sorgulamadan kabul edilebiliyor. Toplumsal hafıza tamamen yok edilmiş, hani “balık hafızalıyız” diyoruz ya, bu durum çok çok güzel parti menfaati için kurgulanıyor.
Partinin sloganı şöyle:
       
                                          
Ne kadar tanıdık geliyor değil mi, tanıdık geldikçe ne kadar da ürkütüyor insanı! Yeni söylem diye bir dil geliştirmişler, bu dilde kendi fikirlerine uymayan ne kadar kelime varsa hepsini atmışlar. Amaç çok masum görünüyor, “Düşünce suçunu ortadan kaldırmak!” Çünkü düşüncelerini ifade edecek sözcükleri bulamayan insanlar, bir süre sonra düşünmekten de vaz geçecekler!

Kurgunun en çarpıcı taraflarından biri de resmi tarihin parti tarafından sürekli güncellenmesi! Evet, işlerine geldiği gibi eski gazeteleri, kitapları, belgeleri değiştiriyor, hepsini yeniden basıyor ve böylece geçmişteki suçları yok ediyorlar, hatta insanlar hiç yaşamamış gibi tarihten siliniveriyor.
 Demem o ki, kitabı okurken iktidar hırsının nerelere varacağını düşünmekten mide krampları yaşadım! Belki de bu kadar negatif bir ortam anlatıldığı için 15 gün sürüklendi elimde kitap. Okurken geriliyor  insan, reddedesi geliyor her şeyi! Atıyorsunuz kitabı elinizden! "Yok artık!" diye söylenerek hem de!

Kitaptaki kahramanımız Winston, orta halli bir memur ve bütün bu propaganda ve baskıya rağmen partinin söylediklerinin yalan olduğunu düşünüyor, yasak olduğu halde aşık oluyor hatta, bu ne cüret!
Elbette düşünce polisi yakalıyor kendisini ve yıllarca süren işkencelere tanık oluyoruz sonrasında.
Yani ne diyeyim, herkesin okuması, ders alması, üzerinde düşünmesi gereken bir kitap bu. Evet keyifli değil içinde anlatılanlar; ama çarpıcı, sarsıcı, herkesin yüzleşmesi gereken gerçeklerle dolu bir kurgusu var.
Okuyun, okutun diyorum...
Yorumlarınızı merakla bekliyorum kitap hakkında!
Edit: 2014'de yazmışım bu yazıyı, bu sabahki ruh halim "yeniden yayınla" dedi... (07/05/2019)







Devamını Oku

25 Kasım 2016 Cuma

Ayşe Kulin'den Kanadı Kırık Kuşlar'ı okudum

1930'larda Almanya. Nazilerin Yahudilere yönelik baskısı yavaş yavaş başlıyor ve sonrasında sistematik bir şekilde ilerliyor. Sırf Yahudi olduğu için işten atılan bilim insanları, akrabaları Yahudi olduğu için işsiz kalanlar ve çaresizlikten ülkelerini terk etmek zorunda kalan akademisyenler. Aslında onlar şanslı kesim, çünkü ölmekten kurtuldular.

İkinci Dünya Savaşı'na ait yürek yakan öykülerden bildiğimiz detaylarla başlıyor Ayşe Kulin'in Kanadı Kırık Kuşlar kitabı. O döneme ait hikayeler her ne kadar yüreğimi dağlasa da o hikayeleri okumaktan ve  filmleri izlemekten kendimi alamam nedense. İnsanlığın sınavdan geçtiği o vahşet dolu faşizm dönemi neden bu kadar ilgimi çeker hiç bilmiyorum aslında... 

Nazilerin baskısından dolayı işsiz kalmak üzereyken üniversitedeki kürsüsünü bırakıp İsviçre'deki kayınpederinin yanına kaçan Yahudi tıp doktoru Gerhard Schlimann ve ailesinin öyküsüyle başlıyor Kulin'in kitabı. Gerhard şanslı, çünkü tam zamanında kaçabiliyor...

Kanadı Kırık Kuşlar - Ayşe Kulin


1930'larda Nazilerden kaçan Alman akademisyenler

O dönem, Nazi'den kaçan bilim insanlarını çoğu Avrupa ülkesi kabul etmezken, Atatürk ise bilime olan inancı ve cesur kişiliği ile bu hiçbir suçu günahı olmayan, sadece dinleri farklı olan bilim insanlarını ülkemize kabul ediyor. Dönemin milli eğitim bakanı ise Hasan Ali Yücel. İşte o yıllarda sayıları 190'ı bulan Alman bilim insanları, Türkiye'deki modern üniversite reformunun gerçekleşmesine büyük katkılar sunuyor. Bu gerçeğin ışığı altında ele aldığı romanını etkileyici bir şekilde başlatıyor Ayşe Kulin. Schliman'lar geliyorlar Türkiye'ye, yerleşiyorlar Pera'ya. Ve sonrasında onların özel hayatlarını merceğe alarak aslında Türkiye'de yaşanan siyasi ve toplumsal olaylara ışık tutuyor yazar.

Kuşbakışı Türkiye Panoraması

Kitabın ilk yarısında bu olay ve gelişmeler aktarılırken, yani zaman yavaş akarken çok ilgiyle okudum ilk 200 sayfayı. Romanın ikinci yarısında ise zaman hızlandı. Öyle ki ilk kuşak bayan Elsa'nın kızı Suzan (Suzi) büyüdü, evlendi, kızı Sude doğdu, büyüdü evlendi, Esra doğdu...Tam dört kuşak, kitabın diğer yarısına sığarken ben bu hızlı geçişe adapte olmakta zorlandım. Evet yine yazarın güçlü ve akıcı kalemi sayesinde kitap sürükleyiciliğinden bir şey kaybetmedi ama sanırım ben hikayelerin detaylarını derin derin uzun roman sayfalarında okumayı sevdiğim için  ikinci bölümde biraz hayal kırıklığı yaşadım diyebilirim.



 Kitabın son sayfasını okurken düşündüm ve buldum bu durumu tanımlayacak sözcüğü: “Kuşbakışı” Evet, kitabın 197. sayfasından son 390. sayfasına kadar olan bölümde 1945'den 2016'ya kadar geçen 71 yıllık döneme kuşbakışı bakmış yazar. Yaptığı iş son derece önemli, çünkü Ayşe Kulin çok okunan bir yazar ve bütün o süreçte yaşanan önemli olayları hiç bilmeyen okuyucularına bir anlamda fener yakmış. Bu tavrına ve hatta değindiği konulardan ötürü cesaretine saygı duyuyorum elbette. Özellikle genç okuyuculara son derece önemli bilgiler veriliyor kitapta. Ama o bahsettiği olayları az çok bilen, gündemle alakalı olan, gazete okuyan, kitap okuyan benim gibi insanların bazıları belki o kuşbakışından biraz sıkılabilir. Ben biraz sıkıldım, yani hikaye karakterlerine çok yakınken birden onlardan uzaklaşmak beni üzdü diyelim. Ama dediğim gibi Ayşe Kulin'e saygı duyuyorum, zira otosansürün zirve yaptığı günümüzde özellikle son iki kitabında cesurca bazı konulara değinen sayılı yazarlardan kendisi.

Ülkeyi terk edenlere mesaj veriyor
Son dönemde ben çok rastlıyorum, siz de görüyorsunuz mutlaka. Güzel genç insanlar gelecek kaygısıyla başka ülkelere göç ediyorlar. Benim arkadaşlarımdan üç kişi var mesela... Bu gerçekten çok üzücü bir durum. Hayır, dünya globalleşti, herkes istediği yerde yaşayabilir tezine hiçbir lafım yok elbette. Asıl mesele ve asıl üzücü olan şey, gitmek zorunda olmak, öyle hissetmek. Gidenler kadar, koşulları müsait olmadığı için mecburiyetten gidemeyenler var bir de, hem de azınsanmayacak kadar... Keşke ülkemiz, kaçmak isteyenlerle değil, göç etmek isteyenlerle anılsaydı...

 Ayşe Kulin, kendisiyle yapılan bir röportajda şöyle diyor:

Ben isterim ki, herkes, yerli yerinde kalsın ve beğenmediği durumlarla mücadele etsin. Romanı yazarken da bu hissi vermek istedim: ‘Kalın ve direnin!’ Okumak da, gitmek de, kalmak da, mücadele etmek de, ‘Bana artık müsaade’ demek de... Size kalmış... Size ne iyi gelecekse onu yapın. Çünkü bu işin doğrusu yok, her insan başka bir dünya... Ama unutmayın başka vatan yok!”

Son söz;

Demem o ki, yine akıcı, bir solukta okunacak bir roman var karşınızda. Okuyun, okutun... Özgürce yazılmış romanlarımız hep başucumuzda olsun, sevgiyle kalın efendim...


Devamını Oku

6 Kasım 2016 Pazar

Ferzan Özpetek "İstanbul Kırmızısı" ile yine beni benden aldı...

Nedendir bilinmez; sabah kalkar kalkmaz elime aldım İstanbul Kırmızısı'nı. Sesli sesli okumaya başladım sonra. Sanki bütün şehir benim bu kitabı okumam için ortam hazırlamış gibiydi. Mesela üst katta kendi halinde yaşayan doktor komşum, hiç âdeti olmadığı halde müziğin sesini açmıştı sabahın o saatinde. Hem de ne müzik... Okumamın perde arkasına belli belirsiz bir fon müziği ancak bu kadar yakışırdı! Tangolar, valsler çalıyordu ardı ardına, öyle uyumluydu ki kitapla... Alt kattaki gürültücü komşuların hiç sesi çıkmadı mesela, kapıyı bile çarpmadılar... Şehir de uyanmamıştı sanki daha. Sokaktan geçen hiç araba yoktu; oysa saat dokuz olmuştu. Bence algılarımdaki bütün bu pozitif haller, Ferzan Özpetek'in sımsıcak, o içine alıveren samimiyette yazılmış satırlarıyla direkt alakalıydı. Kitabın büyüsüydü, başka ne olabilirdi... Yoksa her şey böylesi mükemmellikte denk gelir miydi! Sanki kitabı okumuyor, kitabın içinde yaşıyor gibiydim. Nasıl desem, öykünün bir parçası da bendim sanki, o derece...
İstanbul Kırmızısı-Ferzan Özpetek
Tam da dün senaryo kursunda “görselleme”konusunu işlemişken; bir sinemacının gözünden, ruhundan, kaleminden çıktığı belli olan, muhteşem bir anlatımla her satırının insanın gözünde canlandığı bu kitap nasıl da denk gelmişti... 137 sayfalık kısa bir kitap İstanbul Kırmızısı, yaklaşık 3 saatte bitirdim ben. Müthişti, gerçekten müthişti... Duygusu iliklerime kadar geçti. O kadar çok altını çizdim ki satırların...




İstanbul'a gelen bir yönetmen var kitapta, bir de Anna var. Bu iki kişinin aynı uçakta başlayan öyküleri paralel düzlemlerde seyrederken, bazen anlık olarak hafif kesişiyor, kitabın sonunda da müthiş bir ortak noktaya kavuşuyor. Ferzan Özpetek “Sen Benim Hayatımsın” kitabında olduğu gibi,  anılarını kurguyla harmanlarken, yine sıcacık sarmalıyor insanın ruhunu. (bkz: buyazı)


Başka yönetmenlerde az bulunur cinsten bir şiir var O'nun filmlerinde. Öyle bir şiir ki, hüzünle umudu harmanlıyor. Öyle bir şiir ki, sanki bambaşka bir dünya varmış gibi, sadece sevgi varmış gibi, zorluklar bile sevgiyle doluymuş gibi... Masalmış gibi...





Yazarın çocukluğundan anılar günümüze doğru akarken, insanın yüreği de gidip gidip geliyor. Nasıl bir içtenlik, nasıl bir naiflik, nasıl bir güzellik...



"İstanbul Kırmızısı" demiş yazar kitabın adına, okuyucu olarak kendimi kırmızıların izin sürerken buldum ben de. Kimi zaman yaşlı annenin elbise kırmızısı, kimi zaman ansızın gelen bir kazada akan kanın kırmızısı, kimi zaman maviyle karışan gün batımı kırmızısı, Gezi'deki kadının elbise kırmızısı, suyu sıkılan narın kırmızısı, şehrin lalelerinin kırmızısı ve anneannenin bir ritüel gibi aksatmadan içtiği konyağın kırmızısı...



Öykü hırsızı” diyor kendine Özpetek, ne de güzel söylüyor. Sokakta beliriveren anlık bir kadın siluetinden öyküler çıkarabilmek için, sanatçı gibi bakmak gerekiyor çünkü dünyaya. Öykü hırsızı olabilenlere gönlümüzün akışı, biraz da bundan değil midir zaten...



Mart 2017'de sinema olarak da izleyeceğiz İstanbul Kırmızısı'nı. Ama kitabın aynısını çekmemiş söylediğine göre. “Aynı şeyi yapmaktan sıkılırdım!” diyor bir söyleşisinde. Bence de şahane bir karar bu!


Önce kitabı okuyun derim ben, sonrasında film gelsin. Çünkü Ferzan Özpetek filmleri ayrı güzel, kitapları ayrı güzel... İyi ki böyle güzel insanlar var da, nefes alabiliyoruz... Günüme güzellik, sevgi, umut kattığınız için size çok teşekkür ediyorum sevgili Ferzan Özpetek, ruhunuzun güzelliğine sağlık...



Bakın nasıl da şahane bir fragman var film hakkında... Heyecanlanmamak elde değil...


Devamını Oku

22 Eylül 2016 Perşembe

Sen Benim Hayatımsın, Ferzan Özpetek'ten şahane bir kitap...

Çok sevdim ben bu kitabı. O kadar sahici, o kadar akışkan, o kadar yumuşak, o kadar samimi ve o kadar duygulu ki satırlar... Kitabı bitirdiğimde Ferzan Özpetek'in daha önce gördüğüm bütün filmlerini tekrar izleme isteği oluştu içimde. Çünkü bu kitaptan sonra filmlerdeki karakterlere daha yakından bakabileceğimi biliyordum, çünkü çoğu ile satır aralarında tanıştım, çünkü çoğunu çok sevdim.


Sevgilisine yazıyor kitabı Özpetek; mektup gibi, anılarından bahsediyor. Anılarında yer alan tüm dostları da konuk oluyor yazdıklarına. Bütün sahicilikleriyle, oldukları gibi, aslında film gibi. Evet, tam da öyle. Bir sinemacının gözünden anlatılanlar, sahiden de film gibi. Bakın ne diyor kitap hakkındaki söyleşisinde;
    Uzun bir mektup aslında. İçimde öyle bir duygu vardı. Sevgilim uçakta yanımda uyurken yazdım, evde yazdım, yollarda yazdım, 18 ay boyunca her yerde yazdım. Bir sürü bölümünü de ağlayarak yazdım. Çünkü hafızamın şeridini, en ufak ayrıntıyı yeniden görebilmek için geri sardım. Her kareye dikkatlice yeniden baktım. Tıpkı boş bir sinemada, çocukken bin kere izlediğimiz ve büyülendiğimiz filmlerin sırrını iyice yakalamaya çalışır gibi… Ve şunu fark ettim: Hafızamız dijital değil. Eski bir film şeridi gibi dönüyor ve yıpranıyor. En çok sevilen görüntüler de yanıyor!” ***

Roma'da geçen 39 yılını anlatıyor yazar. Roma'da eski bir apartmanda yaşarken “ailem” dediği insanların sıcacık hikayelerini anlatıyor. Toplum normlarına göre “aykırı” sayılan tiplerin, aslında nasıl da “insan” olduklarına şahit oluyorsunuz kitabı okurken. Ailenin kan bağıyla değil, sevgi bağıyla kurulduğuna tanık oluyorsunuz bir kez daha. Önyargılardan arınmış, masalsı bir dünyaya götürüyor Ferzan Özpetek. Hangi apartmanın teras katında bütün komşular her pazar yemek yer ki zaten... Ancak birbirlerini çok sevmeleri lazım, ya da belki de birbirlerine tutunabilmeleri lazım.


Sanki Ferzan Özpetek kitap yazmamış da eline kamerayı alıp birilerinin hayatını kaydetmiş gibi, çoğunlukla da kendi içine, kendi aynasına tutmuş o kamerayı. Bence daha fazla anlatmayayım, siz de okuyun. Bambaşka yaşamların bambaşka insani boyutlarına tanık olurken, yazarın naifliği sizleri de sarmalasın.


Ve son olarak Ferzan Özpetek'in şahane filmi “Bir Ömür Yetmez”in şahane şarkılarını söyleyen Gabrielle Ferre ile başbaşa bırakıyorum sizleri...



Devamını Oku

5 Eylül 2016 Pazartesi

Hamlet'ten kurtulurken(!) Uğultulu Tepeler'e yolculuk!

Uğultulu Tepeler, Senaryo Yazarlığı kursunda hocamızın şiddetle tavsiye ettiği bir kitaptı, ve hatta kursun ikinci dönemi başlamadan önce eserin filmini izleme ödevim var sırada. Martı Yayınları'nın Zeynep Yeşiltuna çevirisiyle 3,95'e sattığı kitaba sadece serinleme amaçlı girdiğim markette rastlayınca, nasıl mutlu oldum anlatamam. Hatta Emily Bronte'nin Uğultulu Tepeleri'yle kardeşi Charlotte Bronte'nin Jane Eyre'si yan yanaydı ve elbette Jane Eyre'yi de aldım, okumak için sırada bekliyor. Demek ki bazen sıcak havalarda çok terlemek, insan ruhuna İngiliz Edebiyatı'ndan serinlik getirebiliyormuş! Hayat işte, sürprizlerini iyi değerlendirmek lazım!

Kitaptan önce yazarın öyküsü ilgimi çekti. Düşünsenize yetimhanede büyüyüp 30 yaşında yaşamını yitiren Emily Bronte, kısacık hayatı boyunca sadece bir kitap yazıyor, ve yazdığı bu kitap İngiliz Edebiyatı'nın en önemli klasikleri arasında yer alıyor! 1848 yılında İngiltere'de yazılan bir eseri, tam 168 yıl sonra İstanbul'da keyifle ve beğeniyle okuyabiliyoruz... Edebiyatın zamanlar  ve sınırlar ötesindeki evrensel gücü gerçekten de düşününce insanın tüylerini üpertiyor. Çok alakasız olacak gerçi ama aklıma Devlet Tiyatroları genel müdürünün bu yıl yabancı oyunları yasaklaması geldi tam da bunları yazarken. Genel müdür,*“milli manevi duyguları pekiştirmek için hümanist vatan milliyetçisi sanatçılar olarak vatan bütünlüğüne, birliğe katkıda bulunmak amacıyla sadece yerli oyunlarla sahnelerimizi açıyoruz” demişti ya geçenlerde. Bir haber bülteninde “Gözümüz aydın, Hamlet'ten kurtuluyoruz!” ironisi ile verilmişti bu haber! Kafam bi' tuhaf benim, birden okumadığım klasikler geliyor aklıma; telaşlanıyorum. “Milli, manevi....” diye başlayan bir cümleyle ya klasik romanlar da yasaklanırsa ben ne yaparım... En kısa zamanda okumadığım klasikleri tamamlamam lazım!


Konu dağılıp giderken, aklıma yine Ahmet Ümit'in iyi eser tanımlaması geliyor. Katıldığım söyleşisinde demişti ki; “İyi bir kitabı olurken kendi yaşamından örneklemeler yapar insan” Çok alakasız oldu ama, Uğultulu Tepeler'i okurken sanatın evrenselliğine şapka çıkararak iyi sanatçıların önünde bir kez daha yerlere kadar eğilesim geldi ne yapayım, tiyatro bağlantısı da doğaçlama oluştu. Dedim ya, insan kafası bi' tuhaf...

Sayfanın başından beri onca şey yazdın, kitap hakkında tek bir cümle bile etmedin” diyenlere hak vererek özürlerimi ileteyim. Ben bir edebiyatçı olmadığım için kitap incelemesi yapacak yetkinlikte de değilim. Yani kitabı sevdiğimi ya da sevmediğimi paylaşabilirim ancak, bendeki izlerini anlatabilirim. Dedim ya bu kitabın bendeki izi, yine “klasiklerin tadı başka” şeklinde oldu.

 Sevdim, karakterlerin derinliği, anlatım biçimi gerçekten de etkileyiciydi. Kitapta anlatıcılar zaman zaman değişse de kurgu ve geçişler o kadar yumuşak yapılmıştı ki, sanki bir bütünmüş gibi, kahramanın ağzından anlatılmış gibi okudum Uğultulu Tepeler'i! Yazarın ustalığı kendini gösteriyordu her satırda. Açıkçası çeviriyi de çok başarılı ve akıcı buldum. Martı Yayınları'nı bu çabasıyla klasik edebiyatı ulaşılabilir kıldığı için tebrik etmeden geçemeyeceğim.

Uğultulu Tepeler, yani orijinal adıyla Wuthering Heights'in arka sayfasında “sancılı bir aşk hikayesi” deniyor, bence tam olarak öyle değil. Aşk, nefret, ihtiras, intikam, insanın iyiliği ve aynı zamanda kötü olabilmesi var kitapta. En çok da hikayesi dokunaklı ve yaralı olan birinin hırsları sayesinde gücü ele geçirdiğinde, nasıl da korkunç bir hale dönüşebileceği etkiliyor insanı. Demem o ki, uzun soluklu detaylı hikayeler okumaktan hoşlananlar, romanda derinlik arayanlar ve karakterlerin duygularına dokunmak isteyenler,özellikle de çıtır çerez “best seller” kitapları sevmeyenler için, 496 sayfalık Uğultulu Tepeler, keyifli bir okuma deneyimi vaadediyor.

Ben sevdim, bu kitabı okumak için geç bile kalmışım. Dedim ya, insan bütün klasikleri okumalı bence...

Evrensel edebiyatın ruhumuzu sarmalayan dokunuşlarından mahrum olmamak dileğiyle...

*Tiyatro Haber kaynak:
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kultur-sanat/592115/Devlet_Tiyatrolari_nda_artik__yabanci_oyunlar__sahnelenmeyecek.html


Devamını Oku

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Nar Ağacı...

Hayatlarımız, çok iyi kurgulanmış hikayeler değil de ne sanki... Tanışma hikayeleri özellikle, aşklar... Düşünsenize, iki insan var. Biri kendi dünyasında, öbürü kendi gerçekleştiğinde yaşayıp gidiyor. Mesela aynı mahallede oturuyorlar. Belki de bakkalda karşılaşıyorlar farkında olmadan. Biri ekmek alıp çıkarken, öbürü de bakkalın dışındaki dolaptan dondurma seçiyor örneğin. Yıllar sonra bir yabancı ülkede tanışıp aşık oluyorlar; zamanı gelince, koşullar olgunlaşınca... Bazen aynı havayı soluyorlar, ya da tam tersi oluyor. Biri Van'da bir köy odasında dünyaya geliyor, diğeri Tarabya'da bir köşkte mesela. Derken derken hayatları bir plazanın açık ofisinde kesişiyor. Olamaz mı, düşünün; etkileyici hikayesi olan birileri yok mu hayatınızda. Kendi hikayeniz mesela, duysanız inanmayacağınız cinsten değil mi... Dedim ya uzayıp gider bu tanışma hikayeleri konusu. Hepsinde şaşılacak tesadüfler vardır. Kader deyin, yazgı deyin, alınyazısı deyin, ne derseniz deyin; müthiştir detaylar, zamanlama ve kurgu insanın aklını başından alır...

Nar Ağacı

Bana böyle bir hikaye anlatılsa kesinlikle “yok canım abartı” demem. Çünkü hayat böyle bir şey değil mi... Ben bu mucizelerin kendi hayatımdaki sonuçlarını ilk deneyimlediğimde çok şaşırmıştım, ama artık normal karşılıyorum. Çünkü hayatın kendisi zaten dedim ya çok iyi kurgulanmış insan öykülerinden oluşuyor. Kiminde mutlu son var, kiminde hüzün. Belki de bu yüzden iyi kurgulanmış hikayeleri, romanları daha çok seviyoruzdur. Hayata benzeyenleri daha bir el üstünde tutuşumuz belki de bu yüzdendir, kimbilir...

Nar Ağacı da böyle bir hikayeyi anlatıyor. Yazarımızın Trabzon'da yaşayan anneannesi Zehra Hanım, İran'ın Tebriz kentinden Setterhan'la tanışıyor bir şekilde. Ama bu kitap bir aşk hikayesi değil, tanışana kadar insanların kendi hikayeleri desek daha doğru olur. Yıllardan Balkan Savaşı zamanları... Setterhan bir halı tüccarı. Anlıyor düğümlerden, ilmeklerden, kök boyalardan, halının iyisinden. Zehra ise bahçesinde nar ağacı olan bir evde bütün bunlardan ve kaderinden habersiz yaşayıp gidiyor. Her ikisinin de bambaşka hikayeleri var, aşkları var, alışkanlıkları var. Geri planda Balkan Savaşı'nın acımasızlığı, zorunlu göçler, muhacir olarak yaşanan zorluklar var. Öte yandan Trabzon'da Rus işgali, beri yandan Rusya'da devrimin ayak sesleri var... Yazarımız Nazan Bekiroğlu'nun dedesinin bilinmeyen hikayesini kovalamak için çıktığı Tebriz, Taht-ı Süleyman, Yezd, Batum, Tiflis yolculuğunun nefes kesen detayları da var... 

Zehra'nın hayatı, Setterhan'ın hayatı, bir de Nazan Bekiroğlu'nun yolculuğu arasında mekik dokudum kitabı okurken. Ama hiç sıkılmadım, hatta 533 sayfa bittiğinde “keşke devam etseydi” bile dedim. Ne diyeyim, teşekkürler be hocam, ne iyi etmişsiniz de düşmüşsünüz dedenizin hikayesinin peşine...
Nar Ağacı'nı sevdim...

Yazar Nazan Bekiroğlu ile tanışıklığımız daha önce sizlere burada anlattığım Mücella kitabı ile başlamıştı. Sevdim kendisini, çünkü bir edebiyat profesörünün kaleminden roman okuma keyfini yaşattı bana. Her iki kitapta da, ince işlenmiş güzel bir anlatımla aldı oradan oraya sürükledi beni, eski zamanlara götürdü, bilmediğim şehirleri tanıttı.

En önemlisi de dedim ya, hayatın hikayelerden ibaret olduğunu bir kez daha bütün lezzetiyle deneyimlemiş oldum. Ve iyi hikayelerin izini sürme, yani kitap okuma zevkini bana aşılayanlara yine minnet duydum bu roman sayesinde...


Yaşasın; ne çok kitap var okunacak...
Devamını Oku

25 Mayıs 2016 Çarşamba

Mücella ile tatile çıktık!

Mücella'yı kitap raflarında ilk gördüğümde gözüme kestirmiştim. Kapağındaki eski zamanlardan kalma dikiş makinesi ve siluetin retro görüntüsü cezbetmişti beni. Üstelik eski bir isimdi Mücella. Hiç tanıdığım Mücella var mıydı diye düşündüm, çıkaramadım. Ama biryerlerde unutulmuş, adı gibi silinip gitmiş ne kadar çok Mücella vardı kimbilir...

Elbette kitapları kapaklarıyla değerlendirenlerden değilim, ama işte insan robot da değil ki! Bazen bir çağrışım olur, bir rüzgar eser, bir müzik çalınır kulağa; bir şey olur, kendini yadsırsın. Mücella da benim için öyleydi; yani kapağına bakarak aldığım belki de ilk kitaptı. Ama çok sevdim be, iyi ki de öyle olmuş...



Geçen hafta 18 mayıstı, akşama kısa tatile çıkacaktım güneye. Acilen Mücella'yı almam lazımdı. Öyle ya, insan tatile çıkarken yanına önce tatil kitabını almalı; güneş yağı, şampuan falan hiç önemli değil. Tatil günlerine yetecek boyutta sayfa sayısı seçmek önemli yalnız. Ben otobüsle 10 saat gideceğim için, 3 günlük tatilime 340 sayfayı uygun gördüm ve seçimim Mücella oldu. Aslında ayıp da ettim O'na! Zira hayatını dört duvar arasında geçirmiş Mücella, benim çok yıldızlı tatilime eşlik edecekti. Nereden bilebilirdim O'nun öyle çileli bir hayatı olduğunu! Umarım beni affetmiştir, ben havuz başında hafif alkollü kokteylimi yudumlarken, kenarda öyle seyirci kaldığı için...


Mücella yazgısında ne çok kadın var bu ülkede... “Ayıp” diye sokağa çıkarılmayan, erkek sineklerden bile sakınılan, binbir hayalle işlediği çeyizlerini bir sandığa doldurup hiç kullanamayan, başkalarının mutluluklarına seyirci, kendi hayatında ancak figüran olabilen kaç Mücella var hem de... İşin üzücü tarafı ise, sanki “Mücella olmak” kutsanıyor gibi şu son dönemlerde. Kadınlar, dördüncü sınıftan sonra okumayı bıraksın (beş bile değil artık!), evinde çeyiz yapsın, hiç aşık olmadan görücü usulü evlensin, evlenemese de kaderine boyun eğsin isteniyor sanki günümüzde! Oysa Mücella olmak, bir roman hali olarak kalmalı, ne bileyim, içim burkuldu okurken... Sanki kapının arkasından gölge gibi izliyordum Mücella'yı, kendimi uzaklaştıramadım da...

Geri planda 1920'den 1970'e kadar olaylar aktı durdu. Gaz lambası elektriğe dönüştü, bir ara İkinci Dünya Savaşı çıktı, kahveler nohuttan yapılmaya başlandı, Mücella hiç yorum yapamadı! Sokakta sağ sol kavgaları çıkıp da silah sesleri yükseldiğinde, Mücella cezaevinden mahkum kaçtı zannetti. Radyo çıktı, üzerine dantellerini örterek hayatına devam etti Mücella. Ah be Mücella, keşke roman kahramanı olarak kalsaydın, bugün de o kadar çoksun ki...

Anlatmayacağım size Mücella'yı daha fazla. O buğulu hüzün, o yalın hayat hikayesi yazarın kendi cümleleriyle aksın sizin de dünyanıza. Gidin, izleyin camın kenarından O'nu. Ama sakın ürkütmeyin, laf söz etmeyin, kırılmasın, incinmesin. Ama dersinizi alın; Mücella gibi olmasın kadınların hayatı...

Not: yazar Nazan Bekiroğlu; kendi kızıyla yaptığı röportajda “okuyucu bu kitapta ne bulacak?” sorusuna bakın nasıl yanıt veriyor:

Babasız, anne baskısıyla büyüyen, başlangıçta silik görünen yalnız bir kız: Mücellâ. Onun gözünden arka planda toplumsal değişimler, siyasal çalkantılar. En çok da dönemsel ayrıntılar. Bugün bizim için mazi olmuş, unutulmuş kokular, kumaşlar, gelenekler, renkler, masallar, şarkılar. Mücellâ’nın hayatına bir biçimde dokunanların fırtınalı hikâyeleri de bekliyor okuyucuyu.
fotoğraf kaynak

Ben sevdim kitabı, tatilimin dönüşünde otobüste bitti, tam da olması gerektiği gibi sıkmadan, uzamadan... Mücella da sayemde biraz hava almış oldu, belki siz de O'nu kendi dünyanıza tanık etmek istersiniz,  kesin sevinir garip; ne görmüş ki zaten hayatında...

Kitaplı, seviyeli günler dilerim...

Devamını Oku

15 Nisan 2016 Cuma

Elveda Güzel Vatanım, bende nasıl izler bıraktı?

Utanarak söylüyorum, kitap yaklaşık 3-3,5 ay elimde dolandı, normalde yarım bırakmam gerekirdi, ama Ahmet Ümit'e olan saygım ve sevgim nedeniyle bunu yapamadım. O başucumda bitmeyi beklerken, araya başka kitap da alamadım. Bu durum bende büyük bir sıkıntı yarattı ne yalan söyleyeyim. Sonlara doğru dayanamayıp araya Zülfü Livaneli'nin Yaşar Kemal'ini sıkıştırdım. Bir günde okuyup biraz nefes aldım da 527 sayfalık kitap nihayet geçen hafta son buldu.

Çok enteresandı bu okuma serüvenim. Çünkü kitabı ne zaman elime alsam keyifle okudum her seferinde, ama kapattıktan sonra tekrar devam edesim gelmedi bir türlü! Bu değişik bir durum. Zira bir kitabı sevmezseniz okuyamazsınız zaten, oysa ben bu kitabı elime aldığımda okuyabildim, ama dedim ya elimden bırakınca kitap beni çağırmadı!  Ahmet Ümit kitabını normalde bir solukta okumalıydım! Anlatım dili bütün sinematografik ögeleriyle yine muhteşemdi, yine kıvraktı, yine okurken sahneler gözümde canlanıyordu, peki neydi beni bu kitaba karşı bu kadar uzak tutan şey? Bu soruyu düşündüğümde aklıma şu yanıt geliyor:
Sanırım kitabın kurgusu beni yordu! Bir o zaman, bir bu zamana gitmek canımı sıktı, kitapta beni meraklandıran pek bir unsur yoktu, dolayısıyla kapağı kapattığımda tekrar okuma hevesim uyanmadı. Ve bence - tabii ki bu benim yorumum- kitapta Ester'e mektuplar olmasaydı, ben bu kitabı müthiş bir tarihi roman olarak 3 ay değil 3 günde bitirebilirdim!

Tabii ki ne demek istediğimi kitabı okumayanlar anlamamış olabilir; “spoiler” vermeden şöyle özetleyeyim:

Kitapta anlatıcı kişi Şehsuvar Sami, kendisi eski bir İttihat'çı. 1926 yılındayken, öldürülmek korkusuyla Pera Palas'ta yaşamaya başlıyor. 16 gün boyunca her gün, Paris'te yaşayan, asla kavuşamadığı sevgilisi Ester'e mektuplar yazıyor. Bu mektuplarda 1906'dan 1918'e kadar olan süreçte yaşadıklarını anlatıyor. Bu anlatılar aslında İttihat ve Terakki'nin de tarihini roman tadında okuyucu ile buluşturuyor.

Yani kitapta 3 katman var diyebiliriz. Birincisi Şehsuvar Sami'nin Ester'e aşkı ve kişisel dünyası, ikinci katman İttihat ve Terakki'nin tarihsel sürecinde yaşanan önemli dönüm noktaları ve bu anlamda çeşitli hikayeler, üçüncü katman ise Şehsuvar Sami'nin 1926 yılında yaşadıkları. Ben açıkçası Şehsuvar Sami'nin mektuplarında Ester'e olan sevgisini ifade edip, pişmanlığını çeşitli biçimlerde dile getirmesinden çok sıkıldım, bence bu biraz tekrara kaçmaktı. O aşkın derinliğini 45 tane mektup okumama rağmen hiç hissedemediğim gibi, kitabın sonlarında Ester'li satırları atladığım da oldu. Kitapta beni ilgilendiren kısım gerçekten de İttihat ve Terakki'ydi, zaten kitabın tanıtımı da bu yönde yapılmıştı; dolayısıyla aşk olayı bu kitapta bana kalırsa gereksiz bir süslemeydi.

İttihat ve Terakki hakkında çok şey öğrendim kitaptan, Ahmet Ümit cidden çok geniş bir araştırma yapmış, bu anlamda kendisine teşekkür ederim. Emeğine saygım sonsuz. Keşke tekrara düşmeden aşkı bir yan unsur olarak kısaca anlatsaydı ve keşke bu kadar kısa aralıklarla zaman sıçramaları yaparak beni yormasaydı; dediğim gibi bu kitabı 3 günde bitirebilirdim.

Bu benim değişik bir okuma deneyimim oldu, belki aranızda bu kitabı çok sevenleriniz de olmuştur, açıkçası yorumlarınızı merak ediyorum.


Kimse kitapsız kalmasın diyor ve kaçıyorum bu günlük, sevgiyle...
Devamını Oku

22 Kasım 2015 Pazar

Venedik'te Bir Yahudi

Kitabın adını sevdim, arka kapak yazısını sevdim, üstelik kitap fuarında sadece 5 TL'ye satılıyordu, hiç düşünmeden aldım. İyi ki de almışım, çok beğenerek okudum Roberta Rich'den orijinal adı “The Midwife of Venice” olan Venedik'te Bir Yahudi adlı kitabı...

Yahudi'lere ait öyküler, özellikle İkinci Dünya Savaşı temalı olanlar hep ilgimi çekmiştir. Çoğu film hafızamdan silinir ama mesela Hayat Güzeldir ve Piyanist filmini unutamam. Bunun nedenini ben de çözmüş değilim. Bilemiyorum, Yahudilere ait hikayelerin dokunaklı oluşundandır belki, ama muhtemelen o hikayelerdeki estetiğin de etkisi olsa gerek! Nasıl desem, şimdiye kadar okuduğum ve izlediğim Yahudi temalı bütün filmler ve kitaplar çok kaliteliydi, özenli bir anlatımları vardı, karakterler çok ince işlenmişti, bu kitap da öyleydi.

Son dönemlerde malumunuz, herkes birbirini ötekileştiriyor. Şimdi kalkıp birileri bana “İsrail özentisi” falan der mi bilemiyorum, demesinler zaten! Zira sanat, edebiyat başka bir şey; bir hikayenin insanın yüreğine dokunması için okuyanla aynı dilde, aynı dinde, aynı ırkta yazılmış olması gerekmiyor ki! İşte bunu anlayanların sayısı çoğaldığında zaten savaşlar da azalacak...

Konumuza dönersek eğer, Yahudilerle ilgili izlediklerim ve okuduklarım arasında ilk kez bu kadar eskiye gittim. Kitap 1575 yılında, bir başka deyişle on altıncı yüzyılın ortalarında geçiyor. Venedik'te Yahudi Getto'sunda yaşayan ve ebelik yapan Hanna'nın ve O'nun Malta'da esir düşen kocası İsaac'ın hayatına dokunuyoruz kitabı okurken.

Getto, yani bir kentte azınlıkların yerleştiği bölüm; bir anlamda şehrin periferisi, yani kenar mahallesi... Kötü koşullar hakim ve bilinen en eski getto olan Venedik Gettosu dışında yaşayamıyor o dönem Yahudiler... Bu demektir ki, kitabı okurken romantik Venedik gondolları gelmiyor akıllara; aksine pislik içinde, sular yükseldiğinde kayganlaşan sokaklarında yürümenin zorlaştığı, hayatın zor olduğu, fakir bir bölge orası. Elbette şehrin zengin aristokratlarının yaşamı farklı. Onlar altın varaklı bardaklarından içiyor şaraplarını... Yıl 2015, değişen bir şey var mı diye sorası geliyor insanın... Bir yanda saraylar,, altın varaklı bardaklar, öte yanda yoksul kenar mahalleleri...

Venedik'te Bir Yahudi- Roberta Rich

Bir gece kapısı çalınır Hanna'nın. Soylu Hristiyan bir kont, doğum için zorlanan karısına kendisinin yardım etmesini ister. Bu bir risktir, zira bir Hristiyan çocuğunu bir Yahudi ebe doğurtamaz, engizisyon cezası vardır ucunda. Ve eğer bu duyulursa gettoda yaşayan bütün Yahudilerin yaşamı tehlikeye girecektir! Öte yandan, Hanna'nın esir düşen kocası Isaac'i kurtarmak için çok paraya ihtiyacı vardır... İşte böyle başlıyor hikaye...

Doğan bütün bebeklerin birbirine benzemesine rağmen, büyüdüklerinde aralarına giren sosyal sınıf farklarını, din tartışmalarını ve bütün bu suni ayrımların gereksizliğini sorguluyorsunuz hikayeyi okurken. Hele ki para ve unvan için insanların ne kadar vahşileşebileceğini gördüğünüz bölümlerde, kendinizi sanki orada, o gettonun, o pis kokan suları arasında buluyorsunuz ..

En sonunda da diyorsunuz ki, yani ben dedim ki, sevgiden öte bir şey var mı? Yok, tabii ki yok, ve asla yok...

Kitabı gerçekten çok beğendim; anlatım ve çeviri o kadar güzeldi ki, film izliyor gibi canlandırdım sahneleri gözümün önünde.

Bu arada Roberta Rich adlı yazarın ilk kitabı bu. Biraz araştırdım. Yazar, dilimize “Aşk Her şeye Rağmen, Bir Harem Masalı” olarak çevrilen, orijinali “The Harem Midwife” olan ikinci kitabında Hanna ve Isaac'i anlatmaya devam ediyormuş, üstelik kahramanlarımız hayatlarına Konstantinopolis'de devam ediyorlarmış. Buna çok sevindim, en kısa zamanda alıp okumalıyım devam kitabını... Çünkü Hanna ve Isaac'i sevdim ben..

Bir kitap maceramız daha sona erdi, bugünlük de benden bu kadar..
Kitaplı, okumalı-yazmalı bir pazar günü dilerim, sevgiyle...



Devamını Oku

16 Kasım 2015 Pazartesi

Ayşe Kulin'den Tutsak Güneş'i okudum...

Kitabı Ayşe Kulin'den distopik roman diye tanıttılar. Açıkçası çok merak ettim ve çıkar çıkmaz gidip aldım ben de. Zira iyi kurgulanmışsa distopik öyküler ilgimi çeker.
Mesela Orwel'ın 1984'ü bu anlamda gerçekten de sarsıcı muhteşem bir kitaptı. “Distopik de ne ola ki?” diyenleri daha yazının başındayken Google'a geri göndermemek için kısacık bir açıklamayı görev biliyorum bu arada. (sözcüğü bilenlerden af dileyerek)
Edebiyat ve sanatta kullanılan distopya terimi, ütopyanın tam tersidir. Yani distopik bir dünyada herşey kötü, otoriter-totaliter, baskıcı bir yönetim söz konusu diye düşünebilirsiniz.

İşte böyle bir beklentiyle okumaya başlayınca açıkçası ilk sayfalarda hayal kırıklığı yaşadım ne yalan söyleyeyim. Çünkü kurgunun distopya tarafında bana göre boşluklar vardı, yani ben Ramanis ortamını pek canlandıramadım hayalimde... Mesela gök cismi ülkeyi karartıyor ama tam değil, nasıl olduğu net değil, insanların iklimsel anlamda yaşantı biçimleri pek belli değil, kadınlara çalışma yasağı var ama bazılarına yok, gibi gibi... Birkaç bölüm ilerledikten sonra ise kitabı yanlış bir gözlükle okuduğumu fark ettim. Distopya ve bilim-kurgu beklentilerini bir kenara bırakıp bildiğim, kitaplarını bir çırpıda okuduğum Ayşe Kulin'in gözünden günümüz Türkiyesine bir eleştiri olarak okumaya başladığımda, inanın çok daha fazla keyif aldım kitaptan. Bugünün biraz egzajere edilmiş haliydi bana kalırsa anlatılanlar. Her ne kadar yazar Ramanis Cumhuriyeti dese de, ben o hayali ülkeyi kendimizden soyutlayamadım. Çoğumuzun ülkemiz adına yaşadığı kaygıları cesaretle dile getirmiş Ayşe Kulin, bu anlamda kendisini tebrik etmek lazım. Zira cesur olmak zor zanaattır bilirsiniz. “Sen bu anlamda cesur musun?” diye soranlara vereceğim yanıt bellidir zaten: “Hayır değilim!”

Tutsak Güneş - Ayşe Kulin
Kulin'i okuyanlar bilir, müthiş akıcı bir dili vardır. O'nun kitaplarını okurken sinema filmi izler gibi olursunuz, terapi gibidir bir anlamda. Okursunuz, iyi vakit geçirirsiniz, bir süre sonra da unutursunuz. Yine öyleydi, zaten kitabın başındaki bana göre oturmamış olan o kurgu dünyanın anlatımı birkaç bölüm sonra bitip de asıl hikaye başlayınca kitap daha sürükleyici oldu.

Kitapta düşünmenin, konuşmanın ve hatta hatta hatırlamanın bile yasak olduğu bir ülke var... Beş çocuk yapan kadınlara madalya takılıyor. Sınıf ayrımcılığı alenen yaşanıyor; taktığınız atkının rengi belirliyor haklarınızı. İnternet yok, haberlerde dış dünya sürekli kötüleniyor, seyahat özgürlüğü yok, her an takip ediliyorsunuz ama aşk var, insanın olduğu her yerde aşk var çünkü.. .

Benim kitaptan süzdüğümse şu oldu:

Kendilerine sunulan ayrıcalıklı hayatta mutlu mesut yaşayan bilim adamları ve profesörler bile olan bitenin, baskının farkında değiller. Ramanis Cumhuriyetinin başkanı Oğulhan'a sevgi ve minnetle bağlı kalarak muhalif seslere nefretle bakabiliyorlar, taa ki zulmün ucu kendi ailelerine dokununcaya kadar...

Bugünlük de benden bu kadar, keyifli okumalar efenim, sevgiyle...








...
Devamını Oku