Yılın ikinci günü, bugün yine hava
çok güzel. Aklıma ne gelirse yazma çabasına devam ediyorum, bakalım nereye
kadar sürecek bu macera…
Dışarı çıkabilsem çok daha güzel
olacak aslında.
Ama sanki içimde bir güç var, beni
hep engelliyor.
İşe giderken nasıl çıkıyordum yağmur
demeden çamur demeden.
Mecburiyetler ve keyfiyetler demek
ki…
Şöyle diyorum, şahane kocaman bir
bahçem olsa. Hangi ağaçları dikerdim?
Bir kere vişne olacak kesin. Sonra
kızılcık, sonra mürdüm eriği, sonra mor üzüm. Ve mutlaka leylak ağacı olmalı
ve misler gibi kokutmalı bahçeyi. Bence ayva da olsun bir tane. Şeftali, elma
ve armut da olsun. Yağ armudu diyorlar, kocaman sapsarı olandan… Bir de
portakal ağacı, yanına da limon yakışmaz m? Hadi bir de kumkuat dikelim
yamacına. Dut olmasın, yerlere dökülür uğraşamam onunla. Ama muz olabilir bak.
Bu yaz tatilde ilk kez dalında muz gördüm, çok güzeldi.
Peki sadece ağaçlar mı olacak
bahçede?
Bir köşeye çilek ekmek isterim.
Bir de ot köşesi yaparım. Nane, maydanoz, dereotu, mor reyhan sonra. Sahi yazın
kuruttuğum reyhanlardan çay mı yapsam, bak iyi geldi aklıma. Salkım domates de
mi eksem bir köşeye, belki yanına da karpuz… Dalında karpuz hiç görmedim, ilk
kez kendi bahçemde tanık olurum büyümesine… Şahane olmaz mı?
Peki ya çiçekler? Bu bahçede çiçek
olmayacak mı?
Olmaz mı iki gözüm, elbette
çiçekler de olacak. Bir köşede kokulu yediveren gülü, kendiliğinden yedi kere
açacak her sene. Sonra bir köşede ortancalar olmalı, pembeli ve mavili karışık.
Ama ortanca gölgede yetişmez mi? Tamam işte ben de ortancaları bahçe duvarının
dibine, bol yapraklı bir ağacın gölgesine dikerim. Dert dediğin böyle olsun yeter ki…
Peki başka ne çiçekler olsun bu
bahçede?
Bence şebboylar da olsun. Akşam serinliğinde
mis gibi koksunlar. Biraz papatya köşeye, sonbahara doğru kırmızılı sarılı
kasımpatıları da ekerim.
Sen ne unuttun?
Ne unutmuş olabilirim?
Begonvilleri mi? Onları en sona sakladım.
Bir küçük okuma köşesi yapmayacak
mısın bu bahçeye?
Asmanın altına olur mu?
Çok da güzel olur.
Ananas ağacı olur mu peki? Ya da ejder
meyvesi? Belki de kivi?
Biliyor musun, hayalleri de bir
yerde durdurmalı insan.
Senin de durun durağın yok, ha
deyince koşturup gidiyorsun.
Evet öyle; yeter ki bir başlayayım, hayal olsun gerçek olsun kimse tutamaz beni sonra…
İyi o zaman, unuttuğun bir şeyi
söyleyeyim sana…
Neymiş?
Bahçe kapısını saracak mis gibi
kokan yaseminleri unuttun; bahçe çitini süsleyecek melisaları unuttun. Bir de
ne unuttun biliyor musun? Lavantaları unuttun…
Hadi yaaa, nasıl dikmem bahçeme
lavanta!
Hemen dikiyorum, ohh mis gibi kokuları
şimdiden burnuma geliyor!
Çok güzel oldular, hadi sen de
gelsene….
Bir de şarkı patlat da bari, sürrealizmi arşa çıkaralım..
Spotify’da Good Morning Jazz açık.
Tatlı tatlı çalıyor arka planda.
Saat 12.33. Az önce bugünün 30
Aralık olduğunu hayretle fark ettim. Yarın yılbaşıymış ya! Ben daha birkaç gün
var sanıyordum. O kadar kopmuşum demek ki akıp giden zamanlardan.
Önceden de söylemiş olabilirim; bu
sene bir tuhaf geçti. Bir tuhaf yalnızlaşma senesi olabilir, kendi kendimle
konuşma senesi de olabilir. Merak etmeyin delirmedim; öyle sesli sesli
konuşmuyorum. Sadece beynimde bana talimatlar veren, beni onaylayan; bazen de
teselli eden iç sesim biraz daha duyulur oldu.
Evet arka plandan gelen sabah cazı
gerçekten çok iyi.
Son beş, belki altı; bilmiyorum
belki de sekiz senedir yeni yıllarda simli kartlar atıyordum yakınım
hissettiklerime. Hatta ilk başlattığımda bu geleneği, kartları alanlar aşırı
mutlu oluyordu; postacının getirdiği faturalardan sonra tuhaf geliyordu demek
ki. Gerçekten millî ve de inandırıcıyken; bazılarının içine Milli Piyango
bileti de koyuyordum. Millî Piyango almıyorum elbette artık. Boşver, tatlı
anılardı hepsi, geçti gitti; arkalarından yakınmaya gerek yok.
Neyse işte, geçen sene attığım
kartların yarısından fazlası ulaşmadı yerlerine. Ben anlamıyorum, eskiden
kaybolmazken mektuplar, bunca teknolojiye rağmen nasıl oluyor da… Amaan, şimdi
bu da laf mı! Postanedeki bey de söylemişti geçen sene; eğer sigortalı
göndermezsem kaybolurmuş! O zaman yeni yıl kartının ne anlamı kalır ki? Ben
bilmiyor muyum kargo poşetine koyup güvenle göndermeyi… Zarfı görecek alan
kişi… Ne güzel pembeli mavili zarflar da almıştım. Neyse işte, geçen sene
galiba sekiz kart atmıştım, sadece ikisi ulaşmıştı yerine. Ve yağmurlu, fırtınalı bir günde nasıl da çabayla gitmiştim postahaneye...
Bu sene de göndermeyi düşünüyordum
aslında, sonra birden vazgeçtim.
Ne gerek var ki! İnsan
ilişkilerine olan inancım pek kalmadığı için diyorum; yıllarca sürprizler
yaparsın, o sürprizleri yapacağın ânları hayal edersin, o sevdiğin insanların
yüzlerindeki gülümsemeyi defalarca ama defalarca gözünün önüne getirerek mutlu olursun.
Sonra bir bakmışsın, aaa bir çırpıda silinmişsin, seni yok sayıvermişler.
Artık böyle; birini hayatından çıkarmak istersen uzun uzun nedenini niçinini anlatmaya gerek yok. Spotify aile listesinden siliyorsun, hoop o insan hayatında sanki hiç olmamış gibi siliniveriyor. en postundan modern zamanlar bunlar...
O yüzden diyorum; en simli
ve güzel kartları insan belki de kendisine atmalı!
Zaten son yıllarda moda oldu
yeniden bu kartlar! Ben sokak aralarındaki kırtasiyelerden zor bulurken o simli
kartları, şimdi internette zibilyon tanesi satılıyor! Amaan; bunalım,
melankoli şu bu olmaya gerek yok yani, boşveeerr...
Gerçekten bu kadar çok yazmamın
tek sebebi sadece şu arkada çalan sabah cazının tınıları. Sanki
notalar beynime girdi de oradan da parmaklarıma hükmediyor gibi. Bak işte
inceden bir saksafon sesi ve piyano tınısı. Başka dünyalara ışınlıyor adeta beynimi... Ben hiç
anlamam müzikten, türlerinden falan. Kulağıma ne hoş gelirse, ruhuma ne hitap
ederse on an onu severim. Bu aralar televizyonda genelde caz müzikleri açık,
bir de kırmızı kiremitli ev ve yağan kar manzarası… Ne bileyim arınıyorum
herhalde içimin cızlarına karşı çalan cazla...Cıza karşı caz, hadi bakalım, bu da mı gol değil!
Yılbaşı kartları diyordum; her şey
bu kadar kolay, bu kadar elinin altında olunca değeri de kalmıyor bir
şeylerin. Çocukken çok acıkınca elimize tutuşturulan kalın dilim
ekmekler mesela. Üzerine Sana yağı, onun da üzerine tuz serpilmiş ekmekler.
Neden reçel değil de tuz? Tereyağına benzesin diye mi acaba? Hiçbir fikrim yok.
Nasıl güzel yerdim o ekmekleri ben. Gluten mi yoktu o zamanlar, ya da ne
bileyim Sana yağları daha mı faydalıydı, hiç kilolu çocuk da olmazdı…
Dün akşam, akşam yemeği için
tencerede kestane pişirdim. Kestaneleri yıkayıp, üzerlerine artı şeklinde
bıçakla çentik atıp, sonra bir tatlı kaşığı tuz ve bir tatlı kaşığı şeker
ekleyip, bir parmak kadar da su ekleyip tencerede; ocağın üzerinde; kısık ateşte
pişmeye bıraktım. Kestaneler suyunu çekti, çizildikleri yerlerden iyice açıldı,
sonra yumuşadı. Tencerenin dibi hafiften kararmaya başladığında kestaneler de
pişmiş oldu. Eskiden böyle yapılırdı, hiç internetten tarife bakmadım. Niye
bunu anlattım ki şimdi? Ne bileyim, aklıma geleni yazıyorum işte. Bir çeşit yıl
sonu bilinç akışı gibi, yıl sonu beyin temizliği geldi haanım!
Biliyor musunuz bizim mahallede
hâlâ akşamları bozacı geçiyor sokaklarda ve bağırıyor:
“Boza boozaaa, bozacııı…”
Orhan Pamuk’un son okuduğum
kitabındaki gibi. Neydi adı “Kafamda Bir Tuhaflık..” Orada da bozacı vardı,
kitapta en çok o aklımda kalmış.
Demek Orhan Pamuk’un da zaman
zaman kafasında tuhaflık olabiliyor.
Kafam bir tuhaf ya bu aralar,
kendime yandaş olarak Nobelli yazarı nasıl da seçtim ama... Böyle olmak
lazım, seçici olmak yani. Melankolide bile avamdan kaçınmak lazım. Ne bileyim
çıtayı yükseğe koyacaksın, kafan bi tuhafsa; Nobelli yazarlar da yarenin olacak.
Ha bir de arka planda mutlaka caz olacak...
Yıllardır yeni yıl menüm sabittir.
Tencerede üç buçuk dört
saatte pişip tel tel olan kuzu kol, pirinç pilavı, yaprak sarması,
paçanga böreği, kereviz salatası…
Yarınmış yılbaşı! Yapar mıyım
acaba bu sene de! Hiçbir kıpırdanma yok!
Kokina alırdım her sene, bu sene
onu da almadım.
Ama güzel bir şey oldu, Refika
Birgül’ü bilirsiniz. Öylesine denk geldim Instagram'da bir gönderisine. Gönlübol
adında tombik çok şirin çay bardakları tasarlamışlar. “Çay en çok bize yakışır,
çünkü...” cümlesini en güzel tamamlayan beş kişiye o bardaklardan hediye
edecekmiş. Ben de şöyle bir şey yazmıştım çalakalem:
Çay en çok bize yakışır çünkü; hakkında ne söylesek eksik kalır.
Biliriz ki çay içmek, sadece çay içmek değildir…
Mesela umutsuzluğa düştüğümüzde “hadi yeni bir çay demleyelim”
diyerek ayağa kalkar ve asla enseyi karartmayız.
Çay; final zamanı sabahlayan öğrencinin dopingi; misafire sunulan
kekin ekürisi; yorgunluğu gidermenin en mucizeli iksiri; her şeye sıfırdan
başlamanın motive edicisi; dumanı tüten simitin adı konmamış yakın akrabasıdır.
Sosyal medya hikâyelerinde kahve fincanı gibi fazla arz-ı endam eylemez; çünkü
reklama ihtiyacı olmaz.
Bize yakışmasın da kime yakışsın bu çay?Beş çayı içen kraliçe, verebilir mi böyle bir
cevabı 😊
Beğenmiş, bana o harika
bardaklardan hediye gönderdi. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Adeta tuhaf ruh halime
mucizeli bir yanıt gibiydi bu hediye.
Bak işte diyordu, bak işte yeni
yılın sürpriz hediyesi insanın hiç tanımadığı birilerinden sürpriz bir şekilde
gelebilir diyordu.
Ne bileyim, kendi yazdığım “çay
güzellemesi” nin içindeydi şifa belki de.
“Hadi yeni bir çay demleyelim!”
Bunu ben söylediysem, demek ki
uygulamak da bana düşerdi. Kendi kendime ilaç oldum sanki. Çok mucizeli bir şeydi bu bence...
Bazen böyle göz açıp kapayana
kadar küçücük mucizeler gerçekleşebiliyor. Asıl güzel olan ise o mucizeleri
görebilmek ve gördüğünde duyduğun o sevinç... Paha biçilemez anlar bunlar...
Bu yazıyı gerçekten hiç okumadan
yazıp duruyorum dakikalardır, 2024’ün çer çöpü ne varsa akıp gitsin diye belki
de.
Ve evet, caz müziği şahane ve bir
dize geliyor aklıma:
“…Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
İşte o kadar….”
Bu son zamanlarda ruhuma dokunan
caz müzikleri, bu hiç olmadık bir zamanda Refika Birgül’den gelen “Gönlübol”
adındaki şirin mi şirin çay bardağı hediyesi ve bu yazdığım ama farkına bile
varmadığım” Yeni bir çay demleyelim” cümlesi sanki 2025’in ipuçlarını
getirmiş bir araya…
Ve bu “bir
caz müziği gibi akıp giden” yazının sonunda diyorum ki; 2025’de Gönlübol
bardaklarımla yeni taptaze çayımı içerken, arkadaki caz müziği gibi şıkır
şıkır, kolaycacık ve telaşsız akıp gitsin hayat kendi yolunda ve üzmeden ve tüm doğallıyla ve mutlu ederek…
NOT: Bu başı sonu belli olmayan yazıyı sonuna kadar okuyan varsa aranızda; size de görebildiğiniz,
gördüğünüzde mutlu olabileceğiniz küçüklü büyüklü mucizeler diliyorum 2025'de, hem de
kalpten...
Su sesi duyup camdan baktım. Temizlik
işçileri sokağı yıkıyordu. Hava serin olmasına rağmen camdan izledim işleri
bitene kadar. Karşı komşu da baktı sonra. O, camı açmadı. Belki de
üşüyordu. Sokakların basınçlı hortumla yıkanmasını izlemeye bayılırım ben. Size
de böyle olur mu?
Sokaklar yıkanırken, hortumdan çok
az su fışkırtılır aslında. Ama öyle basınçlıdır ki o su, bütün çöpleri öne doğru
sürükler. Hortumu tutan kişi ilerledikçe, geride ıslak bir temizlik
kalır. Neden severim bunu izlemeyi? Bilmem.
Belki de bir çeşit arınma hissi gelir içime o anlarda. Bir anlığına dünya
güzelleşir sanki!
İzlerken, yerden havalanan izmaritleri kimlerin attığı düşüncesi
bir an gelir; sonra suyun kaldırma kuvvetinin etkisiyle geçer gider aklımdan.
Normalde kızarım izmariti yere atanlara. Ama böylesi anlarda, sokaklar temizlenirken
yani; içim de arındığı için midir nedir, hiç öyle kötü şeyler düşünesim gelmez.
Temizlik işçilerine bakkal Ali Abi’nin
çay ikram etmesi sonra… Nasıl huzur dolu bir andır o…
“Her şey, tam da olması
gerektiği gibi duygusu…” Bence paha biçilemez buna.
Vergi dairesine gittim sonra. Hiç sıra yoktu. Soruma yanıt veremedi memur. “Siz nasıl ki hastalanınca hastaneye gidiyorsanız
bu soruyu da SSK’ya sormalısınız” dedi. Tane tane, cahile anlatır gibi anlattı.
Çok kızmadım, biraz hayal kırıklığı oldu. “Ama size yönlendirdiler” dedim. “Yanlış
yapmışlar” dedi. Yine kızmadım çok, böyle oldu işte ne yapalım...
Eve geldim sonra. SSK’yı aradım. ALO 170. Hemen açıldı telefon.
“Size nasıl yardımcı olabilirim,
adım Furkan” dedi medenî bir ses.
Derdimi anlattım, “Birkaç dakika
bekletelim sizi” dedi, “Elbette” dedim. Birkaç dakika sonra son derece pozitif ve
kibar bir yaklaşımla ve özetle tam da sorumun yanıtını verdi. “Şahane bir
şekilde yanıtladınız, çok teşekkür ederim” dedim. Umarım bu ses kaydını amiri
dinliyordur ve umarım Furkan Bey’e çok zam yapar. Saygılı ve bilgili olduğu
için. Yaa bak işte! Eğer vergi dairesinde sorumun yanıtını alabilseydim, SSK’yı
aramazdım. SSK’yı aramayınca da Furkan Bey gibi işini iyi yapan, saygılı ve
bilgili bir memurun varlığından haberdar olmaz ve kendimi böyle iyi hissetmezdim.
Sonuç olarak ben bugün hayata pozitif
baktım.
Aslında kayda değer bir şey yoktu
günümde.
Ama pozitif baktığım için pozitif
şeyler gördüm.
Ben bugün sebepsizmiş gibi görünen
küçük mutluluklar yaşadım...
Tamam olabilir, böyle zamanlar hep
olabilir. Ama neden hızlı çekim gibi her şey… Senaryonun birden hızlanıp
izleyicinin kafasını karıştırdığı, ucu açık bir finalle sonlanan ve ağızda
kekremsi bir tat bırakan kısa film tadında bu aralar hayat… Hayır nasıl bu
kadar hızlı olup bitiyor bir şeyler ve hemen “sıradaki” geliyor? Yıllarca suda
bekletilen bir yaprağın köklendiğini görüp sevinmekle, o yaprağın kararıp
solmasına üzülmenin aynı film karesine sığması gibi…
5 günde 8 ülke 12 şehir gezdiren
tur şirketlerinden biri beni kafaladı da hayatı mı turlatıyor yoksa? Bir
deneysel çalışmanın kurbanı mı oldum? Tur şirketi 'nasılsa kimse bir şey
anlamıyor' diye insanları simülasyona alıyor ve her şeyi yaşanmış gibi mi
gösteriyor?
“Bak bu senin arkadaşındı; artık değil,
hoop serbest zaman… Akşama dileyenler 38 Avro karşılığında arkadaşlığının neden
bittiğine “mercek tutan” bir yaşam koçundan 12 dakika brifing alabilir. Lütfen
sabah 5:52’de heykelin altında buluşalım, öbür ülkeye geçeceğiz.”
“Öbür ülkenin adı ne?”
“ Ülke demeyelim
de Kırılgan Aile İlişkileri Kasabası diyelim. Orada sizi güzel bir aile
masasına oturtacağız. Ortada en sevdiğiniz yemekler olacak. Herkes bir şeyler
söylerken bazı sırlar ortaya dökülür gibi olduğunda hoop bulaşıkları
yıkayacaksınız. Bir sonraki ailenize kavuşmak için saatler gece yarısını gösterirken
rehberimiz sizi teker teker otobüse alacak. Lütfen gecikmeyin…”
“Neden bir
sonraki aileye gidiyoruz?”
“Çünkü aile
dediğin şey zaten sanal bir kasaba gibidir. Sıkıcı, aynı şeylerin tekrar
edildiği, uzaktan huzurlu gibi görünen, ama aslında yaklaşınca o huzur diye
görünen şeylerin kartondan figürler olduğunun anlaşıldığı unutulmuş bir kasaba…
E bu durumda yeni bir kasabaya geçmek kadar doğal bir şey olabilir mi?”
“Bir dakika
rehber bey, benim kafam karışıyor, lütfen biraz yavaşlayabilir miyiz?”
“Kusura
bakmayın, size ayrılan süre ancak bu hıza yetiyor. Daha derin ve daha tutarlı
ilişkiler turu için fazla para verseniz bile maalesef bulunduğunuz level buna
yetmiyor”
“Peki ne
yapmalıyım?”
“İzleyin ve
geçin sevgili dostum. Tüketimi hedefleyen, içselleştirmek için değil de fotoğraf
çektirmek için gezen; tatmin olmayan, deneyim oburu turistler gibi olun.
Hızlanın, size sunulan hayatın keyfine varın… Hem hızlı hızlı geçerken, bu
ülkelerin ne çamurunu görürsünüz ne de kirli yüzünü…Bu turlar hep sizin
iyiliğiniz için aslında, siz sevinin diye…”
“İyi de
elimden kayıp gidiyor sanki bir şe.…”
“Hayır
dostum, size öyle geliyor. Bu hızlandırılmış tur bittiğinde sizi evlerinize sağ
salim bırakacağız. Hepinizi tek tek hem de… İşte o zaman, bu kadar kısa sürede
gezdiğiniz bütün şehirleri elbette anımsamayacaksınız. Zaten biz de böyle bir
şey istemeyiz.”
“Amacınız ne
peki? Ne anlamı var bütün bu hay huyun? Bu kadar acelenin?”
“Gezi sonunda
elinizde kalanların kıymetini anlayacaksınız sevgili gezgin ruh. Kalan
arkadaşlarınızın, benimsemek istediğiniz ailenizin ve en önemlisi de neyin biliyor musunuz?”
“Neyin?”
“Gerçek
sevginin değerini anlayacaksınız… Bu kadar kısa süreye bilerek sıkıştırıyoruz
her şeyi… Yüreğinizde izi kalan şehir ya da kasaba her neyse, gerçekten sevdiğiniz
yerin orası olduğunu anlayacaksınız… Ona sıkı sıkı sarılın ve dilediğiniz kadar
uzun bir tur ayarlayın o kasabaya… Tek yönlü alın biletinizi…”
Unutmayın;
sevgi… Her şeyden önce gelir sevgi ve ne kadar hızlandırışmış tur olsa da
sevgi süzülerek kalır pencerenin kenarında…”
--------------------------------------
Simülasyonun fişini çekin arkadaşlar,
makine çok ısınmasın…
Gece kabuslar gördüm. Kendi sesime
uyanmış olabilirim. Kalktım, önceki yazıyı yazdım. Biraz oyalandım sonra.
Dünden kalan mısır ekmeği, birkaç zeytin, domates, üzerine zeytin yağı… Kolayından
neskafe… Sonra karnımda olağan dışı hareketlenmeler hissettim, azıcık bekleyeyim
dedim; sokakta tuvalet kazası falan yaşanmasın bir de…
Evet azıcık bekledim. İyi hissedince kol çantamı boşaltıp sadeleştirmeye başladım. Maksat
ağırlığı azaltmak mıydı, yoksa evden çıkmayı geciktirmek mi… İptal ettiğim kredi
kartlarını, birkaç kalemi, birkaç fişi ve bozuk paraları ayıkladım çantadan.
Mide ekşimesi hapını da aldım masaya bıraktım. Gözüme dizim ağrıdığında sürdüğüm, dibi kalmış
ağrı kesici merhem takıldı. Çok iyi anımsıyorum şimdi yazarken o ânı. Normalde
çanta temizliği yaparken o merhemi çıkarmam gerekirdi aslında… Nereden
bilecektim bu merhemin bir işaret olduğunu; parçaları birleştirince çıktı
ortaya bu detay. Merhemi tekrar çantama koydum.
Sokağa attım kendimi sonra. Salı Pazarı'na gitmek ve kızılcık almaktı niyetim… Pazar bahanesiyle evden
çıkabilmekti belki de… Her zamanki yolumdan yürürken kafamın içinde hep dünkü
konuşmalar, yazışmalar, işittiğim çirkin suçlamalar, basit ama yaralayan imalı
sözler dönüp dolaşıyordu.
“İlle dostun bir tek gülü yaralar
beni beni…”
Ne güzel söylemiş Pîr Sultan Abdal…
Her zamanki yolumdan yürüyordum.
Normalde o yürüdüğüm yol günün çok büyük kısmında trafiğe kapalı olduğu için
ve zaten kaldırımlar çok dar olduğu için sallana sallana yolun
ortasındaydım.
Sonra nasıl oldu bilmiyorum,
sanırım bilinç kaybı yaşadım bir anlık.
Yerdeydim, kalbim deli gibi
çarpıyordu ve ağlıyordum. Sol ayağım beyaz bir minibüsün arka tekerleğinin tam
yanındaydı.
Minibüs geri geri gidiyormuş, mal
bırakacağı dükkânın önünde olduğu için Allahtan yavaşmış. Başıma insanlar
toplandı sonra. Biri benden özür diliyordu, “Kornaya basarak geri geri geldim,
duymadınız…”
Ben hiç korna sesi duymamıştım, ve
zaten olayın nasıl o hale geldiğini de anımsamıyordum. Can havliyle ve kalbim
deli gibi çarparak adama bağırdım:
“Ya ben burada ölseydim, ya ayağım
kopsaydı, özür mü dileyecektin…”
Çevreden "tamam sakin olun" diyen
oldu. Birisi elime su şişesi tutuşturdu, ayağa kalkabildim sonra. Kenardaki
dükkanların birinin tek basamaklı merdivenine oturdum. Sandalye getirmiş
birisi, ona oturmadım. Yerde hızlı hızlı nefes almaya, bir yandan da adama
bağırmaya devam ettim. Birisi “Ambulans çağırayım mı? “ dedi. “Hayır” dedim.
Adam
biraz da korkmuş belli ki. Bir yandan esnafa mal bırakıyor,
bir yandan da “Bilerek yapmadım” diyordu… Orada birkaç dakika oturup ayağa
kalktım sonra. İşte o zaman fark ettim bileğimin sızladığını. Birkaç adımattıktan sonra aklıma çantama geri koyduğum
ağrı kesici merhem geldi. Onu sürdüm, bir sızı vardı evet. Acaba üzerine
basmasa mıydım? Biraz daha yürüyüp kendime “Bak var bu işte bir hayır, Allah
sana bir mesaj yolladı. Takma artık kafana insanlar şunu demiş bunu demiş’leri
diye telkin verirken uzaktan gelen tramvayı fark ettim. Tramvay gelene kadar
karşıya geçebileceğimi düşündüm. Demek ki tramvayın ne kadar uzakta olduğunu
da algılayamamışım o an Ben tam karşıya geçerken bir adam bana seslendi:
“Kenara geçin, tramvay geliyor…”
Adamın sesi ile eş zamanlı olarak
tramvayın zilini de duydum, son andaki hamleyle kendimi sola atarak kurtuldum
bundan da…
Nefes nefeseydim. Bir günde iki
tane ölüm tehlikesi atlatmıştım! Üstelik bir tanesinde arabanın altında
kalmıştım…
Otobüs durağına vardım. Oturdum,
bileğimdeki sızı devam ediyordu, merhemi çıkarıp tekrar sürdüm.
Neydi şimdi bütün bunlar? Yaşadığım olayların mistik boyutu muazzamdı! Bilincini
kaybederek minibüsün altında kalıyorsun, ama mucize oluyor ve hafif bir sızı
ile kurtuluyorsun. Tramvay konusunda bir adam seni uyarıyor, son anda kenara çekiliyorsun.
Gitmese miydim acaba pazara? Ya
bileğim çok sızlarsa! Ama belki de maydanozların yeşilleriyle domateslerin
kırmızılarını görmek iyi gelecektibünyeme.
Atladım otobüse gittim pazara…
Tedirgin yürüdüm hafif bir sızı
ile…
Evet evet çok büyük bir sınamaydı
bu… Yaşam buydu işte, bir minibüsle bir tramvay arasında mucizelerle ayakta
kalabilmek… Gerisi gerçekten de boş, hem de bomboş…
Dostum bana zehirli oklar atmış,
atsın varsın…
Öbürü beni azarlamaya kalkmış,
azarlasın varsın…
Bir diğeri hasta olduğunu söyledikten sonra bana zehirli bir mesaj yazarak, ve o durumdayken cevap veremeyeceğimi, kendimi
savunamayacağımı bile bile “orantısız güç
kullanmış” ve benim ne biçim bir dost olduğumu haykırmış, ben alttan aldıkça “git
kendi yoluna selametle…” demiş…
Hepsi, ama hepsi boş…
Pazar dönüşünde yolumun üstünde sevdiğim
kuaförün dükkânı var. Kapısının önüne tabure koymuş, tanımadığım başka biriyle
laflıyordu. “Otur soluklan” dediler. Oturdum, biraz kızılcık ikram ettim
kendilerine. Çok sevdiler. Kızılcıklar gerçekten çok büyüktü. Derken derken laf
lafı öyle bir açtı ki, birden “bugün iki kere ölümle karşılaştım” cümlesi çıktı ağzımdan.. Adını
şimdi anımsamadığım matbaacı esnaf vardı sadece masada. O kadar güzel moral verdi ki bana… “Her şey
işaret” dedi. “Hayatı çok da takmamak lazım” dedi. “Akrabalardan ve
tanıdıklardan uzak durmak lazım” dedi…
Sonra dükkândan bir müşteri kadın
çıktı. Konuyu hiç bilmeden:
“Allahın mucizelerine inanmak
lazım ve sormak lazım “Bugün gelecek mucizeleri görmek için neler mümkün” diye…
Çok acayip, çok da mistik bir
gündü anlayacağınız.
Sanırım çok da ders almadığımı görmüş
olacak ki, Yaradan bugün beni bir minibüsün altına attı, yetmedi sonra tramvay
tehlikesi ile karşılaştırdı. Sonra da bilge matbaacı ile son dersini verdi.
Teşekkürler bütün bu aydınlanmalar
için…
Evet, kimse için fazla
üzülmemek gerektiğini öğrendim bugün… Ve insanın aklı başka yerde olursa başına
neler gelebileceğini çok acı deneyimledim. Yaşadığımız âna odaklanmalı ve o ândaki gerçekleri ve güzellikleri görebilmeliydik. Yaşamak dediğimiz şey, bir parça pamuk ipliği ve onu bağladığımız dal parçası arasında rastgele bir şeydi... İpe asılarak mahsur kaldığımız dal parçasından kurtulabilir, bu arada ipin kopma riskini de dibine kadar yaşayabilirdik...
Ve fark ettim ki, hayatta hiç kimse
için ama gerçekten hiç kimse için fazla düşünmeye değmiyor…
Sonuçta o minibüs az daha hızlı
olsaydı, bugün bu yazıyı belki de görünmeyen âlemlerden görünmeyen harflerle yazıyor
ve birilerine hayat dersi veriyor olacaktım…
Ve şu anda bütün olumsuzlukları
ardımda bırakmaya yürekten niyet ediyorum….
Ah be benim salak kafam… Bu blog
sonuna kadar anonim kalmalıydı. Özellikle
yakın çevreler bilmemeliydi kim olduğumu. İşte insan düşünemiyor böyle şeyleri.
Ya da sonradan dank ediyor kafaya, şarkıdaki gibi; “Hep sonradan gelir aklım
başıma, hep sonradan, sonradan… “
Bir iki kişinin sansür baskısı yüzünden
elbette 11 senelik blogumu kapatmayacağım ve yazdıklarımdan taviz vermeyeceğim
ama “ah be” diyorum; “ne söylersin blogunun adını! Ah salak kafam ah! Çünkü burası bir gazete köşesi değil ki, gönül
teline dokunan şeyleri yazma yeri…
İnsanın kalbi kapalı kalmalıymış
oysa…
Belki de bunca yıldır hayattan
almam gereken ders buymuş. Çünkü geçtiğimiz ay, bu konuda son derece ağır iki
darbe yedim çok sevdiğim iki ayrı dostumdan. Diğer konuyu da anlatacağım sonra…
Ve yüzleştiğim şey şu oldu; meğer hiç dostum yokmuş… Ben onlara karşı iyiysem
dostmuşuz, biraz kendimi düşündüğüm zamanlar için dişlerini bilemişler çoktan…
Ama’lar, zaten’ler, çeşit çeşit argümanlar
havada uçuşacakmış meğer…
Evet, hayat diyor ki bana
“Bak herkes ‘mış gibi
yapıyor’, sen de öyle yap! Açma kalbini kimselere, açma…”
Tamam sevgili Hayat. Söz, bundan
sonra kimselere açmayacağım kalbimi; aldım dersimi en ağırından, lütfen artık
biraz durulalım… Bu darbeler çok ağır geldi, ama gerçekten anladım ben…
Olan oldu artık, en azından bu
saatten sonra daha da sansürsüz yazabileceğim. Çünkü yazdıklarımdan rahatsız
olanlarla aramızdaki köprüleri yıktık attık… Demek ki kağıttanmış o köprüler; iskambil
kâğıdı gibi savruldu bütün yaşanmışlıklar ve gösterilen özen, sevgi falan filan…
İstedikleri kadar bana gıcık olabilirler artık; bak işte içimdekileri yazdığım
için onlar da özgürleşiyor sayemde…
“Mış gibi” yapmaya ne gerek var;
kalbimi kıranları alttan ala ala kendime saygımı yitirme noktasına geldim, ama
olmaz ki bu kadarı da; gerçekten olmaz… Hak mıdır, reva mıdır… Kalbimi kıranlar,
kalbimden uzak olsunlar artık. Lütfen ama, lütfen…
Ben; oldum olası, başkaları adına
utandım. Başkaları adına incindim. Ama artık buna bir dur demek lazım, çünkü
ben incindikçe çevremde beni sevmeyenlerin sayısı daha da arttı. Belki de bu
dünyaya ait değilim. İki sene önce öz yeğenimin lakap takmaya bile gerek duymadığım
eşi, beş yaşındaki çocuğuna gözümün önünde dayak atmaya kalktığında da aynı şey
olmuştu ruhuma. Sarsıla sarsıla ağlamıştım. “Bu çocuğu doğurdun diye bu şekilde
davranmaya hakkın yok!” diye bağırmıştım o kıza. Sonra adını sildim telefonumdan, benim için
yok hükmündeydi. Yok efendim acıtmadan vuruyor gibi yapmışmış da bilmem ne… Ya
o çocuğun ruhu incinmedi mi… Öz yeğenimle artık hiç konuşmuyorum. Çünkü ben o
dünyanın parçası olmak istemiyorum…
Nereden geldik buralara…
Son yazım, yani Buzlar Kraliçesi
yazım olay oldu tahmin edeceğiniz üzere. Kraliçe yazıyı okumuş- ki yazarken
bunu öngörmüştüm- çekinecek bir durum yoktu benim açımdan… Dışarıdan bir gözle kendisine ayna tutmasına
vesile olurdum belki… Yeni tanışan biri olarak üzerimde bıraktığı olumsuz
etkiyi, hayal kırıklığını okursa, belki sessizce düzeltebilirdi kendini… Tahmin
edeceğiniz üzere olaylar böyle gelişmedi….
Ben kötü olayım önemli değil; ama lütfen birbirlerine sevgi dolu ve özenli davransınlar...
Ben, arkadan laf döndürmeden, okuyacağını
bile bile Buzlar Kraliçesi ile ilgili duygularımı, son derece süzerek ve son
derece sadeleştirerek yazarken son derece kendim gibiydim. Şimdi olsa yine
yazarım aynı şeyleri…
Sonuçta ne oldu?
“Keşke yazmasaydın” dediler, “Neden
yazdın” dediler… “Biz sana ne yapmıştık ki” dediler, “Nasıl böyle bir şey yazarsın?”
dediler, “Başka şey mi bulamadın yazacak!” dediler…
Kimse de yahu bu Evde Yazar böyle
yazmış, nasıl etkilenmiş, nasıl üzülmüş demedi, aslında “kral çıplak” demiş
demedi… Ben zaten bu yazıyı yazdıktan sonra Buzlar Kraliçesi ile herhangi bir sosyal
ortamda bir araya gelmeme kararı almıştım. Ama şahane manevraları neticesinde
dostumla aram geri dönüşü olmayacak şekilde bozuldu. Ve hatta başka ortak
tanıdıklarımız bile bana yazıdan dolayı fırça atmaya kalktılar, neyse ki telefonun
reddetme tuşu çalışıyordu…
İşte böyle…
Her şeyde bir hayır vardır diyorum
ben. O soğuk, buz gibi geçen üç günden sonra bir daha karşılaşırsam rol yapıp samimi davranamayacağımı
bildiğim için zaten huzursuzdum. Tertemiz bir gelişme oldu sonuçta. Artık
görüşmeyeceğiz…
Umarım o küçücük çocuğu sevgi dolu
bir ailede, travmalardan uzak büyütmeyi başarırlar…
Umarım benden uzakta mutlu mesut
yaşarlar…
Sükûnet lazım, kaliteli yalnızlık
herkesin ihtiyacı…
NOT: Eskiden ne güzel mizah yazıları yazardım, ayarlarımı bozuyorlar, beni benden alıyorlar, bunu bana kimse yapmasın artık....
Evrenin
bilinmeyen bir zamanında bilinmeyen bir ülkesi varmış. Bu ülkede masallar “Bir
varmış bir yokmuş” diye başlamaz, “Bin varmış, bir yokmuş” diye bitermiş. Çünkü
ülkenin gürül gürül akan suları, bereketli tarlalarından fışkıran pembe yanaklı
domatesleri, çekirdeklerinden ışıl ışıl yağ akan güne bakan çiçekleri, yüz
yıllık kadim zeytin ağaçları bin varken, kara büyünün etkisinde kalıp bir’e
düşmüş masalın sonunda.
Peki
kim yapmış bu büyüyü? Kıskanan dış düşmanlar mı? Hayır. Paralel evrenden gelen
üç harfliler mi? Hayır. Bu büyüyü bilmeden Ahmet Emmi ve kıskanç Hayriye Kadın
yapmış. Kim bunlar? İçimizden birileri. Neden yapmışlar? Çünkü rahat batmış kaba
etlerine! Biraz zulüm olsun, azıcık fakirleşelim, gürbüz domatesler bize ne lazım
dememişler elbette sesli sesli. Şeytan mı dürtmüş, yoksa kaba etlerinin altına
dikeni birileri mi yerleştirmiş, orasını da artık edebiyat tarihçileri yazsın.
Yaptıkları
kara büyünün sonunda ne olmuş peki? Bütün bin’ler bir’e düşmüş. Bin dere varsa bir
dereye, bin ağaç varsa bir ağaca, bin tarla varsa bir tarlaya dönüşmüş masalın
sonunda. Herkes fakir olmuş. Bu da yetmezmiş gibi bir de dilleri susmuş! Dilsiz
kalmamışlar ama sadece menemeni konuşur hale gelmişler. Elbette böyle olsun
istememişler. Kim yaptığı büyünün kendisine zarar vermesini ister ki? Cahillik
işte, komşunun ibikli horozunu kıskanıp yaptığı büyü çorbasına ıbırcık otunu
eksik atmış demek ki Hayriye Kadın; maalesef sonuç böyle olmuş. Evet, sadece
komşunun horozunun ibiğiymiş mesele…
Büyü
çorbasını yapan Hayriye Kadın tuzuna bakmak için bir kaşığın ucuyla içmiş.
İnsan büyülü çorbayı bile bile içer mi? İşte bu da takdir-i ilahi midir, kaderin
tecellisi midir bilemeyiz artık. Büyülü çorbayı öylece ocakta bırakmış iki
dakikalığına. O ara, Ahmet Emmi içmiş çorbadan. Sonra komşuya götürmüş Hayriye Kadın,
ibikli horozun sahibine. O da içmiş. Kalan çorbayı akıllı ya, dökmüş lavaboya.
Güya dokunmayacak kimseye. Büyülü çorba önce dereye karışmış, oradan denize
akmış, buharlaşıp göğe uçmuş çorba tanecikleri. Bulut olmuş, yağmur olup yağmış
bütün ülkeye… Çok çabuk olmuş bütün bu olanlar. Önce dereler kurumuş, sonra güne
bakan çiçekleri, derken sıra gelmiş yüz yıllık kadim zeytin ağaçlarına…. Hayriye
Kadın farkında değil yaptığı kara büyünün kimleri ve neleri etkilendiğinden…
Susmuş bütün ülke. Ağızlarını açınca sadece menemen tarifi konuşabilir hale
gelmişler. Hararetle tartışıyormuş herkes:
“Menemen
soğanlı mı olmalı, soğansız mı?”
Sakalı
ağarmış gözlüklü profesörler, gazeteciler, sosyal medya ünlüleri, öğretmenler,
doktorlar ve elbette politikacılar tartışıyormuş hararetle:
“Menemen
soğanlı mı olmalı, soğansız mı?”
Hayriye
Kadın bir gün otururken nedensiz yere anımsamış:
“Tabi
ya, ıbırcık otunu eksik koydum ben o çorbaya…”
Kim
öle, kim kala bundan sonra…. Bin varmışş, bir yokmuş… Sadece masalı kalmış…
Sevgili Deep’in organize ettiği Ağaç
Ev Sohbetleri 229. sayısında tekrar beraberiz. Bu haftanın konusu sevgili UçunKuşlar blogundan geldi.
"Geçen
yıllar, duygu, düşünce ve fikirlerinizde nasıl bir değişim yarattı? Kişiliğinizde,
kimliğinizde yükselen ve alçalan değerler, kazançlarınız, kayıplarınız neler
oldu?"
Bu soruyla karşılaşınca insan ürperiyor. Kendimi
mahkemede gibi hissettim bir an. Hakim Hulusi Kentmen gibi babacan; eski
Türkiye’den hayali bir figür, aramızda çok uzun bir diyalog geçiyor.
Bu soruyla karşılaşınca insan ürperiyor. Kendimi
mahkemede gibi hissettim bir an. Hakim Hulusi Kentmen gibi babacan; eski
Türkiye’den hayali bir figür, aramızda çok uzun bir diyalog geçiyor.
“Hâkim Bey,
değiştim evet, ama sor niye değiştim?”
“Anlat evladım
ne oldu, ne değişti sende?”
“Efendim ben
eskiden kabuklu hayvanlar gibiydim. Artık her şeye sivri dişlerini gösteren
vahşi bir yaratığa dönüştüm. Kafka’nın böceği gibiyim desem yalan olmaz.”
“Yok be Hâkim
Amca. Bu arada size Hâkim Amca dememde bir sakınca var mı? Sizi o kadar yakın
buldum ki kendime, “bey” deyince araya girecek mesafeden korkuyorum sanırım.
Babacan kişi görmeyeli neredeyse bir asır geçmiş gibi hissediyorum.”
“De bakalım,
koskoca devletin asık yüzlü kurumunu da ancak senin gibi hayalciler böyle
sevimli hale getirir. Anlat bakalım nedir bu yengeçlikten köpek balığına
evrilme hikayen?”
Yüzümde
sıcacık bir Yeşilçam gülümsemesi, kendi doğalında akıyor sözcükler;
“Teşekkürler Hâkim
Amcacım. Eskiden, çok değil 7-8 sene öncesine kadar birisi beni incitti mi
mesela, hiç o kişiye haddini bildiremez, kendi kabuğuma çekilir, kendi kendimi
yer bitirirdim. Sanki beni incitenler haklıymış gibi gelirdi”
“Nasıl yani,
kendini müdafaa edemez miydin?”
“Sanki ben her
şeyin en kötüsünü hak ediyormuşum gibi hissederdim. Değersizlikle
yetiştirmişler bizi be Hâkim Amca. Şimdiki çocukların çoğu prens ve prenses
gibi. Bizde öyle miydi? Şimdiki çocuklar gak deyince pasta kesiliyor, guk
deyince parti veriliyor. Yok dişi çıktı partisi, yok okumayı söktü kutlaması,
bizde nerdeee…”
“Sen de Küçük Emrah’a bağladın,
abartıyorsun be evladım.”
“Niye
abartayım Hâkim Amcacım. Kendimizi göstermek ve bir aferin almak niçin bin
takla atmamız gerekirdi. Başarmak kutlanacak bir şey değildi ki; zaten olması
gereken oydu. Yani demem o ki Hâkim Amcacım; bizi özgüvensizlikte bir dünya
markası gibi büyütmüşler. Yıllarca ama yıllarca gördüğümüz kötü muamelelere
karşı kabuğumuza çekilmişiz. Allahtan bir noktada bir şey olmuş da, hani
senaryolarda olur ya, onun gibi karakterin baht dönüşüne uğrayıp
dişlerimizi göstermeye başlamışız.”
“Tamam
anladım, artık dişlerini gösteriyorsun, bu bir başarı. Peki başka ne değişti
evladım sende?”
“Duyarsızlaştım”
“Nasıl yani?”
“Yani Hâkim
Amcacım, eskiden kötü hikayelerden çok etkilenirdim. İnsanların yaşadığı
kötülüklerle empati kurup üzülürdüm. Artık o haberleri dinlemek bile
istemiyorum. Sokakta çöp toplayanlara acıyarak bakmıyorum mesela…”
“Dişlerini
gösteren ve duyarsız birisin yani. Gittikçe kimliğin şekilleniyor. Evladım
hayat seni insanlıktan uzaklaştırmış sanki?”
“Öyle be Hâkim
Amcacım. Bir de artık insanların çoğunu sevmiyorum.”
“Vahşileştin
yani!”
“Onun gibi bir
şey. Yani sahte dostluklar, çıkar ilişkileri, gösteriş budalaları, ne bileyim
sahte empatikler, yalancı sempatikler her yerde be Amcacım.”
“Peki ne
yapıyorsun?”
“Ne mi
yapıyorum? Ağzını açınca kendinden bahsedenlere gıcık oluyorum mesela, onlardan
uzaklaşıyorum. İşiyle, kariyeriyle övünenlere sinir oluyorum. Varsa yoksa
çocuklarından bahsedenler, çocuğunun her şeyiyle övünenlerden instamom’lardan
falan nefret etme seviyesindeyim. Param var huzurum var’cıları hepten silmek
istiyorum. Rakı masasındaki sahte solculara diş biliyorum. Kaba sabalar zaten
benim ilgim alanım dışında. “
“Geriye kim
kaldı evladım?”
“Roman
kişileri vaarr, tiyatroda oyun kişileri varrr, sonra hiç konuşmasam da
yazılarını sevdiğim blog arkadaşlarım vaaar.”
“O zaman senin
kişiliğinde güncelleme yapıyorum evladım. Anlattıklarına bakılırsa sen, SİVRİ
DİLLİ, DUYARSIZ, İNSAN SEVMEYEN ASOSYAL BİR KİŞİLİK OLMUŞSUN”
“Evet Hâkim
Amcacım, çok da bi şey bekleme benden.”
“Peki mutlu
musun?”
“Safralarını
atan gemi gibiyim be Hâkim Amcacım. Toplum normlarında “İYİ İNSAN” olarak
adlandırılan özelliklerimi birer birer törpüledikçe daha mutlu oluyorum.”
“Peki böyle mi
geçecek bu hayat?”
“Orasını
bilemem Hâkim Amcacım. Yakınımda bildiklerim beni değerli hissettirirse, toplum
beni değerli hissettirirse, dişlerimi çıkarmaya gerek olmaz. Toplumun dertleri
azalırsa, üçüncü sayfa haberleri azalırsa belki daha duyarlı olabilirim, hatta
belki yine insanları insan oldukları için sevme felsefesine bile
yaklaşabilirim. Hayat akarken ben de olduğum yerde kalmayacağım elbette.
İstersen seninle beş sene sonra tekrar güncelleme yaparız bu konuda”