maske etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
maske etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2020 Pazar

Corona-10-Pandemi Günlerinde Tekstil Firması Çalışanı Gözünden Bir Şeyler...

En son ağustos ayında yazmışım. O günden bugüne neler oldu neler, maydanozlu köfteler…  

Mart ayında herkes koronadan korkarken, bütün işyerleri bir bir kapanırken, biz yani tekstil sektörü çalışanlarının çoğu cengaver gibi işe gitmeye devam ettik. Sokağa çıkma yasakları döneminde özel izinlerimiz vardı sağlık bakanlığından. Hey gidi hey! Yolda polis çevirince kırmızı naylon dosyayla taşıdığımız izinlerimizi gösterip havalı havalı boş sokakların tadını çıkarıyorduk. Şimdilerde en iyi ihtimalle 78 dakikada gittiğimiz işe, o zamanlar 20 dakikada gitme rekoru kırmışlığımız bile var.  Hem de E-5’den!

 Çünkü o dönem markaların siparişleri aniden kesilmiş, çoğu tekstil firması gibi biz de ayakta kalmak için eskiden hiç bilmediğimiz maske, tulum ve medikal önlük işlerine girmek zorunda kalmıştık. Halen de o işler devam ediyor. Sekiz ay öncesinde  meltblown, spunbond nedir bilmezken, şimdi üç katlı cerrahi maskeleri uzaktan gördüğümüzde bile kalitesini anlar hale geldik. Ne değişim ama…

İlk zamanlar maskelerde tel bile yoktu. O furyada bizim gibi en doğrusunu yapmak için olayı öğrenmeye uğraşan, araştıran, akreditasyon laboratuvarlarından onay almaya çalışan, sağlık bakanlığı havuzuna girmeye uğraşan firmalar değil de, merdiven altı üretim yapan küçük atölyeler vurdu voliyi. Normalde "full ultrasonik" makinelerde el değmeden üretilmesi gereken maskeleri pis koşullarda dikişle yaptılar! Üstelik basit bir dikiş operasyonunu fahiş fiyatlara satan “cahil ama kurnaz” atölye sahipleri, bir ay içinde altlarına son model cipleri çekip sınıf atladı!. Bir dönem” bavul ticareti yapıyoruz” diye Rus pazarına çöp gönderen kurnazlar vardı ya o hesap… Bizim gibi pek çok firma serbest bölgeden bile ihracat izni alamazken bu adamlar, bu pis maskelerin -artık arkalarında nasıl  dayıları varsa-  Avrupa’ya konteynır konteynır ihracatını yaptı!. Neyse ki olayın ilk şoku atlatıldı ve Avrupa ülkeleri standartları sorgulamaya ve malları geri göndermeye başladı da, bu adamların önü biraz kesildi! Ama ne milyonlar döndü o havuzda, akıllara zarar! Fırsatçılar iş başındaydı anlayacağınız. Birileri ölümle pençeleşirken, birileri de bu sayede cebini dolduruyordu vicdansızca.

 İlk zamanlar Sağlık Bakanlığının Ushaş adlı kuruluşu, maske ve tulumları belirli fiyata satın alacağını söyledi ve ihracatı yasakladı. Düşününce bu mantıklı geliyordu sanki kulağa.  Ülkenin ihtiyacı varken niye ihracat yapılsın! Seferberlik bir nevi… Ama sonuçta ortaya çıkan tablo farklı oldu ne yazık ki.

 Bizim gibi ayakta kalmaya çalışan tekstil firmaları bu gelişmeye umut bağladı. Malzeme ve makineye yatırım yapıp milyon adet üretime başladık. Öyle ya, devlet kuruluşu ile sözleşme yapılmıştı! O dönem hiç unutmuyorum; iç piyasada maske satışı yasaktı, insanlar maske bulamıyordu ama biz ülke olarak İngiltere’ye Amerika’ya oraya buraya medikal malzeme yardımı yapıyorduk! Bu da tarihin tozlu sayfalarında kayıtlara geçecek elbette!

İlk bir iki sevkiyatta Ushaş aracılığı ile üretici firmalara ödeme yapan devlet, aniden karar değiştirdi. Basında cılız bir iki haberle geçiştirilen değişiklik şöyleydi:

 Artık USHAŞ bu işlere karışmayacak. DMO, yani devlet malzeme ofisi devreye girecekti. İyi güzel! Ama değişiklik bununla  da kalmadı. Artık devlet, medikal malzemeye para ödemeyecekti! Devlete hibe vermek zorundaydık ürettiğimiz ürünlerden.! Peki ama nasıl olacaktı bu iş! Devlet hibe karşılığı ihracat izni veriyordu. Yani bir maske devlete ver, üç tane ihracat yap! 1 tulum devlete ver, üç tane sen ihracat yap!

Peki ya ihracat müşterisini nereden bulacaktık! Üstelik hibe maliyeti, dünyadaki rekabet gücümüzü de zora sokmuyor muydu! Devlet ihracata izin vermediği dönemde uluslararası piyasalar kendi dengesini çoktan bulmuştu! Portekiz, Bulgaristan, Çin milyon milyon adetleri üretip dünyaya sevk etmeye başlamıştı zaten. Geçmiş olsun! Tekstil firmaları yeni bir darbe yedi böylece.

 Eğer başta ihracatın önü kapatılmamış olsaydı,  ülkenin cari açığına büyük katkı sunacak kadar çok maske, tulum önlük siparişi vardı Avrupa ve Amerika’dan… Ne yazık ki süreç iyi yönetilemedi ve bu fırsat kaçmış oldu.   

Peki ya bizim gibi orta ölçekli firmaların Ushaş'a satmak için ürettiği stoklar ne olacaktı? İhracat müşterisi olmayanlar ne yapacaktı? Zararına, maliyet fiyatına kapattı büyük firmalar bu ürünleri. Büyük balık küçük balığı her zamanki gibi yuttu sizin anlayacağınız! 

İşte bu dönem sayesinde, kapitalizmin bildiğim ama pek de karşılaşmadığım diğer bir yüzünü daha yakından tanıma olanağı buldum.

 GÜNÜMÜZ KAPİTALİZMİNDE ÜRETEN DEĞİL, ARAYA GİREN KAZANIYOR!

 Ya nasıl anlatsam, senaryo yazsam iki sezonluk dizi olur bildiklerim!

 Kuyumcular, kumaşın ke’sinden anlamayan inşaatçılar, hemen hemen herkes bu işe soyundu son dönem. Biri bir bağlantı kuruyor yurt dışıyla, o bağlantıyı kuran kişiyle imalatçı arasına abartmıyorum on kişi falan giriyor. Mafya kılıklı adamlar mı dersiniz kimler kimler! Haberlerde gözünüze çarpmıştır belki, maske üreticileri- satıcıları birbirlerini vurdu silahlarla! Öyle böyle değil!

Takım elbiseli, bürokratik dille konuşan, "arkam sağlam" diyen adamlar mı dersiniz, Nato’dan 50 milyar adet maske siparişi aldım diyenler mi dersiniz, kimler kimler…  Bu aracı adamların durumu inanılır gibi değil! Birini tanıştırıyor, ve o tanıştırdığı adamın aldığı nefesten bile komisyon almaya çalışıyor. Aman Allahım bir görseniz! Bu arada malzeme fiyatları herhalde otuz kat falan artmıştır! Nasıl bir kontrolsüzlük, nasıl bir iğrençlik! Bunun adı tabii ki " SERBEST PİYASA EKONOMİSİ" 

Kime ne kazık atıyorsan serbestsin canım kardeşim, hodri meydan!

Sonuç olarak demem o ki, üreten insanlar, işçiler, kobiler bu dönem çok yara aldı. Ama araya girenler, dayısı olanlar, gücü elinde tutanlar, karar verenler öyle kazandı ki!  Tarihe "PANDEMİ ZENGİNLERİ" olarak geçecek bunlar! Birileri elbet yazacak bu dönem yaşananları!

Yani "Batı Yakasında Değişen Pek Bİr Şey Yok" demek istedim ama diyemiyorum sevgili dostlar! Öyle değişiyor ki her şey!

Öyle böyle değil...

Devamını Oku

23 Eylül 2015 Çarşamba

GERÇEĞİN YÜZÜ - 1

Gerçekten çok büyük bir sahneydi. Perde neredeydi, açıkçası ben göremedim. Oysa bordo veya mor renkte kadifeden perdenin yavaş yavaş açılmasını bile hayal etmiştim. Hatta üste doğru mu açılmalı, yoksa yanlara doğru mu açılmalıyı test de etmiştim düşümün güçlü dünyasında..  Ama, sanırım biraz hayal kırıklığı olacaktı benim için. Zira perde merde yoktu bu sahnede...

Neyse, oyuncular teker teker sahneye gelmeye başladılar. Önce bir adam girdi. Simsiyah takım elbisesi tam da üzerine uygundu, belli ki özel olarak dikilmişti. Beyaz gömleği ve yeşil kravatı vardı. Kravatı ipekliydi, anlarım ben; aynı renkten mendille süslemişlerdi ceketinin üst cebini. Herşey normal gibiydi ama bir tuhaflık vardı yine de. Önce algılayamadım, sonra birden farkına vardım; adamın yüzü yoktu ki!

Hayır maske falan takmamıştı, adam bildiğiniz yüzsüzdü! Nasıl anlatabilirim ki size bu durumu, daha önce hiç böyle bir şeye tanık olmamıştım! Binbir türlü maske gördüm; ne bileyim hırsız maskesi, balo maskesi, gülen surat maskesi, süper kahraman maskesi, palyaço maskesi... Ama hiç böyle bir maske görmemiştim. Hem nasıl bu kadar gerçekçi olabilirdi ki! Zira ikinci sırada oturuyordum, sahneye çok yakındım, ve gerçekten de şok geçiriyordum sanırım. Çünkü adam sahiden de yüzsüzdü!


Seyircilerin bir kısmı durumu anladı benim gibi. Önce büyük bir sessizlik oldu salonda, sonra ufak ufak fısıldaşmalar başladı. Yanımdakileri duydum:

       - Metin, gördün mü, adamın yüzü yok!
       - Of saçmalama Birgül ya, hiç öyle şey olur mu!
       - İyi de sen hiç böyle maske gördün mü?
       - Makyajdır o, plastik makyaj; sus da oyunu izleyelim!
       - Bir kere de bana inansan ya Metin!

Arkadan da benzer konuşmalar geliyordu. Birisi “adamın gerçekten yüzü yok!” diyordu, öbürü de “saçmalama, amma hayalcisin!” gibi bir azarla karşısındakini susturuyordu. Derken derken salonda acayip bir uğultu oldu. Bu arada sahnedeki adam çok yüksek bir sesle aniden bağırdı:

      - KESİN SESİNİZİ!!!

Biz, yani seyirciler birden afalladık! İçimizden bazıları “ne kadar da interaktif oyun, iyi ki gelmişiz!” memnuniyetini yaşıyordu muhtemelen; ama ne yalan söyleyeyim, ben onlardan değildim. İçim ürperdi, neye uğradığımı şaşırdım. “Bu bir oyun, evet bu sadece bir oyun!” diye kendimi sakinleştirmeye çalıştım.

Buz gibi bir rüzgar esmişti salonda, bütün gözler yüzsüz adamın üzerindeydi. Elleri göğsünde çapraz bağlanmış, yüksek sahneden bize bakıyordu. Birden konuşmaya devam etti:

    - Siz kendinizi ne sanıyorsunuz, buraya sadece beni izlemeye ve talimatlarımı yerine getirmeye geldiniz! Oyun boyunca salonda çıt çıkarsa, gerisini siz düşünün! Daha doğrusu olacakları hayal bile edemezsiniz!

Yine afalladık bütün izleyiciler olarak, gerilimin dozu iyice artıyordu. Arkalardan davudi bir ses yükseldi:

     -Ben para verip bilet aldım, geldim oyun izleyip hoşça vakit geçireyim diye. Sen ne diyorsun orada yüzsüz adam! Verin paramı geriye, izlemiyorum sizin oyununuzu!

Yüzsüz adam sahnenin sağına doğru bir el işareti yaptı, oradan iki tane koruma görevlisi çıktı. Gözlerinde siyah gözlükler, ellerinde telsiz, ceplerinde silahlarla koşarak  adamın yanına gittiler, koluna girdiler. Davudi sesli adamı yaka paça salondan çıkarmaya çalıştılar. Adam direniyordu:

     - Bırakın ulan beni, siz benim kim olduğumu biliyor musunuz? Zindan ederim size dünyayı, ne yapıyorsunuz, bırakın ulan kolumu!



Biz seyirciler neye uğradığımızı şaşırmıştık. Zira içimizden bazıları muhtemelen hâlâ “Ne kadar interaktif bir oyun, aksiyon da var, iyi ki gelmişim!” diye düşünüyor olabilirdi, ama dedim ya ben öyle düşünmüyordum. Çünkü adamın yüzü gerçekten de yoktu! Davudi sesli adamı yaka paça dışarıya çıkardılar. 100 kişilik salonda sadece 1 sandalye boşalmıştı. Ne önemi vardı ki bunun, belki o davudi sesli adam da oyuncuydu, kesin öyleydi...

Sahnedeki yüzsüz adam ayakta dikilmeye devam ediyordu. Derken sahneye başka bir adam daha geldi. Bu adam, ilk yüzsüz adam gibi siyah değil lacivert bir takım elbise giymişti, kravatı kırmızıydı, ceket cebinde mendil de yoktu. Bu adamın da hemen suratına baktım. Yüzü olmadığı gibi, kafasında da bir delik vardı. Bu deliğin içinden bağırsak gibi bir şey sarkıyordu. Gözlerimi ovuşturup bir daha baktım, evet bildiğimiz bağırsaktı sarkan!  Özür dilerim durumu idrak edebilmeniz için söylemek zorundayım, midenizi bulandırmak istemem ama o bağırsakların içi olması gereken dolgu malzemesiyle doluydu. Gördüm çünkü, akan damlaları da gördüm... Adamın yüzü olmadığı gibi bence beyni de maalesef (.)ok doluydu! 

 Off nasıl bir oyuna gelmiştim böyle! Aksiyonu severim bir yere kadar ama gerilimi asla! Çıksam gitsem mi diye düşündüm. Açıkçası cesaret edemedim. Zira ya o davudi sesli adam oyuncu değilse!

Yapılacak en iyi şey,  yüzsüz kafasının içinden bağırsaklar sarkan adamla  sadece yüzsüz adamın neler yapacağını biraz daha bekleyip görmekti. Zaten başka çarem mi vardı?

Tam bu sırada bir ses geldi yan taraftan. Evet davudi sesli adamın sesiydi bu, adam bağırıyordu, işkence edilen bir adam sesiyle bağırıyordu hem de! Bu arada sahnedeki birinci yüzsüz adamla ikinci yüzsüz ve kafatasından bağırsak sarkan adam pis pis, hani derler ya bıyık altından gülüyorlardı. Yanımdakine baktım, öbür yanımdakine baktım, arkama döndüm hafifçe, kimsede bir tepki yoktu. Adeta hipnotize olmuş gibi herkes sahneye kilitlenmiş öylece bakıyordu. Tam da ne yapacağımı şaşırmışken arkadan tiz bir kadın sesi yükseldi:

         -  Siz ne yaptığınızı zannediyorsunuz, yan taraftan adamın çığlıkları yükseliyor, bu ne biçim bir oyun!

Yüzsüz adam sırıtarak alaylı bir sesle kadına yanıt verdi:

     - Ne o beğenemedin mi? Sen ne bekliyordun, müzikli bir kumpanya mı?

Kadın yanıtladı:

       -Ne biçim konuşuyorsun sen be, azıcık saygılı olsana yüzsüz adam!

Yüzsüz adam tahmin edeceğiniz gibi yine korumalarına bir el kol hareketi yaptı, sağdan koşuşturan gözlüklü, siyah takım elbiseli, ellerinde telsizler ve ceplerinden sarkan silahlarıyla korumalar aynı davudi sesli adama yaptıkları gibi bu kez de tiz sesli kadını yaka paça dışarıya çıkardılar. Salondaki boş sandalye sayısı sadece ikiydi, bundan ne çıkardı ki!


.......




Devamını Oku