#blogfirtinasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#blogfirtinasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2013 Salı

Yeni yıla meydan okuyorum, bu sefer yemezler!

#blogfırtınası etkinliğinde atladığım gün sayısı çok, onları tamamlayacağım elbette, bari son günü kaçırmayayım dedim.


Gün 31.Konumuz yeni yıl. Yeni yıldan beklentileriniz, yeni yıl kararlarınız ya da aklınıza ne gelirse…

Sevgili Yeni Yıl kardeşim, öyle şirin resimlerine, iyilik güzellik, mutluluk getireceğin safsatalarına bu sefer inanmıyorum bilesin. Maymun gözünü açtı artık, yemezler.

Yıllardır bizi oyaladın, hep kendini en yeni olarak lanse ettin, eskiyi kapatıyoruz,yepyeni olacak her şey dedin; dedin dedin de 1 Ocak sabahı kalktığımızda hiç de farklı bir dünyaya açmadık gözlerimizi yıllardır.

 Hani her şey değişecekti?

Tamam piyango biletine büyük ikramiye vuran kişi belki farklı bir sabaha uyandı, ya geriye kalan milyonlarca biz ne olduk? 

 Aynı kıl komşu ile karşılaştık merdivende, iş arkadaşımız kaldığı yerden ukalalığa devam ediyordu 2 Ocak günü, başbakan yine yüksek perdeden bağırıp duruyordu televizyonda.  Ha bazılarımız seni karşılama ritüelini abarttığı için akşamdan kalma bir baş ağrısı, mide bulantısı ile uyanmış olabiliyor 1 Ocak sabahlarında, bak bir tek bu konuda haklısın. Ama dünya aynı yerinde duruyor be üstat sen gelsen de gelmesen de! Hâla da utanmadan bizi kandırmaya devam ediyorsun, biz de sana her sene inanıyoruz ya pes doğrusu!

Yani şimdi dünya güneşin etrafında dönerken, 365 gün önce geçtiği noktaya geri geliyor, yeni bir döngüye giriyor diye neden abartıyoruz ki her şeyi? Eğer bütün bu tantananın nedeni dünyanın güneş etrafında 365 gün gibi uzun bir sürede sallana sallana dönmesiyse, o halde her sabah güneş yeniden doğduğunda da yapsak ya bu ritüelleri.

yeni yil degil, yeni gun!



Yaşasın yeni bir gün başladı” desek ya! Yaşasın yeni bir gün, yeni umutlar, yeni başlangıçlar diye dans etsek ya. Dansöze gerek yok bence de, güneşi karşılama dansı etsek ya şafak vakti! Hem dünya bu kendi etrafında dönme işini çok daha çabuk hallettiği için hak etmiyor mu özel bir kutlamayı? Dönmeye başladığı noktaya her 24 saatte bir geri dönmüyor mu? Garibim çok çalışkan, kısa sürede işini bitiriyor diye kutlama yapmayacak mıyız yani? İlle de savsaklayarak 365 günde bitirdiği işi mi bekleyeceğiz?

Ya yeni yıl bir sene de gelme, bir düşünelim, nerede yanlış yapıyoruz ortaya çıksın ak kaşık kara kaşık!

Belki de bu kadar mutsuz olmamızın nedeni bu erteleme huyumuzdur, bu alışagelmişten sıyrılamayışımızdır, bu da senin yüzündendir!

 Yeni umutlar, yeni başlangıçlar için 365 gün beklemesek, her yeni güne aynı güzel pozitif gözlerle baksak belki de çoğu sorunumuz kendiliğinden hallolacak, kim bilir?

hosgeldin yeni gun!


Yeni yılcığım, bak seni kırmak istemiyorum ama şu küçük kardeşin Yeni Gün’e de biraz fırsat versen diyorum artık! Tamam, anladık büyüksün, iyi de azıcık kenara çekil, nedir bu ego yahu!

Bak şimdi, adet yerini bulsun diye ilk dileğimi söylüyorum ben de sevgili yeni yılcığım ve diyorum ki:

-        Yeni yıl kardeş, senin eskimeni beklemeden her günümü yeni bir başlangıç olarak alacağım ve her yeni günün değerini bilerek, hakkını vererek yaşayacağım. Öyle ki yeni bir yıl geldiğinde coşacak ekstra bir sebebim kalmayacak!

Nasıl ama; şımarık şımarık gelen, kendini bir şey zanneden yeni yıl ancak bu şekilde ters köşeye yatırılırdı bence de. Oh be ne güzel de meydan okudum yeni yıla, hep bunu yapmayı istemiştim!

           Bu kadar laf ettikten sonra elbette sizin yeni yılınızı kutlamıyorum; Yeni Gün’lerinizin her biri size mutluluklar getirsin, 365 gün sonrasında sevinmeye, coşmaya, iyi dileklere alışmış bir huzurla sıradan bir günü, yani 1 Ocak 2015'i karşılarsınız zaten diyorum.

Sevgiyle, her daim…






Devamını Oku

11 Aralık 2013 Çarşamba

#Blogfırtınası / 6. gün ödevi /Mutfak Penceresinden Bakıyordum..

#blogfırtınası etkinliğinin altıncı günü ödevimiz şöyle:

Gün 6.Mutfakta penceremin önünde duruyordum…” Başlangıç cümlesi bu, gerisi serbest.


Mutfakta penceremin önünde duruyordum yine. Boş boş bakınıyordum sanırım etrafa. Adını bilmediğim karşı komşuyla göz göze gelip gülümsemiş de olabiliriz birbirimize.. Camdan cama arada sırada konuşuruz genel konularda; sırf nezaketen!
Şu sokağımızdan geçen dolmuşlar artık kendi güzergahlarına dönseler de gürültüden kurtulsak” deriz mesela. Ya da “hava ne kadar sıcak bu aralar” der, ben de onaylayan bir gülümseme ile karşılık veririm. “O camdaki çiçeğin de güzelmiş” der, ben de “evet çok seviyorum bu karanfili” diye karşılık veririm. Budur iletişimimiz, ne yalan söyleyeyim pek sevmem komşuluk ilişkilerini.
Neden sevmem, çünkü ben arkadaşlık ilişkisine önem veririm. Nasıl ki sırf aynı kandan gelindiği için insanlar akrabalarıyla iletişim halinde olmak zorunda değilse, sırf aynı sokakta oturduğu için de birbirleriyle diyalog halinde olmak zorunda değillerdir diye düşünürüm. İnsanları evime, dolayısıyla hayatıma sokmam için onlarla arkadaş olmam, ya da arkadaş olma potansiyelini görmem gerekir. Yani ruhuma dokunmalılar, benzer bakış açılarında, benzer zevklerde olmalıyız diye düşünürüm. Belki de bu yaklaşımımı yabani, bencil, a-sosyal, seçkinci gibi sıfatlarla onaylamayabilirsiniz. Ama ne yapayım, ben de böyleyim işte. Yani sırf can sıkıntısından, sırf laf olsun diye herkesle diyalog kuranlardan olmadım hiç bir zaman. Elbette var sevdiğim komşular tek tük de olsa. Kah evlerinden gelen müzik sesiyle, kah karşılaştığımızda kullandıkları sözcüklerle arkadaş olma potansiyellerini anlarım, aslına bakarsanız pek de yanılmam sezgilerimde..

oylece bakmak
Evet, ben o gün yine mutfakta penceremin önünde duruyordum, acaba bunları mı düşünüyordum yoksa kafamdan bin bir çeşit plan mı geçiyordu? Pek de anımsamıyorum aslında. Çünkü ben ne zaman mutfakta penceresinin önünde dursam, mutlaka bir şey düşünüyor ya da bekliyor olurum. Ya yazdığım yazıda takılmışımdır, ya biraz hava almak istemişimdir, ya da mutfakta yaptığım yemeğin ara sürecini bekliyorumdur. Mesela soğanlar henüz kavrulmamıştır, çayın suyu kaynamak üzeredir, marullar sirkeli suya yeni girmiştir, ya da ne bileyim belki de bir hiçlik vardır.. Yani insan bazen nedensiz yere de durabilir mutfak penceresinin önünde.
Ben o gün mutfak penceresinin önünde durduğumda dışarıda hayat her zamanki rutininde akıp gidiyordu muhtemelen. Eğer bir sıradışılık olsaydı mutlaka anımsardım. Mesela bir kavga olsaydı, mesela bir trafik kazası olsaydı, mesela sokakta bir eylemlilik hali olsaydı, ya da ne bileyim akordion çalıp para toplayan Bulgar göçmeni sokak çalgıcılarından biri geçseydi mutlaka hatırlardım..
Demek ki ben o gün mutfak penceresinin önünde dururken bunların hiç biri olmamıştı, dedim ya olsaydı mutlaka hatırlardım!
Madem bir şey olmadıydı, niye bahsediyorum bu konudan o zaman? Bir şeyden bahsetmek için ille de bir olgu mu gerekir peki? İnsan bir durumla başladığı hikayeyi ilgisiz bir düşünceyle ya da duyguyla bitirirse ne olur? “O gün mutfak penceresinin önünde duruyordum” diye başladığım bu içsel konuşmalardan ille de bir aksiyon, bir melodram, bir dram, bir romantik komedi mi çıkmalıydı?
Yoo işte ben tam da bu hallerimle, yani tam da kendim gibiyken, yani tam da hiç zorlama olmadan, yani tam da içimden öyle geldiği için, yani tam da nedensiz yere, öylece duruyordum o gün mutfak penceresinin önünde..

Sahi madem O bendim, peki şu anda mutfak penceresinin önünde durmayı önemsemeyen bu karakter de kim böyle?

Neden mi duruyordum orada, aslında bir cevabı var.

Cevabı: ÇÜNKÜ...

----------

Sevgiyle ve içinizdeki o kişiyle barışık kalın..


Devamını Oku

4 Aralık 2013 Çarşamba

#blogfırtınası / 3. gün ödevi / Gitmek İstediğim Bir Yer..

Bugün #blogfırtınası etkinliğinin üçüncü günü ve ödevimiz şöyle:

Gün 3. Dünyada istediğiniz bir yere gidebilecek olsanız nereyi seçerdiniz, düşünün. Oradaki deneyiminizi yazın.


Ben aslında çok yere gitmek istiyorum, nereden başlasam acaba? Hayal kurmakta üstüme yok nasılsa. Madem hayalî bir deneyim yazıyoruz, o halde masalsı şehir Prag'a gideyim ben. Hatta mevsimlerden sonbahar, aylardan eylül olsun.

..........

Uçak şehre yaklaştıkça içim daha bir coşuyor. Film sahnesinin ortasındayım sanki. Bir diktatöre teşekkür etmek bana yakışmaz ama, şehre adımımı atar atmaz bu güzelliklere dokunmadığı için Hitler'e teşekkür edesim geliyor ne yalan söyleyim..

Parag gorunum

Hep söylerlerdi “Yok böyle bir şehir, bir masalın ortasında gibi adeta” diye ya, yanılmamışlar. Gördüklerim karşısında adeta büyüleniyorum. Sevinç içinde yine Orta  Çağ'dan kalma otelime yerleştikten sonra atıyorum kendimi sokaklara.. Otelim metro durağına çok yakın, zaten yürüyerek gezeceğim ama sabaha kadar olan metro sayesinde uzak köşelere de gidebilirim. Ah diyorum içimden, ah keşke İstanbul'u da koruyabilseydik! Metromuz yüz yıl öncesinde yapılmış olsaydı diye hayıflanırken sıyrılıyorum bu düşüncelerden.. Bir masala acımasız gerçekler yakışmaz!

Şehrin ortasından kıvrılarak otuz kilometre boyunca giden Vltava Nehri, içindeki sekiz ada, üzerindeki on sekiz muhteşem köprüyü göreceğim için çok heyecanlıyım.

 Fotoğraf mı çeksem, yoksa bu güzelliği içime mi çeksem bir türlü karar veremiyorum..

 Ben en iyisi gün batımında nehirde düzenlenen tekne turlarına katılayım diyorum. Hem romantik müzik eşliğinde şarabımı yudumlarım, hem de bir yağlı boya tablonun canlanmış hali gibi görünen bu muhteşem şehri nehirden doya doya seyrederim..

masalsi..
Yaz aylarında bile ortalama 19 derece civarında olan hava muhteşem. Ne üşüyorum, ne de terliyorum. Başlıyorum öylesine bir sokaktan gezmeye. Rönesans, Gotik ve Barok Mimarisi'nin nefes kesen örnekleri beni bekliyor! UNESCO, Dünya Kültür Mirası listesine bu şehri de almakla gerçekten de çok iyi yapmış. Olur da bir gün evrenden başka ziyaretçiler gelirse, onlar da görmeli burayı!

Sokaklar turist kaynıyor. Prag'da sonbahar romantizminin cazibesine kapılan büyük bir güruh bu! Ama ben, biraz daha sakin halini görmek isterdim bu büyülü şehrin.. Zaman dursun, insanlar dursun, ben seyre dalayım isterdim..

turist turist turist..
Aldığım rehber kitaba baktığımda, bu küçücük kente sığmış iki binden fazla tarihi eser, yetmişe yakın saray, seksen tane kilise, otuz beş tane manastırdan hangi birini göreceğime karar veremiyorum bir türlü.. Zaten karar vermeme de gerek kalmıyor. Zira her adımda bir tanesi ile karşılaşıyorum. Charles Köprüsü, Prag Kalesi, Astronomik Saat, birbirinden heybetli katedraller, Yahudi Mahallesi ve elbette ki Kafka Müzesi..

 İnanılmaz bir tarihi atmosferin içindeyim, başım dönüyor geçmiş yaşamların izini sürdükçe..

Neredeyse her köşe başında rastladığım mini konserler, bu masalsı gezide ruhumu daha da okşuyor. Zamanlar ötesindeyim, saatler benim için durmuş. Kaç saat gezdiğimin farkında bile değilim.. Galiba bu şehre aşık oluyorum, zaten Prag'a giden herkes de bu şehre aşık olmuyor mu?


en eski bar

Geze geze akşamı etmişim, hiç farkında bile değilim. Şehrin bir çok noktasında gördüğüm cep dergilerinde akşam etkinlikleri ile ilgili kapsamlı bilgiler buluyorum. Galeriler, klasik caz, alternatif rock müzik, barlar.. Hangisine gideyim derken kendimi 1499 yılında kurulan ve dünyanın en eski pub'ı ünvanını taşıyan Pivovar U Fleko'da buluyorum. Tam 514 yıl önce yapılan bu yerde Becherovka dedikleri ulusal içkiyi içmeme bile gerek yok aslında, Prag beni öyle sarhoş etmiş ki zaten! Meşhur dana biftek ve patatesle karnımı doyururken keyfim doruklarda dolaşıyor..

tahta kuklalar
Hayal bu ya, param da çok, zamanım da! Ertesi gün Wenceslas Meydanı'nın çevresindeki ara sokaklarda dolaşırken bütün sevdiklerime hediyeler alabileceğim sevimli dükkanlarla karşılaşıyorum. Tahta kuklalar, Bohemya Kristali cam hediyelikler, el yapımı orijinal oyuncaklarla doluyor elim kolum. Bu masal şehrin resimlerinden almak içinse Charles Köprüsü'ne yöneliyorum.


Prag'da kaç gün kaldım farkında bile değilim.  Şehrin büyüsünü anlatan bir hikaye yazmaya yetecek kadar uzun kaldığım ise,  zaten apaçık ortada değil mi?







Devamını Oku

2 Aralık 2013 Pazartesi

#blogfırtınası / 1. Gün Ödevi / Bir Varmış Bir Yokmuş

Yılmaz Özdil Etkinliği'nde tanıştığım ve sonrasında beğenerek izlediğim DurumBildirimi bloğunda gördüm #blogfirtinasi etkinliğini.. Çok da hoşuma gitti.  Bu etkinlikte, bir ay boyunca  her günün ödevi olan yazıyı yazacağız. Detaylarına ve günlük ödev çizelgenize  buradan tıklayarak ulaşabileceğiniz, bence keyifli olmasının ötesinde bir yazma pratiği de olan etkinliğe bütün blog yazarları davetli.. Etkinliğin sahibi tamamenatiyorum.blogspot.com'a teşekkür ediyorum.
Haydi o zaman, birinci gün ödevi olan “ Yazınıza bir varmış bir yokmuş ile başlayın” konusuna girelim birlikte..

masal bu ya..


Bir varmış bir yokmuş, adı bilinmeyen bir gezegende mutlu insanların yaşadığı bir ülke varmış. O ülkenin insanları o kadar mutluymuş ki, gezegenin geri kalanı o ülkeyi kıskanır, hasetlerinden ülkedeki huzuru bozmaya çalışırlar, sürekli ajanlarını göndererek aslı astarı olmayan dedikodular çıkarırlarmış. Ama o ülkenin insanları birbirlerine karşı o kadar güven duyuyorlarmış, birbirlerini o kadar çok seviyorlarmış ki, bu düşmanca dedikodulara hiç ama hiç kulak asmıyorlarmış.
Her şeyden önce o ülkede insanlara eşit davranılıyormuş. Esmer-sarışın, güzel-çirkin, zayıf-şişman, kuzeyli-güneyli, kadın-erkek-eşcinsel, engelli-engelsiz, dindar-dinsiz gibi ayrımlar asla söz konusu değilmiş. Ülkeyi ilgilendiren bütün kararlar birlikte alınıyor, içlerinden birisi bile alınan kararlardan memnun olmazsa, günlerce gecelerce o kararı tekrar tekrar sorguluyorlarmış. Ama kavga çıkmadan, kimse kimseyi baskı altına almaya kalkmadan ve kardeşçe.. Çoğunluğun azınlığa hükmetmesi asla söz konusu değilmiş. Çünkü düşünceye saygı varmış. 
Bu ülkede zengin-fakir kavramı olmadığı için herkesin yaşam kalitesi diğeriyle aynıymış. Herkesin çok güzel bahçeli bir evi varmış, herkes bahçesinde ihtiyacı olan sebzeleri, meyveleri kendisi yetiştirirmiş. Herkesin tavukları, inekleri, keçileri de varmış. Doğal ürünlerle beslendikleri için çok da sağlıklıymışlar. Herkesin evinde insanca yaşamın gerektirdiği bütün konfor varmış. Dolayısıyla kimse kimseyi kıskanmazmış.
Bu ülkede zengin-fakir ayrımı yokmuş dedik ya.. İnsanları kendine köle yapan “para” kavramını bilmedikleri gibi altın, elmas, gümüş gibi değerli madenleri de tanımazlarmış. Herkes yeteneğine göre bir işin ucundan tutar, kimse kimsenin sırtından geçinmezmiş. Mesela büyük pamuk tarlaları varmış. Orada ekilen pamuğu toplayanlar ayrı kişiler, eğirip iplik yapanlar ayrı kişiler, iplikleri dokuyanlar ayrı kişiler, dokunan kumaşları elbiseye çevirenler de ayrı kişilermiş.

 Ortaya çıkan elbiseleri ise herkes paylaşırmış ihtiyacına göre..

Kimin ne iş yapacağına ise tamamen gönüllülük temelinde karar verilirmiş. Eğitimini tamamlayıp 18 yaşına gelen her birey, halk konseyi karşısında yeteneğini anlatır, hangi işe talip olduğunu söylermiş. Ülkenin iş gücü envanterine de bakılarak, ergen kişinin istediği işe en uyumlu ihtiyaç neyse, mesleği o olurmuş. Yani örneğin ülkedeki bebek bakıcısı sayısı yeterli ise, bebek bakıcısı olmak isteyen ergen kişiden başka bir iş talep etmesi istenirmiş. Böylece kimse işsiz kalmadığı gibi, ülkenin ihtiyacı olan eleman sayısı da hep dengede tutulurmuş. Herkes yaptığı işi severmiş.
Bu ülkenin insanları öyle köle gibi günde 10 saat çalışmazlarmış. Günde en fazla 5 saat çalışıp sonra da eğlenirlermiş. Mutluluklarının en önemli sırlarından biri de buymuş aslında..
Sanata çok önem verirlermiş. Herkesin birincil işi yanında bir de uğraştığı sanat dalı varmış. Kimileri hikaye yazar, kimileri şarkı söyler, kimileri de resim yaparmış. Akşamları sırayla yeteneklerini sergiledikleri şenlik meydanında toplanırlar, ruhlarını eğlendirirken aynı zamanda zekalarını da açarlarmış.
Teknoloji hem varmış hayatlarında, hem de yokmuş. Çünkü yaşam felsefeleri, gezegenin kaynaklarını yok etmeye yönelik değil, akıllarını kullanmak üzerine kurguluymuş. Mesela ihtiyaçları olan enerjiyi üretecek güneş panellerinin, başka ülkelerin bilmediği son teknolojisini kullandıkları halde, termik santral gibi çevreye zarar veren teknolojilere hiç kafalarını yormazlarmış. Basit yaşıyorlarmış zaten, tüketim hırsları yokmuş. Dolayısıyla gezegende var oldukları süreyi en mutlu şekilde nasıl geçireceklerine kafa yormayı tercih ediyorlarmış.

Tahmin edeceğiniz gibi bu ülkede sistem o kadar güzel işliyormuş ki, bir yöneticiye, bir krala da ihtiyaç yokmuş. Sistemi denetleyen, verileri kontrol eden insanlar elbette varmış ama bunlar haftada bir değişirlermiş. Çünkü ülkede her şey o kadar anlaşılır ve şeffafmış ki, denetim işini yapmak hiç de zor değilmiş. Eşitliğin sürekliliğindeki en hassas nokta da buymuş zaten.
Peki doğalarından gelen kötülüğü açığa çıkaran insanlar yok muymuş? Varmış elbette tek tük ama, zaman içinde genetik kodları da iyiliğe doğru evrildiği için bu insanların sayısı her geçen gün daha da azalıyormuş. Kötü niyetli, işini savsaklayan insanlar halk konseyinin karşısına çıkarılır, ortak kararlarla ruhlarının nasıl terbiye edileceği belirlenirmiş. Çünkü herkesin içinde iyilik olduğuna inanılırmış. Mesela komşusunun tavuğuna kötü davranan birine, 3 gün boyunca kendini sorgulaması için süre verilir, bu süre içinde toplumdan uzak bir köyde tek başına yaşarken, yaptığı kötülüğün nedenlerini düşünmesi istenirmiş.. Cezası bitince köye dönen kişi yine halk meclisi karşısında kendini savunur ve komşusunun tavuğuna 10 gün
 bakarak aslında ceza da denmeyecek bir sürece girermiş. Yani komşusuyla  hemhâl olmayı öğrenirmiş.. 
Ülkede öyle bir disiplin varmış ki, nüfus kontrol altındaymış. Gezegenin kaynaklarını yok edecek kadar çoğalmayı kimse düşünmezmiş bu nedenle.. Bencillik yokmuş.  Sürü halinde kalabalıklaşmaktansa, az sayıda ve kaliteli bir yaşam sürmeyi ilke edinmişler kendilerine..

Peki bu ülkeye ne olmuş? Merak etmeyin, masalımız mutsuz sonla bitmeyecek!

 Bu ülkede yaşayan insanların uzun ömürlü mutluluğu zaman içinde tüm gezegene yayılmış. İnsanları köleleştiren bütün sistemler yok olup gitmiş, mutluluk, gezegenin de ötesinde tüm evrene  hızla bulaşmaya başlamış bile..

Hala bu adsız gezegende insanlar barış, kardeşlik, mutluluk içinde yaşıyorlarmış.. 
Masalın sonunda bir soru var:

Biz dünyalılar, bu mutluluk gezegeninden ilham almaya ne zaman başlayacağız?

Devamını Oku