DOĞAÇLAMALAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DOĞAÇLAMALAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ocak 2026 Perşembe

2026 : "Top yapıp attım!"

Ben: “Heyecanlı ve ürkek bakışlarla girdin kapıdan. Etrafına şaşkın, biraz da ürkek bakışlar atıyorsun. Azıcık da kamburun mu çıkmış ne! Ben anlamadım şimdi senin bu halini. Eskiden yeni yıl küçük bir çocuk olarak gelirdi aramıza. Ama sen, sen…  Ne diyeceğimi bilemiyorum, şu an çok şaşkın biraz da kızgınım…

Yaşın pek belli değil ama çocuk olmadığın da ortada. Sırtında büyük bir heybe de görüyorum. Sen orda dur bir dakika! O üstündeki eprimiş Noel Baba kostümü de ne öyle?

Gerçekten anlayamadım bu halini. Bak bir etrafına, benim gibi şaşıran ne kadar az kişi var! Amacın ne, ne yapmaya çalışıyorsun? Herkes seninle dalga geçiyor görmüyor musun?

Eğme başını öyle, gerçekten mağdur edebiyatı çekemeyeceğim. Neler olduğunu anlatacak mısın?” Evet, lütfen neler olduğunu anlat bana…”

2026: “Ben şey, anlatacağım ama çok gürültü var…”

Odanın ortasına doğru gidip yüksek sesle kalabalığa sesleniyorum:

Ben: “Arkadaşlar lütfen sessiz olur musunuz, çok rica ediyorum. Dalga geçip eğlendiğiniz şeyin ne olduğunun farkında mısınız? Yeni yıl ritüelimiz yarım kaldı neden görmüyorsunuz? Susun  biraz da anlatsın neler olduğunu!”

2026 biraz öksürüyor, azıcık boğazını temizliyor ve başlıyor anlatmaya:

2026: “Evet, ben sırtımda heybemle geldim. Bütün hatalarınız bu heybede. Bütün çözmediğiniz sorunlar, dünden kalan yemekler, giymekte kararsız kaldığınız renkli tişörtler, enflasyon, ifade özgürlüğü… Hepsi ama hepsi bu heybede. Yani büyük küçük bütün sorunlar olmuş çorba, benim de sırtımda kambura dönmüş! ”

Ben: “Ee, ne demek istiyorsun?”

2026: “Geçen senelerde heybemi boşaltmam gerekiyordu, izin vermediniz. Heybemden attığım her yükle bir yaş gençleşir, aranıza yepyeni bebek yıl olarak gelirdim normalde. Ama sizin yüzünüzden heybede sorunlar birikti ve yıllardır gerçek yeni yıl gelemiyor! Ben de gördüğünüz gibi 24 yaşında, ruhu yaşlı, kamburu çıkmış; eski yıl ve yeni yıl arasında arafta kalmış bir ucubeye dönüştüm! “

Ben: “Peki bu durumu düzeltmek için bir yöntem var mı?”

2026’nın gözleri parlıyor…

2026: “Var tabii, her derdin bir çaresi var elbette. Heybemi hızla boşaltmama yardım ederseniz hepimiz kurtuluruz!”

Etraftaki kalabalık hayretler içinde ve çıt çıkarmadan bizi dinliyor şu an. O dalga geçen, adamsende’ci tavırları değişiyor gibi…

Kalabalıktan bir adam: “Nasıl boşaltacağız o heybeyi?”

2026: “Bu sihirli bir heybe biliyorsunuz. Herkesin bireysel dertleri karışık, onları küçük küçük atmaya kalksam çok uzun sürer. Bunun için aranızda birlik olup geçen senelerden kalan bireysel dertlerinize ortak bir isim bulun. Mesela deyin ki bana yönetici sorunu var. Benim sihirli heybede bu konudaki bütün sorunlar mıknatıs gibi birbirine çekilir, kocaman bir top olur. Ben de o topu, yani yönetici sorununu denize atarım. Her sorun topunu attığımda bir yaş daha gençleşirim. 24 tane sorunu bu şekilde top yapıp heybeden atabilirsek işte o zaman kurtuluruz. Yani o çocukluğunuzda hayal ettiğiniz gibi bebek yeni yıl olarak başlatırım 2026’yı…”

Kalabalıkta bir uğultu…  Hem umut, hem de bencillik yarışmakta…

Herkes birbirini kendi sorununun ne kadar önemli olduğu konusunda ikna etmeye çalışıyor.

Ben: “Bir saniye arkadaşlar, bu böyle olmaz. Belli başlı sorunları yazalım, oylama yapalım…” diyorum. Kabul ediliyor. Listeleri hazırlıyoruz, oylama yapılıyor ve 24 sorunu belirliyoruz.

Başlıyoruz bu yeni yıl görünümüne girememiş garibana dikte etmeye:

Kalabalık koro halinde: “ Kapanan fabrikalaarrr!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Kalabalık koro halinde: “ Yükselen döviz kuruuu!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Kalabalık koro halinde: “ Düşündüğünü söyleyememeee!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Kalabalık koro halinde: “ Maaaşlarrr!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Kalabalık koro halinde: “ Yapıyor olacağım, giriş yaptım diyenlerr!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Kalabalık koro halinde: “ Karanlık dizilerrrr!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Kalabalık koro halinde: Yağmayan kaarrr!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Ben: “Yaaa, inanamazsın ama şu an 01.01.2026 Saat:14:06 ve lapa lapa kar yağıyor!"

Çok şaşkınım, hemen bir mucize oldu. 

O halde ne duruyoruz yahu! Top yapıp atalım heybemizde ne varsa, kar yağsın be ya! Ohh yaa, biraz da tertemiz kar yağsın…




Devamını Oku

1 Eylül 2023 Cuma

Perde Açılmadı ve Olanlar Oldu!

Okumaya karar verenlere ön bilgi:

Benden okumaya alıştığınız mizah yazılarından değildir. Öylesine bir karalamadır. Bu yazıyı üzerinde önceden hiç düşünmeden ve başladıktan sonra hiç ara vermeden ve bittikten sonra üzerinde hiçbir kelime düzenlemesi yapmadan yazdım ve bitirip yayınladım. Bakalım ne diyeceksiniz, öptüm byee

Normal bir sabah gibi uyandı herkes. Ben de en normal sabahlar gibi uyandım. İnsan uyanınca ne yaparsa hepsini yaptım. Yorganı üzerimden attım, iki kolumu yana açarak şöyle bir gerindim. Ağzımdan garip sesler çıktı. Kalktım sonra. En normal sabahlar gibi perdeleri açmaya gittim. Çok basit bir ritüeldi bu. Önce perdeleri açacak, sonra pencereyi açacak, içeriye dolan taze havayı içime çektikten sonra mutfağa gidip çay koyacaktım. Elbette ki yumurta kaynatma cezveme de bir adet beyaz yumurta atacaktım, tabii ki yumurtayı yıkadıktan sonra. Neden? Çünkü son zamanlarda dışı kahverengi olan yumurtaların tadının kötü olduğu gibi bir sonuç çıkarmıştım kendimce. Yumurtayı yıkama ihtiyacımın yumurtanın rengiyle bir alakası yoktu. Evet bütün bunları yapacaktım.

Ayağıma sarı plastik terliklerimi geçirdim. Çok seviyorum kendilerini. Bazılarının tuvalet terliği dediği cinstenler, ama başka terlik olmuyor bana. İşte o çok sevdiğim, aslında çok da eskidiği için altının kayganlaşmaya başladığı sarı terliklerimi giydim. Salondaki pencereye yöneldim. Pencerenin sol tarafına yaklaştım. Çünkü perdeleri açmaya hep soldan başlardım. Perdeyi tuttum. Çekmek istedim sağa doğru. Perde gelmedi. Bir sıkışıklık olmuştur diye düşündüm. Tekrar çektim. Perde yine gelmedi. Herkesin yapacağı ilk hamleyi yaptım sonra. Pencerenin sağ tarafına yöneldim. Bunun için pencerenin önünde duran koltuğa biraz yapışmam gerekiyordu. Kollarım yeterince uzun olmadığı için kanepeye yapışmadan perdeye ulaşamazdım. Perdenin en sağ ucuna geldim. Sağ elimle perdeyi sola doğru çekmeye çalıştım. Perde hareket etmedi. Hem soldaki hem de sağdaki perde parçalarının hareket etmemesi, günlük rutine tersti. Olmaması gereken bir şeyler olmuştu demek. Ne yapacağımı bilemedim. Tuttum çekmeye çalıştım. Hayır, perdeler açılmıyordu. Madem perdeler açılmıyor, o zaman ben de kafamı perdenin altından sokar, pencereyi açar ve temiz havamı öyle alırım dedim. Kafamı perdenin altından sokmaya çalıştım. Hayır kafam da girmedi. Bu sorunu çözmek için herkes gibi internete başvurmaya karar verdim. Benim gibi başkalarının da perdeleri sıkışmış olabilirdi ve illa ki iyi niyetli birileri yardımcı olmak için bu sorunun çözümünü internete yazmış olabilirdi. İnternette ara motorunu açtım. O da nesi? Ben daha sorumu yazmadan kendiliğinden ana sayfada alt alta satırlar sıralanmıştı:

“Sabah kalktığınızda perdenizi açamadıysanız ne yapmalısınız?”

“Sıkışan perdeler nasıl açılır?”

Tam önüme çıkan ilk sayfayı açıp çözümü okuyacaktım ki kapı çaldı. Gittim açtım, bizim üst kattaki komşu gelmiş. Daha merhaba dememiştim ki şöyle konuştu:

“Perdelerim sıkıştı, bir türlü açamıyorum”    

“Ne tesadüf, benim de” dedim. Niye bu tesadüfe şaşırmadım bilmiyorum. “Tam da şimdi internetten çözüm arıyordum, istersen gel beraber bakalım” dedim. Sarı terliklerim ayağımdaydı. Plastik. Komşumun ayağında ise kösele terlikler vardı. Birlikte açtık önümüze çıkan ilk sayfayı, şöyle yazıyordu:

Sıkışan perdelerinizi açmanın tek yolu var, o da perdenin rengini değiştirmek. Çünkü perdeleriniz yıllardır aynı renkte olmaktan o kadar sıkılmışlar ki, çözümü sıkışmakta bulmuşlar. Belki siz de perdeler gibi sıkıştınız bu hayata. Renginizi değiştirin. Kremleri turuncuya dönüştürün, yeşiller mavi olsun. Göreceksiniz nasıl da düzelecek her şey”

Komşumla birbirimize baktık ve güldük. Bu yapay zekâ çözümleri bizimle dalga mı geçiyordu. Sessizce kaldık biraz. Sonra aniden komşum “Denemekten ne çıkar?” dedi. Bir an düşündüm, evet denemekten ne çıkardı.  Aceleyle yatak odasına gittim. Ayağımda sarı terlikler. Makyaj masama yöneldim. Kartonu güzel diye ojelerimi dizdiğim iç çamaşırı kutusundan yeşil olanını seçtim. Ayağımda sarı terliklerimle salona geri döndüm.


Oje şişesini şöyle bir çalkaladım. Katılaşan ojeler için sallamak iyi gelir çünkü. Kadim bir yöntemdir. Şöyle bir salladığım oje şişesinin fırçayı tutan sapını saat ibrelerinin tersi yönünde çevirerek açtım. Etrafa o çok sevdiğim koku yayıldı. Fırçayı iyice ojeye buladım. Sonra perdenin ve dolayısıyla odanın da en soluna gidip yaklaştım. Perdeye savurdum elimdeki fırçayı. Krem renginin üzerinde yeşil bir leke oluştu. İlk darbede sıçrayan yeşil lekeden damlacıklar aktı aşağıya doğru ve nefis bir şekil oluşmaya başladı kendiliğinden. Fırçayı şişeye daldırıp tekrar sıçrattım perdeye. Tekrar sıçrattım, sonra tekrar sıçrattım ve sonra tekrar sıçrattım! Komşum da ben de transa geçmiş gibiydik. Hayretler içinde izliyorduk. Perdede oluşan şekil gittikçe anlam kazanıyordu. Biz büyülenmiştik. Ayağımda sarı plastik terlikler… Sanki görünmeyen bir el vardı ve benim gelişigüzel fırlattığım oje sıvısını bir ressam gibi işliyordu. Böyle ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Perdede sevimli, insana benzeyen ama tam da insan olmayan bir şekil oluşmuştu. Komşumla aynı anda birbirimize baktık, sonra tekrar perdeye baktık. Evet, perde üzerinde yeşil renkli bir yaratık oluşmuştu. Sevimliydi de. Önce kaşları hareket etti. Ben sarı terliklerime baktım. Sonra göz kapağı oynadı. Sarı terliğim ayağımda biraz döner gibi oldu. Sonra dudakları oynadı. Komşumun kösele terliği ayağından fırladı. Sonra bir ses duydum:

“Merhaba demek yok mu?”

Komşuma döndüm. Sağ tarafımdaydı ve sesi çıkmıyordu. Sonra bir ses daha duydum:

“Siz demezseniz ben derim, Merhabaaa!”

Ses çok neşeliydi ve o kadar güzeldi ki, insanın o sesi kucaklayıp sarılası geliyordu. Sarı terliklerimden soldaki, ayağımda döner gibi oldu; düzelterek perdeye baktım.

“Sizi kurtarmaya geldim” dedi perdedeki o Şey. “Sakın telaşlanmayın, akışa bırakın” dedi. Ve sonra yavaşça perdeden sıyrılarak öne doğru bir adım attı.

“Şimdi açabilirsin” dedi.

“Neyi? “diye sordum.

“Perdelerini tabii ki, şapşal” dedi.

Evet, sorunum perdelerin sıkışması değil miydi? Yeşil arkadaşından ayrılan perdenin sol tarafına yöneldim, sağ elimle perde kanadını sağa doğru çektim, perde açılıyordu. Sonra camı açtım, sonra dışarıdan gelen taze havayı içime çektim. Sarı terliklerim yerli yerindeydi.

“Sen de git kendi perdelerini açabilirsin artık” dedi komşuma Yeşil Şey. Komşum dili tutulmuş gibi “Hıhı” deyip başını salladı ve kapıya yöneldi. Ayağında kösele terlikler.

Baş başa kalmıştık bu arkadaşla. Tatlı bir macera mı başlıyordu; yoksa başım derde mi girmişti diye düşünürken lafı ağzımdan aldı:

“Merak etme” dedi. “Bu sorunu herkes yaşıyor senin ülkende. Şu muhalefetin rengini değiştirirseniz bütün sorunlarınız aynı bu perdenin açılması gibi çözülecek” dedi. Afalladım. Terliklerime baktım telaşla. Kaygımı anlamış gibi devam etti: 



“Ayağındaki terliklerin rengini değiştirmene gerek yok, sadece muhalefete oje sıçrat yeter!” dedi.

Rahatladım, derin bir nefes aldım. Sarı terliklerim değişmeyecekti. Perdedeki Yeşil Şey'in dile gelmesine hiç de takılmadım.  İşte o gün ne oldu biliyor musunuz? Ülkenin dört bir yanında muhalefete oje fırlatma eylemleri başladı. Herkes; kadın erkek, çoluk çocuk demeden eline aldığı gibi ojeleri sokaklara döküldü!  En yakınlarındaki muhalefet parti binasına, muhalif görünen medyaya, sosyal medya fenomenlerine, bağımsızmış gibi görünen gazetecilere ve Gandi denilen o adama, o yerinden kalkmayan dinozorlara ve o ablaymış gibi davranan gaddar kadına ve o gözlüklü derinlik stratejistine ve her yere, ve her yere ojeler ojeler ojeler ojeler sıçratıldı! Karnaval ortamına döndü tüm ülke.

Ben mi, elbette ayağımda sarı plastik terlikler ve yanımda bana gülümseyen "Yeşil Şey" arkadaşla birlikte en önlerdeydim…

Sonrası, sonrası şairin dediği gibi;

"İyilik güzellik"

 


Devamını Oku

22 Nisan 2023 Cumartesi

DİYALOGLAR-1- Neden ayakkabıların ters yöne bakıyor?



Adam:
“Şu renklere bir bak! Masa örtüsündeki bordodan, giydiğin bluzdeki vişne çürüğüne; yer döşemesindeki gül kurusundan, ayağımdaki ayakkabının kızıl kahvesine kadar bak! Ama ne olur, bir kareye sığdır gördüklerini! Ayırmadan, bütüne bak!

Seninle yıllar önce düşünü kurduğumuz film karesi tam da böyle değil miydi?

Hatırlıyor musun, nasıl da konuşmuştuk detayları?

Böyle bir mutfakta bir akşam üstü, tam da ambiyansa uygun tondaki kırmızı şarabı açacaktık birlikte. Önce senin kadehini doldurmak isteyecektim. Şarabın kristal cama düşüşündeki şiiri görüp susacaktık bir süre. Sonra kendi kadehimi… Bir yerlerde Gabrielle Ferri, Remedios’u söyleyecekti. Biz duyacaktık. Penceremizin önünde coşkulu sardunyalarımız olacaktı.”   

Kadın: “Evet tam da o sahnedeyiz, ufak tefek farklılıklar olsa da, o ânı yaşamıyor muyuz? Neye takıldın anlamadım”

Adam: “Hayır. O sahne bu sahne olamaz! Resme yeniden bak! Şarap yok. Çay var. Hem zaten bardaklar da kristal değil. Çayın dökülme sesi yok. Üstüne üstlük, önce senin bardağını değil, kendiminkini doldurmuş olmalıyım, ki zaten içip bitirmişim çoktan. Elinde sigara var, ama ortada sigara paketi yok! Senin kafan karışmış!

Kadın: “Lütfen yazdığın senaryolarla hayatımızı birbirine karıştırma! Nereden çıkarıyorsun bütün bunları!”

Adam: “Masanın altına bak o halde, bana hak vereceksin.”

(Kadın masanın altına bakar ve susarak sigarasından bir nefes daha alır)

Adam: (Azıcık sinirli gibi, ama yine de sakin sesle)

“Yine göremedin. Sence çıkardığın ayakkabıların neden ters yönlere bakıyor?

Kadının yüzünden bir anlık bulut geçer, ne diyeceğini bilemez.

İçerideki televizyondan yüksek bir ses duyulur:

“Bizim damak tadımız değişti. Neden inek etinde ısrar ediyoruz ki! Koyun eti yememiz lazım; hem daha ucuz, hem de yağlı yağlı, mis gibi…"

Not: Foto alıntı Senaryonline

 https://www.instagram.com/p/CrGmJlNoT0S/



Devamını Oku

29 Aralık 2022 Perşembe

BU KARAKTER KİM - YAZI DİZİSİ -1

Haydi gelin hem yazı dizisi yapalım birlikte, hem de bir anlamda oyun oynayalım.  Şöyle efenim:

Varsayalım ki bir senaryo var. Bu senaryoda değişik karakterler var. Ben her yazıda bir karakteri ve başından geçenleri özet olarak anlatacağım. Yorumlarda da sizden bu karakterin kimliğini yazmanızı rica edeceğim. Mesela şöyle yazacaksınız:

Bu karakter 45 yaşında, sarı kısa saçlı bir kadın, adı Emine, şerefsizin önde gideni olur kendisi. Zaten çocukken mahallede “Yampiri Emine” lakabıyla bilinirdi ” gibi...

who is that

Haydi o zaman başlıyorum.

Bizim bu şahsiyet büyük bir şehirde doğmuş. 8 nüfuslu bir ailenin ortanca çocuklarından biri oluyor kendisi. Anne cahil, baba cahil. Kardeşlerin kimi ilkokul mezunu, kimi iteleye kakalaya liseyi zor bitirmiş. Bizimki (cinsiyetini siz biliyorsunuz) daha ortaokuldayken keşfettiği gönül işlerine bir takılmış ki, üniversite falan hak getire tabii ki! 

 Eh eli yüzü düzgün, boy pos da olunca sevgililerinden biriyle birlikte bir manken ajansına yazılmışlar. Efendim yok ayakkabı reklamı, yok gazoz reklamı derken boy boy fotoğrafları dergilerde çıkmaya başlamış mı. Yaşadıkları dönem itibariyle.

  ( hangi yıllar olduğunu siz biliyorsunuz) dergide  fotoğrafının çıkması, hele ki bir lise öğrencisi için mükemmel bir sınıf atlama aracı.

 Bu bizim şahsiyet, paranın kokusunu da alınca, liseden diplomayı kaptığı gibi terk eylemiş baba evini. Çok para kazanmamış belki ama; yemiş, içmiş, gezmiş. Partiler, diskolar, sahiller, plajlar… Bir gencin hayallerini süsleyen yaşam işte; daha iyisi Şam’da kayısı.

Elbette bir sürü sevgilisi olmuş ama içlerinden birine vurulmuş bizimki. Öyle bir aşk ki bu, platoniğin en dibi. Kendinden dokuz on yaş büyük olan bu insan, hem çapkın, hem de evli miymiş bir de! Al sana dizi konusu! Efendim bizimkinin yıllar sonra  kişiliğinin bir parçası haline gelen yalancılık huyu da  işte o zamanlarda başlamış. Abi- abla kategorisindeki bu insana aşkını ilan edememiş ama, yanından da uzaklaşamamış. Ne O’nunla, ne de O’nsuz hesabı… Aşkını içine gömüp takılmış bu insanın peşine! O da manken ya; bunlar o defile senin, bu defile benim gezmişler Balkanları, Avrupa’yı. Derken kader işte,  bizimki evlenmek zorunda kalmış bir başkasıyla.

 "Hayat ne kadar sürprizli, onlar ermiş muradına, mutlu son." diyeceksiniz şimdi. Acele etmeyin. Öyle olmuyor işte.


 Kader ağlarını bir ters bir düz örerken, maalesef ki bizim şaşkolozun  hayatı da savrulmuş bir o yana, bir bu yana.

Şöyle ki;

Bu platonik aşık olunan kişi mankenlikten istifa edip bir iş açmış. Bizimki durur mu, vın peşinden. Birlikte çalışmışlar, ihracat, ithalat işlerinde. Sonra gelsin paralar, gitsin paralar. Yatlar, katlar, lüks tatiller, dünya turları. Bitmiş mi? Tabii ki bitmemiş.

Tahmin edeceğiniz üzere her şey dört dörtlük ilerlerken afili bir iflas gelmiş. Neden? Çünkü aşık olduğu kişi meğer mafyanın tedarikçisiymiş. Mafya hesaplaşmasında para muslukları aniden kesilebilir bilirsiniz.  Ama film tabii ki burada da  bitmemiş. 

Sonunu beraber belirleyeceğiz, derin karakter analizleri yapacağız. İnsan dediğin öyle bir sayfada anlatılır mı?

Şimdi top sizde, haydi bakalım pamuk eller klavyelere…

Diyorum ki bu karakter kimdir, cinsiyeti nedir, yaşı kaçtır, adı nedir, akıbeti nedir. Yani demem o ki, bu karakterin eti bende, kemiği sizde. İçinizden ne geliyorsa yazın, hatta giydirin giydirebildiğiniz kadar. 

Bu iyiliğimi de unutmayın, bedavadan katarsis yaşatıyorum size 

Devamını Oku

18 Aralık 2022 Pazar

O Havuç Var Ya O Havuç!

18 Aralık geldi. Normalde yılın bu zamanında ben çoktan didik didik arayıp, bulabildiğim en simli, en kar manzaralı kartpostallarımı almış, son yıllarda kendi kendime ritüel haline getirdiğim yılbaşı tebriklerini yazmış ve hatta postalamıştım. Bu sene yapamadım, çünkü içimden gelmedi.

Ne mi oldu, bırakın yeni yıl heyecanını; içimdeki umudu, yaşama sevincini bile öldürdüler. Niye mi böyle oldu, nasıl anlatsam, inanır mısınız bilemem ama, özet geçeyim.

Bir havuç sebep oldu bütün bunlara!

Evet, her şey bir havucun intihar etmesiyle başladı. Nasıl mı? Toprağa ters gömdü kendini. Hoop, gitti.


Meğer bu havuç var ya bu havuç! Cezerye mafyasına kendini pazarlayıp almış mı önden çekleri! Bu da yetmezmiş gibi bütün kabzımallardan para da toplamış mı! Bir de gidip o çekleri tefecilere kırdırınca, al sana evlere şenlik havuçlu karnabahar yemeği! Daha kar yağmadan, kardan adamların burunları için kendini milyon kilo göstermiş ve düş satan masalcılara pazarlayıp toplamış paraları. Daha neler neler. Saça sürülen havuç suyu, saçları ömür boyu “havuç kafa” yapıyor diye Çocuklar Duymasın dizisinin senaristinden bile telif parası alıp marka tescili yaptırmış! Böylesi dolandırıcılık, yapay zekanın bile aklına gelmez! Türlü türlü senaryolarla paraları toplamış ve af buyurun cukkalamış! Artık nerelere harcadıysa, ya da kimleri zengin ettiyse bilinmez, misyonunu tamamlayıp kendini toprağa ters gömerek, hoop ortadan kaybolmuş. 

Şimdi siz en ukala tavrınızı takınarak bana “Bir havuç nasıl para işine bulaşır, saçmalama, insan mı ki bu?”  falan demeyin. Havuç deyip geçmeyin. Onun da bir iç dünyası var, hatta sadece havuçların yaşadığı bir dünya da var. Siz bilmiyorsunuz; kendinizi demokratik insan cumhuriyetinde yaşıyor zannederken, bütün sebzelerin ve de bilumum baharatların da kendilerine göre bir dünyaları olduğunu es geçiyorsunuz. Siz şimdi burada bu saçmalıkları okurken, mutfak dolabında ne entrikalar dönüyor, tencerede kaynayan havuçların piştikçe daha da canlanıp, bir adım sonrasında sizin bağırsaklarınızda ne devrimler planladıklarından haberiniz var mı? Yok tabii ki! Siyaset, seçim, geçim derken bilimi ve kurguyu ıskalıyorsunuz canım kardeşlerim benim.


 
Konuyu lütfen dağıttırmayın bana. Bu havuç var ya bu havuç, kankası pırasaya en büyük kazığı atmış da gitmiş. İyi niyetinden mi, havuca koşulsuz güveninden mi, yoksa saflığından mı, nedenini kimse bilemiyor ama sonuçta ortağı pırasa kalmış mı dağ gibi borcun altında tek başına! Buyurun buradan yakın canım kardeşlerim. Pırasa ne yapacağını şaşırmış tabii ki. Nasıl şaşırmasın; pırasa denilen nesnenin yapabileceği birkaç şey var bu dünyada. Kapasitesi belli. Ya zeytinyağlı soğuk yemek olur kendisinden, ya laz usulü yumurtalı pırasa olur. Eh çok zorlasa belki diyetisyen işi antin kuntin pırasalı yulaflı börek olur. Hepsi bu kadar! Peki siz söyleyin, ne yapsın bıyığı kendinden önde giden kabzımal reis bu saçaklı pırasayı! 

“Bak pırasa, gözünün yaşına bakmam! Bana mağdur edebiyatı yapma! Ya paramı getir, ya da git cezerye mafyasına bir yerlerden havuç bul! Yoksa, gerisini sen düşün! Aksi taktirde o saçaklarını bir bir yolar, yeşil yapraklarını ineklerin önüne atar, kalan köklerini de martini bardağına zeytin yerine doğrayıp, seni Sicilya mayfasının brunch menüsüne aperatif diye sunarım!” demiş...

Pırasanın bu düştüğü durum, dalga dalga yayıldı tabii ki camiada, bana da patladı, patlamaz mı! Nasıl patlamasın, benim hayatımda pırasa yok mu? Pırasanın düştüğü durumu es mi geçeyim! Hiçbir şey olmasa bile kesin bir şey oldu diye kendimi inandırıp, sonra da “Amaan bana ne ya, bundan sonraki hayatımda pırasa da olmayıversin!” mi diyeyim? "Pırasa gideer, ıspanak gelir!" mi diyeyim ne yapayım. O kendini çok akıllı sanan havucun yaptıkları yanına kar mı kalsın? 

Olay özetle böyle.

 İşte bu yüzden, sırf bu yüzden işte, bir türlü yeni yıl ruhunu yakalayamıyorum a dostlar! İçimde yanan mumun alevi söndü. Bulaşık deterjanının son damlası yanmış tavaya yetmez ya, işte  ruh halim tam da öye! Fabrika ayarlarıma geri dönmek isitiyorum artık, havuç sopanın götürdüğü mutluluğum geri gelsin kollarıma…

Devamını Oku

14 Mart 2021 Pazar

COVİD-16- Lulu Başkan’ın Şafetullah’ı!

Şatafatlı bir oda. Oymalı kakmalı bir koltukta Lulu Başkan oturuyor. Karşısında Şafetullah Türedi ayakta durmakta. Adı Şafetullah diye önyargı oluşturmasın kimse. Kendisi Harvard’da profesörken oğul Bush’a danışman olmak için Beyaz Saray’a transfer olmuş. Ama işte kader bu ya! Ani bir kariyer sıçramasıyla bir şekilde Lulu Başkan’ın yaverliğine terfi etmiş! Lulu, küçük bir ada ülkesi olan Lulistan’ın başkanı. Nedense Türkçe konuşuyorlar bu ülkede ama, inanın ki bizlerle uzaktan yakından hiç mi hiç alakaları yok! 

Lulu başkan Şafetullah Türedi’ye kısaca Şakir diyor. Niye mi? Koskocaman başkan nasıl uğraşsın “şe” harfiyle “fe“harfinin “tullah” haliyle! Sizinki de soru mu yani!  Şakir deyip geçecek elbette, daha ne yapsın!  

Diyaloğu kaçırıyoruz sizin bu gereksiz merakınız yüzünden! Ne konuşuyorlar bir bakalım:

“Oğlum Şakir, sana on beş gün süre! Al tepe tepe kullan. Ne yap ne et, bi şey uydur. Yok demokrasiydi, yok denetlemeydi, yok hesap vermekti, yok üst kuruldu yok alt kuruldu! Bütün bu zaman kaybettiren şeylerden kurtar beni! Artık yolumda taş, bana karşı çıkan baş istemiyorum!  

Lulistan dünyanın merkezi olacak! Zaman daralıyor! Kaldır önümdeki engelleri! Kaldırırken de öyle bir bahane bul ki, herkesin aklı başından gitsin. Kimse beni sorgulayamasın! Anladın mı Şakir!”

Şafetullah Türedi, nam-ı diğer Şakir Gariban, Şakir zavallı, Şakir perişan! Ne diyeceğini bilemez hallerde. İki elini ovuşturarak haşmetmeaplarının önünde ezim ezim eziliyor;

“Ama, sayın ve çok saygıdeğer Lulu başkanım, ben şimdi ne yapsam bilemedim ki…”

“Sus bre gafil! Bana laf salatasıyla gelme! Bak şimdi bir çarparsam iki de yerden yersin! Yapar mıyım?”

“Yaparsın Lulu Başkanım, yaparsın bilirim!”

Bütün bu konuşma sürerken, Şafetullah Türedi’nin Harvard günleri bir film şeridi gibi bile aklından geçemiyor artık! Çünkü çoktan devran dönmüş, bütün atlar kabak olmuş, külkedisi bile masaldan kaçmış!

Nitekim, ortamda şok etkisi sürmekte. Şafetullah yalvarıyor:

“Sayın ve çok saygıdeğer Lulu başkanım, ne olur dövmeyin beni!  Geçen seferki morluklar henüz geçmedi, mendeburlar beni sosyal medyada rezil ediyor! Tamam tamam ben bir şey düşüneceğim. Az müsaade, toplayayım bizim hacı hocaları, avukatları; muhtarlarla tüccarları; aracıları, bozacıları ve bir de şıracıları!

“Mühendis bozuntularıyla bilim adamlarını araya karıştırma sakın haa Şakir! Bak geçen de çağırdın okul arkadaşlarını falan, onların yüzünden başımıza gelmeyen kalmadı! Teoremdi, veriydi, formüldü, deneydi monşer monşer kafamızı ütülerler, uğraşamam onlarla!”

“Tamam Lulu Başkanım, siz hiç merak etmeyin. Okul arkadaşlarımın hepsini sildim defterden. Ben sizi üzer miyim!”

“Aferin Şakir, yeni bir uçağı hak ettin bak! Şu iş bir bitsin; sana zırhlı uçak alacağım söz, hem de hostlu hostesli!’

Yalayan Şafetullah 

Artık Şakir olmayı iyice özümseyen eski Şafetullah’ın yüzü kızarıyor:

“Yüce gönüllü Lulu Başkanımın hazinesine bereket! Ben hediye için değil, size layık olmak için çalışıyorum efendim!”

 Öyle dediğine bakmayın siz! Harvard’lı Şafetullah Şakir’in yüreği tabii ki pır pır ediyor hostlu hostesli uçağı duyunca!  

Bu konuşmanın üzerine hemen sarılıyor telefona. Günler geceler boyu tartışıyorlar ve nihayet çözüm bulunuyor!

Evet on sekiz senedir iyilik için bilim insanlarının üzerinde çalıştığı virüs çalınacak, ismine +1 eklenecek ve corona-19 olarak piyasaya çıkarılacak! İşte bu kadar! Sonrası zaten kendiliğinden gelir, gelmezse de de kervan yolda düzülür!

Lulu Başkan için ballı börek tatlısı bu çözüm! Daha ne olsun! Hem börek, hem de tatlı!

Projeye bayılıyor ve hemen emirleri ardı ardına yağdırmaya başlıyor:

-        Kapatın Lulistan’ın tüm limanlarını, artık başka adalara gitmek yasak!”

Hoop kapatır Şakir.

-        Saat dörtte evden çıkın, beşte eve girin!

Hoop bu da tamam! Bir saatte neler yapılmaz ki! İnsan olana çok bile!

-        Hafta sonları zencefilli gazoz, hafta içi kuyu suyu içilecek!

Herkesi alır mı kuyu kazma telaşı!

-        Öpüşmek yasak, bundan böyle kafalar tokuşturulacak!

Vatandaşın “Bir kere mi tokuştursak iki kere mi” sorularından Lulistan din işlerinin telefonları kilitlenir.

-        Tiyatora miyatora yok, herkes evinde dizi izlesin!

"Ohh mis gibi! Şakir kulunuz hemen ithal eder dost ülke Türkiye’den dizileri. Yarısı kahramanlık dizisi olacak elbette, çünkü milletimizin katarsise ihtiyacı var! Yarısı da romantik ve de ağlak olacak el mahkum! Özcan Deniz yarı yaşında kızla romans kahramanı olsun bir de! Bundan iyisi Lulistan’da kayısı! Komedi falan istemez, insanı yoldan çıkarır onlar! İzahı olmayan şeyin mizahı olur falan derler, evlerden ırak! Siz hiç merak etmeyin Lulu Başkanım. O iş bende!"

-        Belediyelerin yüzme havuzları virüs yayıyor! Derhal kapatın, parası olan beş yıldızlı otele gitsin, hemen kanun çıkar Şakir!

"Emriniz olur Lulu Başkanım!"

-        Virüs sahillerden yayılıyor, sahilde yürümek yasaklansın. Vatandaş yürüsün tabii, ama sadece işine gitmek için, sahile paralel sokaklardan yürüsünler!

"Hemen düzenliyorum Lulu Başkanım."

-        Barları kapat Şakir! Barlar hemen kapansın!

"Şimdi hallediyorum Lulucuğum!"

"   Nee Lulucuğum mu dedin sen! Ben sana toplum içinde böyle konuşma  demedim mi!"

"   Ağzımdan kaçtı Lulucuğum!"

"    Bak hala ne diyor!"

(Şakir ağlamaya başlar)

………………………..

Lulistan’da sıradan bir akşam daha bitmekte. Herkes evine gitsin, dağılın! Hey dağıl sen de blog okuruyum diye havalanma öyle ! Hem HES kodun var mı senin bakayım! Çağırırım Şakir’i bak!

***Görsel alıntıdır

 https://aumolc.wordpress.com/2019/11/18/sycophancy/

Devamını Oku

26 Aralık 2020 Cumartesi

KELİME OYUNU #4 – Yeşil-Şiir-Baharat-Yol-Sabah

Odun sobası kömürün alevinden kırmızıya dönmüş. Üzerinde çaydanlık fokur fokur kaynamakta. Evin en çalışkan, belki de en ezilen iki numaralı kız çocuğu, demliği mutfaktan getirip çaydanlığın üzerine oturtuyor. Arka planda tek kanallı televizyondan gelen türkünün sesi:

“Müdür Beyin yeşil kürküüü,

Yeni çıktı bu türküüü,

Müdür Bey izin verdiiii,

Söylenecek bu türkü de yanıyom ben…”

Ben de yanıyorum vallahi, hem de yürekten! Olanı biteni anlamaya çalışmaktan içim şişmiş! Sobanın yanına kıvrılıyorum, ki bu keyif Sultan Süleyman’da yok! Bir numaralı hayta oğlan, kucağında tarih kitabı ile sandalyede oturuyor. Evin külyutmaz babası yavaşça dolanıp kenardan, tam da hayta oğlanın arkasından kitaba eğiliyor. Bizim hayta anında kitabın kapağını kapatıyor, yüzünü bir heyecan kırmızılığı almış. Baba:

“Oğlum açsana kitabı bakalım hangi konuyu çalışıyorsun?”

“Aman baba ya, Selçuklular işte…”

“Aç da görelim”

Derken kitap haytanın kucağından yere düşüyor ve içine gizlediği Tommiks Teksas saçılıyor ortalığa.

“Anlat bakalım oğlum Teksaslı Selçuk ne yapmış?”

Baba sinirleniyor, bense gülümsüyorum bu olan bitene. Ama kim takar ki! Zaten beni kimse duymaz ki!

Havada pişmekte olan bulgur pilavının sarhoş edici kokusu…  Şiir gibi bir şeyin içindeyim adeta. O kadar kısa, o kadar derin ve bir o kadar da yok hükmünde…

Anne, ekoseli sofra bezini getirip yere seriyor. Sonra da tahta sofrayı koyuyor üzerine. Tabakları diziyor üç tane!  Bir bana koymuyor tabak, bir de kendisine. Anneler artıkları yer çünkü, görünmez çocuklar ise zaten yokturlar…

Ortada bulgur tenceresi, kenarda bir tas da erik hoşafı. Oturmuyorum sofraya. Edip Baba’nın “Çağrılmayan Yakup”u gibiyim. “Kurbağalara bakmaktan geliyorum..” diyesim geliyor, susuyorum.  Gözümden süzülen iki damla yaş… Biri yavaş yavaş kucağıma düşüyor. Diğerinden ağzımın içinde kekremsi, acı baharat  gibi bir tat kalıyor. Artık gitmeliyim diyorum, kaçmalıyım bu tuhaf sahneden. Oysa elim kolum bağlı. Zamanı gelmeden nereye kaçabilir ki insan!

Baba kalkıyor sofradan, hayta kalkıyor. İki numaralı kız çocuğu ortalığı topluyor, anne mutfakta tencerenin dibini sıyırarak karnını doyurmakta. Böylece bu yuva sahnesi de sisler içinde kayboluyor. Olması gerektiği gibi…  Ben mi, ben zaten yokum ki!

Yine sabah olacak, görünmez çocuklar yine yollara düşecekler birer birer. Müdür beyin yeşil kürkü unutulacak, tommiks teksaslar nostalji olacak. Ben yine en sıcak sobaların kenarında kendime kıvrılarak Sultan Süleyman konforu yaşayacağım.

Zaten aile dediğin nedir? Nihayetinde herkes kendine kıvrılır, herkes kendine sarılır. Mutlu çocukların ülkesi çoook uzak diyarlardadır…

 

NOT :

Kelime oyunu etkinliğini sevgili Deep organize ediyor. Bu haftanın kelimelerini Benhnf Blog a seçti. 

 ***GÖRSEL https://society6.com/product/sad-one-so-alone_print sitesinden alıntıdır.

 

Devamını Oku