dünyayı güzellik kurtaracak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dünyayı güzellik kurtaracak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2017 Cuma

27 Temmuz İstanbul Afetinde Yaşadıklarım

Resmen 1 dakika gecikmeyle dünkü afetten kurtuldum! Her zaman olduğu gibi; yani 17 Ağustos ve 12 Kasım depremlerinden de sadece şans eseri kurtulduğum gibi, dün de afete yakalanmaktan yaklaşık bir dakika zaman farkıyla kurtuldum! Bu konuda gerçekten çok şanslıyım, ve bu şansımın ne kadar değerli olduğunu biliyorum.

Dünü düşündükçe hâlâ ürperiyorum, anlatayım:


Hava durumu haberleri hep ilgimi çeker. Bu nedenle de Buluttan Bildiriyor hesabını severek ve yakından takip ediyorum. Yani dün akşam şiddetli yağmur yağacağını; hatta dolu, yıldırım, şimşek ve ani rüzgarlar olacağını biliyordum. Fakat dün yaşadığımız boyutta bir afet olacağını meteoroloji bile tam olarak kestirememişti! Ağaçların havada uçuşacağını, metal çöp konteyner' larının yerinden oynayacağını, asırlık çınarların bile yerle bir olacağını, camların patlayacağını hangimiz tahmin edebilirdik! Tahmin de edemedik zaten! Her şey bir anda olup bitti.
Çok korkunçtu, gerçekten çok korkunçtu yaşadığımız anlar. Yılardır İstanbul'da yaşayan biri olarak bir geçen sene 15 Temmuz'da tepemizden jetler alçak uçuşla geçerken ve camlar zangır zangır titrerken; bir de dün akşamki yaşanan tufanda bu kadar korktum! Umarım bir daha böyle şeyler başımıza gelmez!


1 dakika zaman farkıyla nasıl kurtuldum

Dün çok işim vardı, bilgisayarın başından bir türlü kalkamadım. Ama manava gitmem de lazımdı. Şunu da bitireyim, bunu da bitireyim derken saatin akşam altıyı biraz geçtiğini fark edemedim. Sonra "artık kalkmalıyım" dedim. Baktım hava hafiften kararmaya başlamış, bulutlar gelmekte. Yağmur başlayana kadar manava hızla gider gelirim diye düşündüm. Tam evden çıkıyordum ki, içime kurt düştü. Camları kapatayım ne olur ne olmaz dedim. Kapıdan döndüm ve camları tek tek kapattım. Sonra ayakkabılarımı giydim, ikinci kattan birinci kata indim. Birinci kattan 4 merdiven daha inip sokağa çıkılıyor. O merdivenleri inmeden önce eğildim baktım; yerler ıslanmaya başlamış. "Amaan boş vereyim şimdi manavı, ıslanmayayım boşu boşuna; buzluktaki kuru fasulyeyi pişiririm olur biter" dedim. Geriye döndüm, ama olayın boyutlarının henüz farkında değildim. Anahtarı çıkardım, kapıyı açmaya çalıştım. Tam o sırada telefonum çaldı. Yakınım arıyordu: “Sen neredesin?” diye sordu, ben de anlattım saf saf... “Manava gidecektim, baktım yağmur başlıyor, geri döndüm, şimdi kapıdan giriyorum” dedim. “Ben önüme çıkan ilk dükkana sığındım, aman dikkat et, pencerelerden uzak dur!” dedi. Yine anlayamadım neler olduğunu.

Post apocalyptic film sahnesi gibi manzaralar

Ayakkabılarımı çıkardım, salona girdim, aman Allahım o nasıl ses... Sanki çatılardan kocaman kocaman kiremitler düşüyor gibi! Pencerelere bir şeyler çarpıyor sürekli ve ben korkudan camlara yaklaşamadığım için bu şeylerin ne olduğunu anlayamıyorum! Sokaktan pat küt sesler geliyor, ama öyle böyle değil! Kalbim hızla çarpmaya başladı. Telefona sarıldım hemen. Neler olduğunu sordum yakınıma; bana pencerelerden uzak durmamı salık verdi. Koridorda bir o yana bir bu yana gezinirken bu kabusun bitmesi için yüksek sesle dua etmeye başladım. Bir ara ellerim titreyerek iki yudum su içtim. Kabus bitmek bilmiyordu. Kaç dakika sürdü bilmiyorum ama, o anlar o kadar uzundu ki... Eğer o iş de bitsin, şu iş de bitsin demeseydim ve bir dakika önce çıksaydım sokağa; olacakları hayal bile edemiyorum! Uçar mıydım, bir yerlerimi yaralar mıydım... Düşünmek dahi korkunç! 


Olay sonrasında “Post apocaliyptic” film sahnesi gibi görüntüler vardı sosyal medyada. Hani vardır ya Hollywood filmleri; aniden nükleer saldırı, hortum, fırtına, deprem gibi bir felaket gelir ve medeniyet yerle bir olur. Kıyamet sonrası korkunç tablo anlatılır bu tarz filmlerde. Dünkü görüntüler hiç de farklı değildi post apokaliptik hikayelerden. Devrilen ağaçlar, yıkılan vinçler, yerlerde cam kırıkları, yıldırım düşmesi sonucu çıkan yangınlar, suda yüzen araçlar, sel basan metro istasyonları...

Doğa ana bir tokat attı!

Evet, yine son sözü doğa söyledi. Belki de “Bunlar size son uyarılarım!” demek istedi. “Benimle bu kadar uğraşırsanız, neler yapacağımı o son teknoloji dediğiniz aletlerle bile tahmin edemezsiniz!” dedi. "Bırakın ormanları yok ederek yol yapmayı, bırakın artık her yeri binalarla doldurmayı!” demek istedi. Çok şey söyledi dünkü tokadıyla! Artık anlamak zorundayız! Anlamayanlara anlatmak zorundayız! Çünkü para denilen nesne, doğa karşısında sadece bir kağıt parçasıdır! Medeniyetse tek dişi kalmış bir canavar!

Ve bilmem farkında mısınız; iklim değişikliği gözümüzün önünde yaşanıyor bağıra bağıra ve tüm çıplaklığıyla! Temmuz ayında fırtınalar, seller, orman yangınları, kışın metrelerce kar! Hep birlikte beton bir dünyanın getirdiği felakete doğru yol alıyoruz!


Bu domates bir şeyler anlatıyor!


Ama umut hala var. Neden mi, çünkü domatesim yaşıyor! 

Çengelköy'deki asırlık çınar ağacı bile yıkılırken, benim penceremin önündeki bu domates sanki ulu bir bilge gibi ayakta! Sizce de bir şeyler anlatmıyor mu bu duruş, bu yıkılmayış? Dünkü tufandan sonra sadece bir kaç ezikle yaşamayı sürdürmeyi başardı! Hayatımda ilk kez, hem de küçücük bir saksıda yetiştirdiğim ve çok sevdiğim domatesim dünkü felaketten kurtuldu! Komşulardaki saksılar yerle bir olurken o yaşayabildi! Demek ki umut var; demek ki severek bir şeyleri kurtarabiliriz! 

Demek ki hâlâ dünyayı güzellik kurtarabilir!


Devamını Oku

5 Ekim 2016 Çarşamba

Çiçekçi kadınları seviyorum

Hızlı hızlı yürüyüp yanına geldiğimde aniden durdum. Öyle güzel bir yerde kurmuş ki tezgahını; önünde çiçekler, yan tarafında müthiş bir deniz, geri planda Haydarpaşa'nın heybeti, süzülen vapurlar... 



Üstelik bütün bu şahane manzaraya bir de şahane bir piyano sesi eşlik ediyor. Çünkü bulunduğu yer, konservatuarın duvarıyla bitişik. Piyanoyu çalan belli ki üst sınıflardan bir öğrenci, ya da öğretmen... Parmaklarının tuşlar üzerindeki hareketlerini hayal etmeye çalışıyorum, içim güzelleşiyor adeta.


Diyorum ki: ”Ne kadar güzel bir yerde oturmuşsun, müzik de var!” Tabi ya” diyor, devam ediyor: “Eşim bana diyor ki, sen oraya iş yapmaya değil eğlenmeye gidiyorsun” diyor. Gülüşüyoruz. Kırmızı bir gül goncası uzatıyor sonra; “İçimden geldi, bak para falan vereyim deme sakın, kiminin parası, kiminin duası” diyor. Öylece kalakalıyorum, gözlerim doluyor. “Bari bir siftah atsaydım” diye cüzdanıma doğruluyorum, “sakın” diyor, “sakın para verme, içimden geldi” diyor. “Ne kadar naziksin, çok teşekkür ederim, öyle ihtiyacım vardı ki diyorum” “Neye, çiçeğe mi?” diyor. “Hayır, böyle güzel bir insanlığa” diye cevap veriyorum.

Bu sahne beni yıllar öncesine götürüyor. Anlatıyorum O'na da...


Yıllar önce İstanbul'a yaşamak için geldiğimde yanımda taşıyamayacağım kadar ağır bir bavul vardı sadece. Bütün hayatımı ve eşyalarımı İzmir'de bırakıp İstanbul'a taşınmıştım. Sadece çalışacağım fabrika belliydi, geri kalan her şey sıfırdan oluşacaktı. Her neyse servisten Taksim meydanında indim. O zamanlar şimdiki gibi köy meydanı değildi Taksim, betona bulanmamıştı, yaşayan bir meydandı. İnsanların buluşma yeriydi. Ve çiçekçiler vardı dizi dizi. Hani bazılarının “çingene” dedikleri, benmse özellikle çok sevdiğim insanlar... Elimdeki büyük bavulu bir adım bile taşıyamazdım, tam dibinde durduğum çiçekçi ablaya dedim ki:
"Benim telefon etmem lazım, lütfen bavuluma göz kulak olur musunuz?"


Yapacağım başka hiçbir şey yoktu. O anda o çiçekçi ablaya güvenmek zorundaydım, zaten aklıma bir şüphe de asla gelmemişti. Telefon kulübesine gittiğimde, ev bulana kadar yanında kalacağım arkadaşımın telefon numarasını ararken, omzumda bir el belirmişti. Dönüp baktığımda aradığım arkadaşımın arkamda durduğunu görmüştüm. Koca İstanbul'da, onca insanın arasında karşılaşmamız, aynı o çiçekçi ablanın bana yardım etmesi gibi hayatın sunduğu müthiş mucizelerden sadece biriydi...


Bu hikayenin hepsini değil, sadece bir kısmını anlattım O'na, yani dün rastladığım, ismi bende saklı olan çiçekçi ablaya: “İstanbul'a ilk geldiğimde bavulumu bir çiçekçiye bırakmıştım” dedim. Sonra bir tane de papatya dalı uzattı bana, “bunu da al” dedi, “sakın para verme, içimden geldi” diye ekledi...

Kimselerin önemsemediği çiçekçilerle ne zaman bir muhabbetim olsa, işte hep böyle içime sevgi dolar. “Azıcık denize bakayım” dedim, nasıl teşekkür edeceğimi bilemeyerek ayrıldım yanından, içim kıpır kıpır...


 Haydarpaşa'ya baktım uzun uzun, garın gerisinde uzanan yeşilliğe baktım. Bütün o yeşillikleri ve garı yok ederek imara açmak isteyen, “oteller açılsın, daha çok alışveriş merkezleri açılsın, daha çok para gelsin” diye gözleri çakmak çakmak olan kalantor adamları ve politikacıları düşündüm. Bir de gönülleri zengin, içleri tertemiz, gözlerinin içi gülen çiçekçi kadınlar geldi aklıma... “İşler nasıl?” diye sorduğumda “Çok şükür, ekmeğimizi kazanıyoruz” diyen çiçekçiler...
Önünden geçerken HaldunTaner tiyatrosundan bir de bilet aldım kendime... 

“Hayat aslında güzel be ya!” dedim gülümseyerek....







Devamını Oku

8 Eylül 2015 Salı

Evet'li Hayır'lı Yazı...


Sakince bekliyorum, hayır galeyana falan gelmiyorum, evet haberleri yarım yamalak izliyorum, hayır tartışma programlarını izlemiyorum, evet bu işin bir sonu olacağını düşünüyorum, hayır kötülerin kazanacağına inanmıyorum, evet sakinim, hayır sonlarını iyi görmüyorum, evet er ya da geç İlahi Adalet'in gerçekleşeceğine inanıyorum, hayır sosyal medya hesaplarımda vahşet görüntülerini paylaşmıyorum, evet sosyal medyada “çok üzgünüm, yastayım” yazıp ardından kahkahalarla hayatına kaldığı yerden devam eden insanları görüyor ve kendilerini oldukça iki yüzlü buluyorum, hayır ben sosyal medyadaki kopyala-yapıştır eylemlere katılmıyorum, evet bundan sonra da sadece vicdanları rahatlatan sanal eylemlere katılmayı düşünmüyorum, hayır umutsuz değilim, evet kendi halimdeyim, hayır bu ülkede yeterince kutuplaşıldı zaten, evet cahil değilim, hayır cahillerin söylemleriyle asla gaza gelmem, evet siz de cahillerin söylemleriyle gaza gelmeyin derim, hayır elbette bu işin bir sonu olacak, evet hepimiz insanız, hayır kapitalizmin bu silahı yeni değil ki, hep savaşlardan beslendi bugüne kadar, evet ben barıştan yanayım, hayır kaç bininci tekrarını izlediğimiz bu ucuz senaryoların artık tıkanmaya yüz tuttuğunu düşünüyorum,
evet,

dünyayı güzelliğin kurtaracağına ve bir insanı sevmekle başlayacağına her şeyin, yürekten ama taa yürekten inanıyorum...


Devamını Oku