kent bilinci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kent bilinci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ocak 2016 Cuma

İzmir mi İstanbul mu?

Geçen hafta İzmir'e gittim, oldukça maceralı gidişimin detaylarını son yazımı okuyanlar biliyor. İzmir benim için hep özeldir, hep Türkiye'nin Avrupası derim İzmir için ama, bu sefer cidden iliklerime kadar hissettim bu durumu. Neden derseniz, İstanbul gittikçe Avrupa kenti olmaktan uzaklaştığı için olabilir mi acaba? Vaktiniz varsa madde madde anlatayım düşündüklerimi

1- İstanbul'un kalabalığı gülümseme sınırını aştı! Darısı elbette İzmir'e değil!
Eskiden olsa, İstanbul çok kalabalık diyenlere gülüp geçerdim. “İnsan alışıyor kalabalığa, sakinlik ne kadar banal!” şeklinde mesnetsiz savunmalarım bile olurdu. Yok bu sefer öyle demeyeceğim. *Bir gazete Tüik araştırmasını yayınlamış. Buna göre İstanbul, Türkiye'nin toplam nüfusunun %18,5'unu barındırıyormuş. Yapılan çalışma sonucu çıkan rakamlar cidden ürkütücü. Her gün yaklaşık 801 kişi İstanbul nüfusuna ekleniyormuş! İyi de her gün 801 kişilik ilave oksijen mi veriliyor bu şehre, her gün 801 kişilik ilave iş olanağı mı açılıyor, her gün 801 kişilik ilave yeşil alan mı ekleniyor? Her gün 801 kişiye yeter mi bilmem ama bu şehirde en çok yapılan şey beton beton evler! Her yer inşaat sahası mübarek. Üçüncü köprüyle övünüyorlar ya, pardon o köprü kaç tane 801 kişiye yarayacak?

**İstanbul'un nüfusu 2015'de yaklaşık 14.561.865 kişiymiş, İzmir'inse 4.154.203. “İyi de yüzölçümüne de bak!” diyeceksiniz biliyorum ben sizi. Ona da bakarız efendim, mühendis kafası var ne de olsa, merak etmeyin analiz yapmak bizim işimiz... (Off bu kötü söylemin esprisi bile nasıl da itici, şöyle mi demeliydim yoksa “Analiz yapmayı sizden öğrenecek değiliz!” Tabii ki öyle bir şey demem, diyemem, çok ayıp!) Konuya dönelim, dersimiz coğrafyaydı. Denizi doldurup yüzölçümünü büyütmüşler ve sonuç İstanbul için 5461 km², İzmir içinse 12.007 km².
Doğrusunu isterseniz yazıdan koptum, saatlerdir Google'da yüzölçümler arasında geziyorum. Yüzölçüm büyüklüğü açısından  81 il içinde İzmir 22. sırada, İstanbul ise 64. sırada yer alıyormuş!

İzmir'i sevmemek ne mümkün!
Küçücük bir kutuya sıkıştırılan, üst üste atılmış karıncalar gibiymişiz İstanbul'da, sayılar öyle gösteriyor. Yani kaba hesapla nüfusu yüzeye bölersek, 14.561.865/5461 = 2666 ve 4.154.203/12007= 345. Sonuç sürpriz değil, metrekareye İstanbul'da 2.66 kişi düşerken; İzmir'de ise 0.3 kişi düşüyor. Ben sayıları sevdiğim için böyle basit bir hesap yaptım. Ama buna da gerek yok, yaşananlar ortada! 
Kalabalıktan uçağı neredeyse kaçırıyor olduğumu yazmıştım biliyorsunuz.. İzmir'e indim, havaalanı bomboş, etrafta koşturan insan yok, birbirine çarpanlar yok. Hal böyle olunca hizmet kalitesi de yükseliyor doğal olarak. İstanbul'da bir görevliye soru sormaya kalksanız, aristokrat bir aileden gelmiyorsa, -ki genelde gelmiyor!-  asık suratla geçiştirir, çoğunlukla sizi duymazdan gelir; bezmiştir zaten. Metrekareye 3 kişi düşüyor kolay mı, hangi birine cevap versin! Hiç bu açıdan düşünmemiştim kalabalığın etkisini, yazarken aklıma geliyor. Avrupa'da nüfus az deniyor ya hep (bu konuyu araştıramadım kusuruma bakmayın), kimbilir hizmet kalitesi ne kadar artıyordur! Bize ne onlardan, yaşlı onların nüfusu! Yurdumda her aile üç çocuk, üç de yetmez beş çocuk yapmaya devam etsin, yaşayıp gidiyoruz işte kardeş kardeş demek isterdim ama, ne yaşamak kaldı, ne de kardeşlik!

Aslında mesele sadece kalabalık da değil! Direkt iyi planlama, iyi yönetim ve yaşayanların kent kültürünü özümseme meselesi. Şehir planlaması iyi yapılsa, inşaatlar yapılırken yeşil alanların kişi başına oranı korunsa, her semtte kocaman parklar olsa, demir ağlarla örülmüş olsa kentin herbir yeri (dünyanın ikinci metrosu İstanbul'daymış diye övünüyoruz, keşke 141 yıl önce Karaköy ile Beyoğlu arasında Fransız bir mühendisin yaptığı dünyanın ikinci metrosunu bugüne dek geliştirebilseymişiz!) Olmamış işte ne diyelim! O kadar yönetim gelmiş gitmiş, kimsenin aklına şu şehre metro yapalım demek gelmemiş. Nüfusun bu kadar artacağını mı düşünemediler, “ne gerek var canım!” mı dediler, “hele sonra yaparız, acelesi ne?” mi dediler biz bilemeyiz tabii ki. Ama şu var ki modern bir kentte yaşamak benim, sizin, herkesin en doğal hakkı ve bunun için modern beyinler gerekiyor.
İzmir'de metroya hem sabah, hem de iş çıkış saatinde bindim, insanlar üst üste değillerdi, çoğunluk oturabiliyordu. İnsanlar üstüme üstüme gelmeyince derinden ve huzurla “oh be!” diyebildim.
2- İzmir'in insanı hâlâ nazik! İstanbul'da hoyratlık moda!
Taksiye bindim, “buyurun hanımefendi” dediler, “kısa mesafe olabilir gideceğim yer, şehrin yerlisi değilim” dediğimde “sorun değil” diyerek 5 liralık mesafeye güleryüzle bıraktılar. İstanbul'da olsa nasıl da söylenir taksiciler! Sokakta hiç tanımadığım bir kadınla göz göze geldiğimde gülümsedik birbirimize modern insanlar olarak. Metroda olması gerektiği gibi yaşlılara ve engellilere yer veriliyordu. İstanbul'da değil yer vermek, çoğunluk uyuma numarası yapar, yürürken omuz atar, yüksek sesle konuşup başkalarını rahatsız eder. Metroda telefonla konuşan en az 4 kişi gördüm, hepsi de kısık sesle konuşuyordu. Ben alışkın değilim buna, İstanbul'da yüksek ses kanıksanmış çünkü.  Hem metroda, hem de dolmuşta kitap okuyanlar çoğunluktaydı, ne kadar önemli bir ayrıntı! İnanır mısınız Bornova-Karşıyaka dolmuşuna bindim iki kez, ikisinde de şoför kısık sesle dinliyordu müziğini, arabesk değildi zaten, bildiğiniz türküydü, hem de güzel olanlardan. Bir de bizim Pendik-Kadıköy dolmuşlarını düşünün, içiniz dışınıza çıkar, arabeskten boğulacak gibi olursunuz! İzmir'de korna sesi duymadım desem yeridir, çünkü telaş yok, hayat yavaş akıyor. Dolayısıyla yeşil yanar yanmaz öndekini taciz etmek için kornaya basmıyor insanlar. İşte buna nezaket deniyor, İstanbul'un bazı semtlerinde geçerli olan, gerisinde ise nazik olmanın neredeyse suç işlemekle eşdeğer sayılayacağı bir yüce kavram!
İşte modern metro!
3- İzmir'in sokakları geniş, ferah; her evin önünde ağaç var!
Tabii ben Bostanlı - Girne Caddesi - Aksoy'daydım hep. Çünkü seviyorum oraları. Caddeler geniş, kaldırımlar alçak; karşıdan karşıya geçmek için iğrenç üst geçitlerden geçmek zorunda değilsiniz. Adım başı turunç, limon ve adını bilmediğim ağaçlar var. İstanbul'da öyle mi? Anadolu yakasında, Kadıköyümde bir nebze olsa ağaç var yine de, ya karşısı? Yüksek binaların plansızca dikildiği bir çöle döndürdüler canım İstanbul'u! İnşaat en kolay rant şekli çünkü, dik binayı kap parayı, bul karayı sat dünyayı! O eskinin nakış nakış işlenen yalılarını, ahşap binalarını, taş evlerini acımasızca yıkıp pis ve çirkin ucubik yapılarla doldurmuşlar ve doldurmaya devam ediyorlar. Avrupalılar salak çünkü, bu kadar rant varken hâlâ Ortaçağ'dan kalan yapıları koruyorlar! Alemin en akıllıları bizleriz, çevre bakanımız beton dökme makinesinin sesine aşık olduğunu söylüyordu unuttunuz mu... Neyse sinirlenmeyeyim devam edeyim.

4- Karşıyakalı estetiğe önem veriyor!
Çöp kutularını suni çim malzemesi ile kaplamışlar, ne kadar temiz ve ne kadar hoş göründü gözüme. İki gün boyunca sürekli dolaştım; ne yerlerde sigara izmariti gördüm, ne ağzına kadar dolmuş ve yanlara taşmış çöp kutuları gördüm, ne de kıyıda köşede atık gördüm. Herşey olması gereken gibiydi, gerçekten kendimi bambaşka bir ülkede gibi hissettim. Zaten Kadıköyümden çıkamayışım da bundandır. Kadıköy biraz İzmir'dir çünkü gözümde.

İşte çöp kutusu, işte estetik!

5- Adım başı lokanta, restoran yok!
Bence bu güzel bir şey, insan dışarıya çıkınca sadece yemek yemez. Parka gider, sahile iner, çay içer, yürüyüş yapar. İstanbul'da öyle mi ya, her yer yemekçi, her yer pis pis kokuyor!

Tabii ki boyoz yemeden dönmedim:)
6-Kültür-sanat meselesi
İşte İzmir'in sınıfta kaldığı tek nokta bu. Bizim Kadıköyde hele son dönemlerde neredeyse adım başı bir tiyatro sahnesi var, Kadıköy Belediyemiz çoğu bedava olan şahane etkinlikler düzenliyor, yetişemediklerim olsa da, en azından kültür sanata doyacağımı biliyorum İstanbul'da. İzmir'de sanmıyorum böyle olsun. Yanlış biliyorsam lütfen İzmirli dostlar yorumlarını belirtsin...

7-Hayat İstanbul'dan daha ucuz İzmir'de!
1000 lira kira vererek oturacağınız 3+1 ev için İstanbul'da merkezden ve denizden uzaklaşmanız gerekir, ama İzmir'de öyle mi? 1000 lira kira vererek Karşıyaka'da, güzel bir evde oturabilirsiniz. Başka şeylerin fiyatı nedir bilmiyorum, ama ev kirası iyi bir kriter bence karşılaştırma yapmak için...

Uzun bir yazı oldu farkındayım ama, dediğim gibi bu sefer İzmir'i başka türlü sevdim ben. Keşke yurdumun her ili İzmir gibi olsa, olabilse! Ama gönlünde yatan aslan nedir diye sorsanız, kalbim Ege'de kalsa da galiba ille de Kadıköy derim... En azından şimdi böyle, ilerisini kim bilebilir...
Sevgiyle ve sağlıcakla kalın, gidiyorum bugünlük...


KAYNAKLAR:
*http://www.gazetevatan.com/istanbul-un-nufusu-ayda-24-bin-kisi-artiyor-815424-yasam/
**http://www.nufusu.com/il/istanbul-nufusu
***http://www.gazetevatan.com/istanbul-un-yuzolcumu-buyudu-711476-yasam/
****https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0zmir
*****http://www.mynak.com/forum/illerin-yuzolcumleri-illerin-buyuklukleri-ne-kadar


Devamını Oku

9 Mart 2014 Pazar

Acelem var, kentim beni bekliyor!

Acelem var, birazdan mahallemize dikilecek ağaçların manolya mı yoksa akasya mı olacağına karar vermek için halk oylamasına katılacağım. Bizim mahallede alışkanlıktır bu, önce sorunları akşamları kurulan halk meclisinde konuşur, enine boyuna tartışırız. Sonrasında da oylama yaparız. Mesela geçen hafta her kapının önünde çiçekler olması gerektiği konusunu tartışmıştık, oy birliğiyle sonuca vardık. Mahalleyi görseniz cıvıl cıvıl bu aralar. Herkeste bir telaş, bir telaş! Güller, papatyalar, krizantemler havalarda uçuşuyor. Ee hafiften hava atma yarışı var elbette. Herkes kendi kapısının önü daha güzel olsun istiyor. Tatlı telaşlar bunlar canım bir şey olmaz..

mutlu sehir
görsel web'den alıntıdır.
Madem bu güne kadar koruyamamışız, bari asıllarına uygun taklitlerini yapalım projesi başladı biliyorsunuz. Bizim mahallede seksenlerden sonra yapılan o ucube apartman müsveddelerini birer birer elden geçiriyor belediye. Süslü cumbalar ekleniyor bazılarına, taştan dekorlarla, heykellerle bezeniyor o çirkin binalar. Gözümüz gönlümüz açıldı, ne güzel oldu!  Artık yeni yapılacak binalarda şehir estetiği ön plana çıkarılacakmış, belediyeden bedava mimar desteği olacakmış diye duydum. Bir de yeni yapılacak her binanın önünde küçük de olsa bahçe zorunluluğu geliyormuş. İçim kıpır kıpır, meyve ağaçlarımız da olacak artık desenize, çocuklar bahçeden erik koparma zevkini yaşayacaklar..

"Sen de kafayı estetiğe takmışsın, diğer sorunları ne yapacağız?" demeyin işte. Azıcık dinleyin; ne bu telaş, bu acelecilik, bu ön yargılı haller?  Sokak çocuğu diye bir kavram kalmadı artık biliyorsunuz. Belediyenin “şefkat evleri”nde hepsi cicili bicili odalarında gönüllü anneleriyle mutlu mesut yaşayıp okullarına gidiyorlar. Bu şefkat evlerinden her mahallede olduğu için bizler de sık sık ziyaretlerine gidip sosyalleşmelerine katkıda bulunuyoruz çocukların. Şefkat evlerinin yaşlılar için olanları da var elbette. Seksenlik janti delikanlılarla yetmişlik zarif hanımların bazen tiyatro, sanat müziği gibi etkinlikleri oluyor, mahallece gidiyoruz elbette. Hayat hiç de kötü değil dostlar, içim nasıl da kıpır kıpır bir görseniz!

İnsan yaşadığı yere benzer, o yerin suyuna, o yerin toprağına!” demiş ya Edip Cansever, bizler de yaşadığımız semtin güleç yansımalarını yaşıyoruz bu günlerde.. Yoo hayal falan gördüğüm yok, hem niye bana inanmıyorsunuz ki?

benim sehrim
görsel, web'den alıntıdır
Elektriğe, suya, ısınmaya elbette para vermiyoruz. Bu nasıl bir soru böyle? Belediyeler ne için var, bizlere hizmet etmek için değil mi? Nasıl çözdüler bu işi orasını bilemem, teknik adam değilim neticede. Ama her evin çatısına kocaman güneş panelleri kurdurduklarını biliyorum. Sıcak suyumuz çatıdan geliyor, evlerdeki kaloriferler de bu sıcak suyla çalışıyor. Kışın güneşsiz günlerde  çöplerden ürettikleri enerjiyi devreye sokuyorlarmış sanırım. Çevreye zarar veren nükleermiş hesmiş, adı bile geçmiyor tabii! Yahu o sizin dediğiniz bilinçsiz insanların nesli tükenmiş, telaşlanmayın bir daha geri gelemezler. Ne de çok korku salmışlar öyle içinize, vah vah size!


Kaldırım diye bir şey yok elbette. Bebekli anneleri, tekerlekli sandalyedekileri, yaşlıları düşünmeyecek de kendisini mi düşünecek belediye; ya siz de cidden ne acayip sorular soruyorsunuz böyle anlamadım gitti! Süslü ağaççıklarla ayrılmış yaya yolları ve araba yolları, elbette yayalar için bir kaç metrede bir oturma bankları var, bankların yanında küçük kitap kutuları da var tabii.. Dinlenirken gazetenizi, kitabınızı o kutulardan alıp okuyor, tekrar yerine koyuyorsunuz. Abartılacak bir şey değil bu niye şaşırıyorsunuz ki! Sosyal hakların olduğu bir ülkede yaşıyoruz, geçim derdi olan insan kalmadı, e hırsızlık da bitti gibi bir şey. Niye çalsınlar kitapları, gerçekten sizde gördüğüm bu paranoyak haller beni rahatsız etmeye başladı. Lütfen biraz sakin olur musunuz?

Toplu taşıma hem konforlu hem de bedava olunca sattılar tabii arabalarını, şehir merkezlerinde oturanlar. Çok akıllıca değil mi bu yaptıkları? Evden çıkıyorsunuz, bir kaç adım atıyorsunuz metro durağı, onun ilerisinde tramvay durağı, tekneler, vapurlar vızır vızır.. Beyefendi görünümlü şoförlerin- kaptanların kullandığı bu vasıtalarda mis gibi parfüm kokuyor, internet var, içecek otomatları var, oturacak yer zaten hep var.. Hem de  güneş enerjisiyle çalıştıkları için ne sesleri var ne de pislikleri. Eskiden şehir içinde milyon dolarlık arazi arabalarıyla gezen görgüsüz zenginler artık o devasa arabalarını kullanmaya utanır hale geldiler. Zaten sıkıysa toplu taşıma kullanmasınlar, bir referanduma bakar iş. Öyle parası olanın borusunun öttüğü günler geride kaldı çoktan.. Siz gerçi bana uzaylıymışım gibi bakıyorsunuz ama yalan söylemiyorum, bütün bunlar gerçek. Hal böyle olunca trafik sorunu kendiliğinden çözüldü tabii. Trafik sorununun öyle üçüncü köprü, beşinci köprü ile çözülmeyeceğini anladı akıllı belediyeler. Köprü yapmakla çözülmüyordu ki sorun, mesele kişisel araba sayısını azaltmaktı, evet ya bu kadar basitti işte..
Şimdi görseniz, şehrin bir ucundan öbür ucuna yarım saatte ulaşılabiliyor. Gürültü yok, pislik yok, ya var ya cidden sanki nüfusu azalmış bir Avrupa kentinde yaşıyor gibiyim..

iste benim kentim
görseli web'den alıntıdır.

Bana öyle kaçıkmışım gibi bakmayın. Gidiyorum ben, dedim ya mahallede manolya mı akasya mı  dikilsin referandumu var. Daha anlatacak çok şey vardı aslında ama siz bana inanmadınız ki!

30 martta ne mi yapacağım, ilahi sürahi! Bana bu saçma espriyi yaptırdınız ya çok yaşayın e mi, size de iyi pazarlar ☺ 
Devamını Oku

13 Kasım 2013 Çarşamba

Temiz bir kent için ispiyoncular olsun razıyım!

          Bu sabah, sokaktan gelen gürültüyle cama çıktım. Bir de baktım ki belediyenin bir tankeri gelmiş, basınçlı su ile sokakları temizliyor.. Öylece seyrettim bir süre. Suyun basıncı ile bütün toz, çamur halinde akıp gidiyordu. Yerlerdeki sigara izmaritleri, çöpler, kağıtlar da bana mısın demiyordu suyun muhteşem kaldırma gücüne karşı..
                                                                                 
Belediyeyi takdir ederken çok da mutlu oldum gördüğüm bu manzara karşısında ne yalan söyleyeyim. Keşke dedim kendi kendime, keşke sokaklar hep böyle tertemiz olsa, tertemiz kalsa.. Ama ne mümkün, her ne kadar evlerimizde çok temiz olduğumuzu iddia etsek de; şehrimizi, sokaklarımızı temiz tutma bilincimiz maalesef yok.. Pırıl pırıl arabasının camını açıp kül tablasını sokağa boşaltan adam görmediniz mi hiç.. Elindeki sigarasını sokağa atmaktan utanmayan, dahası sokağa afedersiniz tüküren, elindeki boş kutuyu fırlatıp atan...
Neden diye düşündüm daha sonra.. Temiz olduğunu iddia eden, muhtemelen de evlerinde temiz olan bu insanlar neden sokağa özen göstermezler?

                        Kentimize aidiyet hissediyor muyuz?

Bence bunun en önemli nedeni, sokağı, yaşadığı semti, yaşadığı şehri sahiplenememe duygusu olsa gerek.. Bilemiyorum, belki de İstanbul'da yaşayan çoğu kişi, mecburiyetten, ekmek kavgasından burada.. Dolayısıyla da sevmiyor bu kenti.. Bir gün kendi memleketlerine dönecek olmanın hayaliyle yaşıyorlar demek ki, belki de hınçları var bu kente.. Yoksa, insan sevdiği bir yeri kirletir mi? Benim aklım hayalim almıyor başka türlüsünü..
Dikkat edin, yaşlılar çok daha fazla sahiplenirler sokakları ve kenti.. Mesela bizim mahallede çok ama çok yaşlı bir teyze var; her sabah hiç üşenmeden sadece kapısının önünü değil, kapısının önündeki yolu da süpürüyor büyük bir özenle.. Çünkü bu semtte öleceğinin farkında, kimbilir belki de ben böyle düşünüyorum..

Ben mesela, İstanbul'lu değilim köken olarak. Ama kentin sorunlarını göz ardı etmeyecek kadar, güzelliklerini görecek kadar, onu yok edenlere karşı duracak kadar da İstanbul'luyum aynı zamanda.. Çünkü ben bu kenti seviyorum..  Belediyenin uygulamalarını takip ederim sosyal medyadan elimden geldiğince, gördüğüm aksaklıklar için iletişime geçerim mutlaka.. Şimdi yiğidi öldürüp hakkını yememek lazım.. Ne zaman Kadıköy Belediyesi'nin mavi masasına başvursam, çok hızlı dönüşler almışımdır.. Bir şikayetimle tehlikeli bir kavşağa trafik lambası yapmışlardır, sokağımıza ağaç istiyorum talebimle midir bilmem ama caddemize manolya ağaçları dikmişlerdir, apartmanların içine konan geri dönüşüm kutularını bir hafta boşaltmadılar diye ettiğim şikayete bin bir özür dilemişlerdir.. Sonuç olarak yaşadığım semti seviyorum ve belediyeyi de takipteyim her sorumlu vatandaşın yapması gereken gibi.. 

                                  Neden sokaklarımızı pisletiyoruz? 

Şimdi dönüp dolaşıp yine eğitim ve bilinç meselesine geleceğim.. Kent kültürü, eğitimsiz insanların içselleştireceği bir kavram değil.. Eğitim gerçekten de şart! Şimdi belki de içinizden bazıları diyecek ki, çevre bilinci, doğa sevgisi karnı tok olanların işidir, insanlar ekmek derdindeyken sokakların temizliğini mi düşünecekler? Düşünecekler tabii ki efendim, bu işin zengini yoksulu olur mu? Sokakları temiz tutmanın parayla ne ilgisi var?  Nasıl ki  evlerinin pencere önlerine teneke yağ kutularında da olsa sardunyalar dikip nefes almaya çalışıyorlarsa, kentin temizliğini de düşünecekler.. Kaldı ki arabalarından sokağa çöp fırlatanlar yoksul mu? Bunu neden mi söylüyorum, sosyalist olduğunu söyleyen bir çok arkadaşımdan, çevre güzelliği, temizliği konusunu ne zaman açsam, konuyu aşağılayan yorumlar alıyorum da ondan.. İşin kötü tarafı ise bu arkadaşlarımın hepsi üniversite mezunu, okuyan, araştıran tipler.. Evet kendileri sokağa çöp atmıyorlar ama, atanları da cidden görmezlikten geliyorlar.. Varsa yoksa sınıf gözlüğü onlar için, beni de kent duyarlılıklarım yüzünden eleştirirler çoğu kez.. İyi de devrim hayalini kurarken kentimiz elden giderse ya! 
Televizyonlarda çeşitli bakanlıkların bilinçlendirme videolarını görürsünüz, sigara hakkında, vergi ödeme hakkında..vs. Bilemiyorum belki de  ben hiç denk gelmedim, ama bir tane bile şehri temiz tutmakla ilgili videoya rastlamadım.. Kocaman reklam panolarının bir tanesinde bile " yerlere çöp atmayınız" ibaresi görmedim.. Yeni nesil çevreci yetişiyor Allahtan, peki ya eski nesil ne olacak? Evlerinin bütün pisliğini dışarıya atan, sözümona kentte yaşayıp da bunun sorumluluklarını  bilmeyenler ne olacak?

                                  İspiyoncu vatandaşlar olsun istiyorum..

İsviçre'de yaşayan bir arkadaşım var, O anlatmıştı.. Bizde daha yeni yeni uygulamaya başlanan atıkların geri dönüşümüne onlar yıllar öncesinde başlamışlar.. Her çöp çeşidi için değişik renkte torbalar kullanılıyormuş. Örnek veriyorum, cam şişeler kırmızı torbada, kağıtlar mavi torbada gibi.. Bizim arkadaş da öğrenciyken tam da izne gelmek üzereymiş ve alelacele bütün çöpleri siyah torbaya doldurup bırakmış.. İzin bitip de İsviçre'ye döndükten bir ay kadar sonra bir posta notu almış.. Belediyeden çöpleri tek torbaya doldurduğu için yazılmış bir ceza pusulasıymış bu, kanıt da varmış üstelik.. Karşı komşusu fotoğrafını çekip şikayet etmiş çünkü belediyeye.. Şimdi belki de bu size psikopatça geliyor, ama ben temizlik ve geri dönüşüm konusunda böylesi cezalar olsun istiyorum gerçekten de .. Şimdi diyeceksiniz ki, size gıcık kapan komşular hemen şikayete başlarlar.. Hayır, İsviçre'deki gibi kanıtlı şikayetler kaale alınsın.. Birisi yere çöp mü atıyor, fotoğrafı çekilsin, belediyeye şikayet edilsin.. Ödesin bir kaç yüz lira, bizim insanımız ancak böyle akıllanır çünkü diye düşünüyorum..

                               Çözüm önerilerim..

 Psikopatça gibi görünen ama oldukça işlevsel olacağını düşündüğüm çözüm önerileri geliyor aklıma.. 
 Her sokakta vardır bütün gün  cam kenarında oturup kimin evine kim geldi, sokakta neler oluyor diye bakan meraklı kişiler..  Mesela bunlar, belediyenin gönüllü temizlik ajanları olsunlar.. Kim sokağa çöp atıyor, kim yere izmarit atıyor fotoğraflayıp belediyeye bildirsinler.. Her fotoğraf karşılığında alacakları  2-3  TL için  bu işi yapacak binlerce gönüllü çıkacaktır eminim.. Hem herkesin mahremiyetiyle ilgili dedikodu üreteceklerine topluma faydalı bir iş de yapmış olurlar..

Diğer çözüm önerimse, trafik polisi gibi temizlik  ve çevre polisleri olsun mesela.. Sokağa çöp atanlara anında ceza kessinler. Ağaç kesenlere, çimlere basanlara, çiçekleri koparanlara  "toma" değil de "doğa" aracından tazyikli su sıksınlar.. Kestikleri ağacın, kopardıkları çiçeğin yerine yenisini dikene kadar bu suçluların başında beklesinler.. 

Geri dönüşüm çöpüyle evsel atığı karıştıranların 3 gün suları kesilsin.. Bakalım bir daha yapacaklar mı?

Televizyonlarda haber bulamayınca araya  mutlaka bir alkollü sürücü hikayesi sıkıştırılır bilirsiniz.. Her haber programında bir tane "çevre temizliği suçu işleyen kişi görüntüsü" zorunlu hale getirilsin mesela.. 70 milyona rezil olsun bu insanlar, bakalım ne olur o zaman? Temizlik suçu göstermeyen kanallara RTÜK, günde yarım saat çevre belgeseli gösterme cezası versin hatta, ya da daha kötüsü o gün hiç reklam yayınlayamasınlar!

Psikopatlık bu ya, herkesin kapısının önündeki kaldırıma bir tane çiçek saksısı koyma zorunluluğu olsun.. Evinin önünde çiçek saksısı olmayanların  interneti kesilsin bir hafta.. Sosyal medya olmayınca mecburen çiçek sulamak zorunda kalsınlar sıkıntıdan..

Ayda bir pazar günü, sokak temizliği günü ilan edilsin.. Belediye ekipleri, semt sakinleri hep birlikte sabunlu sularla sokakları yıkasınlar .. Hem mahallede komşuluk ilişkileri gelişir, hem de çevre güzelleşir fena mı? Bu etkinlik yapılmadan önce belediye ekipleri sokaktaki sakinlerin listelerini alsınlar muhtardan, yoklama yapılsın.. Mazeret bildirmeden temizliğe katılmayanlara ise ceza verilsin. 15 gün içinde en yakın çocuk bakım evine ziyarete gitme zorunlulukları olsun örneğin..

Denize çöp atanlar, çöpü denizden dalarak çıkarmak zorunda kalsınlar..

Yere çöp atanlar, bir hafta toplu taşımadan yararlanamasın.. Otobüse binip kent kartını okutmak isteyince "bu kişi yere çöp attı, bakın bakın, işte şu kartını okutan adam" gibi otomatik bir ses  yayınlansın mesela...
Ne bileyim işte, içlerinden  bir tanesi Taksim'de sallandırılmasın elbette ama, bıktırıcı, korkutucu cezalar olsun..

Elbette sadece cezalar değil, ödüller de olsun.. En temiz sokak yarışması, en güzel çiçekli pencere yarışması, en bilinçli vatandaş yarışması olsun mesela, güzel ödüller verilsin..
Bir bakayım dedim var mı böyle şeyler, bakın varmış!



Demem o ki, ben gerçekten de temiz bir kentte, temiz bir dünyada yaşamak istiyorum.. Ruhu temiz insanlardan geçtim; bari sokaklarımız, suyumuz, denizimiz temiz olsun.. Çok mu şey istiyorum..
 Sahi sizin önerileriniz nedir bu konuda, çok da merak ediyorum..

Temiz bir dünyada, her zamanki gibi sevgiyle kalın diyorum..


Devamını Oku