Ahmet Ümit ile söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Ümit ile söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ocak 2014 Salı

Ahmet Ümit Söyleşisi-2 / Edebiyata bakış açısı

Ahmet Ümit'in doyumsuz söyleşisine kaldığımız yerden hızımızı kesmeden devam edelim, birinci bölümü okumayanları önce Ahmet Ümit Söyleşisi-1 yazısına  alalım ki kaçırmasınlar ..
Yazı dizimizin bu ikinci bölümünde de araya hiç girmeden Ahmet Ümit'in sözcükleriyle devam etmek istiyorum.

Ahmet Ümit ile edebiyata kısa bir yolculuk

Çok etkilendiğim sabit bir başucu kitabım olmadı. Bir dönem Tevrat'tı, bir dönem Kuran'dı, bir dönem İncil, bir dönem 1001 Gece Masalları, bir dönem Memleketimden İnsan Manzaraları. Ama şuna inanır ve hissederim:

Bence başından beri bütün yazarlar aynı kitabı yazıyorlar.

Bildiğimiz ilk destan, Mezopotamya'da yazılmış olan Gılgamış Destanı'dır. Gılgamış'tan günümüze dek sözlü ve yazılı ne kadar edebi eser üretilmişse, yani masallar, efsaneler, şiirler, romanlar, tiyatro oyunları, denemeler; hepsinde aynı şey anlatılıyor. Bu anlatılan şeyse şu:
HAYAT NEDİR, BİZ NİYE VARIZ, BİZİM HAYATLA İLİŞKİMİZ NEDİR?
Ve edebi eserlerin derdi tüm bu sorulara yanıt vermek de değildir.
17-18 yaşlarındayken bu soruları bana sorsanız yanıtlarını biliyordum, o kadar da emindim ki! Ama artık bilmiyorum. Bu sorularun yanıtlarını bilmediğim için de edebi eserle bilimsel eserin, dinsel eserin farklı olacağını düşünüyorum. Edebi eserler hep bir belirsizliğin üzerinde yükselirler.
Neden?
Belirsizlik derken neyi kastettiğimi açıklamak isterim size.

Homeros'un yerine koyalım kendimizi.,

Homeros neyi anlatıyor? İlyada'yı anlatıyor. Yunanlılar gelmişler, Truva şehrini kuşatmışlar. Burada bir şehir var, şehirde savaş var. Kuşatılmış bir şehir, savaşan insanlar var. Bir yanda aşk var, Truvalı Helen, bir yanda politik çıkarlar var, bir yanda tanrılar var. O dönemin dini anlayışı Zeus. Fakat dikkat ederseniz Homeros, Yunanlılar haklı veya Troyalılar haklı demez, asla!
Savaş doğru ya da yanlış da demez. Anlattığı şey, savaşın insanlar üzerindeki etkisidir.
Sadece savaşın değil, aşkın insanlar üzerindeki etkisidir.
Aşk müthiş bir şeydir demez.. Bir yandan Paris'le Truvalı Helen'in aşkını anlatır ve biz “Ah, ne kadar güzel aşk” deriz.
Öte yandan aşkın yıkıcılığını da anlatır.


Beyoğlu'nun en guzel abisi
Bence yazar – edebiyattan söz ediyorum- olguların insan yazgısı üzerindeki etkilerini anlatır.
Olgu derken, aşktan söz ediyorum, savaştan söz ediyorum; politikayı, dini, depremi kastediyorum. Yani ne varsa... Bir olgu olacak ve bu olgu doğru mu yanlış mıdan çok o olgunun karakter üzerindeki etkilerini anlatacaktır yazar. Yani örneğin olgu İslam Dini ise, yazarın endişesi İslam Dininin doğru ya da yanlış olması değildir. İslam Dininden ortaya çıkarak, o karakter üzerindeki etkilerini anlatacaktır. O yüzden yazar, bazı şeyleri belirsiz bırakacaktır. Kime bırakacaktır? Okura elbette.
Okur bu karakteri okuduğunda o karakterle özdeşleşecek, o karakterle içiçe geçecek, kendini o karakterin yerine koyacaktır.
Buradan da şöyle bir yere varılır. Okurun karakterle yüzleşmesi demek, aynaya bakması demektir. O aynada bir okur olarak o karakterden yola çıkarak kendi ruhunuzu hissedeceksiniz.

Bir edebiyat eserinin iyi olup olmadığının kriteri bana göre şudur:

Bir eseri okurken su gibi akıp gidiyorsa, bu, o eserin iyi olduğunu göstermez. Çünkü bazıları da akıp gitmeyen eserleri okumayı sevebilir.
Eserin çok güzel bir dili olması da onu iyi bir edebiyat eseri yapmaz.
Karakterlerin iyi anlatılması da bana göre o eserin iyi olduğunu göstermez. Ama siz, bir eseri okuduğunuzda:
Buradaki karakter gibiyim ben ya, bende bir aşağılık taraf var. Bir kere benim gibi zayıf. Şu yalan söyleme huyumdan bir türlü vaz geçemedim. Bu kıskançlıktan kurtulmam gerekir.” gibi şeyleri söylemeye başlıyorsanız, o eser size bunları itiraf ettiriyorsa, veyahut:
Ya ben ne fedakar bir insanım ya, geçen ne iyi yaptım o arkadaşım için, bak bu da yapmış!" dedirtiyor ise, bence o eser başarılı bir eserdir.
İşte bu yüzden ben, Dan Brown, Grangé gibi yazarların eserlerini çok beğenmiyorum. Çok güzel hikaye anlatıyorlar, merakla okuyoruz ama duygusal olarak bir yüzleşme, bir alt üst oluş, bir kendinizle karşılaşma yaşamıyorsunuz bu yazarları okurken. Burada iyi veya kötü tanımlamasını kullanmadık dikkat ederseniz. Bana göre diyorum, çünkü sanat çok subjektif bir şeydir. Ve sanatın tanımı çok zor yapılır.

Edebiyatın tanımı aşkın tanımı gibidir!

Edebiyat nedir demek, aşk nedir demek gibidir. Tarif edemezsiniz. Aşk hakkında bir sürü şey söyleyebilirsiniz. Ustalar sayfalarca yazmışlar. Biri dört cilt Anna Karanina'yı yazmış, öteki Madam Bovary'yi yazmış. Aşk nedir dendiğinde çok genel şeyler söyleyebiliriz. Mesela “imkansızı ümit etmek” deriz. Bir insanın şahsında o insana iyiyi, güzeli, kahramanı, etkileyiciliği yani her şeyi ona yüklemektir deriz.
Böyle bir şey olmaz ki, gerçekçi değil! O adama da yazık, kadına da yazık. Önce böyle her şeyi yükle, sonra da “umduğum gibi çıkmadı” de.. Böyle bir şey yok ki! Sanat da böyledir.
Tabii ki şöyle bir tarif de yapabiliriz:
Bir konuyu, bir düşünceyi, güzel Türkçemizi kullanarak bir kurgu içinde anlatma sanatına edebiyat denir” diyebiliriz.
Böyle bir tanıma edebiyat dersinde geçer not verirler. Bunu yapan binlerce eser vardır ama çoğu edebiyat değildir. Edebiyat değildir deme hakkım yok elbette, zaten kimsenin böyle bir hakkı yok. En büyük eleştirmenlerin bile hakkı yok. Çünkü Jules Verne yaşarken kendisini Fransız Akademisi'ne almamışlardı. O adamların hiç birini tanımıyoruz ama Jules Verne'i hepimiz biliyoruz.
Cervantes, Don Kişot'u yazarken “bu aptal hikayeyi niye yazıyorum ben” diyordu, “kendini şövalye zanneden bu salak kahramanı yazacağıma şiir yazmalıyım” diyordu, şiirlerinin hiç birini hatırlamıyoruz bugün. Yine Conan Doyle, yarattığı Sherlock Holmes'den nefret ediyordu, “ben büyük romanların yazarıyım, böyle bir dedektifle ne işim olur” dedi ve öldürdü kahramanını.
Öyküde ölüm raporu verilmediği için millet yazıhanesini bastı hatta!

Yani “iyi edebiyat nedir?” sorusunun yanıtı, ZAMANA DİRENEN METİNLERDİR!

Eğer 50 yıl sonra, 100 yıl sonra da okunursam bu demektir ki Ahmet Ümit iyi yazarmış. Yoksa bugün kitaplarımın 500.000 adet satması, birçok dile çevrilmesi, filmlerinin yapılması, ödüller alması – Nobel de olabilir– benim iyi bir yazar olduğumu göstermez. Bugün bu anlaşılmaz, sizin çocuklarınız, torunlarınız okuduğunda, “oo benim babaannem tanışmış bile” derlerse ben iyi yazar olabilirim, bunu asla bilemeyeceğim.
Ama ben şu anda çok mutluyum. Şöyle de olabilirdi:
Ben yazıyorum, kimse beni okumuyor, kimse beni okumadığı için giderek hırçınlaşıyorum, çok okunan yazarlardan nefret ediyorum, okur salak beni anlamıyor diyorum, böyle biri de olabilirdim. Bir yandan gündüzleri bir yerlerde çalışıp yokluk içinde akşamları yazmaya da uğraşabilirdim. İyi ki de böyle değilim.
Böyle bir sürü insan var ve aralarında gerçekten çok iyi yazarlar var. Biraz önce söylediğim gibi okunuyor olmak, ilgi görüyor olmak iyi bir yazar olduğum anlamına gelmiyor.

Sevdiğim işi yapıyorum, iyi de para kazanıyorum

Büyük ilgi görüyorum, büyük alkış var, gittiğim her yerde insanlar el üstünde tutuyorlar. Mesela bir lokantaya gitmişsem hemen bir yer bulunuyor, şahane bir şey. Mesela geçenlerde Konya'ya gitmiştim, normal bir oda ayırtmıştım otelde. Otel görevlisi “Aaa orası olmaz!” dedi ve bana otelin suitini verdi. Masaya oturuyorum şarabın en iyisi geliyor. Uçağa biniyorum, hostesler tanıyor, “Ahmet Bey, paltonuzu oraya koymayın verin biz içeriye asalım” diyorlar. Pilot, “buyrun kokpitten bakın” diyor. Bunun gibi çok güzel yanları var.
Bundan daha güzel bir şey olabilir mi? İmza günlerinde bir sürü insan fotoğraf çektirmek için kuyruğa giriyor. Şahane yani.. Bu kısmı çok güzel ama burada bir de tehlike var:

Sanatta değerli olan şey, biricik yani “unique” olmaktır.

Mesela Picasso, 20. yüzyılın en önemli ressamıdır. Neden? Çünkü kübist resimler yapmıştır. İstese klasik resimler yapamaz mıydı? Yaptı, önce onu yaptı. Sanatta mesele özgün olmaktır. Sizden önce yapılanlardan farklı bir şeyler yapmanız lazım. Ancak o zaman gerçek sanatçı olabilirsiniz. Zamana karşı kalıcı olmak dedik ya, işte o kalıcılığı böyle sağlayabilirsiniz.
Agatha Christie gibi yazarsam bunun hiçbir kıymeti olmaz. Kadın zaten en güzelini yazmış. Conan Doyle gibi yazarsam bunun da bir anlamı yok. Ben, Ahmet Ümit gibi yazmalıyım ve benim özel bir bakışım olması gerekir. Olaylara farklı bir bakış açısıyla bakmamdan kaynaklanan farklı bir üslupla eserlerimi oluşturmam lazım. Öncelikle kendi kültürüm olması lazım.
Mesela Peyami Safa, Cingöz Recai diye bir karakter yarattı, bildiğiniz Arsen Lüpen! Kemal Tahir daha berbatını yaptı, Mayk Hammer'i birebir yazdı. Taklitlerle bir yere gidilmez. Zaten onlar da bunu biliyorlardı. Her ikisi de gerçekten çok büyük yazarlardır.

Devamı gelecek ......
------------------------
Evdeyazar'ı notu: Bir sonraki bölümde edebiyatla ilgili yine çok ilginç ve bana göre çok değerli olan  notları paylaşacağım sizlerle, umarım beğenerek okuyorsunuzdur...












Devamını Oku

27 Ocak 2014 Pazartesi

Ahmet Ümit Söyleşisi-1 / Yazma Serüvenine nasıl başladı?

Hani bazı insanlar vardır, saatlerce konuşsa da dikkatiniz hiç dağılmadan keyifle dinlersiniz. Engin birikimleri vardır, müthiş bir anlatı yetenekleri vardır, yormayan yumuşak ses tonları vardır. İşte Ahmet Ümit tam da böyle bir kategoride yer aldı benim için. Bumerang'ın Hürriyet Gazetesinde düzenlediği etkinlik 2 saat sürdü, 15 saat daha sürseydi de keyifle dinlerdim inanın bu müthiş söz ustasını..
O kadar dolu dolu, o kadar ders alınası konulara değindi ki, ben hiç araya girmeden, kaydedebildiğim her şeyi size aktarmak istiyorum. Zira eğer içinizde benim gibi bir gün roman yazma hayali kuranlarınız varsa, satır aralarında fark edeceğiniz mesajlar eminim sizleri de heyecanlandıracaktır.
Fazla da merakta bırakmayayım sizleri. İçten gülümsemeleri ve nazik konukseverlikleri ile karşıladı bizleri Bumerang'ın sevgili Hilal ve Ahmet'i. Oturduk bizler için hazırlanan masaya, sıcak gülümsemesi ile “merhaba” diyen Ahmet Ümit bakın neler söyledi:

Ahmet Umit ile soylesi


Ahmet Ümit'in Yazma Serüveni

İlk yazdığım yazılar lisede kompozisyonlardı. O zamanlar şiir çok yaygındı, lise çağlarında âşık olunca şiir yazılırdı. Nasıl ki şimdi Twitter var, o zaman da şiir vardı. Bir de Türk Sanat Müziği çok yaygındı. Türk Hafif Müziği diye de bir tür vardı. Edip Akbayram, Cem Karaca, Barış Manço, Üç Hürel'in yeni çıktığı dönemler. O dönem biraz da pop müzik dinlenirdi; Abba, Beatles falan vardı. Teknoloji hayatımıza yoğun olarak girmediği için yazıda da daha lirik, şiirin yoğun olduğu bir anlatım vardı, şimdi o yok.
O dönem ben âşık olup şiir yazmadım, kompozisyon yazıyordum. Politik bir dönemdi, lisedeki hocamız da solcuydu, sonradan öldürüldü. Sultanı Öldürmek kitabında O'nu anlattım. Ben yazılarımı hep Che'nin bir sözü ile falan bitirirdim, öyle bir dönemdi. Sonra da hikaye falan yine yazmadım. Politik olaylar vardı, ben de bildiriler yazıyordum. Özellikle İstanbul'a geldikten sonra politik hayatım devam etti. O zaman da bir yazma durumu varmış aslında. Politik yöneticilerim, yazdığım yazıları eleştiriyorlardı “yine çok duygusal kaçmış yazı” diye. “Kanlarımız gül açacak” gibi betimlemeler, imgeler kullanıyordum yazılarımda. Onlar ise “ABD Emperyalizminin Türk Burjuvazisine yaklaşımı” gibi daha politik metinler bekliyorlardı benden. Benimse kalemim giderek imgelere kayıyordu.

Sanatın dili, soyut imgeseldir..

İki tür yazı vardır. Birincisi soyut kavramsal, diğeri de soyut imgesel. Soyut kavramsalda daha çok bilimsel olarak soyutlamalar yaparken kavramları kullanırız. Felsefede, gazetecilikte ve bilimde bu tarz kullanılır. Gazetecilikte özellikle somuttan soyuta gidilir. Sanatta ise soyut imgesel bir dil kullanırız; yani soyutlarız ama aynı zamanda bunu bir imge ile anlatırız. Mesela bir aşkın bitişini güneşin batışı gibi metaforlar kullanarak anlatırız. Sanat da buradan çıkıyor zaten. Mesela ilkel dillerde ilkellik çok şiirseldir.
Antep'e gitmiştim. Avcılar kendi aralarında konuşuyorlardı, içlerinden biri şöyle bir metafor kullandı:

-Ağzımın içinden iki tane keklik kalktı.

Keklikler o kadar yakından kalkmış ki adam bunu “ağzımın içinden” diye tanımlıyor, burnumun ucundan demek istiyor. Bu bir şiir aslında, adam farkına varmadan şiir yazıyor. Bu müthiş bir şey! İşte bu, soyut imgesel bir dildir.
Ben de o politik dönemde soyut kavramsal olması gereken bildirileri yazarken soyut imgesel bir dil kullanıyordum. Demek ki o dönemlerde içimde edebiyata dair bir şeyler varmış. Tabii ki bunun da bir nedeni vardı, birdenbire kendiliğinden olmadı.

Çok kitap okuyan çocuk ve genç bir adamdım.

Annem terziydi, kız çıraklarımız olurdu özellikle yaz aylarında. Bu kız çocukları sabah 7-8 gibi gelirler, akşam 5'e 6'ya kadar kalırlardı.
 Bir ev düşünün Gaziantep'te. 9 odalı, kocaman bir bahçesi, bahçede bir ceviz ağacı. 
Sıkılırlardı tabii bütün gün o çırak çocuklar. Annem onlara masallar anlatırdı. İzlediği filmlerin hikayelerini, okuduğu romanları.
Annem inanılmaz bir hikaye anlatıcısıdır, ben de oradaydım, mutlaka etkilenmişim demek ki, fakat hiç farkında değildim. Sanırım oradan da çıktı.
22 yaşına gelene kadar yazar olmak aklımdan bile geçmiyordu, şiir bile yazmamıştım. 1982 yılında 22 yaşındayken annemden aldıklarım, o zamana kadar okuduklarım birdenbire patladı.
Çok iyi bir okurdum. Ortaokul ve lise yıllarında aşağı yukarı klasiklerin tümünü okumuştum. Büyük yazarların çoğuyla tanışmıştım. Dostoyevski, Tolstoy, Victor Hugo, Sait Faik, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Nazım Hikmet gibi yazarların bütün eserlerini okumasam da belli başlı eserleri hakkında bir fikre sahiptim. Ama yazar olmak aklımın ucundan bile geçmiyordu, çünkü yazarlık benim için çok yüksek bir mertebeydi.

Bir gün bir rastlantı oldu...

82 anayasasına karşı eylem yapıyorduk. Duvarlara afiş falan yapıştırıyorduk. Benim bir arkadaşım bu eylem sırasında yakalanıp tutuklandı. Ben O'nun sorumlusuydum ve örgüt benden olayın detayıyla ilgili bir rapor yazmamı istedi. İşte o raporu ben hikaye şeklinde yazdım, daha doğrusu yazmışım. Halbuki rapor soğuk dille yazılan bir şeydir, hala da öyle yazılar yazamam ben. İşte o yazdığım hikaye, tuhaf bir şekilde 40 ayrı dilde yayın yapan bir dergide basılıverdi. K.Yalçın diye sahte isimle basıldı, benim haberim bile yoktu.
Edebiyat, sanat kadar güçlü bir şey gerçekten de yok. Bir şeye sanatla girdiğiniz zaman her yer alt üst olabiliyor. Nitekim o yazı da böyle bir etki yapmıştı demek..
Bu dergi Prag'da yayınlanıyordu. İşin enteresan tarafı edebiyat dergisi falan değil, Barış Ve Sosyalizm Sorunları adlı politik bir dergi. O dergide böylece ilk kez bir öykü yayınlanmış oldu. Çünkü makaleler vardı normalde o dergide, Gorbaçov yazıyordu, uluslararası işçi hareketleri falan yazıyordu. Baktığınızda benim öyküm de edebi niteliğinden ötürü yayınlanmadı. Baskı altında bir ülke var, bu ülkede demokrasi için savaşan genç insanlar var, o insanların kahramanlığını, özverisini anlatan bir hikaye olduğu için yayınlandı o yazı. Yoksa şahane bir edebiyatçı doğuyor durumu değil. Faşizme ve askeri diktatörlüğe karşı dövüşen insanların enteresan hikayesiydi. Dediğim gibi 22 yaşında yeni bir Marquez geliyor durumları yoktu. Fakat çok heyecan verici bir durum. Düşünsenize, ilk yazdığınız öykü 40 ayrı dilde yayınlanıyor!
İşte bu noktada yazıyla olan ilişkim kendiliğinden belirlenmiş oldu. Ruh halim, o güne kadar olan birikimim bu noktaya getirmişti beni. Bu olay olunca “Allah Allah benden yazar olurmuş” fikri oluştu. Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşmesi durumu yani. Aynen böyle oldu.

Yazar olmaya karar verdikten sonra yine kitap okumaya devam ettim...

Bu kararı verdikten sonra artık bir yazar adayı olarak okumaya başladım. Ben yazsaydım nasıl yazardım yaklaşımında bir tutum bu. Okuduğum bazı kitapları tekrar okudum, yeni kitapları da bu gözle okumaya başladım. Madam Bovary'yi ben yazsam nasıl olurdu gibi ukalalıklarım da olurdu bazen. Normaldir bu. Daha doğrusu başlarda sevimli gelen ve affedilebilecek bir histir, sonrasında ise çirkinleşir. Başlangıçta bir yazar böyle deyince herkes “tabi, tabi” der ve güler geçer, anlayışla karşılar. Ama şu anda ben çıkıp “dünyanın en iyi polisiye roman yazarı benim” desem çirkin olur, hoş değil. Ama o zaman genç bir yazarsın, sevimli durur.

Devamı gelecek......
-----------------------------

Evdeyazar'ın notu:
Okurken aynı etki sizde de oldu mu bilmiyorum ama ben kayıtları tekrar yazarken bile yine çok keyif aldım. Devamı çok uzun, dediğim gibi hiçbir cümlesini kaçırmak istemeyeceğiniz bir söyleşi oldu. Siz bu birinci bölümü okurken, ben de notlarımı toparlamaya devam edeyim..


Devamını Oku