iç dünyam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iç dünyam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2025 Perşembe

Yılın İkinci Gününde Bir Bahçem Olsun Hayalini Abartalım

Yılın ikinci günü, bugün yine hava çok güzel. Aklıma ne gelirse yazma çabasına devam ediyorum, bakalım nereye kadar sürecek bu macera…

Dışarı çıkabilsem çok daha güzel olacak aslında.

Ama sanki içimde bir güç var, beni hep engelliyor.

İşe giderken nasıl çıkıyordum yağmur demeden çamur demeden.

Mecburiyetler ve keyfiyetler demek ki…

Şöyle diyorum, şahane kocaman bir bahçem olsa. Hangi ağaçları dikerdim?

Bir kere vişne olacak kesin. Sonra kızılcık, sonra mürdüm eriği, sonra mor üzüm. Ve mutlaka leylak ağacı olmalı ve misler gibi kokutmalı bahçeyi. Bence ayva da olsun bir tane. Şeftali, elma ve armut da olsun. Yağ armudu diyorlar, kocaman sapsarı olandan… Bir de portakal ağacı, yanına da limon yakışmaz m? Hadi bir de kumkuat dikelim yamacına. Dut olmasın, yerlere dökülür uğraşamam onunla. Ama muz olabilir bak. Bu yaz tatilde ilk kez dalında muz gördüm, çok güzeldi.


Peki sadece ağaçlar mı olacak bahçede?

Bir köşeye çilek ekmek isterim. Bir de ot köşesi yaparım. Nane, maydanoz, dereotu, mor reyhan sonra. Sahi yazın kuruttuğum reyhanlardan çay mı yapsam, bak iyi geldi aklıma. Salkım domates de mi eksem bir köşeye, belki yanına da karpuz… Dalında karpuz hiç görmedim, ilk kez kendi bahçemde tanık olurum büyümesine… Şahane olmaz mı?

Peki ya çiçekler? Bu bahçede çiçek olmayacak mı?

Olmaz mı iki gözüm, elbette çiçekler de olacak. Bir köşede kokulu yediveren gülü, kendiliğinden yedi kere açacak her sene. Sonra bir köşede ortancalar olmalı, pembeli ve mavili karışık. Ama ortanca gölgede yetişmez mi? Tamam işte ben de ortancaları bahçe duvarının dibine, bol yapraklı bir ağacın gölgesine dikerim. Dert dediğin böyle olsun yeter ki…

Peki başka ne çiçekler olsun bu bahçede?

Bence şebboylar da olsun. Akşam serinliğinde mis gibi koksunlar. Biraz papatya köşeye, sonbahara doğru kırmızılı sarılı kasımpatıları da ekerim. 

Sen ne unuttun?

Ne unutmuş olabilirim? 

Begonvilleri mi? Onları en sona sakladım.

Bir küçük okuma köşesi yapmayacak mısın bu bahçeye?

Asmanın altına olur mu?

Çok da güzel olur.

Ananas ağacı olur mu peki? Ya da ejder meyvesi? Belki de kivi?

Biliyor musun, hayalleri de bir yerde durdurmalı insan.

Senin de durun durağın yok, ha deyince koşturup gidiyorsun.

Evet öyle; yeter ki bir başlayayım, hayal olsun gerçek olsun kimse tutamaz beni sonra…

İyi o zaman, unuttuğun bir şeyi söyleyeyim sana…

Neymiş?

Bahçe kapısını saracak mis gibi kokan yaseminleri unuttun; bahçe çitini süsleyecek melisaları unuttun. Bir de ne unuttun biliyor musun? Lavantaları unuttun…

Hadi yaaa, nasıl dikmem bahçeme lavanta!

Hemen dikiyorum, ohh mis gibi kokuları şimdiden burnuma geliyor!

Çok güzel oldular, hadi sen de gelsene….

Bir de şarkı patlat da bari, sürrealizmi arşa çıkaralım..

Emrin olur, işte şarkı da geldi...



 


Devamını Oku

30 Aralık 2024 Pazartesi

2024'e Veda Ederken Çalakalem Tuhaf ve Anlamsız bir Yazı

Spotify’da Good Morning Jazz açık. Tatlı tatlı çalıyor arka planda. 

Saat 12.33. Az önce bugünün 30 Aralık olduğunu hayretle fark ettim. Yarın yılbaşıymış ya! Ben daha birkaç gün var sanıyordum. O kadar kopmuşum demek ki akıp giden zamanlardan.

Önceden de söylemiş olabilirim; bu sene bir tuhaf geçti. Bir tuhaf yalnızlaşma senesi olabilir, kendi kendimle konuşma senesi de olabilir. Merak etmeyin delirmedim; öyle sesli sesli konuşmuyorum. Sadece beynimde bana talimatlar veren, beni onaylayan; bazen de teselli eden iç sesim biraz daha duyulur oldu.

Evet arka plandan gelen sabah cazı gerçekten çok iyi.

Son beş, belki altı; bilmiyorum belki de sekiz senedir yeni yıllarda simli kartlar atıyordum yakınım hissettiklerime. Hatta ilk başlattığımda bu geleneği, kartları alanlar aşırı mutlu oluyordu; postacının getirdiği faturalardan sonra tuhaf geliyordu demek ki. Gerçekten millî ve de inandırıcıyken; bazılarının içine Milli Piyango bileti de koyuyordum. Millî Piyango almıyorum elbette artık. Boşver, tatlı anılardı hepsi, geçti gitti; arkalarından yakınmaya gerek yok. 


Neyse işte, geçen sene attığım kartların yarısından fazlası ulaşmadı yerlerine. Ben anlamıyorum, eskiden kaybolmazken mektuplar, bunca teknolojiye rağmen nasıl oluyor da… Amaan, şimdi bu da laf mı! Postanedeki bey de söylemişti geçen sene; eğer sigortalı göndermezsem kaybolurmuş! O zaman yeni yıl kartının ne anlamı kalır ki? Ben bilmiyor muyum kargo poşetine koyup güvenle göndermeyi… Zarfı görecek alan kişi… Ne güzel pembeli mavili zarflar da almıştım. Neyse işte, geçen sene galiba sekiz kart atmıştım, sadece ikisi ulaşmıştı yerine. Ve yağmurlu, fırtınalı bir günde nasıl da çabayla gitmiştim postahaneye...

Bu sene de göndermeyi düşünüyordum aslında, sonra birden vazgeçtim.

Ne gerek var ki! İnsan ilişkilerine olan inancım pek kalmadığı için diyorum; yıllarca sürprizler yaparsın, o sürprizleri yapacağın ânları hayal edersin, o sevdiğin insanların yüzlerindeki gülümsemeyi defalarca ama defalarca gözünün önüne getirerek mutlu olursun. Sonra bir bakmışsın, aaa bir çırpıda silinmişsin, seni yok sayıvermişler.  

Artık böyle; birini hayatından çıkarmak istersen uzun  uzun nedenini niçinini anlatmaya gerek yok.  Spotify aile listesinden siliyorsun, hoop o insan hayatında sanki hiç olmamış gibi siliniveriyor. en postundan modern zamanlar bunlar...

 O yüzden diyorum; en simli ve güzel kartları insan belki de kendisine atmalı! 

Zaten son yıllarda moda oldu yeniden bu kartlar! Ben sokak aralarındaki kırtasiyelerden zor bulurken o simli kartları, şimdi internette zibilyon tanesi satılıyor! Amaan; bunalım, melankoli şu bu olmaya gerek yok yani, boşveeerr...

Gerçekten bu kadar çok yazmamın tek sebebi  sadece şu arkada çalan sabah cazının tınıları.  Sanki notalar beynime girdi de oradan da parmaklarıma hükmediyor gibi. Bak işte inceden bir saksafon sesi ve piyano tınısı. Başka dünyalara ışınlıyor adeta beynimi... Ben hiç anlamam müzikten, türlerinden falan. Kulağıma ne hoş gelirse, ruhuma ne hitap ederse on an onu severim. Bu aralar televizyonda genelde caz müzikleri açık, bir de kırmızı kiremitli ev ve yağan kar manzarası… Ne bileyim arınıyorum herhalde içimin cızlarına karşı çalan cazla...Cıza karşı caz, hadi bakalım, bu da mı gol değil!

 


Yılbaşı kartları diyordum; her şey bu kadar kolay, bu kadar elinin altında olunca değeri de kalmıyor bir şeylerin. Çocukken çok acıkınca elimize tutuşturulan kalın dilim ekmekler mesela. Üzerine Sana yağı, onun da üzerine tuz serpilmiş ekmekler. Neden reçel değil de tuz? Tereyağına benzesin diye mi acaba? Hiçbir fikrim yok. Nasıl güzel yerdim o ekmekleri ben. Gluten mi yoktu o zamanlar, ya da ne bileyim Sana yağları daha mı faydalıydı, hiç kilolu çocuk da olmazdı…

Dün akşam, akşam yemeği için tencerede kestane pişirdim. Kestaneleri yıkayıp, üzerlerine artı şeklinde bıçakla çentik atıp, sonra bir tatlı kaşığı tuz ve bir tatlı kaşığı şeker ekleyip, bir parmak kadar da su ekleyip tencerede; ocağın üzerinde; kısık ateşte pişmeye bıraktım. Kestaneler suyunu çekti, çizildikleri yerlerden iyice açıldı, sonra yumuşadı. Tencerenin dibi hafiften kararmaya başladığında kestaneler de pişmiş oldu. Eskiden böyle yapılırdı, hiç internetten tarife bakmadım. Niye bunu anlattım ki şimdi? Ne bileyim, aklıma geleni yazıyorum işte. Bir çeşit yıl sonu bilinç akışı gibi, yıl sonu beyin temizliği geldi haanım!

Biliyor musunuz bizim mahallede hâlâ akşamları bozacı geçiyor sokaklarda ve bağırıyor:

“Boza boozaaa, bozacııı…”

Orhan Pamuk’un son okuduğum kitabındaki gibi. Neydi adı “Kafamda Bir Tuhaflık..” Orada da bozacı vardı, kitapta en çok o aklımda kalmış.

Demek Orhan Pamuk’un da zaman zaman kafasında tuhaflık olabiliyor.

Kafam bir tuhaf ya bu aralar, kendime yandaş olarak Nobelli yazarı nasıl da seçtim ama... Böyle olmak lazım, seçici olmak yani. Melankolide bile avamdan kaçınmak lazım. Ne bileyim çıtayı yükseğe koyacaksın, kafan bi tuhafsa; Nobelli yazarlar da yarenin olacak. Ha bir de arka planda mutlaka caz olacak...

Yıllardır yeni yıl menüm sabittir.

Tencerede üç buçuk dört saatte pişip tel tel olan kuzu kol, pirinç pilavı, yaprak sarması, paçanga böreği, kereviz salatası…

Yarınmış yılbaşı! Yapar mıyım acaba bu sene de! Hiçbir kıpırdanma yok!

Kokina alırdım her sene, bu sene onu da almadım.

Ama güzel bir şey oldu, Refika Birgül’ü bilirsiniz. Öylesine denk geldim Instagram'da bir gönderisine. Gönlübol adında tombik çok şirin çay bardakları tasarlamışlar. “Çay en çok bize yakışır, çünkü...” cümlesini en güzel tamamlayan beş kişiye o bardaklardan hediye edecekmiş. Ben de şöyle bir şey yazmıştım çalakalem:





Çay en çok bize yakışır çünkü; hakkında ne söylesek eksik kalır. Biliriz ki çay içmek, sadece çay içmek değildir…

Mesela umutsuzluğa düştüğümüzde “hadi yeni bir çay demleyelim” diyerek ayağa kalkar ve asla enseyi karartmayız.

Çay; final zamanı sabahlayan öğrencinin dopingi; misafire sunulan kekin ekürisi; yorgunluğu gidermenin en mucizeli iksiri; her şeye sıfırdan başlamanın motive edicisi; dumanı tüten simitin adı konmamış yakın akrabasıdır. Sosyal medya hikâyelerinde kahve fincanı gibi fazla arz-ı endam eylemez; çünkü reklama ihtiyacı olmaz.

Bize yakışmasın da kime yakışsın bu çay?  Beş çayı içen kraliçe, verebilir mi böyle bir cevabı 😊

Beğenmiş, bana o harika bardaklardan hediye gönderdi. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Adeta  tuhaf ruh halime mucizeli bir yanıt gibiydi bu hediye. 

Bak işte diyordu, bak işte yeni yılın sürpriz hediyesi insanın hiç tanımadığı birilerinden sürpriz bir şekilde gelebilir diyordu.

Ne bileyim, kendi yazdığım “çay güzellemesi” nin içindeydi şifa belki de.

“Hadi yeni bir çay demleyelim!”

Bunu ben söylediysem, demek ki uygulamak da bana düşerdi. Kendi kendime ilaç oldum sanki. Çok mucizeli bir şeydi bu bence... 

Bazen böyle göz açıp kapayana kadar küçücük mucizeler gerçekleşebiliyor. Asıl güzel olan ise o mucizeleri görebilmek ve gördüğünde duyduğun o sevinç... Paha biçilemez anlar bunlar...

Bu yazıyı gerçekten hiç okumadan yazıp duruyorum dakikalardır, 2024’ün çer çöpü ne varsa akıp gitsin diye belki de.

Ve evet, caz müziği şahane ve bir dize geliyor aklıma:

“…Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile

Gelse de

Öyle sürekli değil

Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün

O kadar çabuk

O kadar kısa

İşte o kadar….”

Bu son zamanlarda ruhuma dokunan caz müzikleri, bu hiç olmadık bir zamanda Refika Birgül’den gelen “Gönlübol” adındaki şirin mi şirin çay bardağı hediyesi ve bu yazdığım ama farkına bile varmadığım” Yeni bir çay demleyelim” cümlesi sanki 2025’in ipuçlarını getirmiş bir araya…

Ve bu “bir caz müziği gibi akıp giden” yazının sonunda diyorum ki; 2025’de Gönlübol bardaklarımla yeni taptaze çayımı içerken, arkadaki caz müziği gibi şıkır şıkır,  kolaycacık ve telaşsız akıp gitsin hayat kendi yolunda ve üzmeden ve tüm doğallıyla ve mutlu ederek…

NOT: Bu başı sonu belli olmayan yazıyı sonuna kadar okuyan varsa aranızda; size de görebildiğiniz, gördüğünüzde mutlu olabileceğiniz küçüklü büyüklü mucizeler diliyorum 2025'de, hem de kalpten...

Sevgiyle...


Devamını Oku

20 Kasım 2024 Çarşamba

Bugün Hayata Pozitif Baktım

Su sesi duyup camdan baktım. Temizlik işçileri sokağı yıkıyordu. Hava serin olmasına rağmen camdan izledim işleri bitene kadar. Karşı komşu da baktı sonra. O, camı açmadı. Belki de üşüyordu. Sokakların basınçlı hortumla yıkanmasını izlemeye bayılırım ben. Size de böyle olur mu?

Sokaklar yıkanırken, hortumdan çok az su fışkırtılır aslında. Ama öyle basınçlıdır ki o su, bütün çöpleri öne doğru sürükler. Hortumu tutan kişi ilerledikçe, geride ıslak bir temizlik kalır. Neden severim bunu izlemeyi? Bilmem. Belki de bir çeşit arınma hissi gelir içime o anlarda. Bir anlığına dünya güzelleşir sanki!

 İzlerken, yerden havalanan izmaritleri kimlerin attığı düşüncesi bir an gelir; sonra suyun kaldırma kuvvetinin etkisiyle geçer gider aklımdan. Normalde kızarım izmariti yere atanlara. Ama böylesi anlarda, sokaklar temizlenirken yani; içim de arındığı için midir nedir, hiç öyle kötü şeyler düşünesim gelmez.

Temizlik işçilerine bakkal Ali Abi’nin çay ikram etmesi sonra… Nasıl huzur dolu bir andır o… 

“Her şey, tam da olması gerektiği gibi duygusu…” Bence paha biçilemez buna.



Vergi dairesine gittim sonra. Hiç sıra yoktu. Soruma yanıt veremedi memur. “Siz nasıl ki hastalanınca hastaneye gidiyorsanız bu soruyu da SSK’ya sormalısınız” dedi. Tane tane, cahile anlatır gibi anlattı. Çok kızmadım, biraz hayal kırıklığı oldu. “Ama size yönlendirdiler” dedim. “Yanlış yapmışlar” dedi. Yine kızmadım çok, böyle oldu işte ne yapalım...

Eve geldim sonra.  SSK’yı aradım. ALO 170. Hemen açıldı telefon.

“Size nasıl yardımcı olabilirim, adım Furkan” dedi medenî bir ses.

Derdimi anlattım, “Birkaç dakika bekletelim sizi” dedi, “Elbette” dedim. Birkaç dakika sonra son derece pozitif ve kibar bir yaklaşımla ve özetle tam da sorumun yanıtını verdi. “Şahane bir şekilde yanıtladınız, çok teşekkür ederim” dedim. Umarım bu ses kaydını amiri dinliyordur ve umarım Furkan Bey’e çok zam yapar. Saygılı ve bilgili olduğu için. Yaa bak işte! Eğer vergi dairesinde sorumun yanıtını alabilseydim, SSK’yı aramazdım. SSK’yı aramayınca da Furkan Bey gibi işini iyi yapan, saygılı ve bilgili bir memurun varlığından haberdar olmaz ve kendimi böyle iyi hissetmezdim.

Sonuç olarak ben bugün hayata pozitif baktım.

Aslında kayda değer bir şey yoktu günümde.

Ama pozitif baktığım için pozitif şeyler gördüm.

Ben bugün sebepsizmiş gibi görünen küçük mutluluklar yaşadım...

Teşekkürler hayat, olumsuzluklara perde çektiğin için…

Ve, bunu görmeyi başarabildiğim için…


Devamını Oku

9 Ağustos 2024 Cuma

Hızlandırılmış Hayat Simülasyonu Turu

Tamam olabilir, böyle zamanlar hep olabilir. Ama neden hızlı çekim gibi her şey… Senaryonun birden hızlanıp izleyicinin kafasını karıştırdığı, ucu açık bir finalle sonlanan ve ağızda kekremsi bir tat bırakan kısa film tadında bu aralar hayat… Hayır nasıl bu kadar hızlı olup bitiyor bir şeyler ve hemen “sıradaki” geliyor? Yıllarca suda bekletilen bir yaprağın köklendiğini görüp sevinmekle, o yaprağın kararıp solmasına üzülmenin aynı film karesine sığması gibi…

5 günde 8 ülke 12 şehir gezdiren tur şirketlerinden biri beni kafaladı da hayatı mı turlatıyor yoksa? Bir deneysel çalışmanın kurbanı mı oldum? Tur şirketi 'nasılsa kimse bir şey anlamıyor' diye insanları simülasyona alıyor ve her şeyi yaşanmış gibi mi gösteriyor?


 Bak bu senin arkadaşındı; artık değil, hoop serbest zaman… Akşama dileyenler 38 Avro karşılığında arkadaşlığının neden bittiğine “mercek tutan” bir yaşam koçundan 12 dakika brifing alabilir. Lütfen sabah 5:52’de heykelin altında buluşalım, öbür ülkeye geçeceğiz.”

 “Öbür ülkenin adı ne?”

“ Ülke demeyelim de Kırılgan Aile İlişkileri Kasabası diyelim. Orada sizi güzel bir aile masasına oturtacağız. Ortada en sevdiğiniz yemekler olacak. Herkes bir şeyler söylerken bazı sırlar ortaya dökülür gibi olduğunda hoop bulaşıkları yıkayacaksınız. Bir sonraki ailenize kavuşmak için saatler gece yarısını gösterirken rehberimiz sizi teker teker otobüse alacak. Lütfen gecikmeyin…”

“Neden bir sonraki aileye gidiyoruz?”

“Çünkü aile dediğin şey zaten sanal bir kasaba gibidir. Sıkıcı, aynı şeylerin tekrar edildiği, uzaktan huzurlu gibi görünen, ama aslında yaklaşınca o huzur diye görünen şeylerin kartondan figürler olduğunun anlaşıldığı unutulmuş bir kasaba… E bu durumda yeni bir kasabaya geçmek kadar doğal bir şey olabilir mi?”

“Bir dakika rehber bey, benim kafam karışıyor, lütfen biraz yavaşlayabilir miyiz?”

“Kusura bakmayın, size ayrılan süre ancak bu hıza yetiyor. Daha derin ve daha tutarlı ilişkiler turu için fazla para verseniz bile maalesef bulunduğunuz level buna yetmiyor”

“Peki ne yapmalıyım?”

“İzleyin ve geçin sevgili dostum. Tüketimi hedefleyen, içselleştirmek için değil de fotoğraf çektirmek için gezen; tatmin olmayan, deneyim oburu turistler gibi olun. Hızlanın, size sunulan hayatın keyfine varın… Hem hızlı hızlı geçerken, bu ülkelerin ne çamurunu görürsünüz ne de kirli yüzünü…Bu turlar hep sizin iyiliğiniz için aslında, siz sevinin diye…”

“İyi de elimden kayıp gidiyor sanki bir şe.…”

“Hayır dostum, size öyle geliyor. Bu hızlandırılmış tur bittiğinde sizi evlerinize sağ salim bırakacağız. Hepinizi tek tek hem de… İşte o zaman, bu kadar kısa sürede gezdiğiniz bütün şehirleri elbette anımsamayacaksınız. Zaten biz de böyle bir şey istemeyiz.”

“Amacınız ne peki? Ne anlamı var bütün bu hay huyun? Bu kadar acelenin?”

“Gezi sonunda elinizde kalanların kıymetini anlayacaksınız sevgili gezgin ruh. Kalan arkadaşlarınızın, benimsemek istediğiniz ailenizin ve en önemlisi de neyin biliyor musunuz?”

“Neyin?”

“Gerçek sevginin değerini anlayacaksınız… Bu kadar kısa süreye bilerek sıkıştırıyoruz her şeyi… Yüreğinizde izi kalan şehir ya da kasaba her neyse, gerçekten sevdiğiniz yerin orası olduğunu anlayacaksınız… Ona sıkı sıkı sarılın ve dilediğiniz kadar uzun bir tur ayarlayın o kasabaya… Tek yönlü alın biletinizi…”

Unutmayın; sevgi… Her şeyden önce gelir sevgi ve ne kadar hızlandırışmış tur olsa da sevgi süzülerek kalır pencerenin kenarında…”

--------------------------------------

Simülasyonun fişini çekin arkadaşlar, makine çok ısınmasın…

Devamını Oku

6 Ağustos 2024 Salı

Son Durak Filmi Gibi Bir Gündü...

Gece kabuslar gördüm. Kendi sesime uyanmış olabilirim. Kalktım, önceki yazıyı yazdım. Biraz oyalandım sonra. Dünden kalan mısır ekmeği, birkaç zeytin, domates, üzerine zeytin yağı… Kolayından neskafe… Sonra karnımda olağan dışı hareketlenmeler hissettim, azıcık bekleyeyim dedim; sokakta tuvalet kazası falan yaşanmasın bir de…

Evet azıcık bekledim. İyi hissedince kol çantamı boşaltıp sadeleştirmeye başladım. Maksat ağırlığı azaltmak mıydı, yoksa evden çıkmayı geciktirmek mi… İptal ettiğim kredi kartlarını, birkaç kalemi, birkaç fişi ve bozuk paraları ayıkladım çantadan. Mide ekşimesi hapını da aldım masaya bıraktım. Gözüme dizim ağrıdığında sürdüğüm, dibi kalmış ağrı kesici merhem takıldı. Çok iyi anımsıyorum şimdi yazarken o ânı. Normalde çanta temizliği yaparken o merhemi çıkarmam gerekirdi aslında… Nereden bilecektim bu merhemin bir işaret olduğunu; parçaları birleştirince çıktı ortaya bu detay. Merhemi tekrar çantama koydum.


Sokağa attım kendimi sonra. Salı Pazarı'na gitmek ve kızılcık almaktı niyetim… Pazar bahanesiyle evden çıkabilmekti belki de… Her zamanki yolumdan yürürken kafamın içinde hep dünkü konuşmalar, yazışmalar, işittiğim çirkin suçlamalar, basit ama yaralayan imalı sözler dönüp dolaşıyordu.

“İlle dostun bir tek gülü yaralar beni beni…”

Ne güzel söylemiş Pîr Sultan Abdal…

Her zamanki yolumdan yürüyordum. Normalde o yürüdüğüm yol günün çok büyük kısmında trafiğe kapalı olduğu için ve zaten kaldırımlar çok dar olduğu için sallana sallana yolun ortasındaydım.

Sonra nasıl oldu bilmiyorum, sanırım bilinç kaybı yaşadım bir anlık.

Yerdeydim, kalbim deli gibi çarpıyordu ve ağlıyordum. Sol ayağım beyaz bir minibüsün arka tekerleğinin tam yanındaydı.

Minibüs geri geri gidiyormuş, mal bırakacağı dükkânın önünde olduğu için Allahtan yavaşmış. Başıma insanlar toplandı sonra. Biri benden özür diliyordu, “Kornaya basarak geri geri geldim, duymadınız…”

Ben hiç korna sesi duymamıştım, ve zaten olayın nasıl o hale geldiğini de anımsamıyordum. Can havliyle ve kalbim deli gibi çarparak adama bağırdım:

“Ya ben burada ölseydim, ya ayağım kopsaydı, özür mü dileyecektin…”

Çevreden "tamam sakin olun" diyen oldu. Birisi elime su şişesi tutuşturdu, ayağa kalkabildim sonra. Kenardaki dükkanların birinin tek basamaklı merdivenine oturdum. Sandalye getirmiş birisi, ona oturmadım. Yerde hızlı hızlı nefes almaya, bir yandan da adama bağırmaya devam ettim. Birisi “Ambulans çağırayım mı? “ dedi. “Hayır” dedim. 

Adam biraz da korkmuş belli ki. Bir yandan esnafa mal bırakıyor, bir yandan da “Bilerek yapmadım” diyordu… Orada birkaç dakika oturup ayağa kalktım sonra. İşte o zaman fark ettim bileğimin sızladığını. Birkaç adım  attıktan sonra aklıma çantama geri koyduğum ağrı kesici merhem geldi. Onu sürdüm, bir sızı vardı evet. Acaba üzerine basmasa mıydım? Biraz daha yürüyüp kendime “Bak var bu işte bir hayır, Allah sana bir mesaj yolladı. Takma artık kafana  insanlar şunu demiş bunu demiş’leri diye telkin verirken uzaktan gelen tramvayı fark ettim. Tramvay gelene kadar karşıya geçebileceğimi düşündüm. Demek ki tramvayın ne kadar uzakta olduğunu da algılayamamışım o an Ben tam karşıya geçerken bir adam bana seslendi:

“Kenara geçin, tramvay geliyor…”

Adamın sesi ile eş zamanlı olarak tramvayın zilini de duydum, son andaki hamleyle kendimi sola atarak kurtuldum bundan da…

Nefes nefeseydim. Bir günde iki tane ölüm tehlikesi atlatmıştım! Üstelik bir tanesinde arabanın altında kalmıştım…

Otobüs durağına vardım. Oturdum, bileğimdeki sızı devam ediyordu, merhemi çıkarıp tekrar sürdüm.

Neydi şimdi bütün bunlar? Yaşadığım olayların mistik boyutu muazzamdı! Bilincini kaybederek minibüsün altında kalıyorsun, ama mucize oluyor ve hafif bir sızı ile kurtuluyorsun. Tramvay konusunda bir adam seni uyarıyor, son anda kenara çekiliyorsun.

Gitmese miydim acaba pazara? Ya bileğim çok sızlarsa! Ama belki de maydanozların yeşilleriyle domateslerin kırmızılarını görmek iyi gelecekti bünyeme.

Atladım otobüse gittim pazara…

Tedirgin yürüdüm hafif bir sızı ile…

Evet evet çok büyük bir sınamaydı bu… Yaşam buydu işte, bir minibüsle bir tramvay arasında mucizelerle ayakta kalabilmek… Gerisi gerçekten de boş, hem de bomboş…

Dostum bana zehirli oklar atmış, atsın varsın…

Öbürü beni azarlamaya kalkmış, azarlasın varsın…

Bir diğeri hasta olduğunu söyledikten sonra bana zehirli bir mesaj yazarak, ve o durumdayken cevap veremeyeceğimi, kendimi savunamayacağımı bile bile  “orantısız güç kullanmış” ve benim ne biçim bir dost olduğumu haykırmış, ben alttan aldıkça “git kendi yoluna selametle…” demiş…

Hepsi, ama hepsi boş…


Pazar dönüşünde yolumun üstünde sevdiğim kuaförün dükkânı var. Kapısının önüne tabure koymuş, tanımadığım başka biriyle laflıyordu. “Otur soluklan” dediler. Oturdum, biraz kızılcık ikram ettim kendilerine. Çok sevdiler. Kızılcıklar gerçekten çok büyüktü. Derken derken laf lafı öyle bir açtı ki, birden “bugün iki kere ölümle karşılaştım” cümlesi çıktı ağzımdan.. Adını şimdi anımsamadığım matbaacı esnaf vardı sadece masada. O kadar güzel moral verdi ki bana… “Her şey işaret” dedi. “Hayatı çok da takmamak lazım” dedi. “Akrabalardan ve tanıdıklardan uzak durmak lazım” dedi…

Sonra dükkândan bir müşteri kadın çıktı. Konuyu hiç bilmeden:

“Allahın mucizelerine inanmak lazım ve sormak lazım “Bugün gelecek mucizeleri görmek için neler mümkün” diye…

Çok acayip, çok da mistik bir gündü anlayacağınız.

Sanırım çok da ders almadığımı görmüş olacak ki, Yaradan bugün beni bir minibüsün altına attı, yetmedi sonra tramvay tehlikesi ile karşılaştırdı. Sonra da bilge matbaacı ile son dersini verdi.

Teşekkürler bütün bu aydınlanmalar için…

Evet, kimse için fazla üzülmemek gerektiğini öğrendim bugün… Ve insanın aklı başka yerde olursa başına neler gelebileceğini çok acı deneyimledim. Yaşadığımız âna odaklanmalı ve o ândaki gerçekleri ve güzellikleri görebilmeliydik. Yaşamak dediğimiz şey, bir parça pamuk ipliği ve onu bağladığımız dal parçası arasında rastgele bir şeydi... İpe asılarak  mahsur kaldığımız dal parçasından kurtulabilir, bu arada ipin kopma riskini de dibine kadar yaşayabilirdik...

Ve fark ettim ki, hayatta hiç kimse için ama gerçekten hiç kimse için fazla düşünmeye değmiyor…

Sonuçta o minibüs az daha hızlı olsaydı, bugün bu yazıyı belki de görünmeyen âlemlerden görünmeyen harflerle yazıyor ve birilerine hayat dersi veriyor olacaktım… 

Ve şu anda bütün olumsuzlukları ardımda bırakmaya yürekten niyet ediyorum….

Teşekkürler, çok çok teşekkürler…

Not: Bileğim hâlâ sızlıyor, viks sürdüm…


Devamını Oku

5 Ağustos 2024 Pazartesi

Ah Benim Salak Kafam...

Ah be benim salak kafam… Bu blog sonuna kadar anonim kalmalıydı.  Özellikle yakın çevreler bilmemeliydi kim olduğumu. İşte insan düşünemiyor böyle şeyleri. Ya da sonradan dank ediyor kafaya, şarkıdaki gibi; “Hep sonradan gelir aklım başıma, hep sonradan, sonradan… “

Bir iki kişinin sansür baskısı yüzünden elbette 11 senelik blogumu kapatmayacağım ve yazdıklarımdan taviz vermeyeceğim ama “ah be” diyorum; “ne söylersin blogunun adını! Ah salak kafam ah!  Çünkü burası bir gazete köşesi değil ki, gönül teline dokunan şeyleri yazma yeri…

İnsanın kalbi kapalı kalmalıymış oysa…

Belki de bunca yıldır hayattan almam gereken ders buymuş. Çünkü geçtiğimiz ay, bu konuda son derece ağır iki darbe yedim çok sevdiğim iki ayrı dostumdan. Diğer konuyu da anlatacağım sonra… Ve yüzleştiğim şey şu oldu; meğer hiç dostum yokmuş… Ben onlara karşı iyiysem dostmuşuz, biraz kendimi düşündüğüm zamanlar için dişlerini bilemişler çoktan… Ama’lar, zaten’ler,  çeşit çeşit argümanlar havada uçuşacakmış meğer…

Evet, hayat diyor ki bana

“Bak herkes ‘mış gibi yapıyor’, sen de öyle yap! Açma kalbini kimselere, açma…”

Tamam sevgili Hayat. Söz, bundan sonra kimselere açmayacağım kalbimi; aldım dersimi en ağırından, lütfen artık biraz durulalım… Bu darbeler çok ağır geldi, ama gerçekten anladım ben…

Olan oldu artık, en azından bu saatten sonra daha da sansürsüz yazabileceğim. Çünkü yazdıklarımdan rahatsız olanlarla aramızdaki köprüleri yıktık attık… Demek ki kağıttanmış o köprüler; iskambil kâğıdı gibi savruldu bütün yaşanmışlıklar ve gösterilen özen, sevgi falan filan… İstedikleri kadar bana gıcık olabilirler artık; bak işte içimdekileri yazdığım için onlar da özgürleşiyor sayemde…

“Mış gibi” yapmaya ne gerek var; kalbimi kıranları alttan ala ala kendime saygımı yitirme noktasına geldim, ama olmaz ki bu kadarı da; gerçekten olmaz… Hak mıdır, reva mıdır… Kalbimi kıranlar, kalbimden uzak olsunlar artık. Lütfen ama, lütfen…

Ben; oldum olası, başkaları adına utandım. Başkaları adına incindim. Ama artık buna bir dur demek lazım, çünkü ben incindikçe çevremde beni sevmeyenlerin sayısı daha da arttı. Belki de bu dünyaya ait değilim. İki sene önce öz yeğenimin lakap takmaya bile gerek duymadığım eşi, beş yaşındaki çocuğuna gözümün önünde dayak atmaya kalktığında da aynı şey olmuştu ruhuma. Sarsıla sarsıla ağlamıştım. “Bu çocuğu doğurdun diye bu şekilde davranmaya hakkın yok!” diye bağırmıştım o kıza. Sonra adını sildim telefonumdan, benim için yok hükmündeydi. Yok efendim acıtmadan vuruyor gibi yapmışmış da bilmem ne… Ya o çocuğun ruhu incinmedi mi… Öz yeğenimle artık hiç konuşmuyorum. Çünkü ben o dünyanın parçası olmak istemiyorum…

Nereden geldik buralara…

Son yazım, yani Buzlar Kraliçesi yazım olay oldu tahmin edeceğiniz üzere. Kraliçe yazıyı okumuş- ki yazarken bunu öngörmüştüm- çekinecek bir durum yoktu benim açımdan…  Dışarıdan bir gözle kendisine ayna tutmasına vesile olurdum belki… Yeni tanışan biri olarak üzerimde bıraktığı olumsuz etkiyi, hayal kırıklığını okursa, belki sessizce düzeltebilirdi kendini… Tahmin edeceğiniz üzere olaylar böyle gelişmedi….

 Ben kötü olayım önemli değil; ama lütfen birbirlerine sevgi dolu ve özenli davransınlar...

Ben, arkadan laf döndürmeden, okuyacağını bile bile Buzlar Kraliçesi ile ilgili duygularımı, son derece süzerek ve son derece sadeleştirerek yazarken son derece kendim gibiydim. Şimdi olsa yine yazarım aynı şeyleri…

Sonuçta ne oldu?

“Keşke yazmasaydın” dediler, “Neden yazdın” dediler… “Biz sana ne yapmıştık ki” dediler, “Nasıl böyle bir şey yazarsın?” dediler, “Başka şey mi bulamadın yazacak!” dediler…

Kimse de yahu bu Evde Yazar böyle yazmış, nasıl etkilenmiş, nasıl üzülmüş demedi, aslında “kral çıplak” demiş demedi… Ben zaten bu yazıyı yazdıktan sonra Buzlar Kraliçesi ile herhangi bir sosyal ortamda bir araya gelmeme kararı almıştım. Ama şahane manevraları neticesinde dostumla aram geri dönüşü olmayacak şekilde bozuldu. Ve hatta başka ortak tanıdıklarımız bile bana yazıdan dolayı fırça atmaya kalktılar, neyse ki telefonun reddetme tuşu çalışıyordu…

İşte böyle…


Her şeyde bir hayır vardır diyorum ben. O soğuk, buz gibi geçen üç günden sonra bir daha karşılaşırsam rol yapıp samimi davranamayacağımı bildiğim için zaten huzursuzdum. Tertemiz bir gelişme oldu sonuçta. Artık görüşmeyeceğiz…

Umarım o küçücük çocuğu sevgi dolu bir ailede, travmalardan uzak büyütmeyi başarırlar…

Umarım benden uzakta mutlu mesut yaşarlar…

Sükûnet lazım, kaliteli yalnızlık herkesin ihtiyacı…  

NOT: Eskiden ne güzel mizah yazıları yazardım, ayarlarımı bozuyorlar, beni benden alıyorlar, bunu bana kimse yapmasın artık....

Devamını Oku

13 Ocak 2024 Cumartesi

BiN Varmış BiR Yokmuş: “Menemen Soğanlı mı Olmalıymış, Soğansız mı?”

Evrenin bilinmeyen bir zamanında bilinmeyen bir ülkesi varmış. Bu ülkede masallar “Bir varmış bir yokmuş” diye başlamaz, “Bin varmış, bir yokmuş” diye bitermiş. Çünkü ülkenin gürül gürül akan suları, bereketli tarlalarından fışkıran pembe yanaklı domatesleri, çekirdeklerinden ışıl ışıl yağ akan güne bakan çiçekleri, yüz yıllık kadim zeytin ağaçları bin varken, kara büyünün etkisinde kalıp bir’e düşmüş masalın sonunda.

Peki kim yapmış bu büyüyü? Kıskanan dış düşmanlar mı? Hayır. Paralel evrenden gelen üç harfliler mi? Hayır. Bu büyüyü bilmeden Ahmet Emmi ve kıskanç Hayriye Kadın yapmış. Kim bunlar? İçimizden birileri. Neden yapmışlar? Çünkü rahat batmış kaba etlerine! Biraz zulüm olsun, azıcık fakirleşelim, gürbüz domatesler bize ne lazım dememişler elbette sesli sesli. Şeytan mı dürtmüş, yoksa kaba etlerinin altına dikeni birileri mi yerleştirmiş, orasını da artık edebiyat tarihçileri yazsın.

Yaptıkları kara büyünün sonunda ne olmuş peki?  Bütün bin’ler bir’e düşmüş. Bin dere varsa bir dereye, bin ağaç varsa bir ağaca, bin tarla varsa bir tarlaya dönüşmüş masalın sonunda. Herkes fakir olmuş. Bu da yetmezmiş gibi bir de dilleri susmuş! Dilsiz kalmamışlar ama sadece menemeni konuşur hale gelmişler. Elbette böyle olsun istememişler. Kim yaptığı büyünün kendisine zarar vermesini ister ki? Cahillik işte, komşunun ibikli horozunu kıskanıp yaptığı büyü çorbasına ıbırcık otunu eksik atmış demek ki Hayriye Kadın; maalesef sonuç böyle olmuş. Evet, sadece komşunun horozunun ibiğiymiş mesele…

Büyü çorbasını yapan Hayriye Kadın tuzuna bakmak için bir kaşığın ucuyla içmiş. İnsan büyülü çorbayı bile bile içer mi? İşte bu da takdir-i ilahi midir, kaderin tecellisi midir bilemeyiz artık. Büyülü çorbayı öylece ocakta bırakmış iki dakikalığına. O ara, Ahmet Emmi içmiş çorbadan. Sonra komşuya götürmüş Hayriye Kadın, ibikli horozun sahibine. O da içmiş. Kalan çorbayı akıllı ya, dökmüş lavaboya. Güya dokunmayacak kimseye. Büyülü çorba önce dereye karışmış, oradan denize akmış, buharlaşıp göğe uçmuş çorba tanecikleri. Bulut olmuş, yağmur olup yağmış bütün ülkeye… Çok çabuk olmuş bütün bu olanlar. Önce dereler kurumuş, sonra güne bakan çiçekleri, derken sıra gelmiş yüz yıllık kadim zeytin ağaçlarına…. Hayriye Kadın farkında değil yaptığı kara büyünün kimleri ve neleri etkilendiğinden… Susmuş bütün ülke. Ağızlarını açınca sadece menemen tarifi konuşabilir hale gelmişler. Hararetle tartışıyormuş herkes:

“Menemen soğanlı mı olmalı, soğansız mı?”

Sakalı ağarmış gözlüklü profesörler, gazeteciler, sosyal medya ünlüleri, öğretmenler, doktorlar ve elbette politikacılar tartışıyormuş hararetle:

“Menemen soğanlı mı olmalı, soğansız mı?”

Hayriye Kadın bir gün otururken nedensiz yere anımsamış:

“Tabi ya, ıbırcık otunu eksik koydum ben o çorbaya…”

Kim öle, kim kala bundan sonra…. Bin varmışş, bir yokmuş… Sadece masalı kalmış…


Devamını Oku

11 Ocak 2024 Perşembe

Ağaç Ev Sohbetleri - #229 / Geçen Yıllar Sizde Nasıl Değişim Yarattı?


Sevgili
Deep’in organize ettiği Ağaç Ev Sohbetleri 229. sayısında tekrar beraberiz. Bu haftanın konusu sevgili UçunKuşlar blogundan geldi.

"Geçen yıllar, duygu, düşünce ve fikirlerinizde nasıl bir değişim yarattı? Kişiliğinizde, kimliğinizde yükselen ve alçalan değerler, kazançlarınız, kayıplarınız neler oldu?"

Bu soruyla karşılaşınca insan ürperiyor. Kendimi mahkemede gibi hissettim bir an. Hakim Hulusi Kentmen gibi babacan; eski Türkiye’den hayali bir figür, aramızda çok uzun bir diyalog geçiyor.

Bu soruyla karşılaşınca insan ürperiyor. Kendimi mahkemede gibi hissettim bir an. Hakim Hulusi Kentmen gibi babacan; eski Türkiye’den hayali bir figür, aramızda çok uzun bir diyalog geçiyor.

 

“Hâkim Bey, değiştim evet, ama sor niye değiştim?”

“Anlat evladım ne oldu, ne değişti sende?”

“Efendim ben eskiden kabuklu hayvanlar gibiydim. Artık her şeye sivri dişlerini gösteren vahşi bir yaratığa dönüştüm. Kafka’nın böceği gibiyim desem yalan olmaz.”

“Nasıl yani? Geleni geçeni ısırıyor musun? Vampir misin evladım?”

“Yok be Hâkim Amca. Bu arada size Hâkim Amca dememde bir sakınca var mı? Sizi o kadar yakın buldum ki kendime, “bey” deyince araya girecek mesafeden korkuyorum sanırım. Babacan kişi görmeyeli neredeyse bir asır geçmiş gibi hissediyorum.”

“De bakalım, koskoca devletin asık yüzlü kurumunu da ancak senin gibi hayalciler böyle sevimli hale getirir. Anlat bakalım nedir bu yengeçlikten köpek balığına evrilme hikayen?”

Yüzümde sıcacık bir Yeşilçam gülümsemesi, kendi doğalında akıyor sözcükler;

“Teşekkürler Hâkim Amcacım. Eskiden, çok değil 7-8 sene öncesine kadar birisi beni incitti mi mesela, hiç o kişiye haddini bildiremez, kendi kabuğuma çekilir, kendi kendimi yer bitirirdim. Sanki beni incitenler haklıymış gibi gelirdi”

“Nasıl yani, kendini müdafaa edemez miydin?”

“Sanki ben her şeyin en kötüsünü hak ediyormuşum gibi hissederdim. Değersizlikle yetiştirmişler bizi be Hâkim Amca. Şimdiki çocukların çoğu prens ve prenses gibi. Bizde öyle miydi? Şimdiki çocuklar gak deyince pasta kesiliyor, guk deyince parti veriliyor. Yok dişi çıktı partisi, yok okumayı söktü kutlaması, bizde nerdeee…”

değişim

“Sen de Küçük Emrah’a bağladın, abartıyorsun be evladım.”

“Niye abartayım Hâkim Amcacım. Kendimizi göstermek ve bir aferin almak niçin bin takla atmamız gerekirdi. Başarmak kutlanacak bir şey değildi ki; zaten olması gereken oydu. Yani demem o ki Hâkim Amcacım; bizi özgüvensizlikte bir dünya markası gibi büyütmüşler. Yıllarca ama yıllarca gördüğümüz kötü muamelelere karşı kabuğumuza çekilmişiz. Allahtan bir noktada bir şey olmuş da, hani senaryolarda olur ya, onun gibi karakterin baht dönüşüne uğrayıp dişlerimizi göstermeye başlamışız.”

“Tamam anladım, artık dişlerini gösteriyorsun, bu bir başarı. Peki başka ne değişti evladım sende?”

“Duyarsızlaştım”

“Nasıl yani?”

“Yani Hâkim Amcacım, eskiden kötü hikayelerden çok etkilenirdim. İnsanların yaşadığı kötülüklerle empati kurup üzülürdüm. Artık o haberleri dinlemek bile istemiyorum. Sokakta çöp toplayanlara acıyarak bakmıyorum mesela…”

“Dişlerini gösteren ve duyarsız birisin yani. Gittikçe kimliğin şekilleniyor. Evladım hayat seni insanlıktan uzaklaştırmış sanki?”

“Öyle be Hâkim Amcacım. Bir de artık insanların çoğunu sevmiyorum.”

“Vahşileştin yani!”

“Onun gibi bir şey. Yani sahte dostluklar, çıkar ilişkileri, gösteriş budalaları, ne bileyim sahte empatikler, yalancı sempatikler her yerde be Amcacım.”

“Peki ne yapıyorsun?”

“Ne mi yapıyorum? Ağzını açınca kendinden bahsedenlere gıcık oluyorum mesela, onlardan uzaklaşıyorum. İşiyle, kariyeriyle övünenlere sinir oluyorum. Varsa yoksa çocuklarından bahsedenler, çocuğunun her şeyiyle övünenlerden instamom’lardan falan nefret etme seviyesindeyim. Param var huzurum var’cıları hepten silmek istiyorum. Rakı masasındaki sahte solculara diş biliyorum. Kaba sabalar zaten benim ilgim alanım dışında. “

“Geriye kim kaldı evladım?”

“Roman kişileri vaarr, tiyatroda oyun kişileri varrr, sonra hiç konuşmasam da yazılarını sevdiğim blog arkadaşlarım vaaar.”

“O zaman senin kişiliğinde güncelleme yapıyorum evladım. Anlattıklarına bakılırsa sen, SİVRİ DİLLİ, DUYARSIZ, İNSAN SEVMEYEN ASOSYAL BİR KİŞİLİK OLMUŞSUN”

“Evet Hâkim Amcacım, çok da bi şey bekleme benden.”

“Peki mutlu musun?”

“Safralarını atan gemi gibiyim be Hâkim Amcacım. Toplum normlarında “İYİ İNSAN” olarak adlandırılan özelliklerimi birer birer törpüledikçe daha mutlu oluyorum.”

“Peki böyle mi geçecek bu hayat?”

“Orasını bilemem Hâkim Amcacım. Yakınımda bildiklerim beni değerli hissettirirse, toplum beni değerli hissettirirse, dişlerimi çıkarmaya gerek olmaz. Toplumun dertleri azalırsa, üçüncü sayfa haberleri azalırsa belki daha duyarlı olabilirim, hatta belki yine insanları insan oldukları için sevme felsefesine bile yaklaşabilirim. Hayat akarken ben de olduğum yerde kalmayacağım elbette. İstersen seninle beş sene sonra tekrar güncelleme yaparız bu konuda”

alice harikalar diyarında

“Diyecek laf bırakmadın be evladım. Sana nasihat bile veremem artık. Benim de modumu düşürdün."

" Mübaşir; ver oğlum oradan yengenin ütülediği temiz mendili…”

“Su akar yatağını bulur be Hulusi Amcacım, ha olmaz mı? Bakarsın biz de Alice gibi tavşan deliğinden geçiveririz Harikalar Diyarına…”  


Devamını Oku